Hemoglobin A-glycosylated
68 theses under this subject heading
Elazığ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran TİP 11 diabetli hastaların HBA1C düzeyleri ve ilişkili faktörler
Tip II diyabet giderek yaygınlaşan bir hastalıktır. Hastalığın kanda HbA1c düzeyinin kontrol edilmesi ile izlenmesi çok önemlidir. Bu araştırma, Elazığ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran II diyabetli hastaların sosyodemografik, metabolik ve fiziksel aktivite özellikleri ile HbA1c düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır.2011 Yılı Şubat ?Mayıs Ayları boyunca 4 ay süreyle hastane polikliniğine başvuran ve ayaktan tedavi gören yetişkin tip II diyabetli tüm hastalar araştırma kapsamına alınmıştır. Bu süre içerisinde polikliniğe başvuran 500 hastaya anket uygulanmış ve metabolik kontrol düzeylerini değerlendirmek için açlık kan şekeri, HbA1c, HDL kolesterol, kan basıncı değerleri ve beden kitle indeksi(BKİ),bel çevresi, kalça çevresi ölçümleri alınmıştır.Çalışmaya katılan hastaların %58'i (290 kişi) kadın, % 42'si (210 kişi) erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 54,78±12,07 yıldır. Katılımcıların % 40.0'ı ilkokulu bitirmemiş veya okur-yazar değildir. Erkeklerin beden kitle indeksi ortalaması 27,83±4,58 kg/m2, kadınların beden kitle indeksi ortalaması 31,35±6,40 kg/m2 olarak bulunmuştur. Araştırmaya katılan hastaların açlık kan şekeri ortalaması 204,23±95,16, bu ortalama erkeklerde 201,67±91,85, kadınlarda 206,08 ±97,59 mg/dl' olarak elde edilmiştir. HDL kolesterol düzeyi erkeklerde 42,61 ± 11,56 mg/dl, kadınlarda ise 47,31±12,07 mg/dl olarak bulunmuştur. Hastaların %65.4'ü anti-diyabetik ilaç, %34.6'si ise insülin kullanmaktadır. Hastaların % 59'u 1-3 ay arasında kan HbA1c düzeylerini kontrol ettirdiklerini ifade etmişlerdir.Araştırmaya katılan erkeklerin HbA1c ortalaması 9,09±2,36, kadınların HbA1c ortalaması 9,12±2,57 mg/dl'dir. Erkeklerin % 23,8'i, kadınların ise % 23,4'ü HbA1c hedef sınır olan 6,5-7 mg/dl değere ulaşabilmişlerdir. Bu çalışmada insülin kullananların HbA1c ortalaması 10,2±2,5, antidiyabetik ilaç kullananların ise 8,5 ±2,3 olarak farklı bulunmuştur. Fiziksel aktivite yönünden inaktiflerde HbA1c ortalaması 9,4±2,5, orta düzeyde aktivite bulunanlarda 8,4±2,3, yüksek düzeyde aktivitede bulunanlarda ise 8,8±2,5 olarak anlamlı derecede ilişkili bulunmuştur. BKİ 29,9 kg/m2 olanların HbA1c ortalaması 9,5±2,5 BMI 30 ve üzeri olanların HbA1c ortalaması 8,6±2,3 mg/dl olarak elde edilmiş ve BKİ ile HbA1c arasında anlamlı ters bir ilişki bulunmuştur. Aynı ters ilişki bel çevresi ile HbA1c düzeyleri arasında da bulunmuştur. Bel çevresi ?88 ve altı olanların HbA1c ortalaması 9,8 ±2,7, 89-101 arasında olanların 9,2±2,3 ve bel çevresi ?102 ve üzerine olanların ise HbA1c ortalaması 8,7±2,5 mg/dl olarak elde edilmiştir.Sonuç olarak hastaların kan HbA1c düzeyleri ideal düzeyde değildir. Araştırma bulguları ışığında hastaların besin alımı ve fiziksel aktivite ile ağırlık kontrolünün sağlanması, düzenli aralıklarla HbA1c düzeyi ve diğer bulguları takip etmeleri konusunda eğitimlerinin sürekli yapılması gerektiği önerilebilir.
Üniversite öğrencilerinde hemoglobin A1c taraması ve olası yeme bozukluğu sıklığı
Türkiye'de obezite ve diyabet en önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Bu sorunların temelinde erişkin öncesi dönemlerin rolü büyüktür. Bu sebeple çocuklarda ve gençlerde kanda hemoglobin A1c (HbA1c) değerlerinin ve olası yeme bozukluğu sıklığının saptanması önemlidir. Bu çalışma üniversite öğrencilerinin kanda HbA1c değerleri ile vücut analiz ölçütleri ve yeme tutumları ilişkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Araştırma kesitsel tipte analitik bir araştırmadır. 2013 yılı Mayıs-Temmuz aylarında Gaziantep Üniversitesinde öğrenim gören 428 öğrenci araştırma kapsamına alınmıştır. HbA1c değeri parmak ucu kanda NycoCard-Reader II cihazı ile ölçülmüştür. Yeme Tutum Testi (YTT-40) ile olası yeme bozukluğu sıklığı saptanmıştır. Tanita BF350 ile vücut analizleri yapılmıştır. Yaş ortalaması 21,87±2,02 yıl olan öğrencilerin %50,5'i erkek, %49,5'i kadındır. Öğrencilerin %72,4'ü öğün atlamakta, %8,4'ü diyet yapmaktadır. Öğrencilerin %72'sinin vücut kütle indeksi (VKİ) değeri normal (?18,5 - <25,0) aralıktadır. Boy uzunluğu ortalaması 171,0±8,9 cm, vücut ağırlığı ortalaması 65,9±13,1 kg idi. VKİ ortalaması erkeklerde (23,5±3,3) ve kadınlarda (21,3±2,8) anlamlı farklılık gösterdi, aynı zamanda vücut yağ oranı ortalaması da erkeklerde (%14,8±5,5) ve kadınlarda (%23,0±6,8) anlamlı farklılık gösterdi (p<0,001). HbA1c ortalaması erkekler (%5,26±0,55) ve kadınlarda (%5,20±0,47) benzerlik gösterdi (p=0,189). Öğrencilerin %6,8'inin HbA1c değeri ?%6,0 idi. %9,1'inin YTT puanı ?30 idi. YTT puanları ile HbA1c değerleri arasında düşük ama anlamlı bir korelasyon vardı (r=0,096; p=0,047). VKİ ile HbA1c değerleri arasında pozitif yönde düşük ama anlamlı bir ilişki bulundu (r=0,226; p=0,001). Bu araştırmada, diyabet gelişme riski taşıyanlar %6,8'dir. Olası yeme bozukluğu sıklığı %9,1'dir. Erken tanıda değerli olması sebebiyle üniversite sağlık servislerinin bu takipleri yapmaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Üniversite öğrencileri, HbA1c, Tarama, Yeme Tutum Testi
Bursa Uludağ Üniversitesi Ertuğrul 36 nolu eğitim Aile Sağlığı merkezine kayıtlı prediyabet tanılı hastaların risk faktörlerinin ve tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Plazma glikoz düzeyinin normalden yüksek olduğu fakat diyabetin tanı kriterlerine ulaşmadığı durumlar prediyabet olarak adlandırılmaktadır. Prediyabetin görülme sıklığı diyabetten daha fazladır ve önlem alınmazsa diyabete ilerleme oranı yüksektir. Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi Çalıșması (TURDEP) verilerine göre 2002 yılında Türkiye'de prediyabet prevalansı %6,7 iken, on yıl sonra tekrarlanan TURDEP 2 araştırmasında bu oranın %30,4'e yükseldiği saptanmıştır. Diyabet ve diyabete bağlı kronik komplikasyonların önlenebilmesinde prediyabet tanısının klinik önemi giderek artmaktadır. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi'ne bağlı hizmet vermekte olan Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı prediyabet tanılı hastaların; risk faktörlerini, semptomlarını, ilaç kullanma, diyet ve egzersiz yapma durumlarını araştırmak ve ilaç kullanan hastalar ile kullanmayan hastaların metabolik parametrelerindeki değişimleri incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamız Ertuğrul 36 Nolu EASM'de kayıtlı, araştırma için uygun kriterleri karşılayan 114 prediyabet tanılı hastaya telefonla ulaşılarak anket çalışması şeklinde yürütülmüştür. Telefon görüşmesinde prediyabet için var olan risk faktörleri, ilaç kullanımları ve diyabet semptomları sorgulanmıştır. Hastaların antropometrik ölçümleri ve laboratuvar tetkik sonuçları ise kayıtlı muayene notlarından retrospektif olarak kaydedilmiştir. Araştırmadaki katılımcıların %86'dan fazlasının VKİ'nin 25 kg/m2'den yüksek olduğu, doktorlar tarafından en çok bilgi verilen başlığın ise diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı değişikliği önerileri olduğu bulunmuştur. Çalışmada ilaç kullanan hastaların AKŞ ve HbA1c değerlerine bakıldığında, ilk ölçümlerine göre son ölçümlerinin anlamlı olarak azaldığı görülürken, ilaç kullanmayan hasta grubunda bu değerlerdeki azalmanın anlamlı olmadığı görülmüştür. Ayrıca ilaç kullanan hastaların HOMA değerlerinde ilk ve son ölçüm arasında anlamlı bir azalma olduğu saptanmıştır. Literatürde yapılan çalışmalar göstermektedir ki prediyabet tanısı hastalara en erken dönemde konulmalı ve hastalığın diyabete ilerlemesi uygun yaklaşımlar ile önlenmelidir. Bu araştırmada elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, prediyabetin tedavisinde metforminin etkin bir tedavi yaklaşımı olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Prediyabet, AKŞ, HbA1c, HOMA, aile sağlığı merkezi.
Kan glikoz ve HbA1c değerlerinin avuç içi nem ve vücut parametreleri kullanılarak radyal temelli yapay sinir ağları ile tahmin edilmesi
Bu çalışmada, avuç içi terlemesinden insan kanındaki Glikoz ve HbA1c değerlerinin Radyal Temelli Yapay Sinir Ağları kullanılarak tahmin edilmesi hedeflenmiştir. Diyabet, insandaki terleme miktarını değiştiren bir metabolizma hastalığıdır. İnsanda sadece ayak altı ve avuç içi ter bezleri hem kandaki kimyasallar hem de sinir sistemi tarafından kontrol edilmektedir. Bu nedenle, çalışmada avuç içi terleme değişimlerinden elde edilen parametreler kullanılmıştır. Bu parametrelere ek olarak da cinsiyet, yaş, kilo, boy, boy-kilo endeksi, büyük tansiyon, küçük tansiyon, nabız, ortam sıcaklığı, ortam nemi de giriş parametreleri olarak kullanılmıştır.Deneklerden alınan veriler, hastane biyokimya laboratuar test sonuçlarında açlık kan glikoz ve HbA1c parametreleri teşhis değerlerine göre gruplandırılmıştır. Bu şekilde, açlık kan glikoz değerleri 76,9-467 mg/dl, 76,9-270 mg/dl, 76,9-200 mg/dl, 76,9-150 mg/dl olarak dört gruba ayrılmıştır. 13 giriş kullanılarak radyal temelli yapay sinir ağları ile yapılan eğitim sonucunda sırasıyla %65,34, %70,51, %78,13, %83,32 doğruluk; 8 giriş kullanılarak radyal temelli yapay sinir ağları ile yapılan eğitim sonucunda sırasıyla %52,35, %69,27, %76,06, %82,91 doğruluk elde edilmiştir. Bu şekilde, HbA1c değerleri % 5,47-12,95, % 5,47-10, %5,47-7,5 olarak üç gruba ayrılmıştır. 13 giriş kullanılarak radyal temelli yapay sinir ağları ile yapılan eğitim sonucunda sırasıyla %80,93, %82,24, %92,63 doğruluk; 8 giriş kullanılarak radyal temelli yapay sinir ağları ile yapılan eğitim sonucunda sırasıyla %77,89, %84,08, %92,60, doğruluk elde edilmiştir.Bu çalışma, 109E234 kodlu TÜBİTAK Projesi (Diyabetli Hastalarda ve Sağlıklı Kişilerde Avuç İçi Terlemesinden Kan Glikoz ve HbA1c Değerlerinin Belirlenmesi) kapsamında gerçekleştirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Diyabet, Glikoz, HbA1c, Avuç içi Terleme, Terleme Oranı, Radyal Temelli Yapay Sinir Ağları.
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran kronik hepatit B tanısı ile tedavi alan hastaların tedavi etkinliği ve yan etkileri bakımından değerlendirilmesi
Kronik hepatit B enfeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli sağlık problemlerinden biridir. Retrospektif tez çalışmasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran ve kronik hepatit B enfeksiyonu nedeniyle tedavi alan hastaların tedavi yanıtlarını virolojik, serolojik, biyokimyasal olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza kronik hepatit B tanısı ile takip edilen 412 hasta dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, karaciğer biyopsisinde fibrozis ve HAİ sonuçları, uygulanan antiviral tedavi türü, tedavi öncesi ve tedavinin 6. 12. ve 24. aylarındaki AST, ALT, trombosit, INR, kreatinin, üre, AFP ve HBV DNA düzeyleri, HBsAg, Anti-HBs, HBeAg, Anti-HBe durumları hastane otomasyon sistemi üzerinden kaydedildi. 412 hastanın 236'sı erkek (%57,28), 176' sının kadın (%42,72) olduğu tespit edildi ve hastaların yaş ortalaması 44,04±12,49 idi. Hastaların aldıkları tedaviler incelendiğinde; 178 (%43,2) hasta TDF, 200 (%48,54) hasta ETV, 18 (%4,37) hasta LAM, 13 (%3,16) hasta PegINF-α ve 3 (%0,73) hasta TBV tedavisi almaktaydı. Ortalama fibrozis skoru 2,68±0,93, ortalama HAİ 5,09±2,16 olarak tespit edildi. Töncesi 316 (%77,1) hastada HBeAg negatif, 94 (%22,9) hastada ise pozitif saptandı TDF ve ETV tedavileri karşılaştırıldığında; viral süpresyon, erken dönemde TDF grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. Ayrıca TDF tedavisi alan hastaların kreatinin değerleri 12. ve 24. aylarda ETV grubunda göre anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Sonuç olarak hızlı viroloji yanıt istenen hastalarda TDF tedavisi en etkin tedavi olarak dikkat çekmekteyken, böbrek fonksiyonları bozuk olan hastalarda ise mümkün olduğu kadar alternatif tedavilerin tercih edilmesi gerekmektedir.
Obez bireylerde MUC1, NF-κB ve Hba1c değerlerinin obez olmayan bireylerle seviyelerinin değerlendirilmesi
Obezite, ölüm oranlarının artmasına ve sağlık harcamalarının ağırlaşmasına neden olan en popüler sağlık sorunlarından biridir. Müsin1 (MUC1), transmembran müsin ailesinin bir üyesidir. Nüklear Faktör Kappa B (NF-κB), ise bağışıklık ve inflamatuar yanıtların ana düzenleyicisidir. Transmembran müsinlerin sitozolik kuyrukları, NF-κB'nin inflamatuar yollarını aktive eder. Obeziteye bağlı olarak gelişen inflamasyon durumunda NF-κB artışı ve buna bağlı olarak MUC1 artışı beklenebilir. Hemoglobin A1c (HbA1c) ortalama eritrosit ömrü olan önceki 120 günün glisemik geçmişi hakkında bilgi verir. Diyabeti olmayan obez bireylerde HbA1c artışı beklenmektedir. Obezite tanısı konurken en sık kullanılan yöntemlerden olan Beden Kütle İndeksi (BKİ), boyun metre cinsinden karesinin kiloya bölünmesiyle elde edilir. Çalışmamızda obez grup olarak adlandırılan, 18-65 yaş arası grup, 13 erkek ve 27 kadından oluşmaktadır. Kontrol grubumuz ise 18-65 yaş arası 14 erkek 26 kadından oluşmaktadır. Her iki grub da diyabeti olmayan bireylerden seçilmiştir. Obez olan hasta grubumuz BKİ >30 kg/m2 olan, bel çevresi erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80 cm olan bireyler (n=40) ve kontrol grubu olarak tanımlanan grubumuz, BKİ<25 kg/m2 olan, bel çevresi erkeklerde <94 cm, kadınlarda <80 cm olan bireyler (n=40) arasında yapılmıştır. Obez ve kontrol grubu arasında MUC1, NF-κB ve HbA1c değerleri karşılaştırılmıştır. Bu parametreler için biyokimya ve genetik analizler yapılmıştır. Ayrıca bireylerde glikoz, alanin amino transferaz (ALT), aspartat amino transferaz (AST), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol parametreleri analiz edilmiştir. Yaptığımız çalışma sonucu biyokimya ve genetik analizlere göre, obez olan bireylerde MUC1, NF-κB ve HbA1c obez olmayan bireylere göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,05). İkili Korelasyon Testlerinde MUC1 ile BKİ ve bel çevresi arasında anlamlı olarak fark bulunmuş ve bu sonuç sayesinde MUC1 ve obezite ilişkisi ortaya koyulmuştur. Glikoz, ALT, AST, LDL kolesterol değerlerinde ise anlamlı olarak bir farklılık saptanamamıştır.
Nondiyabetik hasta popülasyonunda HbA1c değerinin ve koroner arter hastalığı tanısının korelasyonu
Amaç: Koroner arter hastalığı tüm dünyada en önde gelen morbidite ve mortalite nedenleri arasında sayılmaktadır. Koroner hastalıklar açısından koruyucu hekimliğin temelinde ise hastaların daha sağlıklı ve uzun yaşam sürelerinin daha düşük maliyetler ile sağlanabilmesi yatmaktadır. Bu sebeple koruyucu hekimlik görevinde koroner arter hastalığı riskinin belirlenebilmesine olanak sağlayacak biyokimyasal belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamız HbA1c'nin koroner arter hastalığının öngörülmesinde kullanılabilirliğini sorgulamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 ve Haziran 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kardiyoloji polikliniklerine başvuru yapan ve çeşitli nedenlerle anjiografi endikasyonu konulan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Bilinen diyabet hastalığı olanlar veya HbA1c değeri 6,5 ve üzerinde olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 247 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş aralığı 30-90 olarak belirlenmiştir. Darlık gruplarına göre karşılaştırmalı HbA1c verileri elde edilmiş ve istatistiksel anlamlılık aranmıştır. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Student t Test, Oneway Anova Test, Bonferroni test, Kruskal Wallis test ve Bonferroni-Dunn test kullanılmıştır. Stenoz pozitifliği üzerine etki eden risk faktörlerinin incelenmesinde Lojistik Regresyon analizi (Backward Stepwise) kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher- Freeman-Halton testi kullanıldı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Herhangi bir koroner arterde darlığı olmayan 120 hasta, sadece bir koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 56 hasta, birden fazla koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 71 hasta çalışmaya alınmıştır. Stenoz derecesine göre HbA1c ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Anlamlı farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını saptamak için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucu; stenoz derecesi multiple >%50 olan grubun HbA1c ölçümleri, stenoz derecesi <%50 olan (p=0,001) ve stenoz derecesi single >%50 olan (p=0,001) gruplardan yüksek bulunmuştur (p<0,01). HbA1c düzeyi 5,7-6,5 olan olgularda stenoz (+) oranı, HbA1c düzeyi <5,69 olan olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). HbA1c düzeyinin 5,7-6,5 olması stenoz görülme riskini 6,260 katına çıkartmaktadır. HbA1c için ODDS oranı 6,260 (%95 CI: 3,160- 12,401)'dir. Stenoz pozitifliğine göre HbA1c için cut off noktası 5,6 ve üzeri olarak saptanmıştır. Yapılan regresyon analizinde de HbA1c koroner arter hastalığı için ağımsız bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmıştır. HbA1c ölçümlerindeki bir birimlik artış stenoz pozitif olma riskini 12,424 katına (%95 CI: 5,990-25,767) çıkartmaktadır. Sonuç: Yaptığımız geriye yönelik gözlemsel çalışmada diyabetik olmayan bireylerde HbA1c'nin koroner arter hastalığını belirlemede ve hastalığın şiddetini göstermede bağımsız bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdik. Bu sonucun koruyucu hekimlikte, hangi hastaların risk altında olduğu veya koruyucu sağlık işlemlerine alınması gerektiğini göstermesi açısından bize fikir verebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Nondiyabetik, HbA1c, koroner arter hastalığı
Demir eksikliği anemisi ile HbA1C arasındaki ilişki
Amaç: Demir eksikliği anemisi toplumda oldukça sık gözlenen bir sağlık sorunudur. Dünya popülasyonunun yaklaşık %24,8'i anemik olarak saptanmıştır. Bu anemik hastaların yaklaşık olarak 500 milyonunda ise demir eksikliği anemisi görülmüştür. Glukoz regülasyonu takibinde HbA1c değeri ölçümleri oldukça önemli olup günlük pratikte tercih edilmektedir. Demir eksikliği anemisinin HbA1c'ye olan etkisi günümüzde halen tam olarak netlik kazanamamıştır. Biz de bu çalışmamızda diyabetes mellitus hikayesi bulunmayan bireylerde demir eksikliği anemisinin tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c düzeyine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine Aralık 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 75 birey retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hemoglobin değeri 12 mg/dl'nin altında olan bu bireyler anemik hasta grup olarak tanımlandı. Demir tedavisi başlanmış olan bu hastaların, tedavi aldıktan 8-12 hafta sonra bakılmış olan kan sonuçları incelendi. Dışlama kriterlerine sahip olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya alınan grupların hemogram, biyokimya ve diğer demir parametrelerinin (demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin) tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c ile arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, vücut kitle indeksi, kan biyokimya değerlerinden; AST, ALT, Üre, Kreatinin, Folat düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hastaların tedavi öncesi B12 medyan değeri 262(127-540) pg/ml iken, tedavi sonrası B12 medyan değeri 354,5(127-1345) pg/ml'dir. İki medyan değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark mevcuttur(p<0,001). Demir eksikliği anemisi tedavisi öncesi serum HbA1c düzeyi 5,33±0,37 ve tedavi sorası HbA1c 5,08±0,44 olarak bulundu. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Hastaların tedavi öncesi glukoz ortalama değeri 91,27±8,5 mg/dl iken, tedavi sonrası glukoz ortalama değeri 88,32±9,37 mg/dl'dir ve iki ortalama değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmuştur(p=0,008). Sonuç: Demir eksikliği anemisi olan hastalarda serum HbA1c düzeyi istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı. Demir eksikliği anemisi hastalarının tedavi edilmesiyle hem primer olarak aneminin olumsuz etkileri düzeldiği hemde HbA1c değerinde anlamlı olarak düşüş saptandı. Anahtar Kelimeler: Demir Eksikliği Anemisi, HbA1c
Momordica charantia'nın gastrit üzerine etkisi
Amaç: Gastrit çeşitli etiyolojilere bağlı olarak gelişebilen, tedavi edilmediği takdirde uzun dönemde ciddi komplikasyonlar ile ilişkili olabilen kronik bir sağlık problemidir. Patoloji ve hastalığın seyrine göre, farklı sınıflama tanımlamaları bulunmasına karşın en yaygın şekilde akut ve kronik gastrit olarak sınıflandırılır. Akut gastrit, genellikle uyarıcı gıdalar, ilaçlar, kimyasal korozif maddeler, bakteriyel enfeksiyonlar ve stres reaksiyonu gibi etkenler tarafından tetiklenirken, kronik gastrit çok daha kompleks etiyoloji ve mekanizmalara sahiptir ve genellikle multifaktöriyeldir.Gastrik mukoza da oluşan enflamasyona yanıt olarak açığa çıkan Serbest Oksijen radikalleri tarafından hasar oluşturulur. Yükselen konsantrasyonları hücreler tarafından algılanarak, vücuttaki anti oksidan mekanizmaların devreye girmesine neden olur. Takip ve tedavi çeşitli medikal seçenekler farklı mekanizmalar üzerinden etki göstermektedir. Yine bazı tedaviler sonrasında nüks oranları oldukça yüksek olup, uzun dönem geleneksel tedavilerin kullanımında çeşitli patolojilere yatkınlık oluşabileceğinden bilim insanlarının bu alanda yeni substrat arayışları devam etmektedir. Literatürde çeşitli medikal alanlarda, doğru seçilen fitoteropatik ajanların uzun dönem kullanımında daha düşük risk profilleri olup, altın standart tedaviye yakın sonuçları olduğu bilinmektedir. Bu amaçla M.Charantia çeşitli biyolojik özellikleri ile araştırmacıların dikkatini çekmiştir. (Immünstimülan, Anti-Enflamatuvar, Anti- Oksidan, Kardiyoprotektif, Hipoglisemik ve Serbest Radikal Çöpçüsü) Yapılan çalışmalarda, M.Charantia'nın pektin polisakkaritlerinin jel yapısı oluşturarak ön planda mukoprotektif ve antioksidan mekanizmalar üzerinden enflamasyonu baskılayan anti-gastrik bir ajan olduğu düşünülmektedir. Burada oluşturulan deneysel modelde, M.Charantia'nın gastrit tedavisindeki etkinliği Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile histopatolojik incelemeler ile detaylı olarak değerlendirilerek altın standart Proton Pompa Inhibitörü tedavisine alternatif olabileceği düşünülmektedir. xv Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen yaklaşık olarak aynı yaşta, Sprague Dawley (SD) cinsi 25 adet erkek sıçan 2 haftalık süre boyunca uygun akklimizasyon sonrası, gerekli ölçümler yapılarak, raslantısal olarak kontrol ve çalışma gruplarına dağıtıldı. Tüm gruplar deney modelleri oluşturulmadan 24 saatlik süre ile aç bırakılarak, su ulaşımına kısıtlama getirilmedi. Deney hayvanlarının bakımlarına ilişkin yürürlülükteki uygulamalara özen gösterildi. 24 saatlik açlığı takiben, %80'lik Etanol (C2H5OH) 5ml/kg intragastrik yoldan oral gavaj yardımı ile verilerek literatüre uygun olarak yaklaşık 4 saat sonra model oluşturuldu. (5) Grup 1 Sham, Grup 2 Etanol (5ml/kg), Grup 3 Momordica Charantia (30 mg/kg), Grup 4 Proton Pompa Inhibitörü (Omeprazol 20 mg/kg), Grup 5 Bitkisel Kapsül Bileşiği (1 Kapsül- Zeytin Yaprağı Ekstresi 250 mg, Kudret Narı Ekstresi 200 mg , Garcinia Cambogia ( Garsiniya) Ekstresi 150 mg, Tarçın 100 mg, L-Karnitin 50 mg, Krom 100 μg) olmak üzere toplamda beş adet grup oluşturuldu. Tedavi süresi daha önceki çalışmalar ile uyumlu olarak 14 gün olarak belirlenerek, uygulanan her tedavi yöntemi sıçanlara benzer şekilde oral gavaj yardımı ile verildi.(6) Sıçanlar model oluşturulup, 14 gün boyunca farklı yöntemler ile tedavi edildikten sonra kanları alınarak, Ketamin Xylazine anestezisi ile sakrifiye edildikten sonra, sternum ve anüs arasından yapılan orta hat insizyonu ile Total Gastrektomi yapıldı. Dokudan alınan kesitler histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme için ayrılarak, kan, serum ve mide dokusu örnekleri ile birlikte laboratuvar koşullarında -80 derecede saklandı. Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile gerekli histopatolojik boyamalar yapıldıktan sonra incelemeler gerçekleştirilerek, elde edilen tüm veriler istatistiksel analizler ile değerlendirildi. Bulgular: Yapılan incelemelerde, Gruplararası Biyokimya Parametrelerinden Hemogram sonuçlarında MONO (0 - 0,098 10*9 uL), GRA (0.1 - 5.4 10*9 uL), HGB (14-18 g/dL) ve MCHC (31 - 40 g/dL) değerleri istatistiksel olarak anlamlı folarak saptandı. (p<0,05) Grup-2 Etanol'de kanda GRANULOSİT (0.1- 5.4 10*9 uL) ölçümü medyan değerinin Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği'ne göre daha yüksek olduğu saptandı. Gruplar arasındaki Kan ve Doku Değerlerinde Biyokimya Parametreleri ve Enzime Bağlı İmmünosorbent Testi (ELİSA) Analizleri (TAS, HbA1c, TOS, IL1β, IL- 6 TNFα, TGF-β değerleri arasında anlamlı farklılık olduğu saptandı. (p<0,05) TOS, IL1β, IL-6 TNFα, TGF-β paremetreleri median değerlerinin en yüksek Grup-2 Etanol'de olduğu görüldü. TAS median değerinin ise Grup-1 Sham ve Grup-4 Proton xvi Pompa Inhibitörü ve Grup-2 Etanol'de yüksek olduğu saptandı. Hb1Ac parametresi median değerinin en düşük Grup-1 Sham ve Grup-3 M.Charantia'da olduğu saptandı. Histopatolojik bulgular değerlendirildiğinde, gruplar arasında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama, İntestinal Metaplazi parametreleri istatistiksel olarak anlamlı olarak saptandı. Grup-2 Etanol'de %80 oranında Ödem ve İntestinal Metaplazi gözüktüğü, %100 oranında Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olduğu görüldü. Grup-3 M.Charantia'da ise %80'inde Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olmadığı saptandı. Grup-4 Proton Pompa İnhibitörü, Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrik Aktivite ve H.Pylori varlığı saptanmadı. Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'de ise, %80 oranında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül ve H.pylori varlığı saptanmış olup, %60 oranında ise Gastrit Aktivitesi ve Gastrik Kanama olduğu saptandı. Grup 5- Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'ün tamamında ise Intestinal Metaplazi görüldü. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile M.Charantia'nın gastritte oluşan mukozal hasarı, özellikle mukoprotektif savunmayı güçlendirerek azalttığı ve ek olarak anti-oksidan mekanizmalar üzerinden de enflamasyon ve oksidatif stresi baskıladığı gösterilmiştir. Hastalığa spesifik seçilen farklı fitoteropatik tedavi ajanlarının, daha az yan etki, düşük risk profilleri ve düşük nüks oranlarıyla tek başına ya da geleneksel ilaçlarla kombinasyon halinde sinerjistik etki oluşturarak, gastrit ve gastrik ülserlerin tedavisinde ya da nüksün önlenmesinde Proton Pompa Inhibitörü tedavisine ek veya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. H.pylori varlığında, H.Pylori eradikasyon tedavisi ile kombine edilerek kullanılması uygun olabilir. Kesin sonuçlar için daha geniş ölçekli araştırmalar ile birlikte insanlar üzerinde ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Leptin ile insülin hormonu arasındaki gelişmelerde bir işaret olarak tip 1 ve 2 diyabet mellitus arasındaki ilişki
Bu tez çalışmasında, tip 1 diyabetli (T1DM) kadınlarda ve tip 2 diyabetli (T2DM) kadınlarda leptin ve insülin arasındaki ilişki araştırılmıştır. Her diyabet hastalığından elli kadın çalışmaya alındı ve iki grup sağlıklı kadınla kontrol edildi; her grup, yaşla eşleşen ilgili hasta grubunu kontrol etti. Leptin, karşılık gelen kontrole kıyasla T1DM'li kadınların ve T2DM'li kadınların serumunda önemli ölçüde artmıştır. Ek olarak, insülin T1DM'li kadınlarda azalmış, ancak T2DM'li kadınlarda artmıştır. Her iki hasta grubunda da glukoz ve glikolize hemoglobin seviyeleri yükselmiştir. Ghrelin, T1DM'li kadınlarda ve T2DM'li kadınlarda azalırken, T2DM hastalığı olan kadınlarda lipid profili değişmiştir. Leptinin, T1DM'li kadınlarda insülin ile ilişkili olmadığı, ancak T2DM hastalığı olan kadınlarda insülin ile negatif ilişkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, leptin ve ghrelin, T1DM ve T2DM hastalıklarının patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır.
Evaluation of the relationship between some antioxidant parameters and heavy metals concentrations in some Iraqi teenage patients with (PCOS)
The aim of the study is to study the change and effect of some hormones on Iraqi girls in adolescence and how they affect the ovaries, as well as the effect of some heavy metals such as lead and cadmium on the uterus and their effect on the ovaries. This study will include two groups, the first group consisted of 40 healthy people and the second group consisted of 80 patients with (PCOS). Age and FSH, LH had significant clinical significance for women with PCOS. So was the testosterone. estradiol. AMH and Catalase are statistical, but at lower levels. For cadmium and Pb, they were not statistically significant. There was no statistical significance or differences for women with PCOS. There is a need for more study in this matter. Keywords: PCOS, FSH, LH, Testosterone, Estradiol, AMH, Blood glucose test, Hemoglobin A1c, Vitamın D
Estimation of cystatin c, insulin, HbA1c and other parameters in pati̇ents with DM2 in Iraqi peoples
The goal of this study is to find out how cystatin-c, insulin, HbA1c, and other factors affect people with DM2 in Iraq and what effect it has on them. This study used 120 people from Iraq. Two groups were made out of them (60 patients was DM group patients and 60 control group). All of the people in the study were from Iraq's Wasit Governorate's Al-Zahraa Teaching Hospital. Patients were split into two groups: those who were overweight and had a body mass index (BMI) of less than 30 kg/m2 and those who were not overweight and had a BMI of 18.5-24.9 kg/m2. The average age of the control group was between 20 and 65 years old, with a mean of (31.52±11.3) years. The average age of the obese group was 45.23±9.1 years, with a range of 20–55 years. Their BMI was also linked to diabetes by a p-value of <0.05. The statistical analysis showed that people who were overweight had higher levels of blood glucose, insulin, and HbA1c than people who were not overweight. Also, the results showed how different they were from each other (P <0.05). Based on these results, it seems likely that being overweight makes you more likely to get dyslipidemia along with DM. This means that lipid profile have a strong link with DM. When we compared DM cases and control groups for Cystatin-C mean (1.9, 0.58), we found a significant difference (p value <0.001).
On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile HbA1c arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Diyabetes mellitus insülinin yokluğu ya da insülin direnci ile meydana gelen hiperglisemi ile ortaya çıkan metabolizma bozukluğu ile karakterize olan bir hastalıktır. Tüm dünyada ve ülkemizde komplikasyonları ile beraber salgın seviyelerine ulaşmaktadır. D vitamini steroid hormonu ile yakından ilişkili sekosteroiddir. Eksikliği dünyada sıkça görülmektedir. Birçok çalışma D vitaminin diyabet ve glisemik kontrolde rol oynadığını desteklemektedir. Çalışmada amacımız D vitamini ile Hba1c arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, bunların biyokimyasal parametrelerle ve glisemik kontrol ile ilişkisini saptamak ve değerlendirmektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 31.12.2018 - 31.01.2020 tarihleri arasında Yozgat Boğazlıyan Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniğe başvuran 150 diyabet hastasının laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızdaki kadınların sayısı 70 (%46,7) ve erkeklerin sayısı 80 (%53,3) idi. Hastaların yaş ortalaması 55,6±8,3 yaş olarak bulundu. D vitamin değerleri ile gruplandırılmış HbA1c değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktaydı. Glukoz ile HbA1c arasında da anlamlı kolerasyon bulunmuştur. On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile glisemik kontrol arasında ilişkinin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, D vitamini, HbA1c
Diyabetes mellitus tanılı hastalarda tedavi uyumunun değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes mellitus (DM) istenmeyen tıbbi ve ekonomik sonuçlara sebep olan yaygın bir hastalıktır. Etkin DM tedavisi gelişecek komplikasyonların önlenmesi açısından çok önemlidir. Tedaviye uyumsuzluk, DM tedavi sürecinde doktorların karşılaştığı en büyük problemlerden birisidir. Birçok çalışma, DM hastalığında tedaviye uyumun istenilen düzeyde olmadığını göstermiştir. Basit, güvenilir ve öz bildirime dayalı geçerli bir araç, tedaviye uyumsuzluğu anlamaya yardımcı olabilir ve yeni tedavi yöntemlerinin önünü açabilir. Metot: Çalışmaya en az 1 yıldır DM tanısı olan Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran 300 hasta alındı. Hastaların demografik verilerinin yanında Morisky Tedavi Uyum Ölçeği uygulandı. Tüm hastalardan HbA1c için kan örnekleri alındı. Bulgular: HbA1c ile Morisky ölçeği arasında istatistiksel yönden anlamlı negatif korelasyon saptandı (r: -0,189, p<0,001). HbA1c ile hastanın kimlerle yaşadığı, kaç yıldır diyabet tanısı olduğu, hastalık hakkında bilgilendirilmiş oluşu, tedavi modalitesi, rutin kontrollerine gidiyor oluşu, beslenmesine dikkat edişi arasında anlamlı ilişki saptandı (sırası ile; p:0,04, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p:0,09). Morisky toplam skor ortalaması 6,043 puandı. Bu skor hasta grubu popülasyonun tedaviye uyum düzeyinin orta olduğunu gösterdi. Sonuç: Diyabetik bireylerde tedaviye uyumu değerlendirmek için Morisky Tedavi Uyum Ölçeği ile HbA1c birlikte kullanılabilir.
PPAR α ve PPAR γ agonistlerinin Tip 2 Diabetes mellituslu hastalarda böbrek fonsiyonları, proteinüri, oksidatif stres, kan basıncı, kan şekeri ve HbA1c üzerine olan etkileri
Amaç: Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalığı günümüzde hızla artan bir toplum sağlığı sorunudur. Hastalık seyri sırasında gelişen mikro ve makro vasküler komplikasyonlar hastaların mortalite ve morbiditesini etkilemektedir. Bu çalışmada tip 2 DM lu hastalarda PPARs ailesi üzerinden etki eden pioglitazon ve fenofibratın tedaviye eklenerek açlık kan şekeri, HbA1c yanısıra böbrek fonksiyonları, proteinüri, kan basıncı, lipid profili, CRP ve oksidatif stres ürünleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji Bilim Dalı polikliniklerinde takip edilen tip 2 DM u olan 60 hasta alındı. Hastalar, 15 kişilik 4 gruba (A, B, C ve D) ayrıldı. Grup A: glisemik kontrolü iyi olan ve hiperlipidemisi olmayan tip 2 DM lu hastalardan oluşan kontrol grubu, Grup B: HbA1c ›7 olan ve hiperlipidemisi olmayan ilk kez pioglitazon başlanan hastalar, Grup C: HbA1c <7 olan ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez fenofibrat başlanan hastalar, Grup D: HbA1c ›7 ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez pioglitazon ve fenofibrat başlanan hastalar. Tedaviye eklenen çalışma ilaçları hastaların tıbbi durumları nedeni ile başlandı. Herhangi bir kontraendikasyon olmamasina özen gösterildi. Hastaların ilk geliş (1), 6. Hafta (2) ve 12. Haftada (3) tam kan sayımı (CBC), açlık kan şekeri, HbA1c, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, CRP, AST, ALT, total protein, albumin, total bilirübin, ALP, CK, brain natriuretic peptid (BNP), idrarda protein ve kreatinin değerlerine bakıldı. Glomerul filtrasyon hızı (GFR); Cockcroft- Gault, MDRD, CKD-EPI formülleri ile hesaplandı. Total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: HbA1C Grup B1 de, Grup A1, C1, D1 den farkli idi Pioglitazon verilen Grup B ve D de AKS ve HbA1c 1'e göre 2 ve 3 statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Grup D' de HbA1c' de Grup D2 ile 3 de farkli idi (p<0.05 hepsi için). Fenofibrat verilen Grup C ve D'de trigliserid düzeyinde 1'e göre 2 ve 3 daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Tüm gruplarda başlangıçta benzer değerde olan: kan basıncı, proteinüri, GFR, BNP, CRP. total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi takiplerde de tedaviye eklenen ilaçlarla istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Tedavi edilmekte olan tip 2 DM lu hastalarda tedaviye eklenen pioglitazon glisemik kontrol sağlanmasında ve fenofibrat hipertrigliseridemi düşüşünde etkindi. Olumlu etkiler 6. Haftada başladı ve 12 haftada da devam etti. 6 ve12 haftalik sürede bu ilaçların tek başlarına veya kombine olarak verilmesinin; proteinüri, kan basıncı, renal fonksiyonlar, CRP, BNP, total oksidan status ve paraoxonase-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu/olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: Tip 2 diyabetes mellitus, oksidatif stres, pioglitazon, fenofibrat.
Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda dipeptidil peptidaz- 4 inhibitörleri'nin açlık-tokluk kan şekeri, HbA1C, kreatin, ALT, amilaz ve lipaz değerleri üzerine etkileri
Giriş ve amaç: Diabetes mellitus sistemik etkileri olan kronik bir metabolizma hastalığıdır. Tip 2 DM tedavisinde kullanılan DPP-4 inhibitörleri HbA1c' yi orta derecede düşüren oral antidiyabetik ajanlardandır. DPP-4 inhibitörlerinin pankreatit riskini arttırabileceği bildirilmektedir. Çalışmamızda ülkemizde klinik kullanımda olan DPP-4 inhibitörlerinin (sitagliptin, vildagliptin, saxagliptin) etkilerini (açlık-tokluk kan şekeri, HbA1c) ve güvenliliklerini (serum kreatinin, ALT, amilaz, lipaz) araştırmayı ve birbirleri ile karşılaştrımayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran 87 Tip 2 DM hastası alındı. Hastalar saxagliptin, sitagliptin ve vildagliptin kullanmalarına göre 3 gruba ayrıldı. Dosya kayıtlarından hastaların tedavi başlangıcındaki ve 3. ayın sonundaki açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, HbA1c, serum kreatinin, ALT, amilaz ve lipaz sonuçları kaydedildi ve karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. 87 Tip 2 diyabetik hastanın 30'u sitagliptin, 30'u vildagliptin, 27'si saxsagliptin kullanıyordu. 3. ayın sonunda APG ve HbA1c değerinde 3 grupta da anlamlı düşüş vardı. Tokluk kan şekerine bakıldığında vildagliptin ve saxsagliptin ile anlamlı düşüş varken (p<0.05) sitagliptin ile yoktu (p>0.05 ). Gruplarda; serum kreatinin değerinde anlamlı fark yokken, serum ALT değerinde saxsagliptin grubunda anlamlı artış vardı (p<0.05). Serum amilaz, lipaz değerlerinde sitagliptin grubunda tedavi başlangıcına göre anlamlı artış saptandı (p<0.05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda DPP-4 inhibitörü kullanan Tip 2 DM hastalarında hafif düzeyde amilaz ve lipaz artışı saptandı. Bu artış sitagliptin grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeydeydi. Pankreatit ve pankreas kanseri açısından risk altındaki hastalarda DPP-4 inhibitörleri dikkatli kullanılmalıdır. DPP-4 inhibitörleri ve özellikle sitagliptin kullanan hastalar pankreatit risk faktörleri açısından değerlendirilmeli ve takip edilmelidir. DPP-4 inhibitörlerinin pankreas üzerine güvenliliklerinin değerlendirileceği geniş olgu sayılı, prospektif çalışmalar faydalı olacaktır.
Kronik hepatit b hastalarında oral antiviraller ve pegile interferon tedavi sonuçlarının karşılaştırılması
iv III. ÖZET KRONİK HEPATİT B HASTALARINDA ORAL ANTİVİRALLER VE PEGİLE İNTERFERON TEDAVİ SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Dr. Esra ERDOĞAN Uzmanlık tezi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Ayhan BALKAN Ağustos 2017, 79 Sayfa Giriş ve Amaç: Kronik Hepatit B (KHB), dünyada 350-400 milyon kişiyi enfekte eden önemli bir halk sağlığı sorunudur. Tedavi konusunda uğraşılara rağmen, HBsAg kaybı ve kür konusunda başarılı sonuçlara ulaşılamamıştır. Biz bu çalışmada Sağlık Uygulama Tebliğine (SUT) göre, KHB hastalarında verilen pegile-interferon alfa (pegIFN-α) ve oral antiviral tedavilerinin etkinliğini ve direnç oranlarını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya retrospektif olarak Ocak 2012- Aralık 2015 tarihleri arasında polikliniklerimize başvuran ve tedavi almış KHB'li 270 hasta alındı. Hastalara pegile-interferon alfa (pegIFN-α) ve oral antiviral tedavileri verildi. Hastaların 3 yıllık virolojik, biyokimyasal ve serolojik yanıtları incelendi ve KHB enfeksiyonunda kullanılan antiviral ilaçların etkinlikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya aldığımız 270 hastanın 178'i (%65.9) erkek, 92'si (%34.1) kadındı. Yaş ortalamaları 42.6 ± 12.1'di. 99 hasta tenofovir, 65 hasta entekavir, 54 hasta lamivudin, 32 hasta telbivudin ve 20 hasta pegIFN-α aldı. HBeAg pozitif KHB hastalarında 1. yılın sonunda virolojik yanıt oranları, grubund PegIFN-α a %12.5, lamivudin grubunda %27.3, telbivudin grubunda %50, entekavir grubunda %54.5 ve tenofovir grubunda %55 bulundu. HBeAg negatif KHB hastalarında 1. yılın sonunda virolojik yanıt oranları, pegIFN-α grubunda %58.3, lamivudin grubunda %69.8, telbivudin grubunda %78.6, entekavir grubunda %87.5 ve tenofovir grubunda %79.7 bulundu. HBeAg pozitif KHB hastalarında 1. yılın sonunda HBeAg serokonversiyon oranları, pegIFN-α grubunda %15, lamivudin grubunda %13, telbivudin grubunda %9.4 entekavir grubunda %32.3 ve tenofovir grubunda %13.3 bulundu. 3. yılın sonunda oral antiviral ilaç direnci değerlendirildiğinde, lamivudin grubunda %63, telbivudin grubunda %15.6, entekavir grubunda %23.1 ve tenofovir grubunda %12.1 bulundu. 3. yılın sonunda HBsAg negatifliği değerlendirildiğinde, lamivudin grubunda %1.9, telbivudin grubunda %3.1 ve tenofovir grubunda %4 bulundu pegIFN-α. ve entekavir kullanan hastalarda HBsAg kaybı görülmedi. Sonuç: Virolojik yanıt ve direnç gelişimi açısından değerlendirildiğinde, KHB'de en etkin tedavi, Tenofovir ve Entekavir tedavisidir. Virolojik yanıt oranı en düşük ilaç olan PegIFN-α ve lamivudinin başlangıçta virolojik yanıt oranları iyi iken, zamanla direnç oranları artmaktadır. Tüm tedaviler değerlendirildiğinde, HBsAg kaybı ve kür oranları yetersizdir.
Üçüncü basamak eğitim ve araştırma hastanesi olarak diyabetik hasta populasyonunda glisemik kontrol ve kronik komplikasyon sıklığının araştırılması
Giriş ve amaç: Bu çalışmada 3. basamak olarak hastanemize başvuran tip 2 diyabetik hastaların glisemik kontrol durumunu görmek ve kronik komplikasyon sıklığını araştırmak amaçlanmıştır. Bu şekilde tedavi etkinliğini değerlendirmek ve metabolik kontrol hedeflerine ulaşmak için uygulamalarımızı güncellemeyi hedefledik. Bu durumun hastaların yaşam kalitesini ve süresini arttırmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 01/06/2018 ve 01/08/2018 tarihleri arasındaki dönemde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğine başvuran daha önceden takipli toplam 351 diyabetik hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastaların yaş, cinsiyet ve bilinen ek hastalıkları sorgulandı; diyabet tipi ve almakta olduğu tedavi kaydedildi. Diyabetik hastalardan rutin olarak istenen tetkiklerden cbc, üre, kreatinin, açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, hemoglobin A1c (HbA1C), total-, LDL-, HDL kolesterol ve trigliserid değerleri, tam idrar tahlili, spot idrarda kreatinin,mikroalbumin ve mikrototalprotein düzeyleri retrospektif olarak incelenmiş ve kaydedilmiştir. Hastaların eşlik eden hastalıkları (hipertansiyon, hiperlipidemi, kalp hastalığı, inme) sorgulandı ve tedavisi kaydedildi. Mikrovasküler komplikasyonlar (retinopati, nefropati, myopati) ve makrovasküler komplikasyonlar (aterosklerotik kalp hastalığı, periferik arter hastalığı,svo varlığı) açısından hasta sogulandı ve kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hasta sayısı toplam 351 kişiydi.Hastaların %59,0'ınınkadın, %41,0'ının erkek cinsiyette olduğu saptandı.%7,1'i tip 1 diyabetli, %92,9'u tip 2 diyabetli hastalardan oluşmaktaydı.HbA1c değerleri ve AKŞ değerlendirildiğinde ortalama HbA1c değeri %8,2 olarak saptandı. Hedef HbA1c değerine ulaşan hasta oranı %35,3'di. Hastaların hedef açlık kan şekerine ulaşma oranı %26,8 olarak tespit edildi. Hastanın hipertansiyon tanısı, süresi ve tedavisi kaydedildi. Toplam hipertansif hasta oranı %35,9 olarak saptandı. Hipertansif hastaların %92,9'ü tedavi almakta olup %7,1'i tedavi almamaktaydı. Kadın hastalarda hipertansiyon varlığı erkek hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi(p=0,001).Kadınların %43,0'ında hipertansiyon varlığı bulunurken erkeklerin %25,7'sinde hipertansiyon saptandı. Hastaların hiperlipidemi tanısı ve almakta olduğu tedavisi sorgulandı.HDL Kolesterol düşüklüğü %51,6;LDL Kolesterol yüksekliği %89,5 ve TG yüksekliği %66,1 oranında saptandı. Retinopati varlığı hastanın yakın zamandaki muayenesinden ve hastanemizdeki uzman göz doktoru tarafından muayene sonucu oluşturulmuş ve kaydedilmiştir. Hastaların %28,2'sinde retinopati varken, %71,8'inde yoktu. Retinopatisi bulunanların %92,9'unda nonproliferatif retinopati bulunmaktayken, %7,1'inde proliferatif retinopati bulunmaktaydı. Diyabetik nefropati oranı için spot idrarda albümin/kreatinin oranına bakıldı ve hastaların %28,8'inde albüminüri saptanırken, %71,2'sinde albüminüri görülmemiştir. Albüminürisi bulunan hastaların %79,2'sinde mikroalbüminürisi bulunurken, %20,8'inde makroalbüminüri bulunmaktaydı. Mikrovasküler komplikasyonlar ve makrovasküler komplikasyonlar kaydedildi ve oranına bakıldı.Hastaların %20,2'sinde koroner arter hastalığı saptanmışken, %79,8'inde koroner arter hastalığı bulunmamaktaydı. Araştırmaya dahil edilen diyabetli hastaların %51,6'sında polinöropati bulunurken %48,4'ünde bulunmamaktaydı. Hastaların %26,8'i sigara kullanmaktayken,%73,2'si sigara kullanmamaktaydı. Erkek hastalarda sigara Hastaların %49,8'i oral antidiyabetik kullanırken,%49,3'ü insülin kullanmaktaydı. Tip 1 diyabetli hastaların tamamı(%100) insülin kullanırken, tip 2 diyabetli hastaların %53,7'si oral antidiyabetik, %45,4'ü insülin kullanmakta olup %0,9'u ilaç kullanmamaktaydı.İnsülin kullanan hastaların %52,6'sı bazal bolus insülin, %27,7'si karışım insülin, %19,7'si de bazal insülin kullanmaktaydı. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmamızda da görüldüğü gibi diyabetik hastalarda metabolik kontrol hedeflerine ulaşamayan hasta oranı hala yüksektir. Önemli bir halk sağlığı sorunu olan diyabet ve komplikasyonlarının önlenmesi ve azaltılması için ulusal ve yerel karar vericiler düzeyinde istek ve kararlılık sağlanmalı; diyabetik hasta eğitimi ve düzenli takibi aksatılmadan yapılmalıdır
5-18 yaş arası tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerin besin ögesi alımlarının ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Diyabetli çocuklarda yeterli ve dengeli beslenme sayesinde metabolik kontrolün iyileştiği, büyüme gelişmede optimal hedeflere ulaşıldığı ve komplikasyon gelişiminin engellendiği bildirilmektedir. Bu sebeple çalışmamızda tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlere ait demografik, bebeklik dönemine ilişkin ve beslenmeye dair bilgiler araştırılarak metabolik kontrol ve beslenme durumuyla bağlantılı çıkarımlar yapılması hedeflendi. Çalışmaya en az altı ay önce tip 1 diyabet tanısı almış 5-9,9 yaş arası çocuk, 10-18 yaş arası ergen olmak üzere 127 çocuk dahil edildi. Diyabetlilere ait bilgiler, anket formu ve dosya incelenmesi ile elde edildi. Vücut ağırlığı ve boy ölçümü poliklinikte çalışan oksolog tarafından alınmış olup VKİ ve SDS değerleri Neyzi ve arkadaşlarının Türk çocukları için geliştirdikleri standartlara göre değerlendirildi. Bireylerin günlük enerji ve besin ögesi alımları 3 günlük besin tüketim kaydı formlarıyla elde edildi. Besin tüketim kayıtlarının değerlendirilmesi hususunda Bebis programı 8.1 versiyonundan yardım alındı. Elde edilen sonuçlar Türkiye Beslenme Rehberi (2015) ve ISPAD (2018) önerileri doğrultusunda değerlendirildi. Enerji ve besin ögelerinin %66-%100 arasında karşılanması önerilen düzeyde alım olarak kabul edildi. Çalışmanın istatistiksel analizi SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Çalışmamız sonucunda tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerin günlük diyetinde karbonhidrat, protein ve sodyum mineralini önerilerin üzerinde tükettiği; lif ve demir minerali tüketimlerinin ise yetersiz olduğu görüldü. Bu durum tip 1 diyabetli bireylerin sağlıklı şekilde büyüme gelişmelerini tehlikeye sokmaktadır. Gıda tüketim kayıtları her üç ayda bir düzenli olarak kontrol edilerek önerilerle karşılaştırılmalı ve gerektiğinde deneyimli bir diyetisyen tarafından beslenme eğitimi verilmelidir. Bu sayede glisemik kontrol ve kan parametrelerinin iyileşmesiyle gelecekte oluşabilecek komplikasyonların önüne geçilmesi de hedeflenmelidir.
Diyabetik hastalarda kas-iskelet sistemi bulgulari ve metabolik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Diyabet ile çok sayıda kas iskelet sistemi problemi ilişkilendirilmiştir. Bu problemlerin tedaviye yanıt vermeleri ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi için tanınmaları çok önemlidir. Kas iskelet sistemi tutulumunun diyabetli hastalarımızdaki sıklığı ve metabolik parametrelerle ilişkisini göstermek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mart 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları kliniğine başvuran 702 diyabetli hasta çalışmaya alındı. Hastalar kas iskelet sistemi bulguları açısından muayene edildi ve bu bulguların hasta yaşı, cinsiyet, diyabetin tipi, diyabetsüresi, metabolik parametreler ve mikrovasküler komplikasyonlar ile arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Hastaların % 45.9' unda kas iskelet sistemi bulgusu izlendi. En sık rastlanan bulgular karpal tünel sendromu, Dupuytren kontraktürü ve adeziv kapsülitti. Diyabetin süresi ile Charcot artropatisi dışında tüm kas iskelet sistemi bulguları arasında, HbA1c düzeyi ile de Dupuytren kontraktürü, karpal tünel sendromu ve adeziv kapsülit arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Ayrıca mikrovasküler komplikasyonların varlığı ile kas iskelet sistemi bulgularının sıklığının artmış olduğu görüldü. Sonuç: Diyabetli hastalarda kas iskelet sistemi bulguları sık görülür. Bulguların gelişiminde hasta yaşı, diyabet süresi, HbA1c düzeyi ve mikrovasküler komplikasyonların varlığı etkilidir. Diğer komplikasyonlarda olduğu gibi kas iskelet sistemi bulgularının azaltılması için iyi glisemik kontrol önerilir. Tüm diyabetli hastalar rutin kontrolleri sırasında kas iskelet sistemi tutulumu açısından dikkatle değerlendirilmeli ve izlenmelidir.
Diyabetli çocukların okulda yaşadıkları sorunlar ve algıladıkları sosyal desteğin metabolik kontrolleri üzerine etkisi
Amaç: Araştırma, diyabetli çocukların okulda yaşadıkları sorunlar ve algıladıkları sosyal desteğin metabolik kontrolleri üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı tipte olan araştırma, Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine Mayıs 2017 - Şubat 2018 tarihleri arasında, başvuran 10-18 yaş aralığındaki 131 çocuk/ergen ile yürütülmüştür. Araştırmada, diyabetli çocukların ve ailelerinin mevcut durumunu tespit etmek amacıyla Tanıtıcı Bilgi Formu, diyabetli çocukların okulda yaşadıkları sorunları belirlemek amacıyla Okulda Yaşanan Engeller/Sorunlar Formu ve algıladıkları sosyal destek düzeyini ölçmek amacıyla Algılanan Sosyal Destek Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan diyabetli çocuk/ergenlerin; Algılanan Sosyal Destek Ölçeğinden alınan toplam ortalama puanın (X=136.641±8.754) ve algıladıkları sosyal desteğin yüksek olduğu saptanmıştır. Algılanan Sosyal Destek Ölçeği toplam puanı ile HbA1c değeri arasında orta düzeyde ve ters yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır, diyabetli çocukların algıladıkları sosyal destek arttıkça HbA1c değerlerinin düşmekte olduğu görülmektedir (r= -0.466 p=0.000<0,001). Araştırmaya alınan diyabetli çocuk/ergenlerin okulda yaşadıkları sorunların metabolik kontrolü üzerine etkisine ilişkin bulgular incelendiğinde; diyabetli çocuk/ergenlerin okulda en fazla "Ara öğün" ve "Kan şekeri ölçümü" ile ilgili sorun yaşadıkları ve belirtilen bu parametrelerle son ölçülen HbA1c değeri puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (sırasıyla; p=0,004, p=0,000, p<0,05). Sonuçlar: Araştırmada, diyabetli çocukların okulda yaşadıkları sorunlar ve algıladıkları sosyal desteğin metabolik kontrolleri üzerine etkisinin olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Tip 1 Diyabet, Okulda Diabet Yönetimi, HbA1c, Sosyal Destek, Algılanan Sosyal Destek
Diyabetik hastalarda HBA1C düzeyinin postoperatif deliryum insidansı ile ilişkisinin retrospektif analizi
Amaç: Çalışmamızın amacı HbA1c düzeyleri ile Postoperatif deliryum insidansı arasındaki ilişkiyi analiz etmektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ameliyat olan, 20 yaş üzeri diyabet tanısı olan ve preoperatif Hba1c değeri çalışılmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalara deliryumu değerlendirmek amacıyla DRS-R-98 skalası uygulanmıştır. Hastaların yaşı, cinsiyeti, boyu ve kilosu kaydedildi. Alkol kullanımı, sigara kullanımı, ilaç kullanım öyküsü ve ek hastalık bilgisi, geçirilen cerrahinin tipi, ameliyat ve anestezi süreleri kaydedildi. Bulgular: Toplam 80 hastanın verileri değerlendirildi. Hastaların %58,8'i kadın cinsiyette ve ortalama yaş 58 yıl olarak saptandı. Yaş ve cinsiyet ile deliryum gelişme riski arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Hastaların ortalama ameliyat süresi 125 dakika olup; ameliyat süreleri arttıkça DRS-R-98 skorlarının arttığı tespit edildi. Grade 4 cerrahi geçiren hastaların DRS-R-98 skorları diğer gruplara göre yüksek olup istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Alkol ve sigara kullanımı ile deliryum arasında bir ilişki saptanmadı (p>0,05). HbA1c değeri deliryum gelişen hastalarda %9,0±2,2 olarak bulunmuş olup, deliryum gelişmeyen gruba göre (%6,6±anlamlı olarak yüksekti. HbA1c düzeylerinde artış olması durumunda istatistiksel olarak DRS-R-98 skorlarının da anlamlı olarak arttığı bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda HbA1c ile DRS-R-98 skorları arasında anlamlı bir ilişki saptandı. HbA1c düzeyi yüksek olan Diabetes Mellitus hastalarının postoperatif deliryum yaşama riskleri artmaktadır.
Korneal biyomekanik parametreler üzerine diyabetik retinopati ve kan glikoz regulasyonunun etkisi
AMAÇ: Korneal biyomekanik parametreler üzerine diyabetik retinopatinin farklı evreleri ile kan glikoz düzeyinin metabolik kontrolünün etkisini değerlendirmek GEREÇ-YÖNTEM: 141 hastanın 141 gözü retrospektif olarak incelendi. 101 hasta diyabet nedeniyle takipli idi. Diyabeti olmayan 40 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Hastaların detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. ORA cihazı ile CH, CRF, GİBg ve GİBcc ölçümü, kontakt tonometre ile göziçi basıncı, pakimetre cihazı ile SKK ölçümü ve HbA1c değerleri incelendi. Diyabetik hastalar retinopatisi olmayan grup (grup 1), non-roliferatif diyabetik retinopati grubu (grup 2) ve proliferatif diyabetik retinopati grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bu üç grubun kendi aralarında ve kontrol grubu ile CH, CRF, GİBg, GİBcc, GİB (tonopen) ve SKK parametreleri açısından karşılaştırıldı. HbA1c değerlerinin bu parametreler üzerine etkisi incelendi. BULGULAR: Kontrol grubu 40 kişi, grup1,2 ve 3 sırasıyla 34, 34 ve 33 hastadan oluşmaktaydı. Diyabetik 20 hastanın HbA1c değeri < 7 mg/dl; 81'inin ≥ 7mg/dl idi. HbA1c değeri ≥ 7mg/dl olanlarda olmayanlara göre CRF, SKK ve GİBg ortalamaları sırasıyla 10,88±1,79, 9,7 ± 1,85 (p=0,009); 546 ± 29 μ, 527±28 μ (p=0,01) ve 17,23 ± 4,06 mmHg, 15,25 ± 2,76 mmHg idi(p=0,038). Kontrol grubu ile grup 1, 2 ve 3; SKK, GİB (tonopen), CH, CRF, GİBg, GİBcc açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 'de CRF 11,21±2,25 iken, grup 3'te CRF 10,01±1,48 saptandı. Grup 3'te CRF istatistiksel anlamlı düşük bulundu. SONUÇ: Korneal biyomekanik parametreler üzerine kan glikozunun metabolik kontrol durumunun diyabetik retinopati evresinden daha etkili olduğunu düşünüyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Diyabetik retinopati, HbA1c, korneal histerezis, korneal rezistans faktör, ORA
Yapısal kalp hastalığı olmayan tip-2 diabetes mellitus hastalarında SGlT-2(Sodyum-glukoz kotransporter 2) inhibitörlerinin siklofilin-a ilişkili kardiyak remodellinge etkisi
Amaç/Gerekçe: Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 İnhibitörü ilaçlar diyabet tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardır. Bu çalışma sonucunda elde edilen verilerle Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörlerinin literatürde yer edinmemiş olan Siklofilin-A ve diyabetik biyokimyasal belirteçlerle ilişkilendirilmesi, Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 İnhibitörü kullanan hastalardaki Siklofilin-A düzeyi ve ekokardiografi eşliğinde kardiak remodellinge etkinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç/Yöntem: Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, boy, kilogram, beden kitle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi) sistolik ve diyastolik tansiyon, vücut yağ yüzdesi kaydedildi. Labaratuvar parametrelerinden diyabetin biyokimyasal belirteçleri olan plazma açlık glukozu, HbA1c, üre, kreatinin belirteçlerine, vasküler inflamasyon belirteci olan Siklofilin-A'ya, diyabetin kardiak vasküler hastalık belirteci olan ekokardiografi belirteçlerine bakıldı. 24 hafta sonrasında da bu belirteçlerin kontrolüne bakıldı. Kan örnekleri 8 saatlik gece açlığı sonrası istirahat halinde oturur pozisyonda venöz olarak alındı. Siklofilin-A düzeyi için kan örnekleri EDTA içeren tüplere 3 cc kan örneği toplanılıp, 30 dakika içinde 2500 g'de 7 dakika santrifüjlendi. Ayrılan plazma yeni bir tüpe aktarılıp çalışılacakları güne kadar -80°C de, biyokimyasal elisa kitiyle immünolojik test çalışılması için muhafaza edildi. Ekokardiografi incelemesinde hastalara M-mode, iki boyutlu 2D, Doppler ekokardiyografi, renkli doppler, Continue wave doppler(CWD), pulse wave Doppler (PWD), pulse wave doku Doppler (PWDD) değerlendirmeleri yapıldı. Sol ventrikül sistolik fonksiyonu gösteren ejeksiyon fraksiyonu, sağ ventrikül sistolik fonksiyonu gösteren triküspit anüler düzlem sistolik hareketi (TAPSE) ve sağ ventrikül S değeri, sol ventrikul diyastolik fonksiyonları gösteren Septal E, Lateral E değerleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 38 hastanın başlangıç ve 24.hafta bulgularına bakıldığında 24.haftada kilogram, beden kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi, diastolik tansiyon değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü(sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,006). Başlangıç ve 24. hafta bulgularına bakıldığında 24. haftada plazma açlık glukozu, HbA1C, Üre ve Kreatinin değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Tedavi başlangıç Siklofilin-A değerleri ile başlangıç parametreleri arasında anlamlı bir ilişkiye rastlanılmadı(p>0,05). Başlangıç ve 24.hafta bulgularına bakıldığında 24.haftada Siklofilin-A değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü(p<0,001). Siklofilin-A değeri ile kilogram, vücut kitle indeksi, HbA1c arasında negatif korelasyon görüldü. Hastalara başlangıçta ve 24. haftada ekokardiografi yapıldı. 24. hafta Lateral E ve Septal E değerlerinin, tedavi başlangıç değerlerine göre daha düşük olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,044; p=0,013). Hastaların 24. hafta Siklofilin-A değerleri ile sağ ventrikül S dalgası ölçümü arasında negatif (ters) yönlü orta düzey bir ilişki olduğu gözlenirken (r=-0,336); 24. haftada Siklofilin-A değerleri ile ilgili parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi(p>0,05). Sodyum-Glukoz Kontransporter 2 inhibitörü subgrup analizi yapıldı. Dapagliflozin ve Empagliflozin ile parametreler birebir karşılaştırıldığında ise Empagliflozin kullanan hastaların kilogram ve vücut yağ yüzdesi arasındaki değişim, Dapagliflozin kullanan hastalara göre daha fazla olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,013; p=0,010). Sistolik tansiyon, diyastolik tansiyon, plazma açlık glukozu, HbA1c, Siklofilin-A ve ekokardiografi parametreleri üzerindeki etkileriyse her iki ilaçta da benzerdi. Sonuç: Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörü ilaçlar grup etkisi olarak kiloyu, açlık kan şekerini, tansiyonu, inflamatuvar belirteç düzeyini başlangıç seviyelerine göre düşürmüş olup Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörü ilaçların kan şekeri regülasyonunu sağlayarak, kan basıncı regülasyonunu sağlayarak, inflamatuvar belirteci negatif yönde etkileyerek yapısal kalp hastalığı olmayan hastalarda kardiyak hasarlanmayı engelleyebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: HbA1c, SGLT2i, TİP2 DM, vücut ağırlığı, EKO, CypA