Karaciğer sirozu
Bu konu başlığı altında 79 tez
Sirotik hastalarda kardiyak ve solunumsal durumun değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu, komplikasyonları göz önünde bulundurulduğunda multisistemik bir hastalıktır. Bu sistemler arasında kardiyopulmoner sistem de yer alır. Hastaların solunumsal semptomları, pulmoner ve kardiyak komplikasyonlarını detaylıca incelemek prognoz tayininde ve hastaların yaşam kalitesini iyileştirmede etkili olabilir. Bu çalışmada sirotik hastaların solunumsal semptomlarını, kardiyak durumlarını belirlemek ve efor kapasitesi ile ilişkisini değerlendirerek siroz prognozunu belirlemedeki etkisini incelemek amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, siroz tanısı ile takip edilen 75 hasta dahil edilmiş, solunumsal semptomlarına yönelik olarak spirometre, 6 dakika yürüme testi, elektrokardiyografi ve transtorasik ekokardiyografi uygulanmıştır. Çalışmanın yürütüldüğü 9 ay içerisinde hastaların hastane yatışları, dekompansasyon ve eksitus durumu kaydedilmiştir. Buna göre dekompanse hastalarda kompanse hastalara oranla dispne (p<0.001), efor dispnesi (p:0.001), ortopne semptomu (p<0.001) daha fazla, mMRC (modifiye Medical Research Council) skalası (p:<0.001) anlamlı oranda daha yüksek spirometrede FEV1% (p:0.003), FVC% (p<0.001) anlamlı oranda daha düşük, 6 dakika yürüme mesafesi beklenene göre %14 daha kısa görülmüştür (p:0.001). 3 hastada hepatik hidrotoraks saptanmıştır. Spirometrede FVC<%70 olan hastalar restriktif olarak kabul edilmiş, restriktif sonuçları olan hastaların 6 dakika yürüme mesafesi ortalama 173 metre daha düşük bulunmuştur (p<0.001). 6 dakika yürüme testini semptomatik olması nedeniyle tamamlayamayan hastaların verileri ayrıca incelenmiştir. Mortalite ile ilgili yapılan regresyon analizinde 6 dakika yürüme testini tamamlayamamanın mortalite riskini 31 kat arttırdığı görülmüştür (OR: 31.00 [%95 GA;3.07-312.83], p:0.004). Hastalar kardiyolojik muayene, elektrokardiyografi ve transtorasik ekokardiyografi ile sirotik kardiyomiyopati açısından değerlendirilmiştir. Buna göre Dünya Gastroenteroloji Kongresi Sirotik Kardiyomiyopati Kriterleri'nin sistolik ve diyastolik disfonksiyon kriterleri baz alındığında 29 hastada (%38.7), 2020 Sirotik Kardiyomiyopati Konsorsiyumu Sirotik Kardiyomiyopati Kriterleri uygulandığında 3 hastada (%4) sirotik kardiyomiyopati saptanmıştır. Bu farklılık sirotik kardiyomiyopatinin rutin pratikte kolay uygulanabilir ve evrensel geçerli parametreleri içeren bir kriterinin henüz var olmadığını düşündürmektedir. Bu bağlamda, sirozun az bilinen ve atlanabilen solunumsal ve kardiyak komplikasyonları değerlendirilerek yanı sıra bir kardiyopulmoner egzersiz testi sayılabilecek 6 dakika yürüme testi kullanılarak bu testin sirozun prognozunda ve mortalitede anlamlı bir yol gösterici olduğu sonucuna varılmıştır.
Portal hipertansiyonu olan ve portal hipertansiyonu olmayan hastalarda post ERCP komplikasyonlarının mukayeselı değerlendirilmesi
Portal hipertansiyonlu (PHT) hastalarda ERCP sonrasında teorik olarak lökopeni ve lökosit fonksiyon bozukluğu nedeniyle enfeksiyon (kolanjit, asit enfeksiyonu vb), trombositopeni ve trombosit fonksiyon bozukluğu nedeniyle kanama [endoskopik sfinkterotomi (ES) kanaması, dilatasyon sonrası kanama], efektif kan volümü azlığı nedeniyle post ERCP pankreatit (PEP) ve mevcut gastroözofageal varislerde kanama riski artabilir. Bu çalışmanın amacı PHT olan hastalarda post ERCP komplikasyon sıklığının artıp artmadığının saptanmasıdır. Ocak 2018-haziran 2021 tarihleri arasında ERCP yapılan PHT'u olan 31 hastaya [12 K, 45.5±14.7 yıl, 10 PSC, 8 portal kolanjiopati, 13 çeşitli etyolojilere bağlı parankimal siroz, ortalama MELD:12 (6-20), 13 Child A, 17 Child B ve 1 Child C] yapılan 71 işlemin verileri, hastaneye yatarak ERCP işlemi yapılan PHT'u olmayan 71 hastaya (39 K, 56.9±16.4 yıl yaş) yapılan 77 ERCP işlemi ile retrospektif/prospektif olarak kıyaslandı. Vaka grubunda lökosit (ortancası 4900 /μL x 7600 /μL), trombosit (ortancası 116000 /μL x 227000 /μL) değerleri daha düşükken, INR (ortancası 1.2 x 1.09) daha yüksekti. Her iki grupta da çoğunlukla midazolam + meperidin anestezisi ile işlem yapıldı. İşlem öncesinde vaka grubunda 3 hastaya trombosit desteği, 2 hastaya TDP desteği verildi. Kontrol grubunda antikoagülan/antiagregan kullanan 11 hastanın ilaçları uygun sürede kesildi. 'Naive' papillası olan hastalarda işlem öncesi 100 mg rektal indometazin ve işlem süresince ve sonrasında Ringer Laktat infüzyonu yapıldı. Pankreas kanalı kanülize edildi ise pankreatik stent takıldı (1 ve 5 hasta). Kanülasyon başarısı (30/31 x 71/71) benzerdi. ES kontrol grubunda daha fazla yapıldı (% 22.6 x % 60.6, p=0.001; diğer hastalar zaten ES'li idi). Papilla dilatasyonu (% 19.3 x % 14, p=0.55), biliyer dilatasyon (% 22.6 x % 9.9, p=0.11), taş çıkartılması (% 38.7 x % 53.5, p=0.246 ), stent takılması (% 64.5 x % 42.3, p=0.064) oranları farklı değildi. Toplam komplikasyon (% 9.7 x % 12.7) ve ES kanaması (%0 x % 1.1), PEP (% 3.2 x % 4.2) ve kolanjit (% 6.5 x % 7) açısından fark yoktu (total komplikasyon: p=1.000, komplikasyon türü: p=0.264). İşlem sayı ve komplikasyon varlığı (31 hasta/71 işlem, %11.3 komplikasyon oranı, 71 hasta/77 işlem, %13 komplikasyon oranı, p=0.946) açısından değerlendirildikte de gruplar arasında fark yoktu. Hiçbir hastada varis kanaması ve işleme bağlı ölüm olmadı. Çalışmamızın sonuçları, ileri evre parankimal sirozu olan hasta sayımız az olmakla beraber, gerekli tedbirler alındığında portal hipertansiyonun post ERCP komplikasyon sıklığını belirgin olarak artırmadığını göstermektedir.
Sirotik hastalarda varis gelişimini ve varis kanamasını öngörmede klinik değerlendirme ve fibrozis belirteçlerinin etkinliği
Siroz hastalarında portal hipertansiyon ilişkili varis gelişimi ve buna bağlı gelişen varis kanama sık görülen ve en ölümcül komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada; sirotik hastaların laboratuvar, görüntüleme, non-invaziv fibrozis belirteçleri ve mortalite ilişkili çeşitli skorlarla varis, yüksek risk varisleri ve varis kanamasını öngörmedeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 139 sirotik hastanın 108'inde (%77.6) varis ve 49'unda (%35.2) yüksek risk varis; varisi olanların 33'ünde (%30.5) varis kanama geçirdiği ve 12'sinin (%11.1) 1 yıllık izlemde varis kanaması geçirdiği gözlendi. Çalışmamızda elde edilen skorlamaların, [(elde edilen parametreler), eşik değer, AUC, sensitivite, spesifite, p değeri] değerlerine göre; varis skoru [(charlson komorbidite indeksi, hepatik ensefalopati varlığı, PC/SD), 10.6127, AUC 0.776 (0.678-0.874), %75.9, %71.0, p<0.001]; varis kanama skoru [(assit varlığı, yaş, dalak boyutu (mm), yüksek risk varis varlığı), -9.85, AUC 0.832 (0.750-0.919), %81.8, %69.3, p<0.001]; yüksek risk varis skoru [(assit varlığı, PC/SD), -7.9491, AUC 0.727 (0.642-0.812), %75.5, %64.4, p<0.001] olarak saptandı. Varis varlığını öngörmede MELD (AUC 0.677), child-pugh (AUC 0.662), charlson komorbidite indeksleriyle (AUC 0.662); varis ve varis kanamasını öngörmede Lok indeks (AUC 0.656; 0.633) ve Fibro-Q (AUC 0.655; 0.622) skorlarıyla anlamlı sonuçlar gözlendi. Çalışmamızda serum LOXL-2 ve ELF skoruyla varis, varis kanama açısından anlamlı ilişki saptanmadı. Serum LOXL-2 düzeyiyle total bilirubin (r - .181, p=0.033), İNR (r -.247, p=0.003), MELD-Na (r -.270, p=0.001), child-pugh (r -.275, p=0.001) negatif; albuminle (r .333, p <0.001) pozitif korelasyon saptandı. ELF skoruyla AST (r .429, p <0.001), ALT (r .207, p=0.015), GGT (r .200, p=0.018), total bilirubin (r .313, p <0.001), İNR (r .350, p <0.001), MELD-Na (r .382, p <0.001), child-pugh (r .417, p <0.001) pozitif; albumin (r -.487, p <0.001), trombosit (r -.179, p=0.035) negatif yönde korelasyon gösterdi. Bu çalışmada; klinik pratikte kullanılabilecek skorlamalar elde edilmiş, serum LOXL-2 ve ELF skorunun sirotik hastalarda prognostik serum belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Otoimmün hepatit nedeniyle takipli hastaların tedaviye yanıt durumları ve yanıtı belirleyen faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırmada otoimmün hepatit hastalarının tanı anındaki temel özellikleri, tedavi yanıtları ve yanıtı belirleyen faktörleri araştırmayı amaçladık. Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takip edilen 69 hastanın özellikleri, remisyon oranları ve ilişkili faktörler değerlendirldi. Bulgular: Çalışmaya alınan 69 hastanın %69,6'si kadın olup tanı anındaki ortanca yaş 42 saptandı. Büyük çoğunluğu (%92,8) Tip 1 OİH olduğu anlaşıldı. Hastaların %33,3'ü en az bir ekstrahepatik otoimmün hastalığına sahip, en sık görülen ise otoimmün tiroid hastalıklarıdır. Overlap sendromu ise hastaların %18,8'inde saptandı. Hastaların %20,3'ü tanı anında asemptomatikti. Erkeklerde tanı anındaki ALT, total bilirubin, INR ve hemoglobin düzeyleri daha yüksek; trombosit sayısı ise daha düşük saptandı (hepsi için p<0,05). Ayrıca, ANA pozitifliği kadınlarda daha yüksekti (p=0,009). Sirotik hastaların (%11,8) non-sirotik hastalara göre tanı anında istatistiksel olarak anlamlı şekilde GGT ve total bilirubin değerlerinin daha yüksek olduğu; trombosit ve albumin değerlerinin ise daha düşük olduğu ve splenomegalinin daha sık olduğu görüldü. Remisyon açısından; tedavi öncesi ALT, AST ve INR düzeylerinin yüksek olması ve ALP ve GGT'nin düşük olması daha sık remisyon ile ilişkili bulundu (p<0,05). İlk basamak tedavi olarak en sık (%73.5) prednizolon ve azatiyopürin ile yapılan kombinasyon tercih edildi. Survival analizinde tüm hastalar için medyan takip süresi 56 ay olup medyan remisyona girme süresi 20 ay'dır. 2 yıllık sustained remisyon oranı %40 iken bu oran 5 yılın sonunda %58 olarak saptandı. İlk tedavi rejimi ile remisyon sağlanan hastaların %24,4'ünde ortanca 30 ayda relaps gelişti. Remisyonda cinsiyet, siroz varlığı ve kullanılan tedavi rejiminin etkisi gösterilemedi. Sonuç: Çalışmamızda medyan remisyon süresi ve uzun takip ile yanıt oranların iyi derecede olduğu görüldü. OİH hastalarında tedavi öncesi karaciğer testleri remisyon ile ilişkili bulunurken cinsiyet, tedavi rejimi ve siroz varlığı remisyonu etkilemedi. Anahtar kelimeler: otoimmün hepatit, hepatit, siroz, remisyon, Türkiye
Kronik hepatit B'ye sekonder ileri evre fibrozis ve siroz hastalarında hepatoselüler karsinoma gelişimi riskinin; glipikan 3, heat shock protein-70, CD34 ve glutamin sentetaz ile değerlendirilmesi
Hepatoselüler karsinom (HSK) altıncı en sık kanserdir. Kanser ölümlerinin üçüncü en sık sebebidir (1). HSK hastalarının yarısından fazlasını kronik hepatit B (KHB) hasta-la-rı oluşturur. HSK hastalarının ana ölüm nedeni geç tanıdır. Bu nedenle erken tanı ölüm oranı başarılı nakil sonucu gibi klinik sonuçları iyileştimek için çok önemlidir (133). Bizim çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen 2003 Ocak-2013 Aralık tarihleri arasında Ishak skorlama sistemine göre fibrozis skoru 4 ve üzerinde karaciğer patolojisi olan KHB tanısı almış ve HSK gelişmiş hastalar çalı-şıldı. Çalışmaya bu şartlarda 31 hasta dahil edildi. Ayrıca karaciğer patolojisi olan KHB tanısı almış, fibrozis skoru 3'den küçük, HSK gelişmemiş 10 tane kontrol hasta grubu belirlendi. Hastaların hem HSK'ya hem de KHB'ye ait olan biyopsi materyalle-ri erken HSK tanısında kullanılan glutamin sentetaz (GS), Heat Shock Protein-70 (HSP-70), CD 34 ve glipikan-3 (GLP-3) doku belirteçleri kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirme bu konuda deneyimli tek bir patolog tarafından yapıldı. Bu belirteç-lerle boyamadaki amaç, hastalarda HSK gösterilmeden hücresel düzeyde bir bozuk-luğun olup olmadığının test edilmek istenmesidir. Non-neoplastik dokuda bir bo-yanma saptanmasının ve bu hastalarda HSK'nın gelişmesinin, tarama algoritmasını kökten değiştirebileceği düşünüldü. Biyopsiyle gösterilmiş HSK'sı olan hastalarda, GS bütün non-neoplastik dokularda zayıf boyandı. Neoplastik dokuların ise çoğunda (%87,5) GS kuvvetli boyandı. HSP-70 non-neoplastik dokuların yarısında, neoplastik dokuların ise %87,5'unda kuvvetli boyandı. CD34 ise non-neoplastik dokuların çoğunda (%87,5) zayıf, neoplastik doku-ların tamamında kuvvetli boyandı. GLP-3 hem non-neoplastik hem de neoplastik dokuların %87,5'unda kuvvetli boyandı. GLP-3 boyanma patterni hem non-neoplastik hem de neoplastik dokularda benzerdi. Sonuç olarak, KHB'ye bağlı sirozu olan hasta-larda, karaciğer biyopsisinde güçlü GLP-3 boyanması, ileride bu hastalarda HSK geli-şimini tahmin edebilir.
Covert hepatik ensefalopati tanısında klinik bulgular, critical flicker frequency testi ve enflamasyon göstergelerinin karşılaştırmalı değerlendirmesi
Hepatik ensefalopati karaciğer hastalığının ağır ve sık görülen komplikasyonlarından biridir. Ciddi şekilde hastanın ve hastaya bakan kişilerin yaşamlarını etkilemektedir. Bunun yanı sıra, siroz ile ilişkili bilişsel bozukluklar, karaciğer hastalıklarının diğer belirtilerinden daha fazla sağlık merkezlerine başvuru sebebidir. Altta yatan karaciğer hastalığı tedavi edilse de HE düşük yaşam beklentisi ve yüksek rekürrens riskine sahiptir. En hafif seyirli teşhirinde HE sadece dikkat, kısa süreli hafıza, psikomotor hız ve görsel-uzamsal odaklı psikometrik testlerin yanı sıra diğer beyin ve elektrofizyolojik ölçütleri bozmaktadır. Klinik belirtilere göre yapılan sınıflamada, minimal ve grade 1 Ensefalopati tablosuna "Covert" (Gizli); grade 2, 3 ve 4 Ensefalopati tablosuna "Overt" (Aşikar) Ensefalopati denmektedir. Özellikle grade 1 HE için, hafif hipokinezi, psikomotor yavaşlama ve dikkat eksikliği klinik değerlendirmede gözden kaçabilir. Bilişsel disfonksiyon tanısını koymak da klinik gözlem ve nörofizyolojik veya nöropsikolojik testler ile mümkün olabilmektedir. Zorluk bunların HE için özgün bulgular olmamasından kaynaklanmaktadır. Minimal HE'nin (MHE) isabetli teşhis oranını arttırmak için psikometrik ölçümler kullanılmıştır. Ancak bu testler kişilerin yaş ve eğitim durumundan etkilenmektedir. Yine Minimal HE'nin beyin fonksiyonları ile ilişkisini ortaya koymak için yapılan fMRI ve Arteriyal Spin Etiketleme teknikleri ile MR Görüntülemeleri erişim ve maliyet gibi engeller çıkarmaktadır. Hepatik ensefalopatiyi ortaya çıkarmak için kullanılan Nöropsikolojik testler arasında EEG ve critical flicker frequency (CFF) bulunmaktadır. Hastalığın patogenezinde halen en önemli faktör olarak amonyak gösterilmektedir. Ancak kandaki amonyak düzeyi ile HE derecesi paralellik göstermemektedir. MHE' li hastalarda bile beyin tarafından alınıp metabolize edilen amonyak miktarında ciddi artış olmaktadır. HE patogenezinde son dönemde gündemde olan konulardan biri de sistemik enflamasyon göstergeleri ve endotoksinlerdir. Klinik değerlendirmede kullanılan objektif testlerin ve prospektif çalışmaların sayısında azlık olması göze çarpmaktadır. Tüm bunlar HE'nin değerlendirilmesindeki zorluğu göstermektedir. Biz de bu veriler ışığında West-Haven sınıflaması kullanarak, hepatik ensefalopatisi olmayan siroz hastalarının ve Covert HE'li siroz hastalarının, psikometrik testler, CFF testi, venöz amonyak örneklemesi, serum endotoksin, IL-6, IL-18, TNFα düzeyleri açısından farklılıkları olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrca günlük pratikte sık kullanılan hemogram parametreleriden ortalama trombosit hacmi, nötrofil lenfosit oranı, lenfosit monosit oranı gibi enflamatuar göstergelerin yanı sıra albümin, INR, CRP, total bilirubin, trombosit sayısı gibi yaygın olarak kullanılan parametrelerin değerlendirilebileceğini düşünerek inceledik. Bunların dışında hastaların hekimleri tarafından HE tedavi veya proflaksi amacıyla reçete edilen ilaçlarla tedavi sonrasında ilacın biyokimyasal değerlere ve bu enflamasyon parametrelerine etkisini de araştırdık.
Karaciğer sirozu hastalarında terapötik parasentezin pro-BNP ve troponin üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Karaciğer sirozunun portal hipertansiyona bağlı gelişen en sık karşılaşılan komplikasyonu olan asit, önemli bir morbidite ve hastaneye yatış sebebidir. Yüksek volümlü parasentez dirençli refrakter asitte sık kullanılan bir tedavi seçeneğidir. Kardiyak musküler yapının gerilimine bağlı salınan BNP ve kardiyak iskemi göstergesi olarak hstroponin gibi belirteçler günümüzde sıklıkla kullanılmakta olup karaciğer sirozunda yükseldikleri gösterilmiştir. Çalışmamızda yüksek volümlü parasentezle dinamik değişikliklerin kardiyak ön yük ve iskemi üzerindeki etkisini prospektif olarak pro-BNP ve hs-troponin ile değerlendirimeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 33 kompanse sirozlu ve 25 terapötik parasenetez ihtiyacı olan dekompanse siroz hastası dahil edilmiştir. Kardiyovasküler hastalık öyküsü, ileri derece astım-KOAH, hipotiroidi, evre 3 ve üzeri kronik böbrek hastalığı, aktif enfeksiyon veya aktif siroz komplikasyonu olan, transplantasyon öyküsü veya hepatoselüler karsinom dahil malignitesi olan, 18 yaş altı hastalar ve gebe hastalar ölçülen pro-BNP ve hs-troponin değerlerini etkilelememesi için çalışmadan dışlanan hasta gruplarıdır. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar değerleri, pro-BNP, hs-troponin seviyeleri, masif terapötik parasentez (MTP) grubunda parasentez sonrası 6. , 48. saat ve 7. gün pro-BNP değerleri ve rutin biyokimyasal parametreler, MTP sonrası 6.saatte hstroponin değeri ölçülmüştür. MTP grubunda yapılan parasentez miktarları, albümin kullanımı ve ölçüm saatlerindeki arteriyel tansiyon değerleri de takip edilmiştir. Çalışma BAP desteğiyle etik kurul onayı alınarak yapılmıştır. Çalışma sonuçları değerlendirmesinde ağırlıklı olarak non-parametrik testlerden Wilcoxon signed rank test kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonucunda MTP grubunda asiti olmayan hastalara göre bazal proBNP ve hs-troponin değerleri anlamlı yüksek bulunmuştur. MTP grubunda bazal pro-BNP değerleriyle 6. saat, 48. saat ve 7. gün ölçülen pro-BNP değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Parasentez öncesi hs-troponin değeri ile 6.saatte ölçülen hstroponin değeri arasında da anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Pro-BNP ve hs-troponin prognoz göstergesi olarak sirozun şiddeti ile koreledir. Yüksek volümlü parasentezin hastalarda kardiyak ön yük ve kardiyak iskemi üzerinde anlamlı etkisi olmadığı ve hem kardiyak hem renal fonksiyonlar açısından güvenli olabileceği saptanmıştır.
İn vitro hidrojen peroksit uyarımlı karaciğer oksidatif stres modelinde 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asidin etkinliğinin araştırılması
Polifenollerin insan mikrobiyota ürünlerinin antioksidan özellikleri birçok araştırmada ortaya konulmuştur. Karaciğer temel metabolizan organ olduğu için oksidatif strese yoğun olarak maruz kalmaktadır. Araştırmanın amacını birçok çalışmada oksidan molekül olan hidrojen peroksitin (H2O2) karaciğer hücrelerine uygulanımı sonrası oluşturulan in vitro oksidatif stres modelinde, bir mikrobiyota metaboliti olan 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asit (4-HPPA)'in antioksidan kapasitesinin ortaya konulması oluşturmaktadır. Araştırmada insan orijinli karaciğer HepG2 hücreleri materyal olarak kullanıldı. Deneme modelllemesinde hidrojen peroksit ve 4-HPPA temin edilerek ve farklı konsantrasyonlarda karaciğer hücrelerine 1 gün süreyle uygulandı. Bu maddelerin etkin miktarları, canlılık analizleriyle tespit edildi. Deneme süreleri sonunda gruplardan alınan RNA örneklerinden cDNA dönüşümleri gerçekleştirilerek; süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve katalaz (CAT) gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı kuantatif polimeraz zincir reaksiyonlarıyla (QRT-PCR) ortaya konuldu. Çalışmadan elde edilen verilere göre H2O2'in farklı konsantrasyonları hücrelere uygulanarak kontrol grubuna göre %23 hücre kayıpları meydana getiren 100 μM'lık konsantrasyonu etkin olarak tespit edildi. Bununla birlikte 4-HPPA'nın 25 μg/ml bu kayıpları %17 oranında önlediği tespit edildi. Bu bulgulara göre gen ekspresyon analizleri bu konsantrasyonlar kullanılarak hücrelere uygulandı. Gen ekspresyon analizleri incelendiğinde hidrojen peroksitin 1 gün süreli uygulanımı GSH-Px ve CAT ekspresyonlarını relatif misli değerlerde baskılarken, 4-HPPA'nın bu olumsuz tabloyu önemli derecede geri çevirdiği tespit edildi. Bununla birlikte konu ile ilgili literatür incelendiğinde SOD sonuçlarının doz ve zamana bağlı olarak değişkenlik gösterebileceği görüldü. Sonuç olarak çalışmadan elde edilen bulgulara göre, 4-HPPA'nın oksidatif stres kaynaklı akut karaciğer hasarında tedaviye katkı sağlayabileceği tespit edildi. Ancak elde edilen bulgular ile tam olarak etkinliğinin söylenebilmesi için in vivo denemelere ve ileri moleküler yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri
Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.
3D tıbbi illüstrasyonlar ile infografik tanıtım: Karaciğer sirozu örneği
Bir hizmeti tanıtmak, gazete, dergi ve ansiklopedilerdeki makaleleri görselleştirmek gibi birçok alanda kullanılan illüstrasyon, günümüz tıp biliminde bir gereklilik haline gelmiştir. Bilimsel çalışmalar ve toplumsal bilgilendirmelerde insan vücudu ve çeşitli tedavi yöntemleri daha net ve anlaşılır şekilde hekimlere, hastalara, tıp bilimi ile ilgilen tüm okurlara aktarılabilmesi tıbbi illüstrasyonlar ile mümkün olabilmektedir. Günümüzde illüstrasyon teknikleri gelişen teknoloji ve yazılımlar ile etkili ve daha ayrıntılı bir şekilde alana ve hekimlere aktarılabilmektedir. Modern tıp süreci ile ortaya çıkan görüntüleme teknikleri hastalığa ve tedavi şekline göre iki boyutlu ve üç boyutlu illüstrasyon tenikleriyle yeniden tasarlanabilmektedir. Bu bağlamda tıbbi illüstrasyon tıp eğitimi alan, bu alanda makale ve bildiri yayınları yapan herkes için bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Tıbbi illüstrasyonun temel konu olarak ele alındığı bu araştırma, tarih boyunca tıbbi illüstrasyonun gelişim sürecini, hastalığın gelişim evrelerini, yapılan müdahalelerini ve tedavi yöntemlerini, tanınmasına ve anlatılmasına yönelik infografik tanıtımlarının, üç boyutlu tıbbi illüstrasyon tekniği ve tasarım süreci hakkında bilgiler ile açıklamayı amaçlamaktadır. Araştırmada, illüstrasyon, tıbbi illüstrasyon, tarihsel gelişimleri ve yapılan üç boyutlu tıbbi illüstrasyonların infografik tanıtımı ve tasarım elemanları hakkında görsel-işitsel örnekler ile betimleyici araştırma yaklaşımı olarak tanımlanan, nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır.
Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi
Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit
Karaciğer siroz hastalarında subklinik miyokard disfonksiyonunun global longitudinal strain ve 4B strain ile değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu hiperdinamik dolaşımla karakterize multisistemik bir hastalık olup seyrinde birçok organı ilgilendiren bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda sirotik hastalarda otonom disfonksiyon sıklığının arttığı saptanmış olup; diyastolik disfonksiyon, sistolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikleri içeren sirotik kardiyomiyopati gelişebilir. Siroz hastalarında sol ventrikül sistolik fonksiyonları istirahatte normal olmasına rağmen stres sırasında bozulabilmektedir. Bu çalışmada, siroz hastalarında subklinik miyokard disfonksiyonunun 2B ve 4B Strain ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gastroenteroloji polikliniğinde takip edilen ve kardiyak değerlendirme için Kardiyoloji polikliniğine yönlendirilen 20 karaciğer siroz hastası (13 kadın ve 7 erkek) ve 25 sağlıklı birey (9 kadın ve 14 erkek) çalışmaya alındı. Tüm olguların standart ekokardiyografik ölçümleri yapıldı. 2B ve 4B ekokardiyografi ile benek takip yöntemi ile strain parametreleri ölçüldü. Çalışmamızdaki siroz hastalarında konvansiyonel yöntemle sistolik disfonksiyonu olan saptanmadı. Siroz hasta grubunun konvansiyonel yöntemle ortalama EF değeri %65 olup normal sınırlarda bulundu. Siroz hastaları kontrol grubu ile kıyaslandığında 2B GLS (p=0,021) ve 4B GPSL (p=0,021) değerleri anlamlı düzeyde daha düşük bulundu. 4B Global Peak Strain Radial (GPSR) ve Global Peak Strain Sirkümferansiyal (GPSS) değerleri iki grupta benzer bulundu. Sirozlu hastalarda konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sistolik fonksiyonlar normal olmasına rağmen, 2B GLS ve 4B GPSL değerleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük bulundu. Bu durum subklinik SV sistolik disfonksiyonunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. 2B ve 4B Strain değerlendirmesi ile siroz hastalarında miyokard disfonksiyonu erken evrelerde tanınabilir.
Kronik hepatit B hastalığının evreleri ile serum ürotensin-II arasındaki ilişki
Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye?de de önemli bir sağlık problemidir. Karaciğerde HBV ile diğer nedenler değişik mekanizmaları kullanarak hepatosit hasarına sebep olmakta ve bunun arkasından siroza kadar ilerleyen fibrozis süreci ortaya çıkmaktadır. Ürotensin-II ise RhoA Kinaz yolu üzerinden miyofibroblast hücrelerinde ve fibrozisde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada kronik hepatit B hastalığının evreleri ile serum ürotensin-II düzeyleri arasında ilişkinin olup olmadığının incelenmesi amacı ile kronik hepatit B?nin farklı evrelerinde olan (inaktif HBV taşıyıcı, kronik aktif hepatit B ve siroz) hastalarla sağlıklı gönüllülerde serum ürotensin-II düzeyleri çalışılarak, hastalık evrelerinde farklılık gösterip göstermediği araştrıldı. Bu çalışmaya, inaktif HBV taşıyıcısı (inaktif grup) 22 hasta, kronik hepatit B tanısı (kronik grup) olan 21 hasta ve karaciğer sirozu (siroz grubu) olan 20 hasta ve 16 yaş üzeri sağlıklı gönüllülerden oluşan (kontrol grubu) 20 kişi olmak üzere dört grup alınması planlandı. İnaktif gruptaki ürotensin-II düzeyi ortalaması 16,49±6,51 ng/ml, kronik gruptaki ürotensin-II düzeyi ortalaması 19,92±7,21 ng/ml, siroz grubundaki ürotensin-II düzeyi ortalaması 9,01±4,07 ng/ml, kontrol grubunun ürotensin-II düzeyi ortalaması 16,69±7,43 ng/ml, olarak bulundu. Ürotensin-II düzeyindeki bu farklılıklar bize hepatosit hasarının dolayısıyla aktif fibrozisin daha fazla olduğu kronik grupta ürotensin-II düzeyinin, hepatosit hasarı ve fibrozisin çok daha düşük olduğu veya olmadığı inaktif gruba kıyasla daha yüksek olmasının ürotensin-II düzeyinin aktif fibrozisle korele olduğu yönündeki düşüncemizi desteklemektedir. Siroz grubunun ürotensin-II düzeyi ortalamasının kronik gruba göre daha düşük düzeyde olduğu görüldü. Bu durum devam eden fibrotik sürecin tamalandığı ve fibrozisin tam olarak oluştuğu siroz grubunda, aktif fibroblastik aktivitenin azalması olarak yorumlanabilir. Özellikle aktif hepatosit hasarının ve fibrozis sürecinin devam ettiği kronik aktif HBV enfeksiyonu evresinde en yüksek seviyeye ulaşmış olması ürotensin-II?nin özellikle aktif süregelen fibrozis için bir gösterge olabileceğini düşündürtmektedir. Anahtar Kelimeler: İnaktif HBV taşıyıcılığı, Kronik aktif hepatit B, Siroz, Ürotensin-II
Siroza bağlı asiti olan hastalarda spontan asit infeksiyonu
ÖZET Spontan asit infeksiyonu (SAl), kronik karaciğer hastalığında konak savunma mekanizmalarının çeşitli komponentlerindeki defektler sonucu oluşan, sık görülen ve yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda SAİ'nun sıklığını, kliniğini, etken mikroorganizmayı, asit sıvı biyokimyası ve karaciğer fonksiyonları ile ilişkisini, nüks oranını ve prognozunu saptamaktı. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ve Gastroenteroloji servisine yatan ve asidi olan 230 (168 erkek, 62 kadın; yaş ortalaması 54.6±12.8 yıl) sirozlu hastada yapıldı. Hastaların tanıları, klinik bulgular, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Olgularda kronik karaciğer hastalığı, çoğunlukla, viral nedenlere ve alkole sekonderdi; olguların çoğu, Child C evresindeydi. En fazla görülen klinik semptomlar, karın ağrısı, karında hassasiyet ve ateşti. En sık üreyen mikroorganizma gram-negatifler ve gram-negatiflerden de E.co/i idi. Asit sıvı kültürleriyle eş zamanlı alınan kan kültüründe %37.5 oranında asit sıvı kültüründe üreyen aynı mikroorganizma üredi. Hastaların %25.7'inde, SAl saptandı. SAİ'ları içerisinde, kültür negatif nötrositik asit en fazla, spontan bakteriyel peritonit en az saptandı. SAl'lu hastaların, hastane içi ve dışı mortalitesi yüksekti; nüks oranı, hastane içinde düşük olmasına karşın 1 yıl içinde yüksekti. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, asit sıvı albumini düştükçe infeksiyona yakalanma riskinin de arttığını tespit ettik. SAİ tespitinde, asit sıvı lökosit sayısını özellikle de asit sıvısı nötrofil sayısını, en güvenilir parametre olarak gözledik. Anahtar kelimeler: Siroz, spontan asit infeksiyonu, spontan bakteriyel peritonit, kültür-negatif nötrositik asit, monobakteriyel nonnötrositik bakterasit. m
Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.
Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi
Yoğun bakıma yatırılan sirozlu olgularda prognozu belirleyen risk faktörleri
Yoğun bakıma yatan sirozlu hastaların prognozunu değerlendirmek önemlidir. Sirozlu hastaların prognozu hepatik yetmezliğin derecesi, sirozun komplikasyonları ve eşlik eden karaciğer dışı nedenlere bağlıdır. Sirozlu hastalarda prognozu daha objektif değerlendirmek için çeşitli skorlama sistemleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada amaç yoğun bakıma yatan sirozlu hastaların prognozunu tayin etmek için kullanılan Child-Turcotte-Pugh (CTP) skoru ve Model for End-stage Liver Disease (MELD) skoru ile yoğun bakıma yatan hastaların prognozunu tayin etmek için kullanılan prognostik modellerden Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation (APACHE) II ve Sequential Organ Failure Assesment (SOFA) skorunun kullanılabilirliğini göstermek ve birbirine üstünlüklerini karşılaştırmaktır.Çalışmamıza, Dahiliye yoğun bakım ünitelerine Ocak 2004- Aralık 2006 tarihleri arasında yatırılarak izlenen 130 (% 64,7) erkek, 71 (% 35,3) kadın olmak üzere toplam 201 sirozlu hasta dahil edildi. Hastalarda mortaliteyi etkileyen risk faktörleri kullanılan belirteçler olarak; yaş, cinsiyet, Child-Turcotte-Pugh skoru, Model for End-stage Liver Disease skoru Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II skoru, Sequential Organ Failure Assesment skoru, serum laktat, kan üre azotu, kreatinin, bilirübin, protrombin zamanı, protein elektroforezi, sirozun etyolojisi, mekanik ventilatör ihtiyacı, yoğun bakımda kalış süresi, sirozun komplikasyonları olan Hepatosellüler kanser, hepatik ensefalopati, gastrointestinal kanama, hepatorenal sendrom, spontan bakteriyel peritonit ve diğer enfeksiyonlar değerlendirildi. Bu belirteçlerin bunların prognoza etkileri araştırıldı.Sonuç olarak yoğun bakım ünitesine yatan sirozlu hastalar ileri evre hastalığa sahiptir. Bu hastalar genelde sirozun komplikasyonları nedeniyle yoğun bakıma yatırılmaktadır. Mortalite oranı oldukça yüksektir (% 41,8). Prognozu tahmin etmek için Child-Turcotte-Pugh, Model for End-stage Liver Disease, Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II ve Sequential Organ Failure Assesment skoru kulanılabilir. Prognozu tahmin etmede Sequential Organ Failure Assesment ve Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II skoru, Model for End-stage Liver Disease ve Child-Turcotte-Pugh skorundan üstündür (AUROC değerleri sırasıyla 0,847, 0,821, 0,790 ve 0,724). Sequential Organ Failure Assesment skoru kolay uygulanan prognozu en iyi tahmin eden skordur. Sirozun prognozunu saptamada en sık kullanılan skorlama sistemi olan Child-Turcotte-Pugh skorunun prognozu değerlendirme gücü düşüktür. Laktat düzeylerinin yüksek olması kötü prognozla ilişkilidir. Laktat prognostik parametre olarak kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Dahiliye yoğun bakım, prognoz, Laktat, Siroz, SOFA skoru
Assessment and association of some biochemical parameters in patients with liver cirrhosis in baghdad city
Cirrhosis of the liver is characterized by the pathological creation of regenerating clusters ringed by fibrous bands as a consequence of chronic liver injury, which results in portal congestion and end-stage fatty liver. Therefore to conduct a field study to find out the causes of liver cirrhosis and to find the most susceptible age range to the disease among women and men and to find the most accurate tests to diagnose the disease. The study included (100) samples (59) men and (49) women in the age range between 45-66 years old. Divided into two groups known as patient group and control group. The control group included 29 healthy men and 21 women. The patient men group divided into 15 suffered from hepatitis disease, 10 suffered from fatty liver, 5 were alcoholic hepatitis while the patient women group divided into 15 suffered from hepatitis disease, and 5 suffered from fatty liver. Some significant chemical tests were performed such as AST, ALT, Bilirubin, FBS, CHO, TG, HDL, LDL, D3, and B12. It can be concluded that there are significant differences for all chemical tests mentioned.
Correlation of liver enzymes levels to the sonographic grade of non alcoholic fatty liver infiltration in patients with diabetes and obesity
Some estimates place fatty liver disease prevalence among the highest of all chronic liver diseases, and several metabolic abnormalities are associated with it. Three general hospitals in Baghdad were the sites of this research. We evaluated the severity of fatty liver disease in a total of 1100 patients (650 female and 450 male) using ultrasonography and liver function tests; of these, 150 served as healthy controls for the research. More than half of our patients in this study had a body mass index (BMI) of 30 or above, and around 51 percent had diabetes; almost a quarter (24 percent) of our patients had both DM and obesity. According to our findings, liver enzyme levels are positively correlated with fatty liver severity; the ALT enzyme was found to be abnormally high at a very early stage of the disease (25+/- 6.1 U/L on average). As seen in mild cases of hepatic fatty liver. Hyperlipidemia, the fatty liver, and other metabolic diseases. All patients had their cholesterol and triglyceride levels checked; they showed a strong link with NAFLD, however cholesterol levels did not vary significantly with the degree of fatty alteration. As fatty liver disease progresses, there are discernible shifts in the trigleseridenl level.
Karaciğer sirozunda özofagus varislerinin non invaziv yöntemlerle değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu, hepatosellüler yetersizlik ve portal hipertansiyon bulgularıyla seyreden ölümcül bir hastalıktır. Özofagus varisleri siroz hastalarında portal hipertansiyonun ciddi bir sonucudur. Özofagus varislerini değerlendirmede endoskopi en sık kullanılan yöntemdir. Bu çalışmada kronik hepatit B veya hepatit C' ye bağlı karaciğer sirozu olan hastalarda özofagus varislerinin varlığı ve derecesinin öngörülmesinde non invaziv parametler değerlendirildi. Çalışmaya 2009-2015 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takip edilen etyolojide hepatit B ve hepatit C virüsü olan 324 karaciğer sirozlu hasta alındı. Hastaların demografik, klinik, laboratuar, radyolojik (dalak boyutu, portal ven çapı, portal ven akımı) ve endoskopik bulguları retrospektif olarak dosya taraması ile elde edildi. Trombosit sayısı, milimetre cinsinden dalak boyutuna bölünerek trombosit sayısı/dalak boyutu oranı elde edildi. Laboratuar ve radyolojik verilerin varis ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmaya alınan 324 hastanın 178 (%54.9)'i erkek, 146 (%45.1)'sı kadın olup yaş ortalaması 57.4±11.2 (27-87) idi.164'ü kronik hepatit B, 160'ı ise kronik hepatit C'ye bağlı siroz idi. Hastaların 69 (%21.3)'unda özofagus varisi saptanmazken, 255 (%78.7) hastada özofagus varisi mevcuttu. 255 hastanın 97 (%29.9)'sinde grade 1, 129 (%39.8)'unda grade 2, 29 (%9.0)'unda ise grade 3 özofagus varisi görüldü. Child-Pugh sınıflamasına göre 170 hasta (%52.5) sınıf A'da, 94 hasta (%29.0) sınıf B'de, 60 hasta (%18.5) sınıf C'de yer almaktaydı. Özofagus varisi olan ve olmayan gruplar arasında dalak boyutu, portal ven çapı, trombosit sayısı, trombosit sayısı/dalak boyutu oranı arasında anlamlı fark bulundu (p=0001). Varis varlığını predikte eden trombosit sayısı/dalak boyutu oranı cut off değeri ≤846 (sensitivite %90, spesifite %91) olarak saptandı. Trombosit sayısı/dalak boyutu oranı 846 ve altındaki değerler için varis varlığını göstermedeki pozitif prediktif değeri %97.4 olup negatif prediktif değeri %71.5 bulundu. Sirozlu hastalarda özofageal varis varlığını predikte eden değerler içerisinde özellikle trombosit sayısı/dalak boyutu oranının sensitivite ve spesifitesinin yüksek olduğu saptandı. Varis varlığı açısından bu oranının 846 ve altında olması önemlidir. Siroz hastalarında varis varlığını tahmin etmede kullanılabilecek non invaziv bir belirteç olabilir.
Karaciğer sirozunda etiyoloji ve hastalık evresi ile diyastolik disfonksiyon ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Siroz hastalarında, kardiyomiyopatinin 3 kriteri arasında sol ventrikül diyastolik disfonksiyon (LVDD), kardiyak disfonksiyonun erken bir göstergesidir. LVDD değerlendirmesinde en değerli yöntem doku doppler ekokardiyografi görüntülemesidir (TDI). Bu çalışmada sirozun etiyoloji ve evresini oluşturan parametrelerle TDI bulguları ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 100 karaciğer sirozlu hasta ve 65 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Child-Pugh ve MELD-Na (Model for end-stage liver disease) skorları hesaplandı. TDI bulguları ve BNP ile hastalığın etiyolojisi ve evresi arasındaki ilişkiler incelendi. Bulgular: Hastaların 76'sında (%76) BNP düzeyi normal, 24'ünde (%24) ise yüksekti. Hastaların 65'inde (%65) LVDD saptanmazken, 35 (%35) hastada LVDD mevcuttu. Etiyoloji ile BNP düzeyi ve LVDD arasında ilişki yoktu. Child A'lılarda BNP 59.9 ± 75.6, Child B'lilerde BNP 84.0 ± 62.4, Child C'lilerde BNP 103.5 ± 57.1 saptandı (p=0.001). Child A'lıların %14' ünde, Child B'lilerin %29.6' sında, Child C'lilerin %50'sinde BNP normalden yüksekti (p=0.009). BNP düzeyi normal aralıkta (0-100 ng/L) olanlarda Child skoru 6.5 ± 2, normalden yüksek olanlarda (> 100 ng/L) Child skoru 8.4 ± 2.7 saptandı (p=0.000). MELD skoru ≤ 9 olanlarda é septal (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı septal ölçümü) 7.67 ± 1.71 cm/s, 10-19 arası olanlarda 8.42 ± 1.79, 20-29 arası olanlarda 5.00 ± 2.45 saptanırken (p=0.002); é lateral (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı lateral ölçüm) sırasıyla 11.3 ± 3.18 cm/s, 12.62 ± 2.89, 10.00 ± 3.06 saptandı (p=0.01). MELD skoru ≤ 9 olanların %37.2'sinde, 10-19 arası olanların %26'sında, 20-29 arası olanların %85.7'sinde LVDD saptandı (p=0.007). LVDD olmayan hastalarda MELD skoru 10.6 ± 3.2, LVDD olan hastalarda MELD skoru 12.5 ± 5.8 olarak saptandı (p=0.048). Kreatinin düzeyi LVDD olan hastalarda (0.9 ± 0.5 mg/dl) LVDD olmayan hastalara (0.8 ± 0.3 mg/dl) göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.042). Sonuç: MELD skoru ≥ 20 olan sirozlu hastalarda LVDD yüksek oranda görülmektedir. BNP düzeyi sirozlu hastalarda sağlıklı kontrollerden daha yüksek olup asitli siroz hastalarında ve Child-Pugh skoru yüksek olan hastalarda daha da artmaktadır. İleri evre siroz hastalarında TDI bulguları ve BNP düzeyleri kardiyak komplikasyonların erken tanı ve tedavisi için önemli olabilir. Anahtar sözcükler: Siroz, Child, MELD, Diyastolik disfonksiyon, Doku doppler ekokardiyografi, BNP
Karaciğer ilişkili ve karaciğer dışı nedenli asiti olan hastalarda BNP'nin ayırıcı tanı ve klinik seyirdeki önemi
Asit; dünyada en sık karaciğer sirozunda olmakla birlikte ikinci sıklıkta kalp yetmezliği ve malignitelerde görülür. Hem kalp yetmezliğinde hem de sirozda asit oluşumunda temel patoloji sinüzoidal hipertansiyondur. Bu nedenle her iki durumda da serum asit albumin gradienti ≥ 1,1 g/dl'dir. Serum B tipi natriüretik peptid (BNP) ise kalp yetmezliğinde tanısal marker olarak kullanılan bir peptid çeşididir. Aynı zamanda BNP düzeyleri sirozlu hastaların serumunda da artabilir ve karaciğer hastalığının ciddiyetiyle ilişkilendirilebilir. Bu çalışmanın amacı; BNP nin asit etyolosinde ayırıcı tanıda bir tanı aracı ayrıca siroz hastalarında komplikasyonları öngörmede bir marker olarak kullanılıp kullanılamayacığını saptamak. Çalımaya karaciğer sirozu olan 62 ve siroz dışı hastalıkları olan 68, toplam 130 hasta, 42 tane de asiti olmayan siroz hastalarından oluşan kontrol grubu alındı. Hastalara aynı merkezde ekokardiyografi yapıldı, uygun miktarda parasentez yapıldı ve eş zamanlı venöz kanları alındı. Serum asit-albumin gradientleri hesaplandı, BNP ve tam kan sayımı ile biyokimyasal değerlerine bakıldı. Siroz hastalarında komplikasyonlar retrospektif olarak tarandı. Tüm gruplarda BNP düzeylerine bakıldığında; kalp yetmezliği grubunun diğerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklı olduğu saptandı. Siroz hastalarının komplikasyonlarına bakıldığında ise; BNP nin trombosit sayısı ve albumin düzeyi ile ters korele olduğu; hepatik ensefalopati, hepatorenal sendrom ve spontan bakteriyel peritonit ile korele bir şekilde yükseldiği saptandı. Bunun yanında BNP nin özofagus varis derecesi ve varis kanaması arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Siroz hasta grubunda BNP nin sağkalımla ilişkisine bakıldığında ise BNP düzeyi daha düşük hastaların daha uzun yaşadığı fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak BNP'nin kalp yetmezliği ilişkili asit tanısında bir araç olabileceğini ve siroz hastalarında komplikasyonları öngörebileceğini düşündük. Anahtar Kelimeler: Asit, BNP, karaciğer sirozu, kalp yetmezliği, portal hipertansiyon
Çocukluk döneminde portal hipertansiyon tanısı alan hastaların uzun dönem izlemlerinde etiyoloji, klinik, laboratuar ve prognoz açısından değerlendirilmesi
Amaç: Portal hipertansiyon; portal basıncın 10 mmHg üzerine çıkması veya portal ven ve hepatik ven basınç gradientinin 5 mmHg üzerine çıkmasıdır. Portal hipertansiyon morbidite ve mortalite oranı yüksek komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmada çocuklarda PH'nin etiyolojisi, klinik bulguları, laboratuvar ve endoskopik bulguları, tedavi yaklaşımları ile prognozlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2012-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takipli, portal hipertansiyon tanısı alan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Çalışmaya 43 hasta alınmış, hastaların demografik verileri, başvuru yakınmaları, fizik muayene bulguları, laboratuvar bulguları, radyolojik ve endoskopik bulguları, tedavi ve prognozlarına ait veriler kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların % 72,1'i erkek, % 27,9'u kız idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşları ortanca 108 ay (5 ay ile 210 ay) iken tanı yaşları ortanca 60 ay (5 ay ile 204 ay) idi. Portal hipertansiyon olgularının % 76'sı sirotik olmayan, % 23,3'ü sirotik, anatomik olarak ise % 55'i prehepatik, % 41,8'i intrahepatik idi. İntrahepatik Portal hipertansiyon olgularının % 13,9'u presinüzoidal, % 27,9'u sinüzoidal idi. Sirotik nedenler; kriptojenik karaciğer sirozu, caroli hastalığı, Budd Chiari sendromu, konjenital hepatik fibrosis iken, sirotik olmayan gurubun yarısından fazlasını PVT oluşturmaktaydı. Hastaların başvuru yakınması en sık karın şişliği idi. En sık fizik muayene bulgusu olarak splenomegali saptandı. Sirotik hastalarda GGT, BUN, IgG, IgA daha yüksek saptandı (p<0,05). Sirotik olmayan grupta portal kavernöz transformasyon ve PVT daha sık saptandı (p<0,05). Endoskopik bulgular değerlendirildiğinde özofagus varisleri ve portal hipertansif gastropati oranı sirotik ve sirotik olmayan grupta benzerdi. Portal hipertansif duodenopati sirotik hastalarda daha yüksek saptandı (p<0,05). Hepatorenal sendrom, hepatopulmoner sendrom, hepatik ensefalopati gibi mortalite ve morbidite oranı yüksek komplikasyonlar sirotik hastalarda % 10 oranında görülür iken sirotik olmayan hastalarda gözlenmedi. Sonuç: Portal hipertansiyon, mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenidir. Karaciğer hastalığı bulgularını gösteren ve splenomegali saptanan her çocuk portal hipertansiyon açısından araştırılmalıdır. Bu çalışmada PH'li hastaların klinik, laboratuvar, tedavi ve komplikasyonları incelenmiş, sirotik hastalarda sirotik olmayan gruba göre GGT, BUN, IgG, IgA, bilirubin değerleri, fundik varis ve portal hipertansif duodenopati görülme sıklığı sirotik olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.
Kronik viral hepatit hastalarında basit ve girişim gerektirmeyen testler karaciğer fibrozis düzeyini saptayabilir mi?
Kronik viral hepatit hastalarının yıllık %2-8'inde siroz gelişmekte olup, bu hastalara tedavi kararı verilmesinde ve izlemesinde fibrozis evresinin bilinmesi gereklidir. Araştırmamızda, retrospektif olarak tam kan sayımı ve biyokimya tetkiklerinden elde edilen trombosit sayımı, AAR, Pohl skoru, CDS, FİB-4, APİ, APRİ, FİB-4 ve P2MS göstergelerini altın standart olan karaciğer biyopsisi evresi ile karşılaştırdık. Çalışmaya 107'si hepatit B enfeksiyonu ve 34'ü hepatit C enfeksiyonu olmak üzere 141 hasta ( 49'u kadın, 101'i erkek, yaş ortalaması 43.5) alındı. Hafif-ciddi fibrozis ayrımında AAR; %63.1 duyarlılık, %27.0 seçicilik, APİ ise %58.3 duyarlılık, %81.1 seçicilik göstermiş olup yetersiz bulunmuştur. Trombosit sayımı, Pohl skoru ve CDS gösterdiği yüksek seçicilik (sırasıyla %91.8, %94.2 ve %90.9) ile ciddi fibrozisli hastaların saptanmasında yararlı olmasına rağmen duyarlılıkları (sırasıyla %26.3, %15.7 ve %21.0) oldukça düşüktür. Tüm çalışma grubunda, APRİ, FİB-4 ve P2MS ciddi fibrozisin dışlanmasında sırasıyla %93.1 %95.2 %92.6 negatif prediktif değer göstermiştir. Sadece hepatit B enfeksiyonlu olgularda ise %94.4, %97.1 ve %94.2 negatif prediktif değer göstermiştir. Araştırmamız, kronik viral hepatitlerde APRİ, FİB-4 ve P2MS'nin karaciğer fibrozisinin izleminde ve ciddi fibrozisi dışlayarak karaciğer biyopsisi yapılacak hastaların seçiminde kullanılabileceğini göstermektedir.