Hücreler
Bu konu başlığı altında 71 tez
Atopik ve non atopik sık solunum yolu geçiren çocukların hücresel ve humoral immün sistemlerinin incelenmesi
Bu çalışma ç.ü.Tıp Fakültesi Pediatrik Allerji immünoloji Polikliniğinde sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu ile izlenen 35 atopik,12 nonatopik ve 15 kontrol çocukta yapıldı. Atopik hastaların en küçüğü Saylık en büyüğü 5 yaşında olup yaş ortalaması 3.05±1.14 idi. Yaş ortalaması nonatopik çocuklarda 2. 47±1. 53 ve kontrollerde 2.56 ± 1.38 yıl bulundu. Atopik ve nonatopik çocukları en sık hastaneye başvurma nedeni bronşit ve/veya astım bronşiyale idi. Bunu bronşiyolit, rekürren akciğer enfeksiyonu ve üst solunum yolu enfeksiyonu izliyordu. Ailede allerjik hastalık bulunma öyküsü atopik çocuklarda («54.28) nonatopiklerden («25) fazla idi (p<0. 05). Ufak çocuklar dan nasal veya bronşiyal sekresyon almak kolay değildi. Çocuk ların «46. 80'ninden balgam yayması alınabildi. Enfeksiyonu olan atopik çocukların ancak 3ünde(«6.38) eozinifili tespit ettik. Atopik çocukların «68. 57 'sinin, nonatopiklerin «41.66'sınm filmi normaldi. Atopiklerin «22. 85 'inin, nonatopiklerin «33. 3 'ünün filminde pnomonik infiltrasyon vardı. Atopik çocukların boğaz kültürlerinde daha çok 0 hemolitik streptokok (p<0.05), nonatopik çocuklarda ise daha çok hemofilus influenza tip B üredi (p<0.05).59 Atopik hastalarda kanda eozinofil ortalama değeri 717. 9±1197. C/mm3, nonatopiklerde 456±514. 7/mm3 ve kontrollerde 206. 66±149. 29 /mm3 bulundu. Atopik çocukların kan eozinofil düzeyi kontrolerin eozinofil ortalama değerinden istatistiksel olarak yüksekti (p<0. 01). Atopik çocukların 16' sının( 48. 5) deri testi pozitifti. En çok D.pteronyssinus allerjisi tespit edildi. Dokuz olguda yumurta, 7 olguda süt allerjisi bulundu. Atopik ve non atopik çocukların hücresel immun sistemleri normaldi. Her iki grup çocuğun lenfosit ortalaması kontrollerden yüksekti, pan T, T4, Tg ortalama değerleri her üç grup çocukta benzerdi. Ancak T4/TB oranı atopik çocuklarda (2.39±0.98) kont rollerden (1.84±û.68> yüksekti (p<0.025). Atopik, nonatopik ve kontrol çocukların IgA ve IgM ortalama değerleri arasında istatistiksel bir fark yoktu. Ancak non atopik çocukların IgM ortalama değeri (153. 2±65. 10mg/ml) diğerlerinden yüksekti. IgG ortalama değeri atopik çocuklarda( 1272.88+547.8 mg/ml), nonatopiklerde 1185.0±594.6 mg/ml ve kontrollerde 932.46±335.0 bulundu. Atopik çocukların ortalama değeri kont rollerin ortalama değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.01). Atopik çocukların IgE ortalama değeri 311. 47±579. 58 iu/ml, nonatopiklerde 118. 3±132. 09 iu/ml ve kontrollerde 131. 34±131. 46 iu/ml idi. Atopiklerin IgE ortalaması kontrollerin ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p< 0.05). Phadiatop atopik olguların * 80'ninde pozitifti. Olgulamızm evinde sigara içimi %46.14 -*58. 3 arasında?0 değişiyordu. Atopik çocukların evinde daha çok baba (* 31.4) nonatopiklerin evinde ise anne ve babanın <* 33.3) sigara içmesi fazla idi. Nonatopik çocukların evi daha az ' güneş görüyordu (1658. 33). Yakıt tipi farklı değildi, daha çok odunla ısınılma mevcuttu.
Effect extraction of alkaloids from alge Chlorococcum humicola in cell line and gene expression
The first assay study effect of extract on lymphocyte division in human blood and this suggest that this extract for Chlorococcum humicola alge lead to capture cell division of lymphoid cell in human blood at mitosis stage at different levels. This block was increased with increase the concentrations, the percentage of blocked cells 16.50 to 98.30% for concentrations 50-800 µg\mL. The second assay including effect of extract on growth of tumor cell lines MCSF7, Hela RD and normal cell line was done by using cytotoxic assay. The findings demonstrated that the cytotoxicity of the extract varied depending on cell type and concentration in different cell lines. With higher extract concentrations, tumor cell line inhibition activity increased. The higher inhibition rate in MCSF7 cell line was 99.54% at the concentration 800 µg\mL and lower inhibition rate was 30.07% in concentration 50 µg\mL, while for Hela the highest inhibition rate was 90.31% in concentration 800 µg\mL and lower inhibition rate was 22.19% in concentration 50 g\mL, the highest inhibition rate for RD cell line was 10.11 % in 800 µg\mL and lower inhibition rate was 0.0 % in 50 g\mL and 9.90 in 400 µg\mL. The all results showed that crude alkaloid extract of Chlorococcum humicola alge was induced apoptosis by mitochondrial intrinsic pathway after 24 h of exposure.
Effect of lycopene from Solanum lycoericum in cell line and cell death
The aim of this study was to evaluate the effect of the lycopene extract from Solanum lycoericum (tomato) on the bacterial and proliferation of lymphocytes and three cancer cell lines (Human breast cancer AMN3, hepG2, and MEF. The first study affects the antimicrobial activity of lycopene extract. The second assay studies effect of lycopene extract on lymphocyte division in human blood. The third assay including the effect of lycopene extract Solanum lycoericum on the growth of tumor cell lines AMN3, HepG2, and MEF was done by using cytotoxic assay. The results show that the extraction lycopene extract revealed cytotoxicity on different cells line, and this effect depends on concentration and cell line types. In gene expression studies, the results showed the downregulation of the genes Hsp60, and Hsp70 in AMN3 and HepG2 cancer cell lines. While the gene expression of apoptosis genes, the Caspase 8 gene was high regulation for all used cancer cell lines. All results showed that the Lycopene extract of Solanum lycoericum (tomato) induced cell death by mitochondrial Intrinsic pathway after 24 hrs of exposure.
Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü
Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2
Erken embriyonik dönemde alkalozdan savunma mekanizmasının incelenmesi
Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi, temel homeostatik mekanizmalardan biridir. Bu düzenleme, alkali şoklara karşı HCO3-/ Cl- değiştiricisi (AE), asidik şoklara karşı ise Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri ile gerçekleştirilir. Yeni canlının gelişimini sağlayacak olan oosit ve sonuçta gelişen embriyoların sağlıklı olabilmesi için, bu düzenleyicilerle pHi değerlerini dar sınırlar içinde tutmaları gerekir. Yapılan çalışmalar, profaz I aşamasındaki oositlerde AE aktif iken mayotik matürasyon sürecinde bu değiştiricinin baskılandığını göstermiştir. Bu çalışmada ise, saptanan bu değişimin daha sonraki embriyonik gelişim aşamalarında, pronüklear zigottan (PN) sekiz hücreli (8h) embriyolara kadar, incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada beş ? sekiz haftalık matür Balb/c soyu farelere süperovülasyon protokolü uygulanarak ve kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda PN zigot, iki hücreli (2h), dört hücreli (4h) ve 8h embriyolar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. Elde edilen zigot ve embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Zigot/embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, PN zigot aşamasında yüksek iken (0,068±0,01 pHU/dk) 2h, 4h ve 8h embriyo aşamasına kadar olan gelişimsel süreçte giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,058±0,01; 0,042±0,01 ve 0,033±0,01). Aktivitedeki bu azalma 8h aşamada, PN zigot ve 2h embriyo değerlerine göre, istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PN zigot ve tüm embriyo aşamalarında indüklenmiş alkali şoklardan tam olarak iyileşme gerçekleşti. Çalışılan PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi, ortama eklenen DIDS ile anlamlı olarak baskılandı ancak DIDS, 8h embriyolarda etkisiz idi. Preimplantasyon aşamalarında bulunan PN zigot, 2h, 4h ve 8h embriyoların gelişim sürecinde AE aktivitesi giderek azalmakta, buna karşın çalışılan tüm aşamalarda alkalozdan iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Bu iyileşme PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi sayesinde olmakta iken 8h embriyolarda alkalozdan iyileşmenin doğası saptanamamıştır. Bu bulgular ışığında, gelişmekte ve metabolizmaları değişmekte olan embriyoların (daha fazla asidik yük oluştururlar), alkali ovidukttan asidik uterusa ilerlerken, metabolizma ve dış ortamlarına uygun şekilde savunma mekanizmalarını oluşturdukları sonucuna varılabilir. Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, zigot, embriyo
Akciğer kanserinde timokinonun hücre düzeyinde etkileri
AMAÇ: Nigella Sativa (Çörek Otu) bileşenlerinden biyoaktif komponent olan Timokinonun antikanserojenik, antitümöral, antiülserojenik, antibakteriyal, analjezik, antioksidan, hipoglisemik ve bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri gösterilmiştir. Çalışmamızda akciğer kanserleri hücre hatları üzerinde Timokinonun ilgili dozlarda invitro etkili olup olmadığı araştırılacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Gaziantep Üniversitesi Hücre Kültür Laboratuvarında A549 (Bronkoalveoler karsinom), HTB54 (Epidermoid karsinom) ve BEAS2B (Normal bronş epiteli) hücre hatları kültür ortamında çoğaltılarak timokinon ve sisplatin 10,100 ve 200 µM konsantrasyonlarda uygulanıp, hücre canlılığı değerlendirilecektir. BULGULAR: A549, HTB54 ve BEAS2B hücrelerine uygulanan timokinon ve sisplatinin eşit konsantrasyondaki etkileri karşılaştırılmıştır. Serum fizyolojik ve kimyasal madde çözücü solüsyon (DMSO) ile tüm hücrelerde değişiklik saptanmamıştır. 10 µM konsantrasyonda kimyasalların herhangi bir etkisi görülmemiştir. Tüm hücrelerde timokinon 100 ve 200 µM, sisplatin ise 200 µM dozda etkili olduğu saptanmıştır. Sisplatinin 100 µM dozda etkili olmadığı, timokinonun 200 µM dozda toksik olduğu görülmüştür. SONUÇLAR: A549, HTB54 ve BEAS2B hücrelerinde timokinonun 100 ve 200 µM dozdaki etkileri, sisplatinin aynı dozdaki etkisinden daha fazla olduğu görülmüştür.HTB54 ve A549 hücrelerinde sisplatinin 100 µM dozda etkisi yoktur. BEAS2B hücrelerinde her iki kimyasalda 100 ve 200 µM dozda etkilidir. Timokinonun etkin dozu 100 µM, sisplatinin etkin dozu 200 µM olarak belirlenmiştir. Her iki kimyasal madde etkin dozlarında benzer toksisiteye sahiptir. Sonuç olarak akciğer kanser hücreleri üzerinde, timokinonun etkisi sisplatinden üstündür. Anahtar Kelimeler: Akciğer Kanseri, Timokinon, Çörek Otu, Sisplatin
Kanda oksijen taşınımında destek biomalzemenin geliştirilmesi
Kan toplama ve muhafaza etme konusundaki problemler, ek maliyet, dünya çapındaki rezerv noksanlığı gibi sorunlar, kan yerine geçen maddelerin geliştirilmesine yol açmıştır. Yapay kan çalışmaları temel olarak; oksijen taşıyıcı bileşiklerin gerçekleştirilmesini ve geliştirilmesini hedef alır. Bu çalışmada temel hedef, kan alternatifi olabilecek, kan yokluğunda hayat kurtarması hedeflenen destekleyici ve oksijen taşıyabilen, biyolojik bir malzemenin geliştirilmesidir. Çalışmada öncelikle süper paramanyetik nanopartiküller (Magnetit) sentezlenmiş, sentezlenen bu malzemelerin (Fe3O4) boyut stabilizasyonunu sağlamak amacıyla, tartarik asit, glutaraldehit, trietanolamin, 3 amino trimetoksi silan olarak 4 farklı yöntem kullanılmıştır. Sentezlenen bu nanopartiküller organik moleküllerle bağlanabilmesi için aşamalı olarak yüzey modifikasyonları gerçekleştirilmiştir. FT-IR, Elementel analiz, SEM, XRD, ICP, C-TEM analizleri ile karakterizasyonları yapılan partiküllerin yüzeyine saf hemoglobin molekülleri bağlanıp karakterizasyon çalışmaları tekrarlanmıştır. Ayrıca Siklik voltogram ve UV analizleri ile bağlanan hemoglobin moleküllerinin oksijen bağlama-bırakma kapasitesi incelenmiştir. Doğal eritrositleri taklit etmek üzere sentezlenen hemoglobin (Hb) bağlanmış süper paramanyetik nano partiküllerin in vitro koşullarda toksik etkilerinin saptanması amacı ile de endotel hücre kültürü üzerinde etkileri incelemiştir. Belirli derişimde 10 µl (1mg/10ml) manyetik nanopartiküller belirli zamanlarda (24 saat), hazırlanan hücre hatlarına muamele edilmiştir. Hücrelerin vermiş olduğu olası toksik etkilerin değerlendirilmesi için de hücre proliferasyonu ile endotel hücre süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz aktivite değişimleri (n=8) araştırılmıştır. Bu çalışma kan alternatifi bir yapay biyomalzemenin preoperatif ve operatif olarak kullanılabilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Yapılan çalışmanın bu aşamalarının, sentezi gerçekleştirilen hemoglobin bazlı mnp'lerin optimizasyonu/ kullanılabilirliği açısından bir adım olacağı ve ileriki dönemlerde farklı alanlarda uygulama imkanı sağlayacağı düşünülmektedir.
Yeşil sentez yöntemi uygulanarak primula vulgaris ekstraktı yüklü gümüş nanopartiküllerinin MCF-7 hücrelerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, Primula vulgaris bitkisinin kurutulmuş kök, yaprak ve çiçek ekstraktı kullanılarak yeşil sentez yöntemi ile gümüş nanopartikül (AgNP)'ler sentezlenmiştir. Elde edilen Primula vulgaris ekstraktı yüklü gümüş nanopartiküller (PVLAgNP)'in MCF-7 hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisi değerlendirilmiştir. PVLAgNP'lerin sentez ve karakterizasyon işlemlerinde Görünür bölge spektrofotometresi (U-Vis), X-Işını Kırınımı (XRD), Fourier Dönüşümlü İnfrared Spektroskopisi (FTIR), Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) ve Zeta Potansiyel ölçüm teknikleri kullanılmıştır. Kök, çiçek ve yapraktan sentezlenmiş AgNP çözeltileri için maksimum absorpsiyon dalga boyu 440 nm olarak bulunmuştur. PVLAgNP'lerin XRD spektrumlarına göre kristal yapı olduğu belirlenmiştir. PVLAgNP'lerin Zeta potansiyel değerleri ortalama -14 ila -28 mV aralığında olduğu tespit edilmiştir. SEM analizi, sentezlenen PVLAgNP'lerin ağırlıklı olarak küresel şekilli ve parçacık boyutunun 22 nm ila 52 nm aralığında olduğunu göstermiştir. PVLAgNP'lerin MCF-7'ye karşı sitotoksisite aktiviteleri için iCELLigence (gerçek zamanlı hücre analiz sistemi) kullanılmıştır. PVLAgNP'lerin inhibitör konsantrasyonlarının (IC50), 24 saatlik inkübasyonda yaprak, kök ve çiçek için sırasıyla 30.37, 36.74 ve 57.64 µg/mL olduğu bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, PVLAgNP'in MCF-7 kanser hücre hatları üzerine önemli bir sitotoksik etkisinin olduğu tespit edilmiştir.
Keçilerde koksidozis enfeksiyonunda bağırsak hücrelerinde heat shock protein 70'in etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada koksidiyozisle enfekte keçilerin bağırsaklarında ısı şoku proteinlerinden Hsp70'in etkinliği araştırıldı. Bu amaçla çeşitli ırk, cinsiyet ve yaşlardan 27 adet keçi kullanıldı. Bu keçilerin 18 tanesi patolojik olarak koksidiyozis tanısı koyulmuş hayvanlar geri kalan 9 keçi ise herhangi bir patolojik bulgu göstermeyen kontrol grubu olarak kullanılan hayvanlardı. Nekropsi sonrası alınan bağırsak örnekleri bilinen yöntemlerle tespit edilditen sonra bu örneklerden hemotoksilen eozin ve immunohistokimyasal boyamalar için kesitler alındı. Alınan kesitlerin tamamı rutin metodlarla boyandı. Histopatolojik bulgular epitel hasarı, hiperplazi, nodüler lezyonlar, çeşitli gelişme dönemlerindeki Eimera etkenleri ve bağırsağın mukozal ve submukozal bölümlerindeki yangısal infiltrasyondu. İmmunohistokimyasal incelemelerde bağırsağın çeşitli bölümlerinde değişen yoğunlukta Hsp70 ekspresyonu görüldü. Hsp70'in hücrelerde koksidiyozis hastalığının meydana getirdiği stresi baskılamak amaçlı eksprese edildiği sonucuna varıldı.
Kronik böbrek hastalarında eriptozun değerlendirilmesi
Kronik Böbrek Hastalarında Eriptozun Değerlendirilmesi Amaç: Kronik böbrek hastalığında (KBH)'da en önemli bulgulardan olan aneminin patogenezinde çok sayıda faktörden biri de eriptozdur. Bu çalışmanın amacı evre 3-5 ve 5D (diyaliz) kronik böbrek hastalarında eriptozun değerlendirilmesidir. Yöntem ve gereçler: Çalışmamıza Nefroloji Bilim Dalında takip edilen KBH'lı hastalar dahil edildi. Hasta gruplarının yaşı 18-80 ve hemoglobin değeri erkekte <13 g/dl, kadında <12g/dl altında idi. Ellidokuz prediyaliz hastası (eGFR<60 mL/dk 1,73 m2), 26 hemodiyaliz hastası, 21 periton diyaliz hastası ve benzer yaştaki 29 sağlıklı gönüllüde (kontrol) eriptoz belirteci olarak flow sitometrik olarak anneksin V bağlanması, intrasellüler kalsiyum ve ELİSA yöntemi ile süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi değerlendirildi. Ayrıca hemogram, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), parathormon (PTH), 25-OH vit D3, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), C-reaktif protein (CRP), Na, K, P, iyonize ve total kalsiyum, Ferritin, B12, Folat ölçüldü. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20. 0 paket programı kullanıldı Bulgular: İntraselüler kalsiyum; prediyaliz grubunda 3,05±1,66 hemodiyaliz grubunda 2,24±0,99 periton diyalizi grubunda 2,38±0,87 ve kontrol grubunda 1,71±0,46 ölçüldü. İntraselüler kalsiyum diğer gruplarda benzer iken sadece prediyaliz grubunda kontrol grubundan istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,000). Anneksin V bağlanması; prediyaliz grubunda 1,05±0,99 hemodiyaliz grubunda 1,15±0,56 periton diyalizi grubunda 1,06±0,87 ve kontrol grubunda 0,88±0,86 ölçüldü. Kontrol grubuna göre anneksin V bağlanması prediyaliz, hemodiyaliz ve periton diyaliz gruplarında istatistiksel anlamlı yüksek saptandı (hepsi için p <0,000). SOD aktivitesi ise; prediyaliz grubunda 0,07±0,07 hemodiyaliz grubunda 0,13±0,08 periton diyalizi grubunda 0,14±0,07 ve kontrol grubunda 0,03±0,01 ölçüldü. Kontrol grubu ile diyaliz grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p <0,000). Çalışmaya alınanlardan kullanmayanlara göre; kalsiyum kanal blokeri (KKB) kullananlarda anneksin V bağlanması düşük (p=0,013) idi. Eritropoietin (EPO) kullanmayanlara göre kullananlarda; anneksin V bağlanması yüksek (p <0,000) ancak intrasellüler kalsiyum düşük (p=0,014) saptandı. Sonuç: Evre 3-5 ve 5D kronik böbrek hastalarında eriptozu artmış bulduk. Ayrıca inflamasyon ve yüksek parathormon seviyesi, artmış eriptozla birliktelik gösterdi. Bu nedenle eriptozun renal anemi patogenezinde rol oynadığı ve böbrek yetersizliğine eşlik eden inflamasyonun da eriptozu artırdığı söylenebilir. Ayrıca kalsiyum kanal blokeri ve EPO kullanan hastalarda eriptoz daha düşük bulunması nedeni ile tedavi planlanmasında bu etki de dikkate alınabilir. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, anemi, eriptoz, hücre içi kalsiyum, anneksin V bağlanması
Bilim tarihi örnekleri ile destekli sorgulamaya dayalı hücre konusu öğretiminin 7. sınıf öğrencilerinin bilimsel sorgulamaya yönelik görüşlerine ve fen başarılarına etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı sorgulamaya dayalı olarak işlenen bilim tarihi örnekleri ile desteklenmiş hücre konusu öğretiminin 7. sınıf öğrencilerinin bilimsel sorgulamaya yönelik görüşlerine etkisinin belirlenmesidir. Materyal ve Yöntem: Eylem araştırması modeli ile yapılan çalışmada hücre konusu öğretimi; deney grubunda bilim tarihi örneklerinin yer aldığı, bilimsel sorgulamaya dayalı olarak hazırlanmış ders planı ile gerçekleştirilirken kontrol grubunda ise öğretim programı akışına uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın örneklemini Aydın İli Efeler İlçesi'nde bulunan bir ortaokulda öğrenim gören 36 7. sınıf öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırma için veri toplama aracı olarak; 7 açık uçlu sorudan oluşan Bilimsel Sorgulamaya Yönelik Görüş Ölçeği-İlköğretim (VOSI-E; Views of Scientific Inquiry-Elementary), Bilimsel Bilgiye Yönelik Görüş Ölçeği ve ders planı kapsamında araştırmacı tarafından geliştirilen çalışma kâğıtları kullanılmıştır. Verilerin analizinde Bağımlı örneklerler T-testi, bağımsız örneklermler T-testi ve betimsel analiz kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmada elde edilen bulgular incelendiğinde öğrencilerin bilimsel bilgiye yönelik görüş ölçeğinden aldıkları puanlarda; deney grubu ve kontrol grubu ön test puanları (t (34) =-0,364 p> 0.05), kontrol grubu ön test - son test puanları arasında anlamlı (t (17) =-5,845, p> 0.05) fark bulunmadığı görülmüştür. Deney ve kontrol grupları son test puanları arasında (t (34) = 25,235, p <0.05) , deney grubu ön test-son test puanları arasında (t (46) = 1,649, p <0.05).) anlamlı fark bulunduğu tespit edilmiştir. Bilimsel sorgulamaya yönelik görüşler incelendiğinde ise bir bileşen hariç diğer bileşenlerde verilen cevaplarda bilinçsiz görüşlerin azalıp bilinçli ve eklektik görüşlerde artış olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç: Uygulama sonrasında deney grubu öğrencileri ve kontrol grubu öğrencilerinin bilimsel bilgiye yönelik görüş ölçeğine verdikleri cevaplarda anlamlı farklılık olduğu göze çarpmaktadır. Deney grubunda yer alan öğrencilerin bilimsel sorgulamaya yönelik görüşlerinde artış olduğu kontrol grubu öğrencilerinin ise görüşlerinde beklendiği gibi artış olmadığı görülmüştür. Bu durumda öğretim sürecinin etkinliğini saptamaktadır. Anahtar Kelimeler: Bilimsel Sorgulama, Bilimsel Sorgulamanın Doğası, Bilim Tarihi, Fen Eğitimi
Levosimendan'ın NB2A hücre kültürü üzerine etkileri
Amaç: Bu projenin amacı, levosimendan'ın (LVS) fare nöroblastoma kanser hücre dizininde (NB2a) nörotoksik etkilerinin olup olmadığının araştırılmasıdır. LVS' nın çeşitli mekanizmalar aracılığı ile etki ettiği bilinmektedir. Fosfodiesteraz III'ü inhibe ettiği ve mitokondride K+ duyarlı ATP kanallarını açtığı, böylece kardiyoprotektif etkili olduğu iyi bilinmektedir. Levosimendan, kalbin kasılma gücünü oksijen tüketimini artırmadan kuvvetlendirir ve anti-oksidan, anti-inflammatuar, inotropik ve vazodilatatör özelliklere sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi sırasında kalbin pompa gücü azalmış olgularda kullanımı tercih edilmektedir. Levosimendan'ın nöronları indirek olarak koruduğu gösterilmiştir, ancak direct neuronlar üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada, LVS'nın nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla LVS' nın (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. Bulgular: NTT testinde, Levosimendanın tüm konsantrasyonlarında (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. İlaveten, 1 µM konsantrasyonda nörit inhibisyonu yapmadığı gibi nörit uzamasını anlamlı bir derecede artırdı. Hücre proliferasyonunu olumsuz yönde etkilemedi ve apopitotik hücre sayısı kontrol grubundan farklı değildi ( p>0.05). Sonuçlar: Levosimendanın direk nöroprotektif etkileri K+ açıcı kanallar üzerinden yaptığı olumlu etkiler, genetik transkripsiyon mekanizmalarını düzenleyerek gösterdiği hipotezleri ile açıklanabilir. Ayrıca fosfodiesteraz inhibisyonu, kalsiyum desensitizasyonu ile de nöronal koruyucu etkiye sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi anında kalbin pompa gücü azalmış olgularda özellikle tercih edilir. Levosimendan, hasatlığın doğasına bağlı olarak veya işlemin kendisinden kaynaklanan risklere bağlı olarak beyin hasarı riskine sahip hastalarda güvenle kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Nörotoksisite, in vitro, levosimendan, NB2a, MTT
Adenoid dokuda m hücre ve dendritik hücrenin epitel bariyerinde yerleşimi
Adenoid dokunun lenfoepiteli gelişmiş tight junctionları nedeni ile antijenler için iyi bir bariyer oluşturmaktadır. Adenoid doku nazofarenks ilişkili lenforetiküler doku (NALT) epitelyel bariyer fonksiyonu nedeni ile antijenden korunmada önemli olmanın yanında; M hücre ve dentritik hücrelerin antijen örneklemesi aracılı ile havayolu mukozasının bağışıklık yanıtında kritik rol oynamaktadır. M hücrelerin antijen absorpsiyonu, dendritik hücrelerin ise antijen örnekleme ve sunma işlevleri vardır. Bunun yanında CK20+ M hücrelerin sıkı bağ proteinlerine benzer proteinleri de bulunmaktadır. Epitel bariyer oluşumunda kilit yapı olan sıkı bağlar hem epitel hücreleri arasında hem de epitel hücreleri ile M hücre ve dendritik hücreler arasında görülür. Böylece M hücre ve dendritik hücre epitel bariyer bütünlüğü bozulmadan lumenden antijen örneklemesi gerçekleştirebilmektedir. Bu yapının astım, atopik dermatit ve alerjik rinit gibi alerjik hastalıklarda bozulduğu, epitel bariyer geçirgenliğinin arttığı, alerjen ve iritanların hava yollarında bazal tabakaya daha kolay ulaştığı gösterilmiştir. Trisellülin triselllüler sıkı bağ için bulunan ilk belirteçtir. Trisellüler sıkı bağlar dentritik hücreler için belki de en iyi penetrasyon noktasıdır. Ancak dentritik hücrelerin epitele penetrasyonu ve regülasyonunu daha iyi anlamamız için trisellülin üzerine ileri çalışmalar gerekmektedir. Adenoid epitelindeki TSLP (timik stromal lenfopoetin), dendritik hücrelerin aktivitesini etkileyerek inflamatuar hastalıkların oluşumunda kilit rol oynamaktadır. Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Biriminde adeneidektomi olan 80 çocuk alınacaktır. Adenoidektomi sırasında elde olunan adenoid dokudan histolojik örneklem yapılacak ve yaklaşık 1mm3 parça %10?luk formoline alınıp immunohistokimyasal yöntem ve ışık mikroskobi kullanılarak M hücre, dendritik hücre ve tight junction proteinleri boyanacaktır. Tüm çocuklara deri prik testi yapılarak alerjik olan ve olmayanlar arasında epitelyum bariyer ve bu bariyerle M hücre ve dendrtiik hücrenin ilişkisi incelenecektir. M hücrenin immünhistokimyasal boyanması için anti-CK20 ve anti class 2 beta tubulin antikoru, dendritik hücrenin boyanması için anti-CD1a ve anti-TSLP antikorları kullanılacaktır. Bu iki hücrenin trisellulin ile ilişkisinin gösterilmesi için Anti-Trisellulin antikoru ile epitel sıkı bağlarının gösterilmesine çalışılmıştır.
Trofoblastik hücre ürünlerinin oosit kültüründeki yeri
Amaç: Çalışmamızda elde edilecek trofoblastik hücre ürünlerinin oosit kültüründe kullanılması ve oosit matürasyonuna olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 14,5 günlük gebe farelerden enzimatik işlem sonucunda trofoblast kök hücreleri elde edildi. Ardından kültür işlemi için profaz I, metafaz I ve metafaz II oositler dişi farelerden elde edilerek M2 kültür vasatı, trofoblast kök hücre kültür vasatı (CM) ve trofoblast kök hücreleri (TR) ile 48 saat kültüre edildikten sonra her gruptan oositler immunoflouresan boyama ile anti-APC, anti-MAD1, anti-MAD2, anti-RAS, anti-MPF ve anti-Siklin B1 immunoreaktivitesinin tespiti ve DNA metilasyon analizi için ayrıldı. Bulgular: Trofoblast kök hücreleri plasentadan elde edilerek sitokeratin-7 pozitif olmasıyla karakterizasyonu yapıldı. Profaz I, metafaz I ve metafaz II aşamalarında toplanan oositlerin M2, CM ve TR kültür ortamında kültürleri sonrasında APC immün reaktivitesinin en fazla TR profaz I grubunda, MAD1 immünoreaktivitesinin TR grubunda metafaz II'de olduğu ve diğer gruplarda daha erken dönemde pozitiflik gösterdiği saptandı. MAD2 immunreaktivitesi ise en fazla CM grubunda, RAS immunoreaktivitesi en az TR grubunda iken diğer gruplarda beklenen şekilde idi. Siklin B1 immünreaktivitesi tüm gruplarda az iken MPF immünoreaktivitesinin özellikle CM grubundaki tüm oositlerde ve M2 grubundaki metafaz II oositlerde olduğu saptandı. DNA metilasyonunun en fazla M2 metafaz II oositlerde olduğu bunu CM grubundaki metafaz II oositin takip ettiği gözlendi. Sonuçlar: Çalışmada ana bilim dalımızda plasentadan ilk defa trofoblast kök hücre eldesi protokolü geliştirilmiş ve karekterizasyonu yapılmıştır. Elde edilen oositlerin kültürleri sonrasında CM kültür vasatının RAS, MPF ve MAD2 ekspresyonlarındaki artışa, APC ve siklin B1 ekspresyonundaki azalmaya sebep olmasından dolayı in vitro oosit maturasyonu kültürü açısından uygun olabileceği sonucuna varıldı.
İnsan fallop tüplerinde WNT sinyali ekspresyon paternlerinin incelenmesi
Fallop tüpü, uterus ve ovaryumlar arasında uzanan, dört farklı anatomik bölümde incelenen bir çift tüptür. Her bir anatomik bölgenin farklı yapısal özelliklere ve hücre dağılımlarına sahip olduğu bilinmektedir. Gelişimsel olayların, kök hücrelerin ve hücre davranışının kontrolünde önemli olan Wnt sinyal yolağı ligandları fallop tüplerinden fizyolojik ve patolojik koşullar altında salınmaktadır. Bu çalışmada insan fallop tüplerinin farklı anatomik bölgelerinde, kanonik Wnt yolağı ligandlarının kantitatif analizinin yapılması ve Wnt3a ligandının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ile bu farklı bölgelerin patolojilerden etkilenmediğinin gösterilmesi için ışık mikroskobik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 5 hastadan sekretuar fazda alınan unilateral fallop tüpü dokuları proksimal, distal ve ampullar olmak üzere üç bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Reverse transkriptaz kantitatif PCR yöntemi ile 8 farklı kanonik Wnt yolağı ligandının 7 tanesinin ekspresyonu fallop tüplerinde saptanmıştır. Wnt1, Wnt3, Wnt3a, Wnt8b, Wnt10a ve Wnt10b ligandları fimbrialarda daha yüksek ekspresyon seviyesi gösterirken Wnt3a ekspresyonunun proksimal kısımda distal ve ampullar kısımlara göre anlamlı derecede daha düşük ekspresyon gösterdiği ortaya koyulmuştur. Wnt3a ligandı immünohistokimyasal olarak değerlendirildiğinde tüp epiteli ve lamina propriasında yoğun bir şekilde lokalize olduğu gözlenmiştir. Çalışma ile sekretuar fazda baskılanan Wnt ligandlarının varlığının fallop tüplerinde gösterilmesi bu yolağın tüp homeostazında önemini göstermektedir. Ayrıca Wnt ligandlarının fallop tüplerinde köklülüğü koruyucu faktörler olarak değerlendirilebileceği gösterilmiştir.
Üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu patogenezinde cajal hücreleri'nin rolü
Üreteropelvik Bileşke Obstrüksiyonu Patogenezinde Cajal Hücreleri'nin RolüAmaç: Son yıllarda üzerinde sıkça durulan ve gastrointentinal sistem ile ürogenital sistemde pacemaker hücreler olduğu düşünülen Cajal Hücreleri oldukça popülarite kazanmıştır. Bu çalışmada konjenital hidronefrozun en önemli nedenlerinden olan Üreteropelvik Bileşke Obstrüksiyonu patogenezinde, peristaltik aktiviteden sorumlu olduğu düşünülen Cajal Hücrelerinin rolünü incelemeyi amaçladık.Materyal ? Metod: İmmunohistokimyasal c-kit (CD 117) kullanılarak üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu olan 19 olgu ile olmayan 12 olgu Cajal hücre sayıları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: Işık mikroskopisinde CD 117 ile pozitif boyanan Cajal Hücrelerinin sinir hücreleri ile kas hücreleri arasında ve sirküler kas tabakasına yakın seyrettiği gözlemlendi. Kontrol grubunda Cajal hücre sayısının Üreteropelvik Bileşke Obstrüksiyonu olan vakalara göre istatiksel olarak anlamlı derecede fazla olduğu görüldü.Sonuç: Üreteropelvik Bileşke Obstrüksiyonu hastalarında Cajal Hücre sayısının anlamlı derecede azalmış olması, bu hücrelerin interkaliksiyel alandan başlayarak üreteropelvik düzenli peristaltik hareketleri başlatma, koordine etme ve iletme gibi bazı görevleri olduğunu göstermektedir. Bu hücreler hakkında yapılacak olan daha ileri çalışmalar ile üriner sistemin nörofizyolojisinin daha iyi anlaşılması sağlanacak ve konjenital hidrenefroza yol açan hastalıklara yaklaşımda yeni ufuklar açılabilecektir.
Kronik obstrüktif akciğer hastalarında ağırlık derecesine göre 16-KDA clara hücre proteini (CC16) düzeyleri
Kronik Obstüriktif Akciğer Hastalarında Ağırlık Derecesine Göre 16-KDA Clara Hücre Protein(CC16) Düzeyleri Giriş ve Amaç: Clara Hücre Proteini (CC16) solunumsal bronşiollerde yer alan siliasız Clara hücreleri ve büyük veya küçük havayollarındaki siliasız kolumnar epitel hücreleri tarafından salınan bir proteindir. CC16 proteini immün baskılayıcı özelliktedir ve oksidatif stres ile karsinogeneze karşı koruyucudur. Kronik Obstruktif Akciğer Hastalıkları?nda (KOAH) ve sigara kullananlarda olasılıkla tüketime ve epitelyel hasara bağlı olarak akciğerlerdeki düzeyleri azalmış olarak bulunmuştur. Ancak KOAH olgularında CC16 serum düzeyleri ile ilgili çalışmalar farklı sonuçlar vermiştir. Araştırmamızın amacı KOAH hastalarımızda hastalığın ağırlık derecesi (solunum fonksiyon testleri ve arter kan gazı ölçümleri ile), mesleki ve çevresel karşılaşma öyküsü, sigara kullanımı ile serum CC16 düzeylerinin ilişkisini tartışmaktır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları polikliniğinde takipli 83 KOAH hastasının demografik özellikleri, sigara öyküleri, solunum fonksiyon testleri ve serum CC-16 düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 83 hastanın yaş ortalaması 64.5 ± 9.2 idi (min: 39- max: 87). Hasta grubunun çoğunluğu erkeklerden oluşmaktaydı. Meslek açısından sıralamada öncelikle işçi ve çiftçiler gelmekteydi. Hastalar büyük oranda ilçe ve köylerde yaşamaktaydı. Sıklıkla ilkokul mezunu idiler. Sıklıkla sigarayı bırakmışlardı. Olguların çoğunu orta ve ağır hastalar oluşturmaktaydı KOAH olgularının CC16 düzeyi hastalığın ağırlığı arttıkça yükselmekteydi. Ancak farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sigara kullananlarda CC16 düzeyleri daha yüksekti ancak gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kadın hastaların CC16 düzeyi (5.44 ± 1.07) erkek hastalardan daha yüksekti (5.13 ± 0.99) ancak farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.448). KOAH olgularının çoğu evde ısınma amacıyla kömür sobası kullanırken (%90.5), hayvan besleyenlerin oranı %56 idi. Evlerine yakın (1 km lik alanda) fabrika bulunduğunu bildirenlerin oranı %27.4 idi. iii KOAH olgularının yaşları ile CC16 düzeyleri arasında negatif bağıntı bulunmaktaydı (r=-0.427, p=0.005). Regresyon analizi ile yaş CC16 düzeyleri üstünde bağımsız olarak etkili bulundu (Beta=-0.429, t= -4.367, p=0.003). Sonuç: KOAH hastalarında serum CC-16 seviyelerinin hastalık ağırlığı artıkça yükseldiği bulundu. Ancak bu sonuçlar istatiksel olarak anlamlı değildi. Bu konuda yapılan çalışmalarda da çelişkili sonuçlar vardır. CC-16 proteininin klinik kullanımda yerini alması için KOAH ve CC-16 ilişkisini ortaya koyan daha çok çalışma yapılması gerekmektedir.
2.1 GHz frekanslı mikrodalga radyasyonun meme fibroblast hücrelerine etkileri
Bu çalışmada Wideband Code Division Multiple Access (W-CDMA) modülasyonlu Mikrodalga (MW) radyasyonun meme fibroblast hücreleri hücre canlılığı ve apoptotik aktivite üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçladı. Hücreler 4 ve 24 saat sürelerince 2.1 GHz W-CDMA modülasyonlu MW radyasyona maruz bırakıldılar. Hücre canlılığı MTT [3-(4, 5-dimethylthiazol?2-yl)-2, 5-diphenyltetrazolium bromide] methodu ile belirlendi. Apoptotik hücre yüzdeleri ise akım sitometri cihazı yardımı ile Annexin V-FITC ve PI boyaması yapılarak analiz edildi. Mitokondri Membran Potansiyeli?nde (??m) meydana gelebilecek olası değişimler JC?1 boyaması yapılarak akım sitometri ve florasan mikroskobu yardımı ile saptandı. Fas, FasL, p53 ve sitokrom-c değerleri ise Eliza methodu ile ölçüldü. Hücre canlılıkları uygulanan MW radyasyon etkisinde azalış gösterdi. Annexin V-FITC pozitif hücre yüzdeleri ise her iki maruziyet süresinde de artış gösterdi. Bu sonuçların yanı sıra ??m?de azalma tespit edildi. Fas, FasL ve p53 miktarlarında herhangi bir değişme gözlemlenmezken sitokrom-c düzeylerinde istatiksel olarak anlamı bir artış görüldü. Bu sonuçlar 2.1 GHz W-CDMA modülasyonlu MW radyasyonun meme fibroblast hücrelerinde hücre proliferasyonunu inhibe ederek mitokondri yollu apoptozise neden olabileceğini göstermektedir.
Depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluğu en sık görülen psikiyatrik hastalıklardandır. Tedavilerinde Antidepresanlar önemli bir yere sahiptir. Çalışmalar, Antidepresanların kullanım sıklığının artması nedeniyle kilo alımı, diyabet, hiperlipidemi gibi çeşitli metabolik yan etkilerin ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu tez çalışmasının amacı, depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan ve güncel kullanım sıklığı giderek artan antidepresan ilaç kullanan hastalarda pankreas beta hücre rezervinin belirlenmesi ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılırmasıdır. Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu, endokrinoloji polikliniğine rutin kontrol amacıyla başvuran ve herhangi bir tıbbi hastalığı olmayan kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde ki-kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analiz edilirken SPSS 22 program paketi kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR, insülin, C-peptit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Ancak vaka ve kontrol grupları arasında AKŞ ve HbA1c değerleri açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05) Vaka grubunun T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte HDL, TG, VLDL açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Vaka grubunun kalp hızı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve C-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Sonuç olarak; depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastaların çoğunda metabolik belirteçlerde anlamlı düzeyde artış saptanmıştır. Obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yüksek risk faktörlerine sahip vakaların yakından izlenmesinin faydalı olacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Antidepresanlar, Pankreas beta hücresi, Metabolik belirteçler
Antifungal ajanların candida türleri ile uyarılmış periferal kan mononükleer hücrelerinden sitokin salınımına etkisi
Geniş spektrumlu antibiyotiklerin daha yaygın kullanımı, organ nakillerinin daha sık yapılması gibi nedenler bağışıklık sistemi baskılanmış hastaların sayısının ve bu tür hastalarda kandidoz varlığının her geçen gün artış göstermesine neden olmaktadır. Candida infeksiyonuna karşı oluşan bağışıklıkta, sitokinler de dahil olmak üzere, pek çok faktör rol oynamaktadır. Antifungal ajanlar immün hücrelerele etkileşime girebilmektedir. Bu çalışmamızda; vorikonazol, kaspofungin ve itrakonazol gibi antifungal ajanların. C.albicans ve C. krusei ile uyarılan insan periferal mononükleer hücrelerinden (MNH) sitokin salınımında oluşturduğu değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır.İnsan MNH izolasyonu Ficoll-hypaque density gradient centrifugation yöntemi ile yapıldı. İnsan MNH kültür üst sıvılarında IL-2, IL-6, IL-10, IL-17, IL-22, IL-23, IFN-? ve TGF-ß sitokin düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlendi.Çalışmamızın sonuçlarına göre vorikonazol, itrakonazol ve kaspofungin varlığında IL-2, IL-6, IL-22, IL-23, IFN-? düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artış, IL-10 ve IL-17 düzeylerinde istatiksel olarak anlamı bir değişiklik gözlenmemiş olup, TGF-ß düzeyinde ise azalma gözlenmiştir.Çalışmamızın sonuçları, Candida türleri ile uyarılmış insan MNH'leri üzerine antifungal ajanların immunomodülatör etkisi olduğunu düşündürmektedir. Antifungal ajanlarla MNH etkileşimi Th1 tip sitokin yanıtı oluşumuna neden olmuştur. İmmün hücrelerden sitokin salınımı da fungal patojenlerin yok edilmesinde önemlidir. Bu nedenle, sitokinler özellikle Candida infeksiyonlarının tedavisinde antifungal ajanlarla beraber kullanılabilecek yeni tedavi yaklaşımı olarak önem taşımaktadır.
Ratlarda glokom modelinde sistemik ve/veya intravitreal rosuvastatin uygulamasının retinal ganglion hücreleri üzerine nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Ratlarda glokom modelinde sistemik ve/veya intravitreal rosuvastatin uygulamasının nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi.Metod: 30 adet Long-Evans cinsi ratın 60 gözü çalışmaya dahil edildi. Kronik oküler hipertansiyon modeli ratların sağ gözlerinde episkleral ven koterizasyonu (EVK) yolu ile oluşturuldu (30 göz). Ratların diğer gözleri kontrol grubu olarak alındı. Ratlar; grup 1 (1mg/kg/gün oral rosuvastatin), grup 2 (intravitreal rosuvastatin), grup 3 (oral+intravitreal rosuvastatin), grup 4 (intravitreal sham) ve grup 5 (sadece glokom modeli) olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplarda EVK öncesi ve sonrası Tonopen (Medtronic Solan, FL, USA) ile göz içi basınç (GİB) değerleri ölçüldü. RGH morfoloji ve sayısı Hematoksilen-Eosin, apoptozise uğrayan RGH oranları TUNEL boyama ile değerlendirildi. Gruplar arası RGH sayı farkları istatistiksel olarak Mann-Whitney-U testi ile analiz edildi. EVK öncesi ve sonrası GİB farkları ise Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı.Bulgular: EVK öncesi Tonopen (Medtronic Solan, FL, USA) ile ölçülen GİB değeri tüm gruplarda ortalama 15,31±1,30 mmHg (12,50-17,75) ve EVK sonrası 2.hafta 28,73±2,45 mmHg (25,50-34,00) olarak ölçüldü (p<0,0001). Total RGH sayısı grup 1 (92,4±7,3) `de grup 5 (70,33±8,2) ile karşılaştırıldığında daha yüksek izlenirken, kendi kontrol grubu (94,8±9,7) ile benzer olduğu saptandı (p:0.03; p:0.90, sırasıyla). Grup 2 (57,3±8,2) ve grup 3 (60,5±12,9)' teki RGH sayıları ise grup 5'e göre daha az olarak bulundu (sırasıyla, p:0,004, p: 0,261). TUNEL boyamada apoptozise uğrayan hücre oranları ise RGH sayıları ile paraleldi ve gruplara göre sırasıyla; %0.9, %10.4, %3.3, %0,0 %5.6 olarak bulundu.Sonuç: Oral rosuvastatin alan ratlarda RGH kaybının daha az bulunması, nöroprotektif etkisini desteklemekte birlikte; intravitreal rosuvastatin uygulamasının RGH' leri koruyucu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Kelimeler: Rat glokom modeli, rosuvastatin, nöroproteksiyon
İn-vitro langerhans adacık hücre canlılığına bazı hücre ve hormon uygulamalarının etkileri
beta hücrelerinin bazı genetik HLA alelleriyle ili?kili olarak otoimmün harabiyeti ve yitimiyle seyreden süreğen bir hastalıktır. Ekzojen insülin tedavisi, Tip 1 diyabetli hastalarda ya?am kalitesini arttırmak ve diyabetin süreğen komplikasyonlarını önlemek ya da geciktirmek için tek seçenektir. Yoğun insülin tedavisinin süreğen komplikasyonları önlemede yeterli ba?arıya ula?amadığı gözlenmektedir. Tip I diyabet tedavisinde pankreas adacık hücrelerinin izole edilerek, daha az-invazif yoldan (portal vene infüzyonla) karaciğere nakledilmesine yönelik çalı?malar 1990? larda hız kazanmı?tır. ?zolasyon sürecinde olu?an hipoksi ve oksidatif stres, hücrelerde sitokin aracılı apoptoz ve nekrozu uyarmakta ve hücre yitimine neden olabilmektedir. Nakil öncesi adacık hücrelerinin kültür edilmesinin, preparatlardaki hücre yoğunluğunu arttırıp hücre canlılığını uzattığına yönelik veriler bulunmaktadır. Biz de çalı?mamızda kültüre adacık hücrelerinin karaciğer portal ven? inden verildikten sonra canlılığının nasıl etkilendiğini gösterebilmek ve progesteron hormonunun etkisini belirleyebilmek ereğiyle in-vitro ko?ullarda adacık+ hepatosit ko-kültürüne progesteron hormonu ekleyerek adacıklarda floresan boyama ile canlılık ölçümü, BrdU ile boyayıp akım sitometride sayarak proliferasyonuna olan etkilerini ve glukoz tolerans testi ile fonksiyon ölçümü yapmayı ve gruplar arasındaki farklılıkları belirlemeyi amaçladık.Deneyde 2-5 aylık, 200-250 gr ağırlığında, erkek, 60 adet Wistar albino sıçanlar kullanıldı. Adacık kültürü, Adacık+ Hepatosit ko-116kültürü, Adacık+ Progesteron kültürü, Adacık+ Hepatosit+ Progesteron ko- kültürü, grupları olmak üzere 4 grupta, 0. ve 48. saatlerde incelemeler yapıldı. Hepatosit izolasyonunda Seglen? in iki basamaklı izolasyon yöntemi temel alındı. Canlılık ve sayım i?lemleri Cauntes (?nvitrogen- ABD) cihazında yapıldı. Adacık hücrelerinin canlılık ölçümü için PI/ FDA ile florasan boyaması yapıldı. BrdU boyası ile i?aretlenip akım sitometride hücre çoğalması hesaplandı. Glukoz uyarım testi için ise EL?ZA yöntemi uygulandı. Adacık hücrelerinin canlılık değerlendirmesinde 0. saat ile 48. saat arasında en fazla artı? Adacık+ Hepatosit+ Progesteron grubunda gözlendi.. Adacık hücrelerinin çoğalmasının ölçümünde canlılıkla orantılı olarak en fazla artı? Adacık+ Hepatosit+ Progesteron grubunda gözlendi. Glukoz uyarım testi verilerinde insülin salınımı dü?ük glukoz varlığında adacık ve adacık+ progesteron grubunda 0. saate göre 48. saatte artı? olduğu gözlenirken, yüksek glukoz varlığında ise bütün gruplarda bir dü?ü? olduğu belirlendi. Elde edilen veriler anova testi ile değerlendirildi ve sonuçlar bulgularla uyumlu bulundu.
HL-60 hücre hattında mevastatin ve 5-aza-2-deoksisitidinin apoptotik ve epigenetik etkilerinin belirlenmesi
Statinler hiperkolesterolemi ve sonrasında gelişen kardiyovasküler hastalıkların tedavisi için en çok kullanılan ilaçlardır. Statinler, mevalonat sentezini baskılayarak, hem kolesterolün hem de izoprenoid ara ürünlerinin (farnesilpirofosfat ve geranilgeranil pirofosfat) seviyesinde azalmaya neden olur. Bu nedenle, statinler translasyon sonrası protein izoprenilasyonunu etkiler. Dolayısı ile statinlerin etkisi kolesterol seviyesindeki azalmadan beklenenden daha fazla olabilir. Hematopoietik tümörlerde, DNA hipermetilasyonu tümör baskılayısı genlerin inaktivasyonunda yaygın görülen bir mekanizmadır. Apoptotik yolaklarda iş gören çok sayıda genin kanser hücrelerinde metillenmiş olduğu belirlenmiştir ve bu genlerin DNA metil transferaz inhibitörleri ile ifadesinin yeniden sağlanması hücreleri apoptoza duyarlı hale getirmektedir. Bu çalışmada, Mevastatinin tek başına ve 5?-Aza-2-Deoksisitidin (DAC) ile birlikte kullanımın HL-60 hücreleri üzerine olan apoptotik ve epigenetik etkilerini araştırmayı amaçladık. Mevastatinin tek başına ve DAC sonrasında kullanılmasının doza ve zamana bağlı olarak apoptotik cevaba neden olduğunu gösterdik. DAC'nin apoptotik etkisinin Mevastatin varlığında daha da arttığını bulduk. Bu bulgular, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, apoptotik ve anti-apoptotik genlerin mRNA ifade düzeylerindeki uygun değişimlerin olması ile doğrulandı. Ayrıca CASP3 ve CASP8 genlerinin HL-60 hücrelerinde metile olmadığını belirledik. Statinlerin ve DAC'nin moleküler etkilerinin tam olarak belirlenmesi lösemi tedavisi için yeni moleküler hedeflerin tanımlanmasına olanak sağlayacaktır.
Hücre konusunun öğrenilmesinde öğrenme amaçlı yazma etkinliklerinin kullanımı ve analoji üretme
Bu çalışmanın amacı, farklı muhataplara öğrenme amaçlı yazma etkinlikleri hazırlamanın ve öğrenme amaçlı yazma içinde kullanılmak üzere analoji üretmenin hücre konusunun öğrenilmesine etkisini araştırmaktır.Çalışmanın örneklemini 2009- 2010 eğitim-öğretim yılının 1. döneminde Sakarya ilindeki bir okulda öğrenim gören 9. sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Deneysel olarak planlanan bu çalışmada öntest-sontest kontrol gruplu model kullanılmıştır. Çalışmada 1 kontrol ve 4 deney grubu ile çalışılmıştır. Deney gruplarının birincisi ilköğretim öğrencisine mektup (DG1), ikincisi öğretmene mektup (DG2), üçüncüsü ilköğretim öğrencisine analoji içeren mektup (DG3) ve dördüncüsü öğretmene analoji içeren mektup (DG4) yazmışlardır. Çalışmada veri toplama aracı olarak çoktan seçmeli ?Hücre Bilgisi Testi? kullanılmıştır. Aynı zamanda deney grubu öğrencileriyle yarı yapılandırılmış görüşme yapılarak yazma etkinlikleri ve analoji hakkındaki görüşleri belirlenmiştir.Çalışma sonunda elde edilen veriler SPSS paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Yarı yapılandırılmış görüşmeler içerik analizi ile değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar öğrenme amaçlı yazma etkinliklerinin, öğrenme sürecinde etkili olduğunu göstermektedir. İlköğretim öğrencisine analoji içeren mektup yazan deney grubunun (DG3), kontrol grubundan daha başarılı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Aynı şekilde öğretmene analoji içeren yazma etkinliklerini yapan grubun (DG4) sontest puan ortalaması, kontrol grubundan daha yüksek çıkmıştır (p<0.10). Yarı yapılandırılmış görüşme sonuçları, öğrencilerin öğrenme amaçlı yazma ve analoji üretme etkinliklerine olumlu baktıklarını ortaya koymuştur.