Böbrek yetmezliği-kronik

Bu konu başlığı altında 439 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hemodiyaliz hastalarında gastrointestinal semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisi

Bu çalışmada, hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalarda görülen gastrointestinal (Gİ) semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametrelerle olan ilişkisi incelendi. Çalışma örneklemini Bandırma Devlet Hastanesi Diyaliz Ünitesinde tedavi görmekte olan 88 HD hastası oluşturdu. Çalışma kapsamındaki hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesinde antropometrik ölçümlerden boy uzunluğu, kuru vücut ağırlığı, bel çevresi, üst-orta kol çevresi (ÜOKÇ), triceps deri kıvrım kalınlığı (TDKK) ölçüldü. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtları, Subjektif Global Değerlendirme - Diyaliz Malnütrisyon Skoru (SGD - DMS), Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) kullanıldı. Biyokimyasal parametreler için hasta dosyalarına kayıt edilen kan analiz sonuçlarından yararlanıldı. Gİ semptomları ise Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) kullanılarak belirlendi. Hastaların SGD - DMS'ye göre beslenme durumları incelendiğinde 34 (%38,6)'nün hafif / orta malnütrisyonlu; MİS'e göre ise 46 (%52,3)'sının hafif / orta malnütrisyonlu olduğu tespit edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak p<0,05 düzeyinde önem bulundu. Özellikle ÜOKÇ değerleri ile MİS puanı arasında çok yüksek düzeyde önemli korelasyonun varlığı belirlendi (p<0,001). Hastaların biyokimyasal parametrelerinden olan kreatinin, albümin ve ürik asit değerleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde ilişki bulundu (P<0,05). Total protein değerleri ise sadece MİS puanı ile önemli ilişkiye sahip olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca kreatinin ve albümin değerleri ile MİS puanı arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,001). GSDÖ'ye göre, çalışmaya katılan HD hastalarında görülen Gİ semptomlarının başında hazımsızlık gelirken, ikinci sırada konstipasyon yer aldı. HD hastalarının karın ağrısı semptomları ile hem SGD – DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel önem bulunduğu belirlendi (p<0,001). Ayrıca toplam GSDÖ puanı ile SGD - DMS arasında p<0,05 düzeyinde istatistiksel öneme rastlanıldı. Bazı biyokimyasal parametreler (serum albümin, sodyum ve kalsiyum) ile Gİ semptomları arasında da önemli ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,05). Hastaların diyetle aldıkları E vitamininin ortalamaları ile karın ağrısı semptomu arasında istatistiksel olarak öneme rastlanıldı (p=0,009). Yapılan tez çalışmasının sonucunda HD hastalarında yetersiz beslenme oranının son derece yüksek olduğu ve bunun da Gİ semptomları ile ilişkili olduğu belirlendi. Hastaların Gİ semptom şiddetlerinin artmasıyla birlikte yetersiz beslenme skorlarının da arttığı görüldü. Ayrıca diyetle alınan E vitamini düzeyinin azalmasının karın ağrısı semptomlarının şiddetinin artmasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. HD hastalarının genel sağlık durumlarının iyileştirilmesi için beslenme durumlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Bu bakımdan hastaların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal parametreleri, beslenme durumlarını yansıtan skorlama yöntemleri ve hastaların Gİ semptomları gibi farklı belirteçlerin değerlendirilmesi HD hastalarına uygulanan tedaviye katkı sağlayacaktır.

Belirti ve semptomlarBeslenme durumuBeslenme incelemeleri+6
Ramazan Mert Atan
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında renal fonksiyonların mevsimsel değişimi ve böbrek fonksiyonlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı popülasyonun oldukça büyük kısmını etkilemekte ve zamanla progrese olarak ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu hastalığın klinik olarak net bir tedavisi olmadığından progresyonunun önlenmesi veya yavaşlatılması ana tedavi yaklaşımıdır. Tedavide hastalığın progresyon sürecinin hedeflenebilmesi için ise progresyona etki eden faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Mevsimsel farklılığın yanında progresyon sürecine etkisi bulunabilecek faktörler çalışmanın ana araştıma konusunudur. Çalışmamıza kronik böbrek hastalığı tanısı bulunan 287 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızları, kreatinin, üre, elektrolitler gibi biyokimyasal kan parametreleri; idrar örneklerinden çalışılan biyokimyasal parametreleri ve kan basıncı ölçümü değerleri incelenmiştir. Yapılan analizlerde mevsimler arasında glomerüler filtrasyon hızı, üre, kreatinin, sodyum, ürik asit, sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı değerleri açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Küçük bir örneklem ile bakılan idrar parametreleri içinde mevsimler arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Güz mevsiminde hastaların potasyum değeri bahar mevsiminden daha yüksektir (p=0,018). Kalsiyum değeri kış, bahar ve güz mevsiminde yaz mevsiminden daha yüksektir (sırasıyla p değerleri <0,001; <0,001; 0,021). Fosfor değeri de yaz mevsiminde kış mevsiminden daha yüksektir (p=0,008). Hastaların takip süreçlerinde ortalama glomerüler filtrasyon hızları düşmüştür (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızı değişimi cinsiyet; komorbidite varlığı; beta blokör, alfa blokör, diüretik ve allopurinol kullanımı ile değişmemiştir (p>0,05). 60 yaşından büyük olanlarda, kalsiyum kanal blokörü kullananlarda ve anjiyotensin dünüştürücü enzim inhibitörü kullanmayanlarda glomerüler filtrasyon hızı daha yavaş azalmaktadır (sırasıyla p değerleri 0,017; 0,045; 0,032). Sonuç olarak kronik böbrek hastalarının takibinde glomerüler filtrasyon hızı mevsimsel varyasyon göstermemiştir. Yaş ve kalsiyum kanal blokörü kullanım durumu hastalık progresyonunu etkilemektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+1
Hüseyin Buğra Serenli
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalığı tanılı bireylerde sarkopeninin değerlendirilmesi: Kas kitlesi, fiziksel performans ölçümleri ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki

Çalışmamız, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji polikliniğine başvuran hastaların SPPB, TUGT, HANDGRIP, BIA gibi analizler ve SarQol anketi aracılığıyla sarkopeni açısından durumlarının tespiti ayrıca sosyodemografik özellikleri, laboratuvar değerleriyle bu hastalardaki sarkopeni sıklığını, PCO serum düzeyleri ile sarkopeni ilişkisini taramayı amaçlamıştır. Çalışmaya 126 hasta alınmış; bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili bilgilendirme yapılmıştır. Hastaların hastane sistemi üzerinden kan ve idrar tetkikleri incelenip, anket ve ölçüm sonuçları ile beraber istatistiksel analizi yapılmıştır. Çalışmamızda KBH tanılı hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla sarkopeni sıklığının arttığı ve KBH evresi ilerledikçe sarkopeni testlerinin istatistiksel anlamlı düzeyde bozulduğu gözlenmiştir. Yaş, cinsiyet, ek hastalık (HT, DM, KAH, HL), VKI, diüretik kullanımı durumları ile sarkopeni sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmış olup alkol kullanımı çalışmamızda negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sarkopenik saptanan hastalarda analizde kullanılan SPPB, TUGT, HANDGRIP, SMMI analizleri güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Kullanılan SarQol anketinin toplam skoru sağlıklı kontrol grubunda hem sarkopenik hem de nonsarkopenik KBH grubundan daha yüksek bulunmuştur. Laboratuvar tetkikleri açısından sarkopenik grupta albümin, HGB, D vitamini değerleri kontrol ve nonsarkopenik KBH grubuna göre düşük saptanırken; K, fosfor, PTH daha yüksek değerlerde bulunmuştur. Yine çalışmamız KBH varlığının etkileri yönünden değerlendirildiğinde SPPB, TUGT, HANDGRIP, SarQol değerleri açısından anlamlı bulunmuştur. Protein carbonyl düzeyi ile yaş ve NLO pozitif yönde, lenfosit sayısı negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sonuç olarak; sarkopeni oksidatif strese ikincil KBH hasta grubunda sıklığı artan önemli bir önlenebilir sağlık sorunu olup hastalar sarkopeni açısından değerlendirilmelidir. Öngörmede oksidatif stres biyobelirteçlerinden yararlanılabilmekte ve tedavide bu yolaktan yola çıkılarak stratejiler oluşturulabilmektedir.

AnketlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Ecem Bilgehan Erden
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyalize girmeyen kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda beslenme durumları ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji Polikliniğinden beslenme ve diyet danışmanlığı için yönlendirilen kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastaların beslenme durumu göstergelerinin yaşam kalitesi ile ilişkisinin incelenmesidir. Çalışmaya, beslenme ve diyet danışmanlığı için yönlendirilen ilk hastanın kaydedilmesinden sonraki 3 aylık sürede yönlendirilen KBY hastaları dahil edildi. Hastalarının demografik özellikleri, böbrek yetmezliği etiyolojileri, gastrointestinal semptomları, antropometrik ölçümleri, beslenme ile ilişkili biyokimyasal parametreleri, 24 saatlik besin tüketimi, biyoelektrik empedans analiz sonuçları ve yaşam kalitesi skorları kaydedildi. Antropometrik ölçümlerde vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, kol orta düzeyi kas alanı ve kol çevresi değerlendirildi. Biyoelektrik empedans analizi için Tanita BC418 vücut kompozisyonu analiz cihazı kullanıldı. Yaşam kalitesi Kısa Form-36 (SF-36) ile değerlendirildi. Beslenme durumu göstergelerinin SF-36 ölçeğinin Fiziksel Fonksiyon (FF), Fiziksel Rol (FR), Sosyal Fonksiyon (SF), Emosyonel Rol (ER), Vücut Ağrısı (VA), Genel Sağlık (GS), Vitalite (V) ve Mental Sağlık (MS) alt parametreleri ile ilişkisi incelendi. Çalışmaya dahil edilen 50 hastanın yaş ortalaması 62,78 ± 10,60 yıl olup %60'ının önceden bir diyet eğitimi yoktu. Vücut kitle indeksi ortalaması 29,75 kg/m2 (fazla kilolu) idi. Vücut ağırlığı, deri kıvrım kalınlığı, vücut kompozisyonu analizi (sıvı), vücut kompozisyonu analizi (kas), segmental kas dağılımı (gövde) ve bazal metabolizma hızı gibi antropometrik ve vücut kompozisyon analizi ölçümleri, serum albümin ve kalsiyum değerleri gibi laboratuvar değerleri, günlük sıvı alımı, günlük protein, vitamin B3, pantotenik asit, fosfor, çinko, selenyum gibi beslenme değişkenleri ile SF-36 alt parametreleri arasında pozitif korelasyon vardı. Yaş, yaşam kalitesi üzerine en belirgin negatif etken iken günlük besin tüketimi ile VA değerleri arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. KBY hastalarında bazı beslenme değişkenlerinin yaşam kalitesi seviyesi ile ilişkisi olması nedeniyle bu hasta grubunda beslenme öyküsü ve diyet müdahaleleri yaşam kalitesinde iyileşmelere neden olabilir. Beslenmenin KBY hastalarında takip edilmesi gereken unsurlardan biri olduğu dikkate alınmalıdır.

BeslenmeBöbrek yetmezliği-kronikYaşam kalitesi
Hatice Yıldız
Süleyman Demirel University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Böbrek transplantasyonu yapılan hastaların immünsüpresif ilaç kullanımına uyum ve yaşam kalitesi düzeylerinin belirlenmesi

Böbrek Transplantasyonu Yapılan Hastaların İmmünsüpresif İlaç Kullanımına Uyum Ve Yaşam Kalitesi Düzeylerinin Belirlenmesi Kronik Böbrek Yetersizliği (KBY), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmakta ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Son dönem böbrek yetersizliğinde tedavi seçeneklerinden biri de transplantasyondur. Yapılan nakil sonrasında immünsüpresif tedaviye uyum oldukça önemlidir. Hastanın uyumu, tedavi başarısını arttırarak semptom yoğunluğunu azaltabilir ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyebilir. Bu araştırma, Böbrek Transplantasyonu (Tx) yapılan hastaların uyum düzeylerinin, yaşam kalitelerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Çalışma öncesi etik kuruldan ve kurumdan izin alındı. Araştırmanın evrenini, özel bir hastanenin Böbrek Transplantasyonu ünitesine kayıtlı 244 böbrek Tx hastası oluşturdu. Örneklem seçiminde evrenin tamamına ulaşılması hedeflendi ve 206 hastaya ulaşıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 41,40±11,88'olarak bulundu. Hastaların %92,7'sinin 46-59 yaşları arasında, %54,4'ünün canlı donörden nakil olduğu, %54,9'unda yan etki, %2,9'unda uyumsuzluğa bağlı rejeksiyon geliştiği saptandı. En yüksek uyum skorlarına "46-59" yaş gurubunun sahip olduğu belirlendi. Rol-güç fiziksel fonksiyon ve rol-güç emosyonel fonksiyon skorlarının her ikisinin de erkeklerde yüksek olduğu, uyum puanlarının yan etki oluşmayan grupta daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların yaşı ve böbrek yetersizliği (BY) süresine göre uyum skorlarında anlamlı bir değişiklik olmazken, Tx süresi arttıkça uyumun düştüğü, uyum skoru arttıkça fiziksel fonksiyon, vitalite ve mental sağlık skorlarının da arttığı belirlendi. Bu çalışmanın sonuçları dikkate alındığında; uyum ile yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişkiler olduğu, uyumun artırılması ile yan etki gelişme sıklığının azalacağı ve yaşam kalitesinin artacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği; uyum; yaşam kalitesi

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+4
Hatice Güzel
Sanko University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hemodiyaliz tedavisi alan hastaların bakımdan sorumlu yakınlarının ve hemşirelerinin eğitim gereksinimleri ile ilişkili görüşlerinin q metodu ile incelenmesi

Bu çalışma hemodiyaliz tedavisi alan hastaların, bakımlarından sorumlu yakınlarının ve hemşirelerinin eğitim gereksinimleri ile ilişkili görüşlerinin Q Metodu yoluyla incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Konya merkezde bulunan Özel Ölmez Diyaliz Merkezi ve Özel Nefrotrans Karatay Diyaliz Merkezlerinde, Aralık 2017-Mart 2018 tarihleri arasında, hemodiyaliz tedavisi alan 30 hasta, hastaların bakımından sorumlu 30 hasta yakını ve hastalara bakım ve tedavi veren 30 hemşire ile yapılmıştır. Veri toplama araçları olarak hasta, hasta yakınları ve hemşireler için tanıtıcı özellikler soru formları, hemodiyaliz eğitim konularından oluşan 22 soru kartı ve sormak istedikleri soruyu yazmak istemeleri durumunda kullanılmak üzere 2 boş soru kartı kullanılmıştır. Veriler, Q metodundan (kartların önem sırasına göre sıralanması) yararlanılarak araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Toplanan veriler yüzdelik ve frekans yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmada hemodiyaliz tedavisi alan hastaların eğitim gereksinimleri ile ilgili hasta, bakımlarından sorumlu hasta yakınları ve hemşirelerin konulara göre bazı düşüncelerinin aynı bazı düşüncelerinin ise farklı olduğu bulunmuştur. Hasta, hastanın bakımından sorumlu yakını ve hemşirelerin eğitim konularının önem sıralamasına baktığımızda; Hastaların, ihtiyaçları olduğunda psikolojik destek alma, sosyal yaşama uyum sorunlarıyla baş etme gibi psiko-sosyal sorunları içeren eğitim konularını, Hastaların bakımlarından sorumlu yakınlarının, fistül/kateter bakımı, komayı önlemeye yönelik tedbirleri almak gibi komplikasyonları önlemeye yönelik eğitim konularını, Hemşirelerin ise böbreklerin yapısı ve fonksiyonları, hemodiyalizin mekanizması gibi teknik ve teorik bilgi içeren eğitim konularına daha çok ilgi gösterdikleri sonucuna varılmıştır. Hemşirelerin Q metodunu öğrenerek, yapacakları eğitim öncesinde hastaların ve hastaların bakımından sorumlu bakım vericilerinin önem sıralamasını belirlemesi ve eğitimin hasta ve hasta bakım vericilerinin ihtiyaçları doğrultusunda planlanarak yürütülmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, KBY, Hasta Yakını, Hemşire, Q Metodu.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikHasta bakımı+5
Canan Güngör
Sanko University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Böbrek nakli olan hastalarda idraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliği için en ideal tedavi yöntemi olan majör bircerrahi müdehaledir. Böbrek nakli sonrasında en önemli risklerden biri organ reddi diğeriiseenfeksiyonlardır.Böbreknaklisonrasıorganreddiniengellemekamacıylauygulanan immünsupresif tedavi ile nonpatojenorganizmalar dahi patojenhalegelebilmektedir.Ürinersistemenfeksiyon açısından riskliolduğundan nakil öncesi ve sonrasında değerlendirilmelidir. İdraryolu enfeksiyonu tanısı anamnez ve klinik semptomlar ile konulabilse de, kesintanı için tam idrar analizinin yapılması,idrarkültürününçalışılmasıgerekmektedir.Buçalışmaileböbreknakliolanhastalarınidraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularını değerlendirmek amacıyla GaziantepSANKOÜniversitesi SaniKonukoğluUygulamaveAraştırma Merkezi'nde tam idraranalizi veidrarkültürüçalışılmışolmakşartı ileböbreknakli olan erişkinhastalarınlaboratuvarsonuçlarıileenfeksiyonaetkenmikroorganizmalarincelenmiştir.Çalışmaya böbrek nakli olmuş 57 hasta dahil edilmiş, böbrek nakli sonrası TİT ve kültürsonuçları incelenmiştir. Çalışmamızda renal transplantasyon alıcılarında İYE için etkenmikroorganizmaları sırasıyla, E.coli (%58,33), Enterococcus spp. (%25), K.pneumoniae(%8,33), C. topicalis (%8,33) olarak saptanmıştır. Çalışmamızda kültür sonucuna göre İYEtanısı alma süresi (n=7) %57,1 (n=4) vakada transplantasyon sonrası ilk bir ay olarak tespitedilmiştir.TamotomatikidraranalizcihazlarıTİTiçinyeterlitanısaldoğruluğusağlayabildiğinden idrar yolu enfeksiyon varlığı takiplerinde kullanılabilecek ucuz ve hızlıyol gösterici cihazlardır. Nakilli hastalarda her ne kadar en sık asemptomatik bakteriürigörülse de,İYE takibinde TİTsonucunun etkin birşekilde değerlendirilmesi gereksizyapılankültüristemleriaçısındanönemlidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+4
Leyla Pekel
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Böbrek nakli olan hastalarda öz yönetim ve immünsupresif ilaç uyumu incelenmesi

Bu çalışma böbrek nakli olan hastaların nakil sonrası öz yönetim düzeylerini ve immünsupresif ilaç uyumunun incelenmesi amacıyla uygulanmıştır. Araştırmanın evreni Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji - Organ Nakli Polikliniğine 2009 yılından 2021 yılına kadar başvuran 413 böbrek nakli olmuş 134 hasta oluşturmuştur. Veri toplama araçları; sosyo demografik ve tanıtıcı özellikler formu, Böbrek Nakli Alıcılarında Öz Yönetim Ölçeği ve Organ Nakli Hastalarında İmmünsupresif Tedaviye Uyum Ölçeğidir. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzdelik ve ortalama değerleri, Kolmogorov Smirnov Testi t testi, varyans analizi veya nonparametrik Kruskal Wallis H testi, Mann-Whitney U kullanılmıştır. Çalışmaya başlamadan önce gerekli izinler alınmıştır. Çalışma bulgularına göre hastaların %63'ü erkek, %27'si 31-40 yaş grubunda, %76'sı evli, %84'ü ilkokul – ortaokul öğrenimine sahip ve %48'inin gelir giderine eşittir. Böbrek Nakli Alıcılarında Öz Yönetim Ölçeği'nin alt boyutlarından "normal olmayan durumları erken dönemde fark etme ve bunlarla baş etme" puanı 3,065±0,524, "günlük yaşamda öz bakım davranışları ve stresle baş etme" puanı 3,046±0,459, "kendi kendine izleme" puanı 2,485±0,882 olarak hesaplanmıştır. Hastaların cinsiyet, alkol kullanım durumu sorularına verilen yanıtlar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Bunların dışında ölçek puan ortalamasıyla sigara kullanım durumu, fiziksel egzersiz yapma durumu ve donör türü arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Organ Nakli Hastalarında İmmünsupresif Tedaviye Uyum Ölçeği toplam puan ortalaması 3,051±0,417 olarak hesaplanmıştır. Ölçeğin puan ortalaması ile cinsiyet, alkol kullanım durumu, fiziksel egzersiz yapma durumu, nakil sonrası ilaç kullanımı ve diğer yapmanız gerekenler hakkında eğitim alma durumu, donör türü sorularına verilen yanıtlar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Bunların dışında ölçek puan ortalamasıyla sigara kullanım durumu arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Böbrek Nakli Olan Hastalarda Öz Yönetim ve İmmünsupresif İlaç Uyumunun İncelenmesi'nde öz yönetim ve uyumun birbiri ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. İmmünsupresif tedaviye uyumu artırmak ve öz yönetimi sağlayabilmek için periyodik olarak eğitimler yapılmalıdır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+3
Şule Karslı
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında telerehabilitasyon ile fonksiyonel solunum kas eğitiminin solunum ve periferik kas fonksiyonları üzerine etkilerinin incelenmesi

Kronik böbrek hastalarında (KBH) görülen semptomlar solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite ve kas fonksiyonlarında kayıplara neden olabilir. Bu çalışmada KBH hastalarında telerehabilitasyon ile uygulanan farklı inspiratuar kas eğitimi (İKE) modalitelerinin solunum, diyafragma, periferik ve gövde kas fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, denge, postür, yaşam kalitesi, kognitif fonksiyon, yorgunluk, fiziksel aktivite, endotel fonksiyon ve aortik sertlik üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 38 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele temel İKE (13 hasta), fonksiyonel İKE (13 hasta) ve kontrol grubu (12 hasta) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Solunum fonksiyonları (spirometre), solunum kas kuvveti (ağız içi basınç ölçüm cihazı), solunum kas enduransı (IKE cihazı), diyafragma fonksiyonları (ultrason), periferik kas kuvveti (dinamometre), gövde kas enduransı (parsiyel mekik çekme, yüz üstü köprü, yan köprü ve pelvik köprü testi), fonksiyonel kapasite (6 dakika yürüme testi), denge (zamanlı kalk ve yürü testi ve tek ayak üzerinde durma testi), postür (Corbin değerlendirme formu), yaşam kalitesi (Nottingham Sağlık Profili), yorgunluk (Yorgunluk Çok Boyutlu Değerlendirme skalası), kognitif fonksiyon (Standardize Mini Mental testi), fiziksel aktivite (Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-kısa form), endotel fonksiyon (ekokardiyografi ve vasküler prob) ve aortik sertlik (ekokardiyografi) ile değerlendirildi. Temel İKE, fonksiyonel İKE ve kontrol grupları arasında maksimal inspiratuar ve ekspiratuar basınç, kuvvet indeksi, solunum kas enduransı, periferik kas kuvveti, gövde kas endurans test süreleri, 6 dakika yürüme testi mesafesi, tek ayak üzerinde durma süresi ve diyafragma mobilitesinde istatistiksel anlamlı fark vardı (p<0,05). Fonksiyonel İKE grubunda solunum kas enduransı, periferik ve gövde kas fonksiyonları, denge ve diyafragma mobilitesindeki artışlar temel İKE grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,017). Fonksiyonel İKE grubunda postür puanında azalma, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi kısa form ve Standardize Mini Mental testi toplam skorunda anlamlı artış görüldü (p<0,017). Temel ve fonksiyonel İKE programı hastaların solunum kas kuvveti, solunum kas enduransı, diyafragma mobilitesi, periferik ve gövde kas fonksiyonları, fonksiyonel kapasite ve dengesinde anlamlı iyileşmeler sağlamıştır. Fonksiyonel İKE programı ile solunum kas enduransı, diyafragma mobilitesi, periferik ve gövde kas fonksiyonları ve dengede daha fazla iyileşme, postür, fiziksel aktivite düzeyi ve kognitif fonksiyonlarda da anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Sonuçlarımıza göre KBH hastalarında fonksiyonel İKE'nin rehabilitasyon programına dahil edilmesi önerilir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikKaslar+2
Merve Fırat
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyaliz tedavisi alan kronik böbrek yetmezliği hastalarında beslenme durumu ile pika yeme davranışı ve depresyon görülme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışma diyaliz tedavisi alan hastaların beslenme durumunun saptanması, beslenme durumlarının pika yeme bozukluğu ve depresyon görülme durumu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 19-70 yaş arası, en az 6 aydır hemodiyaliz veya periton diyalizi tedavisi alan 68 kişi katılmıştır. Katılımcılara 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı, Nütrisyonel Risk Taraması (NRS-2002), Yeme Tutum Testi (YTT-26), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), demografik ve genel sağlık durumuna yönelik sorular içeren bir anket formu uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel ve kalça çevresi ölçülmüş ve dosya kayıtlarından biyokimyasal bulguları alınmıştır. Çalışmanın sonucuna göre katılımcılarda önerilen enerji ve protein alımlarını karşılayanların oranı %11,8'dir. Yeme tutum ve davranış bozukluğu görülme oranı %41,2, pika yeme bozukluğu görülme oranı %11,8 olarak bulunmuştur. En çok tüketilen madde buzdur (%87,5). Pika yeme bozukluğu olan kişiler, olmayan kişilere göre daha uzun süredir diyaliz tedavisi almaktadır (p<0,05). Katılımcıların %26,5'inde minimum, %30,9'unda hafif, %29,4'ünde orta şiddetli ve %13,2'sinde şiddetli depresyon görülmektedir. NRS-2002 puanlarına göre katılımcıların %17,6'sı beslenme durumu açısından risk altındadır. Pika yeme bozukluğu veya depresyon ile NRS-2002 puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). YTT-26 puanıyla BDÖ puanı arasında anlamlı pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur (p=0,001). Bu çalışmanın sonuçları diyaliz tedavisi alan hastaların beslenme durumlarının takip edilmesi gerektiğini, hastaların pika yeme bozukluğu ve depresyon açısından risk altında olduğunu göstermektedir. Beslenme durumu ile pika yeme bozukluğu ve depresyon arasındaki ilişkinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Beslenme davranışıBeslenme durumuBöbrek yetmezliği-kronik+4
Beyza Şeker
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında anemi ve demir parametrelerinin yönetimi

Anemi, kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur. Morbidite, mortalite ve yaşam kalitesinin bozulması için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeplerden dolayı kronik böbrek hastalığında aneminin erken teşhis edilmesi, etyolojisine yönelik değerlendirmelerde bulunması ve tedavisi önemlidir. Bu tez çalışmasında 2014-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalına başvurusu olan Evre 3A ve daha ileri evre KBH ve anemisi olan 1321 hastanın demografik bilgileri, KBH etyolojileri, anemi şiddetleri, KBH evreleri, anemi etyolojisine yönelik tetkik edilme durumları, anemi tedavisi alma durumları, aneminin düzelme durumu ve sağkalım durumları değerlendirilmiştir. Anemisi olan hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi için istenmesi gereken testlerden ferritin tetkik edilme oranı %76,4 iken B12, folik asit, transferrin satürasyonu tetkik edilme oranları %20'nin altında kalmıştır. Anemisi olan hastaların %59,4'ünün herhangi bir anemi tedavisi almadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hastaların takip süreleri arttıkça anemi tedavisinin daha iyi yapılarak hedef değerlere daha çok ulaşıldığı gösterilmiştir. Takip süresinde KBH ve anemisi olan hastaların %34,8'i ölmüştür. Anemisi düzelenlerde genel sağ kalım %79,8 iken anemisi düzelmeyenlerde %62,8 olup anemisi düzelen hastaların daha uzun sağ kalıma sahip oldukları görülmüştür (p=0,002). Sonuç olarak anemisi olan KBH hastalarını daha optimal şartlarda değerlendirmeyi ve klinik olarak endike olduğu en erken dönemde tedaviye başlanması gerektiğini önermekteyiz.

AnemiAnemi-demir eksikliğiBöbrek hastalıkları+2
Çiğdem Kara Kurak
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

MTOR inhibitörü kullanan renal transplantasyon hastalarında ilaç yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi

Son dönem böbrek hastalığının en ideal tedavi yöntemi böbrek naklidir. Tek yumurta ikizleri hariç pratik olarak tüm böbrek allogreft alıcılarına immünosüpresif tedavi uygulanır. Böbrek nakil hastalarında uzun dönemde greft fonksiyonları üzerine olumlu etkilerinden dolayı mTORi`leri son dönemlerde seçili hastalarda daha fazla kullanılmaya başlanmıştır. mTORi`leri her ne kadar böbrek fonksiyonları üzerine olumlu etki gösterse de yan etkileri nedeni ile hastaların önemli bir kısmında ilacın bırakılması gerekmektedir. Çalışmamızda mTORi`lerinin böbrek nakli hastalarında etkinliğinin ve yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi planlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim dalında takip edilen ve takiplerinin her hangi bir döneminde mTOR inhibitörü kullanan 154 böbrek nakli alıcısının verileri değerlendirildi. mTOR inhibitörü başlama anında kreatinin 1,53 [0,61-4,04] mg/dL, GFH 50 [15-135] ml/dak, proteinüri 168 [19- 4100] mg/gün değerleri ile altmışıncı aydaki kreatinin 1,35 [0,70-4,73] mg/dL, GFH 63 [10- 110] ml/dak, proteinüri 297 [76-1146] mg/gün karşılaştırıldığında altmışıncı aydaki kreatinin daha düşük (p=0,012), GFH (p=0,004) ve proteinürinin (p<0,001) daha yüksek olduğu görüldü. Sirolimus grubunda 29 (%53,7) hasta, everolimus grubunda 32 (%32,0) hastada tedaviyi kesmek gerekmiş olup sirolimus grubunda tedavi kesme oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.009). Toplamda 46 (%29,9) hastada proteinüri, 62 (%40,3) hastada kemik iliği supresyonu, 32 (%20,8) hastada hiperlipidemi gelişmişti. Gruplarda proteinüri (p=0,07), kemik iliği supresyonu (p=0,142), hiperlipidemi (p=0,07) ve rejeksiyon (p=0,11) açısından anlamlı fark bulunmadı. mTORi kesilme nedeni olarak %42,6 oranla ilk sırada proteinüri saptandı. %76,6 hastanın fonksiyone böbrek ile yaşamına devam ettiği saptandı. Everolimus (%86,0) grubunda sirolimus (%59,3) grubuna kıyasla fonksiyone böbrek ile yaşamına devam eden hasta sayısı daha fazlaydı. (p<0,001). Sonuç olarak mTORi`leri böbrek fonksionu üzerine olumlu etkileri olsa da toleransları düşük ilaçlar olarak gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli, mTOR inhibitörleri, etkinlik, yan etki

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+5
Sabır Israfılov
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında plazma amino asit profilinin incelenmesi

Böbrek yetmezliği, artan insidansı ve prevalansı, yüksek maliyetleri ve kötü sonuçları ile dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. Hastalık ve yönetim, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve albüminüri ile değerlendirilen, hastalık şiddetinin aşamalarına ve klinik tanıya göre sınıflandırılması yapılır. Kronik böbrek hastalığı, rutin laboratuvar testleriyle saptanabilen bir hastalıktır ve bazı tedaviler, ilerlemesini önleyebilir ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Bu nedenle hastalığın tanısı ve tedavisinin takibi için yeni biyobelirteçlerin keşfedilmesi önemlidir . Bu çalışmanın amacı; Kronik böbrek hastalığı olan hastalarda hem diyaliz öncesi hem diyaliz sonrası plazma serbest aminoasit profillerini incelemek ve sağlıklı kontrol grubuyla kıyaslayarak tanı ve tedavide kullanım potansiyelini araştırmaktır. Çalışmamızda Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Diyaliz Bölümüne başvuran KBY teşhisi konulan 46 sağlıklı ve 46 KBY tanısı konulan hastadan plazma örnekleri alındı. Plazma serbest aminoasit profilleri LC-MS/MS yöntemiyle incelendi. Elde edilen verilerin istatistik analizi SPSS ile yapıldı. İstatiksel analiz sonucunda kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ortalama alanin,arginin,aspartik asit, sitrulin,histidin, metionin,tirozin ve hidroksiprolin glisin,löysin,isolöysin,lizin,ornitin,fenilalanin, prolin, serin glutamikasit, glutamin valin,taurin alloizölöysin,alfaminoadipik asit,anserin,gamaaminobütirik asit,1-metilhistidin, 3- metilhistidin 5-oh-trp amino asit düzeyleri kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur. Fosfoetanolamin ,sistin, alfaaminobütirik asit, betaaminobütirik asit ve triptofan amino asitleri KBY hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Diyaliz sonrasında diyaliz öncesine göre sitrülin ,histidin ,alanin,arginin aspartik asit, glutamik asit ,glisin, sistin ,isölöysin, prolin , fosfoetanolamin ,taurin alloisolöysin, alfaaminoadipik asit ,anserin, alfaaminobütirik asit ,betaaminobütirik asit betaalanin, 1 -metilhistidin ,5-oh-trp düzeyinde artış görülürken ,glutamin löysin,lizin, ornitin fenilalanin ,serin ,valin, asparajin ,metiyonin, triptofan ,tirozin ve hidroksiprolin gamaaminobütirik asit 3-metilhistidin düzeyinde düzeyinde azalış görülmüştür. Grupların aritmetik ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığını sınamak amacıyla kullanılan Paired samples T testinde sitrülin,glisin,lizin, anserin, alfaaminobütirik asit,gamaamino bütirik asit, fosfoetanolamin ve taurin düzeyi anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda KBY de aminoasitlerin rolünün anlaşılması amacıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç görülmüştür.

Amino asitlerBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+4
Amer Alkadrou
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Van bölgesindeki diyaliz hastalarında fabry hastalığı sıklığının taranması

VAN BÖLGESİNDEKİ DİYALİZ HASTALARINDA FABRY HASTALIĞI SIKLIĞININ TARANMASI Amaç: Fabry hastalığı alfa galaktozidaz A (alfa GLA) enzim aktivitesindeki eksikliğe bağlı olarak gelişen X-e bağlı lizozomal depo hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı sıklığını saptamaktır. Materyal ve metod: Van ili ve ilçelerinde diyaliz tedavisi alan, yaşları 18-86 arasında değişen, toplam 301 kadın ve erkek hasta çalışmaya dâhil edilmiş ve bu hastalarda genetik test kullanılarak Fabry hastalığı taranmıştır. Bulgular: Çalışma kapsamında diyaliz tedavisi alan toplam 301 hastanın yaş ortalaması 52.71±15.51 (18-86 yaş) olarak saptandı. Bu hastaların 156'sı (%51.8) erkek, 145'i (%48.2) kadın hastaydı. Taranan hastaların hiçbirinde Fabry hastalığı saptanmadı. Sonuçlar: Literatürde yapılan çalışmalarda Fabry hastalığının prevelansı düşük olarak saptanmaktadır. Bu tarama çalışmasında Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı tespit edilememiştir. Çalışmanın kısıtlı bir bölgede yapılmış olması bu durumun sebebi olabilir. Anahtar kelimeler: Fabry hastalığı, diyaliz, yetişkin, Van ili, son dönem böbrek hastalığı

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+6
Mahir Coşkun
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyaliz hastalarında arteriyovenöz fistül debisinin diyaliz verimlilik göstergesi olan KT/V oranıyla korelasyonu

Amaç: Bu çalışmada arteriovenöz fistül yoluyla diyalize giren hastaların doppler ultrasonografi ile ölçülen akım debisinin, diyaliz verimlilik göstergesi olan kt/V oranıyla korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Nisan 2019 ve Eylül 2019 tarihleri arasında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümü'ne başvuran ve daha önce açılmış arteriyovenöz hemodiyaliz fistülü bulunan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Ultrasonografi incelemeleri hasta supin pozisyonda iken gerçekleştirildi. Subklavyan bölgeden başlayarak ön kol distale kadar olan alanda sırasıyla; arteriyel yapılar, fistül anostomoz hattı ve venöz yapılar değerlendirildi. Arteriyel yapılarda belirgin trombüs veya darlık olup olmadığı değerlendirildi. Fistül anostomoz düzeyinden yapılan gri mod inceleme ile anastomoz çapı, renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile akım debisi ölçüldü. Götürücü vasküler yapının (ven) debisi ölçülerek anostomoz düzeyinden ölçülen debi ile karşılaştırıldı. Ayrıca götürücü vende flebit ve/veya tromboz varlığı, tromboz varsa derecesi ve anatomik lokalizasyonu kaydedildi. RDUS incelemelerinde fistül debisi 250 ml/dk üstünde (aktif fistül) saptanan hastalar yeterli debi olarak kabul edilmiş olup bu hastlarda fistül debisi kt/V oranları ile karşılaştırıldı. Fistül debisi 250 ml/dk ve altında saptanan hastalar yetersiz debi olarak değerlendirilmiş olup bu hasta grubu ile fistülü total tromboze olan hastaların kt/V oranları hesaplanmadı. Hastaların fistül debisi ölçüldükten sonra kt/V oranları hesaplandı. Bulgular: Fistül debisi ile kt/V arasında r=0.72 (p=0.001) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik. Götürücü vende flebit veya tromboz olmayan hastaların fistül düzeyi ve götürücü ven debileri arasında r=0.871 (p<0.05) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulduk. Fistül debisi 400 ml/dk'nın üzerinde olan hastaların götürücü ven çapı 5 mm ve üzeri, fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olan ve/veya fistülü tromboze olan hastaların götürücü ven çapı 4 mm'den düşük olarak tespit edilmiştir. Debi ile götürücü ven çapı arasında r=0.66 (p=0.001) orta düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik (p<0.05). Fistül debisi 250 ml/dk'nın üzerinde olan hastların 30'unda taşıyıcı ven sefalik ven, 11'inde taşıyıcı ven bazilik ven olarak değerlendirildi. Taşıyıcısı bazilik ven olan hastaların 6 tanesinde vasküler giriş yerinin sefalik ven seçilmesine bağlı disfonksiyon lehine değerlendirilmiş olup tarafımıza refere edilmiştir. Sonuç: Debi ölçümü anostomoz düzeyinden ve götürücü venden yapılabilir. Götürücü venden ölçüm yapılırken %50'nin üzerinde tromboz, 4 cm'den uzun segment flebit, ölçüm yapılan lokalizasyonda anevrizmatik dilatasyon olup olmadığına dikkat edilmeli ve mutlaka belirtilmelidir. Fistül ölçümlerinde, özellikle proksimal radiosefalik fistüllerde taşıyıcı ven kolda ve ön kolda mutlaka belirtilmelidir. Fistül debisi ideal olarak 500-1500 ml/dk olarak belirlenebilir ancak daha düşük veya yüksek debili hastalarda uzun dönem problemsiz diyalize girebilmektedir. Fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olanlar yetersiz debi olarak kabul edilebilir. Fistül disfonksiyonu düşünülen hastada ilk yapılması gereken RDUS'dir. Fistül debisi ile kt/V oranı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Ayrıca fistül debisi ile götürücü ven çapı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyo-venöz fistül, doppler ultrasonografi, fistül debisi

Arteriovenöz fistülBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Ensar Türko
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipervolemik kronik böbrek yetmezliği hastalarında troponin düzeyleri ve medikal diürez tedavisinin troponin düzeyi üzerine etkileri

Amaç: Kronik böbrek yetmezliği (KBY) hastalarında, troponin değerleri klinik olarak akut koroner sendrom (AKS) dışı durumlarda da yüksek bulunabilmektedir. Son yapılan çalışmalar KBY hastalarında kaynağı ve sebebi ne olursa olsun yüksek troponin değerlerinin miyokard hasarına işaret ettiğini göstermektedir. Kardiyak troponin seviyelerinin artışının en önemli iki sebebi, LVH'a bağlı artan sol ventrikül duvar gerilimine bağlı miyokard hasarı ve kronik hipervolemidir. KBY hipervoleminin en önemli sebeplerinden biridir. Bizim takip ettiğimiz hipervolemik KBY vakalarında troponin yüksekliği olduğuna dair klinik gözlemlerimiz oldu. Troponini yüksek olan bu hastalara çoğu zaman AKS denilerek koroner angiografi önerilmektedir. Yapılan anjiografi işlemleri kontrast nefropatisine yol açarak renal fonksiyon bozukluğunun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Hatta geri dönüşümsüz renal hasar yaparak hastaları rutin hemodiyaliz durumuna getirebilmektedir. KBY hastalarında troponin yüksekliği durumunda hastalık progresyonunu ve prognozunu olumsuz etkileyebilecek invazif koroner anjiografik işlem kararı almadan önce AKS dışı troponin yüksekliği yapan durumların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu nedenle planladığımız çalışmada KBY hastalarında troponın I (cTnI) düzeyi ile hipervolemi arasında bir ilişkinin olup olmadığı ve troponın I değeri yüksek saptanan hastalarda medikal diürez ile volüm yükünün azaltılmasının troponin I üzerine etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Yaptığımız çalışmaya Aralık 2019- Mart 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine KBY tanılı olup hipervolemi nedeniyle başvurup yatışı yapılan 18-90 yaş arasındaki 40 hasta dahil edildi. KBY tanısı hastanın önceki kreatinin değerlerine ve renal USG bulgularına göre; hipervolemi ise klinik bulgular, fizik muayene ve görüntüleme yöntemleri göz önüne alınarak konuldu. Çalışmaya alınan tüm hastaların demografik verilerinin yanısıra detaylı anamnez bilgileri, KBY etiyolojisi, tansiyon, tedavi süresince aldığı çıkardığı takibi, tedavi sürecindeki kilo değişimleri, ekokardiyografi bulguları kaydedildi. Hastaların eGFR değerleri MDRD formülüne göre hesaplandı. Hipervolemiye yönelik yatış esnasında hastalara diüretik tedavisi (i.v furosemid) başlandı. Günlük takip edilen fizik muayene bulgularına göre ya diüretik infüzyon tedavisi yada bölünmüş dozlarda diüretik (i.v furosemid) tedavisi verildi. Tedavi yanıtının değerlendirilmesi açısından fizik muayene, aldığı çıkardığı takibi ve kilo takibi yapıldı. Kardiyolojik açıdan risk taşıyan bu hastalardan yatış esnasında troponin I değeri istendi. Yatıştaki troponin I değerleri yüksek olan hastaların (Akut Koroner Sendromu dışlamak amacıyla) troponin takiplerine devam edildi. Troponin takipleri ile AKS dışlanan hastaların yatış esnasındaki, 24. Saat ve 72. Saat troponin I düzeyleri kaydedildi. Tanı anında belirtilen yaş aralığında olmayanlar, KBY'nin tanı kriterlerini taşımayanlar, ABY hastaları, rutin diyaliz hastaları, gebeler, malignensi hastaları, yatış esnasında veya takipte Akut Koroner Sendrom(AKS) tespit edilen hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Hasta grubumuzun yaş ortalması 67,97±11,178 saptandı. Çalışmamız 27 kadın( %67,5), 13 erkek (%32,5) hastadan oluşmakta olup, 16 hasta (%40) Evre 3, 14 hasta (%35) Evre 4, 10 hasta (%25) henüz diyalize girmeyen Evre 5 KBY olarak saptandı. KBY etyolojisine yönelik yapılan incelemede, hastaların 16'sının primeri DM (%40), 13'ünün HT (%32,5), 4 hastanın analjezik kullanımına bağlı (%10), 2'sinin glomerülonefrit (%5) ve 5 hastanın diğer sebeplere bağlı idi. Hastaların yatış anındaki troponin I değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulundu (p=0.000). Ayrıca yatış troponin I değerleri yüksek olan hastalarda, troponin değerleri medikal diürez tedavisi süresince farklı zaman noktalarında (yatış, 24. Saat ve 72. Saat) istatistiksel olarak anlamlı bir azalma göstermiştir (p˂ 0.05). Yatış anındaki troponin I değerleri ile kardiyomegali varlığı, plevral efüzyon varlığı, pulmoner arter basıncı (PAB) yüksekliği, kilo değişimi, kilo değişim yüzdesi arasında anlamlı ilişki saptandı (p˂ 0.05). Sonuç: KBY hipervoleminin en önemli sebeplerinden biridir. Bizim takip ettiğimiz hipervolemik KBY vakalarında troponin yüksekliği olduğuna dair klinik gözlemlerimiz oldu. Troponini yüksek olan bu hastalara çoğu zaman AKS denilerek koroner angiografi önerilmektedir. Yapılan anjiografi işlemleri kontrast nefropatisine yol açarak renal fonksiyon bozukluğunun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Hatta geri dönüşümsüz renal hasar yaparak hastaları rutin hemodiyaliz durumuna getirebilmektedir. Kardiyak troponin seviyelerinin artışının en önemli iki sebebi, LVH'a bağlı artan sol ventrikül duvar gerilimine bağlı miyokard hasarı ve kronik hipervolemidir. Çalışmalarda cTnT artışı, sol ventrikül kitlesi ve kardiyovasküler konjesyon ile ilişkili bulunmuştur. Yüksek troponin seviyeleri aynı zamanda mikrovasküler lezyonlar, sessiz plak, rüptür veya subklinik miyokardiyal fibroz ve nekrozdan da kaynaklanabilir. Çalışmamızda KBY hastalarında hipervoleminin AKS dışı troponin düzeylerinde artışa neden olduğunu gösterdik. Medikal diürez tedavisi ile volüm uzaklaştırılan hastaların, yüksek troponin I değerlerinde düşme olduğunu kanıtladık. Troponin yüksekliği ile başvuran KBY hastalarında KBY'nin progresyonunu ve prognozunu olumsuz etkileyecek invazif anjiografik işlem kararı almadan önce volüm durumunun da göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. Ayrıca çalışmamızda kardiyomegali varlığı, LVH varlığı, plevral efüzyon varlığı, PAB yüksekliği, kilo kaybı değişimi ve kilo değişim yüzdesi ile yatış troponin I yüksekliği arasında anlamlı ilişki saptadık. Bu sonuçlara göre hastada volüm yükü arttıkça troponin değerlerinin yüksek tespit edilme olasılığının artacağını ve akut hipervoleminin uygun tedavisinin kronik hipervoleminin kardiyovasküler risklerinden korunmada önemli bir aşama olduğunu düşünmekteyiz. Bu durumun değerlendirilebilmesi için, daha çok sayıda hasta içeren gruplarla yapılacak yeni çalışmalar konunun açıklığa kavuşmasında yardımcı olacaktır. Sonuç olarak; kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda kaynağı ve sebebi ne olursa olsun yüksek troponin değerleri sürekli ve ya subklinik miyokard hasarına işaret etmektedir ve semptom olsun ya da olmasın morbidite ve mortalite artışı ile ilişkilidir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+3
Ümit Yıldırım
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitusta mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi

Renal Transplant Alıcılarında Gelişen Post-Transplant Diabetes Mellitusta Mikrovasküler Komplikasyonların Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tez, Ankara, 2022 Transplantasyon sayıları artması, değişen tedavi modaliteleri sayesinde transplant hastalarında artan yaşam süresi, ile primer transplantasyon kaynaklı mortalite önemli olmaktan çıkmaya başlayıp, artan sağ kalım ile metabolik komplikasyonların artışı dikkat çekmeye başlamıştır. PTDM de bunlardan biridir. Bu çalışmada renal transplantasyon alıcılarında transplantasyon sonrası gelişen Diabetes Mellitusun mikrovasküler komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1985-2017 arasında renal transplant olan 771 böbrek alıcısından oluşan bir kohorttan beş yıldan uzun süredir diyabeti olan 44 hasta PTDM grubu olarak kabul edildi. PTDM tanısı olmayan 50 renal transplant hastası kontrol grubu olarak kabul edildi. Diyabetik retinopati, fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OCT) ile değerlendirildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler ve vibrasyon CASE-IV cihazı ile uygulandı. Diyabetik nöropatinin erken tanısında kullanılan korneal konfokal mikroskopi uygulandı. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı 24 saatlik kayıt ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Fundus fotoğrafı ve OCT le değerlendirmede %20,5 hastada diyabetik retinopati izlendi. OCT de PTDM ve NPTDM (PTDM tanısı olmayan renal transplant alıcıları) grupta retinal liflerde benzer şekilde incelme izlendi. GFR ve spot idrar albümin/kreatinin ölçümlerinde gruplar arasında fark yoktu. MNSI klinik muayene bulgularında hastaların %20,5'inde diyabetik periferik nöropati mevcuttu. Korneal konfokal mikroskopik (CCM) değerlendirmede korneal sinir lif dansitesi (CNFD) PTDM grupta ve diyabetik nöropatisi olan grupta anlamlı düşüktü. Kardiyak otonom nöropati PTDM grubun yarısından fazlasını, NPTDM grubun yaklaşık beşte birini etkilemişti. PTDM seyrinde gelişen mikrovasküler komplikasyonlar Tip 1 ve Tip 2 diyabet seyrine uymayan benzersiz şekilde seyredebilmektedir. Ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyonlar renal transplant hastalarında morbidite ve mortaliteye sebep olabilir. Bunun önlenmesi için PTDM seyrinde görülen mikrovasküler komplikasyonların tarama modaliteleri oluşturulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Posttransplant Diabetes Mellitus (PTDM), NODAT (New Onset Diabetes After Transplantation), diyabetik retinopati, diyabetik nefropati, diyabetik periferik nöropati, korneal konfokal mikroskopi, kardiyak otonom nöropati

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+7
Başak Çelik Kavaklılar
Hacettepe University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hemodiyaliz ünitesinde maliyet analizi: Bir kamu hastanesinde vaka çalışması

ÖZET HEMODİYALİZ ÜNİTESİNDE MALİYET ANALİZİ: BİR KAMU HASTANESİNDE VAKA ÇALIŞMASI Amaç: İnsanların hayatlarını devam ettirebilmesi için birçok mal ve hizmete gereksinimleri vardır. Bu gereksinimlerin başında sağlık hizmetleri önemli yer tutar. Sağlık hizmetlerinin maliyetlerinin ölçülebilmesi, sunulan hizmetlerin maliyetlerinin değerlendirilmesi, maliyetlerin analizinin yapılabilmesi için maliyet muhasebesi sistemine ihtiyaç vardır. Yürütülen vaka çalışması sonucunda elde edilen bulgular sayesinde ilgili kamu kuruluşunda sunulan hemodiyaliz hizmetinin birim maliyetinin tespit edilmesi, bu doğrultuda kaynakların daha etkin ve verimli kullanılması amacıyla maliyet kontrolüne yönelik öneriler sunulması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kamu sağlık kurumunun 2023 yılına ait muhasebe verilerinden faydalanılmış olup giderlerin dağıtımında basit (doğrudan) dağıtım yöntemi kullanılmıştır. Bu çalışmada veri toplama aracı olarak doküman analizi yöntemi kullanılmış ve kamu sağlık kurumunun 2023 yılına ait hemodiyaliz hizmet maliyetini oluşturan muhasebe verileri ilgili dokümanlardan temin edilmiştir. Bulgular: Ordu'da bulunan bir kamu hastanesinin hemodiyaliz ünitesinde yapılan araştırmada hemodiyaliz ünitesinin toplam gideri 19.483.815,8 TL'dir. Hastanenin araştırma yapılan yıla ait toplam gideri 764.132.730,86 TL'dir. Diyaliz ünitesi hastanenin toplam giderin %2.54'lük kısmını oluşturmaktadır. Sonuçlar: Birinci ve ikinci gider dağıtımı sonunda hemodiyaliz ünitesinde biriken toplam gider toplam seans sayısına bölünerek hemodiyaliz ünitesinin birim seans ücreti 1.859,14272 TL olarak hesaplanmıştır. 2023 yılı sağlık uygulama tebliği hemodiyaliz geri ödeme fiyatı 1.195 TL olup hastanenin hemodiyaliz maliyetinin sağlık uygulama tebliği fiyatına göre %55,5 fazla olduğu belirlenmiştir. Maliyet kontrolü doğrultusunda hastane tarafından hemodiyaliz hizmet sunumunda yüksek pay teşkil eden gider kalemleri olan memur ücret ve giderleri ile ilk madde ve malzeme giderleri üzerine odaklanılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Maliyet analizi, hemodiyaliz, kronik böbrek yetmezliği, sağlık sektörü

Böbrek yetmezliği-kronikHemodiyalizMaliyet analizi+1
Özhan Tunga Pamuk
Ordu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliğine sahip ergen ve ebeveynleri için geliştirilen özyönetim programının ergenlerin sağlığına etkisi

Bu araştırma Kronik Böbrek Yetmezliğine sahip 12-21 yaş ergenlerin hastalıklarını yönetebilme yeterliliklerine sahip olmalarını sağlamak amacıyla Bireysel ve Aile Öz yönetim Teorisi'ne (BAÖYT) dayalı geliştirilen öz yönetim programının, ergenin öz yönetim bilgi ve davranışları, yaşam kalitesi, öz yeterlilik, sosyal destek, depresyon, anksiyete ve klinik parametrelere (eGFR, Kreatinin, BUN, Albumin, Hemoglobin) etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü araştırma türünde yapılmıştır. Araştırmanın uygulanması, Aralık 2018 - Mayıs 2019 tarihleri arasında Ankara'da bulunan iki hastanede yapılmıştır. Çalışma 20 deney, 20 kontrol hastası ile tamamlanmıştır. Araştırmada veriler, "Bireysel ve Aile Öz Yönetim Teorisi Temelli Hazırlanmış Demografik ve Klinik Bilgi Formu", "Kronik Böbrek Hastalığına İlişkin Öz Yönetim Değerlendirme Formu", "Çocuklar için Öz-yeterlik Ölçeği", "Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği- Ergen Formu", "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği", "Beck Depresyon Ölçeği", "Beck Anksiyete Ölçeği" ve hasta dosyalarından klinik parametrelerinin ölçümleri alınarak toplanmıştır. Kronik böbrek hastalığına özgü hazırlanmış eğitim programı hastaların polikliniğe kontrole geldikleri dönemde grup eğitimi şeklinde üç oturumda uygulanmıştır. Deney grubundaki ergenler ve ebeveynler ayrı ayrı oturumlara alınarak eğitim verilmiştir. Eğitim programı bitiminden sonraki dönemde 2 haftada bir toplamda 6 kez olmak üzere 3 ay hastalara ev ziyaretleri yapılarak izlemleri yapılmıştır. Ev ziyaretlerinde hastalara yapılandırılmış on sorudan oluşan izlem soruları yöneltilmiştir. Öz yönetim eğitimi sonrası deney grubundaki ergenlerin öz yönetim bilgi ve davranışları birçok alanda ön teste göre anlamlı değişim göstermiş (p<0.05), klinik parametrelerinde sadece BUN düzeyinde (ön test:41.87±17.85; son test: 35.23±16.86) anlamlı azalma saptanmış (p<0.05) ve yaşam kalitesi puanları (ön test: 67.25±20.51; son test: 73.60±16.99) anlamlı bir şekilde artmıştır (p<0.05). Ancak eğitim sonrası deney grubundaki ergenlerin özyeterlilik (ön test: 61.80±12.34; son test: 66.35±9.90) ve algılanan sosyal destek puanlarında (ön test: 65.75±16.02; son test: 67.45±10.36) artış olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı görülmemiştir (p>0.05). Psikososyal değişkenlerden anksiyete düzeyinde (ön test: 14.60±10.94; son test: 7.05±6.52) anlamlı azalma görülürken (p<0.05), depresyon düzeyindeki azalma (ön test: 11.55±8.16; son test: 8.15±6.47) istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, ergenlere verilen öz yönetim eğitim programı, ergenlerin yaşam kalitesi ve anksiyete düzeylerinde anlamlı değişim göstermesine karşın öz yeterlik, algılanan sosyal destek ve depresyon düzeylerinde anlamlı değişim olmamıştır. Ayrıca öz yönetim davranışlarında bilişsel ve psikososyal alanlarda olumlu yönde değişim olmuştur. Öz yönetime ilişkin eğitim programlarının, kronik böbrek hastalığına sahip ergenlerin sağlık durumlarını iyileştirmek için kullanılabilecek etkili bir yöntem olarak kliniklerde hemşireler tarafından uygulanması önerilmektedir.

Ana-babaBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+2
Tufan Aslı Sezer
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplantasyon yapılan hastalarda diyare yan etkisi sebebiyle mikofenolattan azatioprine geçilmesinin etkinlik ve güvenliği

Mikofenolat, renal transplantasyon sonrasında sık kullanılan bir immunsupresif ilaçtır. Mikofenolat tedavisinin klinik pratikte en sık karşılaşılan yan etkilerinden birisi ishaldir. Mikofenolat tedavisi altında ilaca bağlı ishal gelişen hastalarda, azatioprin tedavisine geçilmesi alternatif yollardan birisidir. Çalışmamızda ishal sebebiyle mikofenolat tedavisi kesilerek azatioprin tedavisi başlanan hastaların, tedavi değişikliği sonrasında ishal şikayetinde ne oranda düzelme olduğunun ve bu tedavi değişikliğinin rejeksiyon gelişimi ve greft ve hasta sağ kalımına etkisinin araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya 59'u azatioprine geçilen gruptan, 118'i kontrol grubundan olmak üzere toplam 177 hasta katılmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan, azatioprine geçilen gruptaki bazal glomerüler filtrasyon hızının, kontrol grubuna göre daha düşük olduğu (p < 0,0001); bazal kreatinin (p = 0,001) ve bazal proteinüri (p = 0,004) değerlerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. İshal sebebiyle azatioprine geçilen hastaların %89,8'inde ishal şikayetinin düzeldiği gözlenmiştir. Azatioprine geçilmesine rağmen ishal şikayeti düzelmeyen hastalar incelendiğinde, hastaların %83,3'ünün amiloidoz tanılı hastalar olduğu görülmüştür. Çalışmamızın sonucunda, azatioprin kullanan hastalarda, mikofenolat kullanan hastalara göre daha çok greft kaybı olduğu gözlenmiştir (p = 0,004). Özellikle glomerüler filtrasyon hızı 30 ml/dk'nın altında olan hastalarda, ishal sebebiyle mikofenolattan azatioprine geçiş yapıldığında, greft kaybı riskinin arttığı gözlenmiştir. Uygun hastalarda, ishal sebebiyle mikofenolat tedavisinin kesilip azatioprin tedavisine başlanmasının, ishal şikayetinin düzelmesinde etkili bir yaklaşım olduğu saptanmıştır.

AzatioprinBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+4
Serhat Sekmek
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alport sendromu hastalarının klinik ve genetik özellikleri ile aile bireylerinin bulgularının değerlendirilmesi

Alport sendromu; herediter nefrit, sensörinöral işitme kaybı ve oküler anormalliklerden oluşan nadir, ilerleyici, genetik bir glomerüler hastalıktır. Bu çalışmada AS ile takipli hastaların ve aile bireylerinin bulgularının değerlendirilmesi, literatürle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya hastanemizde AS tanısı ile takipli olan 45 hasta dahil edilmiştir. Hastaların verileri arşiv ve bilgisayar sisteminden retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların aile öyküleri, başvuru ve takipteki işitme, görme, böbrek bulguları ve bulguların kalıtım şekillerine göre durumu, biyopsi ve genetik analiz sonuçları, aile bireylerinin son durumları incelenmiştir. Hastaların 26'sı (%57,8) X'e bağlı, 15'i (%33,3) OR, 4'ü (%8,9) OD kalıtım göstermektedir. 23'ünün annesi ile babası arasında akrabalık mevcuttur. 39 hastanın akrabasında böbrek hastalığı öyküsü olduğu, 8 hastanın bu nedenle tanı aldığı görülmüştür. Başvuruda 10 hastada (%22,2) nefrotik, 26 hastada (%57,7) nefrotik düzeyde olmayan proteinüri görülmüştür. İzlemde 6 hastada (%13,3) ortalama 16,8 yaşında KBH geliştiği görülmüştür. Başvurudaki proteinüri düzeyi ile KBH arasında anlamlı ilişki mevcuttur. OR hastalarda KBH gelişim oranı (%33,3) diğer kalıtım şekillerinden anlamlı yüksek saptanmıştır. OD olan 4 hastada KBH ve işitme kaybı görülmemiştir. OR hastaların işitme kaybı oranının (%86,7), X'e bağlı hastalara (%30,8) göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Hastaların 2'sinde retina pigment epitel değişikliği, 1'inde anterior lentikonus, 1'inde keratokonus tanısı mevcuttur. Otuz hastaya biyopsi yapıldığı ve 17'sinin böbrek, 1'inin cilt biyopsisi ile AS tanısı aldığı görülmektedir. Patoloji sonucu AS ile uyumlu olmayan 12 hastanın genetik çalışma ile tanı aldığı görülmüştür. X'e bağlı heterozigot 17 annenin 13'ünde (%76,4) hematüri, 9'unda (%53) hematüriye eşlik eden proteinüri, 1'inin KBH sürecinde olduğu görülmüştür. OR hastaların anne ve babalarında KBH sürecinde olan, işitme kaybı öyküsü olan görülmemiştir. OD dört hastanın ebeveynlerine bakıldığında 2 babanın renal transplant ve işitme kaybı olduğu görülmüştür. 4'ü X'e bağlı kız taşıyıcı, 2'si OD hastaların babası olmak üzere toplamda 6 baba böbrek nakli sonrası takiptedir. On kardeşte işitme kaybı saptanmıştır ve 8'inin OR hastaların, 2'sinin X'e bağlı olan hastaların erkek kardeşi olduğu görülmüştür. Kardeşlerin 21'inde hematüri ve proteinüri, 3'ünde sadece hematüri saptanmıştır. 2'sinin nakil sonrası, 1'inin diyaliz, 1'inin KBH sürecinde takipte olduğu öğrenilmiştir. Nakil ve KBH olan kardeşler hastalarımızda olduğu gibi X'e bağlı ve OR olan hastaların kardeşleridir. Sonuç olarak AS, hematüri ve/veya proteinüriden SDBH'ye kadar geniş bir yelpazede prezente olabilmektedir. Genetik inceleme; biyopsi bulguları gelişmeden de tanı konulabilmesi nedeniyle erken tanı ve tedavi açısından önemlidir. X' e bağlı taşıyıcı bireylerde de böbrek hastalığı ciddi olabilmektedir. Ailede böbrek hastalığı, sensörinöral işitme kaybı öyküsü alındığı durumlarda daha erken tanı konulması mümkündür bu nedenle semptomu olmayan bireylerin bu açıdan değerlendirilmesi ve takibi önemlidir.

AileAlport sendromuBazal membran+6
Raziye Atan
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitus seyrinde mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi

Solid organ transplantasyonu sonrası meydana gelen hiperglisemi iyi bilinen metabolik bir komplikasyondur. Nakil sonrası immünolojik ve enfeksiyöz komplikasyonların iyi yönetilmesi nedeniyle greft ve hasta sağ kalımı uzamış, bununla beraber artan metabolik komplikasyonlardan olan Post-transplant Diabetes Mellitus'un (PTDM) insidansı artmış ve uzun dönem klinik seyrinin anlaşılması ihtiyacı doğmuştur. Nakil alıcılarında gelişen PTDM seyrinin diğer diyabet türlerine benzer olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, beş yıldan uzun süredir PTDM tanısı ile izlenen renal transplant alıcılarında mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesidir. Nakil öncesi diyabet tanısı olmayan, beş yıldan uzun süredir PTDM tanısı ile takip edilen, 18 yaş ve üzeri toplam 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 27'si (%62,8) erkek ve yaş ortalaması 50,12±12,2'dir. Diyabetik retinopati değerlendirimesi için hastalara fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OKT) çekildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. Nörotezyometre ile ayak baş parmak vibrasyon duyusu ölçüldü. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler CASE-IV cihazı ile uygulandı, ince lif nöropatisi değerlendirildi. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Hastaların %58'ine canlı donörden nakil yapıldığı görüldü. Prednizolon (%93), mikofenolat mofetil (%83,7), siklosporin (%44,2) ve takrolimus (%30,2) sırasıyla en çok kullanılan immünsupresif tedaviler arasında yer almaktaydı. Ortalama diyabet takip süresi 8,4±4 yıl ve HbA1c %6,5 bulundu. Diyabet tedavisi olarak hastaların %55'i günde en az bir doz insülin, %41,9'u oral antihiperglisemik ajan kullanmaktaydı. Ortalama diyabet süresi sekiz yıl olmasına rağmen iki (%4,7) hastada diyabetik retinopati, dokuz (%20,9) hastada OKT ile retinal liflerde incelme saptandı. Biyokimyasal testlerde ortalama kreatinin 1,9±2,1 mg/dl, GFR 48,8±16,8 ml/dk/1,73m² ve albümin/kreatinin oranı 285,9±478,8 mg/g olarak hesaplandı. Albümin/kreatinin oranı 30-300 mg/g arasında olan 23 (57,5%), ≥300 mg/g olan sekiz (20%) hasta vardı. MNSI sorgusundan üç (%7) hasta ≥4 puan, fizik muayene kısmından dokuz (%20,9) hasta ≥2,5 puan aldı ve diyabetik nöropati olarak değerlendirildi. 10 gr monofilaman testinde beş (%11,6) hastada azalmış yanıt alındı, bir (%2,3) hastada ise yanıt alınamadı. Kantitatif duyusal testler ile yapılan değerlendirmede beş (%11,9) hastada diyabetik ince lif nöropatisi saptandı. Ortalama kalp hızı 84±14,6 atım/dk bulundu. Kalp hızı değişkenliği verileri incelendiğinde hastaların %55'inde parasempatik, %67'sinde sempatik sistem tutulumu saptandı. Sonuç olarak PTDM ile izlenen renal transplant alıcılarında gelişen mikrovasküler komplikasyonların, Tip 2 diyabet seyrinde beklenen komplikasyonlardan daha az sıklıkta ve daha hafif seyirli olduğu gösterilmiştir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+6
Özge Aybı Özdemir
Hacettepe University
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Renal transplantasyon hastalarında immunsupresif tedavinin takibi ve tedaviye uyuncun iyileştirilmesi

Renal transplantasyon; daha düşük maliyet, daha yüksek mesleki rehabilitasyon, daha iyi yaşam kalitesi ve diyalize kıyasla daha uzun sağ kalım sağlamasıyla son dönem böbrek hastalığı için en iyi tedavi seçeneğidir. Ancak renal transplantasyon hastaları, ilaç tedavisine yüksek oranda uyunçsuzluk gösterirler. Çok az girişimsel çalışma, ilaç uyuncunu artırmayı amaçlayan yaklaşımları içermektedir. Bu çalışmanın amacı, klinik eczacının davranışsal ve eğitim stratejisinin böbrek nakli hastalarının tedaviye uyunç üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Yeni renal tranplantasyon hastaları (n = 62) iki gruba ayrılmıştır: kontrol grubu (n = 31; rutin nakil eğitimi) ve eğitim grubu (n = 31; rutin nakil eğitimi artı klinik eczacı eğitimi). Üç ay sonra İmmunsupresif Tedaviye Uyunç Ölçeği (İTUÖ) 1., 2. sorularına verilen yanıtların ve toplam ortanca İTUÖ skorunun eğitim grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla; p=0,006, p<0,001 ve p<0,001). Ortalama takrolimus kan düzeyi eğitim grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,001). Üç ay sonra takrolimus kan düzeyi eğitim grubunda %20 artarken kontrol grubunda %24 azalmıştır. Laboratuvar bulgularında (örneğin böbrek fonksiyonu), hastaneye başvuru sayısı, akut organ reddi, yeni başlayan hipertansiyon varlığı ve yeni başlayan diyabet varlığı sayısında anlamlı fark saptanmamıştır. Bir yıldan fazla süredir nakil olan hastaların (n=175), klinik eczacının eğitimi öncesi ve sonrası olmak üzere karşılaştırması yapılmıştır. Üç ay sonra İTUÖ 1., 2., 4. sorularına verilen yanıtların ve toplam ortanca İTUÖ skorunun eğitim sonrası daha yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla; p<0,001, p<0,001, p=0,025 ve p<0,001). Ortalama takrolimus ve siklosporin kan düzeyinin eğitim sonrasında daha yüksek konsantrasyonlara ulaştığı tespit edilmiştir (p<0,001). Eğitim sonrası takrolimus ve siklosporin kan düzeylerinde sırasıyla %33,33 ve %100 artış görülmüştür. İkinci görüşmede yeni ve eski immunsupresif ilaç dozlarının kan düzeyine göre düzenlenmesi sonucunda günlük takrolimus, siklosporin ve toplam immunsupresif ilaç (takrolimus artı siklosporin) maliyetlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma sağlanmıştır (p<0,001). Ayrıca kreatinin (p<0,001), kan üre nitrojen (p=0,034), ürik asit (p=0,035) ve hemoglobin (p=0,028) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme sağlanmıştır. Hastalara uygulanan 26 soruluk ankete verilen yanıtlar değerlendirildiğinde klinik eczacının, yeni ve bir yıldan fazla süredir nakil olan hastalarda nakil sonrası ne yapılması gerektiği konusunda hastanın farkındalığına (sırasıyla 4 ve 12 soruda) anlamlı katkıda bulunduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu tez çalışmasında, renal transplantasyon hastalarının immunsupresif ilaçlar hakkındaki algılarına ve bilgilerine yönelik klinik eczacının davranış ve eğitim stratejisinin bir sonucu olarak immunsupresif tedaviye uyunç önemli ölçüde artmış ve bunun sonucu olarak da tedavi sonuçlarında ve maliyetinde iyileşmeler görülmüştür.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+5
Kamer Tecen Yücel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek nakli vericilerinde uzun süreli takip sonucunda kronik böbrek hastalığı gelişme riski ve etkili faktörler

Günümüzde yapılan böbrek nakillerinin önemli bir kısmı canlı vericilerden gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada böbrek vericilerinin uzun dönem takibinde kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişme riski ve etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 338 canlı böbrek vericisi dahil edildi. Vericilerin %64,2'si kadındı ve ortanca yaş 47 (39-54) yıl olarak bulundu. Ortanca 71 aylık takip süresince 64 (%18.9) vericide KBH geliştiği görüldü. 14 vericide evre 1-2, 50 vericide evre 3 KBH gelişti. Evre 4 ve 5 KBH gelişen hasta olmadı. Nakil zamanında yaşın ileri olması ve nakil öncesi glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın düşük olması evre 3 KBH gelişimi üzerine etkili faktörler olarak saptandı (p<0.001, p<0.001). Yapılan receiver operating characteristic (ROC) analizi sonucu evre 3 KBH gelişiminde kestirim yaş değeri 50.5 yıl olarak saptandı. Donör nefrektomi sonrasında vericilerin hem albüminüri, hem de proteinüri değerlerinde artış görüldü (p=0.040, p=0.020). Albüminürinin, takip süresi 71 aydan uzun olan vericilerde daha fazla olduğu görüldü (p=0.012). Nakil öncesi ve son kontrol değerleri karşılaştırıldığında LDL-kolesterol, trigliserid, glikolize hemoglobin, açlık plazma glukozu değerlerinde artış görüldü (p=0.011, p<0.001, p<0.001, p=0.001). Nakil sonrasında 57 hastada (%16.8) yeni gelişen hipertansiyon saptandı. Glomerüler filtrasyon hızı, 60 ml/dk/1.73m2'nin altında olanlarda hipertansiyon %42 oranında görülürken, GFH>60 ml/dk/1.73m2 olan grupta %19.4 oranında görüldü (p<0.001). Vericilerin 15 yıllık son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) riski, literatürde tanımlanan formüle göre hesaplandı. 15 yıllık SDBY riskinin her iki cinsiyette 60 yaşına kadar arttığı sonrasında azaldığı görüldü. Erkeklerin SDBY riski kadınlardan yüksek bulundu. Çalışmada ortanca 6 yıllık takipte 9 vericinin öldüğü görüldü. Hesaplanan kaba mortalite hızı binde 4.4 olarak bulundu. Bu sonuçlar, canlı böbrek vericisi olmanın metabolik göstergelerde bozulma, hipertansiyon ve KBH gelişimi ile ilişkili olduğunu; KBH gelişiminde nakil zamanındaki yaş ve GFH değerlerinin belirleyici olduğunu göstermektedir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+3
Güldehan Haberal
Hacettepe University
2021
00

İlgili konular