Hücreler
Bu konu başlığı altında 84 tez
Türk propolisinin hücre döngüsü üzerine etkisinin araştırılması
Propolis bal arılarının bitkilerden topladıkları çeşitli ürünleri kullanarak ürettikleri reçinemsi doğal bir maddedir. Propolis eski çağlardan beri başta sağlık olmak üzere diğer alanlarda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bilinen biyolojik aktivitelerinden bazıları; antibakteriyel, antiseptik, antitümoral, antiinflamatuar, antioksidan ve anestezik özellik göstermesidir. Hücre döngüsü, hücre büyümesi ve bölünmesinin kontrol edildiği evreleri içeren bir döngüdür. Hücrelerin döngüsünün kontrolü doku homeostazı ve kanser açısından önemlidir. Bu çalışmada; Türk propolisinin HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsüne etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda HEK293T ve HeLa hücreleri Türkiye'de üretilen ticari formdaki iki farklı propolisin LD50 konsantrasyonları ile in vitro koşullarda 24 saat süreyle muamele edilerek hücre döngüsü analizleri gerçekleştirilmiştir. Akım sitometri ile yapılan hücre döngüsü analizleri sonucunda; Propolis 1'in G1 fazındaki hücre sayısını kontrole kıyasla, HeLa hücrelerinde %24 oranında (p=0,004), HEK293T hücrelerinde %27,4 oranında (p=0,024) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürdüğü saptanmıştır. Propolis-2'nin ise kontrole kıyasla HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsünün herhangi bir evresindeki hücre yüzdesini istatistiksel olarak anlamlı bir düzeyde etkilemediği saptanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen deneysel veriler Propolis-1'in HEK293T ve HeLa hücrelerinin hücre döngüsünün S-G2/M evrelerinde birikmesine sebep olduğunu ve hücre döngüsünü durdurduğu göstermektedir.
Hayvanlarda ovogenezde ovosit büyümesiyle ilgili mekanizmalar üzerine bir derleme
Bütün hayvan gruplarında yumurta hücresinin, ait olduğu organizmadaki somatik hücrelere göre çok daha büyük olması onun ayırt edici bir özelliğidir. Yumurta hücresinin bu büyüklüğü yumurta sarısı olarak isimlendirilen besin maddelerinin ovogenez sırasında sitoplazmada biriktirilmesinden dolayıdır. Hayvanlar, kısa sürede büyük hacimlere ulaşan ve çok sayıda olabilen yumurtalarını ovogenez sırasında bazı özel mekanizmalar kullanarak üretir. Bu mekanizmalar gen amplifikasyonu, diplotende bekleme, ovaryum dışı kaynakların katkısı ve yardımcı hücrelerin katkısı şeklinde gruplandırılmıştır. Türe göre bu mekanizmalardan biri veya birkaçı kullanılsa da bazı mekanizmalar farklı hayvan türlerinde ortaktır. Karşılaştırmalı ovogenez araştırmaları bir taksonun evrimi ve biyocoğrafyasıyla ilgili varsayımlar oluşturmada ve bu varsayımları sınayabilmede çok yararlı olabilir. Bu nedenle, hücre ve gelişim biyologlarının ovosit gelişimini hayvanlar aleminde daha geniş bir tür yelpazesinde araştırması bu süreçte yer alan mekanizmaları ve taksonların filogenetik ilişkilerini anlamamıza büyük katkı sağlayacaktır.
Liraglutid'in fare pankreas beta hücrelerinde insülin salgısı ve beta hücre sağ kalımıyla ilişkili GPCR genlerinin ifadesine etkisinin belirlenmesi
Diyabet artan sıklığı ve hastalık yükü nedeniyle günümüzde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Liraglutid, antihiperglisemik aktivite ile uzun etkili glukagon benzeri peptit yapıdaki bir ilaçtır. Bu ilaç, hücre zarında bulunan Glukagon Benzeri Peptit-1 Reseptörü'ne (GLP-1R) bağlanarak etki göstermektedir. G proteinine bağlı reseptörler (GPCR) hücre yüzeyinde önemli sinyal yollarına aracılık eden moleküllerdir. Pankreatik beta hücrelerinde belirli G proteinine bağlı reseptörler için insülin salgılama potansiyelinin araştırılmasına yönelik yapılan çalışmalar, pankreas beta hücre fonksiyonunun düzenlenmesinde GPCR'lerin rolünü kanıtlamıştır. Tez çalışmamız kapsamında birer GPCR olan GPR75, GPR56, GLP1R, M3R, CB1R genlerinin obez olmayan diyabetik NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde liraglutid muamelesine bağlı olarak gen ifadesindeki değişimleri araştırılmıştır. NIT-1 fare pankreas beta hücreleri 10, 100, 1000 nM konsantrasyonlarda 30, 60, 120, 240 dakika sürelerde liraglutid ile muamele edilmiştir. GPCR genlerinin mRNA düzeyindeki gen ifadesi değişiklikleri qPCR yöntemiyle belirlenmiştir. 240 dakika liraglutid muamelesi NIT-1 hücre gelişimini olumsuz etkilediği için bu gruplardan kullanışlı bir veri elde edilememiştir. İn vitro koşullarda GLP1-R reseptör proteininde 1000 nM konsantrasyonda liraglutid muamelesine bağlı olarak test edilen tüm zamanlar için anlamlı bir değişim saptanmıştır. GPR75, GPR56, M3R, CB1R mRNA düzeylerinin 30. dakikada azaldığı, 60. dakikada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı, 120. dakikada tekrar azaldığı gözlenmektedir. Liraglutid'in NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde araştırılan genlerin ifadesi üzerinde geçici bir etkisi olduğu görülmekle birlikte GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin liraglutidin beta hücresi üzerindeki etkilerine aracılık edebilecekleri düşünülmektedir. GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin ifadesindeki değişimler bu genlerin ve ürünlerinin antidiyabetik ve antiobezitik tedavi için hedef moleküller olabileceklerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, GPCR, İnsülin Sekresyonu, Liraglutid
Comparative analysis of myeloid-derived suppressor cells from blood and spleen in gastric and pancreatic cancer
Under physiological conditions, development and maturation of the myeloid cells take place in the bone marrow. In case of chronic inflammatory disorders such as cancer, production of chemokines, growth factors, and cytokines are augmented, and myelopoiesis is boosted. However, the myeloid cells enter circulation without full maturation and may interfere with immune responses. These immature immunosuppressive cells are called "myeloid-derived suppressor cells (MDSCs)". MDSCs employ different mechanisms such as reactive oxygen species, nitric oxide, arginase 1, indoleamine 2,3-dioxygenase to suppress immune responses. MDSCs are accumulated in the peripheral blood, bone marrow, liver, and especially in the spleen and support tumor formation and metastasis in tumor-bearing mice. On the other hand, since obtaining spleen samples is very challenging, peripheral blood is generally used in human studies. Increased amounts of MDSCs were found in the peripheral blood of cancer patients and were associated with bad prognosis. However, there is more room for research about MDSCs in the human spleen. In this study, from peripheral blood and spleen samples of gastric and pancreatic cancer patients who underwent splenectomy, the subtypes of MDSCs were determined. Particularly, polymorphonuclear MDSCs (PMN-MDSCs) were accumulated in the spleen, and they were in close proximity with T cells. Increased percentages of PMN-MDSCs both in peripheral blood and spleen were associated with bad prognosis regardless of clinical stage. Furthermore, the spleen specimens which were obtained from the patients with traumatic injury served as non-malignant controls. PMN-MDSCs were accumulated in injured spleen similar to that of observed in the cancer patients. Increased percentages of PMN-MDSCs in the spleen were positively correlated with injury severity scores. Furthermore, the splenic PMN-MDSCs as well as the circulating PMN-MDSCs, displayed similar distribution, morphological properties, capacities to produce reactive oxygen species, nitric oxide, and suppressed T cells. Both in cancer and traumatic injury the expression of human MDSC-associated immune regulatory molecules were increased. In conclusion, our results demonstrated the immune modulatory function of the human spleen through MDSCs in inflammatory disorders such as cancer and trauma.
Tip-1 yardımcı T (TH1) hücrelerin radyasyon stresi altında fonksiyonel ve fenotipik değişimlerinin incelenmesi
Tümör mikroçevresindeki immün baskılayıcı ortam nedeniyle, anti-tümör yanıtta öncül rol alan T lenfositlerin fonksiyonel ve fenotipik durumundaki değişimlerin anlaşılması önemlidir. Kanser gibi kronik inflamasyonda T hücreler, yüksek inhibitör reseptör ifade eden yorulmuş fenotipte ve fonksiyonunu kaybetmiş hücrelere farklılaşabilmektedir. Yorulmuş T hücrelerin efektör fonksiyonları inhibitör reseptörlerin blokajı yardımıyla geri kazandırılabilir. Radyoterapi ve blokaj tedavisi ise anti-tümör immün yanıtları artırabilecek bir kombinasyon olarak ön görülmektedir. Bu in vitro tez çalışması kapsamında, THR sinyali anti-CD3 monoklonal antikoru ile ve ko-stimülasyon ise bir monositik hücre hattı aracılığıyla sağlanmış; bu sayede, CD4+ yardımcı T hücreler sürekli olarak uyarılmıştır. Kullanılan ko-kültür modelinin farklı inkübasyon sürelerinde (0, 24, 72 ve 120 saat), farklı fenotiplerdeki T hücrelerin farklı dozlarda (0 Gy, 2 Gy, 5 Gy, 8 Gy ve 12 Gy) radyasyon stresi altında fonksiyonel ve fenotipik değişimleri incelenmiştir. Naif CD4+ T lenfositlerin uyarımla birlikte IL-2, IFN-γ ve TNF-α üreten efektör hücrelere farklılaştığı; ardından, yüksek düzeyde inhibitör reseptör ifade eden ve sitokin üretimi azalmış, yorulmuş hafıza-benzeri T hücrelere dönüştüğü görülmüştür. Hücrelerin en radyosensitif olduğu uyarım periyodunun, apopototik düzey ve DNA kırık sayıları hesaplanarak 72. saat olduğu ve efektör T lenfositler ile efektör hafıza-benzeri T lenfositlerin en hassas alt gruplar olduğu bulunmuştur. Radyasyona en dirençli alt tipler ise naif T ve merkezi hafıza benzeri T lenfositler olmuştur. Radyasyonun Th hücrelerde mitokondri membran potansiyelini değiştirmediği görülmüştür. Radyasyon maruziyeti öncesinde uygulanan anti-PD-1 blokajının ise Th1 hücre canlılığı üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığı gösterilmiştir. Sonuç olarak, Th1 hücrelerinin PD-1 blokajı ile yeniden fonksiyon kazanma sürecinde radyasyon hassasiyeti göstermediği değerlendirilmiştir.
LAP1B proteinin kas hücrelerinin transkripsiyon regülasyonundaki rolünün araştırılması
Çekirdek iç membran proteini LAP1B'nin (lamina-ilişkili polipeptit 1, izoform B) işlev kaybı insanda kas distrofisi ve kardiyomiyopatiye neden olmaktadır. LAP1B'nin kas dokusundaki işlevi henüz bilinmemektedir. Tezin amacı, LAP1B'yi ifade etmeyen kas hücrelerinin farklılaşma sürecinde transkriptom düzeyindeki değişikliklerin belirlenmesi ile, insanda neden olduğu kas distrofisinin moleküler patogenezinin anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Bu amaçla in vitro model olarak kullanılmak üzere kontrol ve bir LAP1B-ilişkili kas distrofisi hastasına ait primer fibroblastlar ölümsüzleştirilmiş ve uyarılabilir MyoD gen transferi gerçekleştirilmiştir. Kontrol hücrelerin sekiz günde olgun miyotüpler oluşturduğu gözlenirken, mutant hücrelerin füzyon kapasitelerinin çok düşük olduğu ve farklılaşmayı tamamlayamadıkları bulunmuştur. Ayrıca C2C12 fare miyoblastlarında LAP1A/B ifadesinin baskılanmasına neden olan mutasyonlar oluşturulmuş ve aynı bulgular gözlenmiştir. RNA dizileme yöntemi ile kontrol ve mutant hücrelerde tüm transkriptom içerisinde ifadesi değişen genler ve görev aldıkları yolaklar belirlenmiştir. Bu yolaklar arasından kas kasılması, hücre döngüsü, mitozda kromatit segregasyonu ve hücre dışı matriks organizasyonu öne çıkmıştır. Mutant hücrelerin p21 ifadesinin baskılanmış olmasına rağmen hücre döngüsünden çıktıkları hücre döngüsü analizi ile belirlenmiştir. Son olarak mutant hücrelerde p53 ifadesinde ve mikroçekirdek sayısında gözlenen artışın, hücresel stres ve DNA hasarı ile ilişkili olduğu görülmektedir. Bu çalışmadan elde edilen bulgular, LAP1B'nin kas farklılaşmasının erken evresinde hücre döngüsü çıkışında rolünün olmadığı ancak miyogenin ifadesinin uyarılması için DNA hasarının tamirinde görevli olabileceğine işaret etmektedir. LAP1'in yeni yolaklardaki olası rolünün tanımlanması, tedavide hedeflenebilir yolakların keşfedilmesine de olanak sağlayacaktır.
Deneysel yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi hazırlanmasında kullanılan farklı greft boyutlarının tedavi sonuçlarına etkisi
Derin yanıkların cerrahi tedavisinde günümüzde kısmi kalınlıkta otogreft standart tedavi olarak kullanılmaktadır. Yakın zamanda kültüre edilmemiş otolog hücrelerinin yanık tedavisinde deri grefti uygulaması kadar etkili olduğu gösterilmiştir. Bu araştırmada kültüre edilmemiş hücre spreyi ile tedavi edilecek derin ikinci derece yanıklarda, ideal donör/yanık alanı oranını belirlemek amaçlandı. Çalışmada toplam yirmi dört adet Wistar-albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Bunlar her birinde 8 adet sıçan içeren A, B ve C olarak 3 gruba ayrıldı. Her hayvanın dorsal kısımında her birinin boyutu 2 cm² olan iki faklı derin ikinci derece yanık alanı oluşturuldu. Deneyin beşinci gününde yanık alanına planlanan işlemler uygulandı. A grubundaki hayvanların ilk yanık alanına herhangi bir tedavi uygulanmadı (birinci grup), ikinci yanık alanına sadece debridman (tanjansiyel eksizyon) uygulandı (ikinci grup). Sırasıyla 2 cm2, 1 cm2, 0.5 cm2 ve 0.25 cm2 alanlardan alınan greftten hazırlanan otolog hücre spreyi B grubunun birinci ve ikinci yanık alanına ve C grubunun birinci ve ikinci yanık alanına sırasıyla uygulandı. Tedaviye yanıt işlemin on dördüncü gününde değerlendirildi; tüm denekler sakrifiye edildi ve yara bölgeleri makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskopik olarak nekroz yüzdesi hesaplandı. Histopatolojik olarak ülser boyutu (mm) ve inflamasyon (skor 0-3) değerlendirildi. Nekroz yüzdesi, ülser boyutu ve inflamasyon açısından istatiksel olarak anlamlı en iyi sonuçlar yanık alanına göre 1:2 oranında küçültülmüş donör alan kullanılan grupta gözlendi (p=0.007, p=0.041, p=0.043). Yanıkların kültüre edilmemiş otolog hücre spreyi ile tedavisinde donör alanının daha da küçültülmesi ve insanlarda standart yöntem olan otogrefte alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Deneysel ikinci derece derin yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi kullanımı
Yanık yaralanmalarının çoğu ayaktan tedavi edilebilirken %10'luk bir hasta grubunda yanık ünite veya merkezinde izlem ve tedavi gerekir. Bu tedavi süreci bazen komplike olabilir ve sekel/fonksiyon kaybı ile sonuçlanabilir. Birinci ve yüzeyel ikinci derece yanık yaraları sadece yara bakımı ile iyileĢebilirken; derin ikinci ve üçüncü derece yanıklar cerrahi tedavi gerektirir. Bu hastalarda otogreft kullanımı ile yanık yaralarının kapatılması standart tedavi yöntemidir. Ancak uzun süreli yara bakımı gerektirmesi, enfeksiyon, donör saha bakımı ve komplikasyonları gibi sorunlar nedeniyle ideal cerrahi tedavi arayıĢı sürmektedir. Kültüre edilmiĢ epidermal otogreftler bir süredir kullanılmasına rağmen; ideal bir yara tedavi yöntemi olamamıĢtır. Öte yandan erken dönem otolog hücre spreyinin mesh grefte göre re-epitelizasyonu hızlandırdığı düĢünülmektedir. Bunun üzerine iki aĢamalı enzim etkisiyle keratinosit izolasyonuna dayanan, daha hızlı uygulanılabilen kültüre edilmemiĢ hücre spreyi kullanımı gündeme gelmiĢtir. Bu araĢtırmanın amacı, sıçanlarda oluĢturulan derin ikinci derece yanıklarda kültüre edilmemiĢ hücre spreyi kullanımının deneysel modelini oluĢturmak ve bu yöntemin etkinliğini klasik kısmi kalınlıkta deri grefti ile karĢılaĢtırmaktır. Deney için 24 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan 4 gruba ayrıldı. Ġlk grup iĢlem sonrası 3., ikinci grup iĢlem sonrası 7., üçüncü grup iĢlem sonrası 14. ve dördüncü grup iĢlem sonrası 21. gün makroskopik ve histolojik olarak değerlendirilecek deneklerden oluĢuyordu. Hepsinin dorsal derisine farklı lokalizasyonda iki adet derin ikinci derece yanık oluĢturuldu. Yanık yarasının 5.gününde iĢleme alındı. Tanjansiyel eksizyon sonrası yanık yarasının birine kısmi kalınlıkta deri grefti uygulandı. Alınan donör greftinin diğer yarısına iki aĢamalı enzim uygulaması yapıldı ve keratinositler açığa çıkarıldı. Bu hücreler diğer tanjansiyel eksizyon yapılan yanık yarasına sprey olarak uygulandı. ĠĢlem sonrası 3., 7., 14. ve 21.gün denekler sakrifiye edildi ve fotoğrafları çekilerek doğrudan gözlemle makroskopik olarak incelendi, biyopsiler alındı. Spesimenlerde epitelize olmayan alan, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon incelendi. Doğrudan gözlem yöntemi ile yapılan makroskopik incelemede deri grefti grubu ile sprey grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Ancak histopatolojik incelemede, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon açısından deri grefti ve sprey grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ayrıca bakılan korelasyon testlerinde makroskopik inceleme yüzdesi ile epitelize olmayan alan, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon arasında istatistiksel olarak ters yönde orta kuvvette anlamlı bir iliĢki saptandı. Bu çalıĢmanın sonucunda klasik otolog deri grefti ile kültüre edilmemiĢ hücre spreyinin yara iyileĢmesi üzerine etkilerinin benzer olduğu saptandı. Elde edilen sonuçlar kültüre edilmemiĢ hücre spreyi yönteminin yanık tedavisinde kullanılabilecek etkili bir greft yöntemi olabileceğini göstermektedir. Ancak bu yöntemin insanlarda kullanımı ve daha net sonuçlar elde etmek için ileri çalıĢmalara gereksinim vardır. Tanımladığımız bu hayvan modeli gelecekteki çalıĢmalarda kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Derin ikinci derece yanık, cerrahi tedavi, otolog hücre, kültüre edilmemiĢ hücre spreyi
Bazı ilaç moleküllerinin klinik acinetobacter baumannii biyofilm yapısı üzerine etkilerinin gerçek zamanlı hücre analizi yöntemi ile incelenmesi
Acinetobacter baumannii, ventilatör ilişkili pnömoni ve kateter ilişkili bakteriyemi gibi ciddi nozokomiyal enfeksiyonlara neden olabilen, önemli bir fırsatçı patojendir. Bu bakterinin biyofilm oluşturma özelliği gibi virülans faktörleri ve son yıllarda hızla artan antibiyotik direnci, patogeneze katkı sağlayarak, enfeksiyonların tedavisini zorlaştırmaktadır. Farklı ülkelerde yürütülen çok sayıda araştırma, çoklu ilaç dirençli A.baumannii izolatlarının artışına ve bu izolatlarda biyofilm üretim kapasitesinin de yüksek olduğuna işaret etmektedir. Bu açıdan, antibakteriyel ve antibiyofilm etkinliğe sahip ilaç veya ilaç kombinasyonlarına yönelik araştırmalar değer kazanmaktadır. Ayrıca, tedavi başarısızlıklarında önemli bir rolü olan biyofilm oluşumunun hızlı ve doğru bir şekilde belirlenmesi, enfeksiyonlarla mücadele açısından kritik bir öneme sahiptir. Çalışmamızda, tigesiklin (TGC), n-asetilsistein (NAS) ve asetilsalisilik asit (ASA) gibi çeşitli ilaç moleküllerinin, klinik A. baumannii izolatlarının biyofilm yapısı üzerine etkilerinin, konvansiyonel ve gerçek zamanlı hücre analizi (Real Time Cell Analyses-RTCA) yöntemleri ile incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, incelenen etken maddelerin A. baumannii suşlarında biyofilm ile ilişkili bazı genlerin ekspresyon seviyelerine etkisi de araştırılmıştır. Ege Üniversitesi Hastanesi'nden izole edilen ve klonal olarak ilişkisiz 22 A.baumanni izolatının biyofilm oluşturma kapasiteleri öncelikle spektrofotometrik mikroplak-kristal viyole yöntemi ile belirlendi. Güçlü biyofilm üreticisi olduğu belirlenen altı temsilci kökenin biyofilm oluşturma kapasiteleri RTCA yöntemi ile de araştırıldı ve elde edilen sonuçların konvansiyonel yöntem ile uyumlu olduğu saptandı. RTCA yöntemi ile 8-10 saat içinde güçlü biyofilm üreticisi kökenler ile zayıf üretici ve negatif kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Tigesiklin, NAS ve ASA moleküllerinin tek başlarına ve kombine halde, kökenlerin biyofilm oluşumu ve olgun biyofilmleri üzerine etkileri her iki yöntemle de değerlendirildi ve sub-MİK konsantrasyonlarda TGC+NAS ve TGC+ASA kombinasyonlarının sinerjik etkili olduğu tespit edildi. İncelenen etken maddelerin A. baumannii kökenlerinin biyofilm oluşumu üzerine etkilerini saptamak açısından konvansiyonel ve RTCA yöntemleri paralel sonuçlar verirken, olgun biyofilm üzerine etkilerin değerlendirilmesinde RTCA yöntemi ile herhangi bir etki belirlenemedi. Temsilci A.baumannii kökenlerinde biyofilm oluşumu ile ilişkilendirilen bazı virülans genlerinin (bap, adeG, csuE, ompA) varlığı polimeraz zincir reaksiyonu ile araştırıldı. Altı kökenin tamamında csuE ve ompA genleri tespit edilirken, ikişer kökende bap ve adeG gen varlığı gözlendi. Fenotipik yöntemlerle sinerjik etkili olduğu saptanan ilaç kombinasyonlarının, bazı suşlarda csuE ve bap gen ekpresyon seviyelerinde düşüşe neden olduğu kantitatif gerçek zamanlı ters transkriptaz kantitatif polimeraz reaksiyonu (RT-qPCR) ile saptandı. Bildiğimiz kadarıyla, A. baumannii kökenlerinde çeşitli ilaç moleküllerinin biyofilm yapısı üzerine etkilerinin RTCA yöntemi ile ilk olarak değerlendirildiği çalışmamızda, genel olarak konvansiyonel yöntem ile uyumlu sonuçlar alınmış, sub-MİK konsantrasyonlarda sinerjik etkili kombinasyonlar saptanmıştır. Ayrıca, incelenen etken maddelerin A. baumannii biyofilmi üzerinde görülen fenotipik etkilerinin, biyofilm ilişkili bazı genlerinin ekspresyon seviyelerindeki azalmaya bağlı olabileceği de ortaya konmuştur. RTCA yöntemi biyofilm üreticisi kökenleri saptamada hızı ve tekrar edilebilirliği ile öne çıkarken, etken maddelerin olgun biyofilm üzerine etkilerinin değerlendirilmesi için uygun gözükmemektedir.
Farklı basınçlarda histeroskopi sırasında abdominal kaviteye endometrial hücre geçişinin değerlendirilmesi
Daha sonra girilecektir.
3T3-L1 preadipositlerinin proliferasyon, diferansiyasyon ve migrasyonu üzerine sinapik asidin etkisi: Hedgehog sinyal mekanizmasının rolü
Günümüzün en büyük sağlık sorunlarından biri olan obezite, tip II diyabet, hipertansiyon, kanser, safra kesesi hastalığı ve ateroskleroz gibi birçok patolojik durum ile ilişkilidir. Obezite gelişiminde en önemli mekanizmalardan birisi yağ dokudaki preadipositlerin olgun adipositlere diferansiyasyonudur. Pirinç, yulaf gibi tahıllarda, biberiye gibi bazı baharatlarda ve çilek, brokoli, limon gibi bazı meyve ve sebzelerde yüksek konsantrasyonlarda bulunan fenolik bir bileşik olan sinapik asidin insan böbrek hücreleri HKE293 ve NIH/3T3 fibroblast hücrelerinde diferansiyasyon üzerine etkileri gösterilmiş ancak, etki mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, sinapik asidin yanı sıra diğer fenolik bileşikleri içeren bitkisel ekstraktın, yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde AMPK aktivasyonu aracılığıyla kilo artışını engellediği ve diferansiyasyonu inhibe ettiği gösterilmiştir. Ayrıca, sinapik asidin yanı sıra 7 farklı hidroksisinnamik asit türevi içeren yaban mersini ve ahududu ekstraktlarının 3T3-L1 preadipositlerinde PPARγ, C/EBPα, SREBP1, aP2, FAS, LPL genlerinin ekspresyonlarını azaltarak diferansiyasyonu inhibe ettiği gösterilmiştir. Sinapik asidin diferansiyasyon üzerine etkisine AMPK sinyal yolağının aracılık edip etmediği araştırılmış ancak saf sinapik asidin 3T3-L1 hücrelerinin diferansiyasyonu üzerine etkisinin değerlendirildiği yeterli çalışma bulunmamaktadır bu nedenle daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yakın zamanlı bir çalışmada sineklerden memelilere kadar çok yaygın bir aralıkta eksprese edilen ve hücreler için hayati önem taşıyan diferansiyasyon, proliferasyon ve hücre migrasyonunun yanı sıra kanser gelişiminde de kritik rol oynadığı gösterilen Hedgehog (Hh) sinyal yolağının aktivasyonunun 3T3-L1 preadipositlerinin diferansiyasyonunu inhibe ettiği gösterilmiştir. Bu nedenle Hedgehog sinyal yolağını aktive eden maddeler, obezite gelişimini önlemek veya tedavi etmek amacıyla kullanılabilecek etkili ajanlar olabilir. Sinapik asidin 3T3-L1 hücrelerinde diferansiyasyonu AMPK veya MAPK sinyal yolakları aracılığı ile baskılayabildiği gösterilmiştir ancak preadiposit diferansiyasyonu üzerine etkilerine Hedgehog sinyal yolağının karışıp karışmadığını gösteren bir çalışma bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra preadiposit proliferasyonu ve migrasyonu üzerine sinapik asidin etkilerinin incelendiği yeterli sayıda çalışma da bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, sinapik asidin Hedgehog inhibitörü vismodegib varlığında ya da yokluğunda diferansiyasyon sürecinin farklı zaman noktalarında farklı konsantrasyonlarda uygulanmasının 3T3-L1 hücrelerinde proliferasyon, diferansiyasyon ve migrasyonu üzerine etkisinin değerlendirilmesi ve bu etkiye Hedgehog sinyal yolağının aracılık edip etmediğinin araştırılması amaçlandı.
2,4-D ve glifosat bazlı herbisitlerin oluşturduğu çevresel toksisitenin belirlenmesinde Oncorhynchus mykiss (Rainbow trout) karaciğer hücreleri (RTL-W1) kullanılarak sitotoksisitenin araştırılması
Gelişimin ve değişimin bir sonucu olan endüstriyel ve tarımsal faaliyetler çevrenin kimyasal yükünü arttırmaktadır; çünkü çok sayıda ve çeşitte kimyasal, çevrede dolaşım halindedir. Bu kimyasallar veya karışımları su biyotası için potansiyel bir tehdit oluşturabilir. Düzenleyici kurumlar balık toksisite testlerinin yapılmasını önermektedir. Ancak su canlılarını korumak adına yapılmış bu düzenlemeler, yüzlerce kimyasalın sayısız balık üzerinde in vivo değerlendirilmesi anlamına gelir. Bununla birlikte, son dönemde deneylerde hayvanların etik kullanımına ilişkin rehber olan 3R yaklaşımı daha çok önem kazanmıştır. İn vivo testlerle ilgili etik kaygılar nedeniyle, çevresel tehlike değerlendirmelerinde kullanımlarını azaltmaya yardımcı olabilecek alternatif test yöntemleri geliştirmeye yönelik çabalar devam etmektedir. Bu tez çalışmasında, 3R yaklaşımına uygun in vitro ve in siliko yöntemlerle herbisitler ve karışımları değerlendirilerek çevresel risk değerlendirme çalışmalarına önemli katkı sağlayacak bulguların elde edilmesi amaçlanmıştır. Test kimyasallarının sitotoksik ve letal etkileri in vitro ve in siliko test sonuçlarına göre Hektafermin® > 2,4-D > Roundup Star® > Glifosat şeklinde sıralanmıştır. RTL-W1 EC50, QSAR Toolbox EC50 ve QSAR Toolbox LC50 değerleri incelendiğinde, canlılar, test maddelerine karşı hücrelerden daha duyarlıdır. Ticari herbisit karışımları analitik standart karışımlarından, tek tek herbisit formülasyonlarından ve analitik standartlardan daha fazla sitotoksik ve letal etkiye sahiptir. Elde edilen veriler Roundup Star® ve Hektafermin® herbisit formülasyonlarının ve karışımlarının aktif bileşenlerden daha toksik olduğunu açıkça göstermiştir. Sonuçlar, ekotoksikoloji açısından önemli olup, çevresel risk değerlendirme çalışmalarında faydalı olabilir. Anahtar Sözcükler: 2,4-D, Glifosat, Herbisit karışımı, OECD QSAR Toolbox, RTL-W1
Çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinde kemik iliğinden köken alan mezenkimal stromal hücrelerin biyolojik ve immünolojik özellikleri
Akut miyeloid lösemi (AML), çocukluk çağında sık görülen lösemi tiplerindendir ve kemik iliğinde anormal blastların birikimi ile karakterize edilmektedir. Çalışmamızda AML hastalarının kemik iliğinden alınan MKH'ler ile sağlıklı bireylerin kemik iliğinden alınan MKH'lerin biyolojik ve immünolojik karşılaştırılması yapıldı. Çalışmamız 7 AML hastası ve 7 sağlıklı verici ve 1 sağlıklı mononükleer hücre vericisi (MNC) olmak üzere toplam 15 birey üzerinden yürütülmüştür. MKH'lerin morfolojik, popülasyonun ikiye katlanması (PD), adipojenik ve osteojenik farklılaşması ve hücresel canlılığı incelenmiştir. AML hastaları ve sağlıklı MNC vericisinin periferik kanlarından izole edilen MNC'lerin T hücre aktivasyon belirteçlerinden (CD3, CD4, C25, CD69 ve HLA-DR) kapılama pozitif/pozitif olanların yüzdelerine flow sitometri cihazı ile bakılmıştır. En son deney aşamasında MNC ile etkileşime giren MKH'nin hücresel canlılıkları yüzdece değerlendirilmiştir. PD değerlerinin AML hastaları ile sağlıklı bireylerde benzer olduğu tespit edilmiştir (z= 1.074; p=0.394). PHA eklenen ve PHA eklenmeyen kuyucuklarda, CD değişken değerlerine ait sonuçlar benzerdir (p>0.05). AML hastalarına ait kuyucuklarda hücresel canlılık değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir (x2= 2.184; p=0.823). Sağlıklı bireyler için elde edilen hücresel canlılık değerleri tüm kuyucuklar için benzerdir (x2= 10.714; p=0.057). Kuyucuk 2'de sağlıklı bireyden elde edilen değerler, AML hastalarından elde edilen hücresel canlılık değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (z= 2.246; p=0.026).
Hücrelerdeki transformasyon gelişiminin moleküler yöntemlerle belirlenmesi
ÖZET Doktora Tezi HÜCRELERDEKİ TRANSFORMASYON GELİŞİMİNİN MOLEKÜLER YÖNTEMLERLE BELİRLENMESİ AYŞE TANSU KOP ARAL Anadolu Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyoloji Anabilim Dalı Danışman: Yrd.Doç.Dr. Melih ZEYTİNOĞLU 2001, 103 sayfa Bu çalışma in vivo ve in vitro ortamlarda yapılan deneysel çalışmaları içermektedir. In vivo çalışma olarak DMBA ile kanserleştirilmiş sıçanlara daha sonra karvakrol enjekte edilmiştir. Hem kanserleştirilmiş hem de karvakrol enjeksiyonunun ardından deney hayvanlarının akciğerleri makroskobik (anatomik) ve mikroskobik (histolojik) olarak incelenmiştir. Bu çalışmalarla, DMBA ile akciğer hücrelerinde transformasyonun meydana geldiği ve alveollerde tip II akciğer hücrelerinin sayısında artış olduğu saptanmıştır. Kanser oluşumundan sonra uygulanan karvakrolün akciğer hücrelerini olumlu yönde etkilediği belirlenmiştir, in vitro çalışmalar; A549, HFL1, C2 ve C025 hücre tipleri kullanılarak doku kültürü ile gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmayla, kas hücrelerinde N-Ras onkogeninin oluşturduğu transformasyon ile akciğer hücrelerindeki kanserleşme karşılaştırıldığı gibi karvakrolün, hücrelerde oluşan transformasyona etkileri; hücre sayılan, hücre morfolojileri, hücre iskeleti ve toplam protein miktarları olarak değişik teknikler uygulanarak deneylerde kullanılan hücrelerdeki farklılıklar gösterilmeye çalışılmıştır. Karvakrol uygulanan A549 ve HFL1 hücre tiplerinde doz miktarı arttıkça, hücre sayılarında azalma, hücre morfolojisi ve iskeletinde bozulmalar, toplam protein miktarlarında azalmalar tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hücre transformasyonu, hücre morfolojisi, hücre iskeleti, karvakrol, tip II akciğer hücreleri
Keratokonus hastalarında gangliyon hücre ve retina sinir lifi tabakaları kalınlıklarının değerlendirilmesi
Amaç: Keratokonuslu hastalarda gangliyon hücre ve retina sinir lifi kalınlıklarını degerlendirmek. Hasta-Metod: Keratokonus tespit edilen 52 hastanın (21 kadın, 31 erkek) 52 gözü ile,görme muayenesi normal olan 50 hastanın (25 kadın, 25 erkek) 50 gözü dahil edildi. Hastalara tam bir göz muayenesi yapıldı. En iyi düzeltilmis görme keskinligi (EDGK) logmar eseli ile alındı. A-scan ultrasonografi kullanılarak göz ön-arka uzunlugu ölçüldü. Nidek, RS- 3000 OCT/SLO system OKT cihazının glokom kombo protokülü uygulandı. Keratokonus grubu keratometri degerlerine göre 3 gruba ayrıldı. Keratometri degeri <47 D grup 1, 47-52 D grup 2, >52 D grup 3 ve grup 4 ise kontrol grubu idi. Keratokonus ve normal grup karsılastırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanıldı, 4 grubu karsılastırmak için tek yönlü varyans, çoklu karsılastırmalar için Tukey testi yapıldı. Bulgular: Keratokonuslu gözlerde G6NS, G6TS, G6T kadranlarında, pRSLT besinci ve onbirinci saat kadranında ve cup area oranının normal gruba göre istatiksel olarak anlamlı azaldıgı saptandı (p<0,05). Keratometri degerleri ile RSLT1, RSLT3, RSLT3N kadranları arasında orta derecede negatif korelasyon; keratometri degeri ile G4,5NS ve G4,5TS kadranları arasında negatif korelasyon; arka keratometri degeri ile G4,5TS kadranı arasında negatif korelasyon; korneal volüm ile onbirinci saat kadranı pRSLT kalınlıgı pozitif korelasyon; arka keratometri degeri ile r/d min degeri arasında pozitif korelasyon görülmüstür. AU ile disk alanı degeri arasında negatif korelasyon tespit ettik (p<0,05). Sonuç: Bu bulgularla keratokonus patogenezisindeki proseslerin kornea ile beraber retinayı da etkileyebilecegini düsünmekteyiz
Evaluation of protective effects of eucalyptol (EUC) and curcumin (CUR) on cigarette smoke extract (CSE) induced lung cell toxicity in vitro
Smoking is one of the most important leading cause of worldwide death, over millions of people each year. From toxicological perspective, cigarette smoke (CS) also serving an environmental issue for all living organism, especially human being exposed to passive smoke. Last decades, effects of natural compounds on pulmonary system have been under investigation in order to enlighten their effects on CS mediated respiratory diseases such as chronic obstructive pulmonary disease, asthma and lung cancer. Therefore, protective mechanism of traditionally used eucalyptol (EUC), curcumin (CUR) and their combination on BEAS-2B human bronchial epithelial cell line was investigated in vitro in order to understand their impact on adverse outcome pathways involved in cell death, oxidative cell injury and inflammatory response induced by CS extract (CSE). According to exhibited results, EUC, CUR and their combination improved BEAS-2B cell viability, attenuated CSE induced apoptosis and autophagy-dependent cell death. Further, CSE induced oxidative stress remarkably reduced by combination treatment through increase in SOD and CAT antioxidant enzymatic activity and elevated GSH level. Also, intracellular ROS production induced by CSE exposure was prominently decreased with treatments. In parallel, lipid peroxidation was diminished with pre-treatment of combination, significantly. Moreover, Nrf2, master regulator of indirect antioxidant activity, was significantly activated with combination treatment compared to CSE group. Also CSE induced inflammatory response through nitrite and IL-6 release is significantly reduced by combination treatment. In the light of observed results, EUC, CUR and especially their combination might be potential therapeutics through investigated pathways. Furthermore, these results may represent a valuable background for future in vivo studies.
Sıçan endometriozis modelinde antioksidan tedavinin endometriotik odak hacmi ve hücre dna hasarı üzerine etkisi
Endometriozis genel popülasyonun %2 ile %10'unu etkileyen, patofizyolojisi hala kesin olarak aydınlatılamamış bir hastalıktır. Endometriozis benign bir hastalık olmasına rağmen invazyon, uzak organlara lenfatik yayılım ve anjiogenez gibi malign özellikler göstermekte ve nadir de olsa malign transformasyona uğramaktadır. Endometriozisli hastalarda artmış oksidatif stres parametreleri kanıtlanmasına rağmen medikal tedavi seçenekleri kısıtlıdır. Bu deneysel çalışmada, antioksidan tedavinin(vitamin C ve E), endometriotik odak hacmi ve hücre DNA hasarı üzerine etkisinin araştırılması hedeflendi. Bu çalışmada, toplam 20 adet, ortalama 250 gram ağırlığındaki, Wistar Albino dişi sıçan kullanıldı. Kontrol Grubu: Otolog endometriozis modeli + serum fizyolojik (10 sıçan) Deney Grubu: Otolog endometriozis modeli + vitamin C ve E (10 sıçan) Her iki grupta endometriozis modeli oluşturulduktan sonra intraperitoneal enjeksiyonlara başlandı. 31 günlük çalışma süresi sonunda gruplar ağırlık, endometriotik odak hacmi, gland-stroma skoru ve DNA hasarı(TUNEL(+)lik oranı) olarak karşılaştırıldı. Toplamda 11 deney hayvanı ile çalışma tamamlandı. Analiz edilen veriler ile gruplar arası anlamlı fark bulunamadı(p>0.05). İstatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemese de analize dahil edilen deney hayvanı sayısı genişletilerek farklı, anlamlı sonuçlar kazanılabilir.
Üreteropelvik bileşke darlığında cajal hücresi ve caveolin 1 düzeylerinin değerlendirilmesi
Üreteropelvik bileşke darlığı (ÜPBD) nedeniyle pyeloplasti yapılan hastalarda ve başka nedenlerle nefrektomi yapılmış normal üreteropelvik bileşkeye (ÜPB) sahip hastalarda;üreteropelvik bileşkelerin Cajal hücresi ve Caveolin 1 düzeyleri yönünden karşılaştırılması ve ÜPBD fizyopatolojisinde Cajal hücresi ve Caveolin' in rolünün ortaya konulması amaçlandı. 2005– 2013 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında ÜPBD nedeniyle dismembered pyeloplasti yapılan 37 olgu ile başka nedenlerle nefrektomi yapılmış ÜPBD olmayan 37 olgu(toplam 74 olgu)çalışmaya dahil edildi. ÜPB spesimenlerinde Cajal hücre sayısı ve Caveolin boyanma şiddeti; Patoloji Anabilim Dalında CD 117 ve Caveolin-1 kullanılarak immunohistokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. ÜPBD olan Grup 1 de Cajal hücre dağılımı ortalaması 1,37 ± 0,54 iken, Grup 2' de 2,13 ± 0,53 olarak tespit edildi. Caveolin 1 ile boyanma şiddeti ortalaması ise ÜPBD olan Grup 1' de 1,86 ± 0,82, Grup 2' de 2,37 ± 0,75 olarak hesaplandı. ÜPBD olan grupta Cajal hücre dağılımı ve Caveolin 1 ile boyanma şiddetinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak azalmış olduğu saptandı (p=0.001, p=0.008). Cajal hücresi ve Caveolin 1 'in ürogenital sistemde sinyal iletimi ve peristaltizmde rolü olduğunu gösteren bulgular ışığında yapılan bu çalışmada, Cajal hücresi ve Caveolin 1 düzeyleri, ÜPBD olan grupta kontrol grubuna oranla daha az saptanmıştır. Bu sonuç Cajal hücrelerinin ve Caveolin 1 'in üriner sistemde sinyalizasyon ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Üreteropelvik Bileşke Darlığı, Cajal Hücresi, Caveolin 1
Akciğer kanserinde, hücre çoğalmasına MALAT1'in (Uzun kodlamayan RNA) etkisinin araştırılması
Akciğer kanseri dünyada en sık görülen ikinci kanser türü olup, erkeklerde kanser ölümlerinin en önde gelen nedenlerinden biridir. Akciğer kanserine neden olan birçok çevresel faktörler olduğu gibi, kodlamayan RNA'larında (ncRNAs) etkisi tartışmasızdır. MALAT1 (metastazla ilişkili akciğer adenokarsinom transkirip1), akciğer kanserinde metastaz ve hücre çoğalmasına bir biyobelirteç ve uzun kodlamayan RNA'dır. Bir lncRNA ailesi olan MALAT1'in, gen ifadesinin araştırılması, hücre çoğalmasına etkisinin belirlenmesi, erken tanıda biyobelirteç olarak katkıda bulunacağından bu çalışmanın yapılmasına karar verildi. miRNA'larla MALAT1'i hedefleyerek yazılım sonrası B-MYB geninin, gen ifadesini yeniden düzenleyerek akciğer kanser hücrelerinin hücre çoğalmasını kontrol altına alınabileceğini düşünmekteyiz. Bu amaçla akciğer kanser hücre hattına (A549) hücre kültür ortamında MALAT1'i hedefleyen miRNA'lara maruz bırakıldı. Bu hücre soyunda total RNA elde edilip, cDNA'ya çevrildi. Real-Time PCR kullanarak MALAT1 ve B-MYB gen ifade düzeyine bakıldı. MiRNA'lara maruz bırakılan A549 hücre soyunun hücre döngüsü ve apoptosiz düzeyini belirlemek için flow sitometri cihazı kullanıldı. Yapılan çalışmada elde edilen bulgulara göre, MiR-503'e maruz bırakılmış hücre hattı, negatif kontrol miRNA, miR-150 ve miR-15a'ya maruz bırakılmış hücre hattına göre MALAT1 ve B-MYB gen ifadesi anlamlı bir şekilde düşük bulunmuştur. Hücre döngüsü ve apoptozis seviyesine bakıldığında miR-503'e maruz bırakılmış hücre soyu diğer miRNA maruz bırakılmış hücre soyuna göre apoptozise giden hücrelerin oranından yüksek, G2/M hücre döngüsüne giren hücrelerin sayısı ve oranından daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak; miR-503 ve miR-150, MALAT1'i hedefleyerek akciğer kanser hücrelerin hücre çoğalmasına baskılayacak ve apoptozise artıracak şekilde etkisi olduğunu MALAT1'in ifade seviyesi, hücre dögüsü ve apoptozis düzeyleri üzerinden yorum yapılabileceği söylenebilir.
Atopik ve non atopik sık solunum yolu geçiren çocukların hücresel ve humoral immün sistemlerinin incelenmesi
Bu çalışma ç.ü.Tıp Fakültesi Pediatrik Allerji immünoloji Polikliniğinde sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu ile izlenen 35 atopik,12 nonatopik ve 15 kontrol çocukta yapıldı. Atopik hastaların en küçüğü Saylık en büyüğü 5 yaşında olup yaş ortalaması 3.05±1.14 idi. Yaş ortalaması nonatopik çocuklarda 2. 47±1. 53 ve kontrollerde 2.56 ± 1.38 yıl bulundu. Atopik ve nonatopik çocukları en sık hastaneye başvurma nedeni bronşit ve/veya astım bronşiyale idi. Bunu bronşiyolit, rekürren akciğer enfeksiyonu ve üst solunum yolu enfeksiyonu izliyordu. Ailede allerjik hastalık bulunma öyküsü atopik çocuklarda («54.28) nonatopiklerden («25) fazla idi (p<0. 05). Ufak çocuklar dan nasal veya bronşiyal sekresyon almak kolay değildi. Çocuk ların «46. 80'ninden balgam yayması alınabildi. Enfeksiyonu olan atopik çocukların ancak 3ünde(«6.38) eozinifili tespit ettik. Atopik çocukların «68. 57 'sinin, nonatopiklerin «41.66'sınm filmi normaldi. Atopiklerin «22. 85 'inin, nonatopiklerin «33. 3 'ünün filminde pnomonik infiltrasyon vardı. Atopik çocukların boğaz kültürlerinde daha çok 0 hemolitik streptokok (p<0.05), nonatopik çocuklarda ise daha çok hemofilus influenza tip B üredi (p<0.05).59 Atopik hastalarda kanda eozinofil ortalama değeri 717. 9±1197. C/mm3, nonatopiklerde 456±514. 7/mm3 ve kontrollerde 206. 66±149. 29 /mm3 bulundu. Atopik çocukların kan eozinofil düzeyi kontrolerin eozinofil ortalama değerinden istatistiksel olarak yüksekti (p<0. 01). Atopik çocukların 16' sının( 48. 5) deri testi pozitifti. En çok D.pteronyssinus allerjisi tespit edildi. Dokuz olguda yumurta, 7 olguda süt allerjisi bulundu. Atopik ve non atopik çocukların hücresel immun sistemleri normaldi. Her iki grup çocuğun lenfosit ortalaması kontrollerden yüksekti, pan T, T4, Tg ortalama değerleri her üç grup çocukta benzerdi. Ancak T4/TB oranı atopik çocuklarda (2.39±0.98) kont rollerden (1.84±û.68> yüksekti (p<0.025). Atopik, nonatopik ve kontrol çocukların IgA ve IgM ortalama değerleri arasında istatistiksel bir fark yoktu. Ancak non atopik çocukların IgM ortalama değeri (153. 2±65. 10mg/ml) diğerlerinden yüksekti. IgG ortalama değeri atopik çocuklarda( 1272.88+547.8 mg/ml), nonatopiklerde 1185.0±594.6 mg/ml ve kontrollerde 932.46±335.0 bulundu. Atopik çocukların ortalama değeri kont rollerin ortalama değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.01). Atopik çocukların IgE ortalama değeri 311. 47±579. 58 iu/ml, nonatopiklerde 118. 3±132. 09 iu/ml ve kontrollerde 131. 34±131. 46 iu/ml idi. Atopiklerin IgE ortalaması kontrollerin ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p< 0.05). Phadiatop atopik olguların * 80'ninde pozitifti. Olgulamızm evinde sigara içimi %46.14 -*58. 3 arasında?0 değişiyordu. Atopik çocukların evinde daha çok baba (* 31.4) nonatopiklerin evinde ise anne ve babanın <* 33.3) sigara içmesi fazla idi. Nonatopik çocukların evi daha az ' güneş görüyordu (1658. 33). Yakıt tipi farklı değildi, daha çok odunla ısınılma mevcuttu.
Effect extraction of alkaloids from alge Chlorococcum humicola in cell line and gene expression
The first assay study effect of extract on lymphocyte division in human blood and this suggest that this extract for Chlorococcum humicola alge lead to capture cell division of lymphoid cell in human blood at mitosis stage at different levels. This block was increased with increase the concentrations, the percentage of blocked cells 16.50 to 98.30% for concentrations 50-800 µg\mL. The second assay including effect of extract on growth of tumor cell lines MCSF7, Hela RD and normal cell line was done by using cytotoxic assay. The findings demonstrated that the cytotoxicity of the extract varied depending on cell type and concentration in different cell lines. With higher extract concentrations, tumor cell line inhibition activity increased. The higher inhibition rate in MCSF7 cell line was 99.54% at the concentration 800 µg\mL and lower inhibition rate was 30.07% in concentration 50 µg\mL, while for Hela the highest inhibition rate was 90.31% in concentration 800 µg\mL and lower inhibition rate was 22.19% in concentration 50 g\mL, the highest inhibition rate for RD cell line was 10.11 % in 800 µg\mL and lower inhibition rate was 0.0 % in 50 g\mL and 9.90 in 400 µg\mL. The all results showed that crude alkaloid extract of Chlorococcum humicola alge was induced apoptosis by mitochondrial intrinsic pathway after 24 h of exposure.
Effect of lycopene from Solanum lycoericum in cell line and cell death
The aim of this study was to evaluate the effect of the lycopene extract from Solanum lycoericum (tomato) on the bacterial and proliferation of lymphocytes and three cancer cell lines (Human breast cancer AMN3, hepG2, and MEF. The first study affects the antimicrobial activity of lycopene extract. The second assay studies effect of lycopene extract on lymphocyte division in human blood. The third assay including the effect of lycopene extract Solanum lycoericum on the growth of tumor cell lines AMN3, HepG2, and MEF was done by using cytotoxic assay. The results show that the extraction lycopene extract revealed cytotoxicity on different cells line, and this effect depends on concentration and cell line types. In gene expression studies, the results showed the downregulation of the genes Hsp60, and Hsp70 in AMN3 and HepG2 cancer cell lines. While the gene expression of apoptosis genes, the Caspase 8 gene was high regulation for all used cancer cell lines. All results showed that the Lycopene extract of Solanum lycoericum (tomato) induced cell death by mitochondrial Intrinsic pathway after 24 hrs of exposure.
Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü
Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2
Erken embriyonik dönemde alkalozdan savunma mekanizmasının incelenmesi
Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi, temel homeostatik mekanizmalardan biridir. Bu düzenleme, alkali şoklara karşı HCO3-/ Cl- değiştiricisi (AE), asidik şoklara karşı ise Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri ile gerçekleştirilir. Yeni canlının gelişimini sağlayacak olan oosit ve sonuçta gelişen embriyoların sağlıklı olabilmesi için, bu düzenleyicilerle pHi değerlerini dar sınırlar içinde tutmaları gerekir. Yapılan çalışmalar, profaz I aşamasındaki oositlerde AE aktif iken mayotik matürasyon sürecinde bu değiştiricinin baskılandığını göstermiştir. Bu çalışmada ise, saptanan bu değişimin daha sonraki embriyonik gelişim aşamalarında, pronüklear zigottan (PN) sekiz hücreli (8h) embriyolara kadar, incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada beş ? sekiz haftalık matür Balb/c soyu farelere süperovülasyon protokolü uygulanarak ve kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda PN zigot, iki hücreli (2h), dört hücreli (4h) ve 8h embriyolar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. Elde edilen zigot ve embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Zigot/embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, PN zigot aşamasında yüksek iken (0,068±0,01 pHU/dk) 2h, 4h ve 8h embriyo aşamasına kadar olan gelişimsel süreçte giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,058±0,01; 0,042±0,01 ve 0,033±0,01). Aktivitedeki bu azalma 8h aşamada, PN zigot ve 2h embriyo değerlerine göre, istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PN zigot ve tüm embriyo aşamalarında indüklenmiş alkali şoklardan tam olarak iyileşme gerçekleşti. Çalışılan PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi, ortama eklenen DIDS ile anlamlı olarak baskılandı ancak DIDS, 8h embriyolarda etkisiz idi. Preimplantasyon aşamalarında bulunan PN zigot, 2h, 4h ve 8h embriyoların gelişim sürecinde AE aktivitesi giderek azalmakta, buna karşın çalışılan tüm aşamalarda alkalozdan iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Bu iyileşme PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi sayesinde olmakta iken 8h embriyolarda alkalozdan iyileşmenin doğası saptanamamıştır. Bu bulgular ışığında, gelişmekte ve metabolizmaları değişmekte olan embriyoların (daha fazla asidik yük oluştururlar), alkali ovidukttan asidik uterusa ilerlerken, metabolizma ve dış ortamlarına uygun şekilde savunma mekanizmalarını oluşturdukları sonucuna varılabilir. Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, zigot, embriyo