Enfeksiyonlar
Bu konu başlığı altında 164 tez
Kurkuminin antibakteriyel aktivitesinin ve gentamisin sülfat ile sinerjistik etkisinin araştırılması
Bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde tercih edilen antibiyotiklerin yaygın kullanımı çoklu ilaca dirençli bakteri suşlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durum enfeksiyonların tedavisini zorlaştırmakta ve oluşacak direncin önlenmesi amacıyla klasik antibiyotik tedavisine ek veya alternatif olarak kullanılabilecek biyoaktif ürün arayışına yol açmaktadır. Bu çalışmada; fitoterapötik bir ajan olan kurkumin ile gentamisin sülfatın Gram negatif (Klebsiella pneumoniae ATCC 13883, Pseudomonas aeruginosa ATCC 27853, Proteus vulgaris ATCC 3851) ve Gram pozitif (Bacillus cereus ATCC 11778, Enterococcus faecalis ATCC 29212, Listeria monocytogenes ATCC 7644, Staphylococcus aureus ATCC 25923) bakteriler üzerine antibakteriyel aktivitesi incelenmiştir. Ayrıca kurkuminin tek başına etkilerinin yanı sıra gentamisin sülfat ile kombine edildiğinde oluşan sinerjistik etkileri de araştırılmıştır. Antibakteriyel aktiviteyi belirlemek için minumum inhibitör konsantrasyon ve disk difüzyon testi yapılmıştır. Sinerjistik etki çalışması için dama tahtası yöntemi kullanılmıştır. Çalışmamızda; minumum inhibitör konsantrasyon testi sonucu antibakteriyel aktivitenin tüm bakterilerde görüldüğü ve en düşük konsantrasyonun kurkumin için E. faecalis'te 7,81 µg/ml, gentamisin sülfat için ise K. pneumoniae'da 0,08 µg/ml olduğu bulunmuştur. Disk difüzyon testi sonucu test edilen tüm bakterilerde 32 ve 16 mg/ml konsantrasyonlarda inhibisyon zon çapı tespit edilmiştir. Kurkumin ile gentamisin sülfat kombinasyonunun dama tahtası testi sonucu bakterilerin dördünde (P. vulgaris, B. cereus, L. monocytogenes, S. aureus) additif, üçünde (P. aeruginosa, K. pneumoniae, E. faecalis) indiferans etki görülmüştür. Gram pozitif bakterilerden B. cereus'ta en düşük fraksiyonel inhibitör konsantrasyon indeksinin (FİKİ=0,75) bulunması kurkumin ile gentamisin sülfat kombinasyonunun kısmi sinerjistik etkili olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Sonuç olarak; kurkumin ve gentamisin sülfat sinerjisinin bakteriyel enfeksiyonlarda tedavi sürecindeki etkisini net olarak belirlemek adına sonuçlarımızın klinik izolatların dahil edileceği geniş ölçekli in vitro ve in vivo çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Ayrıca bu çalışma gentamisin sülfat ile kurkuminin sinerjistik etkisinin değerlendirildiği ilk çalışmadır. Farklı doğal terapötik ajanların bakteriyel enfeksiyonların ampirik tedavisinde antibiyotiklerle birlikte kullanımının antibiyotiklerin toksisitesini azaltması ve antimikrobiyal etkinliklerini arttırması açısından umut vaat edici görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Kurkumin, Gentamisin sülfat, Antibakteriyel aktivite, Sinerjistik etki.
Streptococcus pneumonia, staphylococcus aureus ve pseudomonas aeruginosa ile invaziv bakteriyel enfeksiyon geçiren çocuklarda IRAK4 ve MYD88 genlerinde mutasyon varlığının aaraştırılması
İnvaziv bakteriyel enfeksiyonlar steril vücut sıvılarının bakteri ile enfekte olmasıdır. Menenjit, bakteriyemi, sepsis, septik artrit, osteomyelit, plevral ampiyem, derin doku ve organ abseleri invaziv bakteriyel enfeksiyonlar arasında yer almaktadır. IRAK4 ve MyD88 eksikliği olan hastalarda, Streptococcus pneumoniae ve Staphylococcus aureus ile invazif bakteriyel enfeksiyonlara karşı seçici yatkınlık oluşmaktadır. Bu çalışmada Streptococcus pneumonia, Staphylococcus aureus ile invaziv bakteriyel enfeksiyon geçiren hastalarda primer immün yetmezlik tarama testlerine ek olarak IRAK-4 ve MyD88 genlerinde mutasyon varlığınının araştırılması amaçlanmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Servisinde izlenen 15 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yedisi (% 46,7) kızdı. Hastaların ortanca yaş değeri 48 ay (min-maks:2,5-130 ay) idi. Hastaların altısı (% 40) komplike parapnömonik efüzyon, dördü (% 26,7) septik artrit, biri (% 6,7) akut bakteriyel menenjit, dördü (% 26,7) kan akımı enfeksiyonu idi. İzole edilen etkenlerin 10' u (%66,7) S. pneumonia, beşi (%33,3) S. aureus idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yedisinde IRAK-4 geninde heterozigot varyant tespit edildi (c.1282 G>A heterozigot, rs4251545 exon 11 Ala428Thr; biri c.1172 G>A heterozigot rs55944915 exon 10 Arg391His), MyD 88 geninde mutasyon saptanmadı. IRAK-4 ve MyD88 eksiklikleri OR geçişli olmasına rağmen; heterozigot bireylerin de hastalık bulguları ortaya çıkarabileceğini ortaya koymak için daha ileri fonksiyonel ve genetik çalışmalara ihtiyaç vardır. İnvaziv pnömokokal ve stafilokokkal hastalığı olan çocuklar, altta yatan bir PİY için değerlendirilmelidir ve bu çocukların ayırıcı tanısında IRAK-4 ve MyD88 eksiklikleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık alanında mezuniyet sonrası tıp eğitiminde gelişim sınavlarının geliştirilmesi
Bu çalışmada Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Derneği Eğitim ve Yeterlik Kurulu (EMEK) tarafından enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlık alanında eğitim alan tıpta uzmanlık öğrencilerine yönelik yılda iki kez biçimlendirici, senkronize çevrim içi yapılan sınavların, rehber önerileri (AMEE 71) doğrultusunda standardize edilerek yapılandırılması, gelişim sınavı formatına dönüştürülmesi ve uygulanabilirliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu çalışma müdahale ve tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlanmış, çalışma sürecinde ardışık iki sınava dâhil olunmuştur. Uzmanlık eğitimi gelişim sınavı (UEGS) olarak adlandırılan, bahar ve sonbahar 2021 dönemi sınavları olarak yapılan bu sınavlara sırasıyla 301 ve 322 tıpta uzmanlık öğrencisi katılmıştır. Çalışma öncesi yapılan EMEK sınavlarının gelişim sınavı amacı ile yapıldığı ancak gelişim sınavı standartlarını karşılamadığı tespit edilmiştir. EMEK sınavları, gelişim sınavları standartları kapsamında incelenmiş, bu sınavların soruların oluşturulması, sınav yönetimi, sonuçların analizi ve incelenmesi ile paydaşlara geri bildirim aşamalarında yapılandırılmasına ihtiyaç olduğu görülmüştür. Bu tez çalışmasında sınav sonuçları rapor haline getirilerek paydaşlara; soru analizleri ve sınavların güvenirlik hesaplaması yapılarak eğiticiler ve sınav kuruluna geri bildirim yapılmıştır. Sonuç analizi, incelenmesi ve paydaşlara geri bildirim aşamalarında iyileştirmeler kaydedilmiştir. Her iki sınava giren tıpta uzmanlık öğrencilerinin bahar ve sonbahar dönemi sınavlarında aldıkları median puanlar sırasıyla 68,52±9,4 ve 71,84±13,7 olarak bulundu. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Bahar dönemi sınavına göre sonbahar dönemi sınavında puanını yükselten 123, düşüren 82 ve puanını koruyan 20 tıpta uzmanlık öğrencisi olduğu görüldü. EMEK UEGS sorularının alanda uzmanlar tarafından hazırlanması, alan mezuniyet öğrenim hedeflerini kapsaması, sınav puanlarının dördüncü kıdem yılına kadar artış göstermesi, her iki sınavın KR20 değerinin 0,71 ve 0,81 olması nedeniyle EMEK UEGS' leri yapı ve kapsam geçerliliğini sağlamış, güvenirlilik düzeyi yüksek sınavlar olarak kabul edildi. İkinci sınav olan sonbahar dönemi sınavından sonra tıpta uzmanlık öğrencilerinin ve eğitim sorumlularının EMEK UEGS' ye yönelik görüşleri görüşme yöntemi ile alınmış, tıpta uzmanlık öğrencileri ve eğitim sorumluları tarafından EMEK UEGS' nin sınav formatı gereği eksikliklerini tespit eden, geri bildirimi sayesinde öğrenmeye teşvik eden iyi bir değerlendirme aracı olarak kabul gördüğü anlaşılmıştır.
Kistik ekinokokkoz ve fasiyoliyaz'da IL-4, IL-10, TNF-α ve INF-γ düzeylerinin araştırılması
Kistik ekinokokkoz (KE) ve fasiyoliyazda, Th1 ve Th2 immün yanıtlarında meydana gelen değişiklikler hastalıkların kliniği, patolojisi ve tanısı hakkında bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle bu hastalıklarda immün yanıtların meydana gelmesinde görev alan spesifik sitokinlerin, sitokin reseptörlerinin ve kemokinlerin araştırılması büyük önem taşımaktadır. Materyal olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvuran ve yaşları 18-95 arasında değişen, 111 hastanın serum örnekleri kullanıldı. Bu aşamadan sonra üretici firmanın protokolüne göre IL-4, IL-10, TNF α ve IFN γ parametrelerinin düzeyleri ELISA testi ile araştırıldı. Sonuçlar spektrofotometrede okundu ve hangi immünolojik parametrelere hangi enfeksiyonda yanıt verildiği görüldü. Sitokin sonuçları ayrıca hasta yaş grupları ve cinsiyetlerine göre değerlndirildi. Sitokin yanıtının hastalık, yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin incelenmesinde ki-kare ve/veya Fisher'in exact testi uygulandı. KE için 86 hastanın 34 (%39,5)'inde, seropozitif 61 hastanın 26 (%50,9)'unda, kontrol grubu 35 hastanın ise 8 (%22,8)'inde IL-4 yanıtına rastlanmıştır (P=0.032). Fasiyoliyaz için 87 hastanın 32 (%36,8)'inde, seropozitif 51 hastanın 22 (%43,1)'inde, kontrol grubu 36 hastanın ise 10 (%27,8)'inde IL-4 pozitifliği görülmüştür (P=0.016). KE için toplam 89 hastanın 29 (%32,6)'sında, seropozitif 52 hastanın 23 (%44,2)'sinde, kontrol grubu 37 hastanın ise 6 (%16,2)'sinde IL-10 yanıtına rastlanmıştır (P=0.005). Fasiyoliyaz için 87 hastanın 29 (%33,3)'ünde, seropozitif 51 hastanın 20 (%39,2)'sinde, kontrol grubu 36 hastanın ise 9 (%25)'inde IL-10 yanıtı gözlenmiştir (P=0.166). Toplam 90 hastanın 29 (%32,2)'sinde, KE seropozitif 30 hastanın 13 (%43,3)'ünde, fasiyoliyaz seropozitif 32 hastanın 11 (%34,4)'ünde, kontrol grubu 28 hastanın ise beş (%17,9)'unda TNF-α yanıtına rastlanmıştır (P=0.110). Toplam 90 hastanın 33 (%36,6)'sında, KE seropozitif 30 hastanın 13 (%43,3)'ünda, fasiyoliyaz seropozitif 31 hastanın 13 (%41,9)'unda, kontrol grubu 28 hastanın ise 7 (%25)'inde IFN-γ yanıtı tespit edilmiştir (P=0.297). Sitokin yanıtları ile yaş grupları arasında bir ilişkiye rastlanmazken, TNF-α ve IFN-γ yanıtlarının erkek hastalarda anlamlı derecede fazla olduğu görülmüştür. Her iki enfeksiyonda da Th1 ve Th2 yanıtının varlığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak bu sitokin düzeylerinin ölçümü ile, hastalıkların ve nükslerin erken saptanmasında yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Stafilokokal enterotoksin A (SEA) varlığında akut myeloid lösemi hücre hatlarında karakteristik özelliklerdeki değişimin ve kemoterapiye yanıtın incelenmesi
Kanser hastalarında ortaya çıkan enfeksiyonlar, tümörün kendisi, nötropeni veya uygulanan anti-neoplastik tedavi (sitotoksik, immünosupressif, vb) nedeniyle sık karşılaşılan, ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan en önemli komplikasyonlardan biridir. Çocukluk çağı akut lösemilerinin %15'ini ve lösemiden ölümlerin %50'sini oluşturan akut miyeloid lösemide (AML) en sık gözlenen bakteri enfeksiyonlarının başında stafilokokal enfeksiyonlar gelir. Stafilokokus aureus (S. Aureus)'un en etkili toksinlerinden biri olan enterotoksin tip A (SEA), besin zehirlenmesi, toksik şok sendromu, pnömoni ve septik şok benzeri enfeksiyonlara yol açan bir virulans faktörüdür. SEA'nın kanser hücreleri üzerindeki etkileri konusunda bazı çalışmalar olmakla birlikte bu çalışmalar çoğunlukla solid tümörler üzerinde yapılmıştır. SEA'nın kan kanserleri, özellikle akut lösemiler üzerindeki etkisini ve etki mekanizmalarını inceleyen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, SEA'nın 6 farklı AML ve bir kontrol hücre hattı üzerindeki etkilerini (inhibe/aktive edici etki) ve bu etkilerin moleküler mekanizmalarını araştırmayı; ayrıca SEA'nın klinikte AML'de sıklıkla kullanılan bazı kemoterapötiklere karşı oluşan direnç üzerindeki etkilerini ve bundan sorumlu etki mekanizmasını incelemeyi amaçlamaktadır. SEA'nın AML hücre hatlarındaki etkisi, hücre hatlarında SEA ile muamele sonrasında çoğalma, proliferasyon, transwell göç ve invazyon testleri uygulanarak araştırılacaktır. Ayrıca SEA'nın etkisinden sorumlu olabilecek genlerin ve yolakların belirlenmesi için in siliko analizler yapılacaktır. SEA'nın hücre hatlarının kemoterapötik ilaçlara karşı gösterdiği direnç profillerinin saptanmasında AML tedavisinde sıklıkla kullanılan FDA onaylı idarubicin ve cytarabine ilaçları kullanılacak; SEA'nın AML hücre hatlarının söz konusu ilaçlara olan duyarlılığı veya direnci üzerindeki etkileri hücre canlılık testleriyle tayin edilecektir. Kanser ile birlikte oluşan enfeksiyonların kanser süreçleri ile ilişkisinin moleküler temellerinin anlaşılmasının, özellikle lösemi gibi kanserlerin tedavisine yeni yaklaşımlar getireceğine inanılmaktadır. Söz konusu enfeksiyonların AML'de gelişen ilaç direnci üzerindeki etkileri ve bu etkilerin moleküler mekanizmasının aydınlatılması da önem taşımaktadır. Bu çalışmanın verileri, daha sonra yapılacak in vitro ve in vivo ilaç geliştirme/hedefleme çalışmalarına öncülük edecektir.
Çocukluk çağında nedeni bilinmeyen ateş ile izlenen hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Nedeni bilinmeyen ateş (NBA), etiyolojisinde kendi kendine düzelebilen viral hastalıklardan tedavi verilmediğinde ölümle sonuçlanabilen malignitelere kadar çok çeşitli ve fazla sayıda hastalığın yer aldığı bir klinik tablodur. Bu çalışmada NBA etiyolojisinde ülkemizde sık görülen nedenleri belirlemek, yeni vakalarda tanı ve tedavi adına faydalı olabilecek bir yaklaşım oluşturabilmek ve hekimlerin bu konudaki bilgi birikimini artırmak hedeflendi. Çalışmada 1 Ocak 2014-31 Aralık 2020 tarihleri arasında, Hacettepe İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde, NBA tanısı ile ayaktan veya yatırılarak takip edilen 1 ay-18 yaş aralığındaki çocuk hastaların öyküleri ve fizik muayene bulguları, hastalara uygulanan testlerin sonuçları ve verilen tedaviler ile ilgili veriler, hasta dosyalarından ve hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak incelendi. NBA kriterleri; detaylı öykü, fizik muayene bulguları ve temel laboratuvar tetkikleri ile ateşe yol açan nedenin saptanamadığı, en az 14 gündür devam eden ve her gün vücut sıcaklığının günde en az bir kez 3 38,3 °C ölçülmesi olarak ele alındı. Altmış dokuz hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 39'u (%56,5) erkek, 30'u (%43,5) kızdı. Hastaların yaş aralığı 5 ay ile 17 yıl 10 ay arasında değişmekteydi, ortalama yaş 4,7 yıl, ortanca yaş ise 2,3 yıl bulundu. Hastaların 49'una (%71) tanı konulabilirken 20'sinin (%29) tanısı konulamadı. Tüm hastalar içinde 22 (%31,9) hastada enfeksiyon hastalığı, 11 (%15,9) hastada romatolojik hastalık, 9 (%13) hastada malignite ve 7 (%10,1) hastada diğer hastalıklar saptandı. Tanı konulamayan hastaların yaşı; enfeksiyon hastalıkları, romatolojik hastalık ve malignite gruplarında olan hastalara göre daha küçüktü. En sık görülen enfeksiyon hastalığı atipik pnömoni iken (6 hasta), tüm enfeksiyöz hastalıklar içinde en sık saptanan viral etken influenza A virusu (2 hastada atipik pnömoni, 1 hastada mikst viral enfeksiyon, 1 hastada ise tek başına etken), en sık saptanan bakteriyel etken Salmonella türleri (3 hasta) oldu. Çalışmanın sonunda çocuklarda NBA etiyolojisinde enfeksiyonların halen daha ilk sırada olduğu ve tanısal test imkanlarında yıllar içinde artış olmasına rağmen hastaların %29'una tanı konulamadığı saptandı. Tekrarlayan öykü, fizik muayene ve ilk basamak invazif olmayan tanısal tetkiklerin ise tanı koyma sürecinde en çok yardımcı olan araçlar olduğu görüldü.
Böbrek nakli hastalarında tüberküloz, sitomegalovirus ve pnömosistis jirovecii profilaksi etkinliğinin değerlendirilmesi
Böbrek nakli hastalarında enfeksiyonlar önemli morbidite nedenleri olup enfeksiyonlarla savaşma stratejisinde profilaktik tedaviler ve aşılamalar önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada 01.10.2001- 01.02.2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan ve Erişkin Nefroloji Bölümünce takip edilen 630 hasta, aldıkları tüberküloz (TB), sitomegalovirus (CMV) ve Pneumocystis Jirovecii pnömonisi (PJP) profilaksileri açısından değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı CMV ve PJP profilaksilerinin etkinliğini araştırmak ve literatürde önerilmesine karşın yan etki profili, direnç riski nedeniyle TB profilaksisi uygulanmayan hastanemizde hastaların TB enfeksiyonu sıklığını, morbidite ve mortalitesini araştırmaktır. Rutin TB profilaksisi kullanılmamasına rağmen 630 hastanın sadece 2'si TB enfeksiyonu geçirmiş olup bu iki hasta takiplerinde başarılı bir şekilde tedavi edilmiştir ve graft kaybı veya mortalite olmamıştır. 3 hasta profilaktik izoniazid (INH) tedavisi almışken bu hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinde ılımlı bir bozulma olmuş, ciddi komplikasyon olmamıştır. Hastların %59.1'i CMV profilaksisi almış, bu gruptan %80.1'i profilaktik tedaviyi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta sitopeni ve kreatinin artışı nedeniyle valgansiklovir profilaksisi kesilmiştir. Profilaksi alan hasta grubunda almayana göre CMV viremisi (p=0.003), rejeksiyon (p=0.07) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. CMV profilaksisinin 3 aya tamamlanmasının ise mortaliteye bir etkisi yokken, viremi riskini azalttığı görülmüştür. (p=0.030). Hastaların %54,1'1 PJP için profilaktik trimetoprim-sulfametaksazol (TMP-SMX) profilaksisi almış, bunların %66'sı profilaksi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta kreatinin artışı ve sitopeni nedeniyle TMP-SMX profilaksisi kesilmiştir. PJP profilaksisi alan hasta grubunda almayana göre PJP enfeksiyonu (p=0.008), rejeksiyon (p= 0.025) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. 3 ay ve 6 ay profilaksi alan hastalar arasında mortalite açısından anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.328). Hastalarda CMV ve PJP profilaksisi birlikteliği anlamlı derecede yüksek görülmüştür (p<0.001). Sonuç olarak CMV profilaksisi ve PJP profilaksisinin morbidite, mortaliteye etkisi çalışmamızca desteklenmiştir. PJP profilaksisi 3 ve 6 ay uygulanmış hastalarda mortalite ve rejeksiyon açısından fark görülmemiştir. Kliniğimizde TB profilaksisi uygulanmamasına rağmen sadece 2 hastanın TB bulguları göstermesi TB profilaksisinin sorgulanması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Klonal aplastik anemi hastalarında klinik tablo ve yönetimi
Aplastik anemi, kemik iliğinin anormal infiltrasyon veya fibrozisi olmadan; hiposelüler kemik iliğinin görüldüğü pansitopeni ile seyreden enfeksiyon, kanama gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır. Çalışmamızda aplastik anemi hastalarında hemoglobin, beyaz küre ve trombosit değerleri için eşik değerler belirlenerek hastalarda var olan sitopeni seviyeleri ile kanama ve enfeksiyon arasındaki paralelliğin ve aplastik anemi hastalarında hastalığın yönetiminin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2002-2019 tarihleri arasında takip edilen 87 aplastik anemi hastası dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen aplastik anemi hastalarında tanı anında ortalama yaş 42(17-93) olup hastaların %49.4'ü erkek, %50,6'sı kadındır. Tüm hasta grubunda izlemde 48 hastada (%55.2) kanama epizodu, 68 hastada (%77.8) bakteriyel enfeksiyon, 31 hastada (%35.6) viral enfeksiyon, 35 hastada (%40.2) fungal enfeksiyon, 6 hastada (%6.9) pcp enfeksiyonu saptandı. Tüm hasta grubunda tanı anında 13 hastada (%52) kemik iliği displazisi, 6 hastada (%18.8) kemik iliği blast oranı >%5 olarak görüldü. Tüm hasta grubunda izlemde 80 hastaya (%92) trombosit transfüzyonu, 78 hastaya (%89.6) eritrosit transfüzyonu, 38 hastaya (%43.7) g-csf desteği verildi. Tüm hasta grubunda immunsupresif tedavi olarak siklosporin ve ATG kombine kullanımı ile, siklosporin veya ATG nin tek başına kullanılması arasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik kemik iliği transplantasyonunun, tek başına immunsupresif tedavi ile karşılaştırılmasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik Kemik İliği Transplan- tasyonu yapılan hastaların %96'sı sağ remisyonda olarak saptandı. Çalışmamızda 8 hastada (%9.2) eltrombopag tedavisi kullanılmış olup tanı anında ortalama yaş 46(19-61) idi. Eltrombopag tedavisi ile izlemde kanama (p>0.05), bakteriyel enfeksiyon (p=0.726), viral enfeksiyon (p>0.05 ), fungal enfeksiyon (p=0.056), pcp enfeksiyonu (p>0.05) ve mortalite (p>0.05) ile arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar Sözcükler: Kanama, enfeksiyon, immunsupresif tedavi, allojenik kemik iliği transplantasyonu, eltrombopag, mortalite
Akut lösemili çocuklarda enfeksiyon bulgularının değerlendirilmesi
Akut lösemiler çocukluk çağının en sık görülen malignitesi olup, günümüzde genel sağkalım oranları akut lenfoblastik lösemi (ALL) için %90'lara, akut miyelobastik lösemi (AML) için ise %60'lara ulaşmıştır. Ancak enfeksiyonlar bu hasta grubundaki morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi, İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi, Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda 1 Ocak 2008 ve 31 Aralık 2019 tarihleri arasında akut lösemi tanısı alan, 1-18 yaş arasındaki 242'si ALL, 49'u AML tanılı 291 çocuk hastanın (123 kız/168 erkek, ortalama tanı yaşı 6,11±4,79 yıl (1-17 yıl 9 ay)) dosyaları retrospektif olarak incelenmiş, hastaların indüksiyon, konsolidasyon, reindüksiyon tedavileri sırasında kaydedilen enfeksiyon epizodları değerlendirilmiştir. Hastaların relaps ve hematopoetik kök hücre nakli dönemlerindeki enfeksiyonları ve altta yatan daha sık enfeksiyona neden olacak hastalığı bulunan olgular çalışmaya dahil edilmemiştir. Çalışmaya dahil edilen ALL hastalarından 181'i St. Jude Total XV protokolü, 61'i BFM ALL-IC 2009 protokolü ile tedavi edilmiş olup, bu iki hasta grubuna ait enfeksiyöz komplikasyonların karşılaştırılması yapılmıştır. Tanı anında hastaların %40,5'inde başvuru yakınması olarak ateş görülmüştür. ALL'li hastalarda St. Jude Total XV grubunda 402, BFM ALL-IC 2009 grubunda 173 olmak üzere toplam 575 enfeksiyon epizodu izlenmiş olup iki grup arasında toplam enfeksiyon epizodu sayıları benzerdir (p=0,261). St. Jude Total XV grubundaki ALL hastalarının %53'ünde, BFM ALL-IC 2009 grubundaki ALL hastalarının %62,3'ünde en az bir kez mikrobiyolojik olarak tanımlanmış enfeksiyon epizodu izlenmiştir. ALL'li hastalardaki enfeksiyonların %38,4'ünü mikrobiyolojik olarak tanımlanmış, %27,3'ünü klinik olarak tanımlanmış enfeksiyonlar, %34,3'ünü ise odağı bilinmeyen ateş (OBA) atakları oluşturmaktadır. Mikrobiyolojik olarak tanımlanmış enfeksiyon sayısı, BFM ALL-IC 2009 grubunda St. Jude Total XV grubuna göre daha yüksektir (p=0,004). Uzamış nötropeni saptanan epizod sayıları ortalaması BFM ALL-IC 2009 grubunda, St. Jude Total XV grubuna göre daha yüksektir (p<0,001). ALL hastalarının St. Jude Total XV grubunda incelenen enfeksiyon epizodlarının %76,9'unda, BFM ALL-IC 2009 grubunda ise enfeksiyon epizodlarının %72,8'inde enfeksiyon tanısı sırasında nötropeni mevcuttur. ALL hastalarında enfeksiyon epizodu sırasında absolü nötrofil sayısı (ANS) ≤ 100 /mm3 olması (OR 41,53; %95 GA 4,51-382,02; p=0.001), enfeksiyon epizodu sırasında ANS'nin 100-500/mm3 olması (OR 74,03; %95 GA 6,87-797,78; p<0.001) ve hastada santral venöz kateter (SVK)/port varlığı (OR 176,46; %95 GA 16,79-1853,99; p<0.001) enfeksiyon sıklığında artışla ilişkilendirilmiştir. ALL hastalarında enfeksiyon epizodlarının %77,4'ünü nötropenik ateş (NPA), %21,9'unu SVK/port ilişkili enfeksiyon, %12,9'unu viral enfeksiyonlar, %5,9'unu fungal enfeksiyonlar oluşturmaktadır. ALL hastalarında BFM ALL-IC 2009 protokolü alıyor olmak (OR 4,75; %95 GA 2,10-10,73; p <0.001), NPA atağı sırasında hastanede yatıyor olmak (OR 2,02; %95 GA 1,40-2,93; p <0.001) ve uzamış nötropeni (OR 3,95; %95 CI 2,45-6,38; p<0.001) NPA sıklığında artışla ilişkilendirilmiştir. ALL hastalarında fungal enfeksiyon sıklığı %5,9 olup, invazif fungal enfeksiyonların %23,5'i kanıtlanmış, %76,5'i muhtemel invazif fungal enfeksiyon atağıdır. ALL hastalarında 3,5 yaştan küçük olmak (OR 0,87; %95 GA 0,56-0,77; p=0.006; AUC 0,068; duyarlılık %72; özgüllük %62,2), uzamış nötropeni (OR 2,01; %95 GA 1,15-3,50; p = 0.014); uzamış ateş (OR 2,12; %95 GA1,31-3,43; p=0.002) fungal enfeksiyon sıklığında artışla ilişkilendirilmiştir. Nötropenik ateş, SVK/port ile ilişkili enfeksiyon ve viral enfeksiyon sayısı ortalama değerleri BFM ALL-IC 2009 grubunda, fungal enfeksiyon sayısı ise St. Jude Total XV grubunda daha yüksek olup, bu farklılık sadece viral enfeksiyon açısından anlamlı bulunmuştur (p=<0,001). ALL hastalarında enfeksiyon epizodlarının %15,8'ini cilt enfeksiyonu/eşlik eden oral mukozit, %12,2'sini pnömoni, %11,7'sini gastrointestinal sistem (GİS) enfeksiyonu, %6,4'ünü üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), %2,8'ini üriner sistem enfeksiyonu oluşturmaktadır. Cilt enfeksiyonu/eşlik eden oral mukozit, GİS enfeksiyonu, üriner sistem enfeksiyonu ve ÜSYE sayısı BFM ALL-IC 2009 grubunda St. Jude Total XV grubuna göre anlamlı ölçüde daha yüksektir (p değerleri sırasıyla; <0,001; <0,001; 0,028; 0,020). Dördü de St. Jude Total XV grubunda olmak üzere tüm ALL'li hastaların 4/242'si (%1,7) enfeksiyon nedenli kaybedilmiştir. Çalışmamızdaki 49 AML hastasında saptanan enfeksiyon epizodlarının %45,1'inde en az bir mikrobiyolojik etken gösterilmiş olup, %27,2'si klinik olarak tanımlanmış enfeksiyon, %27,7'si odağı bilinmeyen ateş olarak sınıflanmıştır. AML'li hastalardaki enfeksiyon ataklarının %82'si NPA, %27,2'si SVK /port ilişkili enfeksiyon, %17,5'i viral enfeksiyon, %15'i fungal enfeksiyondur. AML tanılı hastalarda NPA atağı sırasında hastanede yatıyor olmak (OR 3,31; %95 GA 1,38-7,92; p=0,007), uzamış nötropeni (OR 3,47; %95 GA 1,17-10,24; p=0,024) NPA sıklığında artışla ilişkilendirilmiştir. AML tanılı hastalarda 31 invazif fungal enfeksiyon epizodu (8 kanıtlanmış, 2 kuvvetle muhtemel ,21 muhtemel) saptanmıştır. AML hastalarında pnömoni 36 (%17,5), cilt enfeksiyonları-eşlik eden oral mukozit 36 (%17,5), GİS enfeksiyonu 28 (%13,6), genitoüriner sistem enfeksiyonu 7 (%3,4), ÜSYE 9 (%4,4) epizodda izlenmiştir. AML hastalarında enfeksiyon ilişkili ölüm oranı %6,1'dir (3/49). Çalışmamızda ALL ve AML hastalarında enfeksiyona bağlı ölüm insidansı düşük bulunmuştur. ALL hastalarında; nötropeni, hastalarda SVK/port varlığı toplam enfeksiyon sıklığında; BFM ALL-IC 2009 protokolü alıyor olmak, NPA atağı sırasında hastanede yatıyor olmak, uzamış nötropeni NPA sıklığında; 3,5 yaştan küçük olmak, uzamış nötropeni, uzamış ateş ise fungal enfeksiyon sıklığında artışla ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız retrospektif olmakla beraber St. Jude ve BFM protokollerini kullanan ALL hastalarının enfeksiyon sıklıklarını karşılaştırması bakımından, özgün bir çalışmadır.
2015-2018 yılları arasında kemoterapi alan ve ateşle başvuran çocuklarda bakteriyel, viral, fungal ve parazitik enfeksiyonların değerlendirilmesi
Giriş: Kanserli çocuklarda sağ kalım hızları son yıllarda giderek artmıştır, bununla birlikte agresif kanser tedavisi yüksek enfeksiyon riski ile sonuçlanmıştır. Ateş, kanserli hastalarda sık karşılaşılan, çeşitli enfeksiyon ve enfeksiyon dışı nedenlerle ortaya çıkan bir durumdur. Enfeksiyonlar kanserli hastalarda ateşin temel kaynağıdır ve hem nötropenik hem de nötropenik olmayan hastalarda göz önünde bulundurulmalıdır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, çocuk onkoloji kliniğinde takipli, kemoterapi uygulanan, 38 ˚C ve üzerinde ateş nedeniyle başvuran, yatırılarak izlenen ve tedavi edilen hastalarda enfeksiyon sıklığının, enfeksiyon etkenlerinin ve risk faktörlerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Retrospektif olarak yürütülen bu çalışmada, veriler hastaların izlem dosyalarının taranması ile elde edilmiştir. Ocak 2015-Aralık 2018 tarihleri arasında Çocuk Onkoloji Bilim Dalı'nda kanser tanısı alan ve tedavi edilen hastalar içerisinde, 38 ˚C ve üzerindeki ateş nedeniyle çocuk onkoloji polikliniğine veya çocuk acil servisine başvuran ve yatırılarak tedavi edilen 94 hasta dahil edildi. Bu hastalara ait 212 ateş başvurusu çalışmaya alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, son uygulanan sistemik kemoterapi ile enfeksiyon arasındaki süre, yoğun bakım yatışları ve yoğun bakım yatış süreleri değerlendirildi. Klinisyen hekimler tarafından muayenede saptanan ve mikrobiyolojik incelemeler ile gösterilen enfeksiyon tanıları değerlendirmeye alındı. Hastanın ateşli döneminin, febril nötropeni olup olmadığını saptamak için mutlak nötrofil sayıları kaydedildi. Başvuruda ve hastanede yatış süresince alınan periferik kan ve kateter kan kültürleri, klinik bulgularına göre alınan idrar, dışkı, balgam, boğaz veya yara yeri sürüntü kültürleri ile saptanan bakteriyel ve fungal mikrobiyolojik ajanlar dökümente edildi. Solunum yolu virüslerinin saptanması için çalışılan multipleks PCR paneli, CMV-DNA PCR, EBV-DNA PCR, dışkıda viral PCR incelemeleri ile saptanan mikrobiyolojik ajanlar, dışkıda parazit bakısı ve serolojik yöntemlerle saptanan parazitler kaydedildi. Hastalara hastanede yatışı boyunca ve taburculukta düzenlenen antimikrobiyal tedaviler değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS 25.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 43'ü (%45,7) kız, 51'i (%54,3) erkek idi. Hastaların ortalama yaşı 87,02 aydı (4 ay-213 ay). Hastaların değerlendirmeye alınan 212 ateşli başvurusunun 103'ünde (%48,6) enfeksiyon odağı saptanamadı. Klinik belirti, fizik muayene bulguları ve mikrobiyolojik çalışmalar ile gösterilen enfeksiyon tanılarına bakıldığında; kateter enfeksiyonları en sık ateş nedeniydi. Periferik kan, kateter kan, idrar, dışkı ve yara yeri sürüntü kültürlerinde üreyen bakterilerin %46,4'ü Gram pozitif ve %53,6'sı Gram negatif bakterilerden oluşmaktaydı. Koagülaz negatif Staphylococcus ve Escherichia coli en sık saptanan bakteriyel etkenlerdi. Dört başvuruda idrar ve kateter kan kültüründe saptanan Candida türleri en sık fungal etkendi. On iki başvuruda (%5,6) saptanan Rhinovirüs en sık viral solunum yolu enfeksiyonu etkeni idi. Başvuruların %73,6'sında tercih edilen üçüncü kuşak sefalosporinler en sık anti-bakteriyel olarak görüldü. Mikrobiyolojik incelemeler ile gösterilen enfeksiyon etkenleri ve enfeksiyon tanıları, nötropenik olan ve olmayan hastalar açısından analiz edildiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Septik şokun, nötropenik hastalarda daha sık olduğu görüldü (p=0,02). Sonuç: Başvuruların %48,6'sında enfeksiyon odağı saptanamamıştır. Kateter enfeksiyonları en sık ateş nedenidir. Koagülaz negatif Stafilococcus en sık bakteriyel, Candida türleri en sık fungal, Rhinovirüs en sık viral etkendir. Bakteri, virüs ve mantarların dağılımında, nötropenisi olan ve olmayan hastalar arasında farklılık saptanmamıştır. Anahtar sözcükler: Çocuk; kanser; ateş; enfeksiyon; febril nötropeni.
Uygulama yönetimine göre bakteriyofajların hedef dokuya ve sahaya ulaşım oranları
Amaç: Uygulama yöntemlerine göre bakteriofajların hedef dokuya ve sahaya ulaşım oranlarını karşılaştırmaktır. Gereçler ve Yöntemler: Çalışma Mersin Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarında gerçekleştirildi.Deneyde 27 adet Wistar-Albino cinsi, 12- 14 haftalık erkek (200-240 g) rat kullanıldı. Deney hayvanı sayısı güç analizi yapılarak tip 1 hata 0.05, test gücü %80, etki büyüklüğü 0.816 alınarak minimum 24 olarak belirlendi. 3 denek kontrol grubu olarak ayrıldı. Deneklere çalışma boyunca 24o çevre sıcaklığı, %55–60 nem ve 12:12 saatlik aydınlık-karanlık döngüsü şartlarında bakım uygulanmış, kuru yem ve musluk suyuna serbest erişim sağlandı.Deneysel olarak Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus(MRSA) etkeni kullanılarak ratlarda PPE modeli oluşturuldu. Ratlar randomize olarak, bakteriofaj veriliş yoluna göre, intraperitoneal (IP), intravenöz (IV), oral (PO), ve lokal enjeksiyon (LE) olarak altışarlı dört gruba ayrıldı. PPE modeli oluşturulmayan 3 rat kontrol grubu olarak kullanıldı. Bakteriofaj olarak Stafilococcus Aureusa karşı etkili olduğu bilinen Sb-1 (Eliava Enstitüsü, Mikrobiyoloji ve Viroloji, Tbilisi, Gürcistan)faj kullanıldı. Faj suspansiyonu, üç gün boyunca, 1x108 PFU/ml suspansiyondan 0,1 ml/gün olacak şekilde intraperitoneal enjeksiyon (IP grubu), juguler vene intravenöz enjeksiyon (IV grubu), oral (PO grubu) veya cerrahi yara bölgesi lokal enjeksiyon (LE grubu) olmak üzere uygulandı. Kontrol grubunda ise bir deneğe aynı dozda 3 gün boyunca intravenöz, bir diğerine intraperitoneal ve sonuncuya da oral faj suspansiyonu uygulandı. 4. gün ratlar eksanguinasyon ile sakrifiye edilerek proksimal tibialarından 0.5 cm'lik kemik bloklar alındı ve gluteraldehitli tüpler içerisinde elektromikroskopik çalışmalar için histoloji laboratuarına verildi. Kontrol grubundaki 3 denekten ise kemiğe ek olarak karaciğer, böbrek, mide, beyin, kalp kası ve çizgili kas dokusu örnekleri alındı. Bulgular: Kontrol grubu dışındaki tüm deneklerde klinik olarak enfeksiyon gelişmiştir. Kontrol grubunun elektron mikroskopik incelemesinde, intravenöz, intraperitoneal ya da oral yolla bakteriofaj uygulanan deneklerin sadece böbreklerindeki bazı proksimal tübül epitel hücrelerinde yer alan mitokondrilerin bir 6 kısmında bakteriofaj öbekleri görülmüştür. Bu öbeklerin bulunduğu mitokondrilerde normal ultrastrüktürel yapının bozulduğu görülmüş ve normal mitokondrial kristalarda dejenerasyon ve kayıp izlenmiştir. Sağlam bakteri mevcudiyeti açısından, fagosite edilmiş faj olmayan bakteri sayısı açısından, fajın invaze ettiği bakteri sayısı açısından, sahadaki bakteriyofaj öbeği mevcudiyeti (fajın sahaya ulaşım oranı) açısından, deney sonucu sahadaki toplam bakteri sayısı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayıları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde ise toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayısı arasında gruplardan bağımsız kuvvetli pozitif doğrusal ilişki olduğu görüldü. Sonuçlar: Periprostetik enfeksiyon oluşturduğumuz deneysel hayvan modeli çalışmamızda dört farklı yol arasında(intraperitoneal, intravenöz, lokal ve oral) istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit etmedik. Toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayısı arasında gruplardan bağımsız pozitif (doğrusal) yönlü kuvvetli bir ilişki gözlemledik. Enfeksiyon odağı olmayan deneklerde ise fajların böbrek doku örnekleri hariç diğer doku örneklerinde gözlemlenmediğini belirledik. Anahtar Sözcükler: Periprostetik eklem enfeksiyonu, bakteriofaj,bakteriofajların veriliş yolları
COVİD-19 pandemi sürecinde bağışıklığı baskılanmış farklı hasta gruplarında latent tüberküloz enfeksiyonu prevalansının araştırılması
Latent Tüberküloz Enfeksiyonu (LTBE), aktif Tüberküloz (TB) hastalığına ait semptomları olmayan ve radyolojik olarak herhangi bir bulgu vermeyen, konakçı sisteminde uyku durumunda bulunan basillerin oluşturduğu TB enfeksiyonunun bir formudur. Bireylerde, altta yatan hastalıklara ve immünsüpresif tedavilere bağlı olarak immünsüpresyon oluşması durumunda, LTBE açısından reaktivasyon riski oluşmaktadır. Bu sebeple, LTBE'nin doğru bir şekilde tespit edilmesi önem taşımaktadır. LTBE'nin tanısında kullanılan testlerden biri olan QuantiFERON- TB Gold Plus (QFT- Gold Plus) testlerinin tanısal performası ise, herhangi bir immünsüpresif durumundan etkilenebilmektedir. Çalışmamızın amacı, altta yatan ek hastalıkları olan (COVID-19, HIV, diyabet, otoimmün hastalıklar vb.) ve steroid gibi immünosüpresanlarla tedavi almış bireylerde, bağışıklığı baskılayan bu koşullar altında LTBE varlığının araştırılması ve olası risk faktörlerinin değerlendirilmesidir. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde, Nisan 2021 – Nisan 2023 tarihleri arasında başvuran 280 hastanın örneği dahil edilerek yapılan bu çalışmada; birçok komorbiditesi bulunan ya da immünsüpresyon oluşturan ajanlarla tedavi alan hastalarda QFT TB Gold Plus test sonuçlarına göre LTBE prevalansının araştırılması amaçlanmıştır. Bu sonuçlara göre, COVID-19 geçirmiş olan hasta popülasyonunda LTBE prevalansının daha yüksek olduğunu tespit ettik (p=0,022). Buna ek olarak inflamatuvar otoimmün hastalıkları bulunan çalışma grubunda ise zayıflamış immünite sonucu IFN-Y üretimindeki düşüşe bağlı olarak negatifleşen LTBE sonuçları olduğunu gözlemlesek de anlamlı bir sonuç bulunmamaktaydı. Diğer altta yatan ek hastalıklar ve QFT sonuçları arasında da istatistiksel olarak bir anlamlılık bulunamamıştır. Ayrıca immünsüpresif özellikleri bulunan steroid gibi ajanlarla tedavi alan bireylerde LTBE prevalansına dair anlamlı bir sonuç tespit edilememiştir. Beklenilenin aksine elde ettiğimiz bu sonuçların, çalışmanın yetersiz hasta popülasyonu, hasta verilerinin sınırlı kalması gibi kısıtlılıklara bağlı olduğunu düşünmekteyiz (=0,950). Bunun yanı sıra biyobelirteçlerin tanısal rolünü saptamaya yönelik yaptığımız analizlerde, dahil edilen biyokimyasal testlerin tüm hasta popülasyonunda çalışılmamış olması gibi nedenlerle sonuçlarımız anlamlı bulunamamıştır. Ülkemizde, daha önce farklı birçok parametrenin dahil edilerek, LTBE araştırılmasına dair yapılan benzer bir çalışma bulunmadığı için bu bulgular bizlere farklı sonuçlar sunmaktadır. Fakat bu çalışma sonuçları, geniş ölçekli hasta ve kontrol grubunun dahil edildiği çalışmalara gereksinim olduğunu göstermektedir.
Karbapenem dirençli enterobacterales ile kolonize olan hastalarda enfeksiyon oluşumuna neden olan risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Karbapenem dirençli Enterobacterales (CRE), halk sağlığına yönelik küresel önemli tehditlerden biridir. Çalışmamızda, hastanede yatan hastaların klinik örneklerinde üreyen Enterobacterales türlerinin klinik ve mikrobiyolojik özellikleri ve CRE ile kolonize olan hastalarda gelişen enfeksiyonlarda tanımlanmış risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, Aralık 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan CRE üremesi tespit edilen, 18 yaş üstü erişkin 88 hasta dahil edildi. Hastaların verileri çalışma için hazırlanan hasta takip formuna (Ek-1) prospektif olarak kaydedildi. Hastalar klinik olarak değerlendirilerek kolonizasyon/enfeksiyon ayrımı yapıldı. Kolonizasyonu olan hastaların demografik özellikleri ve klinik sonuçları, CRE enfeksiyonu olanlar ile karşılaştırıldı ve enfeksiyon gelişimi açısından risk faktörleri araştırıldı. Enfeksiyon gelişiminde hastaların yaş, cinsiyet, komorbid durum, operasyon ve hospitalizasyon öyküsü, polimikrobiyal üreme arasında istatistiksel anlamlı bir fark olmadığı saptandı. İnvaziv girişim varlığının ve üriner sonda, nazogastrik sonda, arteryal katater uygulamalarının enfekte hastalarda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Daha önce kullanılan antimikrobiyaller incelendiğinde; enfekte hastalarda linezolid kullanımının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Enfekte vakalarda yoğun bakımda yatış ve mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler neticesinde CRE ile kolonizasyon sonrası enfeksiyon gelişimini önlemek için düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, hastalarla temas öncesi ve sonrasında standart önlemlere ve kılavuz önerilerine uyulmalı, antibiyotiklerin gereksiz tüketimi önlenmeli, gereksiz invaziv araç kullanımı ve girişimlerinden kaçınılmalıdır. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon, Karbapenem dirençli Enterobacterales, Kolonizasyon, Risk faktörleri
Yoğun bakım hemşirelerinin santral venöz kateter ilişkili enfeksiyonları önlemede kanıta dayalı kılavuz bilgilerini kullanma durumları
Bu çalışma, hemşirelerinin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonlarını önlemede kanıta dayalı kılavuz bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla, tanımlayıcı tipte planlandı ve uygulandı. Araştırmanın örneklemini 25.02.2021-01.05.2021 tarihleri arasında, Türkiye'deki yoğun bakım ünitelerinde görev yapan 394 hemşire oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Hemşire Kişisel Bilgi Formu " ve "Yoğun Bakım Hemşirelerinin Santral Venöz Kateter İlişkili Enfeksiyonları Önlemede Kanıta Dayalı Kılavuz Bilgilerini Değerlendirme Testi" kullanıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve karşılaştırma testleri kullanıldı. Katılımcıların santral venöz kateter ilişkili enfeksiyonların önlenmesine ilişkin bilgi testi puan ortalaması 5.15±2.19 bulundu. En çok doğru yanıt verilen uygulama (n=332) "santral venöz kateter yoluyla lipid emülsiyonları verilen infüzyon setlerinin 24 saat içerisinde değiştirilmesi önerilmektedir" olduğu bulundu. Bu çalışmada hemşirelerin santral venöz kateter ile ilişkili enfeksiyonların önlenmesinde kanıta dayalı uygulamalara ilişkin bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı, eğitim ve deneyimin fazla olması bilgi düzeyini arttırdığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Santral venöz kateter, kateterle ilişkili enfeksiyon, kan dolaşımı enfksiyonu, yoğun bakım hemşiresi
İnvaziv stenotrophomonas maltophilia infeksiyonları predispozan faktörlerinin ve mortalite belirteçlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Dünya genelinde ve özellikle ülkemizde artan antimikrobiyal direnç hem klinisyenlere hem de ülke ekonomisine büyük yükler yüklemiştir. Bununla beraber gram negatif bakterilerdeki çoklu ilaç direncindeki artışla yeni antibiyotik molekülü geliştirilmesindeki artış paralel seyretmemektedir. Hal böyle iken dirençli bakterilerle oluşan enfeksiyonların yönetimi, antimikrobiyal tedavi seçenekleri kısıtlandığından giderek zorlaşmaktadır. Malignite, immunsupresif ajanların kullanımındaki artış ve bu durumlara sahip hastaların hastane yatışı gerekliğinden dolayı hastane kökenli enfeksiyonlarda bir artış söz konusudur. Bu tür hastalarda S. maltophilia enfeksiyonları morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. Stenotrophomonas maltophilia'nın birçok antibiyotik sınıfına doğal dirençli olması da tedaviyi daha da karmaşık hale getirir. Çalışmamızın amacı klinik örneklerinden S. maltophilia izole edilen hastalarda predispozan faktörleri ve mortalite risk faktörlerini araştırmaktır. Gereç-Yöntem: Ocak 2019 ve Kasım 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanelerinin yoğun bakım ünitelerinde ve çeşitli kliniklerde yatarak tedavi görmekte olan 18 yaş ve üzeri, herhangi bir kültüründe enfeksiyon etkeni olduğu kabul edilen S. maltophilia izole edilen hastalar çalışmaya alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 433 S. maltophilia suşu dahil edildi, izole edildikleri hastaların özellikleri değerlendirildi. S. maltophilia enfeksiyonlarının en sık görüldüğü bölüm yoğun bakımlardı. (%35,6). En çok S. maltophilia izole edilen klinik örnekler solunum yolu örnekleri idi. Çalışmada 30 günlük mortalite %34,4 olarak bulundu. Direnç oranları Trimetoprim/sülfametoksazol ve Levofloksasin için sırasıyla %4,6 ve %7 bulundu. Çok değişkenli analizde etkin antibiyoterapi almamak, mekanik ventilasyon, santral venöz kateter, üriner kateter ve hipoalbuminemi mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak tespit edildi. Sonuçlar: Bu çalışma ile S. maltophilia enfeksiyonu geliştiğinde hastaların mortal seyredebileceği, bundan dolayı S. maltophilia için predispozan faktörleri taşıyan hastaların ampirik tedavileri düzenlenirken tedavinin bu patojeni de akılda tutulması gerekliliği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Stenotrophomonas maltophilia, mortalite, risk faktörleri
Hepatit B ve Hepatit C enfeksiyonlarının Behçet hastalığının seyri üzerindeki etkisi
Giriş: Behçet hastalığı (BH) oral ülser, genital ülser ve üveitten oluşan üç bulgunun yanında eklemlerde, deride, damarlarda ve diğer organlarda tutulum yapabilen kronik vaskülitik karakterde bir hastalıktır. Hala etyolojisi tam olarak aydınlatılamayan kronik, relapslar, ataklar ve remisyonlarla giden bir hastalıktır. BH 'da etyolojide ve klinik tutulumlarda hepatit B virüsü (HBV) ve hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonlarının etkisinin olabileceğini düşünerek bu çalışmayı tasarladık. Yöntem: Ekim 2017 ile Ekim 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı / Romatoloji Bilim Dalı Multidisipliner Behçet Polikliniğine başvuran ve hepatit serolojisine yönelik test gönderilen 145 hasta retrospektif olarak analiz edilerek çalışmamıza dahil edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil olan hastalardan 4 tanesinde HBsAg pozitif ve kronik hepatit B enfeksiyonu mevcuttur. 24 hastada anti-HBc pozitif olup HBV ile karşılaşıldığını göstermektedir. Çalışmanın alt grup analizleri yapıldığında anti-HBc negatif grupta 121 hasta ve anti-HBc pozitif grupta 24 hasta saptanmıştır. Bu iki grubun BH klinik tutulum şekilleri karşılaştırıldığında anti-Hbc pozitif grupta genital ülser sıklığı, göz tutulumu oranı ve vasküler tutulum durumunda PTE sıklığının anti-HBc negatif gruba göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa dahi oransal olarak daha fazla olduğu görülmektedir. Çalışmamızda çıkan sonuçlarda HBsAg pozitifliğinin 4 hasta (%2,7)ile sınırlı kalması istatistiksel anlamlılık ve güvenilirlik düzeyi düşürmekle birlikte toplumumuzdaki kronik hepatit B prevalansı ile benzer bir orana sahiptir. Bizim çalışmamızda ele alınan hastaların hepatit B serolojisini değerlendirirken diğer çalışmalardan farklı olarak bu hastaların klinik tutulumu ve Behçet için kullandığı ilaçlar da göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılmış olması çalışmamızı değerli kılan etkenlerden birisidir. Çalışmadaki 145 hastadan sadece 1 tanesinde anti-HCV pozitifliği görülmüş olup hepatit C enfeksiyonu ile Behçet hastalığı arasında bir ilişki bulunmadığını bize göstermiştir Sonuç: HCV enfeksiyonunun BH ile ilişkisi gösterilememiştir. Hepatit B enfeksiyonunun Behçet hastalığının etyopatogenezi ve klinik tutulumları arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Anahtar Sözcükler: Behçet hastalığı, hepatit B, hepatit C
Yeşil çay içeren bazı ürünlerde fenolik bileşiklerin miktar tayini ve fırsatçı fungal enfeksiyonlarına karşı etkinliğinin değerlendirilmesi
Fırsatçı fungal enfeksiyonlar toplumda immün yetmezliği bulunan bireylerin artması ve antifungal ilaçlara karşı gelişen ilaç direncinden dolayı tedavisi zor, maliyetli ve mortalitesi yüksek enfeksiyonlar olarak önemli halk sağlığı problemi olarak ifade edilmektedir. Antifungal etkili fitokimyasalların ilaç direnci ve anti-fungal ilaçların yan etkilerinden dolayı görülen koplikasyonlara karşı adjuvan ajanlar olarak veya profilakside haricen veya dahilen kullanılabilirliğini gösteren çalışmalar çeşitli makalelerde yer almaktadır. Özellikle fenolik bileşikler üzerinde de güçlü antimikrobiyal etkilerinden dolayı antifungal aktivite çalışmaları önem kazanmıştır. Tez çalışmamız kapsamında Camellia sinensis (L.) O. Kuntze bitkisinde elde edilen yeşil çayın ve yeşil çayda bulunan fenolik bileşik içeriklerinin antifungal aktivite ilişkili olduğunu gösteren literatürler esas alınarak, Türkiye'de eczane, market ve internet aracılığıyla temin edilen yeşil çay örneklerinin ve yeşil çay içeren gıda takviyelerinin fenolik madde içerikleri LC-ESI-MS/MS yöntemi ile tespit edilmiş olup C. albicans, C. parapsilosis, C.krusei ve C. glabrata mayalarına karşı antifungal aktivitesi araştırılmıştır. Tez çalışması sonucunda yeşil çay örneklerinin tamamının C. parapsilosis, C. glabrata türlerine etki gösterdiği gözlenirken Matcha çayına ait 3 örnekten hazırlanan ekstrelerde antifungal aktivite gözlenmiştir. Tez çalışması kapsamında Matcha çayının C. glabrata ve C. parapsilosis'e karşı antifungal etki gösterdiğ ilk kez bu çalışmada gösterilmiştir. Gıda takviyesi örnekleri incelendiğinde ise, çay örneklerinden farklı olarak özelllikle fenolik bileşikler üzerinden standardize örneklerin C. krusei'ye karşı antifungal etki gösterdiği gözlenmiştir. Çalışmada kullanılan hiçbir örnek C. albicans'a karşı antifungal etki göstermemiştir. Antifungal etkinin literatür verileriyle uyumlu olarak fenolik bileşik içerikleriyle ilişkili olduğu ancak fenolik bileşikleri benzer oranlarda içerdiği halde antifungal aktivite göstermeyen örneklerde ise analiz kapsamında tespit edilemeyen antagonizmaya neden olan bazı bileşik içeriğinden şüphe duyulmuştur. Ayrıca, yetiştirme veya depolama sırasında fizikokimyasal tepkimeler sonucunda bozunarak antagonist etki gösteren kimyasallar veya antagonizmaya neden olabilecek tağşişat varlığı ile ilişkili olabileceği de düşünülmektedir. Tez çalışması kapsamında yeşil çay, Matcha çayı ve gıda takviyeleri hakkında daha fazla çalışma yapılması gerekliliği ve fırsatçı fungal enfeksiyonların tedavisinde adjuvan veya profilaktik ajan olarak kullanımları hakkında olumlu sonuçlar edildiği görülmüştür.
Kan kültürlerinden izole edilen koagülaz negatif stafilokoklarda sasX, ACME ve çeşitli virulans faktörlerinin araştırılması
Hastanede uzun süre yatışlara bağlı kateterizasyon işlemlerinin artması ve implante edilebilir tıbbi cihazların yaygın kullanımı nedeniyle koagülaz negatif stafilokokların (KNS) kan dolaşım enfeksiyonlarındaki rolü artmıştır. Bu çalışmada kan kültürlerinden izole edilmiş olan KNS suşlarında virülans ilişkili sasX, arjinin katabolik mobil element (ACME) genlerinin, biyofilm yapımının ve biyofilm ilişkili bazı virülans faktör genlerinin araştırılarak etken ve kontaminant olarak tanımlanmış suşlardaki sıklıklarının belirlenmesi amaçlandı. Kan kültürlerinden izole edilen 150 KNS suşu çalışmaya dahil edildi. Klinik ve mikrobiyolojik veriler temel alınarak izole edilen suşların 50'si etken ve 100'ü kontaminasyon izolatı olarak gruplandırıldı. Suşlar otomatize bakteri tanımlama sistemi ile tür düzeyinde tanımlandı. sasX, ACME, MecA ve biyofilm ilişkili virülans faktör genlerinin varlığı inhouse PCR yöntemi ile araştırıldı. Fenotipik olarak biyofilm oluşumu mikroplak yöntemi ile araştırıldı. Çalışmaya alınan KNS suşlarının 95'i (%63,3) S. epidermidis, 25'i (%16,7) S. hominis, 22'si (14,7) S. haemolyticus, 6'sı (%4) S. capitis, 1'i (%0,7) S. intermedius ve 1'i (%0,7) S. warneri olarak tanımlandı. Tüm suşların 125'inde (%83,3) mecA geni pozitif bulunurken etken ve kontaminasyon grupları arasında mecA pozitiflik oranı açısından fark bulunmadı (p=0,877). sasX varlığı kontaminasyon grubunda 14 (%14) suşta, etken grubunda 5 (%10) suşta olmak üzere toplam 19 suşta pozitif bulundu. sasX pozitiflik oranı açısından etken ve kontaminasyon grubundaki suşlar arasında fark bulunmadı (p=0,327). ACME ilişkili ArcA, kdpA ve opp3B operonlarının herhangi birinin varlığı kontaminasyon grubundaki suşların 32 (%32)'sinde, etken grubundaki suşların 6 (%12)'sında pozitif olarak saptandı. Gen bölgeleri ayrı olarak değerlendirildiğinde kontaminasyon grubundaki 30 (%30) suşta ArcA pozitif, 7 (%7) suşta kdpA pozitif, 8 (%8) suşta opp3B pozitif iken, etken grubunda ise 6 (%12) suşta ArcA pozitif, 1 (%2) suşta kdpA pozitif ve 3 (%6) suşta opp3B pozitif bulundu. Kontaminasyon grubundaki suşlarda ACME ve ArcA pozitiflik oranı anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı (sırasıyla p= 0,008 ve p= 0,015). Fenotipik olarak biyofilm oluşturma özellikleri araştırıldığında tüm suşların 67'si (%44,7) biyofilm oluşturmazken, 39'u (%26) zayıf düzeyde, 15'i (%10) orta düzeyde, 29'u (%19,3) ise güçlü düzeyde biyofilm oluşturdu. Etken grubundaki suşların %52'sinde herhangi bir düzeyde biyofilm oluşumu saptanırken, kontaminasyon grubundaki suşlarda bu oran %57'ydi. Gruplar arasında biyofilm oluşturan suş oranı açısından anlamlı fark bulunmazken (p=0,561), kontaminasyon grubundaki suşların %14'ü , etken grubundaki suşların ise %30'unun güçlü düzeyde biyofilm oluşturduğu bulundu ve biyofilm oluşturma düzeyleri açısından gruplar arasındaki fark anlamlıydı (p=027). Biyofilm ilişkili İcaA, icaD, IS256, aap ve bhp virülans genleri kontaminasyon grubundaki suşlarda sırasıyla %33, %45, %43, %74 ve %6 oranında, etken grubundaki suşlarda %64, %62, %64, %74 ve %8 oranında pozitif olarak bulundu. Etken grubunda İcaA, İcaD ve IS256 pozitiflik oranları kontaminasyon grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunurken (sırasıyla p<0,001, p=0,050, p=0,015), aap ve bhp pozitiflik oranı açısından iki grup arasında fark bulunmadı. İcaA ve icaD birlikte pozitifliği kontaminasyon grubunda %29, etken grubunda %56 oranında bulundu ve gruplar arasındaki fark anlamıydı (p=0,001). İcaA, icaD ve IS256 birlikte pozitifliği kontaminasyon grubundaki suşlarda %17 iken, etken grubundaki suşların %38'inde pozitifti ve her üç geni birlikte bulundurma oranı açısından fark anlamlıydı (p=0,005). Çalışmaya alınan tüm suşlar içinde icaA ve icaD'nin birlikte pozitif olduğu toplam 57 suşun 46(%80,7)'sında herhangi bir düzeyde biyofilm oluşumu gözlenmiştir. İcaA ve icaD'nin birlikte pozitif olduğu suşlarda herhangi bir düzeyde biyofilm pozitiflik oranı, İcaA veya icaD 'nin tek başına pozitif olduğu veya her ikisinin negatif olduğu suşlara göre anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0,001). Sonuç olarak bu çalışmada güçlü biyofilm oluşturma, biyofilm ilişkili icaA, icaD, IS256 genlerini tek ya da çoklu bulundurma oranı etken olarak sınıflandırılan suşlarda daha yüksek oranda saptanmışken, özellikle ACME ilişkili ArcA pozitifliği kontaminasyon grubundaki suşlarda daha yüksek oranda bulunmuştur. Bu bulgular KNS suşlarında bazı gen bölgelerinin varlığının etken veya kontaminasyon ayrımında yol gösterici olabileceğini düşündürmüştür.
Elektif primer total diz ve kalça artroplastisi öncesinde yapılan rutin enfeksiyon taramasının sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı unikondiler diz, total diz, total kalça artroplastisi cerrahileri öncesi preoperatif değerlendirmede rutin olarak uygulanan idrar ve burun kültürlerinin ve tam idrar tetkiki taramasının periprostetik enfeksiyonu tespit etmede ve önlemede etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya yerel etik kurul onayı alındıktan sonra Pamukkale Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 01.01.2015 - 01.01.2021 tarihleri arasında diz veya kalça eklem osteoartriti tanısı nedeniyle elektif unikondiler diz artroplastisi, total diz artroplastisi veya total kalça artroplastisi cerrahisi geçirmiş, uygun kriterleri karşılayan 650 hasta dahil edildi. Hastaların preoperatif tam idrar tetkik, idrar ve burun kültür sonuçları hastane yazılım sistemi üzerinden kaydedildi. Hastalar telefonla sorgulanarak periprostetik enfeksiyon gelişiminde hastaya bağlı risk faktörleri ve demografik veriler toplandı. Elde edilen veriler SPSS 28.0 yazılımı kullanılarak analiz edildi. Tüm analizlerde p değeri < 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen 650 hastanın 136'sı (%20.9) erkek, 514'ü kadındı (%79.1). 9 hastada periprostetik enfeksiyon saptandı. Periprostetik enfeksiyon etkeni patojen bakteriler çift aşamalı revizyon cerrahilerinde alınmış kültürlerde üreyen etkenler olarak kaydedildi. Sonuç olarak erkek cinsiyet periprostetik enfeksiyon gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olarak bulundu. Preoperatif dönemde alınan idrar kültürü, burun kültüründe izole edilen bakteriler, tam idrar tetkikindeki lökosit ve nitrit değerleri ile periprostetik enfeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Bu tetkiklerin preoperatif taramada periprostetik enfeksiyonu tespit etmede ve önlemede etkisinin olmadığı gösterilmiştir.
Periprostetik eklem enfeksiyonlarında maliyet
Amaç: Hastanemizde primer veya aseptik revizyon artoplasti uygulanmış, takibinde PEE gelişen ve gelişmeyen hastaların maliyetlerini birbiri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmek, yapılan harcamaları kategorize ederek iki grup arasındaki maliyet farklılıklarını analiz etmektir. Gereç ve Yöntemler: Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi'nde, Ocak 2014- Ocak 2018 tarihleri arasında, kalça veya diz eklemine primer artroplasti veya aseptik revizyon artroplasti uygulanan ve Ocak 2014- Haziran 2018 tarihleri arasında PEE tanısı ile hospitalize edilen, Ocak 2019 tarihine kadar PEE tedavi süreci tamamlanmış olan hastalar PEE çalışma koluna dahil edildi. Kontrol grubu ise 1:2 oranında belirlenerek çalışmaya dahil edildi. Tüm süreçler boyunca hastalar için yapılan harcamalar tespit edildi ve her bir harcama, harcamanın yapıldığı yılın ortalama döviz kuruna göre dolar ($) cinsine çevrildi. Bulgular: Diz ve kalça artroplastisi uygulanan toplam 4321 hastanın 87'sinde PEE tespit edildi, kontrol grubuna 174 hasta dahil edildi. PEE grubundaki hastaların yaşlarının ortancası 70 (38-87) olarak bulundu ve hastaların 27'si (%31) erkek, 60'ı (%69) da kadındı. Kontrol grubunda da hastaların yaşlarının median değeri 67 (30-94), 60'ı (%34,5) erkek, 114'ü (%65,5) kadın olarak tespit edildi. PEE ve kontrol grubunda sırasıyla 32-58 (%36,8- %33,3) hastaya kalça, 55-116 (%63,2- %66,7) hastaya diz artoplastisi yapıldığı belirlendi. İki grupta komorbid durumlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Hastanede yatış süresince yapılan harcamalar değerlendirildiğinde; PEE grubunda kişi başı 1.677 $ (554,4$- 13.605,2$), kontrol grubunda 494 $ (269,3$- 3.790,9$) olduğu tespit edildi (p<0,001). PEE grubunda, kontrol grubuna göre hastanede yatış, YBÜ yatış, kan merkezi, laboratuvar, mikrobiyoloji, radyoloji, konsültasyon, antibiyotik harcamalarında istatistiksel olarak anlamlı artış izlendi (p<0,001). Primer operasyon harcamaları ve primer protez maliyeti iki grupta benzer bulundu, revizyon operasyon harcamaları ve revizyon protez/spacer maliyeti ise kontrol grubunda olmadığı için istatistiksel değerlendirme yapılamadı. PEE grubundaki kişi başı harcamanın, kontrol grubundan 3,4 kat fazla olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: PEE gelişimi, eklem artroplastisi sonrası istenmeyen bir komplikasyon olup, maliyette belirgin artışı da beraberinde getirmektedir. Bu artış ciddi bir ekonomik yük oluşturmaktadır. Bu nedenle PEE gelişimi durumunda oluşan harcamalar ayrı ayrı analiz edilmeli, bunları etkileyen faktörler belirlenmeli ve harcamaların en fazla olduğu gruptan başlayarak, oluşan maliyetin azaltılması için neler yapılabileceği değerlendirilmelidir. Ama daha öncelikli olarak PEE'nin azaltılması amaçlanmalı, zemin hazırlayan faktörler iyi analiz edilmeli ve önlem alınmalıdır. Mevcut çerçevede, PEE gelişimini etkileyen ve PEE maliyetine etki eden faktörlerin analiz edildiği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Protez eklem enfeksiyonu, artroplasti, maliyet, harcama
3-24 ay arası, en az 3 aylık rutin D vitamini kullanmış olan çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu ile D vitamini düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması
3-24 Ay Arası, En Az 3 Aylık Rutin D Vitamini Kullanmış Olan Çocuklarda İdrar Yolu Enfeksiyonu ile D Vitamini Düzeyi Arasındaki İlişkinin Araştırılması Giriş ve Amaç İdrar yolu enfeksiyonu, çocuklarda görülen enfeksiyonlar içinde ikinci sıklıkta yer almaktadır. Tanısı konmamış veya düzgün tedavi edilmemiş İYE, infantlarda özellikle büyüme geriliğine neden olmaktadır. D vitamini ve immün sistemle ilgili literatürde birçok çalışma bulunmaktadır. Vitamin D'nin immün sistem üzerine etkileri iki biyolojik temele dayandırılmaktadır. Lenfosit, makrofaj ve dendritik hücreler gibi immünite ile ilgili hücrelerde vitamin D reseptörlerinin varlığı ve bu hücrelerin lokal olarak aktif vitamin D sentezini sağlayan 1-alfa hidroksilaz enzimini bünyelerinde barındırmalarıdır. Bu çalışmada İYE tanısı alan, 3-24 ay arası çocuklarda, idrar yolu enfeksiyonu geçirme ile 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2 D3 düzeyi arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca, İYE'ye sebep olan predispozan faktörler, İYE etiyolojisi ve tedavileri de değerlendirildi. Gereç ve Yöntemler Çalışmamız, kesitsel olarak, 1 Eylül 2021 ile 1 Eylül 2022 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran, idrar yolu enfeksiyonu (İYE) tanısı alan (n=57) ve aynı yaş ve cinsiyette sağlıklı (n=57) toplam 114 çocuk ile gerçekleştirildi. Tüm çocukların demografik verileri (yaş – kilo – boy – D vitamini kullanım dozu ve süresi – sünnet – üriner USG bulguları) olgu takip formuna kaydedildi. Ayrıca, tüm çocukların üriner USG'leri aynı deneyimli radyolog tarafından yapıldı. Çalışmadaki veriler, istatistiksel analizler değerlendirildiğinde, p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışmamızda İYE ve kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, vücut ağırlığı persantili ve baş çevresi dışındaki demografik veriler arasında farklılık saptanmadı. Ayrıca, İYE ve kontrol gruplarının serum 25-(OH) D (21.9 ng/ml karşı 23.3 ng/ml) ve 1,25-(OH)2 D3 (37.6 pg/dl karşı 39.6 pg/dl) düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). İYE grubu erkek çocuklarında sünnet oranının sağlıklı gruba göre düşük (p<0.05) ve İYE grubunda böbrek anomalilerinin sağlıklı gruba oranla anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0.05). İYE etkeni olarak, en sık görülen mikroorganizma E.Coli olup, tedavide en sık tercih edilen antibiyotiğin Amoksisilin-Klavulonat olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olgular 25-OH D düzeylerine göre; (12-19.9 ng/ml) değerinde olanlar yetersiz ve (≥20 ng/ml) olan çocuklar yeterli olarak iki gruba ayrıldı. 25-(OH) D düzeyi yetersiz ve yeterli olan gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç ve Tartışma Çalışmamızda idameden D vitamini (400 IU/gün) alan ve İYE saptanan infantlarda serum 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeylerinin kontrol grubundan farklı olmadığını gördük. Sonuçta, serum 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeyleri normal olan infantlarda, İYE geçirmede başka sebeplerin enfeksiyonla ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. D vitamininin immün sistem üzerindeki etkilerinin kısmen bilinmesine rağmen, çalışmamızda İYE ve sağlıklı grup arasında 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmaması, D vitamininin İYE'ye karşı koruyucu etkisinde sadece serum D vitamini düzeyinin değil, aynı zamanda immün sistem yoloğında yer alan başka moleküllerin de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, D vitamini epitelyal bağlantılarının sağlanmasında görevli vitamin D reseptörü (VDR) çalışmamızda bakılamamış olup, buradaki farklı mekanizmaların da katkısı olabilir. Literatürde, 25-(OH) D ile İYE arasındaki ilişkiyi araştıran birçok çalışma olsa da, bildiğimiz kadarıyla 1,25-(OH)2D3 ile İYE arasındaki ilişkiyi araştıran çalışma bulunmamaktadır. Erkek çocuklarda sünnet ile prepisyumda bakteri taşıyıcılığının ortadan kaldırılmasının, İYE'ye karşı koruyucu olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir (10,12,17,18). Çalışmamızda da, sünnet olan sağlıklı çocuklarda İYE geçirme sıklığının 12 kat azaldığını gördük. Bu bağlamda, infantlarda İYE'nin önlenmesinde sünnetin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Konjenital üriner sistem anomalileri (CAKUT), çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunun en önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır (10,34). Çalışmamıza alınan tüm olgulara, üriner sistem anomalilerinin araştırılması amacıyla üriner sistem USG yapıldı. Çalışmamızda, USG'de sağ böbrekte %36.8 ve sol böbrekte %59.6 oranında kontrol grubundan anlamlı fazla olan USG anomalileri saptandı. Böbrek anomalisi varlığının İYE için ciddi risk faktörü olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamızda, İYE semptomları, antibiyogramda üreyen mikroorganizmalar ve tedavide kullanılan antibiyotikler literatür ile uyumlu saptandı. Çalışmamızda bakterilerin antibiyogram dirençlerine bakıldığında; ampisilin ve TMP-SMX'e karşı yüksek oranda direnç saptandı. Sonuçta idrar kültüründe üreyen bakterilerde antibiyotik direnci ciddi bir sorundur. Özellikle, farklı enfeksiyonlarda ortak kullanılan antibiyotiklere olan direnç ilerleyen yıllarda daha fazla sorun olarak karşımıza çıkacaktır.
Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım
Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi intörn hekimlerinin izolasyon önlemleri konusunda bilgi ve farkındalık düzeyleri
Bu çalışma tanımlayıcı nitelikte olup, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi intörn hekimlerinin izolasyon önlemleri konusunda bilgi ve farkındalık düzeylerini belirlemek, çıkan sonuçlar doğrultusunda öneriler geliştirmek amacıyla 2020 Şubat - 2020 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilmiş nicel bir çalışmadır. Araştırmanın evreni, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2019-2020 eğitim yılında öğrenim gören ve araştırmaya gönüllü olarak katılan 101 intörn hekimden oluşmuştur. Veri toplama aracı olarak, literatürden yararlanarak hazırlanan ve üç bölümden oluşan anket formu kullanılmıştır. Anketin ilk bölümünde kişisel bilgilerin yer aldığı altı adet soru, ikinci bölümde intörn hekimlerin izolasyon önlemleriyle ilgili bilgilerini değerlendirmek amacıyla hazırlanmış olan ve yalnız bir doğru yanıtın olduğu 15 adet çoktan seçmeli soru, üçüncü bölümünde ise 18 maddeden oluşan intörn hekimlerin izolasyon önlemlerine uyumunu belirlemeye yönelik Beşli Likert Ölçeği şeklinde hazırlanan ifadeler yer almaktadır. Anketler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme ile uygulanmış ve intörn hekimlerin onayları alınmıştır. Araştırmadaki verilerin sonuçları IBM SPSS Statistics 26 programı kullanılarak analiz edilmiş, tanımlayıcı istatistiksel metodlar, Ki-kare ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. P<0,05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. İntörn hekimlerin %90'ından fazlasının izolasyon önlemleri, standart izolasyon önlemleri, el hijyeni, eldiven kullanımı, bulaş yoluna yönelik izolasyon yöntemlerinin figürleri, temas izolasyonunda kullanılan ekipmanlar ve damlacık yoluyla bulaşmayan enfeksiyon etkeni konusunda yeterince bilgili oldukları; hastanedeki beş el yıkama endikasyonu, koruyucu ekipmanlar, temas ve solunum izolasyonu gerektirmeyen enfeksiyon etkenleri, damlacık ile solunum izolasyonunda kullanılan maske çeşitleri ve negatif basınçlı odanın kullanıldığı izolasyon yöntemi konusunda %50'sinin bilgilerinin eksik olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca intörn hekimlerin tamamına yakınının cerrahi el yıkama süresini yanlış bilmesi de bu konudaki eksikliklerini ortaya koymuştur. İntörn hekimlerin bilgi sorularına verdikleri doğru yanıtlar cinsiyete göre incelendiğinde, koruyu ekipman çıkarma sırası ile temas izolasyonu gerektirmeyen enfeksiyon etkeni sorusuna verilen yanıtlar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Bilgi sorularına verilen doğru yanıtlar akademik başarı değişkenine göre incelendiğinde ise cerrahi el yıkama süresi ile temas izolasyonu gerektirmeyen enfeksiyon etkeni sorusuna verilen yanıtlar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Çalışmamız sonuçları ışığında intörn hekimlerin izolasyon önlemlerine yönelik daha fazla eğitime ihtiyaç duydukları ortaya konulmuştur. Bu nedenle hekim adaylarımızın izolasyon önlemleri konusundaki bilgi düzeyleri gözden geçirilmeli, eğitim müfredatlarında izolasyon yöntemleri konusuna daha fazla yer verilmeli ve pratik eğitimlerde bu konular üzerinde daha fazla durularak intörn hekimlerin mezuniyet öncesinde izolasyon önlemlerine yönelik bilgi eksiklikleri tamamlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: El dezenfeksiyonu, Hastane enfeksiyonları, Hasta izolasyonu, İntörnlük.
Hastane sağlık personellerinin izolasyon önlemleri bilgi ve uyum düzeyinin belirlenmesi
Amaç: Araştırma, Van Bölge Eğitim Araştırma Hastanesinde çalışan sağlık personellerinin hastane enfeksiyonlarını önlemek için izolasyon önlemlerine uyum düzeylerini belirlemek, sonuçlar doğrultusunda öneriler geliştirebilmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışan toplam 150 gönüllü sağlık çalışanı oluşturmuştur. Araştırma, Aralık 2020 ve Temmuz 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, farklı literatürlerden yararlanılarak oluşturulan anket formu ve Tayran tarafından geliştirilen "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Anketin ilk bölümünde; kişisel bilgiler, hastane enfeksiyonları ve izolasyon önlemlerine uyum durumu ve sağlık çalışanlarının bilişsel düzeyinin tespiti ile ilgili sorular yer almaktadır. İkinci bölümde ise "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği (İÖUÖ)" bulunmaktadır. Bulgular: Çalışma sonucunda elde edilen bulgular, SPSS 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, aritmetik ortalama, ortalama ve ± standart sapma olarak verilmiştir.Verilerin analizinde ANOVA ve Bağımsız Gruplar T Testi kullanılmıştır. Bulgular literatür bilgileri ışığında tartışılarak sonuçlandırılmıştır. Sağlık çalışanlarının hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon önlemlerine uyumları yüksektir. Cinsiyet, medeni durum, görev, eğitim durumu, meslekte çalışma yılı, hastane enfeksiyonları ve izolasyon önlemleri hakkında yeterli bilgiye sahip olma durumu, hastane enfeksiyonlarının eğitimle kontrol edilebileceğine inanma durumu, çalıştıkları birimde uyguladıkları izolasyon türü, izolasyon odası ayırabilme durumları, hastane enfeksiyonlarının yayılmasında sağlık personelinin etkisi olduğuna inanma durumu, enfeksiyonların önlenmesinde el hijyeninin etkili olduğuna inanma durumlarının izolasyon önlemlerine uyumu etkilediği tespit edilmiştir. Yaş, hastane enfeksiyonları ile ilgili eğitimleri kimden/nereden aldıkları, izolasyon uygulanan hasta bulunma durumları ise izolasyon önlemleri uyumu üzerinde etkisi olmayan değişkenler olarak nitelendirilmiştir. Ölçek alt boyutlarından en fazla anlamlılık çevre kontrolü ve bulaşma yolu boyutlarındadır. Hastane sağlık çalışanlarının hasta izolasyon önlemleri ile ilgili bilişsel düzeyleri yüksektir. İzolasyon önlemlerini uygularken en sık yaşanan sorun, hasta ve hasta yakınlarının izolasyon önlemlerini uygulama konusunda sağlık çalışanlarına sorun teşkil etmeleridir, en az yaşanan sorun ise izole hastayı normal hastadan ayırt edememedir. Sonuç: Sağlık çalışanlarına izolasyon önlemlerine uyum konusunda; kurum bazında verilen tüm eğitimlerde ve kişisel olarak alınan tüm eğitimlerin güncel bilgiler ile belirli aralıklarla tekrarlanması, gerekli otoriteler tarafından düzenli aralıklarla gözlemlerin yapılması, iş ve işleyişi etkileyen tüm olumsuz durumlara yönelik iyileştirme faaliyetlerin başlatılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Enfeksiyon Kontrolü, Hastane Enfeksiyonu, Hekim, Hemşire, İzolasyon, İzolasyon Önlemleri