Böbrek yetmezliği-kronik

386 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eritropoetin dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında kemik iliği bulgularının değerlendirilmesi

Giriş: Kronik böbrek hastalığında (KBH), anemi sık karşılaşılan önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. KBH'de aneminin birçok sebebi olsada esas sebep eritropoetinin göreceli eksikliğidir. Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) Clinical Practice Guideline for Anemia in Chronic Kidney Disease 2012 kılavuzunda, yeterli demir depoları olan, renal anemili hastalarda eritropoezi uyarıcı ajanlar (ESA) ile tedavi önerilmekte ve hemoglobin hedefi olarak ise 10-11,5 g/dl hedeflenmektedir. ESA tedavisi alan hastalarda kazanılmış ESA direnci önemli bir problemdir. Bu çalışmada amaç, KDIGO 2012 ilgili kılavuzuna göre, kazanılmış ESA dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında, kemik iliği bulgularının incelenmesidir. Materyal/ metod: Ocak 2012-Mart 2020 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz programında olan 210 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Optimum dozda ESA almakta iken, KDIGO kılavuzuna göre kazanılmış ESA direnci olan hastaların, hasta, hastalık ve kemik iliği örnekleme sonuçları analiz edildi. Kemik iliği biyopsi sonucuna göre hastalar, displazisi olan ve olmayan, hematolojik hastalık tanısı olan ve olmayan olmak üzere alt gruplara ayrıldı ve gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmada 26 hasta değerlendirildi. Ortanca yaş 60 yıl (25- 90) olan grubun, 17'si (%65.4) erkekti ve hemodiyaliz tedavisi ortanca süresi 27.5 ay (12- 102) olarak saptandı. Hastaların ortanca hemoglobin değeri 9.10 g/dl (6.6- 9.9), ortanca ferritin değeri 1103.5 ng/ml (235- 3633) olarak tespit edildi. Kemik iliği biyopsi bulgularında %26.9'unda kemik iliği demir yükü tespit edilirken, %26.9'unda kemik iliği fibrozis bulgusu tespit edildi. 10 hastada (%38.5) displazi tespit edilirken, bunlardan 5 tanesi hematolojik tanı aldı. Hematolojik tanısı olan hastalar ile olmayanlar arasında sağ kalım analizi yapıldığında, hematolojik patolojisi olan grup aleyhine sağkalım açısından farklılık gözlendi (p = 0.045). Sonuç: Kemik iliği yetmezliği veya benzeri hematolojik hastalıkların erken tanısının konulup sıkı takibinin yapılmasının, hastalık sağ kalımını etkileyebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, ESA direnci, kemik iliği bulguları, anemi

AnemiBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+5
Mehmet Yılmaz
Muğla Sıtkı Kocman University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rutin hemodiyaliz uygulanan hastalarda mevsimsellik ve diyet alımına bağlı sıvı elektrolit ve asit baz değişikliklerinin değerlendirilmesi

Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) olan bireylerde ilerleyici renal fonksiyon kaybı çoklu elektrolit düzensizliklerine sebep olur. Mevsimsel değişikliklerin insan fizyolojisine geniş bir etkisi vardır ve diyet davranışını belirlemektedir. Toplumda yaygın olarak kutlanan özel günlerde de diyet değişikliklerinin olduğu bilinmektedir. Mevsimlere bağlı fizyolojik değişiklikler ve diyet alımında farklılıklar SDBH'lı bireylerde asit-baz ve elektrolit dengesini etkileyebilmektedir. Çalışmamızda Eskişehir'deki dört farklı hemodiyaliz ünitesinde haftada üç gün rutin hemodiyaliz alan hastaların 2021 yılına ait bir yıllık verileri retrospektif olarak değerlendirildi. 168 hastaya ait toplam 35 parametre (hematolojik, biyokimyasal ve klinik parametreler) ele alındı. Parametreler ile aylar, mevsimler ve özel günler (dini bayramlar ve yılbaşı) arasındaki ilişki uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Diyaliz giriş potasyumu en yüksek temmuzda (5,342 ± 0,054 mEq/L) idi. Diyaliz giriş potasyum değeri 5,5 mEq/L ve üzerinde olan hastalar en yüksek sayı ve oranda temmuz ayında (n=68, %40,5) saptandı. Fosfor değerinin ocak ayında (4,875 ± 0,087 mg/dL) en yüksek olduğu görüldü. Fosfor değerinin 5,5 mEq/L ve üzerinde olduğu hastalar en yüksek sayı ve oranda şubatta (n=51, %30,4) idi. En az kilo artışı ağustosta (2,08 ± 0,083 kg) saptandı. Bikarbonat değerleri arasında mevsimsel fark izlenmedi (p>0,05). SDBH'lı bireylerde elektrolit ve asit baz düzensizliklerinin yaşamsal etkileri olabilmektedir. Bu nedenle farklı mevsim dönemleri ile bayramlar ve yılbaşı gibi özel günlerde hastaların potasyum ve fosfor düşürücü medikal tedavi seçeneklerini gözden geçirmek gerekmektedir.

Asit-baz dengesiBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+5
Ayşe Erçin Kundağ
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezidüel böbrek fonksiyonları olan periton diyalizi hastalarında serum n-terminal probrain natriüretik peptit (NT-proBNP), nötrofil gelatinase-associated lipocalin ilişkili protein (NGAL) ve fibroblast growthfactor (FGF23) ilişkisi

Amaç ve metod: Kronik kalp yetmezliği olan ve glomerüler filtrasyon oranıhafif derecede azalmış olan hastalarda Gelanitase lipocalin ilişkili protein (NGAL)düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu durum böbrek interstisyelinde kronik olarak basınçartışına ve böbrek hasarına bağlı olabilir. Kalp yetmezliği hastalarında serum Nterminal-pro brain natriuretic peptide (NT-proBNP) düzeyleri artmaktadır. Bu pilotçalışmada rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP yüksek olan ayaktan peritondiyalizi hastaları (PD) ile rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP düzeyleridaha düşük hastaların çalışmanın başlangıcında ve 3 ay sonraki ölçümlerde serumNGAL düzeyleri yönünden karşılaştırılmasını amaçladık. Yaş, cinsiyet yönünden farklıolmayan 20 ayaktan periton diyalizi hastasında ve 20 sağlıklı kontrol grubunda serumNT-proBNP, NGAL ve fibroblast growth faktör 23 (FGF23) ölçüldü.Sonuçlar: Hastalarda serum NT-proBNP, NGAl ve FGF 23 düzeyleri anlamlıolarak hastalarda daha yüksekti (p <0.05). NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerindeolan (10 hasta: hipervolemik grup) hastalar ile NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar (10 hasta) arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, serumkreatinin, Parathormon, NGAL, FGF23 kan ure azotu (BUN), idrar volümü, Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal Disease Study formulüne göre hesaplananglomerüler filtrasyon oranı ve ekokardiyografik incelemede sol ventrikül diyastol sonuçapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği yönünden çalışma başlangıcındaki ve 3 aysonraki değerlendirmede bir farklılık saptamadık (p>0,05). NT-ProBNP düzeyleri 1000pg/ml üzerinde olan (hipervolemik grup) hastaların ortalama NT-proBND düzeyleri13323,3±11235,9 pg/ml, NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların ise456,1±266,7 pg/ml idi. NGAL düzeyleri ile ekokardiyografik incelemede sol ventriküldiyastol sonu çapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği, rezidü idrar miktarı arasında dabir ilişki saptayamadık. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerinde olan hastalar ileNTProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların 3 ay sonraki 2. ölçümlerindeNT-ProBNP düzeyleri ilk ölçümlerine göre istatistiksel olarak anlamlı olarak(13323,3±11235,9 pg/ml den 9667,3±9483,2 pg/ml) azaldı (p<0.05). NGALdüzeylerinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar 3 ay sonraki 2. ölçümlerinde serum NT-ProBNP ve NGALdüzeylerinde anlamlı bir değişiklik bulamadık. Her iki grup arasında hastaların 3 aysonraki değerlendirilmelerinde Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal DiseaseStudy formülleri ile hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı yönünden fark yoktu.Serum NGAL ilk ölçümünün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve NTproBNP alındığında NGAL'in bağımsız belirleyicisi olarak albumini saptadık. SerumNGAL ikinci ölçümün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve serum NTproBNP düzeyleri arasındaki değişiklik alındığında NGAL in bağımsız belirleyicisiolarak albumini saptadık. Diğer faktörlerin ise bir etkisi olmadığını saptadık.Sonuç olarak hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre serum NT-ProBNP,NGAL ve FGF 23 düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Periton diyalizi hastalarında vücutvolüm durumunun bir göstergesi olarak değerlendirilen serum NT-ProBNP ile NGALdüzeyleri arasında bir ilişki yoktu. Periton diyalizi hastalarında albumin gibi diğerfaktörler serum NGAL düzeylerinin belirleyicisi olarak görünüyor.

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek yetmezliği-kronik+6
Derya Şahin
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki

Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.

Böbrek yetmezliği-kronikDiyalizPentraksin 3+6
İbrahim Orman
İnönü University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda kronik böbrek yetmezliği modelinde kaveolin gen ekspresyonu

Bu tezde siklosporin A ile deneysel böbrek yetmezliği oluşturulmuş sıçanların böbrek dokusunda Kaveolin gen ifadesini, böbrek MDA ve serum BUN ve kreatinin değerlerini araştırmak amacıyla 20 adet Wistar cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel kronik böbrek yetmezliği grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deney grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 30 mg siklosporin A deri altı uygulama yolu ile 28 gün boyunca verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise Siklosporin A'nın çözüldüğü taşıt madde olan cremofor EL çözeltisi 28 gün boyunca deri altı yolla uygulandı. Deney sonunda gruplardan alınan böbrek dokularından kaveolin gen analizi ve MDA analizi yapıldı. Serumdan ise BUN ve kreatinin analizleri yapıldı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında deney grubu kaveolin gen ifadesinde istatistiki anlamlı bir azalma bulunurken (P < 0,05), MDA seviyesinde ise anlamlı bir artış tespit edildi. (P < 0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında deney grubu serum BUN ve kreatinin seviyesi anlamlı olarak yükselmişti (P < 0,05). Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, kaveolin, siklosporin A, gen ekspresyonu, RT-PZT, rat

Böbrek yetmezliği-kronikGen ifadesiKaveolin+3
Berna Özyazgan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer glomerulonefrite bağlı kronik böbrek hastalığında proteinürinin böbrek fonksiyonlarındaki bozulma üzerine etkilerinin incelenmesi

Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemesi çeşitli risk faktörlerinin etkilerine bağlıdır. Proteinüride bu risk faktörlerinin en önemlilerinden biridir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde şimdiye kadar KBY'li hastalarda proteinürinin renal progresyona etkisini araştıran sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda proteinürinin renal progresyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Araştırmamız, için gerekli olan tetkikler, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi dosya arşiv bölümü ve Hastane Otomasyon Sistemi (Enlil) kullanılarak elde edilmiştir. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından etik kurulu onayı alındı. Çalışmaya alınacak hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların adı, soyadı, dosya numarası, telefon numarası, yaşı, cinsiyeti, hastalığın başlangıç süresi, varsa biyopsi tarihi, böbrek yetmezliğinin sebebi, komorbit hastalıkları, kullandığı ilaçlar araştırıldı ve çalışma formuna kaydedildi. Www.mdrd.com adresinden hastaların GFH hesaplandı ve çalışma formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 77 erkek, 105 bayan toplam 182 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44±15 yıl (17-80) idi. Hastaların 108'i primer glomerülonefrit, 74 ü sekonder glomerülonefrit tanılı idi. Çalışmaya alınan hastalarda proteinüri ve GFH ilişkisi ele alındığında ise proteinüri arttıkça GFH de belirgin düşme tesbit edildiği görüldü. Başlangıçta nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalarda non nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalara göre GFH'daki düşüşün daha fazla olduğu tesbit edildi. Çalışmamızda proteinüri ve serum albümin düzeyi arasındaki ilişkiye bakıldığında, proteinüri artıkça serum albümin düzeyinin azaldığı tesbit edildi. Sonuç: KBY'li hastalarda proteinüri önemli bir progresyon göstergesidir. Proteinüri ve GFH arasında zıt bir ilişki bulunmaktadır. KBY li hastaların takibinde proteinüri önemli bir parametre teşkil etmektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+4
Nazan Akel
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile diyaliz tedavisi alan hastalarda selenyum düzeyi ve kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişki

Amaç: Kronik böbrek hastalarının (KBH) %16-38'inde geliştiği bildirilen kognitif fonksiyonlarda bozulmanın morbidite ve mortaliteyi artırıcı bir faktör olduğu bilinmektedir. Selenyumun antioksidan etkiyle serbest radikallerin neden olduğu nöronal hasarı önleyerek kognitif bozulmayı engelleyici etki gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada KBH olanlarda serum selenyum düzeyinin kognitif fonksiyon bozukluğu ve depresyon ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Bu klinik kesitsel çalışmaya 20-65 yaş arasında toplam 100 katılımcı [hemodiyaliz tedavisi uygulanan (HD) (n=25), sürekli periton diyaliz tedavisi uygulanan (PD) (n=25), evre 3-4 KBH (n=25), KBH olmayan kontrol grubu (n=25) katılımcı] dahil edildi. Kognitif fonksiyonları değerlendirmek için Standardize Mini Mental Test (sMMT), depresyon varlığının tespiti için ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Eş zamanlı, serum selenyum düzeyi ölçümleri için kan örnekleri alındı. Bulgular: KBH olan hastaların (n=75) %16'sında, diyaliz tedavisi uygulanan hastaların (n=50) %30'unda ve KBH olmayan kontrol grubunun %4'ünde kognitif fonksiyon bozukluğu tespit edilmiştir. HD hastalarının %44'ünde, PD hastalarının %50'sinde, evre 3-4 KBH hastalarının %40'ında ve kontrol grubunun %16'sında orta veya şiddetli depresyon saptanmıştır. KBH olmayan kontrol grubunda sMMT puanları diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek iken (sırasıyla, P<0,001, P<0,001, P<0,001), BDÖ skoru daha düşüktür (P=0,003). Post-hoc test analizlerinde serum selenyum düzeyleri; diyaliz uygulanmayan KBH'lılar ve kontrollerde, HD ve PD gruplarından anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla, P=0,001, P<0,001, P<0,001, P<0,001). Serum selenyum düzeyi ile sMMT skorları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,299; P=0,003). Serum selenyum düzeyi ile BDÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,301; P=0,002). Sonuç: KBH hastalarında özellikle diyaliz hastalarında kognitif bozulma ve depresyon sık görülmektedir. Bulgularımız bu hasta popülasyonunda serum selenyum eksikliğinin hem kognitif bozulma hem de depresyon üzerine katkısı olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, bulgularımız daha kapsamlı araştırmalar ile desteklenmelidir.

Biliş bozukluklarıBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Duygu Tutan
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum gastrin salgılatıcı peptid aktivitesi renal tübülointerstisyel fibrozis için bir belirteç midir?

Amaç: İnterstisyel fibrozis/tübüler atrofi (IFTA) kronik böbrek hastalığının patogenezinde çok önemlidir. Gastrin salgılatıcı peptid (GSP), vücutta artmış fibroblast aktivitesi gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde etkili olan bir nöropeptittir. Çalışmada serum GSP (sGSP) düzeyi ile IFTA varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Gereç ve Yöntem: Kesitsel çalışmaya böbrek biyopsisi yapılan 49 hasta [ortalama yaşları 44,1±15 yıl ve 23 (%49,6) erkek], 20 sağlıklı gönüllü [ortalama yaşları 43,4±7,2 yıl ve 8 (%40) erkek] katıldı. Tüm katılımcıların klinik ve laboratuvar özellikleri kayıt edildi. sGSP düzeyi ölçümü Elabscience Human Pro-Gastrin Releasing Peptide ELISA Kit kullanılarak yapıldı. Böbrek doku örneklerinde IFTA şiddetinin yüzdesine göre skorlama sistemi uygulandı. Bulgular: sGSP seviyeleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu [30,0 U/L (22,1-48,1) vs 19,7 U/L (15,1-30,3), p=0.004, (Tablo 4)]. Bununla birlikte, IFTA skoru 1 olan grupta sGSP düzeyleri daha düşük tespit edildi, ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı [IFTA skor 1, 2 ve 3+4'te sırasıyla, 38,5 (28,3-65,0); 23,2 (19,5-48,6); 27,2 (22,2-36,5), p=0.090, (Tablo 5)]. sGSP ile proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (p=0.012, Tablo 6), IFTA skoru ile istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan negatif ilişki bulundu (p=0.168, Tablo 7). Sonuç: Bizim bilgilerimize göre IFTA ve sGSP düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirildiği bu ilk çalışmada, renal hasarlanma ve proteinüri varlığında sGSP düzeyinin yükselebileceği ve IFTA şiddeti ile sGSP arasında zıt ilişki olabileceği gösterildi. Bu zıt ilişki dokudaki şiddetli fibrozis gelişimi sonrası azalan fibroblast aktivitesi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, IFTA şiddeti ve proteinüri ile sGSP düzeyinin geniş katılımlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Interstisyel fibrozis/tübüler atrofi, Proteinüri, Kronik böbrek hastalığı, Serum gastrin salgılatıcı peptid

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikFibroz+5
Muharrem Özden
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişki

Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hiperüriseminin, hipertansiyon gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmekle birlikte kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle kronik böbrek hastalarında ürik asit düzeyinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 07.07.2021-482) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya evre 2- 4 kronik böbrek hastalığı olan 90 hasta dahil edildi. Serum ürik asit düzeyi kolorimetrik yöntemle ölçüldü. Hastalara AKBÖ cihazı takılarak 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alındı. 24 saatlik kan basıncı ölçümlerinden matematiksel ölçümlerle kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Serum ürik asit düzeyi ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,012, p= 0,041, p= 0,044). Kronik böbrek hastalığı evrelerine göre serum ürik asit düzeyi ile kan basıncı değişkenliği arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yaş ile 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV, gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,030, p= 0,001, p= 0,003). 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri ile vücut kitle indeksi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,032, p= 0,045, p= 0,014). Hipertansiyon süresi ile tüm ARV değerleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p< 0,001). Sonuç: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif bir korelasyon saptandı. VI Bu sonuçlar eşliğinde, ürik asit yüksekliğinin kronik böbrek hastalığı olanlarda kan basıncı değişkenliğinde bir artışa katkıda bulunabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kan Basıncı Değişkenliği, Kronik Böbrek Hastalığı, Serum Ürik Asit

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+3
Yasemin Karakurt Gödek
Hitit University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of nutritional parameters in hemodialysis patients and determining the status of malnutrition

This study was carried out in the Tunceli State Hospital, to assess the nutritional status of hemodialysis patients by using Nutritional Risk Screening 2002 (NRS-2002) form and assess probable association between biochemical parameters and malnutrition in this population. In our study, 50 hemodialysis patient were assessed using demographic, medical history, anthropometric indices including dry weight, height, body mass index (BMI), biochemical measurement including hemoglobin (Hb) (g/dl), total protein (g/dl), albumin (g/dl), total cholesterol (mg/dl), triglycerides (mg/dl), etc. Statistical analyses were performed using SPSS version 16.0 statistical software package. In our study, according to NRS-2002 form among 50 patients, 46% suffered from malnutrition. Our findings indicated a significant difference between patients' gender and the malnutrition (p=0,042). We did not find any significant difference between mean age and malnutrition. Mean age of malnourished hemodialysis (HD) patients was higher than well nourished patiens. We found significant difference between mean BMI and malnutrition (p<0,001). Mean BMI of malnourished HD patients was lower than well nourished patiens. In our study, there were statistically significant difference between BMI groups in malnourished patients (p=0,001). 34,8% of malnourished patients were below 18.5. 56,5% of malnourished patients were normal range of BMI. We found no significant difference between mean duration of hemodialysis and malnutrition. In our study, there was no statistically significant difference between mean of evaluated biochemical parameters levels and NRS-2002 form. There were statistically significant differences in mean t. protein, albumin, ferritin, ALP and UIBC levels in evaluated biochemical parameters of the study groups who follow the CKD diet and who do not. Therefore, in our study, we could not find adequate relationship between biochemical parameters (such as albumin, hemoglobin, cholesterol, and creatinine) and malnutrition revealed that these parameters could not provide accurate information about nutritional status of these patients. Furthermore, NRS-2002 can still be the best tool assessing the nutritional status of hemodialysis patients, because it can recognize various degrees of malnutrition that may remain undetected by a single laboratory assessment.

NutritionNutrition disordersNutritional status+4
Diğdem Doğan
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi ve hemodiyaliz hastalarında PAPP-A seviyelerinin değerlendirilmesi

Amaç KBY nedeniyle hemodiyaliz ve pd tedavisi gören hastaların subklinik inflamasyonla beraber olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda oldukça çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son zamanlarda inflamatuar süreçlerle birlikte olduğu düşünülen PAPP-A seviyelerini inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı diyaliz tedavisi gören hastalarda PAPP-A seviyelerini değerlendirmektir. Yöntem Bu çalışma 30 hemodiyaliz (HD), 30 periton diyalizi (PD) ve 30 kontrol grubu olarak toplam 90 kişiyi kapsamaktadır. Hastalardan poliklinik kontrolüne geldiklerinde rutin tahlilleri için kan örnekleri alınırken, PAPP-A değerlerinin ve diğer biyokimyasal parametrelerin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. PAPP-A dışındaki diğer biyokimyasal parametreler bekletilmeden çalışıldı. PAPP-A değerlerinin ölçülebilmesi için alınan örnekler santrifüj edilerek, serum ayrıştırıldıktan sonra -80°C'de donduruldu. Örnekler çalışılmadan önce oda ısısına gelmesi beklendi. Serum PAPP-A düzeyi Two-site immunoenzymatic Sandwich assay yöntemiyle ölçüldü. Bu çalışmada istatistiksel analizler statistical package for social science (SPSS) 22.0 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular Hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında PAPP-A seviyeleri kontrol grubuyla kıyaslandığında anlamlı oranda yüksekti ( p<0,05). Ayrıca tüm çalışma hastalarının PAPP-A düzeyleri ile diğer değişkenler arasında yapılan korelasyon testine bakıldığında PAPP-A düzeyi ile albumin, eritrosit, hemoglobin ve kalsiyum değerleri arasında negatif anlamlı korelasyon saptandı (p<0,001). Nötrofil/lenfosit oranı, ferritin ve diyaliz süresi arasında ise pozitif anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Ayrıca gruplar arası kalsiyum, fosfor, paratiroid hormon, ferritin ve albümin düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunurken (p<0,001), CRP değeri ortalamalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç Sonuç olarak, diyaliz tedavisi gören KBY hastalarında PAAP-A seviyeleri yüksek tespit edildi. Bu durumun, bu hastalarda mevcut olabilen subklinik inflamasyonun bir sonucu olabileceği düşünüldü. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Periton diyalizi, PAPP-A

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikPeriton diyalizi+2
Metin Korkmaz
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda pulmoner, fiziksel ve psikososyal fonksiyonların incelenmesi

Akciğer hastalıklarıBöbrekBöbrek hastalıkları+7
Canan Demir
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarının egzersiz yararları ve engelleri algısının fiziksel aktivite düzeyine etkisi

Bu araştırmanın amacı, hemodiyaliz hastalarının egzersiz yararları ve engelleri algısının fiziksel aktivite düzeyine etkisini belirlemektir. Araştırma 10 Eylül-10 Aralık 2021 tarihleri arasında (Bursa Özel A Merkez Diyaliz Merkezinde) hemodiyaliz tedavisi gören ve araştırmaya alınma kriterlerine uyan kronik böbrek yetmezliği olan hastalar ile tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı olarak yapıldı (n=190). Araştırma verilerinin toplanmasında, Hasta Tanıtım Formu, Hemodiyaliz Hastaları Egzersiz Yararları/Engelleri Ölçeği (DPEBBS), Uluslararası Fiziksel Aktivite Kısa Formu (UFAA) kullanıldı. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde; SPSS (Statistical Package for The Social Sciences) versiyon 20 kullanıldı ve tanımlayıcı istatistiksel metotlar, parametrik karşılaştırma testleri ve korelasyon testleri kullanıldı. Hastaların yaş ortalamaları 62,24±12,53 yıl olup, hemodiyaliz tedavisi alanların %60,5'i erkek, %70,52'si evli ve %37,9'u ilkokul mezunudur. Hastaların %88,4'ü çalışmıyor ve %53,7'sinin geliri giderine denk olduğu tespit edildi. Egzersiz Yararları ve Engelleri Ölçeği toplam puan ortalaması 65,04±10,28'dir. Cinsiyet, eğitim durumu, günlük aktivitelerini bağımsız yapabilme, egzersiz yapma, tıbbi tanı ve ek kronik hastalığının olması durumlarına göre Egzersiz Yararları ve Engelleri Ölçeği toplam puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir(p<0,05). Haftalık MET toplam puanına göre hastaların %84,2'si inaktif, %14,7'si minimal aktif ve %1,1'i ise yeterince aktiftir. Hemodiyaliz hastalarının egzersiz engelleri, egzersiz yararları ve toplam puanları ile fiziksel aktivite skorları arasında pozitif yönde ve orta düzey korelasyon olduğu belirlendi (p<0,01). Araştırma sonucunda; Hemodiyaliz hastalarının egzersiz yararları engelleri algısının orta düzey olmasına karşın hastaların inaktif olduğu görüldü. Erkeklerin, üniversite mezunlarının, günlük aktivitelerini bağımsız yapanların, egzersiz yaptığını ifade edenlerin, ek kronik hastalığı olmayan hastaların egzersiz yararları puan ortalaması daha yüksek bulundu. Egzersiz yararlarını yüksek algılayan hastaların toplam fiziksel aktivite skorunun da anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Bu sonuçlar doğrultusunda, hemodiyaliz hastalarına egzersiz konusunda verilecek eğitimlerin önemli olduğu düşünülmektedir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikEgzersiz+3
Nagihan Türkel
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında serbest radikallerin organizmaya ve antioksidan savunma sistemleri üzerine etkileri

Kronik böbrek yetmezliği, oksidan stres artışı ve/veya antioksidan aktivitenin azalması nedeniyle gelişebilen çeşitli komplikasyonlarla beraberdir. Son dönem böbrek yetmezliği, varılan en son nokta olarak kabul edilir. Bu noktada itibaren hastanın artık hayatını devam ettirebilmesi için renal replasman tedavilerinden hemodiyaliz, periton diyalizi veya transplantasyondan birinin kullanılması zorunlu hale gelmiştir. Hemodiyaliz, halen dünyada son dönem böbrek yetmezliği için kullanılan en yaygın yöntemdir. Bu çalışmada ileri kronik böbrek yetmezlikli hemodiyaliz hastalarında lipid peroksidasyonu artışı olup olmadığını araştırmak ve antioksidan enzim aktivitelerini değerlendirmek amaçlandı. Hemodiyaliz tedavisi gören 35 KBY hastası ve 27 sağlıklı kontrol grubunda; lipid peroksidasyonunun bir göstergesi olan malonaldehit (MDA) plazma düzeyleri, antioksidan savunma sisteminin göstergesi olan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) plazma düzeyleri ve bunlara ek olarak serum total antioksidan seviye (TAS) `leri ölçüldü. KBY hasta grubunda MDA ve SOD seviyeleri kontrol grubuna göre önemli oranda arttığı (p<0,001), buna karşılık GSH-Px ve CAT düzeylerinin ise istatistiki açıdan kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı (p<0,001) tespit edildi. Yine TAS sonuçlarında diyaliz öncesine göre kontrol grubunda istatistiki açıdan önemli olmamakla birlikte bir artma görülürken, diyaliz sonrasına göre bir düşme olduğu gözlendi. Yaptığımız korelasyon hesaplamasında ise üre-kreatinin değerleri arasında hem diyaliz öncesi hem de diyaliz sonrası istatistiki açıdan pozitif bir korelasyonun olduğu görüldü. Üre ile diğer parametrelerimiz arasında istatistiki açıdan bir önemlilik tespit edilemedi.

Antioksidan enzimlerAntioksidanlarBöbrek yetmezliği-kronik+1
Murat Bilge
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik böbek yetmezliği olan hastalarda lipid parametrelerinin değerlendirilmesi

Kronik böbrek yetmezliği, böbreklerin nefron kütlesinin ilerleyici ve geri dönüşü olmayan dejenerasyonu ile karakterizedir. Son dönem böbrek yetmezliği varılan en son nokta olarak kabul edilir. Bu noktadan itibaren hastanın artık hayatını devam ettirebilmesi için renal replasman tedavilerinden hemodiyaliz, periton diyalizi veya transplantasyondan birinin kullanılması zorunlu hale gelmiştir. Hemodiyaliz halen dünyada son dönem böbrek yetmezliği tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. Yapılan çalışmalarda etkin bir hemodiyalizin morbidite ve mortaliteyi azalttığı gözlenmiştir. Bu çalışmada kronik böbrek yetersizliği ile hemodiyaliz tedavisi gören hastalarda lipid parametrelerinin etkileri araştırıldı. Çalışma grubumuzu, 12'si erkek toplam 23 diyaliz hastasının kan örnekleri ile yine 12'si erkek toplam 26 sağlıklı grup oluşturdu. Biz bu çalışmamızda üre, kreatinin, trigliserit, kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve VLDL kolesterol analizlerini tayin ederek kontrol grubumuz ile istatistiki açıdan değerlendirmesini yaptık. Sonuç olarak kolesterol değerlerimiz kontrol grubumuza göre biraz yüksek çıkmakla birlikte istatistiki açıdan bir önemlilik tespit edilemedi. Diğer parametrelerimiz arasında sırasıyla üre, kreatinin, HDL kolesterol değerlerinde (p < 0,0001), LDL kolesterol (p < 0,4552), trigliserit ve VLDL kolesterol (p < 0,020) değerleri arasında istatistiki açıdan önemlilik tespit edilmiştir. Yine yapmış olduğumuz üre-kolesterol ve üre-LDL kolesterol arasında da pozitif bir korelasyon tespit edildi.

Böbrek yetmezliği-kronikDiyalizKolesterol+7
Ali Bozdağ
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda tümör marker düzeylerinin değerlendirilmesi

Kronik böbrek yetmezliği (KBY), pek çok nedeni olan patofizyolojik bir süreç olup renal fonksiyonun geri dönüşümsüz kaybı ile karakterize ve üremiye neden olan hastalıktır. Hayati tehlikeyi önlemek için diyaliz ya da transplantasyon gibi renal replasman tedavilerinin uygulanması zorunludur. Hemodiyaliz halen dünyada kronik böbrek yetmezliği için kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Bu çalışmada ileri böbrek yetmezliği olan, hemodiyalize giren ve malignitesi olmayan hastalarda bazı tümör markerlerinde artış olup olmadığını araştırmak amaçlandı. Hemodiyaliz tedavisi gören 24 KBY hastası ile 24 sağlıklı kontrol gurubunda; tümör markerleri olan karsinoembriyojenik antijen (CEA), karbonhidrat antijen 15-3 (CA 15-3), karbonhidrat antijen 125 (CA125) ve ? fetoprotein (AFP) serum düzeyleri ölçüldü. Kronik böbrek yetmezliği olan hasta grubunda CEA (p < 0,002) ve CA 15-3(p < 0,04) düzeylerinin, kontrol grubuna göre önemli oranda arttığı görülürken, AFP ve CA 125 düzeylerinde ise, KBY hastaları ile kontrol grubu arasında önemli fark gözlenmedi (p > 0,5). Yapmış olduğumuz korelasyon analizinde ise, üre ve kreatinin arasında pozitif bir korelasyon tespit edilirken, üre ve kreatinin ile diğer parametreler arasında istatistiki açıdan bir önemlilik tespit edilmedi. Sonuç olarak Hemodiyaliz (HD) hastalarında CEA, AFP, CA 125, CA 15-3 gibi tümör markerlerindeartış görülmesine rağmen, böbrek hastalarında kanser taraması açısından bu artışların tanısal öneme sahip olmadığı düşünüldü.Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, Kronik böbrek yetmezliği, CEA, AFP, CA 125, CA 15-3.

Böbrek yetmezliği-kronikRenal diyaliz
Mustafa Çilo
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisi

Yorgunluk renal transplantasyon yapılan hastalarda sık rastlanan bir sorundur. Bu nedenle bu araştırma renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Araştırma, bir vakıf üniversitesi uygulama ve araştırma hastanesinin transplantasyon kliniğinde 07.12.2020-18.06.2021 tarihleri arasında randomize, kontrollü ve deneysel olarak yürütüldü. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmanın evrenini transplantasyon ünitesinde renal transplantasyon yapılan 254, örneklemini ise 68 hasta oluşturdu. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=34) ve kontrol (n=34) grubuna ayrıldı. Müdahale grubuna, refleksoloji için hazırlanan odada, hastaların her iki ayağına 15'er dakika olmak üzere toplamda 30 dakika süren refleksoloji uygulandı. Uygulama haftada iki gün, her hastaya toplam 16 seans şeklinde iki ay boyunca yapıldı. Veriler, Soru Formu ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'den alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu ve PYÖ çalışmanın başında, dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda ise her iki gruba tekrar PYÖ uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t, Mann Whitney U ve Kruskal-Wallis, korelasyon, genelleştirilmiş tahmin denklemi ve Least Significant Difference testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 4.37±1.98 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 3.68±1.55, sekizinci haftada 3.73±1.86'ya düştüğü, kontrol grubunda ise 4.28±1.71 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 4.23±2.16, sekizinci haftada 4.32±1.58'e yükseldiği ancak gruplar arası karşılaştırmanın anlamlı olmadığı belirlendi. Refleksolojinin grup, zaman ve grup/zaman etkileşimi incelendiğinde; sadece duygulanım alt boyut puan ortalamasında anlamlı değişimin olduğu belirlendi. Renal transplantasyon yapılan hastalara uygulanan refleksolojinin yorgunluk şiddetini azaltması nedeniyle yorgunluğun yönetiminde kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Refleksoloji, Renal Transplantasyon, Yorgunluk.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+3
Hatice Güzel
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplantasyon yapılan hastalarda organ ve hasta surveyinin incelenmesi, tek merkez deneyimi

KBY, bütün dünyada sık görülen, morbidite/mortaliteye sebep olan, ülke ekonomilerini zorlayan hastalıkların başında gelmektedir. Kronik böbrek hastalığı (KBH) geri dönüşümsüzdür ve son dönem böbrek yetmezliği geliştikten sonra RRT'lerine ihtiyaç duyulur. Renal transplantasyon bu tedaviler içinde küratif olan tek tedavidir. Çalışmamızda, renal transplantasyon sonrası süreçte hastanın ve organın sürveyini etkileyen faktörlerin tespiti ve bunlara karşı alınabilecek önlemlerin belirlemeyi hedefledik. Çalışmaya ocak 2018 ile aralık 2020 tarikleri arasında en az 1 yıl takipte kalan ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi.198 hastanın bilgileri sistem üzerinden retrospektif olarak tarandı. Sağlık turizmi ile gelen 12 hasta, pediatrik yaştaki 7 hasta ve takipsiz olan 12 hasta çalışma dışı edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların aldığı tedaviler, CBC, biyokimya değerleri, tit tetkikleri ve renal fonksiyonlanları dikkate alındı. Çalışmamıza sistem üzerinden taranan 198 hastanın 167 si dahil edildi (Sağlık turizmi ile gelen 12 hasta, pediatrik yaştaki 7 hasta ve takipsiz olan 12 hasta çalışma dışı edildi). Hastaların 103 tanesi erkek, 64 tanesi ise kadın idi. Erkeklerin yaş ortalaması: 40,09±13,3 kadınların yaş ortalaması: 38,41±13,65 idi. Operasyon öncesi hastaların%65 HD, % 5 i PD, % 30 ise preempitif idi. Hastaların 133 tanesine canlıdan nakil yapıldı, 34 tanesine ise kadaverik nakil yapıldı. Nakil yapılan ve takipte kalan hastaların 22 sinde exsitus, 5 inde ise reject gelişti. KBY etiyolojisinde en sık neden HT olarak tespit edildi. EX olan 22 hastanın ortalama yaşam süresi 148 gün (11-600), rejekt olan 5 hastanın organ surveyi ortalama 161 (0-565) gün idi. Ex olan 22 hastada en sık olum sebebi enfeksiyondu (%61). Enfeksiyonlar içinde ise en sık sebep pnömoni idi. Transplant öncesi ve sonrası alınacak tedbirler ve hastalara verilecek iyi bir eğitim ile kayıplar önemli ölçüde önlenebilecektir. Anahtar kelimeler: Renal transplantasyon, organ surveyi, mortalite sebepleri, rejenksiyon

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+2
Mustafa Bulun
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı kronik böbrek hastalarında arteriyel damar sertliğinin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı (KBH), glomerüler filtrasyon hızında düşmenin sonucu olarak böbreğin sıvı solüt dengesini ayarlamada ve metabolik-endokrin fonksiyonlarında, kronik ve ilerleyici bozulma hali olarak tanımlanabilir. KBH'ın en önemli morbitide ve mortalite nedenlerinden olan kardiyovasküler hastalık ve kardiyovasküler hastalığı erken evrede belirlemek için de en iyi belirteçlerinden olan arteryel damar sertliğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda pediyatrik yaş grubunda kronik böbrek hastalarında osilometrik yöntem kullanarak arteriyel sertlik riskini saptamak ayrıca KBH süresinin ve evresinin ve arteriyel sertlik riskini arttıran parathormon, kalsiyum, fosfor, kolesterol, kilo gibi risk faktörlerinin etkisini araştırmak hedeflenmiştir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Polikliniğinde KBH tanısı ile takipli SDBH tanısı almış ve periton diyalizi yapılan 17 hasta ile hemodiyaliz yapan 9 hasta, GFR değeri 15-60 ml/dk/1.73 m2 arasında olan ve evre 3-4 KBH tanısı ile takipli 7 hasta olmak üzere toplam 33 çocuk hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran bilinen ciddi veya kronik bir hastalığı bulunmayan, çalışmanın yapıldığı dönemde ilaç kullanımı olmayan hastalardan yaş ve vücut kitle indeksi gözetilerek seçilen 34 sağlam çocuk yer aldı. Hasta grubunun laboratuar sonuçları arşivden elde edildi. Tüm olguların nabız dalga hızı analizi otomatik osilometrik cihaz (Mobil-O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olguların tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2D ekokardiyografi ve 3D/4D strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi EchoPAC yazılımı ile gerçekleştirildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ortalamaları (12.45±3.02 vs 13.21±2.45) ve cinsiyet oranları (K/E=17/17 vs K/E=18/15) açısından anlamlı fark yok iken (sırasıyla p=0.268 ve p=0.710), VKİ düzeyleri (16.94±3.14 vs 20.82±3.98, p<0.001), kilo SDS [-2.24 (-7.21-1.29) vs-0.24 (-2.74-2.89), p<0.001] ve boy SDS [-2.57 (-6.72-2.07) vs -0.16 (-2.12-2.48), p<0.001] değerleri arasında anlamlı fark vardı. Kan basıncı ve kalp hızı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diastolik (DKB) ve ortalama (OAB) kan basıncı değerlerinin (126.78±20.78, 84.21±19.26 ve 103.48±18.13) kontrol grubuna göre (112.58±10.18, 66.88±6.36 ve 87.91±6.54) yüksek olduğu ve aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p<0.001). Grupların osilometrik yöntemle ölçülen değerleri arasında hasta grubunda NDH, çevresel direnç ve yükseltme indeksi değerlerinin [5.02±0.69, 36.15±12.83 ve 1687.70±240.57],kontrol grubuna göre [4.56±0.32, 29.88±9.03 ve 1538.87±176.64] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0.001, p=0.025 ve p=0.005). Hasta grubunda NDH ile SKB, DKB, OAB değerleri arasında pozitif yönde, çok yüksek/mükemmel derecede kuvvetli, istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu belirlendi (sırasıyla r=0.984, p<0.001, r=-0.674, p<0.001 ve r=-0.897, p<0.001). Augmentasyon indeksi ile DKB ve OAB değerleri arasında pozitif yönde, orta derecede kuvvetli, istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu belirlendi (sırasıyla r=0.422, p=0.014 ve r=0.347, p=0.048). Ekokardiyografi parametrelerinde ED MassI (2B) ve ES MassI (2B) değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 110.0 (72.0-44.0) ve 101.0 (76.0-158.0)], kontrol grubuna göre [sırasıyla 79.0 (53.0-112.0) ve 83.0 (53.0-118.0)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla, p<0.001 ve p<0.001). Yine hasta grubunda MV E Vel (2B) ve MV A Vel (2B) değerlerinin [sırasıyla 1.1 (0.7-1.45) ve 0.69 (0.47-1.01)], kontrol grubuna göre [sırasıyla 1.0 (0.46-1.5) ve 0.52 (0.29-0.82)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla, p=0.010 ve p=0.001). Strain ekokardiyografi ölçümlerinde LS ve AS değerlerinin hasta grubunda [-10.0 (-20.0- -1.0) ve -16.0 (-27.0 - 0.0)], kontrol grubuna göre [-7.0 (-14.0 - -4.0) ve -12.5 (-25.0 - 6.0)] daha düşük düzeylerde olduğu, aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p=0.007 ve p=0.019). Ancak RS ve CS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Arteriyel sertlik parametrelerinde hasta grubunda nabız dalga hızı, çevresel direnç ve yükseltme indeksi değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirildiği ekokardiyografik ölçümler arasında hasta ve kontrol grubu arasında diyastolik fonksiyonların bozulmaya başladığını gösteren MV A Vel ve MV E Vel değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Yaptığımız çalışma kronik böbrek hastalığına sahip çocuklarda arteriyel sertliğin meydana gelebileceğini ve arteriyel sertliği ölçmede osilometrik cihazların kullanım ve uygulanabilirlik açısından kolaylığını ve bu yöntemin klinik takipte kullanılabileceğini ortaya koymuş oldu. Bulduğumuz sonuçlardan bir diğeri de LV kütlesi, kütle indeksinin artmış olduğu, LS ve AS değerlerinin anlamlı yüksek olduğu ancak global strainin de etkilenmediğidir bunun sebebinin de ejeksiyon fraksiyonunun ve sistolik fonksiyonların henüz bozulmamış olması olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimler: Kronik Böbrek Hastalığı, Arteriyel Sertlik, Nabız Dalga Hızı, Strain Ekokardiyografi

Arteryel oklüzif hastalıklarAterosklerozBöbrek hastalıkları+3
Hasan Gözen
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nakil öncesi kardiyovasküler hastalık varlığının böbrek nakli sonrası greft ve hasta sağkalım sonuçları üzerine etkisinin retrospektif analizi

Bu retrospektif çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 599 hastada, böbrek nakli sonrası kardiyovasküler olay gelişen hastaların özellikleri ve risk faktörleri araştırıldı. Nakil sonrası kardiyovasküler olay varlığının greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkileri incelendi. Serimizde nakil sonrası kardiyovasküler olay sıklığı %14.69 idi. Çalışmamız Çalışmamız serebrovasküler olay ilişkili hemipleji varlığının, nakil öncesi yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyinin, nakil sonrası dislipideminin, kalp kapak hastalığı varlığının, nakil sonrası hipertansiyonun ve Pre-operatif dönemle karşılaştırıldığında 1. yıl ürik asit düzeylerinin yüksekliğinin, kardiyovasküler olay gelişimi için bağımsız risk faktörleri olduğunu belirledi. Enterik kaplı mycophenolate sodium (EC-MPS) + takrolimus (Tac) + prednizolon (P) immünsüpresif rejim kullanımı, kardiyovasküler riski azalttı. Transplant öncesi diyaliz süresi, nakil öncesi SCORE ve Charlson komorbite indeksleri, hasta sağkalım analizinde mortallite için risk faktörleri idi. Donör yaşı, Post-operatif konjestif kalp yetmezliği, nakil öncesi Charlson komorbidite indeksi ise greft sağkalımı analizinde greft yetmezliği ile ilişkili faktörlerdi. Nakil sonrası kardiyovasküler hastalıklar, hasta ve greft sağkalımını tehdit eden önemli nedenlerden biridir. Başarılı bir böbrek nakli için geleneksel risk faktörlerinin agresif yönetimi ve kardiyovasküler hasarın en aza indirilmesi şarttır. Nakil hekimleri, skorlama sistemlerini kullanarak nakil sonrası takipte kardiyovasküler riski hesaplayabilir. Bu amaçla yapılacak çok merkezli çalışmalar, kardiyovasküler komplikasyon riski taşıyan alıcılarda tedavi algoritmalarının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.

Böbrek nakliBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+4
Hatice Demirci Küçükelyas
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplantasyon yapılan hastalarda nakil sonrası kemik kaybında etkili olan faktörler ve kan gazı ile ilişkisinin belirlenmesi

Osteoporoz, renal transplantasyonunun önemli bir komplikasyonudur. Transplantasyondan sonraki ilk 6-12 ay boyunca belirgindir sonra daha düşük bir oranda devam eder. Çalışmamızın amacı renal transplantasyon yapılan hastalarda (RTR) kemik kaybı sıklığının saptanması ve ilişkili faktörlerin belirlenmesidir. Çalışmamızda 150 RTR değerlendirildi. Hastaların; yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), primer hastalık, diyaliz türü, diyaliz süresi, nakil türü, renal transplantasyon süresi, steroid kullanım öyküsü, immünsupresif öyküsü, kümülatif steroid dozu, hastanın aldığı immunsupresif rejimi, diyabet öyküsü, dual-energy x-ray absorptiometry, glomerüler filtrasyon hızı (GFH) ve biyokimyasal belirteçleri değerlendirildi. L1-L4 total kemik mineral dansitometri (KMD) ölçümünde %24,6, Femur boyun KMD ölçümünde %21,3 osteoporoz saptandı. Hastaların primer hastalıkları, kümülatif steroid dozu, GFH, albümin, alkalen fosfataz, fosfor ve kalsiyum düzeyleri, canlı veya kadavradan nakil olmaları, nakil öncesinde steroid öyküsü, nakil öncesinde immünsupresif öyküsü ve aldıkları immünsupresif rejimler ile lomber vertebra ve femur boyun KMD değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p >0,05). Periton diyaliz (PD) ve uzamış transplantasyon süresi lomber vertebrada, bikarbonat (HCO3) düzeyi femur boynunda, BKİ her iki bölgede artmış KMD ile ilişkili olarak saptandı (p<0,05). Asidoz lomber vertebrada, ileri yaş ve uzamış diyaliz süresi femur boynunda, yüksek parathormon düzeyi her iki bölgede azalmış KMD ile ilişkili saptandı (p <0,05). Çalışmamızda asidoz RTR'lerde kemik kaybı ile ilişkilendirilmiştir ve özellikle GFH kısmen korunmuş hastalarda hekimlerin bu konudaki farkındalıkları düşük olabilmektedir. RTR'lerde kan gazı ve HCO3 değerlerinin düzenli aralıklarla taranmalı ve düşüklük saptandığı takdirde tedavi edilmelidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+3
Yakup Varank
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle periton diyalizi yapılan çocuk yaş grubu hastalarda plazma S100A12 düzeyi ile karotis intima media kalınlığı karşılaştırması ve ateroskleroz ilişkisi

AMAÇ:Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY), çocuk hastalarda periton diyalizi (PD) ve hemodiyaliz (HD) gibi böbrek yerine koyma tedavileri ile normal böbrek işlevlerinin yalnızca %10- 15'i gerçekleştirilebilen ciddi morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu hastalarda aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar önde gelen mortalite ve morbidite nedenlerinden olduğundan bu sürece katkıda bulunan nedenlerin dikkatle saptanması ve tedavi edilmesi oldukça önemlidir.Kronik inflamasyon, oksidatif stres ve gelişmiş glikasyon son ürünlerine (AGE-RAGE) bağlı endotel disfonksiyonu tanımlanan risk faktörlerindendir. Periton diyalizi hastalarında proteinlerin ve lipidlerin glikasyonu ile oluşan gelişmiş glikasyon son ürünlerinden olan S100A12; Makrofaj, lenfosit ve endotel hücrelerinin yüzeyinden aşırı eksprese edilerek AGE-RAGE aracılı proinflamatuar sitokin yanıtı ileateroskleroza neden olabilmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların bir göstergesi olarak kabul edilen artmış karotis intima media kalınlığı ile yüksek S100A12 düzeyiyetişkin periton diyalizi hastalarında gösterilmiştir. Bu çalışma ile S100A12 düzeylerinin inflamasyon biyobelirteçleri ile karotis intimamedia kalınlığı (KİMK) üzerine etkisini araştırmayı ve ateroskleroz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM:Çalışmada en az 3 aydır SDBY nedeniyle periton diyalizi yapan 36 çocuk hasta ve karşılaştırmalı analiz için kontrol grubu olarak benzer bir protokol uygulanan aynı yaş grubundaki, çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran bilinen ciddi veya kronik bir hastalığı bulunmayan 38 sağlıklı çocukta laboratuvar parametreleri,karotis intima media kalınlığı (KİMK) ve S100A12 düzeyini değerlendirdik. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, boy, kilo, vüvut kitle indeksi (VKİ) ve SDBY tanısı ile ilgili bilgiler (KBY etyoloji,rezidü renal fonksiyon (RRF) varlığı, periton diyalizi modalitesi ve süresi), kan basıncı evreleri ve antihipertansif tedavileri, almakta oldukları destek tedavileri (fosfor bağlayıcı tedavi,anemi tedavisi), KİMK kalınlığı, S100A12 düzeyi ve eş zamanlı bakılan üre, kreatinin, albümin, fosfor, kalsiyum, alkalen fosfataz(ALP), total kolesterol, trigliserid, LDL, HDL, parathormon(PTH), ferritin, C-reaktif protein (CRP), lökosit sayısı, hemoglobin düzeyi, absolü nötrofil sayısı (ANS), absolü lenfosit sayısı (ALS), trombosit sayısı) bilgileri kullanıldı.Tüm katılımcıların bilateral karotis arter intima media kalınlığı (KİMK) eğitimli tek bir pediatrik kardiyolog tarafından MHz 11L-D vasküler prob ileVivid E9 XD Clear 4D (GE Electronic, ABD) ekokardiyografi cihazı ile gerçek zamanlı ultrasonografi ile ölçüldü.S100A12'nin (pg/mL) konsantrasyonlarıplazmaları ayrılıp(-70°C'de) dondurulan numunelerden üreticinin talimatlarına göre piyasada bulunan ELISA Kiti ile ölçüldü.(Human S100A12(Protein S100-A12)- ELISA Kiti. Wuhan Fine Biotech Co.,Ltd.) İstatistiksel analizler IBM SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) versiyon 26.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. BULGULAR:Çalışma grupları; kronik periton diyalizi olan 36 hastadan (20 kız,16 erkek) ve kontrol grubu olarak 22 kız ve 16 erkek çocuk olmak üzere toplam 38 sağlıklı çocuktan oluşmaktaydı. Kronik PD olan hasta grubunun yaş ortalaması (ay cinsinden) 133.61±46.33 iken kontrol grubunun yaş ortalaması (ay cinsinden) 127.76±43.92 olarak bulundu. Kontrol grubu ile hasta grubu arasında yaş (ay) ve cinsiyet bakımından anlamlı farklılık saptanmazken (sırasıyla p=0.579 ve p=0.839), hasta grubunda patolojik kilo sds, boy sds ve VKİ sds düzeylerine sahip olma durumları, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olarak saptandı(sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001).Kontrol grubunda yer alanların %92.1'inde tansiyon evreleri normal iken, hasta grubundaevre 1 hipertansiyona sahip olanların oranı %30.6, evre 2 hipertansiyona sahip olanların oranı ise %19.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Çalışmamızdaki hastaların PD şekli %80.6'sında aletli periton diyalizi (APD), %19.4'ünde sürekli ayaktan periton diyalizi(SAPD)şeklinde iken; PD süresi ortalama 32.2 (3-130.1) ay idi. Hastaların %22.2'sinin diyaliz süresi 0-12 ay, %30.5'inin süresi 12-36 ay,%47.2'sinin süresi ise 12-36 ay ve üzeri idi. Hastaların %33.3'ünde etyolojiglomerüler hastalıklar iken, %22.2'sinde ürolojik anomali, %13.9'unda kistik böbrek hastalığı ve %11.1'inde herediter hastalıklar idi. Hastaların %47.2'si sadece eritropoetin tedavisi, %11.1'i sadece oral demir tedavisi, %37.9'u oral demir ile birlikteeritropoetin kombine tedavisi alırken, %2.8'i demir tedavisi almıyordu. Antihipertansif ilaç tedavisi alma durumlarına bakıldığında; %22.2'si tek ilaç, %41.7'si iki ilaç, %27.8'inin ise üç ve üzeri ilaç aldığı belirlendi. Sadece kalsiyum karbonat veya kalsiyum asetat tedavisi alanların oranı %72.2 iken, fosfor bağlayıcı ilaç (OFB)ile birlikte sevelamer alanların oranı ise %19.4 idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalarda; LDL kolesterol,üre ve kreatinin,ferritin, PTH, ALP değerlerinin hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001p<0.001,p<0.001,p<0.001,p=0.043). Aynı şekilde sağ KİMK, solKİMK ve S100A12 değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 0.58±0.09, .57±0.07, 564.09±164.91], kontrol grubuna göre [sırasıyla 0.49±0.05, 0.48±0.04, 483.90±134.18] anlamlı derecede yüksek düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.024). Hemoglobin, trombosit sayısı, albümin ve kalsiyum fosfor çarpanı değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 8.91±1.53, 281.05±98.95, 32.5 (4.2-40), 43.28±13.09], kontrol grubuna göre [sırasıyla 12.93±0.77, 323.55±66.33, 43 (39-49), 45.42±8.09] anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001,p<0.001,p=0.398).Çalışmamızda hasta grubunda KİMK ve S100A12 parametreleri kan basıncı evreleri ile karşılaştırıldığında KİMK evre1 ve evre2 hipertansiyona sahip hastalarda normotansiflere göre anlamlı şekilde yüksek görüldü (p=0.013, p=0.021). Periton diyalizi süresi ile laboratuvar parametreleri, KİMK ve S100A12 düzeyi karşılaştırıldığında, sağ KİMK değerleri 36 aydan fazla periton diyalizi uygulananlarda 12-36 ay ve 0-12 ay uygulananlardan (p=0.001 ve p=0.043), KİMK ortalama değerleri ise 36 aydan fazla periton diyalizi uygulananlarda 0-12 ay uygulananlardan anlamlı olarak yüksek saptandı(p=0.002). S100A12 düzeylerinin PD süresi ve kan basıncı evreleri ile ilişkisinin olmadığı saptandı(sırasıyla p=0.998, p= 0.73). Ayrıca sağ KİMK, sol KİMK, KİMK ortalaması değerleri ile parathormon düzeyleri arasında pozitif yönde, orta derecede kuvvetli ve anlamlı bir korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r=0.483, p=0.003, r=0.425, p=0.013 ve r=0.546, p=0.001). SONUÇ:Son dönem böbrek yetmezliği olan periton diyalizi yapılan çocuk hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri açısından hasta grubunda sağKİMK, sol KİMK ve serum S100A12 seviyeleri yüksek bulundu. Evre 1 ve evre 2 hipertansiyonu olan diyaliz hastalarında kan basıncı normal olan diyaliz hastalarına göre sol KİMK artmış olarak saptandı. Diyalizde izlem süresi uzamış ve parathormon düzeyi yüksek olan hasta grubunda KİMK ortalama değerlerinin artmış olduğu saptandı.Bu bulgularla PD hastalarında kardiyovasküler sistem risk faktörleri açısından hastaların yakın takip edilmesi gerekmektedir. Etkin diyaliz, parathormon yüksekliğinin sıkı kontrolü ve tedavisi, etkin hipertansiyon tedavisi ile KVS hastalıklarına bağlı ortaya çıkabilecek morbidite ve mortalitenin önlenmesinde etkili olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler:Çocukluk çağı, Kronik böbrek yetmezliği, Periton diyalizi, S100A12 düzeyi, Karotis intima media kalınlığı(KİMK)

AterosklerozBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+6
Ramazan Gürbüz
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi

Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,

ArterlerBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+6
Veysi Ekinci
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığında vitamin D düzeyi ile klinik ve laboratuvar parametreleri arasındakii ilişki

Kronik böbrek hasarı (KBH) üç aydan uzun süren glomerüler filtrasyon hızı (GFH)<60mL/dk ve/veya GFH bağımsız böbrek hasar belirteçlerinin bulunması ile tanımlanır. Vitamin D eksikliği hem toplumda hem de KBH hastalarında önemli bir problemdir. KBH'de artmış FGF-23 salınımı, yetersiz beslenme, idrarla vitamin D bağlayan protein atılımı,1-a hidroksilaz aktivitesinin baskılanması buna etki eden olası faktörlerdir. KBH'de evre ilerledikçe vitamin D eksikliği artmaktadır. Vitamin D'nin proteinüri, inflamasyon, insülin direnci, kardiyovasküler sistem üzerine etkilerini gösteren birçok çalışma vardır. Çalışmamıza kliniğimize gelen vitamin D bakılan KBH olan 160 hasta dahil edildi (82 erkek, 78 kadın). Retrospektif olarak hastaların verileri tarandı. Hastane veri tabanı üzerinden çalışmada kullanılmak üzere hastaların; yaş, cinsiyet, ek hastalık (diyabet, hipertansiyon vs.), GFH, vitamin D, kalsiyum, fosfor, parathormon düzeyi (PTH), Hba1c,C-reaktif protein(CRP), albümin, proteinüri miktarı ve diyalize girip girmediği bilgilerine ulaşıldı. Vitamin D düzeyi hastanede bakılan ilk değer olarak alınmış olup, replasman sonrası takipler düzenli olmadığı için çalışmaya alınamamıştır. Diğer laboratuvar parametreleri vitamin D düzeyinin alındığı tarihlerdeki değerlerdir. Çalışmamız sonucunda GFH'ye göre KBH evreleri ile vitamin D düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=0.235). Yine primer hastalık ile vitamin D seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=0.447). Hastaların proteinüri miktarıyla D vitamini seviyesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,001). CRP seviyeleri ile D vitamini arasında, D vitamini ile PTH, kalsiyum fosfor, albümin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,024 p= 0,020 p= 0,025 p=0,001). D vitamini ile diğer değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak çalışmamız kronik böbrek hastalığı ile vitamin D arasındaki ilişkinin önemini vurgulamakta, ancak bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, vitamin D3, proteinüri

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikProteinüri+1
Mehmet Karaçalı
Gaziantep University
2023
00

Related subjects