Kidney diseases
637 theses under this subject heading
Hemodiyaliz hastalarında gastrointestinal semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisi
Bu çalışmada, hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalarda görülen gastrointestinal (Gİ) semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametrelerle olan ilişkisi incelendi. Çalışma örneklemini Bandırma Devlet Hastanesi Diyaliz Ünitesinde tedavi görmekte olan 88 HD hastası oluşturdu. Çalışma kapsamındaki hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesinde antropometrik ölçümlerden boy uzunluğu, kuru vücut ağırlığı, bel çevresi, üst-orta kol çevresi (ÜOKÇ), triceps deri kıvrım kalınlığı (TDKK) ölçüldü. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtları, Subjektif Global Değerlendirme - Diyaliz Malnütrisyon Skoru (SGD - DMS), Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) kullanıldı. Biyokimyasal parametreler için hasta dosyalarına kayıt edilen kan analiz sonuçlarından yararlanıldı. Gİ semptomları ise Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) kullanılarak belirlendi. Hastaların SGD - DMS'ye göre beslenme durumları incelendiğinde 34 (%38,6)'nün hafif / orta malnütrisyonlu; MİS'e göre ise 46 (%52,3)'sının hafif / orta malnütrisyonlu olduğu tespit edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak p<0,05 düzeyinde önem bulundu. Özellikle ÜOKÇ değerleri ile MİS puanı arasında çok yüksek düzeyde önemli korelasyonun varlığı belirlendi (p<0,001). Hastaların biyokimyasal parametrelerinden olan kreatinin, albümin ve ürik asit değerleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde ilişki bulundu (P<0,05). Total protein değerleri ise sadece MİS puanı ile önemli ilişkiye sahip olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca kreatinin ve albümin değerleri ile MİS puanı arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,001). GSDÖ'ye göre, çalışmaya katılan HD hastalarında görülen Gİ semptomlarının başında hazımsızlık gelirken, ikinci sırada konstipasyon yer aldı. HD hastalarının karın ağrısı semptomları ile hem SGD – DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel önem bulunduğu belirlendi (p<0,001). Ayrıca toplam GSDÖ puanı ile SGD - DMS arasında p<0,05 düzeyinde istatistiksel öneme rastlanıldı. Bazı biyokimyasal parametreler (serum albümin, sodyum ve kalsiyum) ile Gİ semptomları arasında da önemli ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,05). Hastaların diyetle aldıkları E vitamininin ortalamaları ile karın ağrısı semptomu arasında istatistiksel olarak öneme rastlanıldı (p=0,009). Yapılan tez çalışmasının sonucunda HD hastalarında yetersiz beslenme oranının son derece yüksek olduğu ve bunun da Gİ semptomları ile ilişkili olduğu belirlendi. Hastaların Gİ semptom şiddetlerinin artmasıyla birlikte yetersiz beslenme skorlarının da arttığı görüldü. Ayrıca diyetle alınan E vitamini düzeyinin azalmasının karın ağrısı semptomlarının şiddetinin artmasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. HD hastalarının genel sağlık durumlarının iyileştirilmesi için beslenme durumlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Bu bakımdan hastaların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal parametreleri, beslenme durumlarını yansıtan skorlama yöntemleri ve hastaların Gİ semptomları gibi farklı belirteçlerin değerlendirilmesi HD hastalarına uygulanan tedaviye katkı sağlayacaktır.
Prediyaliz hastalarının depresyon, umutsuzluk durumları ve böbrek nakline bakış açıları
Bu çalışma, prediyaliz hastalarının depresyon ve umutsuzluk durumlarını belirlemek, hastaların böbrek nakline bakış açılarını değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı nitelikte planlandı. Araştırma, Nisan-Eylül 2018 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Bilim Dalı Polikliniğinde yapıldı. 18 yaş ve üzeri, kronik böbrek yetmezliği tanısı alan, hemodiyaliz ve periton diyalizi almıyor olan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 208 hasta araştırmanın örneklemini oluşturdu. Veriler, 'Hasta Bilgi Formu', 'Beck Umutsuzluk Ölçeği', 'Beck Depresyon Ölçeği' formları kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama, standart sapma, medyan, sıklık, oran, student t, ANOVA, Kruskal Wallis, Pearson Ki-Kare, Mann Whitney U, Pearson korelasyon ve Spearman's korelasyon testleri kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,29±12,03 olup, %52,9'unun erkek olduğu saptandı. Prediyaliz hastalarının %39,9'unun 2-5 yıldır kronik böbrek hastası, %36,5'inin üçüncü evrede olduğu, %80,8'inin böbrek nakli hakkında bilgi sahibi olmadığı saptandı. Prediyaliz hastalarının, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması 17,67±11,53 olup, hastaların %67,8'inde depresyon olduğu, Beck Umutsuzluk Ölçeği puan ortalamasının 9,55±3,56 olup, hastalarda orta düzeyde umutsuzluk olduğu saptandı. Hastaların depresyon ve umutsuzluk durumları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (r:0,389, p:0,001). Prediyaliz hastalarının ileri yaş, kadın cinsiyet ve hastalığı ile ilgili endişeli olma halinin depresyon durumunu etkilediği ve umutsuzluk durumunun ise ileri yaş, bekar olma durumu ve düşük eğitim düzeyinden olumsuz etkilendiği bulundu (p<0,05). Böbrek nakli ile ilgili olumlu görüş bildiren hastaların umutsuzluk puan ortalamalarının ve depresyon görülme durumunun daha az olduğu saptandı.
Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri
Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.
Kronik böbrek hastalarında renal fonksiyonların mevsimsel değişimi ve böbrek fonksiyonlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Kronik böbrek hastalığı popülasyonun oldukça büyük kısmını etkilemekte ve zamanla progrese olarak ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu hastalığın klinik olarak net bir tedavisi olmadığından progresyonunun önlenmesi veya yavaşlatılması ana tedavi yaklaşımıdır. Tedavide hastalığın progresyon sürecinin hedeflenebilmesi için ise progresyona etki eden faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Mevsimsel farklılığın yanında progresyon sürecine etkisi bulunabilecek faktörler çalışmanın ana araştıma konusunudur. Çalışmamıza kronik böbrek hastalığı tanısı bulunan 287 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızları, kreatinin, üre, elektrolitler gibi biyokimyasal kan parametreleri; idrar örneklerinden çalışılan biyokimyasal parametreleri ve kan basıncı ölçümü değerleri incelenmiştir. Yapılan analizlerde mevsimler arasında glomerüler filtrasyon hızı, üre, kreatinin, sodyum, ürik asit, sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı değerleri açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Küçük bir örneklem ile bakılan idrar parametreleri içinde mevsimler arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Güz mevsiminde hastaların potasyum değeri bahar mevsiminden daha yüksektir (p=0,018). Kalsiyum değeri kış, bahar ve güz mevsiminde yaz mevsiminden daha yüksektir (sırasıyla p değerleri <0,001; <0,001; 0,021). Fosfor değeri de yaz mevsiminde kış mevsiminden daha yüksektir (p=0,008). Hastaların takip süreçlerinde ortalama glomerüler filtrasyon hızları düşmüştür (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızı değişimi cinsiyet; komorbidite varlığı; beta blokör, alfa blokör, diüretik ve allopurinol kullanımı ile değişmemiştir (p>0,05). 60 yaşından büyük olanlarda, kalsiyum kanal blokörü kullananlarda ve anjiyotensin dünüştürücü enzim inhibitörü kullanmayanlarda glomerüler filtrasyon hızı daha yavaş azalmaktadır (sırasıyla p değerleri 0,017; 0,045; 0,032). Sonuç olarak kronik böbrek hastalarının takibinde glomerüler filtrasyon hızı mevsimsel varyasyon göstermemiştir. Yaş ve kalsiyum kanal blokörü kullanım durumu hastalık progresyonunu etkilemektedir.
Elektif koroner arter baypas greftleme cerrahisi olgularında pulsatil ve nonpulsatil ekstrakorperal dolaşımın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonunun değerlendirilmesi
Akut renal yetmezlik KABG cerrahisi sonrası önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Fonksiyonel NIRS beyin perfüzyonunu gösteren bir yöntemdir. Serebral NIRS böbrek üzerinden ölçülen somatik NIRS'a göre böbrek fonksiyonları ile daha koreledir. Bu çalışmada pulsatil ve nonpulsatil akımın serebral NIRS ile renal fonksiyonlara etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda KABG operasyonu uygulanacak hastalarda pulsatil ve nonpulsatil EKD'ın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonu değerlendirildi. Preoperatif renal yetmezlik skoru birbirine yakın, izole koroner arter baypas cerrahisi uygulanan 52 ardışık hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Basit randomizasyon yöntemiyle 26 hastaya pulsatil perfüzyon (Grup I), 26 hastaya nonpulsatil perfüzyon (Grup II) kros klemp süresince uygulanmıştır. Hastaların demografik özellikleri [yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), yandaş hastalıklar, operasyon, AKK (aort kros klemp zamanı) ve perfüzyon süreleri], hematolojik ve biyokimyasal parametreleri [preoperatif ve postoperatif; üre, kreatinin, preoperatif ve peroperatif; arteriyel kan gazı (AKG) analizlerinden; PO2, PCO2, sPO2, Na, K, baz açığı, hematokrit (Hct); preoperatif renal yetmezlik skorları ve peroperatif NIRS değerlerini karşılaştırılmıştır. Üre ve kreatinin değerleri Grup I ve Grup II arasında preoperatif ve postoperatif dönem arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Postoperatif dönemde her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. NIRS ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. PO2 ölçümleri Grup I 20. dk. 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. PCO2 ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. SPO2 ölçümleri Grup I 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. K ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Na ölçümleri Grup I bazal, 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. B.E. ölçümleri Grup I 20. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Hct ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Total pompa süresi ile NIRS değişim oranları (20. dk.- 40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu tespit edildi. NIRS değişim yüzdesi ile Üre ve Kreatinin değişim yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı doğrusal ilişki olmadığı görüldü. NIRS değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) ile PCO2 değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptandı. Pompa total idrarı ve UF uygulamasının arasında Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Pulsatil grupta oksijenizasyonun olumlu etkilerinden dolayı nonpulsatil akıma göre tercih edilebilir olduğu kanısına varıldı. Ekstrakorporeal dolaşımda pulsatil akımda idrar miktarları açısından anlamlı olarak daha fazla bulundu. Nonpulsatil akımda ekstrakorporeal dolaşım sırasında UF ihtiyacı pulsatil akıma göre daha fazla tespit edilmiştir. Pulsatil akımın mikrosirkülasyon açısından olumlu etkilerinin nonpulsatil akıma göre daha iyi olduğunu düşünmekteyiz.
Akut böbrek hasarının belirlenmesinde perfüzyon indeksi ve kan gazı değerlerinin AKIN ve RIFLE skorlama sistemleriyle karşılaştırılması
Amaç; Çalışmamızda acil serviste akut böbrek yetmezliği tanısı alan hastaların periferikperfüzyon indekslerinin değerlendirilerek AKIN ve RİFLE skorlama sistemleriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot; Çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi 26.07.2022 tarih ve 2022.143.07.10 sayılı etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Çalışma prospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular; Bu çalışmaya toplamda 96 hasta dahil edilmiştir. Çalışma metodolojik olarak 66 olgu (%69) ve 30 kontrol (%31) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Olgu kontrol grubu arasında hipertansiyon (p=0,001), KAH (p=0,009), pH (p=0,015), HCO3 (p=0,001), sodyum (p=0,001), PerfuzyonIndeksı (p=0,001), Ure (p=0,001), ve Kreatının (p=0,001) değişkenleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır. AKIN Skora göre çalışmaya katılan hastaların %63,6'sının Evre 1'de olduğu saptanmıştır. Evre 2 ve 3 sırası ile %28,8 ve %7,6 olarak saptanmıştır. AKIN skor evreleri arasında, pH,CO2,HCO3, Perfuzyonındeksı, Ure, Kreatının, Potasyum yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). RıfleIndeksine göre çalışmaya katılan hastaların en fazla Rısk%66,7 (n=44), ikinci sırada ınjury %21,2 (n=14), sonrasında ise %6,1 ile failure ve loss saptanmıştır. Rıfleındeksi evreleri arasında O2, CO2,HCO3, Perfuzyonındeksı, Ure, Kreatınınyönünden istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). Sonuç;Bu çalışmada, perfüzyon indeksi (PI) ve kan gazı değerlerinin, ABH'nin erken tanısındaki potansiyel rolü AKIN ve RIFLE skorlama sistemleriyle karşılaştırılmıştır. Hem AKIN hem de RIFLE indekslerinin akut böbrek hasarının evrelerinin değerlendirilmesinde etkili araçlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Kronik böbrek hastalığı tanılı bireylerde sarkopeninin değerlendirilmesi: Kas kitlesi, fiziksel performans ölçümleri ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki
Çalışmamız, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji polikliniğine başvuran hastaların SPPB, TUGT, HANDGRIP, BIA gibi analizler ve SarQol anketi aracılığıyla sarkopeni açısından durumlarının tespiti ayrıca sosyodemografik özellikleri, laboratuvar değerleriyle bu hastalardaki sarkopeni sıklığını, PCO serum düzeyleri ile sarkopeni ilişkisini taramayı amaçlamıştır. Çalışmaya 126 hasta alınmış; bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili bilgilendirme yapılmıştır. Hastaların hastane sistemi üzerinden kan ve idrar tetkikleri incelenip, anket ve ölçüm sonuçları ile beraber istatistiksel analizi yapılmıştır. Çalışmamızda KBH tanılı hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla sarkopeni sıklığının arttığı ve KBH evresi ilerledikçe sarkopeni testlerinin istatistiksel anlamlı düzeyde bozulduğu gözlenmiştir. Yaş, cinsiyet, ek hastalık (HT, DM, KAH, HL), VKI, diüretik kullanımı durumları ile sarkopeni sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmış olup alkol kullanımı çalışmamızda negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sarkopenik saptanan hastalarda analizde kullanılan SPPB, TUGT, HANDGRIP, SMMI analizleri güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Kullanılan SarQol anketinin toplam skoru sağlıklı kontrol grubunda hem sarkopenik hem de nonsarkopenik KBH grubundan daha yüksek bulunmuştur. Laboratuvar tetkikleri açısından sarkopenik grupta albümin, HGB, D vitamini değerleri kontrol ve nonsarkopenik KBH grubuna göre düşük saptanırken; K, fosfor, PTH daha yüksek değerlerde bulunmuştur. Yine çalışmamız KBH varlığının etkileri yönünden değerlendirildiğinde SPPB, TUGT, HANDGRIP, SarQol değerleri açısından anlamlı bulunmuştur. Protein carbonyl düzeyi ile yaş ve NLO pozitif yönde, lenfosit sayısı negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sonuç olarak; sarkopeni oksidatif strese ikincil KBH hasta grubunda sıklığı artan önemli bir önlenebilir sağlık sorunu olup hastalar sarkopeni açısından değerlendirilmelidir. Öngörmede oksidatif stres biyobelirteçlerinden yararlanılabilmekte ve tedavide bu yolaktan yola çıkılarak stratejiler oluşturulabilmektedir.
Böbrek transplantasyonu yapılan hastaların immünsüpresif ilaç kullanımına uyum ve yaşam kalitesi düzeylerinin belirlenmesi
Böbrek Transplantasyonu Yapılan Hastaların İmmünsüpresif İlaç Kullanımına Uyum Ve Yaşam Kalitesi Düzeylerinin Belirlenmesi Kronik Böbrek Yetersizliği (KBY), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmakta ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Son dönem böbrek yetersizliğinde tedavi seçeneklerinden biri de transplantasyondur. Yapılan nakil sonrasında immünsüpresif tedaviye uyum oldukça önemlidir. Hastanın uyumu, tedavi başarısını arttırarak semptom yoğunluğunu azaltabilir ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyebilir. Bu araştırma, Böbrek Transplantasyonu (Tx) yapılan hastaların uyum düzeylerinin, yaşam kalitelerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Çalışma öncesi etik kuruldan ve kurumdan izin alındı. Araştırmanın evrenini, özel bir hastanenin Böbrek Transplantasyonu ünitesine kayıtlı 244 böbrek Tx hastası oluşturdu. Örneklem seçiminde evrenin tamamına ulaşılması hedeflendi ve 206 hastaya ulaşıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 41,40±11,88'olarak bulundu. Hastaların %92,7'sinin 46-59 yaşları arasında, %54,4'ünün canlı donörden nakil olduğu, %54,9'unda yan etki, %2,9'unda uyumsuzluğa bağlı rejeksiyon geliştiği saptandı. En yüksek uyum skorlarına "46-59" yaş gurubunun sahip olduğu belirlendi. Rol-güç fiziksel fonksiyon ve rol-güç emosyonel fonksiyon skorlarının her ikisinin de erkeklerde yüksek olduğu, uyum puanlarının yan etki oluşmayan grupta daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların yaşı ve böbrek yetersizliği (BY) süresine göre uyum skorlarında anlamlı bir değişiklik olmazken, Tx süresi arttıkça uyumun düştüğü, uyum skoru arttıkça fiziksel fonksiyon, vitalite ve mental sağlık skorlarının da arttığı belirlendi. Bu çalışmanın sonuçları dikkate alındığında; uyum ile yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişkiler olduğu, uyumun artırılması ile yan etki gelişme sıklığının azalacağı ve yaşam kalitesinin artacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği; uyum; yaşam kalitesi
Hemodiyaliz tedavisi alan hastaların bakımdan sorumlu yakınlarının ve hemşirelerinin eğitim gereksinimleri ile ilişkili görüşlerinin q metodu ile incelenmesi
Bu çalışma hemodiyaliz tedavisi alan hastaların, bakımlarından sorumlu yakınlarının ve hemşirelerinin eğitim gereksinimleri ile ilişkili görüşlerinin Q Metodu yoluyla incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Konya merkezde bulunan Özel Ölmez Diyaliz Merkezi ve Özel Nefrotrans Karatay Diyaliz Merkezlerinde, Aralık 2017-Mart 2018 tarihleri arasında, hemodiyaliz tedavisi alan 30 hasta, hastaların bakımından sorumlu 30 hasta yakını ve hastalara bakım ve tedavi veren 30 hemşire ile yapılmıştır. Veri toplama araçları olarak hasta, hasta yakınları ve hemşireler için tanıtıcı özellikler soru formları, hemodiyaliz eğitim konularından oluşan 22 soru kartı ve sormak istedikleri soruyu yazmak istemeleri durumunda kullanılmak üzere 2 boş soru kartı kullanılmıştır. Veriler, Q metodundan (kartların önem sırasına göre sıralanması) yararlanılarak araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Toplanan veriler yüzdelik ve frekans yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmada hemodiyaliz tedavisi alan hastaların eğitim gereksinimleri ile ilgili hasta, bakımlarından sorumlu hasta yakınları ve hemşirelerin konulara göre bazı düşüncelerinin aynı bazı düşüncelerinin ise farklı olduğu bulunmuştur. Hasta, hastanın bakımından sorumlu yakını ve hemşirelerin eğitim konularının önem sıralamasına baktığımızda; Hastaların, ihtiyaçları olduğunda psikolojik destek alma, sosyal yaşama uyum sorunlarıyla baş etme gibi psiko-sosyal sorunları içeren eğitim konularını, Hastaların bakımlarından sorumlu yakınlarının, fistül/kateter bakımı, komayı önlemeye yönelik tedbirleri almak gibi komplikasyonları önlemeye yönelik eğitim konularını, Hemşirelerin ise böbreklerin yapısı ve fonksiyonları, hemodiyalizin mekanizması gibi teknik ve teorik bilgi içeren eğitim konularına daha çok ilgi gösterdikleri sonucuna varılmıştır. Hemşirelerin Q metodunu öğrenerek, yapacakları eğitim öncesinde hastaların ve hastaların bakımından sorumlu bakım vericilerinin önem sıralamasını belirlemesi ve eğitimin hasta ve hasta bakım vericilerinin ihtiyaçları doğrultusunda planlanarak yürütülmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, KBY, Hasta Yakını, Hemşire, Q Metodu.
Böbrek nakli olan hastalarda idraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliği için en ideal tedavi yöntemi olan majör bircerrahi müdehaledir. Böbrek nakli sonrasında en önemli risklerden biri organ reddi diğeriiseenfeksiyonlardır.Böbreknaklisonrasıorganreddiniengellemekamacıylauygulanan immünsupresif tedavi ile nonpatojenorganizmalar dahi patojenhalegelebilmektedir.Ürinersistemenfeksiyon açısından riskliolduğundan nakil öncesi ve sonrasında değerlendirilmelidir. İdraryolu enfeksiyonu tanısı anamnez ve klinik semptomlar ile konulabilse de, kesintanı için tam idrar analizinin yapılması,idrarkültürününçalışılmasıgerekmektedir.Buçalışmaileböbreknakliolanhastalarınidraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularını değerlendirmek amacıyla GaziantepSANKOÜniversitesi SaniKonukoğluUygulamaveAraştırma Merkezi'nde tam idraranalizi veidrarkültürüçalışılmışolmakşartı ileböbreknakli olan erişkinhastalarınlaboratuvarsonuçlarıileenfeksiyonaetkenmikroorganizmalarincelenmiştir.Çalışmaya böbrek nakli olmuş 57 hasta dahil edilmiş, böbrek nakli sonrası TİT ve kültürsonuçları incelenmiştir. Çalışmamızda renal transplantasyon alıcılarında İYE için etkenmikroorganizmaları sırasıyla, E.coli (%58,33), Enterococcus spp. (%25), K.pneumoniae(%8,33), C. topicalis (%8,33) olarak saptanmıştır. Çalışmamızda kültür sonucuna göre İYEtanısı alma süresi (n=7) %57,1 (n=4) vakada transplantasyon sonrası ilk bir ay olarak tespitedilmiştir.TamotomatikidraranalizcihazlarıTİTiçinyeterlitanısaldoğruluğusağlayabildiğinden idrar yolu enfeksiyon varlığı takiplerinde kullanılabilecek ucuz ve hızlıyol gösterici cihazlardır. Nakilli hastalarda her ne kadar en sık asemptomatik bakteriürigörülse de,İYE takibinde TİTsonucunun etkin birşekilde değerlendirilmesi gereksizyapılankültüristemleriaçısındanönemlidir.
Böbrek nakli olan hastalarda öz yönetim ve immünsupresif ilaç uyumu incelenmesi
Bu çalışma böbrek nakli olan hastaların nakil sonrası öz yönetim düzeylerini ve immünsupresif ilaç uyumunun incelenmesi amacıyla uygulanmıştır. Araştırmanın evreni Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji - Organ Nakli Polikliniğine 2009 yılından 2021 yılına kadar başvuran 413 böbrek nakli olmuş 134 hasta oluşturmuştur. Veri toplama araçları; sosyo demografik ve tanıtıcı özellikler formu, Böbrek Nakli Alıcılarında Öz Yönetim Ölçeği ve Organ Nakli Hastalarında İmmünsupresif Tedaviye Uyum Ölçeğidir. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzdelik ve ortalama değerleri, Kolmogorov Smirnov Testi t testi, varyans analizi veya nonparametrik Kruskal Wallis H testi, Mann-Whitney U kullanılmıştır. Çalışmaya başlamadan önce gerekli izinler alınmıştır. Çalışma bulgularına göre hastaların %63'ü erkek, %27'si 31-40 yaş grubunda, %76'sı evli, %84'ü ilkokul – ortaokul öğrenimine sahip ve %48'inin gelir giderine eşittir. Böbrek Nakli Alıcılarında Öz Yönetim Ölçeği'nin alt boyutlarından "normal olmayan durumları erken dönemde fark etme ve bunlarla baş etme" puanı 3,065±0,524, "günlük yaşamda öz bakım davranışları ve stresle baş etme" puanı 3,046±0,459, "kendi kendine izleme" puanı 2,485±0,882 olarak hesaplanmıştır. Hastaların cinsiyet, alkol kullanım durumu sorularına verilen yanıtlar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Bunların dışında ölçek puan ortalamasıyla sigara kullanım durumu, fiziksel egzersiz yapma durumu ve donör türü arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Organ Nakli Hastalarında İmmünsupresif Tedaviye Uyum Ölçeği toplam puan ortalaması 3,051±0,417 olarak hesaplanmıştır. Ölçeğin puan ortalaması ile cinsiyet, alkol kullanım durumu, fiziksel egzersiz yapma durumu, nakil sonrası ilaç kullanımı ve diğer yapmanız gerekenler hakkında eğitim alma durumu, donör türü sorularına verilen yanıtlar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Bunların dışında ölçek puan ortalamasıyla sigara kullanım durumu arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Böbrek Nakli Olan Hastalarda Öz Yönetim ve İmmünsupresif İlaç Uyumunun İncelenmesi'nde öz yönetim ve uyumun birbiri ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. İmmünsupresif tedaviye uyumu artırmak ve öz yönetimi sağlayabilmek için periyodik olarak eğitimler yapılmalıdır.
Acil Servise başvuran Akut Böbrek Yetmezliği hastalarında hemodiyaliz öncesi ve sonrası serum NGAL düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş: Akut Böbrek Yetmezliği (ABY) böbrek fonksiyonlarının ani bozulmasıdır. Akut böbrek yetmezliği yaygın ve uygun tedavi başlanmadığında yaşamı tehdit eder. Bu nedenle ABY'nin özellikle acil servislerde daha erken tespiti için yeni biyobelirteçler gündeme gelmiştir. Bu yeni biyobelirteçlerden biri de siderokalin, lipokalin 2 veya onkogen 24p olarak da bilinen bir protein olan nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL)'dir. Bu çalışmadaki amacımız serum NGAL düzeylerinin ABY'nin tanısında, klinik seyrinde ve prognozundaki değerini belirlemek ve hemodiyaliz ile olan değişimini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran, akut böbrek yetmezliği tanısıyla hemodiyalize alınan 18 yaşından büyük hastalar ve hasta grubu ile benzer demografik özelliklere sahip tamamen sağlıklı kişiler dahil edildi. NGAL düzeylerinin tespiti amacıyla hasta grubundan rutin kan tetkiklerine ek olarak 0.saat (NGAL-0), hemodiyaliz sonrası 1.saat (NGAL-1) ve 12.saatte (NGAL-12); kontrol grubundan ise tek bir zamansal noktada kan alındı. Serum NGAL düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 44 'ü hasta grubunda, 28 'i kontrol grubunda olmak üzere toplam 72 olgu dahil edildi. Hasta grubu yaş ortalaması 72,5±12,36 yıl, kontrol grubu yaş ortalaması 67,54±12,83 yıl idi (p=0,106). Hasta grubunun %54,5 i, kontrol grubunun %46,4 ü kadındı (p=0,502). Hasta grubunun median NGAL-0 düzeyi 1354,35 (30,23-2005,68) iken kontrol grubunun median NGAL-0 düzeyi 40,72 (22,74-1702,8) idi (p<0.001). Hemodiyaliz sonrası 1.saatte alınan median serum NGAL-1 değeri 891,06 (30,27-2004,83) pg/µL ve hemodiyaliz sonrası 12.saatte alınan median serum NGAL-12 değeri 711,25 (30,97-2003,61) pg/µL olarak saptandı. ABY tanısında 335,34 pg/µL ve üzerindeki NGAL düzeylerinin %88,64 sensitivite ve %85,71 spesifiteye sahip olduğu bulundu (AUC: 0,903; CI: 0,811-0,96 ve p<0,001). Mortalite gelişen (n=18) ve gelişmeyen hastaların NGAL (NGAL-0,1,12) düzeyleri benzerdi (p>0,05). Sonuç: Serum NGAL ölçümü ABY tanısını koymada kullanılabilir ancak hastalığın 30 günlük mortlite takibi için kullanışlı bir parametre değildir. Anahtar kelimeler: Serum NGAL, akut böbrek yetmezliği, hemodiyaliz
Kanser hastalarında akut böbrek hasarı sonrası yapılan hemodiyalizin morbidite ve sağkalıma etkisinin belirlenmesi
Akut böbrek hasarı (ABH), serum kreatinin düzeyinde artış ve idrar çıkışındaki azalmayla ile seyreden, sıvı-elektrolit ve asit-baz dengesinde bozulmaya yol açan ani böbrek fonksiyon kaybıdır. Kanser sürecinde karşılaşılan en yaygın renal patoloji olan ABH, hastalar için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Tanı ve tedavi sürecindeki yenilikler ve palyatif bakım hizmetlerindeki gelişmeler sayesinde kanser hastalarının sağkalım süreleri ve yaşam kaliteleri artmıştır. Uzayan yaşam süresi, ABH gibi komplikasyonların görülme olasılığını da arttırmıştır. Kanser hastalarında karşılaşılan ABH'ın tedavisinde eskiye kıyasla hemodiyalize daha çok başvurulmaktadır. Fakat hemodiyalize karar verme aşamasında yol gösterecek belirlenmiş bir ölçüt bulunmamaktadır. Bu çalışmaya Ocak 2014 ve Nisan 2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi yataklı servislerinde yatan, kanser tanılı ve akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyalize alınan 139 hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, yatış verileri, komorbiditeler, kanser ile ilgili veriler, laboratuvar değerleri, akut böbrek hasarının nedeni ve evreleri, hemodiyaliz süreci ve sağkalım verileri değerlendirildi. Hastalar, 30 gün içinde ölenler ve 30 günden daha uzun yaşayan hastalar olarak gruplandı. Tek değişkenli analizde albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olması (p=0.002), sepsis varlığı (p<0.001), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesi (p=0.005), hemodiyalize yoğun bakımda alınma (p=0.02), ABH'ın hastanede gelişmesi (p=0.016) ve tanı konulduğu andaki ABH evresinin düşük oluşu (p=0.003) ilk 30 gündeki mortalite ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde ise albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olmasının (OR: 3.14 (%95 GA; 1.23-8.04), p=0.017), sepsis varlığının (OR: 3.50 (%95 GA; 1.34-9.10), p=0.010), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesinin (OR: 6.06 (%95 GA; 1.38-26.56), p=0.017) 30 gün içinde ölen hastalar ile ilişkisi bulundu. Bu değişkenler ile mortaliteyi predikte edecek bir puanlama sistemi oluşturuldu. Elde edilen toplam skorlar ile belirlenen iki grup karşılaştırıldığında, yüksek puan alan hastaların ilk 30 günlük mortalite oranı daha yüksek olarak tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışma özelikle onkoloji ve nefroloji uzmanlarının hasta ve hasta yakınlarına öngörülebilir bir bilgi vermesini kolaylaştıran bir ortak karar verme aşamasında, hangi hastaları hemodiyalize alması gerektiği, bu hastaların prognozu ve mortalitesinin ne olacağını belirlemede katkıda bulunabilir.
Posterior üretral valv hastalarında böbrek fonksiyonları açısından prognoza etkili olan faktörlerin araştırılması
Ocak 1986 – Temmuz 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda PUV nedeniyle opere edilen 128 erkek hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların serum kreatinin değerleri yaşa spesifik referans değerler üzerinden hesaplanarak; hastaların operasyon yaşları, klinik prezentasyonları, nadir kreatinin düzeyleri, eşlik eden VUR olup olmaması, idrar yolu enfeksiyonu ve uygulanan tedavi seçeneklerinin hastaların son kreatinin düzeyine etkisi tek değişkenli ve çok değişkenli analiz ile değerlendirilmiştir. VUR hastalar unilateral ve bilateral olarak sınıflandırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 24.0 (IBM Corp., Chicago) programı kullanılmış ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların cerrahi operasyon zamanındaki ortanca yaşı 5 ay (1-144 ay) ve ortanca takip süresi 26 (3-300 ay) bulunmuştur. 128 hastanın 33 sının (%25,8) son bakılan kreatinin düzeyi yaşa özgü referans aralıktan yüksek bulunmuştur. 128 hasta VUR durumuna göre gruplandırıldığında 52 hastada VUR olmadığı, 40 hastada unilateral ve 36 hastada bilateral VUR olduğu görülmüştür. VUR olmayan (%19,2) ve unilateral VUR (%17,5) olan hastalarda son kreatinin değerlerinin yüksek olma durumu benzerken (p=0,832), bilateral VUR (%44,4) olanlarda diğerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,011) (p=0,011). 128 hastanın DMSA ve/veya MAG3 sonuçlarına incelendiği zaman 92 hastanın verilerine erişilmiş olup, sintigrafik verisi olmayan hastaların ultrason bulgularında atrofik böbrek olup olmamasına bakılarak 16 hastanın verilerine erişilmiştir. Unilateral VUR'u olan ve separe renal fonksiyonu <%15 olan hastalar şiddetli renal displazi (VURD) olarak tanımlanmıştır. Bu 108 hastanın 36 tanesinin unilateral VUR olduğu görülmüş olup bunlardan da 16 hastanın VURD olduğu bulunmuştur. Unilateral VUR olan hastalarda şiddetli renal displazisi olan ve olmayanlar hastalar güncel kreatinin seviyelerine göre analiz edildiğinde iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. iv Bütün hasta grubu incelendiği zaman tek değişkenli analizde nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p<0,001), nadir kreatinin değeri 0,8 mg/dl üzerinde olanlar (p<0,001), 1 yaş kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p=0,005), bilateral VUR olanlar (p=0,003), postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler (p=0,01), ilk tedavisi valv ablasyonu olmayanlar (p=0,016), ürosepsis ile prezente olanlar (p=0,019) son kreatinin düzeyi için anlamlı bulunurken, tanı aldığı yaş anlamlı bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde ise nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar ve postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler son kreatinin düzeyinin yüksekliği için anlamlı olarak bulunmuştur. Tanıdaki nadir serum kreatinin değeri böbrek rezervini göstermesi açısından prognozu öngörmedeki en önemli faktördür. Displazi şiddetinden bağımsız olmak üzere Unilateral VUR olan hastalar VUR olmayan hastalar kadar iyi prognoza sahiptir. Anahtar Kelimeler: Posterior üretral valv, VURD sendromu, Hidronefroz
Akut böbrek hasarı nedenı̇yle takı̇p edı̇len hastalarda ürı̇ner sı̇stem ultrasonografı̇sı̇nı̇n tanısal katkısının ı̇ncelenmesı
Bu çalışmada; acil serviste akut böbrek hasarı ile takip edilmiş ve üriner sistem sonografik incelemesi olan hastalarda retrospektif olarak akut böbrek hasarını ön görebilme, etyolojisini aydınlatabilme, hangi ABH vakalarında sonografik incelemenin daha anlamlı olabileceğini bulmak hedeflenmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01.01.2019 – 31.12.2021 tarihleri arasında başvuran 496 hastanın verileri analiz edildi. %61,3'ü (n=304) erkek, %38,7'si (n=192) kadındı. Olguların yaş aralığı 18 ile 97 yıl arasında değişmekte olup ortanca yaş 67 yıl (ÇAD:20) olarak saptandı. Tüm vakaların %71,8'i prerenal (n=356) akut böbrek hasarı, %15,9'u renal (n=79) akut böbrek hasarı, %12,3'ü postrenal (n=61) akut böbrek hasarı olarak değerlendirildi. Hastaların serum kreatinin değeri 1,00 mg/dL ile 12,24 mg/dL değerleri arasında olup, ortanca değeri 2,08 mg/dL (ÇAD:1,68) olarak gözlendi. KDIGO evrelemesine göre %45,8'i evre 1 (n=227), %33,5'i evre 2 (n=166), %20,8'i evre 3 (n=103) olarak görüldü. KDIGO evresi arttıkça; renal ekojenitenin normal sınırlar dışına çıktığı görülmektedir. Prerenal ABH olan vakalarda patolojik sonografik bulgu sıklığı azalmaktadır. Sonuç olarak KDIGO evresi arttıkça vakaların sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır, renal ve postrenal ABH düşünülen vakalarda sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır ve bu hasta grubuna sonografik inceleme yapılması önerilebileceği düşünülmektedir.
Kronik böbrek hastalarında telerehabilitasyon ile fonksiyonel solunum kas eğitiminin solunum ve periferik kas fonksiyonları üzerine etkilerinin incelenmesi
Kronik böbrek hastalarında (KBH) görülen semptomlar solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite ve kas fonksiyonlarında kayıplara neden olabilir. Bu çalışmada KBH hastalarında telerehabilitasyon ile uygulanan farklı inspiratuar kas eğitimi (İKE) modalitelerinin solunum, diyafragma, periferik ve gövde kas fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, denge, postür, yaşam kalitesi, kognitif fonksiyon, yorgunluk, fiziksel aktivite, endotel fonksiyon ve aortik sertlik üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 38 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele temel İKE (13 hasta), fonksiyonel İKE (13 hasta) ve kontrol grubu (12 hasta) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Solunum fonksiyonları (spirometre), solunum kas kuvveti (ağız içi basınç ölçüm cihazı), solunum kas enduransı (IKE cihazı), diyafragma fonksiyonları (ultrason), periferik kas kuvveti (dinamometre), gövde kas enduransı (parsiyel mekik çekme, yüz üstü köprü, yan köprü ve pelvik köprü testi), fonksiyonel kapasite (6 dakika yürüme testi), denge (zamanlı kalk ve yürü testi ve tek ayak üzerinde durma testi), postür (Corbin değerlendirme formu), yaşam kalitesi (Nottingham Sağlık Profili), yorgunluk (Yorgunluk Çok Boyutlu Değerlendirme skalası), kognitif fonksiyon (Standardize Mini Mental testi), fiziksel aktivite (Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-kısa form), endotel fonksiyon (ekokardiyografi ve vasküler prob) ve aortik sertlik (ekokardiyografi) ile değerlendirildi. Temel İKE, fonksiyonel İKE ve kontrol grupları arasında maksimal inspiratuar ve ekspiratuar basınç, kuvvet indeksi, solunum kas enduransı, periferik kas kuvveti, gövde kas endurans test süreleri, 6 dakika yürüme testi mesafesi, tek ayak üzerinde durma süresi ve diyafragma mobilitesinde istatistiksel anlamlı fark vardı (p<0,05). Fonksiyonel İKE grubunda solunum kas enduransı, periferik ve gövde kas fonksiyonları, denge ve diyafragma mobilitesindeki artışlar temel İKE grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,017). Fonksiyonel İKE grubunda postür puanında azalma, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi kısa form ve Standardize Mini Mental testi toplam skorunda anlamlı artış görüldü (p<0,017). Temel ve fonksiyonel İKE programı hastaların solunum kas kuvveti, solunum kas enduransı, diyafragma mobilitesi, periferik ve gövde kas fonksiyonları, fonksiyonel kapasite ve dengesinde anlamlı iyileşmeler sağlamıştır. Fonksiyonel İKE programı ile solunum kas enduransı, diyafragma mobilitesi, periferik ve gövde kas fonksiyonları ve dengede daha fazla iyileşme, postür, fiziksel aktivite düzeyi ve kognitif fonksiyonlarda da anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Sonuçlarımıza göre KBH hastalarında fonksiyonel İKE'nin rehabilitasyon programına dahil edilmesi önerilir.
Kronik böbrek hastalarında anemi ve demir parametrelerinin yönetimi
Anemi, kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur. Morbidite, mortalite ve yaşam kalitesinin bozulması için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeplerden dolayı kronik böbrek hastalığında aneminin erken teşhis edilmesi, etyolojisine yönelik değerlendirmelerde bulunması ve tedavisi önemlidir. Bu tez çalışmasında 2014-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalına başvurusu olan Evre 3A ve daha ileri evre KBH ve anemisi olan 1321 hastanın demografik bilgileri, KBH etyolojileri, anemi şiddetleri, KBH evreleri, anemi etyolojisine yönelik tetkik edilme durumları, anemi tedavisi alma durumları, aneminin düzelme durumu ve sağkalım durumları değerlendirilmiştir. Anemisi olan hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi için istenmesi gereken testlerden ferritin tetkik edilme oranı %76,4 iken B12, folik asit, transferrin satürasyonu tetkik edilme oranları %20'nin altında kalmıştır. Anemisi olan hastaların %59,4'ünün herhangi bir anemi tedavisi almadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hastaların takip süreleri arttıkça anemi tedavisinin daha iyi yapılarak hedef değerlere daha çok ulaşıldığı gösterilmiştir. Takip süresinde KBH ve anemisi olan hastaların %34,8'i ölmüştür. Anemisi düzelenlerde genel sağ kalım %79,8 iken anemisi düzelmeyenlerde %62,8 olup anemisi düzelen hastaların daha uzun sağ kalıma sahip oldukları görülmüştür (p=0,002). Sonuç olarak anemisi olan KBH hastalarını daha optimal şartlarda değerlendirmeyi ve klinik olarak endike olduğu en erken dönemde tedaviye başlanması gerektiğini önermekteyiz.
MTOR inhibitörü kullanan renal transplantasyon hastalarında ilaç yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Son dönem böbrek hastalığının en ideal tedavi yöntemi böbrek naklidir. Tek yumurta ikizleri hariç pratik olarak tüm böbrek allogreft alıcılarına immünosüpresif tedavi uygulanır. Böbrek nakil hastalarında uzun dönemde greft fonksiyonları üzerine olumlu etkilerinden dolayı mTORi`leri son dönemlerde seçili hastalarda daha fazla kullanılmaya başlanmıştır. mTORi`leri her ne kadar böbrek fonksiyonları üzerine olumlu etki gösterse de yan etkileri nedeni ile hastaların önemli bir kısmında ilacın bırakılması gerekmektedir. Çalışmamızda mTORi`lerinin böbrek nakli hastalarında etkinliğinin ve yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi planlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim dalında takip edilen ve takiplerinin her hangi bir döneminde mTOR inhibitörü kullanan 154 böbrek nakli alıcısının verileri değerlendirildi. mTOR inhibitörü başlama anında kreatinin 1,53 [0,61-4,04] mg/dL, GFH 50 [15-135] ml/dak, proteinüri 168 [19- 4100] mg/gün değerleri ile altmışıncı aydaki kreatinin 1,35 [0,70-4,73] mg/dL, GFH 63 [10- 110] ml/dak, proteinüri 297 [76-1146] mg/gün karşılaştırıldığında altmışıncı aydaki kreatinin daha düşük (p=0,012), GFH (p=0,004) ve proteinürinin (p<0,001) daha yüksek olduğu görüldü. Sirolimus grubunda 29 (%53,7) hasta, everolimus grubunda 32 (%32,0) hastada tedaviyi kesmek gerekmiş olup sirolimus grubunda tedavi kesme oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.009). Toplamda 46 (%29,9) hastada proteinüri, 62 (%40,3) hastada kemik iliği supresyonu, 32 (%20,8) hastada hiperlipidemi gelişmişti. Gruplarda proteinüri (p=0,07), kemik iliği supresyonu (p=0,142), hiperlipidemi (p=0,07) ve rejeksiyon (p=0,11) açısından anlamlı fark bulunmadı. mTORi kesilme nedeni olarak %42,6 oranla ilk sırada proteinüri saptandı. %76,6 hastanın fonksiyone böbrek ile yaşamına devam ettiği saptandı. Everolimus (%86,0) grubunda sirolimus (%59,3) grubuna kıyasla fonksiyone böbrek ile yaşamına devam eden hasta sayısı daha fazlaydı. (p<0,001). Sonuç olarak mTORi`leri böbrek fonksionu üzerine olumlu etkileri olsa da toleransları düşük ilaçlar olarak gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli, mTOR inhibitörleri, etkinlik, yan etki
Yoğun bakımda sürekli renal replasman tedavisi uygulanan hastalarda Crp/albumin oranının mortalite üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Böbrek yetmezliği, reanimasyon ünitelerindeki hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Böbrek fonksiyonlarında azalma ile karakterize olan bu patolojik durumun tedavisi için renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) uygulanan hastalardaki Crp/Albümin oranının mortalite üzerine etkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Üniteleri'ne ait dijital arşiv verileri, hastaların doktor anamnezi, laboratuvar sonuçları ve hemşire gözlem formları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, yoğun bakıma yatış nedenleri, SRRT sırasında inotrop alıp almadığı incelendi, eğer inotrop alıyorsa hangi ajanı aldığı, SRRT esnasında mekanik ventilasyona ihtiyaç duyup duymadığı incelendi. Hastaların taburculuk ve ex olma durumları değerlendirildi. Hastaların yoğun bakımda ve hastanede toplam yatış süreleri kaydedildi. Hastaların kaç seans SRRT aldıkları, SRRT boyunca kaç ml UF yapıldığı ve kaç saat SRRT aldığı not edildi. Hastalara uygulanan SRRT modalitesi (SVVHD, SVVH, SVVHDF, YSUF) incelendi. SRRT için tercih edilen solüsyonlar incelendi. Hastalara eşllik eden hastalıklar incelendi. Hastalara dört zaman diliminde (yb yatışında, SRRT öncesinde, SRRT sonrası ve taburculuk) Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi II (APACHE II), GKS, Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (SOFA), akut böbrek hasarı skorlama sistemleri(RIFLE ve KDIGO), glukoz, üre, kreatinin, albümin, K, Crp/Albümin oranı, Ph, WBC, Hgb, PLT, RDW ve MPV bakıldı. Bulgular: Retrospektif çalışmamıza 2017-2022 yılları arasında toplam 107 hasta dahil edildi ve hastaların %43'ü kadın, %57'si erkekti. Çalışmamızda hastaların ek hastalıkları incelendiğinde %42,1 ile hipertansiyonun (HT) ilk sırada, %31,8 ile diyabetes mellitusun (DM) ikinci sırada olduğu görülmektedir. Ayrıca çalışmamızda olguların yoğun bakıma girişte ortalama APACHE II skoru 22.00±9.00 olarak bulundu. CRRT öncesi 31.00±6.00 olarak bulundu. Çalışmamızda olguların ortalama SOFA skoru hastaneye yatışta 6.00±3.00, CRRT öncesi 10.30±2.10 olarak bulundu. Çalışmamızda YBÜ yatış APACHE II skoru ile mortalite arasında bir ilişki kurulamamıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %97,2'si SRRT sırasında mekanik ventilatöre bağlıydı. Hastalarımızın CRRT uygulaması öncesi ve sonrası ölçülen laboratuvar parametrelerini karşılaştırdığımızda üre, kreatinin, CRP ve potasyum değerlerinde anlamlı düzelme olduğunu gördük. Hastalarımızın %82,2'sinin SRRT sırasında inotropik desteğe ihtiyaç duyduğunu bulduk. Çalışmamızda CRP/Albümin düzeyine göre olgularda mortalite görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki toplam 107 olgumuzun 101'i mortalite ile sonuçlanmıştır. Çalışmamızda mortaliteye göre hastalarımızın SRRT öncesi-sonrası CRP/Albümin değerleri, istatistiksel anlamda farklılık göstermemektedir. Çalışmamızda ex olan hastalarımızın yoğun bakım yatış ve taburcu takiplerindeki Crp/Albümin değerleri, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SRRT, Hemodiyafiltrasyon, Akut Böbrek Hasarı, Yoğun Bakım
Extracorporeal shock wave lithotripsy (ESWL) operasyonlarında ultrasonografi eşliğinde erektör spina düzlem bloğu ve intramüsküler nonsteroid anti inflamatuar ilaç (NSAID) uygulama yöntemlerinin intraoperatif analjezi ve hasta memnuniyeti üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy (ESWL) operasyonlarında ultrasonografi eşliğinde erektör spina düzlem bloğu(ESPB) ve intramüsküler nonsteroid anti inflamatuar ilaç (NSAII) uygulaması yöntemlerinin intraoperatif analjezi, hemodinamik parametreler ve hasta memnuniyeti üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 31.10.2022-26.04.2023 tarihlerinde, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Kliniğinin Taş Kırma Ünitesinde 3 gruptan oluşan toplam 90 olguyla yapıldı. 1. Gruba ultrasonografi eşliğinde erektör spina düzlem bloğu (ESPB), 2. Gruba intramüsküler nonsteroid anti inflamatuar ilaç (NSAII) uygulama öncesinde verildi. 3.gruba ise herhangi bir analjezik verilmeyip doğrudan ESWL işlemine alındı. ESWL işlemi sırasında hastaların ağrı değerlendirmesini yapmak için VAS (vizüel analog skala ) kullanıldı. ESWL işlemi süresince her 5 dakikada bir hemodinamik parametreler (noninvaziv sistolik-diastolik ve ortalama arter basıncı, kalp atım hızı, oksijen saturasyonu) kaydedildi. İşlem boyunca yan etkiler ( bradikardi, hipertansiyon, bulantı, kusma, hipotansiyon, deliryum, aritmi, sersemlik, kaşıntı, baş dönmesi, bulanık veya çift görme) kaydedildi. İşlem sonrası hastaların analjezik ihtiyacı ve hasta memnuniyeti değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 90 olgunun tüm verileri analiz edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, ASA skoru, BKI ölçümü, sigara kullanım öyküsü, hasta memnuniyeti, ESWL süresi, KAH, OAB ve SpO2 değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. VAS ölçümleri değerlendirildiğinde ilk 25 dakikada ESPB grubundaki olguların 25.dk intraoperatif VAS ölçümleri, NSAII ve kontrol grubundakilerden anlamlı olarak daha düşüktü. Kontrol grubundaki olguların başlangıçta postoperatif analjezik ihtiyacının olma oranı, ESP ve NSAII grubundakilerden anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,016; p<0,05). Hasta memnuniyeti gruplara göre incelendiğinde; kontrol grubunun memnuniyet düzeyi ESP ve NSAII gruplarına göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,018; p<0,05). Yan etki değerlendirmesinde gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Sonuç: Elde edilen veriler ve hasta memnuniyeti değerlendirildiğinde böbrek taşı tedavisinde ESWL işlemi sırasında oluşan ağrının giderilmesinde ESPB'nin etkili bir işlem olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Analjezi, ESWL, Böbrek taşı, ESPB
Kronik böbrek hastalarında plazma amino asit profilinin incelenmesi
Böbrek yetmezliği, artan insidansı ve prevalansı, yüksek maliyetleri ve kötü sonuçları ile dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. Hastalık ve yönetim, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve albüminüri ile değerlendirilen, hastalık şiddetinin aşamalarına ve klinik tanıya göre sınıflandırılması yapılır. Kronik böbrek hastalığı, rutin laboratuvar testleriyle saptanabilen bir hastalıktır ve bazı tedaviler, ilerlemesini önleyebilir ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Bu nedenle hastalığın tanısı ve tedavisinin takibi için yeni biyobelirteçlerin keşfedilmesi önemlidir . Bu çalışmanın amacı; Kronik böbrek hastalığı olan hastalarda hem diyaliz öncesi hem diyaliz sonrası plazma serbest aminoasit profillerini incelemek ve sağlıklı kontrol grubuyla kıyaslayarak tanı ve tedavide kullanım potansiyelini araştırmaktır. Çalışmamızda Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Diyaliz Bölümüne başvuran KBY teşhisi konulan 46 sağlıklı ve 46 KBY tanısı konulan hastadan plazma örnekleri alındı. Plazma serbest aminoasit profilleri LC-MS/MS yöntemiyle incelendi. Elde edilen verilerin istatistik analizi SPSS ile yapıldı. İstatiksel analiz sonucunda kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ortalama alanin,arginin,aspartik asit, sitrulin,histidin, metionin,tirozin ve hidroksiprolin glisin,löysin,isolöysin,lizin,ornitin,fenilalanin, prolin, serin glutamikasit, glutamin valin,taurin alloizölöysin,alfaminoadipik asit,anserin,gamaaminobütirik asit,1-metilhistidin, 3- metilhistidin 5-oh-trp amino asit düzeyleri kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur. Fosfoetanolamin ,sistin, alfaaminobütirik asit, betaaminobütirik asit ve triptofan amino asitleri KBY hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Diyaliz sonrasında diyaliz öncesine göre sitrülin ,histidin ,alanin,arginin aspartik asit, glutamik asit ,glisin, sistin ,isölöysin, prolin , fosfoetanolamin ,taurin alloisolöysin, alfaaminoadipik asit ,anserin, alfaaminobütirik asit ,betaaminobütirik asit betaalanin, 1 -metilhistidin ,5-oh-trp düzeyinde artış görülürken ,glutamin löysin,lizin, ornitin fenilalanin ,serin ,valin, asparajin ,metiyonin, triptofan ,tirozin ve hidroksiprolin gamaaminobütirik asit 3-metilhistidin düzeyinde düzeyinde azalış görülmüştür. Grupların aritmetik ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığını sınamak amacıyla kullanılan Paired samples T testinde sitrülin,glisin,lizin, anserin, alfaaminobütirik asit,gamaamino bütirik asit, fosfoetanolamin ve taurin düzeyi anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda KBY de aminoasitlerin rolünün anlaşılması amacıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç görülmüştür.
Van bölgesindeki diyaliz hastalarında fabry hastalığı sıklığının taranması
VAN BÖLGESİNDEKİ DİYALİZ HASTALARINDA FABRY HASTALIĞI SIKLIĞININ TARANMASI Amaç: Fabry hastalığı alfa galaktozidaz A (alfa GLA) enzim aktivitesindeki eksikliğe bağlı olarak gelişen X-e bağlı lizozomal depo hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı sıklığını saptamaktır. Materyal ve metod: Van ili ve ilçelerinde diyaliz tedavisi alan, yaşları 18-86 arasında değişen, toplam 301 kadın ve erkek hasta çalışmaya dâhil edilmiş ve bu hastalarda genetik test kullanılarak Fabry hastalığı taranmıştır. Bulgular: Çalışma kapsamında diyaliz tedavisi alan toplam 301 hastanın yaş ortalaması 52.71±15.51 (18-86 yaş) olarak saptandı. Bu hastaların 156'sı (%51.8) erkek, 145'i (%48.2) kadın hastaydı. Taranan hastaların hiçbirinde Fabry hastalığı saptanmadı. Sonuçlar: Literatürde yapılan çalışmalarda Fabry hastalığının prevelansı düşük olarak saptanmaktadır. Bu tarama çalışmasında Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı tespit edilememiştir. Çalışmanın kısıtlı bir bölgede yapılmış olması bu durumun sebebi olabilir. Anahtar kelimeler: Fabry hastalığı, diyaliz, yetişkin, Van ili, son dönem böbrek hastalığı
Gentamisinle oluşturulmuş nefrotoksisite üzerine ayrık otunun (Agropyrum repens), etkisi
Ayrık otu güçlü kökgövdeli çok yıllık bir bitkidir. Köksaplar uzun, çok dallı, sarımsı beyaz, sivri uçlu ve biraz etlidir. Ayrık otu çimeni diüretik ve antimikrobiyal etkileri nedeniyle enfeksiyonlar sırasında idrar yollarını temizlemek için kullanılır. Bu çalışmada ratlarda gentamisin ile oluşturulan nefrotoksisitede ayrık otunun muhtemel koruyucu veya tedavi edici etkileri araştırıldı. Çalışmada herbiri 10 rattan oluşan 4 grup oluşturuldu: Birinci grup, kontrol ratlar standart rat yemi ve su ile beslendi. İkinci grup (ayrık otu): Ratların içme sularına 7 gün boyunca 3 gr/L ayrık otu ilave edildi. Üçüncü grup (gentamisin); Ratlara gentamisin 80mg/kg/gün/i.p. olarak 7 gün verildi. Dördüncü grup (gentamisin + ayrık otu); Ratlara gentamisin 80mg/kg/gün/i.p. olarak verildi, içme sularına 7 gün boyunca 3 gr/L ayrık otu ilave edildi. Deneysel uygulamadan bir hafta sonra kan örnekleri alınıp serumları ayrıldı ve albümin, BUN, kreatinin, üre, GGT, ALP, Na, Cl ve K miktarları otoanalizörde tayin edildi. Sistatin C ise ELİSA ile ölçüldü. Serum BUN, kreatinin, üre, Na, K düzeyleri en yüksek gentamisin grubunda tespit edildi. Na, K ve Sistatin C düzeylerindeki düşüşte istatistiksel önem saptanamadı. Gentamisin uygulaması sonrası BUN, üre, kreatinin düzeylerindeki artış istatistiksel olarak önemliydi(p˂0,05). Gentamisinle beraber ayrık otu verilmesi BUN, üre, kreatinin düzeylerinin düşmesine sebep oldu. Gruplar arası farklılık istatistiksel önemli bulundu (p˂0,05). Gentamisin ile birlikte ayrık otu verilmesi Sistatin C düzeyini düşürmüş ve gruplar arası istatiksel önem saptanmıştır(p≤0,05). Albümin, Cl, GGT, ALP düzeylerinde gruplar arası farkta iststiksel önem saptanamadı(p˃0,05). Sonuç olarak gentamisinle oluşturulan nefrotoksisitede, ayrık otu verildiğinde serum parametrelerinde saptanan olumlu değişiklikler, ayrık otunun böbreği koruyucu etkisinin olduğunu ve nefrotoksik hasarı azalttığını göstermiş, çalışma süresinin kısa olmasına bağlı olarak ayrık otunun bazı parametreler üzerindeki olumlu etkisi tam olarak ortaya çıkmamış olabilir. Ancak bu kısa sürede bile saptanan değişimler ayrık otunun nefrotoksisiteyi tedavi etmede kullanılabileceğine ve uygulama süresini uzatmanın faydalı olabileceğine işaret etmektedir.
Diyaliz hastalarında arteriyovenöz fistül debisinin diyaliz verimlilik göstergesi olan KT/V oranıyla korelasyonu
Amaç: Bu çalışmada arteriovenöz fistül yoluyla diyalize giren hastaların doppler ultrasonografi ile ölçülen akım debisinin, diyaliz verimlilik göstergesi olan kt/V oranıyla korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Nisan 2019 ve Eylül 2019 tarihleri arasında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümü'ne başvuran ve daha önce açılmış arteriyovenöz hemodiyaliz fistülü bulunan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Ultrasonografi incelemeleri hasta supin pozisyonda iken gerçekleştirildi. Subklavyan bölgeden başlayarak ön kol distale kadar olan alanda sırasıyla; arteriyel yapılar, fistül anostomoz hattı ve venöz yapılar değerlendirildi. Arteriyel yapılarda belirgin trombüs veya darlık olup olmadığı değerlendirildi. Fistül anostomoz düzeyinden yapılan gri mod inceleme ile anastomoz çapı, renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile akım debisi ölçüldü. Götürücü vasküler yapının (ven) debisi ölçülerek anostomoz düzeyinden ölçülen debi ile karşılaştırıldı. Ayrıca götürücü vende flebit ve/veya tromboz varlığı, tromboz varsa derecesi ve anatomik lokalizasyonu kaydedildi. RDUS incelemelerinde fistül debisi 250 ml/dk üstünde (aktif fistül) saptanan hastalar yeterli debi olarak kabul edilmiş olup bu hastlarda fistül debisi kt/V oranları ile karşılaştırıldı. Fistül debisi 250 ml/dk ve altında saptanan hastalar yetersiz debi olarak değerlendirilmiş olup bu hasta grubu ile fistülü total tromboze olan hastaların kt/V oranları hesaplanmadı. Hastaların fistül debisi ölçüldükten sonra kt/V oranları hesaplandı. Bulgular: Fistül debisi ile kt/V arasında r=0.72 (p=0.001) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik. Götürücü vende flebit veya tromboz olmayan hastaların fistül düzeyi ve götürücü ven debileri arasında r=0.871 (p<0.05) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulduk. Fistül debisi 400 ml/dk'nın üzerinde olan hastaların götürücü ven çapı 5 mm ve üzeri, fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olan ve/veya fistülü tromboze olan hastaların götürücü ven çapı 4 mm'den düşük olarak tespit edilmiştir. Debi ile götürücü ven çapı arasında r=0.66 (p=0.001) orta düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik (p<0.05). Fistül debisi 250 ml/dk'nın üzerinde olan hastların 30'unda taşıyıcı ven sefalik ven, 11'inde taşıyıcı ven bazilik ven olarak değerlendirildi. Taşıyıcısı bazilik ven olan hastaların 6 tanesinde vasküler giriş yerinin sefalik ven seçilmesine bağlı disfonksiyon lehine değerlendirilmiş olup tarafımıza refere edilmiştir. Sonuç: Debi ölçümü anostomoz düzeyinden ve götürücü venden yapılabilir. Götürücü venden ölçüm yapılırken %50'nin üzerinde tromboz, 4 cm'den uzun segment flebit, ölçüm yapılan lokalizasyonda anevrizmatik dilatasyon olup olmadığına dikkat edilmeli ve mutlaka belirtilmelidir. Fistül ölçümlerinde, özellikle proksimal radiosefalik fistüllerde taşıyıcı ven kolda ve ön kolda mutlaka belirtilmelidir. Fistül debisi ideal olarak 500-1500 ml/dk olarak belirlenebilir ancak daha düşük veya yüksek debili hastalarda uzun dönem problemsiz diyalize girebilmektedir. Fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olanlar yetersiz debi olarak kabul edilebilir. Fistül disfonksiyonu düşünülen hastada ilk yapılması gereken RDUS'dir. Fistül debisi ile kt/V oranı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Ayrıca fistül debisi ile götürücü ven çapı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyo-venöz fistül, doppler ultrasonografi, fistül debisi