Distopya
Bu konu başlığı altında 63 tez
Çocuk ve gençlik edebiyatında distopik kurgu incelemesi: Açlık Oyunları örneği
İstenilen ideal toplum düzenini ayrıntılı bir biçimde tasvir eden anlatılara ütopya adı verilirken; kaçınılan, olması istenmeyen, içerdiği baskı ve şiddet unsurları nedeniyle korku uyandıran toplum düzenlerinin anlatıldığı türe distopya adı verilir. Otoriter bir devlet veya bir başka bir güç unsurunun egemen olduğu kurgusal düzlemde; yönetilen, kurallara uyması beklenilen itaatkâr bir toplum yapısı bulunur. Yöneten ve yönetilen kesimin mücadelesi, kurguda olayların gelişimini sağlar. Distopik kurguya sahip eserlerde yanlış politikalar, ekonomik bunalımlar, salgın hastalıklar, doğa ve çevrenin tahrip edilmesi gibi toplumu derinden etkileyebilecek durumlar yer alır. Bu durumlara neden olabilecek olayların eleştirisi örtük bir biçimde yapılır ve bu eleştirilerin geleceğe dönük kaygılarla ilişkili olduğu görülür. Çalışmada dünya çocuk ve gençlik edebiyatı yazarlarından Suzanne Collins'in basit seçkisiz örneklem olarak seçilen "Açlık Oyunları" serisindeki "Açlık Oyunları", "Ateşi Yakalamak" ve "Alaycı Kuş" adlı telif eserler; kişiler, uzam (zaman ve mekân) sosyal kontrol, örgütlenme, direniş, sınıf ayrımı, gücü keşfetme/bireyselliği yeniden kazanma, manipülasyon ve tek tipleştirme kodlarına göre analiz edilmiştir. İçerik analizi tekniğiyle elde edilen veriler, distopik türün sınırları bağlamında değerlendirilmiştir. İçerik analizinde amaç, toplanan verilerde sıklıkla tekrarlanan olgulardan ortak kodlara ulaşmak ve seçilen örneklemi bu kodlar kapsamında incelemektir. Araştırma çocuk ve gençlik edebiyatındaki distopik kurgu incelemelerine kuramsal bir bakış açısı kazandırmak ve çocuk ve gençlik edebiyatında distopik türün özelliklerini tartışma amacı taşımaktadır.
Ütopya ve distopyalarda din ve Tanrı tasavvuru
Düşünce tarihinde ütopya ve distopyalar hala önemli bir yere sahiptir. Ütopyalarda yaşanılan toplumun sosyal, siyasi ve kültürel sıkıntılarından kurtulmak umuduyla daha ideal bir devlet kurgulanmaktadır. Bu ideal devlet kurgusu yeryüzünde bir cennet tasviri gibidir. Çünkü eserlerde kurgulanan karakterler mutlu ve hayatından memnun bir yaşam sürmektedir. Buna karşın distopyalarda ise kötü bir yönetime sahip devlet anlayışı vardır. Bu tür eserlerde iktidar yönettiği halkı her şeyiyle kontrol altına almak istemektedir. Distopyalardaki hikâye ana karakterlerin algısal tecrübeleriyle kurgulanmaktadır. Bu çalışmada, ideal bir devlet daha temelde ideal bir yaşamın kurgulandığı ütopya ile her şeyin kontrol altına alınmış bir şekilde kurgulandığı distopyalardaki din ve Tanrı tasavvuru incelenmiştir. Tasavvur doğrudan algıyla ilişki olduğundan felsefe alanında yer alan özne-nesne ayrımındaki algısal ilişkiye yer vermek gerekli görülmüştür. Konu, düşünce tarihinde yer alan tüm ütopya ve distopyalar bağlamında değil kurgusu ve tasavvurlarıyla tarihte önemli yer edinen eserler temelinde işlenmiştir. Bu eserlerdeki karakterlerin öncelikle algısal durumları ele alınmıştır. Sonra bu karakterlerin din ve Tanrı tasavvuru hakkındaki tecrübeleri ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir.
Ütopya ve distopyalarda devlet tahayyülü
İnsanlık tarih boyunca hep en iyi olanı aramıştır. Bir araya gelerek toplumu oluşturan insanlar arasında sorunlar ortaya çıkmaya başladığında, ünlü düşünürler "en ideal toplum düzeni nasıl olmalıdır" sorusu üzerinde kafa yormaya başlamıştır. Ütopyalar da bu soruya cevap olarak doğan, insanlığın ideallerinin ve kusursuz bir toplumun nasıl gerçekleşeceğine dair fikir önerilerinde bulunan "ideal devlet" tasarılarıdır. Mevcut düzene isyan bayrağı çeken, mutlu ve adil bir düzen kurma hayalleri ile yola çıkan, yeryüzünde cenneti temsil eden hayali toplum projeleri, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren distopik bir yapıya bürünmüştür. Hem ütopyalar hem de distopyalar yönetim anlayışının her yönünü geniş çerçevede ele alan önemli siyaset eserleridir. Biz de çalışmamızda ilk olarak ütopya düşüncesinin temel yapıtları olarak kabul edilen Thomas More'un 'Ütopya'sı ile Tommaso Campanella'nın 'Günes Ülkesi'ndeki ideal devlet yönetimlerini araştıracağız. Sonrasında insanlığın umut ve özlemleri karşısında duygusuz ve merhametsiz devlet yönetiminin zalimliğini konu alan, en popüler iki distopyayı; Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı ve George Orwell'in 1984'ünü inceleyeceğiz. Seçilen ütopik ve distopik eserlerde tasarlanan devlet modelleri dört ana başlık altında incelenmiş, ortaya çıkan olumlu ya da olumsuz sonuçlar aktarılmıştır.
Edebiyat sosyolojisi çerçevesinde George Orwell'ın Distopya romanlarında toplum tasavvuru: 1984 ve Hayvan çiftliği örnekleri
Bu çalışmada ünlü İngiliz romancı George Orwell'ın "1984" ve "Hayvan Çiftliği" distopik romanları sosyolojik olarak incelenmiştir. Romanların ana gövdesini oluşturan ideal toplum tasavvurları, gelecek toplumlarının totalitarizme dönüşme potansiyelleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. İnsanoğlu yaşamının ilk anından bu yana içerisinde yaşadığı dünyayı değiştirme ve kendine yaşam alanı oluşturma gayesi içerisinde olmuştur. Bu çaba onu hem fiziksel hem de zihinsel açıdan geliştirmiştir. Böyle bir çabanın ürünü olan ütopyalar da onun daha iyi bir yaşam sürme isteğini, ideallerini ve arayışlarını dile getirmektedir. Bu ideallerinde her yönüyle daha iyi, daha güzel veya daha müreffeh bir toplum ya da dünya sistemi tasarlanmakta olduğu söylenebilir. Bu iki romanda totalitarizm ve tahakkümün sınırlarının zorlandığı, bireysel ve toplumsal farklı kimliklerin benzeştirme çabası içinde yok edildiği; düşünmeyen ve sorgulamayan bireylerin arzulandığı; adalet, özgürlük ve eşitliğin dağılımının toplumun tüm kesimleri için mutluluk üretemediği yaşam alanları resmedilmiştir. Ayrıca iktidarın sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük alanlarını daraltarak tahakküm aracı haline dolayısıyla totalitarizme dönüştürmesi distopik bir toplum kurgusunun korku ve zorbalık üretme potansiyellerine karşı uyarılar içermektedir. İncelenen bu romanlarda iktidarlarca tasarlanan dünyanın uzunca bir süre varlığını koruyamadıkları görülmektedir. Orwell'ın bu eserleri yazdığı dönem ve gelecek için iktidar gücünün totalitarizme dönüşmesini ve buna bağlı olarak yaşanılan sorunlar hakkında gelecek toplumlarına önemli projeksiyonlar sunmakta, yerinde sosyolojik tespitler ve uyarılar yaptığını görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Edebiyat Sosyolojisi, Ütopya, Distopya, Totalitarizm, 1984, Hayvan Çiftliği.
H. G. Wells's dystopic vision of (trans/post) humanist encounters in the Island of Doctor Moreau and the Time Machine
The last two centuries' technological and scientific progress have caused ruptures in the life of man, which is a harbinger of a philosophical transition from human-centrism to the transhumanist, posthumanist, eco-critical and futurist philosophies of life and existence. These theories are in a growing tendency of condemning and subverting the hierarchies among species and their artificial boundaries, an example of which can be observed in posthumanism's Post-anthropocentric and Ecocritical stance in describing ideological and biological relationships in life through the Deleuzian concept of rhizome. The challenging definitions of the human condition and its connections in a world that witnessed unprecedented scientific, political and philosophical changes influenced and shaped literature unprecedently at the turn of the twentieth century. In this context, this thesis aims to analyse Wells's dystopic Visions of (Trans/Post)Humanist encounters in The Island of Doctor Moreau and in The Time Machine. Wells envisions the future of humanity in his science fiction and other scientific romances as an eminent representative of the fin de siècle British literature, addressing and representing the concerns and fears of the period and envisioning a complicated future for the human race and its ideologies. Key Words: Posthumanism, transhumanism, identity, science, liminality, H. G. Wells.
Sanayi devrimi sonrası kentin ve toplumun distopyaya göçü: Şehir planlama üzerine bir inceleme
Sanayileşme süreci, İngiltere'de ortaya çıktığı 18. Yüzyıl'dan itibaren toplumların ve kentlerin yapısını sürekli olarak değişime uğratmaktadır. Bu değişimin yaşanmasındaki en büyük etken sanayileşme ile birlikte kentlere olan yoğun göçlerdir. Yoğun nüfus artışı barınma ihtiyacını da beraberinde getirmekte fakat kentler bu yoğunlukta nüfus artışlarına yönelik olarak yeterli konuta sahip olmadıkları için ortaya plansız yapılaşmalar çıkmaktadır. Bu sürece batıdaki örneklerinden yıllar sonra katılan Türkiye kentleri de maruz kalmıştır. Bu soruna yönelik olarak Ebenezer Howard 'Garden Cities of Tomorrow' isimli kitabında sanayi kentleri ile kırsal alanın iyi yönlerini birleştirdiği sınıfsız ve sürdürülebilir bir kent planı sunmuştur. Bu gibi planlı kent çalışmaları sanayi kentlerinde ve Türkiye'nin Ankara şehrinde denenmiş fakat alınan sonuçlar en nihayetinde amacından saparak sınıfsal kutuplaşmaları daha da arttırmıştır. Küreselleşme çağına kadar alt sınıfın yaşam alanları kentlerde ortaya çıkmaya devam ederken üst sınıf kentlerin kalabalığından, kirliliğinden ve tehlikelerinden kaçma ihtiyacı hissetmiştir. Böylece yatırımlar kentleri dışında, orta-üst ve üst sınıfın ulaşabileceği alanlara aktarılırken kentler içi boşaltılarak yatırımlardan mahrum bırakılmışlardır. Fakat küreselleşme ve neoliberalizmin etkisi ile üretim merkezlerinin ikinci ve üçüncü dünya ülkelerine, merkezi kentlerden çevre kentlere taşınması kentleri sermaye dönüşüm araçları haline getirmiştir. Böylece kentler kentsel dönüşümler, soylulaştırma, yerinden etme gibi kavramlarla sınıfsal ayrımın merkezleri haline gelmişlerdir. Bu bağlamda batıdaki örneklerde Friedrich Engels, David Harvey, Anthony Giddens, Richard Florida gibi isimlerin, Türkiye'de ise Ruşen Keleş, İlhan Tekeli, Çağlar Keyder gibi literatüre önemli katkıda bulunan isimlerin çalışmalarından yararlanılarak eleştirel bir bakış açısı ile araştırmanın yürütülmesi hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: Sanayileşme, kent, toplum, sınıf
The posthuman condition in Kazuo Ishiguro's dystopian novels: Never Let Me Go and Klara and the Sun
Posthumanism is a new mode of understanding the concept of humans along with the inter-relationality of all species bringing forth equally shared rights among human and nonhuman agencies. Regardless of class division or marginalized others, posthumanism brings together all species at a common point such as the zoe-based subjectivity of Rosi Braidotti, the cyborg of Donna Haraway and the intra-action agency of Karen Barad to name the rhizomatic relationality and dual logic between human/nonhuman, nature/artificial, mind/body and organic/inorganic that is grounded on the classical humanism's principles. Regarding this, dystopian fictions present a perfect example of the excluded party of the binaries as in Kazuo Ishiguro's speculative dystopian novels; Never Let Me Go (2005) and Klara and the Sun (2021) where the narrators are clones and artificial intelligence offering a chance to empathize with nonhuman beings who are discarded from society and dehumanised. The purpose of their creation is to save the ruling class's lives at the cost of their lives as low-class of people are outside of privileged positions. Bearing in mind all of these statements, this thesis will track down the posthuman condition in Never Let Me Go and Klara and the Sun challenging the inequality between the different species. While doing this, this dissertation discusses the collapsed wall between the human, animals and machines coming up with posthuman subjectivity as a joint stakeholder. Keywords: Posthumanism, Posthuman Condition,, Kazuo Ishiguro, Never Let Me Go, Klara and the Sun.
Yan-metinsellik ve metinlerarasılık odağında yeniden çeviriler: İki distopik roman
Bu tez çalışmasında, çeviribilimde yeni bir araştırma konusu oluşturan "yeniden çevirinin" savları mercek altına alınarak varsayımsal doğası ortaya koyulmaya ve yeniden çeviride çevirmen varlığının izleri sürülmeye çalışılmaktadır. Yeniden çevirinin dinamikleri arasında, çevirmenin yerini saptamaya çabalarken "yan-metinsellik" ve "metinlerarasılık" bağlamında çeviride metinlerarasılığın ve çevirmenin "metinlerarasılık bagajının" önemine dikkat çekilmektedir. Tez dört ana bölümden oluşmaktadır: "yeniden çeviri", "metinlerarasılık ve çeviride metinlerarasılık", "birinci durum çalışması olarak Brave New World" ve "ikinci durum çalışması olarak Darkness at Noon."
Görsel sanatlarda distopya ve hayvan
Bu çalışmada geçmişten günümüze hayvan yaşamı üzerine distopya incelemesi yapılmıştır. Ütopyaya karşıt bir düşünce olarak ortaya çıkan distopyanın tarihsel serüvenine dikkat çekilerek bu bağlamda edebi metinler incelenmiştir. Dünyayı paylaştığımız hayvanların yaşam koşullarının hangi durumlara göre ilerlediği üzerinde durulmuştur. İlk bölümde distopyanın ortaya çıkışını belirleyen ütopyanın doğuşu ve sanata olan etkileri incelenirken hayvanın ütopik konumuna dikkat çekilmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde ise distopyanın doğuşu ve dünya üzerindeki konumunu incelerken çağdaş sanatta distopik hayvan konumu irdelenir. Araştırmanın üçüncü bölümü 1960 öncesi ve 1960 sonrası sanatçılar ve sanat eserlerindeki distopik hayvan üzerine yapılan çalışmalar incelenmiştir. Araştırmanın son bölümünde ise araştırmacının konuya ilişkin sanat çalışmaları eklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Görsel sanatlar, ütopya, distopya, hayvan.
1990 sonrası Japon anime sinemasında distopik gelecek tasvirleri
Kinetoskop ve sinematografi gibi cihazların icadı ile ortaya çıkan sinema, ilk günden itibaren ilgi çekmiş, farklı türlerde hikâyeleri izleyici ile buluşturarak, en sevilen sanatlardan biri haline gelmiştir. Edebi eserler, toplumsal olaylar, mitolojik öyküler ise filmlerin yaratılmasındaki dayanak noktalarından olmuştur. Ütopyaların antitezi olan distopyalar da, öncelikle edebiyat ürünü olarak ortaya çıkmış, daha sonra bilimkurgu türüne eklemlenerek beyazperdeye taşınmıştır. Tezin ana konusu distopik öykülerin, geçmişten bugüne yaşadığı trajedilere rağmen güçlü bir ulus devlet olmayı başarmış Japon anime sinemasına yansımasıdır. Bu çerçevede öncelikle edebiyat ürünü olarak ütopya ve distopya kavramları ele alınmış, daha sonra bilimkurgu ve siberpunk türlerinin tanımı yapılarak distopik kurgular incelenmiştir. Kendine has kültürüyle dikkat çeken Japonya'nın tarihi, mitolojisi ve kimliğinin sanat yapıtlarına yansımasına bakılmış, bu doğrultuda örnek filmlerin analiziyle, 1990 sonrası distopik animelerinin olay örgülerinin oluşmasında, Japonya'nın geçmişinin etkileri araştırılmıştır.
Hiper gerçek yaratım aracı olarak distopik filmlerde mekânsal davranış incelemesi
Hiper gerçek; orijinali tükenmiş, kökenden yoksun bir gerçeğin, modellerle türetimidir. Özgün öncülden doğan ama paradoksal biçimde bağsız bu yeni gerçek, Postmodern sonrası gerçek bozumunun dökümüdür. Distopya ise ütopyanın zeminsiz iyimserliğine bir başkaldırıdır. Olası gelecek gerçeğine uyarı niteliği taşıyan bu karşı imge, toplumların özgü geleneklerinden koparıldığı, totaliter tutumla keskin sosyal sınıfların belirlendiği, her şeyin tüketim çarkına sokulup tek tipleştirildiği, insanın metalaştırıldığı, yerin bellek ve bağlamdan koparıldığı bir çerçeveyi örneklemektedir. Uyarı niteliğindeki distopya, geleceğin olası toplum ve mekân panoramasının ön izlemesini sunarak eleştirel bir ayna yaratmak ister. Bu iki olgunun ekseniyle birlikte tezde, hiper gerçek ve distopik mekân/ mekânsal davranış aralığı zemin olarak seçilmiştir. Bu bağlamda çalışma, gerçekliğin devinimlerinin distopik iziyle gelecek mekânına ve mekânsal davranışına atfedilmiş öngörülerin sorgusudur. Gerçeği tartışmayı ve nesnesi mekân/mekânsal davranış olan senaryoları bir çeşit simülakr oluşturan distopik filmler üzerinden okumayı amaçlayan tezde; •Gerçeğin yolculuğu ve hiper gerçeğin karşılığı, •Gerçek(lik)teki değişimin nasıl bir mekânsal veri sunacağı, •Mekânsal davranış ve onun dış etmenler eksenindeki değişimi, •Bir fikrin aktarımı amacıyla mekânı kullanan, sinema, edebiyat ve iç mimarlık disiplinlerinin distopik ideolojideki gelecek mekânı/ mekânsal davranışı öngörüsü, •Kurgu eserlerle simüle edilmiş olası gerçeğin yersizleşme/ yabancılaşma/ aidiyetsizlik gibi mekânsal davranış dökümleri sorgulanmıştır. Yöntem olarak nitel araştırma yaklaşımı içindeki betimsel analizi izleyen çalışmada, öncelikle gerçek- hiper gerçek olgularının kavramsal karşılığı, tarihteki yolculuğu ve mekânsal imgesi araştırılmıştır. Ardından davranışa mekân ekseninde bakılıp bilişsel harita ve mekânsal boyutta davranışın morfolojisi değerlendirilmiştir. Hiper gerçek yaratım amacıyla incelen distopik filmlerin değişim parametreleri olarak, bir mekânın anlamsal taşıyıcılığını yapan kavram ve davranışlardan "yersizleşme, yabancılaşma, aidiyetsizlik" nosyonları seçilmiştir. Distopyanın çerçevesinin daha iyi anlaşılması adına olgunun kuramsal araştırması yapılmış, süreci ve örnekleri incelenmiştir. Sınırlılık alanında ise distopyanın hiper gerçek mekân dökümü için Snowpiercer (Yönetmen: Bong Joon- ho), High Rise (Yönetmen: Ben Wheatley) ve Blindness (Yönetmen: Fernando Meirelles) filmleri irdelenmiştir. Gerçek/ hiper gerçek ekseninde yapılan analizlerden elde edilen mekânsal davranış bulguları, distopik film mekânlarıyla birlikte değerlendirilmiş, bu mekânlarda geleceğin olası gerçeği ve mekânsal davranış öngörüleri takip edilmiştir.
Sinemada gözetleyen iktidar distopyaları
Çalışmanın amacı, iktidar, gözetleme, denetim kavramlarının distopya senaryoları çerçevesinde, sinema tarihinde yer etmiş filmlerde nasıl işlendiğini, özelliklerini, üstü kapalı veya açıktan nasıl sunulduğunu incelemektir. Dünyamızın giderek büründüğü yapı, ortaya çıkan yönetim anlayışları, savaşlar, aydınlık bir gelecek tasavvurundan çok, karamsar bir beklentiyi yaratmaktadır. Otorite ve güç sahibi, mevcut konumunu daha da güçlendirirken, birey, benlik, varoluş, özgürlük gibi kavramlar giderek yok olmaktadır.Fransız filozof Michel Foucault'nun iktidar üzerine yaptığı eleştiriler ve kavramlaştırmaların temelinde yükselen çalışmamda, iktidar uygulamalarının zaman içindeki değişimi incelenmektedir. Günümüzün modern iktidar yapısının öldürme ve cezalandırma uygulamalarından uzaklaşıp yaşatma, hayatı bedenen ve ruhen disiplin ve kontrol altına alma fikrini benimsediği görülmektedir. Yönetim, toplum için en iyisini hazırladığını anlatmakta, bunu her durumda empoze etmekte ve tüm insanların da bu düzene koşulsuz şartsız itaat etmesi istenmektedir. Her bireyin, iktidarın kontrolü altında olması gerekliliği, Jeremy Bentham'ın Panoptikon gözetleme tasarımını anımsatmakta ve yaşamımızın her alanında kendini göstermektedir. Bu sistemde gözetleyen sadece devlet ya da mevcut yönetim değildir, bu öyle bir düzendir ki herkes herkesi izlemektedir ve yasalara aykırı bir durumu fark ettiğinde ihbar etmektedir. Dolayısıyla söz konusu sistem bireyin ne zaman, kim tarafından gözetlendiği ve hatta gözetlenip gözetlenmediğinin bilinmediği, paranoyak bir tarzdır.Bu tarz bir dünyayı bugünden tahmin eden, kurgulayan karamsar senaryolar, ütopyanın antitezi distopyalar tarafından sunulmaktadır. Geleceğe dair üretilen bu fikirler, ütopyanın gerçekdışılığının karşısında fazlasıyla olası görünmektedir. Distopyalar, mutlaka ileride dünya bu şekilde olacak demez ancak potansiyeller hakkında toplumun daha bilinçli olmasını amaçlar. Çalışmanın son bölümünde, ?Fahrenheit 451?, ?Equilibrium?, ?I, Robot? adlı bilim-kurgu dalında yer bulan distopik filmler, panoptik iktidar ve distopya bağlamında çözümlenmiştir. İktidarların sürekli denetimi ve kontrolünün, toplumsal yapı, benlik, varoluş, yaşam üzerinde yarattığı yoğun baskı incelenmiştir.Anahtar kelimeler:1. İktidar2. Gözetleme3. Foucault4. Panoptikon5. Distopya
Devlet, totem, totalitarizm, utopya ve distopya
Devletin araştırıldığı bu tezde; devletin tanımları değil, kendisi araştırma konusu edilmiştir. Meşruiyet atfedilmesi, devleti yaratan temel olması, araştırmayı, insan zihnine yönlendirmiştir. İnsan zihni üzerinde yapılan araştırmada; insanın mevcut donanımı ile bilgi diye tanımladığı şeye sahip olmasının mümkün olmadığı, fakat inanmasının mümkün olduğu, insanın bilgi sandığı inançlara sahip olduğu, bunun hem sebebi, hem de bir sonucu olarak; kendisini düşünen özne olarak tanımlayan insanın, kendisi ile özdeş bir özne olamadığı (zaten bunun mümkün de olmadığı), doğada bir nesne veya bir etki ile özdeş bir özne olabildiği, bunun sonucu olarak totemizm içinde varlığını sürdürdüğü, devletin totemizmin bir sonucu olduğu, totemizmin doğası gereği totalitarizm devlet için bir zorunluluk olduğu, tarihsel süreçte değişimin, totemin biçimsel değişiminden ibaret olduğu tespit edilmiştir.
Ütopya ve distopyalarda din ve ahlak
Bu çalışma ütopya ve distopyalarda yer alan din ve ahlak unsurlarını konu edinmiştir. Ütopya türünde Devlet, Utopia, Medinetü'l Fazıla, Güneş Ülkesi, distopya türünde ise 1984 ve Cesur Yeni Dünya eserleri incelenmiştir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümünü kavramsal çerçeve oluşturmaktadır. Bu bölümde öncelikle ütopya ve distopya kavramları üzerinde durulmuştur. İkinci ve üçüncü bölümde ise söz konusu eserler belirlenen çerçeve içerisinde incelenmiştir. Sonuç olarak bu eserlerde din ve ahlak unsurlarına farklı düzeylerde ve çeşitli biçimlerde yer verildiği tespit edilmiştir. Ütopya ve distopyalarda din ve ahlaka farklı anlamlar yüklenmiş; ütopyalarda din ve ahlak birleştirici bir unsur olarak karşımıza çıkarken, distopyalarda din ve ahlak geleneksel anlamından uzaklaşmıştır.
Postmodernizm ve kimlik perspektifinde distopiktelevizyon dizileri: Black Mirror örneği
Postmodernizmin başlangıcı kabul edilen II. Dünya Savaşı sonrası hızla ilerleyen teknoloji insanlar için bir araçtan çok amaca dönüşmektedir. Bireyler teknolojinin bir kölesi haline gelmiş, isteyerek ya da istemeyerek bir sisteme dâhil olmuşlardır. Var olan veya oluşan sisteme dâhil olan bireyler tek tipleşmeye başlamış ve sisteme ayak uydurmak zorunda olduklarından kendi kimliklerinden ödün vermek zorunda kalmışlardır. Artık insanlar kendileri gibi değil, kendilerinden beklenen kişilik gibi davranmaya başlamıştır. Zamanla değişen ve gelişen dünyada insanların her geçen gün artan teknoloji bağımlılığının ilerde yol açacağı felaketleri konu eden distopya temalı diziler de git gide artmaktadır. Bu çalışmanın amacı postmodernizm kültürünün etkisiyle insanların yaşadığı kimlik değişiminin, distopya senaryoları çerçevesinde televizyon dizilerinde nasıl işlendiğini, hangi özellikleri barındırdığını, konunun nasıl sunulduğunu incelemektir. Bu bağlamda araştırmanın örneklemini "Black Mirror" dizisinin konuya ilişkin olarak seçilen altı (6) bölümü oluşturmaktadır. Yapılan incelemelerden elde edilen sonuçlara göre, teknolojinin şuan göz ardı edilmiş olan kötü etkilerine karşı, bilişsel yabancılaştırma imgeleriyle, insanların gelecekte bir robot gibi ya da teknoloji ile ayrılmaz bir bütün olacağı, kendi kimliklerinden uzaklaşacakları, tek tipleşmenin artacağı, insanların teknolojiyi değil teknolojinin insanları yöneteceği, bireyler arasında müthiş bir güvensizlik ortamının oluşacağı tasvir edilmiştir. Ancak bu süreçte insanların; ahlaki ve insansı yönde değişimine yönelik bir çözüm önerisi sunulmamıştır. Anahtar Kelimeler: Postmodernizm, kimlik, distopya, televizyon dizileri
Nefret söylemi ve linç kültürünün sosyal medya özelinde distopik açıdan analizi
İletişim alanı teknoloji geliştikçe yenilenip gelişmekte ve bu dönüşümlere yeni iletişim teknolojilerinin sağladığı kolaylıklarla toplumsal yapı çok daha hızlı bir şeklide uyum sağlayabilmektedir. Dolayısıyla yeni iletişim teknolojileri ile birlikte yeni medya diye adlandırılan mecralar hayatımızın her alanına sirayet etmiş durumdadır. Yeni medya kavramsal olarak kitle iletişim araçlarının ve sosyal ağ bağlantılarının tümünü kapsamaktadır. Evde, sokakta, iş yerinde veya akla gelebilecek her yerde; telefon, televizyon, tablet vb. teknolojik araçlar ile iletişim sağlanabilmektedir. Toplumsal açıdan bu sürece kayıtsız kalınması kuşkusuz mümkün görünmemektedir. Diğer bir anlatımla birey, herhangi bir yolla yeni medyanın içene dâhil olmaktadır. Ancak kullanıcısına sınırsız enformasyon imkânı sağlayan söz konusu bu kitle iletişim araçları, diğer yandan pek çok değer yargılarının törpülenmesine, kaybolmasına veya yozlaşmasına zemin hazırlamaktadır. Son zamanlarda siber âlemdeki kriminal vakaların artması bu öngörüyü doğrular niteliktedir. Bunun temel nedenin şüphesiz denetim mekanizmasının sağlanamamasında veya sınırlı olmasında aranması gerekmektedir. Zira sosyal medya araçları marifetiyle kişisel saygı sınırları sıvılaşmakta veya gün geçtikçe yok olmaktadır. Sosyal mecraların; bireylerin bir birlerine istediği şekilde nefret, hakaret ve küfür söyleminde bulunabildiği, hatta toplu olarak gerçekleştirildiğinde linç oluşumuna dahi neden olabildiği bir platforma dönüşmesi sosyal bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Söz konusu bu sorunların boyutunu ölçmek ve soruna matuf olarak çözüm önerileri geliştirmek bu araştırmanın temelini oluşturmaktadır. Sosyal medya kullanıcılarının daha ziyade gençler olması nedeniyle Üniversite öğrencileri üzerinde gerçekleştirilen bir anketle desteklenen bu çalışmada değer atfedilebilecek önemli bulgulara ulaşılmıştır.
Zamyatin, Huxley, and Orwell: Utopian ideals and dystopian worlds
The purpose of this study is to demonstrate the transformation of utopian dream to dystopian reality through an analysis of Yevgeny Zamyatin?s We (1921), Aldous Huxley?s Brave New World (1932) and George Orwell?s Nineteen Eighty-Four (1949). Zamyatin, Huxley and Orwell present a prophetic vision to make a warning against a future totalitarian dictatorship by displaying the desperate mood of the protagonist who struggles to preserve his identity and individuality yet ultimately fails in his attempt.The thesis begins with the analysis of utopian ideals which are based on equality and solidarity among people in the illuminating light of Thomas More?s Utopia. For this purpose, the Introduction part elucidates utopia and utopian characteristics as a literary genre starting with More?s Utopia with the help of the ideas of critics. Then, it seeks to discuss the characteristics of utopian and dystopian fiction and how utopian ideals are changed. In the first, second and third chapters the eclipse of the utopian ideals is introduced in three dystopian novels; We, Brave New World and Nineteen Eighty-Four. These chapters discuss how utopian ideal of solidarity is replaced with uniformity of individuals to turn them into identical citizens, who are under constant gaze of an omniscient and omnipotent ruler. So they depart from individualism and freedom. The future totalitarian states in these three novels control the consciousness and imagination of man through manipulating a highly developed technology for surveillance and torture. In these technological worlds, people are designed to serve the demands of the state through a strict control of their genetic qualities. The dystopian character who does not have an identity is desperate for his individuality and emotions. Moreover, restriction on language and distortion of both history and literature add more to this despair and pessimistic mood of the dystopia. The themes which can be seen as utopian ideals in More?s Utopia are reversed, with dystopian reality and transformed into a dark vision through the annihilation of imagination and emotions in We, Brave New World and Nineteen Eighty-Four.This dissertation is therefore primarily organized around these topics, to show that utopia and dystopia mingle with each other and it will demonstrate and exemplify that eradication of emotions, imagination and individuality in utopias of these three authors? works merely create dystopian dark worlds.
Distopik müzik videolarda mimari mekan çözümlemesi: Beaux-Arts tasarım ilkeleri örneği
Günümüz teknolojisinin ilerlemesiyle mimarlık alanında yaşanan yenilikler gözle görülür derecede artmıştır ve her yeni gelişmeyle de artmaya devam etmektedir. Teknolojinin yarattığı yeniliklerle tasarımlar hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşebilme imkânı bulmuştur. Temelinde ütopik ve distopik düşüncenin yattığı tasarımlar ve bu tasarımların gerçek hayatta gerçekleştirilme ihtimalinin olması, insanların daha çok hayal etmesine; düşlerin gerçeğe dönüşmesi ve isteklerin artması ise beraberinde yeni yerleri keşfetme isteğinin doğmasına zemin hazırlamıştır. Teknolojinin, yapım yöntemlerinin ve kullanılan sinematografik araçların gelişmesiyle birçok sektörde yenilikler yaşanmıştır. Kullanıcı isteklerine ve ihtiyaçlarına yanıt veren tasarımlar her alanda uygulanmaya çalışılmıştır. Distopik mekânlar; kitaplar, filmler, müzik videolar, oyunlar gibi birçok alanda yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında, tez çalışması için seçilen Janet Jackson'ın "Rhythm Nation", Jamie xx'in "Gosh" ve The Carters'ın "Apes**t" müzik videolarının anlamsal ve biçimsel-estetik analizi yapılmıştır. Videoların taşıdığı ve mekânlar aracılığı ile ilettiği distopik anlamların analizinde fenomenoloji araştırma yöntemi kullanılmıştır. Videoların çekiminin gerçekleştirildiği "Bradbury Building", "Tiandu Park" ve "Louvre Museum" mekânlarının biçimsel-estetik analizi ise Beaux-Arts tasarım ilkeleri ile gerçekleştirilmiştir.
Sinemada kentsel mekan: Minör oluş ve distopik bir şehir olarak İstanbul
İmgesel manifestolarıyla benliğin mekanı sayılan yüz, ani ve hızlı müdahalelerle değişime uğratılan kentsel mekanla özdeşleşmiştir. Dahası, yaşayanını tanımlayan şehir mekanı gibi birey de belleğini yitirme olgusuyla karşı karşıyadır. Burjuva tarafından belirlenen başarı ve kazanma kriterlerine kendine özgü biçimlerde itiraz eden bireylerin yolu, tam da bu noktada minör oluş kavramıyla kesişmektedir. Dolayısıyle, bu çalışma, bireyin ve şehrin geçirdiği varoluşsal krizin sinema üzerinden belirli bir bakışla araştırılmasına odaklanmaktadır.
Çöpçü
Yakın gelecekte geçen hikâyenin kahramanı "Çöpçü" görevi sokakları temizlemek olan bir robottur. Onun temizlik yaptığı bir yerde futbol oynayan çocuklar ile karşılaşması, şarjının bitmesi her şeyi değiştirir. Ancak işini aksattığı için görevliler tarafından merkeze götürülerek yaptığı anlaşma hatırlatılır. Çöpçü gerçekte oldukça yaşlı, ölümü bekleyen bir insanken kendisine ölümsüzlüğü vaat edenlerle anlaşma imzalamıştır ve bunun da sonuçları mutlaka olacaktır. Özetle bu film distopik bir gelecekte, robot-insan karışımı "cyborg" kavramı üzerinden emeğinin her zaman sömürüleceği, modern çağ köleliğinin bitmeyeceğini anlatmaya çalışır.
Yasak
Bu filmin hikayesi distopik gelecekte ve belirsiz bir yerde geçmektedir. Birbiriyle çatışmalı iki karakterin geçmiş yaşantılarını ve yüzleşmelerini konu edinmektedir. Filmin biçimsel anlatısı, resim sanatı ve bilgisayar destekli üç boyutlu animasyon tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilmiştir.
Korku
Bu projede, günümüz gerçekliğinden yola çıkılarak geleceğe kötümser bakmak amaçlanmıştır. Bu doğrultuda proje amaçlandığı üzere distopik film yapısına uygun bir hale geldi. Bu film, gelecekte büyük savaş sonrası kendisini sığınakta tek başına yetiştirmek zorunda kalmış Payan'ı konu almaktadır. Hayatta kalma iç güdüsünden dolayı insan her zaman ortam şartlarına ayak uydurmuştur. Fakat psikoloji için fiziksel şartlara uymak hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Proje, aç kalmak, yalnız kalmak ve ölmek üzerine deneysel bir bakış açısı sergilemeye çalışarak, distopya sinemasının bir parçası olmayı hedeflemiştir.
Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü ve Naomi Alderman'ın Güç eserlerinin sosyolojik analizi
Bu çalışma, Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü ve Naomi Alderman'ın Güç adlı eserlerini sosyolojik açıdan incelemeyi amaçlamaktadır. Damızlık Kızın Öyküsü, otoriter bir toplumun politikası olarak kadınların baskı altına alınarak bedenlerinin kontrol edilmesini konu alırken, Güç'te, beklenmedik biyolojik bir değişim üzerinden toplumun dayattığı geleneksel cinsiyet rollerine karşı kimlik algılarını yeniden düzenleme sürecindeki kadınlar tasvir edilir. Bu açıdan her iki eser de rahatsız edici ana temaları açısından distopya olarak sınıflandırılır. Çalışmanın birinci bölümünde, tarihsel gelişimleri içinde ütopya ve distopya kavramları ele alınmakta; bu bağlamda feminist ütopyalar ve distopyalar açıklanmaktadır. İkinci bölümde, Damızlık Kızın Öyküsü ve Güç eserlerindeki karakterler ve toplumsal yapı incelenerek, yazarların bunlarla iletmek istediği temel temalar ve mesajlar ortaya konmaktadır. Üçüncü bölümde ise, güç kavramı, toplumsal cinsiyet ve güç ilişkisi, iktidarın gözetim mekanizması gibi temel konularda her iki eserin benzer ve farklı yönleri üzerinde durulmaktadır. Ayrıca, bu iki feminist yazarın perspektifinden, toplumsal değişim ve güç dinamikleri dolayımında kurulan farklı geleceklerin anatomisi irdelenmektedir. Sonuç bölümünde, yapılan incelemeler ışığında elde edilen bulgular özetlenmekte, insan doğası ve güç ilişkilerini ele alma biçimleri dolayısıyla bu eserlerin önemine dair bir değerlendirme sunulmaktadır.
Distopik bir bilimkurgu: Black Mirror dizisinin gösteri toplumu kuramı çerçevesinde incelenmesi
Kitle iletişim araçları içinde, çeşitli kodları ve mesajları büyük kitlelere iletme konusunda en etkin araçlardan biri olan televizyon ve televizyon içerikleri, gelişen teknolojinin de etkisiyle internet üzerinden yayıncılığa evrilmektedir. Çeşitli platformların kurulmasıyla birlikte verilmek istenen mesajlar televizyon dizileri yerine internet dizileri ile iletilmeye başlanmaktadır. Bu mesaj ve kodların birçoğu tüketim toplumu, gösteri toplumu ve gösterişçi tüketim gibi kavramların kod ve mesajlarını iletmektedir. Black Mirror dizisinin içerdiği kod ve mesajlar, araştırmanın temel konusunu oluşturmaktadır. Bu çalışmada Black Mirror dizisinin beş sezonundan birer bölüm göstergebilimsel analiz yöntemiyle incelenmiş olup, bu incelemeler sonucunda Black Mirror dizisinin gösteri, tüketim ve gösterişçi tüketim kavramlarını distopik bir bakış açısıyla ele aldığı saptanmıştır.