Religious philosophy
253 theses under this subject heading
Tanrı'nın bir'liğinin temellendirilmesi
Doğru bir Tanrı tasavvuruna sahip olmak, en az, Tanrı'nın varlığı meselesi kadar önem arz etmektedir. Bu bağlamda, birden fazla Tanrı'nın varlığının mümkün olup olmadığının belirlenmesi, doğru bir Tanrı kavramına sahip olmada kaçınılmaz bir gerekliliktir. Giriş bölümünde; Tanrı'nın bir'liği düşüncesi ile ilişkisi olan bazı Tanrı tasavvurlarına, konunun epistemik zeminine, anlam ve kapsamına değindim. Birinci bölümde Tanrı'nın bir'liğine dair mükemmellik, zorunluluk, ilahi basitlik ve bireyleşim gibi kavramlardan hareket eden a priori gerekçe ve delilleri inceledim. Bu bölümde Tanrı'yı en temelde "mükemmel varlık" olarak gören felsefi perspektifin, Tanrı'nın bir'liğini temellendirmede sağlam bir metodik ve epistemik zemin sağladığını ileri sürdüm. İkinci bölümde ise ağırlıklı olarak; Tanrı'nın nedensel gücünden, fiillerinden, evrenden ve kontenjan varlıklardan hareket eden, kozmolojik/teleolojik karakteri daha belirgin olan a posteriori gerekçe ve delilleri inceledim. Bu delillerin a priori sezgilerle yakınlığını ve ilişkisini belirlemeye çalıştım. Her bir delil ve başlık altında, monoteizm veya politeizm lehinde ileri sürülen gerekçeleri birlikte değerlendirdim. Sonuç olarak, politeizmin felsefi açıdan savunulabilir olmadığını, ayrıca, bu sonucun kontenjan değil zorunlu ve kavramsal bir doğru olduğunu ileri sürdüm.
İslam ahlak düşüncesi geleneği ve Necip Fazıl Kısakürek'in ideal gençlik tasavvuru
Kur'ân ve Sünnet'te ahlak, iman esasları gibi üzerinde ısrarla durulan bir meseledir. İslam dünyasında toplumsal değişimlere paralel biçimde kaleme alınan ahlak/âdâb eserleri, zühd ve nasihat risalelerinden fütüvvetnâmelere ve özellikle felsefî ahlak düşüncesi alanında yazılan eserlerle, müstakil bir İslam ahlak düşüncesi geleneği teşekkül etmiştir. Erken dönemden klasik çağa uzanan çizgide bu gelenek, ahlakın hem bireysel tekâmül hem de toplumsal düzen açısından kurucu rolünü görünür kılar; kavramsal sürekliliği tarihî esneklikle birleştirir. Niyet, ihlâs ve takvâ ile erdem dörtlemesi (hikmet, adalet, iffet, şecâat) etrafında örülen fazilet mimarisi, kalbin ıslâhını, nefis terbiyesini, âdâb-ı muâşereti ve içtimaî adaleti öne çıkarır. Bu gelenek, tevhîd eksenli bir hayat tasavvurunu esas alırken bireysel arınma ile toplumsal sorumluluğu birlikte gözeten, ölçülü, tutarlı ve eyleme açık ilkeler üretir; böylece değişen zamanlarda ahlakın amaçları ile vasıtaları arasında devamlılık sağlar ve şahsiyet inşasını merkeze alır. Modern çağda, özellikle Türkiye Cumhuriyeti döneminde, bu zeminle irtibatlı güncel bir yorum olarak Necip Fazıl Kısakürek'in "ideal gençlik" tasavvuru öne çıkar: tevhîd bilinci, ihlâs–takvâ dengesi, peygamberî örnekliğe ittibâ, adalet ve cesaretle desteklenen sorumluluk, tecdîd–ıslâh ufku ve kalp–akıl–eylem bütünlüğü onda "aksiyon ahlakı"na dönüşür. Böylece Kur'ân–Sünnet ahlakı, klasik fazilet kavramları ve Necip Fazıl'ın ideali arasında içerik bütünlüğü ve sistematik bir çerçeve kurulmuş olur. Anahtar Sözcükler: İslam, Ahlak, Felsefî Ahlak, Necip F. Kısakürek, Faziletler, Gençlik.
Ayn Rand'ın objektivist etiği ile postmodern ahlakın Tanrısal buyruklar açısından mukayesesi
Ayn Rand'ın objektivist etiğine göre bireyin amacı, kendi değerlerini rasyonel şekilde üretip hayatını bu değerler doğrultusunda yaşamaktır. Rand'a göre birey, bu değerleri ancak objektivist etiğe bağlı kalarak üretebilir ve iyi bir hayat sürebilir. Postmodern ahlak düşüncesinde, genel olarak var olana ve evrensel kabul edilen normlara şüpheyle bakılması gerektiği temel alınır. Bu bakımdan postmodern ahlak anlayışları göreceliğe ve çoğulcu anlayışlara dayanır. Bu tez çalışmasının konusu, Rand'ın objektivist etiği ile postmodern ahlak anlayışlarının temel görüşlerinin açıklanması ve aralarındaki farklılıkların belirlenmesidir. Bunun yanında her iki yaklaşımın Tanrı buyruğuna dayalı ahlaki öğretilerle ilişkisi de incelenmiştir. Tezimizin amacı günümüzün etkin liberal, kapitalist ahlakının teorisyenlerinden sayılan Rand'ın görüşleriyle postmodern ahlak anlayışlarını açıklayarak bireyciliği ve göreceliğe yönelen günümüz ahlak anlayışlarının sebeplerini anlamak ve Tanrı buyruğuna dayalı, dini ahlaklara bakışlarını ortaya koymaktır. Böylelikle Tanrı buyruğuna dayalı ahlaktan uzaklaşan günümüz bireylerinin ahlaki yönelimleri ve bu ahlaki bakış açılarıyla ortaya çıkan sorunların altında yatan gerekçelerin anlaşılması hedeflenmiştir. Postmodernizm, yapısı gereği farklı görüşleri içerdiği için çalışmamızda postmodern ahlak anlayışını açıklarken Friedrich Nietzsche, Michel Foulcult, Gilles Deleuze - Felix Guattari ikilisi, Jacques Derrida, Jean F. Lyotard, ve Zygmunt Bauman'ın görüşlerine, postmodern ahlakı anlamaya yaptıkları katkılar bağlamında yer verilmiştir. Çalışmamızda öncelikle düşünürlerin birinci el eserleri kullanılmış, sonrasında onların görüşleri üzerine yapılan çalışmalar incelenmiştir. Böylece düşünürlerin görüşlerinin ortaya konulması, benzerlik ve ayrıldıkları yönler bakımında karşılaştırılması yapılmaya çalışılmıştır. Bu ölçüde Tanrı buyruğuna dayalı ahlaki değerler, objektivist etikte bireyin rasyonel çıkarlarına zarar verdiği gerekçesiyle reddedilirken, postmodern ahlak anlayışı bu buyrukları evrensel hakikat iddiaları taşıdığı için sorgulanabilir ve çoğulcu bir çerçevede ele alır. Her iki yaklaşım da bireysel özgürlüğe farklı bakış açılarından önem atfeder.
Hobbes'un politik teolojisi: Siyaset felsefesi bağlamında bir soruşturma
Thomas Hobbes siyaset felsefesi literatüründe adından en çok bahsedilen filozoflardan bir tanesi olmasına rağmen Türkçe literatürde İngiliz filozof üzerine yazılmış nitelikli çalışmaların sayısı neredeyse bir elin parmağı kadardır. Öncelikle Hobbes'un 'modern seküler devletin kurucusu' olduğuna dair bir kanının Türk akademisinde yaygın olarak kabul edilmesi literatürün hem okurunun hem de yazarının ortak problemidir. Bu çalışma Türk akademi tecrübesini bütünüyle dikkate alarak yanlış olduğuna inandığı bir algıyı kökünden tartışmayı hedeflemez. Bunun yanı sıra yukarıda dile getirilen algıyı çalışmanın temel motivasyonu ve ilk öncülü olarak değerlendirip Hobbes'un politik sisteminin sağlıklı bir analizini sunmaya çalışır. Dolayısıyla Hobbes'un politik sisteminde esas amacın ne olduğunu, toplumsal ve felsefi iddialarında neyi veya kimi hedef aldığını açıklamak çalışmanın genelinden çıkarsanabilir. Yukarıdaki varsayım kısaca formülleştirildiğinde temel argümanımız şu şekilde ifade edilebilir: Hobbes'un amacı dini, politik felsefeden elimine etmek değil; bilakis onun geçerli bir yorumunu ortaya koyarak öncelikle kendi yaşadığı dönemdeki çatışmaların çaresini aramaya çalışmaktır. Thomas Hobbes için politik felsefe politik teoloji ile eş güdümlü olarak hareket etmekte ve egemenlik düşüncesi teolojik temsil sorununun dünyevi çözümü haline gelmektedir. Dolayısıyla teolojik olan ile politik olan arasında kurulacak bir bağıntıyı çözümlemek ve egemenlik iddiasını bu bağıntının merkezine yerleştirmek gerekmektedir.
Analitik düşünce açısından Çağdaş Batı literatüründe Tanrı'nın varlığı lehinde ve aleyhindeki delillerin tanıtımı ve değerlendirilmesi
Bu çalışma, güncel kelâm ilmine ve tartışmalarına katkı sağlaması amacıyla çağdaş analitik düşüncede Tanrı'nın varlığı lehinde ve aleyhindeki delillerin genel tanıtım ve değerlendirmesini yapmaktadır. Düşünürlerin Tanrı hakkında ileri sürdüğü görüşler, içinde bulunduğu düşünce ekollerinden ve genel dünya görüşlerinden bağımsız değildir. Bu sebeple üç bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde, analitik düşünce açısından Tanrı'nın varlığına ilişkin temel bilgiler ifade edilmektedir. İkinci bölümde, Tanrı'nın varlığı lehinde ve aleyhindeki deliller kapsamlı bir tasnif eşliğinde tanıtılmış ve bu delillerden öne çıkan bazı örnekler ana hatlarıyla aktarılmıştır. Son bölümde ise delillerin genel değerlendirmesi babında bazı önemli hususlara işaret edilmiştir. Bu kapsamda, birinci bölüm içerisinde öncelikle kelâm ilmi ile mukayeseli olarak analitik düşünce ve analitik dinî düşünce tanıtılmış ve değerlendirilmiştir. Sonrasında Allah'ın sıfatları meselesi bağlamında mükemmel varlık tasavvuru ve Tevhîd inancıyla uyuşmayan alternatif Tanrı tasavvurları incelenmiştir. Son olarak Tanrı'nın varlığına ilişkin epistemik yaklaşımlardan teizm, ateizm ve agnostisizm incelenmiş ve epistemik olmayan yaklaşımlar da ana hatlarıyla aktarılmıştır. İkinci bölüm ise delillere giriş niteliğinde doğal teoloji ve ateoloji hakkında bazı önemli bilgilerle başlamaktadır. Daha sonra sırasıyla Tanrı'nın varlığı lehinde ve aleyhinde epistemik ile epistemik olmayan deliller sistematik bir şekilde tanıtılmış, bunlardan öne çıkan deliller aktarılmış ve İslâm düşüncesinde bu delillerin muadilleri ifade edilmiştir. Üçüncü bölümde ise öncelikle dini görüş ayrılığı kapsamında çeşitli stratejilere değinilmiştir. Ardından, teistik ve ateistik deliller sonucunda tercih edilen bazı alternatif Tanrı tasavvurları tanıtılmıştır. Son olarak İslâm düşüncesindeki örnekleriyle birlikte Tanrı'nın varlığına dair getirilebilecek en uygun delillerin kriterleri saptanmıştır.
Kelâm ilminin Stoa felsefesi ile ilişkisi hakkındaki iddia ve tartışmalar
Bir Helenistik Dönem felsefe ekolü olan Stoacılığın, kelâm geleneği üzerinde farklı yönlerden, çeşitli düzeyde etkide bulunduğuna dair, yüz yılı aşkın önemli bir akademik literatür mevcuttur. Farklı dönemlerde yaşamış olan farklı zihniyetlere sahip yazarlarca dile getirilmiş bu iddiaların bir kapsayacı tez ile değerlendirilmesi gerekliliği ihtiyacına binaen bu çalışma kaleme alınmıştır. İlgili literatürü incelerken tartışmayı zenginleştirmek, çalışma sahasına yeni boyutlar kazandırmak, eksik ve zayıf kalan noktaları gidermek, literatürde yapılmış açık yanlışlıklara işaret etmek ve alternatif okumalar ortaya koymak, elinizdeki çalışmada öncelik verilmiş hususlardan bazılarıdır. Yapılan detaylı araştırmalar sonucunda, Stoa felsefesinin kelâm üzerinde etkili olduğu yönündeki iddiaların son derece spesifik ve ideolojik bağlılıkların sonucu olarak üretildiği tespit edilmiştir. Söz konusu iddiaların, modern akademik bilginin kesinlik gerekliliklerini karşılamakta yetersiz kaldığı düşünüldüğünden, Stoa felsefesinin kelâm ilmini etkilediği yönündeki iddialara, elimizdeki kaynaklar çerçevesinde şimdilik mesafeli yaklaşmak gerektiği kanaatine varılmıştır.
İbn Sînâ'da nefsin yetkinliği meselesinin Salaman ve Absal kıssası üzerinden incelenmesi
Bu çalışma, İbn Sînâ'nın nefs teorisi bağlamında yetkinleşmenin nasıl meydana geldiğini "Salaman ve Absal" kıssasını merkeze alarak incelemektedir. İbn Sînâ, "Salaman ve Absal" kıssasına el-İşârât ve't-Tenbîhât eserinin "Makâmâtü'l-Arifîn" bölümünün girişinde işaret etmektedir. Söz konusu işaretten anlaşılan kıssanın, ariflerin yetkinleşmesinin sembolik dildeki anlatımı olduğudur. nefsin yetkinliği konusunu "Salaman ve Absal" kıssası bağlamında ele alan bu çalışmada öncelikle, kıssanın İbn Sînâ felsefesindeki yeri ve İbn Sînâ'nın kıssayı oluştururken dikkate aldığı hususlar değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler, "Salaman ve Absal" kıssası günümüze ulaşmadığı için kıssanın mahiyetini belirginleştirmek adına önem taşımaktadır. İkinci olarak "Salaman ve Absal" kıssası İbn Sînâ'nın nefs teorisi ve el-İşârât kitabının "Sevinç ve Mutluluk", "Makamâtü'l-Arifîn" ve "Olağanüstü Hadislerin Sırları" bölümleri bağlamında tahlil edilmektedir. Böylece hem kıssanın sembolik dilinin kapsamının ortaya çıkması hem de nefsin yetkinleşmesi konusunun ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
İsmâîl Gelenbevî'de modalite-metafizik ilişkisi
Modalite-metafizik ilişkisi erken dönemden beri düşünce tarihinin sıklıkla incelenen meselelerinden biri olup günümüzde de önemini korumaktadır. Son dönem Osmanlı uleması arasında ön plana çıkan isimlerden İsmail Gelenbevî gerek mantık gerek metafizik konuları içeren çokça eser kaleme almış ve hem muasırları hem de sonra gelenlerce takip edilmiş, incelenmiştir. Modalite konusunda Risâletu Miftâhî bâbi'l- müveccehât isimli bir eser de kaleme alan Gelenbevî aynı zamanda Burhân fi ilmi'l- mîzân isimli mantık kitabı ve birçok kısa risalesi ile modalite tartışmalarına ciddi bir katkı sunmuştur. Bu tez modalitenin mantık ilminde nasıl ortaya çıktığını ve modaliteden metafizike geçişin keyfiyetini incelemeyi hedeflemektedir. Söz konusu geçiş ile kasıt pratik örneklerde modalitenin etkisinin gösterilmesi değil, aksine mezkûr ilişkinin teorik zemininin kurulmasıdır. Yani bu tezde herhangi bir belirli metafizik meseleye modal zeminde değinilmeyecek, metafizikin modal zeminde nasıl inşa edildiği araştırılacaktır. Bu inşanın güvenilirliğini temin etmek için modalitenin metafizikten herhangi bir ilke almadan inşasına, mantığın metafiziki bir ilim olarak öncelemesinin keyfiyetine odaklanacağım. Ayrıca modalitenin ortaya çıktığı zemini araştırmak için beş tümel konusuna kadar inerek detaylıca inceleyecek ve ikinci bölümde modalitenin inşası olmaksızın bir metafizikin mümkün olmadığını Gelenbevî örneğinde göstereceğim.
Din ve medeniyet arasındaki sınırın aşılması: İslam ve Batı medeniyeti çalışmalarında akımlar ve örnekler
What may account for the nature of relation between "religion" and "civilization" and how this is reflected in the study of Islamic and Western civilizations? Standing on the shoulders of formative figures in the field of "Civilization Studies", I studied how, on the one hand, religion and civilization are positioned among the various theories of civilization, and on the other hand, how this debate is particularly framed in the study of Islamic and Western civilizations. Apart from generally reviewing literatures in the field, the study closely examined the works of Ibn Khaldun, Toynbee, Hodgson, Spengler, Guizot, Jaspers, Comte, Halim Paşa, Al-Faruqi, and Karakoç. This review of theories revealed there were three major trends subsuming typical characteristics, especially in the study of Islamic and Western civilizations. These were Historic-empirical, Religiophilosophical, and Multiplex. These trends differ from one another based on the methods or approaches adopted; the preponderances of certain themes or contents; and their particular focus in the study of Islamic and Western civilizations. Of these trends, it was only in the study of Islamic civilization all the three trends were present. Except the Multiplex trend, the remaining trends generally dominate the study of Western civilization. This absence of Multiplexity could be attributed to the tendency that theories under this trend theorized about civilization, particularly Islamic civilization, without necessarily being confined to the traditional disciplinary confinements, which is rather common in the study of Western civilization. The study concludes although the nature of relation between religion and civilization tend to show divergence in the study of these civilizations, religion remains as an indispensable element. Keywords: Civilization Studies; Historic-empirical; Islamic civilization; Multiplexity; Religiophilosophical; Trends; Western civilization.
Imam al-Ghazali's understanding of human ontology and behavior
This study aims to scrutinize Imam Muhammad Al-Ghazali's (d. 1111) understanding of human ontology within a psycho-spiritual system as well as his explanation about the formation of human behavior. It also analyzes the spiritual formation of a human being with presenting certain spiritual constituents which are the reason-intellect ('aql), heart (qalb), spirit (ruh) and self (nafs). The heart, which is the subtle tenuous substance and the essence of the human beings according to Ghazali, is under the influence of both the interactions among these spiritual elements and the external factors like angels, demons and other human beings. Depending on the interactions and influences, this study investigates how and for what reason the psychological state of human beings changes based on the levels of the self (maratibu'l nafs). In light of this, it, then, presents the ideas of Ghazali about how behaviors of human beings are produced and about the motives behind the behaviors. For Ghazali, all the behaviors stem from the heart, so the state of the heart is the essential determinant in behaving in a certain way.
Augustinus'un teslis anlayışı
Hıristiyanlık'ın ihtilaflı olan fakat aynı zamanda da temelini oluşturan Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun tanrısallığını ifade eden teslis öğretisi üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda şekillenmeye başlamış bir öğretidir. Teslis fikri her ne kadar doğrudan Hıristiyanlıkla ilişkilendirilse de Hıristiyanlık öncesi toplumlarda da üçlü tanrılar; tek bedende üç kafa taşıyan tanrılar veya tek bir kafada üç yüz taşıyan tanrılar olarak açığa çıkmıştır. Kutsal Kitap'ta da izi sürülen teslis ancak çıkarımsal bir yolla elde edilmiştir çünkü ne Eski Ahitte ne de yeni Ahitte kelime ya da doktrin olarak mevcut değildir. Hıristiyanlığın temel taşı olan teslisin tarihsel gelişim süreci beraberinde konsiller tarihinin oluşumunu da getirmiştir. Bu çalışmada üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda şekillenmeye başlamış teslis doktrinini anlamak için, günümüz Batı Hıristiyanlığının ilk evresini oluşturmuş olan Aziz Augustinus'un teslisi anlamada izlediği yolu ve kullandığı yöntemi araştırdım. Dördüncü yüzyıl Kapadokya babaları olarak bilinen Kayseriye piskoposu Basil, Nazianus'lu Gregory ve Nyssalı Gregor'un geliştirdikleri "öz" (Gr. ousia) ve "şahsî varlık" (Gr. hypostasis) gibi bazı teolojik ve ontolojik kavramlar teslis anlayışı üzerinde etkili olmuştur ve Augustinus da bu kavramları kendi anlayış çerçevesine yerleştirmiştir. Dolayısıyla Augustinus kendinden önceki teslis öğretisini anlamaya ve beraberinde getirdiği problemleri de analoji yöntemini kullanarak aşmaya çalışmıştır. Bu tezin amacı teslisin tarihsel gelişimini inceleyerek problem-çözüm aşamasını Batı Hıristiyanlığının dönüm noktası olmuş olan Aziz Augustinus'un yöntemi üzerinden anlamaya çalışmak ve Hıristiyanlığın gelişiminde felsefenin etkisini araştırmaktır. Anahtar Kelimeler: Analoji, Augustinus, Öz, Teslis
The principle of sufficient reason in the kalam tradition
Foundational ideas of the kalām tradition are still to be studied. The Principle of Sufficient Reason (PSR) as an ontological principle is one of the most potent principles for metaphysics. Many philosophical discussions in Islamic literature refer to this principle. Moreover, the mutakallims, for their divine goal of building a solid theology consistent with the Qurʾān and the Ḥadīṯ, utilize it extensively. To better understand the metaphysics of the overall kalām tradition, this study investigates how the muhaqqiqīn explained the foundations of a specific variant of the PSR and utilized it: Tarajjuḥ bilā murajjih bāṭil. The aim is a general but complete picture. Hence, primarily major works of the muhaqqiqīn are examined and clarification of an accepted view had priority over the conveyance of different opinions. Comparisons to the contemporary philosophical debates enabled us to see how a possible defense by the mutakallims would start. The mutakallims claim a type of modalism based on a nonmodal account of essentialism, and there is a nonrealist truth theory behind everything. After addressing these metaphysical foundations, the explananda and the explanantia were restricted. As a result, a well-rounded variant of the PSR led to a theory of causality. The causal theory introduced a voluntary type of causation: a willing powerful agent who decides without any external reason. The utilization of these findings and their effect on some metaphysical issues were explained. Finally, some supposedly eligible objections are discussed. The results show that the PSR is central to the kalām tradition. Main arguments for the existence of God and important maxims about the divine attributes are based on it. Restrictions on it are based on elaborations in the modal theory rather than pragmatic modifications. This variant of the PSR avoids the objections and is on par with contemporary solutions, if not better than them.
Moral argument for God
This work aims to consider the relationship between objective morality and the existence of God. More specifically, it is intended to analyze whether God's existence is necessary for grounding objective morality. Furthermore, it evaluates whether God's existence plays the significant role in considering the reality of moral properties and how it fares compared to the explanations of alternative and competing accounts. The main argument of this thesis claims that God's existence provides the best explanation for objective morality because it is capable of capturing all essential features of morality; objectiveness, universality, normativity. The argument is concerned mainly with the ontological status of morality, and it strengthens the notion that God is still important for ethics as competing accounts lack sufficient explanatory power for grounding morality.
Muslim perspective on extraterrestrial life
Since antique times, humankind has had ideas on extraterrestrial life. However, only in the last decades, we have been able to search for extraterrestrials via technological equipment. While there are many unknowns about the nature of life, some scientists think that we may find extraterrestrial life. We are looking for biosignatures and technosignatures as the signs of extraterrestrial life. If we find extraterrestrial life, this would have some implications for our place in the universe. Belief in extraterrestrial life implies the mediocrity of humankind. Because Abrahamic religions are understood as they are declaring the uniqueness of humankind, one may surmise that extraterrestrial life would be problematic for religion. However, Islam doesn't seem to claim the uniqueness of humankind. Furthermore, belief in the uniqueness of life seems to be in contrast with some verses in the Quran. Because, Quran has some verses that seem to imply extraterrestrial life, even extraterrestrial intelligence. Since the Quran's implication for the existence of extraterrestrial life is defended here, the scientific opinions on the probability of the emergence of life have significance. However, both low probability and high probability views of life are compatible with Islam. Likewise, there are contrasting opinions among scientists on the emergence of the complexity of life, and both contingency and convergency claims about the complexity of life are compatible with Islam. Finally, the possible religion of extraterrestrial intelligent life needs examination. We may expect extraterrestrials to be revealed by God with the same message of Islam. However, even if we find out that they are not revealed by God, this would also be congruent to Islam.
Seeking certitude: Iktisāb and Ilhām in imam al-Ghazālī's theory of knowledge
This thesis explores the two paths to 'ilm (knowledge) in Imam al-Ghazālī's theory of knowledge—iktisāb (acquisition) and ilhām (inspiration). In Imam al-Ghazālī's thought, these two paths relate to the two domains of knowledge—'ilm al-ẓāhir (exoteric knowledge) and 'ilm al-bāṭin (esoteric knowledge) respectively. 'Ilm al-ẓāhir of the sharī'ah (Revelation) and of Reality is acquired through iktisāb of the senses and the reason, while 'ilm al-bāṭin is attained through divinely granted ilhām. Imam al-Ghazālī designates 'ilm al-ẓāhir as the primary domain of the sharʿī sciences, while 'ilm al-bāṭin is the domain of 'ilm al-mukāshafah (the science of unveiling) more commonly referred to as taṣawwuf. A primary focus of this thesis is to apply Imam al-Ghazālī's terminology and explore the methods of iktisāb of knowledge employed in the sharʿī sciences, which we have classified as three distinct epistemic paths: the historical-empirical path of ḥadīth, the rational path of kalām, and the joint historical-empirical and rational path of fiqh. This thesis also explores the nature and means of ilhām in Imam al-Ghazālī's formulation of 'ilm al-mukāshafah which we classify as the fourth major epistemic path in Islamic thought. This thesis argues ultimately that while Imam al-Ghazālī identifies and esteems two separate paths to knowledge—iktisāb and ilhām—which relate to the two forms of knowledge—'ilm al-ẓāhir and 'ilm al-bāṭin—it is knowledge of the bāṭin, granted through divine gifts of mukāshafah directly unto the heart-soul of Man which constitutes the highest forms of all knowledge and certitude possible for Man—ḥaqq al-yaqīn. Such yaqīn corresponds to the mushāhadah of tawḥīd and, we argue, represents a state of true ineffability in Imam al-Ghazālī's thought.
Molla Sadrâ'da insan'ın istikmâl serüveni: İkâzü'n Nâimîn örneği ve analizi
So far, studies on Mullā Ṣadrā have mostly focused on his philosophical corpus while his relationship with the school of Ibn al-'Arabī and Sufism remains less explored. As such, given this gap, this thesis aims to provide a critical analysis of the content, structure and scope of one of Ṣadrā's understudied mystical treatises, namely, Īqāẓ al-Nāimīn (Awakening the Sleepers) in which he explores man's place in the cosmos and his journey to realization and perfection through it. In this treatise, which has not, as of yet, been the focus of an independent study, Ṣadrā argues that it is one's knowledge of God and servanthood that enable the seeker in attaining spiritual awakening and ultimate perfection. In this effort, Ṣadrā is critical of those (i.e. the Peripatetics) who argue for a kind of philosophy that doesn't require spiritual discipline and religious commitment while also being critical of those (i.e. the pseudo-Sufis) who follow a purely ascetic approach that is devoid of true knowledge. According to Ṣadrā, true philosophy is that which transforms the wayfarer as a whole and ultimately aims to earn proximity to God. As such, the Īqāẓ, on the one hand, stands as a demonstration for Ṣadrā's claim of the unity of rational inquiry (al-baḥth) and spiritual unveiling (kashf) and witnessing (shuhūd). On the other hand, it reveals his indebtedness to the school of Ibn al-'Arabī and in particular, his chief disciple Ṣadr al-Dīn al-Qūnawī, in his ultimate success at integrating the perspectives of the schools of philosophy and Sufism. Lastly, from a historical point of view, in putting forth Ṣadrā's robust defense of the school of Ibn al-'Arabī against accusations of pantheism, his attempt to demonstrate the underlying harmony among the views of the commentators of this school and his criticism of the scholars who have sought closeness with the rulers, it also provides new insights into Ṣadrā's views regarding the intellectual and political climate of his time. This study hopes to contribute to a wider rethinking of Ṣadrā's system of thought whereby ideas deemed "more akin to Sufi thought" are integrated and a more holistic reading is achieved. Keywords: Īqāẓ al-nāimīn; Mullā Ṣadrā; spiritual journeying (al-sulūk); critique of rational inquiry (al-baḥth), supra-rational unveiling (kashf), heart (qalb).
Muḥammad b. Yūsuf al-Sanūsī's theological legacy: Tracing the dissemination of creedal knowledge through the commentaries and glosses on al-Sanūsī's work in Medieval & pre-modern Maghrib (15-17th ce)
This study aims to trace the scholars and works in the Maghrib (from the ninth/fifteenth to the eleventh/seventeenth century) that comprise the theological legacy of Muḥammad b. Yūsuf al-Sanūsī (Tlemcen 839/1436 - 895/1490) and, by convention, ends with the direct students of Abū Ḥasan al-Yūsī (Fes, 1040/1630- 1102/1691). The study of the dissemination of al-Sanūsī's theological works is a quest for the development and understanding of creedal literacy among non-elites which seems to mark the theological debates in the 15- 17th Century Maghrib. Rather than a philosophical study of theological concepts, we attempt to look at al-Sanūsī's theological legacy within the Maghrib as the expression, development and consolidation of a new mode of religious instruction, one which is manifested primarily in Islamic creedal, theological and legal literary works. Keywords: Horizontal learning, Islamic theology, taqlīd, pre-modern societies, descriptive network analysis
Diyanet Aylık Dergi'nin dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk açısından değerlendirilmesi
Din olgusu, insanlık tarihi boyunca her zaman var olmuştur. Günümüzde, küreselleşen dünyamızda çeşitli ırklar, diller ve dinlere mensup insanlar bir arada yaşamaktadır. Bu farklılıklar ve insanlar arasında yakın iletişimi zorunlu kılan küreselleşme, bazen olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Çalışmada bu sorunların din felsefesini ilgilendiren yönüyle yani dini çoğulculukla ilgili bir araştırma yapılmıştır. Konunun sosyal bir anlam çerçevesi olsa da din felsefesi, söz konusu problemi birbiriyle rekabet eden farklı dini geleneklerin mutlak hakikat ve kurtarıcılık iddiaları açısından incelemektedir. Bunu yaparken çalışma alanı olarak Diyanet Aylık Dergi seçilmiştir, çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar din alanında hizmet veren tek resmi kuruluştur. Böyle bir kurumun düşünce ve fikir planında meselelere yaklaşım biçiminin, özellikle farklı inanç ve kültürler söz konusu olduğunda ortaya çıkan bakış açısının din felsefesi formasyonuyla araştırılması ve incelenmesi çalışmamızın amacı olacaktır. Bu amacı gerçekleştirme doğrultusunda küreselleşmenin sebep olduğu sosyolojik, felsefi ve teolojik bir problem olan dini çoğulculuk meselesinin geçmişten bu güne süregelen serüvenini incelerken ülkemiz açısından Diyanet Aylık Dergi bağlamında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın dini çoğulculuk problemine nasıl yaklaştığı anlaşılmaya çalışılmıştır. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden durum çalışması deseni kullanılmıştır. Bu kapsamda, Diyanet İşleri Başkanlığı süreli yayınlarından olan Diyanet Aylık Dergi'nin 1999 ve 2016 yıllarına ait sayılarında dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk konularının nasıl ele alındığı doküman incelemesi tekniğiyle tespit edilmeye çalışılmış ve ilgili sayılar içerik analizine tabi tutulmuştur. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, dinlerin çokluğu problemi sosyolojik ve felsefi açıdan incelenmiş ve diğer dinlere karşı takınılan üç felsefi bakış açısı, yani dinsel dışlayıcılık, dinsel kapsayıcılık ve dinsel çoğulculuk konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde, Diyanet İşleri Başkanlığı kısaca tanıtılmış ve ana materyalimiz olan Diyanet Aylık Dergi hakkında kısa bir bilgilendirme yapılmıştır. Ardından, dergiler içerik bakımından incelenmiştir. Çalışma sonucunda, dergilerde dışlayıcı, kapsayıcı ve çoğulcu yaklaşımların tamamına rastlanmış, ancak ağırlıklı olarak kapsayıcı bir tutumun benimsendiği tespit edilmiştir. Ayrıca, dergilerde 'öteki' ile ilgili tutumların, güncel olaylardan önemli ölçüde etkilendiği gözlemlenmiştir.
Albert Einstein'ın tanrı ve din anlayışı
XX. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçilerinden Albert Einstein'ın Tanrı ve Din anlayışı üzerine yapılan bu çalışmanın amacı, Einstein'ın düşünce dünyasının kapsamlı bir şekilde incelenerek, Tanrı-âlem ilişkisi çerçevesinde oluşan Tanrı tasavvurlarından hangisine daha yakın olduğunun belirlenmesidir. Bu niyetle Einstein'ın fizik ve ötesine dair düşüncelerinin kaynağında bulunan ve hayata bakışını şekillendiren bilimsel temellere yer verilmiştir. Son olarak Tanrı anlayışı belirlenerek, onun Tanrı düşüncesinden izole edilmiş din yaklaşımı sunulmuştur. Dine dair görüşleri verilirken, din-bilim ilişkisine dair düşüncelerine yer verilmiştir. Bununla birlikte, bir Yahudi olarak Einstein'ın Siyonizm akımına dâhil olmasındaki gerekçeler ve dinî görüşleri ile ilişkili olarak özgür irade, ahlâk, mucize, peygamberlik ve ahiret gibi dinî literatüre ait kavramlar hakkındaki fikirleri ayrı başlıklar altında incelenmiştir. Çalışma süresince Einstein'ın entelektüel gelişimine katkı sağlayan durumlara kısaca değinilerek, onun bilim ve felsefî görüşlerinden eş zamanlı faydalanılmıştır. Onun kendi çalışmaları, konuşmaları, mektupları esas alınarak, önemli görülen ikincil kaynaklardan da faydalanılmıştır. Çoğunlukla deskriptif bir yöntem izlenmekle birlikte konu ile alakalı muğlak olan noktalar, elde edilen verilerin yorumlanması sonucu aydınlatılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sonucunda Einstein'ın Tanrı düşüncesi, Tanrı-âlem ilişkisi açısından bilinen Tanrı tasavvurlarından herhangi birinin altına doğrudan yerleştirilemese de teizm, deizm, panteizm ve panenteizm olmak üzere Tanrı tasavvurlarından hangisine hangi yönler ile yakın olduğu saptanmaya çalışılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Tanrı, Din, Evren, Özgür İrade, Ahlâk, Einstein, Tanrı Tasavvurları
Usüsü't-terbiyyeti'l-hadariyye fi'l-Kur'âni'l-Kerîm
The subject of civilizational education has a great role in the Glorious Koran, because it is concerned with the aspect that prepares the individual and develops his abilities to build civilization according to the principles of the Glorious Koran. Civilizational education is concerned with culture and civil society, as the two sides of civilization. The religious thought is considered to be the source of the emergence of human civilization. Civilization consists of three basic elements: human being, life, and the universe. The civilizational education derives its characteristics from the Glorious Koran. Thus, it is divine, inclusive, comprehensive, moderate, balanced, realistic and gradual education. Furthermore, civilizational education has several foundations such as: intellectual foundations: focusing on the perspective of the Glorious Koran to the universe, the human being, and life. Scientific foundations: which focus on the tools of obtaining knowledge. The doctrinal foundations: which build the correct vision of the reality of what is extant (present). The worshiping foundations, that build the relationship between man and his Creator. The legislative foundations, which include provisions that are derived from the Glorious Koran. The moral foundations, which include human behaviors at the individual and collective levels, and finally, the psychological foundations, that maintain the balance of civilization. These foundations guarantee the creation of civilization anywhere, whenever such principles and foundations apply. Accordingly, the civilizational education in the Glorious Koran has several goals, such as: moral goals that deal with ideas, and the sensory goals which are concerned with the body. In order to obtain both the moral and the sensory goals scientific methods should be followed - which depend on thought and on the humanitarian methods which are accordingly concerned with the individuals. In addition, there are technical methods that run the two previous methods. Thus, civilizational education has several aspects through which education can be applied, for instance, the physical arenas that deal with the sensory aspects of civilization, the moral arenas that focus on ideas and ethics, and the organizational arenas which balance the sensory and moral aspects. Hence, the educational methods that are applied, such as the scientific style, the humanistic style, and the technical style. Then, the civilizational education is subject to certain controls to be able to survive and to solve the civilizational problems. Such controls comprise systematic controls, behavioral controls and regulatory controls.
Felsefi bir problem olarak ölümsüzlük düşüncesi ve Turan Koç örneği
İnsanlık tarihi boyunca birçok tartışmaya konu olan ölümsüzlük düşüncesi bu tezin temel tartışma alanını oluşturmaktadır. Hiç kuşkusuz ölümsüzlük düşüncesi dini inançların da önemli konularından biridir. Öyle ki İslam düşünce tarihinde ölümsüzlük hadisesi imanın altı şartından biri olarak kabul edilmektedir. Ölümsüzlük genel itibarıyla bir inanç olarak ele alınmıştır.Ölümsüzlük düşüncesinin temeli ruh-beden ilişkisi kapsamında ele alınır.Ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğuna ilişkin düşüncenin ölümsüzlüğün önkoşulu olduğunu söylemek mümkündür. Ölümsüzlüğü kabul edip ruhun bedenden ayrı olduğu iddia edenlerin büyük çoğunluğu ölümsüzlüğün cismani olduğuna inanır. Cismani ölümsüzlük diriliş olarak da isimlendiriliyor. Ayrıca ölümsüzlüğün yalnızca ruh için geçerli olduğunu savunanlar da olmuştur. Benzer biçimde tenasüh öğretisinde de ölümsüzlük vardır. Buna göre iyi insanların ruhu iyi bir varlıkta tekrar dünya gelir, kötü insanların ruhu da kötü bir varlıkta bedenlenir. Bu çalışmada (i) ölümsüzlük düşüncesi, ahlaki, metafizik ve bilimsel açıdan değerlendirildi. (ii) Turan Koç'un 'ölümsüzlük düşüncesi'adlı eserinden hareketle ölümsüzlük düşüncesine yönelik felsefi bir bakış açısı geliştirilerek söz konusu tartışmanın din felsefesi literatürüne katkı sağlanması amaçlanmıştır.
Dini epistemolojide akıl eleştirisi: Soren Kierkegaard örneği
Çalışmamızın amacı, din felsefesinin problem alanlarından biri olan dini epistemoloji problemini incelemek ve Soren Kierkegaard özelinde problemi tartışmaktır. Soren Kierkegaard Aydınlanma düşüncesinin getirmiş olduğu nesnelliği eleştirip öznelliğin önemine dikkat çekerek varoluşçu felsefeyi kurmuş ve kendinden sonra gelen filozofları bu anlamda etkilemiştir. Çalışmamız, giriş bölümü ve ayrıca üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde; çalışmamızın temel problemi, alt problemleri, amacı, konusu, önemi, araştırmaya temel olan tanımlara ve Kierkegaard'ın hayatı ile eserlerine yer verilmiştir. Birinci bölümde; dini epistemolojinin anahtar kavramları ele alınmıştır. İkinci bölümde; rasyonellik iddiası ve modern batı düşüncesi ve dini epistemolojide tarihsel yaklaşımlar incelenmiştir. Dönemin bazı filozoflarının görüşlerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde; Kierkegaard'ın kilise eleştirisi ve akıl eleştirisi incelenmiştir. Kierkegaard'ın akıl eleştirisi Hegel'e yapmış olduğu eleştiriler ile öznellik- nesnellik problemi üzerinden ele alınmış; Korku ve Titreme kitabının konusunu oluşturan kurban ritüeli dini epistemoloji bağlamında tartışılmıştır. Sonuç bölümünde dini epistemoloji probleminin günümüzde de geçerli bir problem olduğu sonucuna ulaşılmış ve Soren Kierkegaard'ın düşünceleri ve eleştirileri etraflıca değerlendirilmiştir.
Philosophy of mind in Ibn Sina
The aim of our study is to expose the ideas of Ibn Sina, who has left his effects on the Middle Ages with his thoughts, on the subject of mind which is still being dealt in order to give meaning in today's world. Ibn Sina managed to develop a unique system on this subject by being affected both his predecessor philosophers and his religion in which he believes. Our study consists of introduction and two main sections. In the introduction part of our study, apart from the main information such as the subject, the purpose, the method, etc. the nature of the mind, philosophy of mind as a philosophy discipline and the philosophers from whom Ibn Sina was affected or the philosophers who were influential in that period, were told about their views on the philosophy of mind. In the first chapter, after giving a general information about the mind-body relationship of the philosophers from whom Ibn Sina was influenced, the powers of human soul, mind and the powers of mind were explained. In the second part of our study, the function of mind is explained by the basic concepts given in the first chapter. In this respect, according to Ibn Sina, the structure of the mind and mind, the process of formation of knowledge in the mind and the mind's connection with active mind, the ideas about the revival of Ibn Sina in the after the death of the body were evaluated. Our study resulted in the evaluation of Ibn Sina's philosophy of mind in the conclusion part.
Carl Sagan'a göre din-bilim ilişkisi
Din ile bilim arasındaki ilişki Galileo'nun meşhur mektubundan bugünün öncü düşünürlerine kadar uzanmaktadır. Din ile bilim ilişkisinin seyrini bilimsel gelişmeler oldukça etkilemiştir. Bunun yanında Ian Barbour'un da ifade ettiği gibi din ile bilim arasındaki ilişkiyi en çok etkileyen bilimsel materyalizm ve dini literalizmdir. Din ve bilim ilişkisi temelde dört yaklaşımdan oluşmaktadır. Bunlar çatışmacı yaklaşım, bağımsızlık yaklaşımı, uzlaşmacı yaklaşım ve dinselleştirmedir. Günümüzde bu yaklaşımların bir tanesini tercih edip diğerlerinin görmezden gelinmesi şeklindeki indirgemeci yaklaşımın benimsenmesini uygun görmemekteyiz. Popüler bilim adamlarından biri olan Carl Sagan, dinsel anlatıların önemine saygı duyan bir bilim adamıdır. Kutsal metinler hakkındaki ansiklopedik bilgisiyle, tartışmalarda çoğunlukla muhatabını şaşırtan bir bilgindir. Onun amacı halkın bilimsel girişimlerin farkında olmasını sağlamak ve kuşkucu yaklaşımı kullanmanın, kanıt aramanın önemini tüm insanlara duyurmaya çalışmaktır. Sagan, dini konularda sadece bilimsel yöntemi kullanmayarak kendi felsefi yorumlarını da dile getirmektedir. Kanıtların sorgulamadan bir dini inanca sahip olunmasını eleştirmektedir. Sagan, eserlerinde ısrarla kuşkucu yaklaşımın önemine dikkat çekerek Tanrı'nın varlığı gibi konularda bu yöntemi tercih etmiştir. Sagan, birçok kitabında din-bilim ilişkisine değinmiştir. Sagan, din ile bilimi tek başına yetinemeyecek alanlar olarak görerek, aralarında çatışmadan ziyade uzlaşma olması gerektiğini savunmaktadır.