Din felsefesi

218 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Natüralizm ve akıl delili

Aklın bizi gerçeklerle ilgili doğru bilgiye ulaştırdığına dair inancımız her araştırma alanının temelindeki en sarsılmaz ilkedir. Bu inanç o kadar güçlüdür ki o olmadan akıl yürütemeyiz. Onun gerçekliğini dahi sorgulayamayız çünkü bu sorgulama için de aklımıza güvenmek zorundayız. Fakat natüralizm doğruysa bu inanç tehlikeye düşer. Çünkü natüralizme göre akıl, akıldan yoksun doğal süreçlerin bir sonucudur. Eğer akıl, gaye ve mantıktan yoksun fiziksel olayların bir ürünüyse onun güvenilirliğine duyduğumuz inancın doğal açıklamalarla temellendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bir rasyonel görüş olarak natüralizm kendini çürütür. Buna karşın teizme göre akıl, kaynağını doğaüstü rasyonel bir varlıktan alır. Akıl doğal bir sonuç değil, tüm varlığın ilk sebebidir. Ancak akıl sahibi kişisel bir Tanrı varsa ve gerçeği bilmemizi hedeflediyse aklın doğru bilgiye ulaştıracağına inanmak için bir güvencemiz vardır. Bu çalışmada insanın gerek günlük hayatını gerek bilimsel çalışmalarını yürütmek için başvurduğu akıl yürütme ya da rasyonel çıkarım yetisinin varlığını natüralizm mi yoksa teizm mi daha makul açıklar sorusu cevaplanmaya çalışılacaktır. Temel iddiamız, akla duyduğumuz güveni temellendirmede natüralist teorilerin başarısız olduğunu savunan filozofların geliştirdiği argümanlar ışığında, aklın ve akıl yürütmek için gerekli koşulların varlığını ancak teizmin tutarlı bir şekilde açıkladığı ve bu nedenle akıl yürütme yetisinin natüralizme karşı güçlü bir delil oluşturduğudur.

AkılDelilDin felsefesi+3
Sare Levin Atalay
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İslam siyaset felsefesinde neo-selefi akımın eleştirel analizi

İnsanlar hayatlarının en güzel anlarını zihinlerinde dondurarak, o günlerini tekrar yaşamak, mümkünse o güne geri dönmek, bunu da yapamıyorsa o zamanın içindeymiş gibi yaşamak isterler. Hz. Peygamber dönemi ve sonraki üç nesil dönemi için pek çok Müslüman kesim o zamana özlem duymaktadır. Üstelik o zamanı hiç yaşamamış olmalarına rağmen. Günümüzde İslam'ın, sözde "Altın Çağ"ına duyulan hasret duygusu, zamanın ruhu görmezden gelinerek, Taliban, el-Kaide, el-Nusra, eş-Şebab, IŞİD/DAEŞ ve Boko Haram gibi grup/örgüt/cemaatlar tarafından suiistimal edilmektedir. Sonucunda ise İslam'a karşı dünyaya yayılan "İslam korkusu" ortaya çıkmıştır. Bu durumdan ise, enerji arz ve üretim merkezlerinin kontrolünü ele geçiren sömürgeci ülkeler ve çokuluslu şirketler fayda sağlamıştır. Barış ve esenlik anlamına gelen İslam, bilinçli olarak savaş/terör/korku kelimeleriyle kullanılmaktadır. Siyaset felsefesinin de konusu olan ahlak, adalet, eşitlik, özgürlük, tevazu ve hoşgörü ilkelerine sahip olan İslam, bugün Osmanlı Devleti'nin yıkılış döneminde siyasi ve itikadi açıdan son derece etkin olan Vahhabilik öğretisinin temel özelliklerinden tekfirci, ötekileştirici, dışlayıcı ve şiddet yanlısı gibi gösterilmektedir. Bu tez çalışmamızda amaç, tarihte bilinen Selefilik kavramı ile günümüz Selefilik'inin (Neo-Selefilik) aynı anlamda kullanmanın tutarlılık derecesini müzakere etmektir. Bunun öncesinde ise, Selefi zihniyetin ait olduğu toplumun İslam öncesi ve İslam sonrası yaşamını inceleyerek, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada yaşanan sorunların çözümü için konunun kökenine inmek ve kodları anlamak gerekmektedir.

Din felsefesiEleştiriSelefiye+4
Ceyda Bağcı Sofu
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

I. Konstantin'in Hıristiyan teolojisine etkileri

I. Konstantin, Roma'nın devamını sağlamak için kurulan kutsal tetrarşi düzeni ve ardından uzun süren siyasi manevraların sonucunda tek başına imparator olmuştur. Bu süre içerisinde Hıristiyanlığı destekleyerek Roma'nın yeni bir perspektifle tesis edilmesi sürecine Hıristiyanları da dâhil etmesi, pek çok tartışmalı konuyu beraberinde getirmiştir. Konstantin, Milvian Köprüsünde Maxentius ile girdiği mücadele sürecinde, kendisini Hıristiyanlığa yaklaştıracak bir deneyim yaşamıştır. Bu deneyimin ardından yönetim ortağı Licinius ile birlikte Milan Fermanı'nı ilan eden Konstantin, böylece Hıristiyanlar içinde büyük bir değişimi de başlatmıştır. İmparatorun bu değişimi, Hıristiyanlara geniş haklar tanınmasına ve onların tarih sahnesine siyasi, sosyal ve kültürel anlamda etkin bir rol oynamasını sağlamıştır. Hıristiyanlar çalkantılarla dolu bu değişim ve dönüşüm sürecini, dönemin kültürel ve siyasi sorunlarıyla eş zamanlı olarak teolojik ve felsefi tartışmaların ortasında geçirmiştir. Milan Fermanı ve onun sonucu olan Hıristiyanlığın Roma'da hızlı bir şekilde yayılmaya başlaması, birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Arius'un teslis inancındaki Oğul'un bir başlangıcı olduğu ve Baba'nın mutlak ve eşsiz olduğu yönündeki iddiası, büyük tartışmalara sahne olmuştur. Bu konuda dönemin piskoposlarından Alexander ve ardından gelen Piskopos Athanasius ile girdiği mücadele önemli tartışma ve ayrılıklara sebep olmuş, neticede kilise içinde bölünmeye yol açmıştır. Hıristiyan topluluklar arasındaki İsa'nın tabiatı hakkındaki tartışmaların, imparatorluğun vizyonuna yönelik projeyi sekteye uğrattığını düşünen Konstantin'in nüfuzunu kullanarak konsili toplaması ve konsil sonucunda alınan kararlarda etkin bir rol üstlenmesi, niyetlerine ve Hıristiyanlığa yönelik etkilerine dair pek çok tartışmayı günümüze kadar getirmiştir. Bununla birlikte onun Hıristiyanlığın merkezini Roma'dan Doğu'ya kaydırması, devletin kiliseyi desteklemesi ve kilisenin de bunun karşılığında ona desteğini sunması neticesinde, Hıristiyanlıkta yeni ve farklı türden sayılabilecek güçlü bir din-siyaset ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Anahtar Kelimeler: Konstantin, Hıristiyanlık, İznik Konsili, Politik Teoloji.

Din felsefesiHristiyanlarHristiyanlık+3
Fatih Eroğlan
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred adlı eserindeki aile konulu hadislerin din eğitimi açısından değerlendirilmesi

Aile; toplumun gelişimini ve devamlılığını sağlayan, bir toplumun diğer toplumlar arasındaki statüsünü belirleyen bir kurumdur. Çünkü toplumu meydana getiren her birey, ilk eğitimini ailede alır. Aile, toplumun yapısında belirleyici bir role sahip olduğu gibi toplumda yaşanan değişim ve gelişmeler de aile kurumunun yapısını ve niteliklerini şekillendirmektedir. Özellikle XX. yüzyılda sanayi devrimi ile başlayan ve köyden kente göç ile devam eden toplumsal değişim; aile kurumunu da etkilemiş, yeni aile tipleri ortaya çıkarmıştır. Yaşanan bu değişimle birlikte ailelerin dinî davranış ve eğitim anlayışı da yeniden biçimlenmiştir. Bu araştırma;Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred adlı eserinde geçen aile konulu hadislerin günümüz din eğitimi yöntem ve ilkeleri doğrultusunda incelenmesiyle, günümüz ailesinin din eğitimi anlayışına katkı sağlamayı hedefleyen bir değerlendirmedir.Araştırmada, Hz. Peygamber'in ailede din eğitimi konusunda nasıl rol model olabileceği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Araştırma betimleyici bir tez niteliğinde olup araştırmada belgesel tarama modeli kullanılarak içerik çözümlemesi yapılmıştır. Araştırma sonucunda kentleşme, göç, kitle iletişim araçları, sanayileşme ve modernleşme gibi etkenlerin; aile, akrabalık ve komşuluk gibi sosyal kurumların din eğitimi açısından işlevini olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Bu bağlamda,Hz. Peygamber'in din eğitiminde kullandığı metodların; modern din eğitimi yöntem ve teknikleriyle örtüştüğü, bu konuda ailelere rol model olabileceği tespit edilmiştir. Araştırma, M. Yaşar KANDEMİR tarafından iki cilt olarak tercüme ve şerh edilen el-Edebü'l-Müfred adlı eserle sınırlandırılmıştır. Eserin Tahlil Yayınları'ndan çıkan 2. baskısı kullanılmıştır.

AileBuhariDin eğitimi+5
Mesut Eskin
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İbnü'l Arabî'nin felsefesinde dinin zahiri ve batını

Bu tezde dinin zahiri ve batını yönü tartışmaları bağlamında İslam düşünce ve felsefesine yeni bir perspektif kazandıran İbnü'l Arabî'nin konumunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle Vahdet-i Vucüd taraftarı İbnü'l Arabî'nin din, peygamber ve veli, Kur'an ve vahiy, batını bilgi, insan ve insan-ı kâmil gibi dini unsurlar hakkındaki düşünceleri onun kendi felsefesi içinde incelenmiştir. 13. yüzyıl düşünürü olmasına rağmen akademik çalışmalarda halâ İbnü'l Arabî (1165-1240) yorumlanmaya çalışılmakta ve bu çalışmalar eleştirel ve destekleyici olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Bu nedenle konuyu ele alınırken, eleştiriler ve eleştirilere verilen cevaplar ve O'nun eserlerine yapılan şerhler karşılaştırılmıştır. Tezin birinci bölümünde İbnü'l Arabî'nin vahdet-i vücud ve Allah kavramları ile Allah, insan ve evren ilişkisi ele alınmıştır. İkinci bölümde batını bilgi, insan-ı kâmil, bilgiye ulaşma imkânı ve peygamber, veli, Kur'an ve kader gibi kavramlar zahir ve batın açısından ele alınmıştır. Çalışmanın sonucunda engin birikime sahip olan sûfi filozof İbnü'l Arabî'nin düşüncelerine kısıtlamalar getirmenin doğru olmayacağı kanısı hâkim oldu. Onun için genelde zahiri bakış açısına uzaktır diyebiliriz. Ancak bazı hususlarda mesela şeriatı takip etmede o bir zahiri dir. Bazı hususlarda ise bir batını olduğunu söylemek yerinde olacaktır. İbnü'l Arabî bilgi konusunda bir batınıdir. İbnü'l Arabî bazı konularda (tenzih ve teşbih hususunda) orta yolu takip eden denge yanlısıdır. Sonuç olarak entelektüel sufi filozof İbnü'l Arabî, zahir-batın tartışmaları içerisinde kimi zaman bir zahiri bazen bir batını bazen orta yol üzere biri olarak karşımıza çıkıyor. Ancak o düşüncelerinde kemale varmaya zahiri ve batını birleştirerek erişmiştir diyebiliriz.

BatıniDinDin felsefesi+5
Ayşe Kandemir
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Sufilerde huzurlu yaşam ve ahlaki olgunluk

Bu çalışmanın amacı, önce, Ruhzârî tarikatına mensup olan bireylerin ahlaki olgunluk ve huzur düzeylerini etkileyen faktörleri incelemek ve bu faktörler ile ahlaki olgunluk ve huzur arasında nasıl bir ilişki olduğunu ortaya koymaktır. Sonra, Ruhzârî tarikatı katılımcılarının ahlaki olgunluk ve huzur düzeyleri betimsel açıdan tespit edilerek, bu düzeyleri etkilediği varsayılan bazı demografik değişkenler ile bağımlı değişkenler arasındaki ilişki düzeylerini incelemektir. Buna göre, konuyla ilgili 40 hipotez geliştirilmiş ve araştırma sonucu ulaşılan bulgulardan hareketle söz konusu hipotezler test edilmiştir. Araştırmanın örneklemi 23 yaş ve üzeri Çorum, Kırıkkale, Ankara ve İstanbul illerinde yaşayan 5 yıl ve üzeri süredir Ruhzârî tarikatı katılımcısı olan 740 erkek katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından oluşturulan demografik özelliklerin bulunduğu "Kişisel Bilgi Formu", katılımcıların ahlaki olgunluk ve huzur düzeylerini belirlemeye yönelik 5'li Likert tipi "Ahlaki Olgunluk" ve "Huzur Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma sonucunda demografik değişkenler ile ahlaki olgunluk, demografik değişkenler ile huzur arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ve ilişkilerin olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, her iki yöntemle elde edilen bulgulara göre; katılımcıların ahlaki olgunluk düzeyi ile huzur düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişkinin bulunduğu ve ahlaki olgunluk ile huzur arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişkinin olduğu ve ahlaki olgunluğun huzurdaki varyansın % 9'unu açıkladığı saptanmıştır. Bulgular ahlaki olgunluğun huzurun anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Tarikat ritüellerini yerine getirmenin örneklem tarafından sıklıkla kullanıldığı ve bu ritüelleri yerine getirmenin katılımcıların ahlaki olgunluk ve huzur düzeyleri üzerinde pozitif yönlü katkısının olduğu da araştırmanın bulguları arasındadır.

Ahlaki olgunlukDin felsefesiHalidi tarikatı+7
Eyyüp Kayacı
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

William Kingdon Clifford ve William James bağlamında dini inancın rasyonelliği

Dini inancın rasyonelliği sorunu, din felsefesinin temel konularındandır. Hangi gerekçe türünün rasyonellik ölçütünü karşıladığı konu ile ilgili tartışmaların özünü oluşturmaktadır. Katı akılcı bakış açısı rasyonellik ölçütünü epistemik gerekçe olarak belirlerken bazı fideist ve pragmatist bakış açılarına göre epistemik olmayan gerekçeler de rasyonelliğin ölçütü olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda katı akılcı ve agnostik delilci William Kingdon Clifford ve pragmatik iman anlayışına sahip William James'in din felsefelerinin karşılaştırılması bu tezin konusunu oluşturmaktadır. Karşılaştırmada W. K. Clifford'ın "İnanç Ahlakı" makalesi ile cevabı ve eleştirisi niteliğindeki W. James'in "İnanma İradesi" makalesi temel alınmıştır. "Herkes için, her zaman, her yerde yetersiz delile dayanarak inanmak yanlıştır" şeklindeki Clifford ilkesi, İnanç Ahlakı'nın ana iddiasını özetler. W. K. Clifford'a göre rasyonel inanç, kişinin o inanç önermesi ile ilgili pozitif ve negatif delilleri araştırarak elde ettiği toplam delilin işaret ettiğine uygun olarak edindiği inançtır. İnancın doğruluk değeri ile ilgili şüpheleri bastırarak ya da sübjektif faktörlere dayanarak elde edilen inançlar ise epistemik açıdan kusurlu olduğundan rasyonel değildir. Dini inançların da delilci ilkenin talep ettiği epistemik standardı karşılaması gerektiği savunusu olarak İnanç Ahlakı, delilci meydan okumanın temel metinleri arasında yer alır. W. K. Clifford'a göre dini inançlar delilsel destekten yoksundur. Vahyin temellendirilmesi insan tecrübesini aştığından mümkün değildir. Ayrıca toplumsal boyutta yol açtığı olumlu sonuçları da dini öğretilerin rasyonelliğinin delili olarak değerlendirilemez. W. James'in İnanma İradesi, İnanç Ahlakı'nın "inancını deliline denk tut; inancı destekleyen yeterli delil yoksa önermeye inanma" normatif buyruğuna karşı inanmamanın rasyonel olmadığı savunusudur. W. James'e göre hipotez epistemik denklik ya da belirsizliğe sahip ve kişi hakiki tercih ile karşı karşıya ise tutkusal doğasına dayanarak tercihte bulunma hakkına sahiptir. Dini inançlar, var oluşsal teleolojik anlamlar içerirler. Evreni bir ilahın sanatı olarak betimleyerek var olan her şeyin ilahi düzen içinde bir amacı olduğunu varsayarlar. Hayatın anlamı arayışının her kategorisi, Tanrı inancı ile anlam kazanır. Bu işlevlerinden dolayı, W. James dini inançları hakiki tercihler olarak tanımlamakta haklıdır. Zira inanç, W. K. Clifford'ın savunduğu gibi sadece epistemik gerekçelere dayanmamaktadır; epistemik olmayan gerekçeler ya da sübjektif faktörler de tasdikte önemli rol oynar. Anahtar Kavramlar: İnanç, rasyonellik, İnanç Ahlakı, İnanma İradesi

Clifford, WilliamDin felsefesiDini iman+3
Gülşen Yaylı
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Dini danışmanlığın konusu olarak gençliğin değişen Tanrı tasavvurları

Gençlik çağı, pek çok konuda olduğu gibi inançlar üzerinde de şüphe ve sorgulamaların yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir. Küreselleşme ve gelişen iletişim araçları vasıtasıyla farklı inanç sistemleri ve hakikat iddiaları ile karşılan gençler, zaman zaman bu düşüncelerin etkisi altında kalabilmektedirler. Son dönemde yapılan çalışmalarda kendisini Ateist, Deist, Agnostik olarak tanımlayan gençlerin oranında ciddi bir artış olduğu görülmektedir. Farklı inanç sistemlerine savrulmanın kaynağı olarak, Tanrı tasavvurlarında olan eksiklik veya tahribatın olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı, öncelikle gençlerin sahip oldukları Tanrı tasavvurlarını belirlemek, gençlik dönemine geçişle birlikte bu konuda yaşadıkları çelişkilere etki eden faktörleri tespit etmek ve sorunun çözümüne yönelik olarak DDR hizmetlerinin yaygın bir şekilde kullanılmasının gerekliliğini ortaya çıkarmaktır. Çalışmamızda karma yöntem tercih edilmiş, nitel ve nicel araştırma desenleri kullanılmıştır. Araştırmanın nicel bölümünde öncelikle gençlerin mevcut durumdaki Tanrı algısını tespit etmek adına ölçek kullanılmış, nitel bölümde ise doküman analizi ve mülakat uygulaması gerçekleştirilmiştir. Mülakat soruları ile nicel çalışmadan elde edilen verilerin desteklenmesi amaçlanmış, bunun yanı sıra gençlerin Tanrı tasavvuru konusunda yaşadıkları çelişkili durumlara etki eden faktörler belirlenmeye çalışılmıştır. Var olan durum böylece tanımladıktan sonra bu konuda kendilerine destek olacak profesyonel bir yardım talep edip etmedikleri sorulmuştur. Araştırma verileri bu konuda destek talep eden gençlerin, din görevlilerine güvenmedikleri gerekçesiyle DDR hizmetlerine temkinli yaklaştıklarını ortaya çıkarmıştır.

DanışmanlıkDanışmanlık hizmetleriDin felsefesi+5
Ülkü Odabaş
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Roma İmparatorluğu'nda Maniheizm (MS III. - VI. yüzyıllar)

Bu araştırmada, milattan sonra üçüncü yüzyılda ortaya çıkışıyla birlikte Mezopotamya'dan başlayarak Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde Batı dünyasına yayılan Maniheizm'in, Roma coğrafyasında geçirdiği tarihsel süreç ve bu sürece etki eden dinî-siyasî faktörler incelenmiştir. Maniheizm üzerine yapılan araştırmalar kapsamında iki farklı disiplini birbirine bağlayan bu araştırma, bir yandan Maniheizm'in Roma İmparatorluğu'ndaki tarihini ve erken dönem Hıristiyan geleneğiyle olan etkileşimini inceleyerek Dinler Tarihi araştırmalarına, diğer yandan dönemin dinî atmosferinin anlaşılmasına yönelik yeni bakış açıları ortaya koyarak Roma Tarihi üzerine yapılacak geç antikçağ araştırmalarına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak araştırmaya yönelik bulgular ele alınırken deskriptif yöntem, klasik tarih ve karşılaştırmalı tarih metotları ile antik metinlerde yer alan bilgilerin tarihsel bir perspektif içerisinde doğru şekilde yorumlanmasına imkân veren metinsel içerik analizi yöntemi kullanılmış; ayrıca fenomenolojik yöntemin aşamalarından biri olan empatik yaklaşım metoduna başvurulmuştur. Araştırmanın temel problemini, Maniheizm'in Roma coğrafyasına ne zaman ve hangi yollarla girdiği, imparatorluk sınırları içerisinde hangi bölgelere kadar ulaştığı, toplum üzerinde ne düzeyde etkili olduğu ve Roma İmparatorluğu'na oldukça hızlı giriş yapan bu dinî geleneğin, yine benzer bir hızla bu topraklardaki etkisini kaybedişinin hangi etmenlere bağlı olarak gerçekleştiği hususları oluşturmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın birinci bölümünde öncelikle Maniheizm'in ortaya çıkışı, bu sırada Roma İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu siyasi, sosyo-kültürel, ekonomik ve dinî durum ile Maniheist geleneğin Roma topraklarına yayılmasını sağlayan misyon anlayışı incelenmiş, ardından Maniheist misyonerlerin hangi yolları kullanarak Roma coğrafyasına girdiği ve bu coğrafyada hangi bölgelere kadar ulaştığı konusu ele alınmıştır. İkinci ve üçüncü bölümlerde ise Maniheizm'in hangi etmenlere bağlı olarak Roma topraklarındaki ivmesini kaybettiği hususuna değinilmiştir. Bu etkenlerden ilkini, Hıristiyan din adamlarının Maniheizm karşıtı mücadelesi; ikincisini ise Roma imparatorlarının Maniheizm'e yönelik izlediği siyaset oluşturmaktadır. Buna dayanarak ikinci bölümde Hıristiyan kilisesinin Maniheistlere karşı verdikleri mücadele ile onlara karşı çıkma gerekçeleri tartışılmış; üçüncü bölümde ise İmparator Diocletianus'tan (285-305) Iustinianus'a (527-565) kadar geçen yüzyıllar içerisinde değişen ve giderek yoğunlaşan Maniheizm karşıtı Roma yasaları ve bunların Maniheistlerin ilerleyişi üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Araştırmanın sonucunda, gelişmiş ve sistematik bir misyon anlayışı benimseyen Maniheist geleneğin alışılagelen inançları yok etmediği, aksine tam da ihtiyaç duyulan bireysel kurtuluşa önem verdiği için Roma toplumu içerisinde hızlı bir şekilde kabul gördüğü ve sahip olduğu gelişmiş misyon anlayışı sayesinde Mezopotamya'dan başlayarak Suriye, Mısır, Filistin, Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika, İtalya, İspanya ve Galya'yı da içine alacak şekilde dönemin tüm Roma eyaletlerine ulaştığı saptanmıştır. Maniheizm'in üç yüz yıl boyunca varlık gösterdiği Roma topraklarındaki etkisini kaybedişinin ise, Roma iktidarı ve Kilise arasında kurulan ittifakın bir sonucu olarak gerçekleştiği görülmüştür. Anahtar Kavramlar: Dinler Tarihi, Geç Antikçağ, Maniheizm, Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlık

Antik ÇağDin felsefesiDinler tarihi+4
Dilâ Baran Tekin
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Gençlerin Tanrı algısı bağlamında yaşadıkları inanç sorunları ve kendi çözüm önerileri

Tanrı algısı, insanın hayata bakışını, kişiliğini, anlam arayışını, mutluluğunu olumlu veya olumsuz yönde etkileyen önemli faktörlerden biridir ve insanın dine karşı tutumunu, pozisyonunu ve bakış açısını belirleyen en önemli temel düşünce ve kurucu unsurdur. Gençler benimsediği Tanrı inancının inceliklerini zihinsel olarak kavramak ve bunları yaşanan hayat ile bağdaştırmak isterler. Bu sebeple hayat felsefesinin temelini oluşturan Tanrı inancını, soru süzgecinden geçirmektedirler. Bu aşamada zaman zaman bazı şüpheler ve buna bağlı olarak sorunlar yaşayabilmektedirler. İnanç söz konusu olunca yaşanan problemler ne sadece Tanrı algısı bağlamında yaşanan sorunlardır ne de bu sorunları sadece üniversite gençleri yaşamaktadır. Ancak bilimsel derinlik oluşturabilme hassasiyetiyle çalışmamız Tanrı algısı ve gençlik kavramlarıyla sınırlandırılmıştır. Tanrı algıları, bu algılara bağlı olarak gelişen inanç yönelimleri ve bu yönelimlerin toplumda sorun olarak algılanması ile ilgili literatür incelendiğinde sorunu bizzat yaşayan baş aktörler olan gençlerin sorunlara çözüm üretme aşamasında yapılan çalışmalardan uzak tutulmaları bir eksiklik olarak gözlenmiştir. Bu durum araştırmamızın yapılmasına ilham vermiştir. Sorun tespit aşamasında fikirlerine başvurulan gençlerin çözüm aşamalarında dışarıda tutulmaları ülkemizde de benimsenen bir yaklaşım olan öğrenci merkezli eğitim yaklaşımının kabul gördüğü ortamlar açısından sıkıntılı bir durumdur. Amacımız gençleri toplumdaki her türlü yozlaşmanın kaynağı olarak görüp, değersizleştirme alışkanlığından vazgeçilmesi gerektiği kaygısıyla, onların görüşlerinin de önemli olduğu ve Tanrı algıları bağlamında yaşadıkları inanç sorunlarını çözmede aktif, istekli ve başarılı olabilecekleri yönündeki tezimizle literatüre katkı sunmaktır. Çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın teorik kısmını oluşturan birinci ve ikinci bölümünde gençlik dönemi gelişim alanları, inanç kavramı, gençlik dönemi inanç eğitimi, gençlerin Tanrı algıları ve Tanrı algılarına bağlı olarak yaşadıkları inanç sorunları sebepleriyle ve yönelimleriyle birlikte ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, Tanrı Algısına Bağlı Olarak Yaşanan İnanç Sorunlarını Çözme Ölçeği (TAİSÇÖ) güvenilirlik ve geçerlilik analizleri yapılarak ölçek geliştirilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede iç tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan korelasyon katsayıları, açıklayıcı faktör analizi, doğrulayıcı faktör analizi ve yakınsak geçerlilik analizi hesaplanmıştır. Doğrulayıcı faktör analizinde 28 maddelik versiyonun yeterli uyum gösterdiği, iç tutarlılık analizinde Cronbach's alpha kaysayısının 0,935 olduğu saptanmıştır. Ölçek teolojik ve manevi çözümler, kolektif (yardımlı) çözümler, dışsal/çevresel çözümler ve bilişsel/akılcı çözümler olmak üzere dört faktörlü bir yapıya sahiptir. Çalışmanın son bölümünde ise Ondokuzmayıs ve Samsun Üniversitelerinde lisans ve lisansüstü düzeyinde eğitim gören 586 öğrenciye yüz yüze anket uygulanmıştır. Cevaplayıcıların Tanrı algısı bağlamında yaşanan inanç sorunlarını çözme, Tanrı algısı ve sosyo-demografik özellikleri arasındaki ilişkiler ortaya konulmuştur.

Din felsefesiGençlerTanrı+4
Çiğdem Can Kaynak
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Tanrı'nın varlığına dair kozmolojik kanıtın epistemik değeri (Alexander Pruss örneği)

Tanrı'nın varlığına dair sunulan kanıtlar, Tanrı inancının epistemolojik açıdan gerekçelendirilmiş olduğunu gösteren ve bu çerçevede teizmin epistemik açıdan değerli olduğunu ortaya koyan doğal teoloji ürünleridir. Tanrı'nın varlığına dair kozmolojik kanıtlar, olgulardan hareketle Tanrı'nın varlığına ulaşılabileceğini savunan teistlerin sunduğu tecrübi kanıtlardır. Günümüze kadar çok sayıda farklı kozmolojik kanıt sunulmuştur. Kozmolojik kanıtların çağdaş örneklerinden biri de yeter sebep ilkesinin bir versiyonuna dayanan ve kozmosun varlığının, ona aşkın bir varlığın nedensel faaliyetiyle açıklanabileceğini gösterme amacı taşıyan Alexander Pruss'un kozmolojik kanıtıdır. Pruss'un kozmolojik kanıtında öncül olarak yer verdiği yeter sebep ilkesi, açıklayan ve açıklanan arasındaki ilişkinin gerektirimsel olmasının zorunlu olmadığını savlayarak kendinden önceki kozmolojik kanıtlardan ayrılır. Pruss'a göre bu tür bir ilke hem özgür iradeye imkan tanır hem de kuantum mekaniğindeki belirlenimsizliklere teist bir bakış açısıyla cevap verme fırsatı sunar. Pruss'un kanıtının özgünlüğünü gösteren bir başka husus ise Pruss'un yeter sebep ilkesi lehine sunduğu modal gerekçelerdir. Bu çalışmanın amacı Pruss'un kozmolojik kanıtının geleneksel ve çağdaş itirazlara ne ölçüde cevap sunabildiğini ele almaktır. Değerlendirmeler sonucunda görülmüştür ki Pruss'un kozmolojik kanıtı, belirli metafizik önvarsayımların kabulü şartıyla kuantum belirsizliklerinin açıklanabilir olduğunu gösterebilse ve bu çerçevede aşkın bir varlığın nedensel faaliyeti sonucu ortaya çıktığını ortaya koysa da kozmosun, bir amaç doğrultusunda bu aşkın varlık tarafından var edildiğini savunabilmeye imkan tanımamaktadır. Bu sebeple Pruss'un kozmolojik kanıtının Tanrı'nın varlığına dair başarılı bir kanıt olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Allah'ın varlığıDelilDin felsefesi+6
Hüseyin Taha Topaloğlu
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Manevi danışmanlığın felsefi temelleri

Bu çalışmanın temel amacı, manevi danışmanlığın felsefi temellerini araştırmak ve bu doğrultuda felsefi kaynaklara bağlı bakış açısının manevi danışmanlık alanına sağlayacağı katkıları incelemektir. Bu bağlamda çalışmada, pratik felsefi geleneğin temeline inilerek felsefenin ruhun bakımı için gerekli görüldüğünün ve maneviyatı yadsımayıp aksine kucaklayan bir düşünme etkinliği olarak yürütüldüğünün altı çizilmiştir. Antik Yunan felsefesinin ve İslam ahlak metafiziğinin yol gösterici ve mutluluk verici boyutuyla ele alındığı çalışmada, modern manevi danışmanlık uygulamalarına teorik temel sağlayacak felsefi öğretiler ve temalar üzerinde durulmuştur. Manevi danışmanlıkta felsefi düşünmenin değerinin, modern bireyin belirsizliklerinin ve maneviyat arayışının, felsefenin din ve maneviyatla olan ilişkisinin tartışıldığı bu çalışmada, din felsefesinin temel problemlerinden olan kötülük problemi, danışanın aşkın varlıkla ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Türkiye'de manevi danışmanlık alanına felsefi bir perspektiften bakan ilk çalışma olan bu araştırmada sonuç olarak; (i) manevi danışmanlık ve rehberliğin felsefi temellerinin olduğu; (ii) manevi danışmanlık hizmeti veren manevi danışmanların, gerek danışmanlığın amaçlarına ulaşmalarında gerekse kullandıkları teknikler açısından felsefi birikimden yararlanabilecekleri; (iii) manevi danışmanlık alanında, manevi danışman ve danışan arasında gerçek bir terapötik anlamanın sağlanıp sağlanamayacağının sorgulanabilmesi ve bu terapötik anlamanın ve yorumlamanın gerçekleşebilmesi için gerekli görülen teknikler açısından felsefi kaynaklardan yararlanılabileceği saptanmıştır.

DanışmanlıkDanışmanlık hizmetleriDin felsefesi+7
Emel Güvenç
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sûfilere ve filozoflara göre nefsin mahiyeti

Tasavvuf ve İslam felsefesi İslam düşüncesini inşa eden ilimlerin başında gelmektedirler. Bu iki ilmin temelinde bulunan kavramların en önemlilerinden biri nefistir. Bu çalışmanın tasavvuf ve İslam felsefesine göre nefis kavramının mahiyeti, kötü sıfatların kaynağı olması, arınması ve mertebeleri ele alınmıştır. İnsanın mahiyetini açıklayan nefis, kalp ve ruh kavramlarının birbiriyle bağlantısı ele alınmıştır. Son olarak İslam filozoflarının ele aldığı mesele olan nefsin kuvveleri ve yetkinlik bakımından çeşitleri incelenmiştir. İki tarafın bu konulardaki görüşleri ayrıntılı şekilde incelenip karşılaştırmalar yapılmıştır. Yapılan karşılaştırmalar sonucunda aynı ya da farklı düşündükleri meseleler ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Din felsefesiFelsefecilerNefs+5
Dilan İstekli
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İsmâilîliğin yeni Eflâtuncu dönüşümü: Ebû Ya'kub es-Sicistânî örneği

2./8. yüzyılda ortaya çıkmasına rağmen Abbâsîlerin baskıları nedeniyle gizli bir şekilde davetini sürdürmeye çalışan İsmâilîliğin 3./9. yüzyılın sonlarında özellikle Horasan-Mâveraünnehir bölgesinde serbest bir ortam bularak yayılması sonucunda entelektüel bir gelişim gösterdiği, bu gelişim doğrultusunda 4./10. yüzyıl başlarında Yeni Eflâtunculuğun etkisiyle dönüşüme uğradığı kabul edilmektedir. İslam düşüncesinin gelişiminde büyük bir etkiye sahip olan Yeni Eflâtunculuğun, mistik ve batınî bir görünüm arz eden İsmâilîlik üzerinde, söz konusu mistisizmin etkisiyle daha büyük bir nüfuza ulaştığı varsayılmaktadır. İsmâilîlikteki Yeni Eflâtuncu tesirin ve bu tesir sonucunda meydana gelen dönüşümün ne seviyede gerçekleştiğinin ortaya konması adına, söz konusu dönüşümün mimarlarından Ebû Ya'kub es-Sicistânî'nin düşüncelerindeki Yeni Eflâtuncu etkinin belirlenmeye çalışılması, araştırmanın amacını teşkil etmektedir. Araştırmada, Sicistânî'nin eserleri analiz edilerek fikirleri Plotinus'un düşünceleriyle karşılaştırılmış, ikisi arasındaki benzerlik ve farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Söz konusu analiz ve bu analiz sonucunda ortaya çıkan sonuçların değerlendirilip yorumlanması, araştırmanın yöntemini oluşturmaktadır. Plotinus'ta karşılığı bulunmayan görüşleri kapsam dışı bırakan araştırma, Sicistânî'nin Tanrı ve âlem görüşleriyle sınırlanmaktadır. Araştırmanın sonucunda, İsmâilîliğin Yeni Eflâtuncu bir dönüşüm yaşadığı ve bu dönüşüm sonucunda oluşan yeni İsmâilîliğin 4./10. yüzyıldan sonra standart hale geldiği kanısına varılmıştır. Ayrıca Plotinus'un düşüncelerinden büyük oranda etkilendiği müşahede edilen Sicistânî'nin, temsil ettiği İsmâilî öğretiyi sunarken söz konusu görüşlere sadık kaldığı ve onları inanç derecesinde benimsediği de sonuç olarak savunulabilir.

Din felsefesiMezhepler tarihiPlaton+6
Yusuf Sansarkan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Gazzâlî'de mantık ve fıkıh usûlü ilişkisi

İslam ilim ve düşünce geleneğinde erken ile geç dönem ayırımının merkezindeki isim olan Gazzâlî, İslâmî ilimlerin metodolojik tekâmülü hususunda büyük bir önemi haizdir. Zira tahsil ettiği fıkıh usulünden sonra mantık ilimini de öğrenerek hem dinî ilimlerin hem de aklî ilimlerin bilgi üretme metodolojilerini kendi ilmî müktesabatında cem etmiştir. Bu çalışma hem fıkıh usûlü hem de mantık geleneğini tevarüs etmiş olan Gazzâlî'nin mezkur iki metodolojiye dair tevarüs ve inşa ettiği tsavvurların ve onlar arasında kurduğu ilişkinin mahiyetini onun eserleri çerçevesinde ele alıp açıklığa kavuşturmayı hedeflemektedir. Gazzâlî'nin fıkıh usûlü ilmi ile mantığı mezcetme faaliyeti üzerine yoğunlaşacak olan çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Gazzâlî'nin mantık tasavvuruna yer verilmiş ve tevarüs ettiği mantık düşüncelerinden etkilenme keyfiyeti açığa çıkartılmıştır. İkinci bölümde Gazzâlî'nin fıkıh usûlü tasavvuru incelenmiş ve mütekellim usûl yöntemine aidiyeti ve katkıları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise Gazzâlî'nin mantık ile fıkıh usûlü arasında kurduğu ilişkinin mahiyetine yönelik düşünsel inşalar yapılarak onun bu iki ilmi mezcederken kullandığı yöntemsel ve icraî araçlar vuzuha kavuşturulmuştur. Ayrıca bu ilişki hususunda etkilendiği alimler tespit edilmiştir.

Din felsefesiGazzaliMantık+1
Muhammet Ateş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Roger Garaudy'nin din felsefesi

Bu çalışmamızda Roger Garaudy'nin din felsefesi tasavvuru ele alınmıştır. Tez giriş bölümü, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Girişte Garaudy'nin hayatı, eserleri, hakkında yapılan akademik çalışmalar, düşünce dünyası, ona yöneltilen bazı eleştiriler ve düşünürün İslam dünyasına eleştirileri gibi konular ele alınmıştır. Yazarın hayat hikâyesini anlatırken onun düşünce serencamı ile bağlantılı bir şekilde konuyu ele almaya gayret ettik. Ayrıca tezin yazımında dikkate alınan yöntem hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Garaudy'nin bazı kavramlara bakışı ele alınmıştır. Bu konuda özellikle Marksizm, sosyalizm, kapitalizm ve medeniyetler diyaloğu başta olmak üzere yazarın önem verdiği bazı kavramlar tahlil edilmiştir. İkinci bölümde çalışmamızın ana teması olan Garaudy'nin din felsefesi ve bu bağlamdaki düşünceleri etraflıca işlenmiştir. Din, felsefe, Tanrı ve benzeri olgular üzerine detaylı bir araştırma yapılmıştır. Üçüncü bölümde, Garaudy'nin din tanımı ile beraber İslamiyet, Yahudilik, Hristiyanlık ve diğer dinlere yaklaşımı incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise çalışmamızda vardığımız sonuçları belirttik. Biz de son yüzyılın şahidi kabul edilen, dava adamı ve Müslüman bir filozof olan düşünürün, ülkemiz akademi çevreleri tarafından yeterince tanınmadığı ve hakkında yapılan çalışmaların yetersiz olduğu kanaati oluşmuştur. Onun hakkında ülkemizde yüksek lisans düzeyinde birkaç çalışma yapılmış; fakat Garaudy gibi bir fikir adamı için bu çalışmaların yeterli olmadığını düşündük. Bu düşünce doğrultusunda, doktora seviyesinde bir çalışma yapmayı uygun gördük.

Din felsefesiGaraudy, RogerMarksizm+2
Mehmet Sulhan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Dini olguları anlama bakımından Wittgenstein'ın ikinci dönem felsefesi

Analitik felsefeye göre idealist felsefe bilgilendirmekten ziyade biçimlendirici ve normatiftir. Gerçek hayattaki tüm kesinsizlikler ve tutarsızlıklar yok sayılır. Somut insan ve sorunları değil, evrensel insan (kendinde varlık) muhatap alınır: mutlak bir kesinlik ve bütünsel tutarlılık arayan saf akıl yegâne evrensel değer kabul edilir. Platon'dan Descartes'e, Descartes'ten Hegel'e idealist felsefenin tek derdi (canlı bir sözün yankısı olmak yerine) evrensel bir dogma arayışından ibarettir. 2500 yıllık bu felsefi yaklaşıma tepki olarak doğan analitik felsefe, canlı bir oluş dünyası hakkında bilgi iddiasında bulunan sabit ve durağan ontolojik ve epistemolojik yapılara karşı gelişen bir eleştirel felsefe paradigmasıdır. Analitik felsefeye göre sonsuzca değişken ve olumsal bir dünyanın bilgisi de doğal olarak dinamik ve dolayısıyla müphem olmak durumundadır. Çünkü dinamik olmayan bilgi, aslına uygun olmadığı için daha en baştan tutarsız ve geçersizdir. Oysa doğası gereği bilgi hayattaki olumsallığı mumyalamak durumundadır. Wittgenstein bu paradoksu aşmak için yöntem olarak 'felsefî teorileri' değil, "felsefî soruşturmalar"ı seçmekte; soyut bilgiye dayalı 'açıklama'yı değil, somut yaşam endeksli dinamik 'anlama'yı esas alan bir 'gündelik dil felsefesi' paradigması önermektedir.

Analitik felsefeDil felsefesiDin felsefesi+3
Yasin Gökhan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Gazâli ve Hocazâde'nin tehâfütleri bağlamında din-felsefe ilişkisi

İslam düşünce tarihinde felsefe ile din ilişkisi teolojik ve felsefi bağlamı olan önemli bir meseledir. Gazâli ile başlayan ve uzun yıllar devam eden tehâfüt geleneği din-felsefe ilişkisi bakımından önemli bir konumda olup, filozoflar ve din âlimleri arasında ortak bir meseledir. Böylelikle varlığı insanlık tarihi kadar eski olan ve geçmişten günümüze kadar filozof ve din âlimleri için tartışma konusu olan din ve felsefenin konularının ortak olmasından dolayı birbiri ile olan ilişkisini, iki alanın birbirinden bağımsız olamayacağını değerlendirmek ve tehâfütlerin felsefe-din ilişkisini ortaya koyma da önemini ortaya koymak amaçlanmaktadır.

DinDin felsefesiDin-felsefe ilişkisi+5
Ayşe Bozgeyik
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kötülük probleminin felsefi açıdan incelenmesi

Kötülük, farklı tanımları olmakla birlikte herkesin açık bir şekilde sezinlediği bir fenomendir. Düşünce tarihinin en eski ve en çok tartışılan problemlerinden biri de bu fenomenden yola çıkılarak ortaya atılmaktadır. Mutlak kudretli, mutlak alim ve mutlak iyi bir Tanrı fikri ile yeryüzündeki kötülüğün varlığı arasında çelişki olduğu iddiası, ortaya kötülük problemini çıkarmaktadır. Hume bu problemi şöyle dile getirir: "Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür (mutlak kudretli değildir). Kötülüğü önlemeye gücü yetiyor da önlemek istemiyor mu? O halde kötü niyetlidir (mutlak iyi değildir). Hem güçlü hem de iyi ise o halde kötülük nerden geliyor?" Kötülük probleminin çözümüne yönelik yöntemleri kabaca iki başlıkta toplamak mümkündür. Bunlardan "Savunma", formüle edilen problemin aslında bir tutarsızlık içermediğini göstermeye çalışan bir yöntemdir. "Teodise"de ise bir adım ileriye giderek tutarsızlık olmadığı gibi, Tanrı'nın kötülüğe izin vermesinin gerekçesi ortaya konmaya çalışılır. İrade ile işlenen "ahlaki kötülüğe" karşı Alvin Plantinga'nın tatmin edici bir açıklama getirdiği, modern din felsefesi literatüründe genel kabul görmüştür. "Doğal kötülük" ün açıklanması konusunda ise Richard Swinburne'ün yaklaşımı yardımcı olabilir. İnsanların bir imtihan ortamında olduklarına dair yaklaşım ise her iki kötülük türünü açıklayıcı güce sahiptir. Bu çalışmada "Özgür İrade Savunması" hem ahlaki hem de doğal kötülük bağlamında incelenecek, itirazlar değerlendirilecek ve bu çözümlerin imtihan paradigması ile ilişkisi ortaya konulacaktır. Ayrıca kötülük kavramının ontolojik temellendirmesinin kötülük probleminin çözümündeki rolü tartışılarak teizmin ateizm karşısındaki pozisyonu analiz edilecektir.

DinDin felsefesiFelsefe+1
Fatih Fidan
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
10
Master'sOpen AccessTR

Kader ve özgür irade tartışmaları: Necati Öner, Hüseyin Atay ve W. Montgomery Watt örneği

Kader ve özgürlük her zaman üzerinde tartışılan bir konu olmuştur. Bu konu geniş bir yelpazede yer aldığından, insanın Allah karşısındaki durumu ele alınarak bir çerçeve oluşturulmuştur. Özellikle, özgür irade ve kaderin insan özgürlüğünü nasıl şekillendirdiği, Allah'ın iradesi kapsamında insan iradesinin ne durumda olduğu, Allah'ın ilminin fiillerin tayinine etki edip etmediği gibi sorular çerçevesinde cevap aranmıştır. Kader ve özgür irade meselesi her ne kadar klâsik kelâm ve felsefe literatüründe popüler bir konu ise de bu çalışma, bu ilişkiyi Necati Öner, Hüseyin Atay ve W. Montgomery Watt örneği çerçevesinde ele almış olması bakımından, günümüz literatürü açısından önem taşımaktadır. Konu itibari ile kelâmi düşünce yoğunluk kazanmıştır. Bu yoğunluk özellikle Montgomery Watt ve Hüseyin Atay'da hissedilmiştir. Necati Öner ise, daha çok kendini felsefi tabanlı yaklaşımlarıyla hissettirmiştir. Bu çalışmada, düşünürlerin aynı konu çerçevesinde ortaya attıkları fikirlerin ortak bir nokta oluşturup oluşturmadıklarını tespit etmek amaçlanmıştır.

AllahAtay, HüseyinDin felsefesi+6
Damla Demir
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Soren Kierkegaard'da pişmanlık ve teslimiyet kavramları

Bu çalışmanın amacı, bireyi modern zamanın kargaşasından kurtararak kendi varlığını ve Tanrı bilincini ortaya koymaktır. Bunu da Kierkegaard'ın ele aldığı kavramları üzerinden değerlendirmektir. Kierkegaard'ın kavramları (estetik, etik, dinsel varoluş alanları, umutsuzluk, kaygı, korku, sıkıntı, dehşet, acı) birey bu kavramları hayatı boyunca yaşar. Bu kavramlar her ne kadar olumsuz olarak görülse de bireyi kendine getiren ve onu var eden bir yetiye sahiptir. Çünkü birey bu kavramların farkına vararak hem kendi benliğini hem de Tanrı'nın varlığına ulaşır. Böylelikle mutlak olanın varlığını hissederek imanın idrakine varır. İman kavramı bu yönüyle birey için önemli olan ve yaşadığı hayatı anlamlı kılacak bir yetidedir. Birey için kendi içindeki güçtür. Birey yaşadığı zaman içerisinde bu gücünü göremez. Yaşadığı her şey onu bu güçten mahrum eder. Ama bir süre sonra hayatın bunaltıcılığı karşısında yaşadığı kavramların etkisiyle kendini bulur. Bu buluş her koşulda birey için pişmanlıktan bir çıkış ve teslimiyete götüren bir araçtır. Bu yönüyle iman bireyin inancını oluşturan ve onun hayatta karşılaştığı tüm sıkıntıların bir kurtuluş yoludur. Ama her şeyden önce bireyin kendi varlığını ve Tanrı'nın varlığını idrak etmesinin koşulu, bir seçimde bulunmaktır. Kierkegaard felsefesinde önemli bir yere sahip olan seçim, her zaman ve her yerde kendini gösterir. Varoluş alanlarında veya birey için huzursuzluk kaynağı kavramların içerisinde bireyin bir seçim yapması gerekir. Bu açıdan seçim bireyin teslimiyeti ve kendi varlığını ortaya koyarak Tanrı'yı bulmasında önemli bir yere sahiptir.

Din felsefesiEstetikEtik+7
Sinan Abonoz
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Muhammed İkbal ve Seyyid Hüseyin Nasr'da din bilim ilişkisi

Din ve bilim insanlığın hayatı boyunca evreni anlamak için incelenen ve araştırılan alanlardan birisi olmuştur. Doğayı anlamak ve anlamlandırabilmek için bilime, dini ise kaidelerine uygun anlamak ve anlamlandırmak için vahiy kitapları temel alınarak açıklamalar yapılır. İnsanlığa gönderilen vahiyler evreni anlamlandırmak için belirli yargılar ortaya koyar. Ancak bu yargılar Ortaçağ döneminde dini amacının dışında araç olarak kullanan gruplar tarafından deforme edilmiştir. Dinin etkisinin azalmasıyla oluşan boşluk bilimle doldurulmuştur. Böylelikle aydınlanma dönemi başlamış ve akla verilen önem artmıştır. Aklın işlevsel süreci dinin vermiş olduğu ilahi mesajlar üzerine düşünmeler başlatsa da akıl genel olarak dini alandan kendisini soyutlamıştır. Bu çalışmada iki yakın coğrafyada yetişmiş olan düşünürlerin ele alınmasındaki amaç düşünürlerin yakın coğrafyalarda yaşıyor olmaları ve hayatlarından belirli evrelerin geçiyor olmasına rağmen ele almış oldukları konuları farklı açılardan çalışmış olmalıdır. Bu sebeple ortaya çıkmış olan görüşlerde farklılıklar olmuştur. Çünkü her düşünürün kendisine ait bir fikri yönelimi bulunmaktadır. İki düşünür de hem dinin vahiy kökenli oluşuna değinerek hem de bilimin akla önem vermesini daha ılımlı bir yaklaşımla izah etmişlerdir. Aynı zamanda düşünürlere göre bilimin akla önemi, aklın da vahiy kökenli oluşuna bağlanılmıştır. Doğa akıl ile bilinebilir fakat bu akıl ilahi bir akıl olmalıdır. Doğanın bilim konusunda akla verdiği yetki deneyle açıklama gerektirir. İki düşünür de modern bilim alanına eleştirel yaklaşımlarda bulundukları da dile getirilebilir. Böylelikle modern bilime hâkim olan iki düşünür de bilim konusunda İslam bilimini savunduklarını eserlerinde dile getirmişlerdir.

AkılBilimBilim felsefesi+7
Büşra Akman
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hikmet-ahlâk ilişkisi bağlamında insân-ı kâmil

İnsanlık tarihinin her döneminde, ilk insan Hz. Âdem'den itibaren insanın mana yolculuğu devam etmektedir. Bu yolculuk esnasında geçmişten bugüne kadar birçok düşünür, hakikatin künhüne vâkıf olabilmek maksadıyla çeşitli düşünce sistemleri geliştirmişlerdir. "İnsân-ı Kâmil" kavramı da bu tarz düşüncelerin doğal bir neticesi olarak hâsıl olmuştur. "Hikmet" ve "ahlâk" kavramları ise bu arayışın temel vâsıtaları konumunda bulunmaları açısından önem arz etmektedir. Bu çalışmada, hikmet ve ahlâkın birlikteliğiyle kâmil insan olma mefkûresine nasıl erişildiği, dört bölüm üzerinden, parçadan bütüne ulaşacak şekilde sunulmaya çalışılmıştır. Farklı dînî görüşlere sahip, farklı medeniyetlere ait düşünürlere de yer verilerek, insanın gelişimine dair düşüncelere kapsamlı bir bakış açısı oluşturulmak hedeflenmiştir. "Kem âlât ile kemâlât olmaz" sözü mucibince, çalışmanın içerdiği muhtevaya uygun olarak titizlik gösterilmiş; olabildiğince farklı kaynaklardan, ele alınan düşünürlerin aslî kaynaklarına ulaşılmaya çalışılmıştır. Hikmet merkezli bir ahlâk tasavvurundan yola çıkılarak; insanın kendini gerçekleştirmesi için gerekli olan sâiklerin neler olduğu, bilme ve eyleme süreçlerinin nasıl anlamlandırılacağı üzerinde durulmuştur. Kaynağında Allah(cc)'ın ilmî dayanağı olmayan, ilâhî güçten yoksun bir hikmetle hayat bulacak olan ahlâk anlayışının, insanı kâmil seviyeye çıkartmakta yeterli olmayacağı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hikmet, Ahlâk, İnsân, İnsân-ı Kâmil

AhlakDin felsefesiFelsefe+3
Lokman Göktaş
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The concept of freedom of existentialist philosophers

Existentialism, one of the present day philosophy movements, was indeed born as a reaction to traditional philosophy currents. As a refutation to the Cartesian philosophy, strict lines of rationalist thought, abstract philosophy and Aristotelian metaphysics, it attaches importance to the absolute existence of human and centering on human. It bases existence on freedom, voices the human as a free creature, is impressed from human's life philosophy, proposes the art of understanding and give importance to phenomenological approaches. Existentialist philosophy is considered as a philosophy lack of system and as a stream advocating that the existence precedes the spirit. The pioneers of existentialist philosophers are presented on a very wide scale and like Soren Kierkegaard, Martin Heidegger, Karl Jaspers, Gabriel Marcel, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Merleau Ponty, Martin Buber, Paul Tillich and Simone de Beauvoir do not exhibit a routine approach to the philosophy. While some of these philosophers known as existentialists, exhibit an atheist approach, some give importance to the religious experiences. Furthermore while some of them put forwards individualism, the some care about the social dimension and communication of human with others. Existentialist philosophers stand out with their historicitical, phenomenological, hermeneutical individualist and feministic methods and approaches. Existentialist philosophers stand out with their philosophical dialectics as well as their skills in literature, poetry, art, theater, music and writings. Human centered existentialist philosophers remark that human being is not there as the object but at the very inside of the world. They emphasize the subjectivity of the human and give importance to where Dasein stands in the analysis of existence. They develop the concept of humanism of existence, by considering the humans' search for meaninig. Defending that the core of humanism of existence is composed of freedom, the existentialist philosophers refuses determinist approaches giving a special importance to the freedom of choice and care about the design of humanity. They deal the concept of freedom with an emotion of responsibility rather than a random sense of freedom. Although they deny universal laws, rigid moral rules and hierarchy of norms, they did not move very away from ethical patterns. They propose a life based on ethical patterns, the presence of ethical codes and that people create their own rules. They develop an ontology based on freedom and specially a phenomenological theory of ontology. Although the atheist existentialists deny the existence of God, the existentialist philosophers caring about the religious experiences, set a network of relations between the freedom and belief. They thought that the belief rescues the individual from the dependence upon the material, material world and some worldly passions. Existentialist philosophers remark the relation with the others, and justify that our freedom may only be limited with the freedom of others.

Religious philosophyExistentialismFreedom+1
Ahsen Şeyma Özköse
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00

Related subjects