Clinical psychology
64 theses under this subject heading
Boşanmış kadınların yaşam doyumlarının yordayıcısı olarak psikolojik sağlamlık
Bu araştırmada boşanmış kadınların yaşam doyumlarının yordayıcısı olarak psikolojik sağlamlıklarını incelemek ve ayrıca kadınların yaşam doyumlarında bazı (yaş, eğitim düzeyi, gelir durumu, çocuk sahibi olup olmama durumu, sahip olunan çocuk sayısı) değişkenlere göre anlamlı bir farklılık olup olmadığını ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini, yaşları 23 ile 67 arasında değişen Adana ilinde yaşayan 163 boşanmış kadın oluşturmuştur. Boşanmış kadınların psikolojik sağlamlıklarını ölçmek amacıyla "Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği", yaşam doyumu düzeylerini ölçmek için ise "Yaşam Doyumu Ölçeği" kullanılmıştır. Ayrıca araştırmacı tarafından hazırlanmış olan ve demografik bilgilere ulaşmayı amaçlayan "Kişisel Bilgi Formu" kullanılmıştır. Veriler SPSS 17.0 paket programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Veri analizinde Çoklu Regresyon Analizi, Bağımsız Gruplar için T-Testi ve Kruskal Wallis'ten yararlanılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; boşanmış kadınların psikolojik sağlamlığının yaşam doyumu düzeylerini düşük düzeyde anlamlı biçimde yordadığı görülmektedir. Ayrıca psikolojik sağlamlık ölçeğinin alt boyutları olan azim ve kişisel yetkinlik, negatif durumlara tolerans ve manevi eğilim değişkenlerininde hep birlikte, boşanmış kadınların yaşam doyumlarını düşük düzeyde yordadığı ortaya çıkmıştır. Araştırmadan elde edilen diğer bulgulara göre; boşanmış kadınlarda yaş ile yaşam doyumu arasında anlamlı bir farklılık bulunmamışken; yaşam doyumu ile eğitim düzeyi, gelir durumu, çocuk sahibi olup olmama durumu ve sahip olunan çocuk sayısı değişkenleri arasında anlamlı bir farklılık olduğu bulgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Yaşam doyumu, psikolojik sağlamlık, boşanma, kadın.
Öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı psikoeğitim programının sosyal kaygı, bilişsel çarpıtmalar ve öz şefkat üzerindeki etkisi
Bu çalışmanın amacı, öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programının sosyal kaygı belirtileri olan bireylerde sosyal kaygı, bilişsel çarpıtmalar ve öz şefkat düzeyleri üzerindeki etkilerini incelemektir. Araştırma, yarı deneysel desen kullanılarak yürütülmüştür. Veri toplama araçları olarak Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği ve Öz Şefkat Ölçeği kullanılmıştır. İlk etapta 325 kişiye ulaşılarak dahil edilme kriterlerini karşılayan bireyler belirlenmiştir. Daha sonra Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeğinden 48 ve üzeri puan alan ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan 45 katılımcı ile DSM-5 kriterleri de göz önünde bulundurularak bireysel görüşmeler gerçekleştirilmitir. Çalışma kriterlerini karşılayan katılımcılar deney, plasebo ve bekleme listesi olmak üzere üç gruba atanmıştır. Deney grubundaki katılımcılara dokuz oturumdan oluşan öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programı uygulanırken, plasebo grubundaki katılımcılara iletişim odaklı bir eğitim verilmiştir. Bekleme listesi grubundaki katılımcılara ise herhangi bir müdahale yapılmamış, yalnızca ölçekler uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan uygulama öncesinde, uygulamanın hemen sonrasında, bir ay sonrasında ve iki ay sonrasında olmak üzere dört ölçüm alınmıştır. Araştırma bulguları, öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programının bireylerin sosyal kaygı düzeylerini ve bilişsel çarpıtma düzeylerini azaltmada, ayrıca öz şefkat düzeylerini artırmada etkili olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programının, sosyal kaygı belirtileri gösteren bireylerde etkili bir müdahale yöntemi olarak kullanılabileceğine dair önemli veriler sunmaktadır.
Narrative terapi temelli grupla psikolojik danışma programının ruh sağlığı alanında çalışanların psikolojik dayanıklılık düzeylerine etkisi
Bu araştırma Narrative Terapi Temelli Grupla Psikolojik Danışma Programının Ruh Sağlığı Alanında Çalışanların Psikolojik Dayanıklılık Düzeylerine Etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemi ruh sağlığı alanında aktif olarak çalışanlardan oluşmaktadır. 12 katılımcı deney grubu 12 katılımcı ise kontrol grubu olmak üzere toplamda 24 kişiden meydana gelmektedir. Araştırma kapsamında, katılımcıların psikolojik dayanıklılık düzeylerini ölçmek amacıyla Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Araştırma yarı deneysel desen kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Deney grubuna Narrative Terapi Temelli Grupla Psikolojik Danışma Programı uygulanırken kontrol grubuna herhangi bir uygulamada bulunulmamıştır. Araştırma sonucunda, Narrative Terapi Temelli Grupla Psikolojik Danışma Programı uygulanan deney grubunda yer alan katılımcıların aldıkları puanların kontrol grubunda yer alan katılımcılara göre anlamlı düzeyde arttığı bulunmuştur.
Narrative Terapi Temelli Grup Programının evli bireylerin evlilik doyumu düzeylerine etkisi
Evlilik doyumu, eşlerin ilişkilerinden tatmin olma düzeyleriyle bağlantılıdır ve bu doyumun sürdürülmesinde yaşanan zorluklar evliliklerde çatışma ve boşanma gibi çeşitli problemlere sebep olabilmektedir. Bu sebeple evli bireylerin evlilik doyumu düzeylerinin artırılmasına yönelik müdahale programlarının geliştirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışma ile 'Narrative Terapi Temelli Grup Programının Evli Bireylerin Evlilik Doyum Düzeylerine Etkisi'nin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma ön test-son test kontrol gruplu modele uygun olarak hazırlanmıştır. Çalışma grubu Elazığ'da ikamet eden evli 11 kadın, 3 erkek olmak üzere 14 bireyden (eşlerden yalnızca biri) oluşmaktadır. Araştırma kapsamında veri toplama aracı olarak demografik bilgi formu ve katılımcıların evlilik doyum düzeylerini ölçebilmek amacıyla Canel (2007) tarafından geliştirilen Evlilik Doyum Ölçeği (EDÖ) kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, Narrative Terapi Temelli Grup Programı'na katılan deney grubundaki katılımcıların son ölçüm evlilik doyum düzeyleri, ilk ölçümlere göre önemli ölçüde artmıştır. Kontrol grubunda ise herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ancak, beklenenin aksine, deney ve kontrol grubunun evlilik doyum düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: evlilik doyumu, narrative terapi, evli bireyler
Genç erişkinlerde benlik saygısı: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri ve duygu düzenleme zorlukları ile ilişki
Bu çalışmada, genç yetişkinlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtilerinin duygu düzenleme ve benlik saygısı arasındaki ilişkiyi incelenmeye çalışılmıştır. Örneklem, Türkiye'de tüm eğitim seviyelerinde 18-40 yaş aralığındaki 585 üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Çalışmanın amacı kapsamında Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) benlik saygısı alt ölçeği, Duygu Düzenleme Anketi (DDA), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16), Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Sosyo-demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Düşük, orta ve yüksek düzey benlik saygısı gruplarında; sosyo-demografik verilerin karşılaştırıldığı Ki-Kare Testi ve Kruskal-Wallis H Testi; ölçek skorlarının karşılaştırıldığı Tek Yönlü Varyans Analizi.(ANOVA) uygulanmıştır. Buna göre, ruhsal bozukluk tanısı alma, çocukluk çağı olumsuz yaşam deneyimi ve kendine zarar verme davranışı değişkenleri ile tüm ölçek puanlarının, benlik saygısı gruplarında anlamlı olarak farklılık gösterdiği görülmüştür. DEHB belirtileri ile duygu düzenleme, benlik saygısı ve genel psikolojik belirtisellik verileri arasındaki ilişki korelasyon analizi ile incelenmiş olup benlik saygısı ile tüm ölçek skorları arasında istatistiksel olarak farklı düzeylerde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Son olarak uygulanan hiyerarşik regresyon analizinde; DEHB belirtileri ile duygu düzenleme stratejileri; ruhsal bozukluk tanısı alma, çocukluk çağı olumsuz yaşam deneyimi, kendine zarar verme davranışı ve psikolojik belirtisellik değişkenleri ile birlikte benlik saygısındaki varyansın %45'ini açıkladığı sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmadan ortaya çıkan bulgular alan yazını kapsamında tartışılmıştır. Anahtar kelimeler: dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, DEHB, duygu düzenleme, benlik saygısı, genç yetişkinler
İntihara karşı tutumun depresif belirtiler, bilişsel çarpıtmalar, kişilik özellikleri ve sıkıntıya dayanma düzeyi ile yordanması
Mevcut çalışma, kişilerin intihara karşı sahip oldukları tutumları ile depresif belirtileri, bilişsel çarpıtmaları, kişilik özellikleri ve sıkıntıya dayanma düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamıştır. Araştırmanın örneklemini 18-63 yaş (M = 28.32, SD = 7.57) aralığında, 269'u kadın 115'i erkek toplamda 385 katılımcı oluşturmuştur. Çalışmanın amacı doğrultusunda, Eskin İntihara Karşı Tutumlar Ölçeği (E-İKTÖ), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeğinin 5 Maddelik Ultra Kısa Formu, On Maddeli Kişilik Ölçeği (OMKÖ), Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ), Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) testi ve araştırmacı tarafından oluşturulan Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. E-İKTÖ faktörleri ile katılımcılardan elde edilen demografik ve klinik bilgilerden yararlanılarak t-testi, tek yönlü ANOVA (varyans analizi) ve korelasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların medeni durumlarında, intihara karşı tutumları açısından bir farklılık gözlenmemiş olsa da cinsiyetin, eğitim süresinin, geçmişte kişinin kendisinde ya da ailesindeki bir bireyin psikiyatrik veya psikolojik tanısının olma koşullarında E-İKTÖ faktörleriyle çeşitli ilişkiler ve türlü etki büyüklüklerine sahip anlamlı farklılıklar bulunmuştur. E-İKTÖ faktörleri ile HSA-9, Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeğinin 5 Maddelik Ultra Kısa Formu, OMKÖ dışa dönüklük alt boyutu, SDÖ ve YAB-7 testi arasında korelasyon analizi yürütülmüştür. Bulgular, intiharın kabul edilebilirliği (E-İKTÖ faktörü) ile depresif belirtilerin ve bilişsel çarpıtmaların pozitif, kişilik özelliklerinden dışa dönüklük ve sıkıntıya dayanma düzeyinin ise negatif korelasyonlara sahip olduğunu göstermiştir. E-İKTÖ faktörlerini yordamak için HSA-9, Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeğinin 5 Maddelik Ultra Kısa Formu, OMKÖ dışa dönüklük alt boyutu ve SDÖ kullanılarak hiyerarşik çoklu regresyon analizi de hesaplanmış olup hepsinde yaş, cinsiyet, eğitim süresi, evvelde kişinin kendisinin ya da ailesindeki bir ferdin psikiyatrik/psikolojik tanıya sahip olma durumu ve YAB-7 testi ile elde edilen kaygı düzeyi kontrol değişkenleri görevi görmüştür. Analiz sonuçlarına göre, yalnızca intiharın açıkça yazılması ve tartışılması E-İKTÖ faktörü anlamlı bir biçimde yordanamamış olsa da diğer beş faktördeki varyanslar %6 ila %27 arasında değişen oranlarda anlamlı bir biçimde açıklanmıştır. Çalışma bulguları, ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır.
Yetişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğu ilişkisi
Bu araştırmanın amacı, yetişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) tanısı konmuş olan olgularda bu iki bozukluğun karşılıklı eş tanı oranlarını saptamak ve her iki tanının birlikte görüldüğü olgulardaki belirti profillerini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Araştırma örneklemine, Eylül 2023 - Haziran 2024 tarihleri arasında Ankara'daki iki özel klinikte daha önce DEHB ve/veya YAB tanısı almış 59 olgu ile daha önce herhangi bir psikiyatrik tanı/tedavi almamış, psikiyatrik yakınmaları olmayan 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 89 kişi dahil edilmiştir. Tüm katılımcılarla, SCID-5-CV (DEHB Modülü) ve MINI (YAB Modülü) yapılandırılmış tanı görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. Ardından DEHB belirtilerini ölçmek amacıyla Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS-v1.1) ve Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ) ile YAB belirtilerini değerlendirmek amacıyla ise Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 Ölçeği (YAB-7) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Veriler hem yüz yüze hem çevrim içi olarak toplanmıştır. Çalışmaya DEHB ön tanısı ile alınan 59 kişiden 53'ü (%89.8) DEHB tanı kriterlerini karşılamış olup 39'unda (%66.1) DEHB-Bileşik görünüm, 11'inde (%18.6) DEHB- Dikkat Eksikliği Baskın Görünümü, 3'ünde (%5.1) DEHB-Hiperaktivite/Dürtüselliğin Baskın Görünümü saptanmıştır. 59 kişi MINI (YAB Modülü) ile YAB için değerlendirildiğin 57'si (%96.6) YAB tanı kriterlerini karşılamış olup YAB + DEHB-Bileşik görünüm kriterlerini karşılayan kişi sayısı 38 (%64.4), YAB + DEHB-DE 10 (%16.9), YAB + DEHB-HD sayısı 3 (%5.1), Yalnızca YAB tanısı alan 6 kişi (%10.2), Yalnızca DEHB tanı kriterlerini karşılayan sayısı da 2 (%3.4) kişi olmuştur. Araştırma grubundaki 11 DEHB- Dikkat Eksikliği Baskın Görünüm (DEHB-DE) olgusu bir grupta (n=11); 39 DEHB-Bileşik Görünüm olgusu ile 3 DEHB-Hiperaktivite / Dürtüsellik (DEHB-HD) olgusu (n=42) ise ayrı bir grupta (DEHB-Diğer); sadece YAB tanısı alan 6 olgu da bir grup olarak incelenmiştir. Bulgular alt gruplar arasında karşılaştırıldığında bu iki tanının birlikte görülme oranı ise %86.4 olup, çalışmada DEHB ve YAB arasında yüksek düzeyde bir eş tanı ilişkisi tespit edilmiştir. Özbildirim ölçeklerinden elde edilen puanlara göre, DEHB-DE, DEHB-Diğer ve Yalnızca YAB grupları arasında anlamlı farklar bulunmuş. Özellikle DEHB-Diğer grubunda bulunan katılımcılar, tüm ölçeklerde hem dikkat hem dürtüsellik belirtileri hem de anksiyete düzeyleri bakımından en yüksek puanları almıştır. Korelasyon analizleri, ASRS toplam ve alt boyut puanları ile anksiyete ölçekleri (YAB-7 ve BAÖ) arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler olduğunu ortaya koymuştur. DEHB belirti spektrumu daha genişledikçe anksiyete belirtilerinin de arttığı anlaşılmaktadır. Benzer şekilde, BAÖ toplam puanı ile WUDÖ toplam puanı, WUDÖ-Davranış Sorunları/Dürtüsellik alt boyutu ve WUDÖ-İrritabilite alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu durum, çocukluk döneminden itibaren süregelen DEHB belirtilerinin yetişkinlikte anksiyete düzeyini artırabileceğine işaret etmektedir. Bu bulgular, DEHB belirtilerinin şiddetinin artmasının anksiyete belirtilerinde paralel bir artışla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu bulgular doğrultusunda, DEHB ve YAB'nin erişkinlikte sıklıkla birlikte görüldüğü, bu birlikteliğin belirti profillerini anlamlı düzeyde etkilediği ve klinik değerlendirmelerde bu tanılardan birini alan olgularda diğer tanının da olası varlığının araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Tip 1 diyabetli yetişkinlerin, diyabet tanısına ilişkin deneyimlerinin incelenmesi
Bu çalışmada, ülkemizde gün geçtikçe yaygınlaşmakta olan tip 1 diyabet tanısına sahip erişkinlerin bu hastalık ile yaşamaya dair deneyimlerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, 18 yaşının üzerinde olan ve iki seneden uzun süredir bu tanıya sahip 8 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, toplam 5 grup deneyimsel teması ve 6 alt tema elde edilmiştir. Bu temalar ise 'Diyabetle Tanışmak' ('İlk Tepkiler' ve 'Diyabetin Sınırları ile Tanışmak'), 'Diyabete Alışmak' ('Gerekliliklere Uyum Sağlamak' ve 'Alışma Sürecinde Yardımcılar'), 'Kendi Bakımverenin Olmak', 'Diyabetin Zihinsel Yükü' ve 'Diyabete ve Diyabetliye Bakış Açısı' ('Diyabetlilerin Gözünden Tip 1 Diyabet ve 'Başkalarının Gözünden Tip 1 Diyabet') şeklindedir. Temalar aracılığıyla kişilerin tip 1 diyabetle yaşamı tanı anından itibaren bir akış içerisinde verilmiş ve sonuçlar, ilgili literatür ile bağlantıları üzerinden tartışılmıştır.
Evlilik uyumunun çocukluk çağı travmaları ile karanlık üçlü kişilik özellikleri bağlamında yordanması
Araştırmada öncelikle evlilik uyumu ile çocukluk çağı travmaları ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığı sorusuna yanıt aranmıştır. İkinci olarak, cinsiyet, çocuk sayısı, eğitim düzeyi, evlenme yaşı, evlenme süresi gibi demografik değişkenler arasında evlilik uyumu açısından anlamlı düzeyde bir fark olup olmadığı araştırılmıştır. Son olarak, evlilik uyumunun, çocukluk çağı travmaları ve karanlık üçlü kişilik özellikleri bağlamında yordanması amaçlanmıştır. Araştırmanın çalışma grubu en az 1 yıldır evli olan, Türkiye'nin farklı şehirlerinden araştırmaya gönüllü olarak katılan 21-60 yaş aralığında 442 (274 kadın, 168 erkek) evli bireyden oluşmaktadır. Araştırmaya katılan evli bireylere Kişisel Bilgi Formu, Yenilenmiş Çift Uyum Ölçeği (YÇUÖ), Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği ( ÇÖYÖ) ve Kısa Karanlık Üçlü Envanteri ( SD3) uygulanmıştır. Evlilik uyumunun farklılaşmasına ilişkin analizler değişken yapısına uygun olarak belirlenmiş; t-testi, ANOVA ve regresyon analizleri uygulanmıştır. Evlilik uyumunu yordayan değişkenlerin belirlenmesi amacıyla hiyerarşik regresyon analizi yöntemi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre; evli bireylerin evlilik uyumlarının cinsiyet, evlilik süresi, çalışma durumu, çocuk sayısı ve yaş değişkenlerine göre farklılaştığı; yaşam yeri, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, evlenme şekli ve eşin çalışma durumu, eşle yaş farkı, eş eğitim düzeyi değişenlerine göre ise farklılaşmadığı saptanmıştır. Araştırmanın korelasyon analizi sonuçlarına göre, evlilik uyumunun çocukluk çağı travmaları ile negatif yönde anlamlı ilişkili olduğu, karanlık üçlü kişilik özellikleri ile evlilik uyumu ve uyumun alt boyutları olan doyum, uzlaşım ve görüş birliği ile anlamlı ilişkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Yapılan hiyerarşik regresyon analizi sonucuna göre; çocukluk çağı travmalarından duygusal kötüye kullanım ve karanlık üçlü kişilik özelliklerinden psikopati düzeyinin evlilik uyumu üzerinde negatif yönlü yordayıcı etkileri olan değişkenler oldukları tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, mevcut alanyazın ışığında tartışılmış ve öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Evlilik, Evlilik Uyumu, Kişilik, Karanlık Üçlü Kişilik, Çocukluk Çağı Travmaları
Madde bağımlılığı tanısı almış ve almamış bireylerin savunma mekanizmaları, dürtüsellik, sürekli öfke ve öfke ifade ediş tarzları açısından karşılaştırılması
Bu çalışma madde bağımlılığı tanısı almış ve yatarak tedavi görmekte olan bireyler ile tanı almamış sağlıklı bireylerin savunma mekanizmaları, dürtüsellik, sürekli öfke ve öfke ifade ediş tarzları açısından karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemi Van Sağlık Bilimleri Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM kliniğinde madde bağımlılığı sebebiyle tedavi görmekte olan 41 erkek hasta ve herhangi bir madde kullanmayan ve Van ilinde ikamet eden 41 sağlıklı erkekten oluşmaktadır. Araştırmada veri toplamak amacıyla katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Savunma Biçimleri Testi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke İfade Ediş Tarzı Ölçeği uygulanmıştır. Örneklemi oluşturan madde bağımlılığı tanısı almış ve almamış bireylerden oluşan grupların yapılarını incelemek amacıyla, demografik değişkenler ki-kare analizleri yapılmıştır. Araştırmada kullanılan değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkisinin saptanması için Pearson korelasyon analizi yöntemi kullanılmıştır. Örneklemi oluşturan iki grubun savunma biçimleri, sürekli öfke ve öfke ifade tarzları, dürtüsellik düzeylerinin karşılaştırılmasında ilişkisiz örneklemler t-testi kullanılmıştır. Analiz bulgularına göre; madde bağımlılığı tanısı almış bireylerin immatür savunma biçimlerini, tanı almamış bireylerin ise matür savunma biçimlerini kullandıkları gözlenmektedir. Ayrıca tanı almış olan grupta bulunan bireylerin yalıtma, disosiyasyon ve idealleştirme savunma biçimleri puanlarının, sağlıklı bireylerin ise beklenti savunma biçimleri puanlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular, deney grubundaki bireylerin sürekli öfke düzeyi ve dürtüsellik puanlarının tanı almayan gruptaki bireylere göre daha yüksek olduğu yönündedir. Bunun yanı sıra deney grubundaki bireylerin öfkelerini dışa vurarak ifade ettikleri, kontrol grubundaki bireylerin ise öfkelerini deney grubuna oranla daha çok kontrol edebildikleri saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar ilgili alanyazın ışığında tartışılmış ve gelecek çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Kadınlarda toplumsal cinsiyet rolleri ile erken dönem uyum bozucu şemalar, şema başa çıkma biçimleri ve beden imgesi baş etme stratejilerinin ilişkisi
Amaç: Yapılan bu çalışmanın amacı kadınlarda toplumsal cinsiyet rolleri ile erken dönem uyum bozucu şemalar, şema başa çıkma biçimleri ve beden imgesi baş etme stratejilerinin ilişkisinin incelemesidir. Yöntem: Bölgelerde ve meslek gruplarında ve diğer sosyo demografik değişkenleri ayırt etmeksizin gönüllülük temelinde katılım sağlamak koşuluyla 1000 kişilik örnekleme seçkisiz olarak ulaşılmıştır. Örneklemi oluşturan katılımcılar, gönüllülük esası dikkate alınarak araştırmaya dâhil edilmiştir. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Toplumsal Cinsiyet Roller Tutum Ölçeği, Young Şema Ölçeği, Beden Imgesi Baş Etme Stratejileri Ölçeği, Young Kaçınma Ölçeği ve Young Telafi Ölçeği kullanılmıştır. Veri toplama araçları ile elde edilen veriler bilgisayar ortamına sayısal ifade olarak girilmiş ve bu veriler sosyal bilimler için istatistik paket programı (SPSS 25) kullanılarak istatistiksel analiz edilmiştir. Bulgular: Gelenekçi tutum ile duygusal yoksunluk, sosyal izolasyon/güvensizlik, terk edilme, kusurluluk şemaları arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Kusurluluk, duygusal yoksunluk ve terkedilme ile eşitlikçi tutum arasında negatif ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmada, Gelenekçi tutum ile başarısızlık, tehditler karşısında dayanıksızlık, iç içe geçme/bağımlılık şemaları arasında pozitif ilişki saptandı. Bu şemaların hepsi eşitlikçi tutum ile negatif ilişkili bulundu. Gelenekçi tutum ile onay arayıcılık ve kendini feda şemaları arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Bu şemalar ile eşitlikçi tutum arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Gelenekçi tutum ile cezalandırma, duyguları bastırma, yüksek standartlar ve karamsarlık şemaları arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Duyguları bastırma ve karamsarlık şemaları eşitlikçi tutum ile negatif ilişkili bulunmuştur. Toplumsal cinsiyet rolleri alt boyutu eşitlikçi tutum artıkça, olumlu mantıksal kabullenme ve görünüşü düzeltme puanları artmakta ve kaçınma puanları azalmaktadır. Geleneksel tutum puanları artıkça, görünüşü düzeltme ve kaçınma puanları artmaktadır. Çalışmamızda, young şemanın alt boyutu olan başarısızlık, terk edilme, sosyal izolasyon/güvensizlik, onay arayıcılık, tehditler karşısında dayanıksızlık, yüksek standartların görünüşünü düzeltmeyi pozitif yönde anlamlı düzeyde yordadığı görüldü. En fazla yüksek standartlar, onay arayıcılık, başarısızlığın görünüşü düzeltme üzerinde anlamlı bir yordayıcı olduğu görülmektedir. Young Şema Ölçeğinin alt boyutu olan başarısızlık, iç içe geçme/ bağımlılık, terk edilme, kusurluluk, karamsarlık, sosyal izolasyon/güvensizlik, duygularını bastırma, onay arayıcılık, tehditler karşısında dayanıksızlık, yüksek standartlar, duygusal yoksunluğun kaçınmayı pozitif yönde anlamlı düzeyde yordadığı görülmektedir. Kusurluluk, terk edilme, duyguları bastırma, tehditler karşısında dayanıksızlık şemalarının kaçınma üzerinde daha anlamlı bir yordayıcılar olduğu saptandı. Young Şema Ölçeğinin alt boyutu olan sosyal izolasyon, terk edilme, cezalandırma, ayrıcalıklılık/yetersiz özdenetimin olumlu mantıksal kabullenme üzerinde anlamlı bir yordayıcı olduğu bulundu. Terkedilme, cezalandırma, ayrıcalıklılık/yetersiz özdenetimin etkisi pozitif ve sosyal izolasyonun etkisi negatifti. Sonuç: Çalışmanın sonuçları kapsamında toplumsal cinsiyetlerinin erken dönem uyum bozucu şemaların oluşumunda etkili olduğu ve alanyazında yapılmış çalışmalarla sonuçlar desteklenmiştir.
Üniversite öğrencilerinde yeme davranışının kişilik özellikleriyle ilişkisinde belirsizliğe tahammülsüzlük ve dürtüsellik düzeylerinin aracı rolünün incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, üniversite öğrencilerinde bozulmuş yeme tutumları ve kişilik özellikleri arasındaki ilişkide belirsizliğe tahammülsüzlük ve dürtüselliğin etkisinin incelenmesidir. Çalışma kapsamında verileri 590 üniversite öğrencisine "Kişisel Bilgi Formu", "Hollanda Yeme Davranışı Anketi", "Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği", "Barratt Dürtüsellik Ölçeği" ve "Eysenck Kişilik Anketi Gözden Geçirilmiş Kısa Formu" ve psikolojik belirtilerin değerlendirilmesi için "Kısa Semptom Envanteri" uygulanmıştır. Araştırmada, bozulmuş yeme davranışı boyutları (duygusal, kısıtlayıcı ve dışsal yeme) ile kişilik özellikleri (nevrotiklik, dışsadönüklük ve psikotizm) arasındaki ilişkinin incelenmesi için Pearson Korelasyonu uygulanmıştır. İlişkili saptanan değişkenlerle, bozulmuş yeme davranışı alt boyutları bağımlı değişken olarak alınmış ve kişilik özellikleri, dürtüsellik ve belirsizliğe tahammülsüzlük boyutları bağımsız değişken alınarak hiyerarşik regresyon analizi yapılmıştır. Anlamlı yordayıcılar tespit edilerek, yeme davranışları ve kişilik özellikleri arasındaki ilişkide dürtüsellik ve belirsizliğe tahammülsüzlük boyutlarının etkisinin incelenmesi için aracı rol analizlerini yapılmasında IBM SPSS 25.0 PROCESS eklentisi üzerinden altıncı model uygulanmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, duygusal yeme ile dürtüsellik, nevrotiklik arasında pozitif ilişki bulunmaktadır. Duygusal yeme ile dışadönüklük arasında negatif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur. Kısıtlayıcı yeme boyutu ile nevrotiklik, dürtüsellik ve belirsizliğe tahammülsüzlük arasında pozitif yönlü ve anlamlı ilişki saptanmıştır. Kısıtlayıcı yeme ve dışadönüklük arasında negatif yönlü ve anlamlı ilişki bulunmuştur. Dışsal yeme boyutuyla dürtüsellik arasında negatif ilişki saptanmış; belirsizliğe tahammülsüzlükle anlamlı ilişki bulunmamıştır. Hiyerarşik regresyon analizi bulgularına göre, duygusal yeme nevrotiklik ve dışa dönüklük tarafından anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Katılımcıların nevrotiklik puanının yüksek oluşu ve dışsadönüklük puanını düşük oluşu duygusal yeme puanlarını anlamlı düzeyde açıklamaktadır. Ayrıca, duygusal yeme ile dürtüsellik dikkat eksikliği ve motor dürtüsellik alt boyutlarından alınan puanlardaki yükseliş, duygusal yeme puanlarındaki yükselişi anlamlı düzeyde yordamaktadır. Duygusal yeme puanları, belirsizliğin eylemi engellemesi alt boyutu puanlarındaki yükseliş tarafından anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Kısıtlayıcı yeme alt boyutu ile nevrotiklik, plansız dürtüsellik ve belirsizliğin stres verici olduğu alt boyutu puanlarındaki yükseliş tarafından anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Dışsal yeme alt boyutu, motor dürtüsellik alt boyutu puanlarının yükselişi ve plan yapamama dürtüselliği alt boyutu puanlarının düşüşü tarafından anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Ayrıca, dışsal yeme alt boyutu, belirsizliğin eylemi engellemesi alt boyutu puanlarındaki yükseliş tarafından anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Aracı rol analizine ilişkin bulgular incelendiğinde, nevrotiklik kişilik alt boyutu, motor dürtüsellik, dikkat dürtüsellik, belirsizliğin stresli oluşu ve belirsizliğin eylemi engellemesi alt boyutu üzerinden duygusal yemeyi anlamlı düzeyde yordamaktadır. Nevrotiklik ve duygusal yeme boyutları arasındaki ilişkide dürtüsellik ve belirsizliğe tahammülsüzlük puanlarının kısmi aracı rolü olduğu sonucu elde edilmiştir. Dışadönüklük alt boyutu ve duygusal yeme arasındaki ilişkide dürtüsellik ve belirsizliğe tahammülsüzlük alt boyutlarının aracı rolüne ilişkin bulgular incelendiğinde, dışadönüklük alt boyutu ve duygusal yeme arasında doğrudan ilişki saptanmış ve belirsizliğin stres verici oluşu alt boyutu üzerinden toplam etkisinin anlamlı düzeyde artış gösterdiği görülmüştür. Ayrıca, aracı rol olarak dürtüselliğin anlamlı etkisi bulunmadığı; belirsizliğin stres verici oluşu puanlarının dışadönüklük ve duygusal yeme arasındaki ilişkide kısmi aracı rolü olduğu bulunmuştur. Kısıtlayıcı yeme ve nevrotiklik alt boyutu arasındaki ilişkide belirsizliğe tahammülsüzlük ve dürtüsellik alt boyutlarının aracı rolü incelendiğinde, nevrotiklik alt boyutu ve kısıtlayıcı yeme arasında doğrudan ilişki saptanmış ve dikkat dürtüselliği ve belirsizliğin stres verici oluşu alt boyutları üzerinden toplam etkisinin anlamlı düzeyde artış gösterdiği görülmüştür. Bu doğrultuda, kısıtlayıcı yeme ve nevrotiklik alt boyutları arasındaki ilişkide dürtüsellik ve belirsizliğe tahammülsüzlük alt boyutlarının kısmi aracı rolü olduğu görülmektedir. Sonuçlara göre, katılımcıların nevrotiklik özelliği ve kısıtlayıcı yeme puanları arasındaki ilişkide dikkat eksikliği dürtüselliği ve belirsizliğin eylemi engellemesi alt boyutu kısmi aracı role sahip olarak bulunmuştur. Araştırmada elde edilen sonuçlar, yeme davranışlarının incelendiği erken erişkinlik dönemiyle ilgili önemli bulgular sunmaktadır. Bozulmuş yeme davranışı boyutlarının farklı faktörlerle ilişkili olduğu saptanan bu araştırmanın hem pratik hem de araştırma alanlarına katkı sağlayabilir. Farklı yeme davranışı boyutlarının farklı faktörlerle ilişkili olması, bireylerin yeme davranışına yönelik sağlanabilecek müdahalelerde düzenlemelerin yapılmasını kolaylaştıracağı öngörülmektedir. Araştırmada elde edilen sonuçlardan yola çıkarak, gelecekte yapılacak araştırmalarla konunun desteklenebileceği düşünülmektedir.
Panik bozuklukta çocukluk çağı travmalarının, aleksitiminin ve anksiyete duyarlılığının disosiyatif belirtilerle ilişkisi
Normal popülasyondan klinik popülasyonlara kadar geniş bir yelpazede kendini gösterebilen disosiyatif belirtilerin Panik Bozuklukta bozukluğun seyrini olumsuz etkilediği ve hem farmakolojik hem psikoterapötik müdahalelere yanıtı güçleştirdiğine dair bulgular, Panik Bozuklukta disosiyatif belirtilerin ilişkili olduğu değişkenlerin araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı Panik Bozukluk tanılı bireylerde çocukluk çağı travmalarının, aleksitiminin ve anksiyete duyarlılığının disosiyatif belirtilerle ve Panik Bozukluğun şiddetiyle ilişkisini yapısal eşitlik modellemesiyle ortaya koymaktır. Diğer amaçlar ise çocukluk çağı travmalarıyla disosiyatif belirtiler arasında aleksitiminin aracılık rolünü test etmek ve yapısal modelin ihmal ve istismar içerikli travmalara göre nasıl değişeceğini incelemektir. Bu amaçlar doğrultusunda, komorbid başka bir psikiyatrik bozukluğu bulunmayan Panik Bozukluk tanılı, 20-50 yaş aralığında (35,71 ± 11,02), 87 birey (56 kadın, 31 erkek) katılmıştır. Veriler SPSS 21 programı aracılığıyla bağımsız gruplar t-testi, Tek Yönlü ANOVA ve korelasyon analizleri; SPSS PROCESS makrosu eklentisi kullanılarak aracılık analizleri ve AMOS 26 programı aracılığıyla yapısal eşitlik modellemesi ile analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular çocukluk çağı travmalarının disosiyatif belirtileri aleksitiminin duyguları tanımada güçlük boyutu aracılığıyla yordadığını göstermiştir. Yapısal eşitlik modellemesi analizi sonucuna göre aleksitimi çocukluk çağı travmaları ile disosiyatif belirtiler arasında aracılık rolü üstlenirken disosiyatif belirtilerin anksiyete duyarlılığını ve anksiyete duyarlılığının da Panik Bozukluğun şiddetini yordadığı görülmüştür. Model ihmal ve istismar içerikli travma puanlarına göre ayrı ayrı test edildiğinde istismar içerikli travmalarla kurulan modelin ihmal içerikli olana göre daha iyi sonuç verdiği görülmüştür. Çalışmanın sonuçlarının klinik ortamlarda disosiyatif belirtiler rapor eden Panik Bozukluk tanılı danışanlarla çalışırken çözümlenmemiş travmalar ve duyguların işlemlenmesi konularının ele alınmasının önemini vurgulamaktadır.
Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde çalışan eğitim personelinde iş doyumunun genel ruh sağlığı düzeyine etkisinin branş çerçevesinde karşılaştırılması
Bu araştırmanın başlıca amacı, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde çalışan eğitim personelindeki iş doyumunun genel ruh sağlığı üzerinde etkisi olup olmadığını belirlemek; iş doyumunun genel ruh sağlığı üzerindeki etkisinde branş faktörünün rolünü incelemektir. 2014-2015 eğitim-öğretim yılında MEB'e bağlı özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde aktif olarak çalışan öğretmenler, psikologlar ve fizyoterapistler araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Katılımcılara 75 soruluk formlar uygulanmıştır. İş doyumunun ölçümü için Minnesota İş Doyumu Ölçeği; genel ruh sağlığı düzeylerinin incelenmesi için Kısa Semptom Envanteri kullanılmıştır. Örneklem grubundaki merkezlere birebir ulaşılarak araştırmanın amacı anlatılmış, gönüllü olan merkezlerin eğitim personelleri katılım sağlamıştır. Örneklem grubunu 339 kadın 214 erkek olmak üzere 554 kişi oluşturmuştur. Katılımcıların %45'ini Özel Eğitimciler Grubu, %25,7'sini Çocuk Gelişimi Grubu, %15,7'sini Psikolojik Destek Grubu, %12'sini Fiziksel Engelliler Destek Grubu ve %2'sini diğer Engel Grubunun Öğretmenleri oluşturmuştur. Elde edilen veriler SPSS 22.0 ile analiz edilmiştir. Araştırmada kullanılan ölçeklerin güvenirlik ve faktör analizleri yapılmış; araştırma modelinin geçerliliğini ve yordayıcılığını tespit etmek için regresyon analizi uygulanmıştır. Demografik değişkenlerin bağımlı ve bağımsız değişkenler üzerinde gruplar arası farklılık oluşturup oluşturmadığını incelemek için T-Testi ve ANOVA uygulanmıştır. Analizler sonucunda iş doyumunun genel ruh sağlığı üzerinde etki ettiği bulunmuştur. Bu etkinin branşlara göre farklılık gösterdiğini destekleyen sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca demografik değişkenlerden cinsiyet faktörünün iş doyumunda; medeni durum, pozisyon, kronik bir sağlık sorununa sahip olmak, ilaç kullanmak faktörlerinin ruh sağlığı üzerinde; ekonomik durum ile bölüm seçiminde istek faktörlerinin hem iş doyumu hem de ruh sağlığı üzerinde rol oynadığı bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar ışığında bu alanda faaliyet gösteren kurumlara ve araştırmacılara yönelik öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimler : Ruh Sağlığı, İş Doyumu, Özel Eğitim, Branş, Psikolog, Öğretmen, Fizyoterapist
Yetişkin bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu özellikleri ile genel aidiyet hissi arasındaki ilişkide şema başa çıkma biçimlerinin aracı rolünün incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) özellikleri ile genel aidiyet hissi arasındaki ilişkide şema başa çıkma biçimlerinin aracı rolünü incelemektir. Bu doğrultuda çalışma, nicel araştırma yöntemlerinden çoklu aracı değişken modeliyle desenlenmiştir. Araştırmanın örneklemini, 18–64 yaş aralığında yer alan 407 yetişkin birey oluşturmaktadır. Veriler, "Demografik Bilgi Formu", "Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS)", "Şema Başa Çıkma Biçimleri Ölçeği" ve "Genel Aidiyet Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 30.0 programı ve Hayes'in PROCESS Macro v4.1 eklentisinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda, DEHB özellikleri ile genel aidiyet hissi arasında negatif yönlü, zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. DEHB özellikleri ile şema başa çıkma biçimlerinin tamamı arasında pozitif yönlü ve orta düzeyde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. DEHB özellikleri arttıkça, şema telafisi, şema teslimi ve şema kaçınması puanlarının da arttığı görülmüştür. Genel aidiyet hissi ile şema telafisi arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken; şema teslimi ve şema kaçınmasıyla zayıf düzeyde, negatif yönlü anlamlı ilişkiler elde edilmiştir. Bu sonuç, bireyin aidiyet hissi arttıkça, uyumsuz başa çıkma biçimlerinden olan şema teslimi ve şema kaçınma stratejilerinin azaldığını göstermektedir. Aracılık analizleri sonucunda, şema telafisi ve şema kaçınmasının, DEHB ile genel aidiyet hissi arasındaki ilişkide aracı rol üstlenmediği; buna karşın, şema tesliminin bu ilişkide tam aracı rol oynadığı belirlenmiştir. Demografik değişkenlere ilişkin analizlerde ise yaş, ekonomik düzey, ilişki durumu ve kişilik özelliklerinin bazı araştırma değişkenlerine göre anlamlı düzeyde farklılaştığı tespit edilmiştir. Araştırma bulguları, alanyazındaki çalışmalarla birlikte değerlendirilmiştir.
An interpretative phenomenological analysis of the narcissistic injury
The current study aimed to examine in-depth the experience of narcissistic injury in adults. A qualitative research strategy was preferred to understand individuals' subjective experiences in-depth. Semi-structured interviews were conducted with 7 individuals suitable for the purpose in line with the Five-Factor Narcissism Inventory Short-Form scores. The data were analyzed using the Interpretative Phenomenological Analysis method. According to the analysis results, seven themes were created, including "Grandiose Armor to Hold the Broken Self Together", "Presenting an Unshakable Self-Image", "Avoid Emotions to Avoid Getting Hurt", "Feeling Entitled as A Victim", "Self-Directed Destructiveness", "Reconstruction of The Self with The Lack of The Other", and "The Wounded Self's Need for Repair". The emerging themes and clinical effects were discussed in line with the relevant literature. Keywords: Narcissistic injury, narcissism, traumatic experience, interpretative phenomenological analysis, qualitative methodology
FOMO'nun bilişsel-davranışçı yaklaşım çerçevesinde incelenmesi: FOMO'nun problemli telefon kullanımıyla olan ilişkisinde bilişsel çarpıtmalar ve üstbilişlerin aracılık rolü
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanların tamamına yakını akıllı telefon kullanmaktadır. Akıllı telefonlar, insanlara bazı avantajlar sağlamalarının yanı sıra, FOMO (Fear of Missing Out) ve problemli telefon kullanımı gibi birçok psikolojik soruna neden olabilmektedir. Bu psikolojik sorunlar, son zamanlarda özellikle genç yaş gruplarında yaygın olarak görülebilmektedir ve bu grupların sağlığını ciddi anlamda tehdit edebilmektedir. Dolayısıyla, FOMO ve problemli telefon kullanımın altında yatıyor olabilecek mekanizmaların belirlenmesinin ve bu psikolojik sorunlara yönelik tedavi planı geliştirilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir. Bu noktadan hareketle, Obsesif Kompulsif Bozukluğun (OKB) bilişsel-davranışçı modelinden ilham alan mevcut çalışma, FOMO'yu obsesyonlara eşlik eden kaygıya, problemli telefon kullanımını bu kaygıyı hafifletmek için sergilenen kompulsif davranışa benzetmektedir. Ayrıca, FOMO ve problemli telefon kullanımını bilişsel-davranışçı bir yaklaşımla ele alan mevcut çalışmada, FOMO'nun olumsuz duyguyu, problemli telefon kullanımının ise olumsuz davranışı temsil ettiği varsayılarak, bu ilişkiye zihinsel süreçlerin de eşlik edebileceği düşünülmüştür. Bu nedenle mevcut çalışmanın amacı, FOMO ile problemli telefon kullanımı arasındaki ilişkide, OKB ile de ilişkili olduğu bilinen bilişsel çarpıtmalar, üstbilişler ve bunların alt boyutları gibi zihinsel süreçlerin aracılık etkilerini araştırmaktır. Araştırmaya 18-36 yaş aralığında bulunan ve son 6 ay içerisinde psikofarmakolojik tedavi almamış 386 kişi katılmıştır. Mevcut çalışmanın örneklem grubunun 269'u kadın (%69.7), 117'si erkek (%30.3) katılımcılardan oluşmaktadır ve katılımcıların yaş ortalaması 23.67'dir (SS = 3.79). Mevcut çalışmada veri toplama araçları olarak Demografik Bilgi Formu, Sosyal Ortamlarda Gelişmeleri Kaçırma Korkusu Ölçeği (FOMO), Bilişsel Çarpıtma Ölçeği (BÇÖ), Üstbilişler Ölçeği-30 (ÜBÇ-30) ve Problemli Mobil Telefon Kullanım Ölçeği (PMTKÖ) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre FOMO, problemli telefon kullanımı, bilişsel çarpıtmalar ve üstbilişler birbirleriyle orta-yüksek düzeyde, pozitif yönde ve anlamlı olarak ilişkilidir. Mevcut çalışmanın bu ana değişkenlerinin yaş ile anlamlı ilişkiye sahip olmadığı anlaşılmıştır. Buna ek olarak, FOMO ve problemli telefon kullanımının cinsiyete, telefon kullanım süresine ve sosyal medya kullanım sıklığına göre anlamlı olarak farklılaştığı görülmüştür. Demografik değişkenlere yönelik bulgular detaylarıyla sunulmuştur. Yapılan aracılık analizleri neticesinde bilişsel çarpıtmalar ve üstbilişlerin, FOMO ve problemli telefon kullanımı arasındaki ilişkide kısmi aracılık etkisine sahip olduğu keşfedilmiştir. Ayrıca, BÇÖ'nün alt boyutu olan umutsuzluğun ve ÜBÖ-30'un alt boyutu olan bilişsel güvenin, FOMO ile problemli telefon kullanımı arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolü olduğu tespit edilmiştir. Alanyazında, FOMO ile bilişsel çarpıtmalar arasındaki ilişkiyi inceleyen, bilişsel çarpıtmalar ve üstbilişlerin birlikte FOMO ve problemli telefon kullanımı arasındaki ilişkideki aracılık etkilerini inceleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bunun yanı sıra mevcut çalışma, FOMO ve problemli telefon kullanımı arasındaki ilişkinin OKB ile benzerliğini ortaya koyan ve bu ilişkiyi bilişsel-davranışçı yaklaşımla ele alan bilinen ilk araştırmadır. Sonuç olarak mevcut çalışma, FOMO duygusu ve problemli telefon kullanımı davranışı arasındaki ilişkide, bilişsel çarpıtmalar ve üstbilişleri gibi zihinsel süreçlerin aracılık ettiğini keşfetmiştir. Özellikle umutsuzluk bilişsel çarpıtmasının ve bilişsel güvensizliğin bu ilişkideki rolünü ortaya koymuştur. Dolayısıyla, FOMO ve problemli telefon kullanımın tedavisinde; Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) uygulanmasının, bilişsel çarpıtmalar ve üstbilişlerin ele alınmasının, umutsuzluk ve bilişsel güvensizlik üzerine çalışılmasının faydalı olabileceği öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler. FOMO, problemli telefon kullanımı, bilişsel çarpıtmalar, üstbilişler, bilişsel-davranışçı yaklaşım
Examining the effects of video game character design on self- discrepancies and anxiety
This study aimed to examine the effects of self-discrepancies on state anxiety within the framework of Self-Discrepancy Theory, and the moderating role of video game character design in this relationship. A total of 94 participants aged between 18 and 26 were randomly assigned to two groups: an experimental group that designed a character in Baldur's Gate 3, and a control group that played Sudoku. Participants' state anxiety levels were measured before and after the intervention using the State-Trait Anxiety Inventory, and self-discrepancies were assessed through the Integrated Self-Discrepancy Index. The findings revealed a significant decrease in state anxiety among participants in the experimental group, whereas no such change was observed in the control group. Regression analyses showed that individuals in the experimental group with high actual–ought self-discrepancy experienced greater reductions in anxiety. However, no significant differences were found in anxiety levels related to the perceived similarity between the designed characters and participants' self-concepts. The findings suggest that character creation may reduce state anxiety by regulating self-discrepancies, and that role-playing video games could be used as potential therapeutic tools. By integrating Self-Discrepancy Theory with digital intervention methods, this study contributes to the field of clinical psychology.Keywords: Self-Discrepancy Theory, state anxiety, character design, digital intervention, video game
Assessing non-suicidal self-injury: The predictive role of perceived parental attitudes and personality organization
As research started to differentiate Nonsuicidal Self Injury (NSSI) from suicidal behaviors and to recognize it beyond being merely a symptom of specific diagnoses or a result of trauma histories, NSSI is now seen as a distinct clinical phenomenon. This study aimed to explore the role of perceived parental attitudes and personality organizations on the functions of NSSI. For this purpose, a total of 194 participants aged between 25 and 40, reporting no history of suicide attempts, were recruited via online platforms. Data were collected using a sociodemographic information form, the EMBU (My Memories of Upbringing) scale, the Inventory of Personality Organization (IPO), and the Inventory of Statements About Self-Injury (ISAS). Hierarchical regression analysis revealed that both personality organization and perceived maternal overprotection significantly predicted NSSI functions, whereas perceived paternal overprotection and perceived parental rejection did not. Among the significant predictors, personality organization emerged as the strongest predictor. The results were discussed in light of the existing literature; clinical implications were considered and suggestions for future research were provided. Keywords: Non-suicidal self-injury, perceived parental attitudes, overprotection, rejection, personality organization
Yetişkinlerde çevrimiçi arkadaşlık uygulaması kullanımını etkileyen psikolojik faktörler
Son zamanlarda çevrimiçi arkadaşlık uygulamalarının popülerleştiği ve her geçen gün kullanıcı sayısını artırdığı bilinmektedir. Gelişen bu yeni davranış kalıbını ve kullanıcıların motivasyonlarını anlamlandırmakta günümüzde değer kazanan bir noktadadır. Bireylerin bu uygulamaları çevrimiçi ortamda sosyalleşme, flört etme, cinsel ihtiyaçlarını karşılama ve romantik ilişki yaşama gibi amaçlar doğrultusunda kullanmaktadırlar. Küresel olarak mücadele ettiğimiz Covid-19 dönemiyle birlikte sosyal etkileşimin kısıtlanması bu uygulamaların daha fazla tercih edilir bir noktada olmasını sağlamıştır. Bu tez çalışmasında bireylerin çevrimiçi arkadaşlık uygulamaları kullanım durumları demografik ve psikolojik faktörlerle incelenmiştir. Bu araştırmada, cinsiyet ve cinsel yönelim demografik değişkenlerinin yanı sıra depresyon, anksiyete ve stres düzeylerini ölçen DASS-21 ölçeği; Açıklık, amaçlar, dürtü, stratejiler ve kabul etmeme düzeylerini ölçen duygu düzenleme güçlüğü (DDG-16) ölçeği ve davranışsal kaçınma, sıkıntıdan hoşlanmama, erteleme, dikkat dağıtma/bastırma, baskılama/inkâr ve sıkıntıya katlanma düzeylerini ölçen çok boyutlu yaşantısal kaçınma (ÇBYK-30) ölçeği psikolojik faktörler olarak ele alınmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, cinsiyet ve cinsel yönelimlere göre çevrimiçi arkadaşlık uygulamaları kullanım durumu ve amaçları arasında ve cinsiyet ve cinsel yönelimlere göre psikolojik faktör düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar bulunmaktadır. Uygulama kullanım durumu ile psikolojik faktör düzeylerini ele aldığımızda uygulama kullanan ve kullanmayanlar arasında da anlamlı farklılıklar olduğu görülmektedir. Bu bulgular bireylerin uygulama kullanım motivasyonları ve psikolojik faktörlerin bu duruma etkisini görmek açısından dikkat çekicidir.
Meditasyon uygulamalarının algılanan olumlu ve olumsuz etkileri
Budist felsefeye dayalı meditasyon uygulamalarının kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu uygulamalar, çeşitli anbean farkındalık temelli programlar aracılığıyla günümüz psikoterapi uygulamalarında da kendine yer bulmaktadır. Meditasyonun etkilerine yönelik yapılan alanyazın taraması çeşitli olumsuz etkilerin ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Bu tez çalışmasında Türkiye'de yaşayan yetişkinlerin meditasyon deneyimleri, meditasyon yapmanın olumlu ya da olumsuz etkilerini nasıl algılayıp bildirdikleri ile bu etkilerle ilişkili demografik ve kişisel öykü özellikleri incelenmiştir. Ayrıca meditasyon yapılan dönemde ya da hemen öncesinde psikolojik sorun ve / veya duygusal güçlüklerin varlığı ile meditasyona bağlı olumsuz etki arasındaki ilişkiyi tespit etmek amaçlanmıştır. Araştırma; yaşları 20 ile 66 arasında değişen, en az bir kez meditasyon yapmış olan 155 gönüllü katılımcı ile yürütülmüştür. Araştırma verileri; Demografik ve Kişisel Öykü Bilgi Formu, Meditasyon Deneyimi Bilgi Formu ve Meditasyonla İlişkili Olumsuz Etkiler Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Araştırmaya katılanların %53.5'ü; meditasyonla ilgili nadiren, ara sıra veya düzenli olarak olumsuz etki deneyimlediklerini raporlamıştır. Araştırma sonucunda meditasyona bağlı olumsuz etkilerin, meditasyon yapılan dönemde ya da hemen öncesinde psikolojik sorun ve/veya duygusal güçlüklerin varlığına göre anlamlı olarak farklılaştığı ortaya çıkmıştır. Elde edilen bulgular, mevcut alanyazın çerçevesinde tartışılmış olup gelecek araştırmalara ve meditasyon uygulamalarına yönelik önerilerde bulunmak için kullanılmıştır.
Psikoterapilerin etkililiğini belirleyen temel faktörlerin psikoterapinin yarıda bırakılması (PYB) üzerindeki etkileri
Terapi yöntemleri arasında farklılıklar bulunsa da, kuramlar üstü bir bakış açısıyla yaklaşıldığında psikoterapilerin temelde birçok ortak özelliğe sahip olduğu görülmektedir. Bu ortak faktörlerin, terapilerin etkililiğinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Psikoterapinin yarıda bırakılması (PYB), alınan terapinin etkili ve verimli olmadığına işaret edebilmektedir. Bu tez çalışmasında, Türkiye'de yaşayan yetişkin danışanların ve terapistlerin psikoterapinin yarıda bırakılması ile ilgili deneyimleri, psikoterapilerin etkililiğini belirleyen temel faktörler bağlamında incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi, "danışan" ve "terapist" olmak üzere iki bağımsız gruptan oluşmaktadır. Danışan örneklemi, 18 yaşından sonra en az 1 terapi seansına katılmış 172 katılımcıdan oluşmaktadır. Terapist örneklemi ise en az psikoloji, PDR veya psikiyatri lisans eğitimini tamamlamış ve en az 6 aylık danışan görme tecrübesine sahip 77 katılımcıdan oluşmaktadır. Veriler; Demografik Bilgi Formu, Danışanlar İçin Terapi Motivasyonu Ölçeği, Milwaukee Psikoterapi Beklentileri Ölçeği, Psikolojik Danışma Öz-Yeterlik Ölçeği, Psikoterapi Hakkındaki Düşünceler Ölçeği, Psikoterapi Tepkileri Ölçeği ve Terapötik İttifak Ölçeği-Kısa Form aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin analizlerinde Bağımsız Örneklemler için T-Testi, Mann-Whitney U testi, Pearson ve Spearman korelasyon testleri ile aracılık analizleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, psikoterapilerin etkililiğini belirleyen birçok temel faktörün, özellikle danışan perspektifinden PYB üzerinde belirleyici olduğu görülmüştür. Mevcut tez çalışması, psikoterapilerin daha etkili hale getirilmesi ve sürdürülebilirliğinin artırılması yönünde alanyazına katkı sunmayı amaçlamaktadır.
6 Şubat Depremini deneyimleyerek TSSB belirtileri yaşayan genç yetişkinlerde görülen antisosyal davranışlarda sosyal desteğin rolünün incelenmesi
Araştırma, 6 Şubat 2023 depremine maruz kalan 18-24 yaş arası genç yetişkinlerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtileri ile antisosyal davranışlar arasındaki ilişkiyi incelemeyi ve bu ilişkide algılanan sosyal destek ile çocukluk çağı travmalarının düzenleyici/aracı rolünü incelemektedir. Araştırmaya, 6 Şubat depreminin gerçekleştiği zamanda, depremden etkilenen 11 ilden birinde bulunan ve depremi doğrudan hisseden toplam 267 genç yetişkin katılmıştır. Veri toplama sürecinde; Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, DSM - 5 için Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Antisosyal Davranış Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma bulguları, TSSB belirtileri ile antisosyal davranışlar arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Çocukluk çağı travmalarının bu ilişkide kısmi aracı ve düzenleyici rol üstlendiği; sosyal desteğin ise belirli TSSB alt boyutları (özellikle duygu ve düşüncelerde olumsuz değişimler ve artmış uyarılma) ile antisosyal davranışlar arasındaki ilişkide anlamlı bir tampon etkisi oluşturduğu bulunmuştur. Ayrıca, deprem maruziyeti ile ilgili değişkenler TSSB belirtileri ve antisosyal davranış düzeylerini anlamlı biçimde etkilemiştir. Bulgular, travmaya maruz kalan kişilerde çocukluk çağı travmalarının ve sosyal desteğin, psikolojik iyilik hali üzerinde rol oynadığını göstermektedir. Bu sonuçlar, afet sonrası ruh sağlığı müdahalelerinde risk gruplarının belirlenmesine ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesine yönelik önemli katkılar sunmaktadır.
Aleksitimi ile yatırım modeli değişkenleri arasındaki ilişkide yakınlık korkusu ve çatışma eylem stillerinin aracı rolü
Bu araştırmanın temel amacı, bireylerin aleksitimi düzeyleri ile yatırım modeli alt faktörleri arasındaki ilişkide yakınlık korkusunun ve çatışma çözme stillerinin aracı rolünü incelemektir. Araştırmanın örneklemini 18-25 yaş grubunda bulunan 355 kişi (251'i kadın, 104'ü erkek) oluşturmaktadır. Araştırmada kullanılan veri toplama araçları sırasıyla; Bilgilendirilmiş Onam Formu, Kişisel Bilgi Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği, Yakınlık Korkusu Ölçeği, Çatışma Eylem Stilleri Ölçeği ve İlişki İstikrarı Ölçeği'dir. Araştırma kapsamında oluşturulan model SPSS AMOS programı ile test edilmiştir. Çalışmanın bulguları, aleksitimi ile ilişki yatırım modeli değişkenleri olan ilişki doyumu, yatırım büyüklüğü ve seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi alt boyutları arasındaki ilişkiye yakınlık korkusunun anlamlı düzeyde aracılık ettiğini göstermektedir. Araştırma bulguları ayrıca, aleksitimi ile ilişki yatırım modeli değişkenleri arasındaki ilişkiye uzlaştırmacı, kaçınmacı ve karşı koyucu çatışma eylem stillerinin anlamlı düzeyde aracılık ettiğini göstermektedir. Araştırma bulguları kapsamında ulaşılan sonuçlar ilgili literatür bağlamında ele alınarak tartışılmıştır.