Infections
146 theses under this subject heading
Neonatal dönem üriner sistem infeksiyonlarının yönetiminde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeylerinin değerlendirilmesi
İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğanda sık görülen enfeksiyonlardandır. Yenidoğanda uygun tedavi yapılmayan İYE akut mortalite ve morbiditenin yanısıra uzun dönemde kronik böbrek hastalığına yol açabilmektedir. İYE'nin hızlı tanısına yönelik yeni belirteçler, tedavinin erken başlatılmasına yardımcı olacaktır. İYE'nin erken bir belirteci olarak genitoüriner epitel hasarında spesifik olarak yükselen idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin (uNGAL) kullanımını araştırdık. Bu çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Mart 2022-1 Mart 2023 tarihleri arasında İYE olabileceği düşünülen 80 yenidoğan bebekte tek merkezli prospektif kohort çalışma olarak gerçekleştirildi. İdrar kültürü alındığı anda postmenstrüel 37 haftanın altında kalanlar, postmenstrüel 44 haftanın üzerinde kalanlar ve asfiksi öyküsü olan yenidoğan bebekler çalışma dışı bırakıldı. 80 hastanın 50'sinde İYE tanımlanarak hasta grubunu, idrar bulguları normal olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu ve gruplar arası uNGAL düzeyi karşılaştırıldı. İYE saptanan grupta (839,14 ng/ml), İYE saptanmayan gruba (718,14 ng/ml) göre istatistiksel olarak daha yüksek uNGAL düzeyi saptandı (p=0,001). ROC analizi sonuçlarına göre İYE tanısı koymak için uNGAL kesme değeri 973,43 ng/ml (güven aralığı %95 ve AUC 0,741) olarak belirlendi. İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin üzerinde kalan ve tam idrar tetkikinde lökosit esteraz pozitifliği olan 5 hastanın tamamı İYE tanımlanan grupta idi. İYE tanımlanmayan 30 hastanın 27'sinin uNGAL düzeyi İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin altında idi. İYE'li olgularda ortalama uNGAL düzeyi yüksek saptanmış olsa da yenidoğan döneminde etkileyebilecek morbiditelerin çokluğu nedeniyle tek başına uNGAL düzeyinin İYE'nin tanısında altın standart olan idrar kültürünün yerini alamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: uNGAL, Üriner sistem enfeksiyonu, Yenidoğan
Abo kan grubu uyumlu ve uyumsuz karaciğer nakli sonrası görülen enfeksiyonların değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer nakli, günümüzde akut karaciğer yetmezliği ve son dönem karaciğer hastalığında tek tedavi seçeneğidir. Yeni immünsüpresif ajanlar, çağdaş cerrahi teknikler, enfeksiyonların tanı, yönetim ve önlenmesindeki gelişmeler sayesinde organ nakli sonrası sağ kalım oranları giderek artmaktadır. Tüm gelişmelere rağmen, enfeksiyonlar nakil sonrası en sık görülen komplikasyonlar olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, organ bağışının az olması sonucu, uygun verici eksikliği bugün için en acil sorun haline gelmiştir. Organ sıkıntısı sebebiyle birçok organ nakli merkezi, ABO uyumsuz vericilerden nakil yapılması gibi, organ kabul kriterlerini genişletme yoluna gitmiştir. ABO uyumsuz karaciğer nakillerinden sonra enfeksiyon, rejeksiyon ve biliyer komplikasyonların sık görülmesine rağmen, acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer nakilleri tartışmalı da olsa yapılmaktadır. Enfeksiyonlar ve sağ kalım açısından karşılaştırma yapmak amacıyla merkezimizdeki ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli alıcıları retrospektif olarak incelendi.Gereç ve yöntem: Organ Nakli Ekibi tarafından, Mart 2002 ile Ocak 2011 arasında nakil yapılmış toplam 16 ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcısı çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak ABO uyumsuz alıcılardan bir önce ve bir sonraki toplam 32 ABO uyumlu karaciğer alıcısı seçildi. Her iki hasta grubunun nakil sonrası bir yıllık süreye ait bilgilerine hasta kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: ABO kan grubu uyumsuz karaciğer nakli alıcılarının 13 (%81,2)'ü erkek, 3 (%18,8)'ü kadın, ABO uyumlu alıcıların ise, 8 (%25)'i kadın 24 (%75)'ü erkekti (p=0,836). ABO uyumsuz alıcıların yaş ortalaması 46,7 ± 14,2 (yaş aralığı: 17-63), ABO uyumlu alıcıların ise 45,9 ± 11,9 (yaş aralığı: 20-71) olarak bulundu (p=0,627).Karaciğer nakli sonrası bir yıllık sürede, ABO uyumsuz hastaların 12 (%75)'sinde, ABO uyumlu hastaların ise 21 (% 65,6)'inde en az bir enfeksiyon atağı saptandı (p=509). Enfeksiyon atak hızı ABO uyumsuz grupta %175; ABO uyumlu grupta ise %113 olarak tespit edildi (p=0,262). Operasyon sonrası bir yıl içinde ABO uyumsuz hastaların 8' i (%50); ABO uyumlu hastaların 9'u (%28,1) kaybedildi (p=0,135). Her iki grupta mortalite ve enfeksiyon oranları yönünden fark saptanmadı. ABO uyumlu ve uyumsuz olan karaciğer nakil alıcılarında en sık Pseudomonas aeruginosa izole edildi.Sonuç: ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcılarında operasyon sonrası komplikasyonlar daha fazla görülebilmektedir. Çalışmamızın sonuçları ise, enfeksiyon oranları ve sağ kalım bakımından ABO uyumsuz nakillerin ABO uyumlularla benzer olduğunu göstermektedir. Merkezler ve hasta grupları arasında komplikasyonlar açısından farklılıklar olmasına rağmen, verici havuzunu arttırmak amacıyla özellikle acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer naklinin enfeksiyöz komplikasyonları artırmadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli, enfeksiyon, sağ kalım.
2000-2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ve polikliniğinde takip edilen enfektif spondilodiskit tanılı hastaların retrospektif incelenmesi
Spondilodiskitin klinik bulguları özgül olmadığı için tanıda zorluklar ve gecikmeler yaşanabilir. Tedavi başarısı için etkene yönelik tedavi verilmesi esastır. Çalışmamızda spondilodiskit hastalarının klinik yansımaları, tanı yöntemleri, tedavi seçenekleri incelenerek hastaların morbiditesinin azalması için erken tanı alabilmesi ve etkin tedavi seçeneklerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmamızda 1 Ocak 2000 ile 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ve Polikliniği'nde takip edilen 18 yaş ve üstündeki enfeksiyöz spondilodiskit tanılı hastalar retrospektif değerlendirildi. Çalışmamıza 336 hasta dahil edildi. Hastaların 55 (%16,4)'i tüberküloz spondilodiskit, 86 (%25,6)'sı brusellar spondilodiskit, 195 (%58)'i piyojenik spondilodiskit tanılıydı. Piyojenik spondilodiskit hastalarının 107 (n=195, %54,9)'si toplum kökenli, 88 (n=195, %45,1)'i postoperatif gelişen spondilodiskitti. Tüm gruplar arasında en sık şikayet bel ağrısıydı (%77). En sık etkilenen vertebra tüberküloz spondilodiskitinde torakal vertebra (%45,5), brusellar spondilodiskitte lomber vertebra (%51,1), piyojenik spondilodiskitte lomber vertebra (%53,8) idi. Tüberküloz spondilodiskiti tanısı için 55 hastanın 53 (%96,3)'üne girişimsel işlem yapıldığı, hastaların 32 (%58)'sinde histopatolojinin tanıyı desteklediği ve 19 (%34,5)'unda kültürde üreme olduğu saptandı. Brusellar spondilodiskit tanısında brusella aglütinasyon testi ile 82 (%93), kültürde üreme ile 12 (%13,9) hastaya tanı konulduğu görüldü. Piyojenik spondilodiskit tanısında 195 hastanın 94 (%48,2)'üne girişimsel işlem yapıldığı, histopatoloji ile 83 (%42,5), kültürde üreme ile 72 (%36,9), hastaya tanı konulduğu saptandı. Tedavi ortanca süresi tüberküloz spondilodiskitinde 450 gün (240-1440 gün), brusellar spondilodiskitte 210 gün (36-720 gün) ve piyojenik spondilodiskitte 150 gün (15-960 gün) olarak saptandı. Cerrahi tedavinin tüberküloz spondilodiskitinde 35 (%63,6), brusellar spondilodiskitte 3 (%3,5) ve piyojenik spondilodiskitte 72 (%36,9) hastaya yapıldığı saptandı. Tedavi sonrası tüm hastaların 204 (%60,7)'ünde sekelsiz iyileşme görüldü. Spondilodiskit tanısı, şüphe duyulan hastalarda modern tıp yöntemlerinin birlikte kullanılmasını gerektirir. Uygun ve yeterli süre tedavi için etkenin saptanması önemlidir. Anahtar kelimeler: Spondilodiskit, tüberküloz, brusella, piyojenik, postoperatif
Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla yatarak tedavi görmüş olan hastaların incelenmesi: On yıllık retrospektif değerlendirme
Deri ve yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE), çocukluk çağında sık görülür. Çoğu ayaktan izlenir, ancak invaziv tipleri hastaneye yatış gerektirir. Bu tez çalışmasında on yıllık sürede (2009-2018) deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'ne (ÇHEK) yatırılan 355 olgunun demografik, klinik, laboratuvar, risk faktörleri ile birlikte prognostik verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. On yıllık sürede DYDE tanısıyla yatan olgular, tüm Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları (ÇSH) kliniğine yatan olguların %0,9'unu, tüm ÇEHK'ne yatan olguların %8'ini oluşturdu. DYDE'ları içinde selülit %31 (n=111), preseptal selülit %24,2 (n=86), servikal lenf nodu absesi %10 (n=34), subkutan abse %10 (n=36), impetigo %8 (n=29) oranında saptandı. Olguların medyan yaşı 6 yıl, %60,3'ü (n=214) erkek idi. Başvuru öncesi semptom süresi medyan 5 gündü. Olguların %26'sının (n=93) kronik hastalığı vardı. Başvuru öncesi olguların %52'si (n=182) antibiyotik kullanmıştı. Olguların %16'sında (n=57) yatışında kan veya yara/abse kültüründe etken üredi. En sık saptanan mikroorganizmalar S.aureus (%46, MRSA (%7), MSSA (%37)), streptokok spp. (%16), koagülaz negatif stafilokoklar (%14)'dı. Altı olguda yoğun bakım yatışı vardı. Olguların tümüne ampirik parenteral antibiyotik başlandı, %16 olguya (n=56) ek olarak drenaj ve/veya cerrahi tedavi uygulandı. Hastanede toplam yatış süresi medyan 6 gündü. Kronik hastalığı, yoğun bakım yatışı (YBÜ) ve önceden antibiyotik kullanan olguların yatış süreleri (sırasıyla medyan 7, 8, 7 gün) cerrahi/drenaj uygulanan olgulardan (11 gün) anlamlı olarak daha kısaydı (p<0,05). Herbir olgunun ortalama toplam yatış maliyeti 780,41 TL (1075,23±1146,05, 46,2-11531,59), ortalama günlük maliyeti 135 TL (600,52±1339,27, 14,03-3913,94) bulundu. Dolar cinsinden (10 yıllık ortalama $ kuru, 1$= 2,45 TL) ortalama toplam yatış maliyeti 255,77 $ (418,69± 564,31, 53,48- 7252,57), ortalama günlük maliyeti 43,36 $ (58,33± 142,91, 5,17- 2574,96) bulundu. Hiçbir olgu kaybedilmedi. Sonuç olarak; ÇSH'a yatan tüm hastaların yaklaşık %1'ini, ÇEHK'ne yatan tüm hastaların %8'ini DYDE olguları oluşturdu. En sık MSSA (%39) üredi ve ortalama yatış süresi 6 gündü. Olguların ortalama toplam yatış maliyeti 780 TL, ortalama günlük maliyeti 135 TL bulundu. Bu verilerle ÇSH klinik pratiğinde DYDE sık görülen bir hastalık olup; bu durumun dikkate alınması ve eğitim programında yer alması uygun olacaktır. Ayrıca hastaların ayaktan optimal tedavileri hastane yatışını azaltabilir. Sonuç olarak; DYDE sık görülmekte olup ayaktan ilk gören hekimin antibiyotik tedavisi hastaneye yatışı azaltabilir.
Multi-objective mathematical modelling approaches for common area layouts under social distancing
Although the impact of COVID-19 decreased and increased from time to time, it has changed our habits and lifestyle. Thanks to the concept of "social distance" having rejoined our lives, people can continue to settle more decently in closed and crowded areas and continue to be together despite the pandemic. To ensure this allocation under social distancing, mathematical methods were used in this thesis, in which it was discussed how many people can allocate in a place while trying to minimize the risk of total infection. 4 different AUGMECON methods, knowns as advanced versions of the epsilon-constraint method in the literature, have been applied to this kind of social distance-based optimization problem for the first time in the literature. In the problem where 3 different social distance metrics are used, 1 large and 4 small datasets taken from real life are used. While it was discovered that the AUG-R method is strong in terms of time and results for 216 points and more. On the other hand, the A-AUG2 method is very powerful in smaller datasets in terms of the richness of the solutions, thanks to solved models in GAMS optimization program.
Renal transplantasyon hastalarında everolimus ve düşük doz takrolimus tedavisinin standart doz takrolimus tedavisi ile etkinlik ve viral enfeksiyon sıklığı açısından karşılaştırılması
Renal transplantasyon, son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda en ideal tedavi yöntemidir. Renal transplantasyonda greft kaybının en önemli nedenleri, akut rejeksiyon ve immünsüpresif tedavinin yan etkileridir. Greft kaybının önemli nedenlerinden biri de erken dönem ve geç dönemde ortaya çıkan viral enfeksiyonlardır. Bu enfeksiyonların ortaya çıkmasında immunsüpresif tedavilerin bağışıklık sisteminin baskılanması önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızda everolimus ve düşük doz takrolimus (EVR+LTac), mikofenolat mofetil ve standart doz takrolimus (MMF+STac) tedavisine göre etkinliği ve viral enfeksiyon sıklığı açısından karşılaştırdık. Çalışmamız retrospektif olup, Gaziantep Üniversitesi Hastanesinde Organ Nakli Merkezinde takipli 98 hastadan oluşmaktadır. EVR+LTac grubundaki hastaların, MMF+STac grubundaki hastalara göre daha yüksek kreatinin ortalaması sahip olduklarını saptadık (p= 0.001). MMF+STac hastalarının GFR ortalaması, EVR+LTac hastalarına göre daha yüksek seyrettiğini saptadık (p= 0.006). Gruplar arasında CMV PCR enfeksiyon sıklığı açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p= 0.137). BK PCR pozitifliği az sayda olduğundan istatistik olarak p değeri hesaplanamamıştır. Ancak, EVR+LTac grubunda BK virüs enfeksiyon sıklığı açısından 0-6.ay arasında anlamlı düşüş saptadık (p= 0.039). Gruplar arasında Covid-19 enfeksiyon sıklığı açısından fark saptamadık. (p= 0.601). EVR+LTac grubunda nakil süresi ile Covid-19 enfeksiyon sıklığı açısından bakıldığında anlamlı ilişki saptadık (p= 0.027). MMF+STac grubunda başlangıç takrolimus ilaç düzeyi ile Covid-19 enfeksiyon sıklığı arasında anlamlı korelasyon saptadık (p= 0.008). Sonuç olarak EVR+LTac rejiminin viral enfeksiyon sıklığını azalttığı ancak MMF+STac kıyasla daha iyi GFR sağlamadığını bulduk. Özetle, bu bulgular ışığında viral enfeksiyon gelişen renal transplantasyon hastalarında greft kaybı olmaması için EVR+LTac rejimine geçilmesini öneririz.
Metformin ve çeşitli antibiyotik kombinasyonlarının pseudomonas aeruginosa izolatlarına karşı etkinliğinin in-vitro olarak araştırılması
Bakteriyel enfeksiyonlar insanlarda ciddi mortalite ve morbiditeye yol açmaktadır. P. aeruginosa kistik fibrozis hastaları, diyabetik hastalar ve yoğun bakımda yatan hastalar gibi özellikli hasta gruplarında sıklıkla enfeksiyon oluşturmaktadırlar. P. aeruginosa enfeksiyonları antibiyotiklere sık direnç geliştirmeleri, biyofilm oluşturmaları gibi özellikleri nedeniyle yeni tedavi alternatiflerinin odağındadırlar. Son dönemlerde antibiyotiklerin, farklı endikasyonlarda kullanılan ilaçlarla kombinasyonları üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada, Diabetes mellitus hastalığının tedavisinde kullanılan antidiyabetik bir ilaç olan metforminin; imipenem, seftazidim, sefepim, siprofloksasin ve levofloksasin ile kombine etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji laboratuarına gelen kistik fibrozisli hastalardan izole edilen 50 adet P. aeruginosa izolatı dahil edilmiştir. İzolatların antibiyotiklere duyarlılıkları sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle metforminle antibiyotiklerin kombine etkisi dama tahtası sinerji testiyle araştırılmıştır. Çalışmamızda dama tahatsı sinerji testi sonucunda; seftazidim ile metformin arasında 3 izolatta (%6) sinerjistik, 11 (%22) izolatta parsiyel sinerjistik; sefepim ile metformin arasında hiçbir izolatta sinerjistik etki saptanmazken, 23 izolatta (%46) parsiyel sinerjistik; imipenem ile metformin arasında 2 izolatta (%4) sinerjistik, 5 izolatta (%10) parsiyel sinerjistik; siprofloksasin ile metformin arasında 3 (%6) izolatta sinerjistik, 3 izolatta (%6) parsiyel sinerjistik, 1 izolatta (%2) antagonist etki; levofloksasin ile metformin arasında ise 1 izolatta (%2) sinerjistik, 6 izolatta (%12) ise parsiyel sinerjistik etki saptanmıştır. Çalışmamızda, metforminle antibiyotikler arasında farklı oranlarda sinerji ve parsiyel sinerji saptanmıştır. Metforminin antibiyotiklerin etkisini ne oranda arttıracağı, antimikrobiyal bir molekül olarak kullanılıp kullanılmayacağı ile ilgili yeni in-vitro çalışmalar ve hayvan deneylerinin yapılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen hipervirülan ve klasik klebsiella pneumoniae izolatlarında virülans genleri ve karbapenem direnç genlerinin araştırılması
Çeşitli Klinik Örneklerden İzole Edilen Hipervirülan ve Klasik Klebsiella pneumoniae İzolatlarında Virülans Genleri ve Karbapenem Direnç Genlerinin Araştırılması Klebsiella pneumoniae hastane kökenli ve toplum kökenli enfeksiyonlara sebep olabilen ve antibiyotiklere karşı kazandığı dirençle bilinen küresel bir patojendir. Hipervirülan K. pneumoniae (hvKp) diye tanımlanan ve klasik K. pneumoniae (cKp) izolatlarından daha öldürücü olan patotip, sağlıklı genç erişkinlerde karaciğer apsesi, endoftalmi, pnömoni gibi birçok toplum kökenli enfeksiyonlara sebep olmaktadır. HvKp‟yi tanımlamak için klinik ya da mikrobiyolojik net kriterler bulunmamaktadır. Hipermukoviskoziteyi gösteren string testi, kültür plaklarında üreyen kolonilerin öze yardımıyla yukarı doğru çekilmesi ve uzama miktarının ölçülmesiyle yapılır ve hvKp‟yi tanımlamak için en sık kullanılan mikrobiyolojik testtir. Çalışmamızda farklı klinik örneklerden üretilen 100 K. pneumoniae izolatı string testine göre hvKp ve cKp olarak gruplandırılmıştır. Tüm izolatlarda 6 virülans geni (fimH-1, rmpA, magA, aerobaktin, K1, K2) ve karbapenem dirençli izolatlarda 5 karbapenem direnç geni (OXA-48, KPC, IMP, VIM, NDM-1) varlığı araştırılmıştır. İzolatların %45‟i hvKp, %55‟i cKp olarak tanımlanmıştır. İzolatların %94‟ünde fimH-1 geni, %37‟sinde aerobaktin geni, %34‟ünde magA ve K1 geni, %5‟inde rmpA geni, %3‟ünde K2 geni bulunmuştur. HvKp izolatlarının %68,9‟unda, cKp izolatlarının %10,9‟unda aerobaktin geni pozitif saptanmıştır ve hvKp izolatlarında cKp izolatlarına oranla yüksek aerobaktin geni varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). MagA geni ve K1 serotipi hvKp izolatlarının %28,9‟unda, cKp izolatlarının %38,2‟sinde bulunmuştur. CKp izolatlarında magA geni oranı yüksek görülse de bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p>0,05). FimH-1 geni hvKp izolatlarının %93,3‟ünde, cKp izolatlarının %94,5‟inde pozitif bulunmuştur. Negatif gen sayısı az olduğu için iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. RmpA geni hvKp izolatlarının %8,9‟unda, cKp izolatlarının %1,8‟inde pozitif saptanmıştır. K2 geni hvKp izolatlarının %4,4‟ünde, cKp izolatlarının %1,8‟inde pozitif saptanmıştır. Bu genler için hvKp ve cKp grupları 13 arasındaki fark, sayılar az olduğu için istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. HvKp ve cKp izolatları arasında antibiyotik duyarlılıkları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen seftriakson, sefuroksim, seftazidim, amikasin, sefoksitin, ertapenem, sefuroksim aksetil ve imipenem hvKp izolatlarında daha etkili bulunmuştur. Siprofloksasin ve trimetoprim sülfametoksazol ise hvKp izolatlarında cKp izolatlarına göre daha etkili saptanmıştır ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). CKp grubunda gentamisin, amoksisilin, piperasilin-tazobaktam istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hvKp grubundan daha etkili bulunmuştur (p>0,05). Karbapenem dirençli izolatların %65,7‟si cKp, %34,3‟ü hvKp olarak saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da hvKp izolatları karbapenemlere daha duyarlı bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatlarda en sık rastlanan gen OXA-48 olmuştur. KPC geni 5 izolatta tespit edilirken IMP, VIM ve NDM-1 izolatların hiçbirisinde saptanmamıştır. OXA-48 pozitif örneklerin %69‟u cKp, %31‟i hvKp izolatlarına ait bulunmuştur. KPC pozitif izolatların tümünün hvKp grubundan olduğu saptanmıştır. String testinin ve virülans faktörlerinin hipervirülansı göstermek için tek başına yeterli olmayacağı, hipervirülansı göstermek için hipervirülan enfeksiyonların klinik özelliklerini taşıyan olgularda birden fazla virülans faktörü kombinasyonunun gösterilmesi gerektiği kanısına varılmıştır.
COVID-19 pandemi döneminde hematoloji-onkoloji hastalarının enfeksiyon kontrolü ve yönetiminde hemşirelerin izolasyon uyumu
COVID-19 pandemisi tüm dünyayı etkisi altına alarak sağlığı olumsuz yönde etkilemiş ve birçok ölüme neden olmuştur. Dünyadaki tüm insanların, COVID-19 bulaş nedeniyle hastalık ve ölüm riski taşımasının yanı sıra diyabet, hematoloji-onkoloji, kardiyovasküler hastalıklar gibi kronik hastalığa sahip bireyler için riskin daha fazla olduğu COVID-19 vaka izlemi takiplerinde görülmüştür. Görülen bu riskler nedeniyle bu hastaların bakım ve tedavisinde önemli rol ve sorumlulukları bulunan hemşirelerin, enfeksiyon kontrol ve yönetiminde yeri ve önemi oldukça büyüktür. Bu araştırma, COVID-19pandemi döneminde hematoloji-onkoloji hastalarının enfeksiyon kontrol ve yönteminde hemşirelerin izolasyon uyumunu belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı bir araştırma olarak gerçekleştirildi. Araştırma Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yetişkin ve pediatri hematoloji-onkoloji birimlerinde ayaktan ve yataklı tedavi kurumlarında çalışan 80 hemşire ile Ocak 2021 – Şubat 2021 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Araştırmanın verileri 'Sosyo-Demografik Özellikleri Tanılama Formu' ve 'İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği' kullanılarak toplandı. Veriler SPSS 25.0 programında frekans, yüzde, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler ve korelasyon analizi yapıldı. Normal dağılıma uygun olan veriler Student T testi, One Way Anova testi kullanılarak değerlendirildi. Hemşirelerin %92,5'i kadın, %33,8'i evli, %43,8'i lisans ve %27,5'i yüksek lisans mezunudur. Hemşirelerin aile üyelerinin %55'inin kronik hastalığı vardır. Pandemi döneminde hemşirelerin %83,8'i evde konakladığını söylemiştir. Hematoloji-onkoloji hemşirelerinin %40'ı COVID-19 enfeksiyonuna yakalanmıştır. Aynı zamanda, hemşirelerin %45'ine çevresindeki insanların bakış açısı olumlu yönde olduğu görülmüştür. Hemşirelerin %77,5'i COVID-19 Rehberi'nden haberdar olduğunu ifade etmiştir. Hematoloji-onkoloji hemşirelerinin İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği puan ortalaması 73, 70±7, 365 olarak bulunmuştur. Bu araştırmanın verileri doğrultusunda hemşirelerin COVID-19 Rehberi'nden haberdar olması, pandemi döneminde hemşirelerin çevresindeki insanların bakış açısının olumlu olması, hemşirelerin aile üyelerinin kronik hastalık varlığı, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, pandemi döneminde konaklama yeri genel izolasyon uyumunu artırma yönünde anlamlı bir belirleyicisi olduğu bulundu. Sonuç olarak hemşirelerin güncel rehberlerin takibi ve hemşirelik mesleğindeki eğitim düzeyi gibi değiştirilebilir faktörleri geliştirerek izolasyona uyumu artırılabildiği görülmektedir. Bu bağlamda kurum içinde COVID-19 enfeksiyon kontrolü ve yönetimi konusundaki eğitimler artırılarak güncel rehberlerin içeriği hemşireler ile paylaşılmalı ve hemşirelerin güncel rehber takibinin enfeksiyon kontrolü ve yönetiminde uyumu artırma yönüne dikkat çekilerek hemşireler teşvik edilmelidir.
Covid-19 ve diğer viral enfeksiyon tanılı çocuklarda koagülopati değerlerinin karşılaştırılması
Giriş: SARS-CoV-2 enfeksiyonu salgını, yeni bir koronavirüsün neden olduğu ve ilk olarak Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde tespit edilen primer olarak solunum yolunu tutan multi-sistemik hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) olarak adlandırılan oldukça bulaşıcı hastalığın ana klinik semptomları ateş, kuru öksürük, yorgunluk, kas ağrısı ve nefes darlığıdır. 11 Mart 2020 tarihinde 4000'den fazla insanın ölümüne yol açmasıyla Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmen pandemi olarak ilan edilmiştir. Dünya çapında bugüne kadar 35 milyonu aşkın kesin COVID-19 vakası ve 1 milyon üzeri ölüm raporlanmasına karşın sayılar artmaya devam etmektdir. COVID-19'lu çocuklarda, genellikle hafif solunum yolu enfeksiyon bulguları bulunmaktadır. Çoğu hastada virüs hafif-orta düzeyde semptom göstersede vakaların %15'inde durum, sistemik inflamatuar cevap sendromu (SIRS), akut solu¬num sıkıntısı sendromu (ARDS), çoklu-organ tutulumu, yaygın damar içi pıhtılaşma (DİK) ve şok gibi ciddi hastalık tablolarına ilerleyebilmektedir. Bu hastalarda en önemli kötü prognoz göstergelerinden biri koagülopati gelişimi¬dir. Elde edilen veriler COVID-19 enfeksiyonunun patogenezinde koagülopatinin önemli bir yerinin olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda SARS-CoV-2 enfeksiyonunda pediatrik yaş grubunda, yetişkinlerde olduğu gibi koagülopati ve D-Dimer parametrelerinde anlamlı değişikliğinin araştırılması, ayrıca COVID-19 dışı diğer viral enfeksiyonlarda da inflamatuar süreç ile birlikte tetiklenen koagülasyon kaskadı hakkında ve bunun enfeksiyonun şiddeti ve seyri ile olan ilişkisinin incelenmesi ve bu iki grubun verilerinin farklılıklar açısından karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem ve gereçler: Mart 2020 ve Eylül 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Kliniğine başvuran ve yaş aralığı 1 ay ile 18 yaş olan, COVID-19 enfeksiyonu saptanan hastalar ile COVID-19 dışı diğer viral enfeksiyon geçiren hastalar çalışmaya alındı. Koagülopati değerleri (PT, INR, APTT, Fibrinojen, D-Dimer), tam kan sayımı, biyokimyasal değerleri (CRP, ALT, AST, LDH), anamnez/ fizik muayene bulguları ve akciğer grafileri tutulumu açısından değerlendirilip karşılaştırldı. Sonuç: Çalışmamızda COVID-19 hastaların yaşı, diğer viral enfeksiyon geçiren gruba kıyasla anlamlı olarak daha yüksek saptandı. COVID-19 (+) hastalarının COVID-19 (-) saptanan gruba göre D-Dimer değerinin anlamlı olarak yüksek olduğu gösterildi. Ayrıca klinik evre olarak orta düzeyde olan COVID-19 (+) hastaların hafif veya asemptomatik geçirenlere göre bu değerlerin daha yüksek olduğu tespit edildi. Fibrinojen COVID-19 (+) ve COVID-19 olmayan viral enfeksiyon geçiren diğer grup arasında anlamlı olarak farklı saptanmadı. Çalışmamızda COVID-19 (-) diğer viral enfeksiyonlarda D-Dimer'in tarama testi olarak prognostik değeri olmadığı ve rutin bakılmasının anlamlı fark yaratmayacağı saptandı. PT, INR, APTT değerlerinin COVID-19 (-) lerde, COVID-19 (+) hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu gösterildi. COVID-19 (+) olan ve hafif-orta düzeyinde semptom gösteren çocuklarda hemogram tetkiklerinde lökopeni, nötropeni, lenfopeni, lenfositoz, monositoz, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) artışı, trombositopeni ve trombositoz açısından diğer viral enfeksiyonlara göre anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda COVID-19 (+) hastalarının COVID-19 (-) saptanan gruba göre baş ağrısı şikâyetinin anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edildi. HGB, MCV ve HCT değerleri COVID-19 (+) olan hastalarda diğer viral enfeksiyon geçiren gruba kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: COVID-19, pediatrik, koagülopati, D-Dimer, ACE-2 , çocuk, COVID-19 dışı viral enfeksiyon
Yeni doğanların maternal kanal kaynaklı enfeksiyonlarında etken mikroorganizmaların tür ve insidanslarının tespiti
49 ÖZET Gebelerden maternal kanal yolu île bebeğe bulaşması muhtemel mikroorganizmaların tür ve insidansı ile maternal kanal kaynaklı geçişe delil teşkil etmek üzere çalışmaya 60 gebe kadın ile onlardan doğan 59 'u miadında matur, l"i immatür 60 babek dahil edilmiştir. Serolojik metodlarla antikor taşıyıcılığı yönünden değerlendirilen anne ve kord serum örneklerinde HSV ve C. trachomatis 'e karşı %18.3-8.3 ve M20-18.4 oranında antikor taşıyıcılığı tespit edilmiştir. Maternal kanaldan selektif tekniklerle yapılan izolasyon ve mevcut antijenlerin gösterilmesine yönelik çalışma ile de genital kanal örneklerinin 26 (%43) 'smda U. urealyticum 'un en sık rastlanan mikroorganizma olduğu,, bunu sırası ile 19 (M31.6) isolman ile difteroidlerin, 17 (Z28.3) isolman ile Staphylococcuslar, 11 (M18.3) izolmanla da Chlamydia' lar m izlediği, B.G.S. 'ların ise 8 (Z13.3) vak'ada kolonize oldukları görülmüştür. Bu mikroorganizmalardan başta 6 (%50) vak'a ile E.coli olmak üzere 4 (Z36.3) vak'a ile C. trachomatis 'in 4 'er vak'a ile de N.hominis ve Difteroidlerin muhtemelen maternal kanalla fetüs arasında bebeğe bulaşarak bebeğin konjuktiva ve yüzünde kolonize oldukları tespit edilmiştir. Gebelikleri 59 (198.3) 'u normal miadında matur doğumla sonlanmış annelerin bebeklerinden 2 'si doğum sonrası solunum stresi ile kaybedilmiştir. Prematüre olarak doğan 1 bebekle annenin maternal kanalında bulunan ve bebeğe geçmesi muhtemel mikroorganizmalar arasında açık ilişki kurulmuşken, matür doğan ve solunum stresi ile kaybedilen iki bebekten birisinin annesinin kanında anti-chlamydial IgM antikorunun tespiti chlamydial enfeksiyonların bebeklerin kaybedilmesinde etkili olabileceğini akla getirmektedir.
Hepatit C virus enfeksiyonunda aile içi geçiş
Mart 1993-Nisan 1995 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Gastroenteroloji kliniklerinde yatarak tedavi gören ya da polikliniklere çeşitli yakınmalarla başvuran HCV ( + ) 140 indeks olgu ile bunların 496 aile üyesinde, HCV'nin aile içi geçişi araştırıldı. Kontrol grubu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum polikliniğine başvuran 269 hamile kadından oluşmaktaydı. Günümüzde HCV'nin bulaşma yollarını, risk gruplarını ve sağlıklı populasyonlarda HCV prevalansanın gösterilmesine ilişkin araştırmalar, HCV infeksiyonunu gösteren çeşitli serolojik testler ve yöntemlerin ortaya konmasıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. HCV infeksiyonun önde gelen risk faktörü transfüzyon olarak görülmektedir. Transfüzyona bağlı NANB-bepatitlerinin %90'ından fazlasının sorumlusu HCV'dır. Yine de sporadik NANB hepatitlerinin yaklaşık %25-50'sinde HCV'nin sorumlu olduğunun bulunmasından sonra, parenteral yol dışında cinsel temas, aile içi ilişki, yada henüz çok iyi tanımlanamayan yollarla da HCV'nin bulaşabileceği düşünülmüştür. Biz bu çalışmamızda HCV enfeksiyonlu indeks vakalarımızda, aynı evi paylaşan aile bireylerineki eş, çocuk, kardeş ve diğer akrabalardaki HCV seropozitifliğini sırasıyla %7.6, %3.6, %2.3, %2.9 olarak 43bulduk. Bu çalışmamızda aile içi bulaşımda, eşler arası bulaşımın diğer akrabalarla olan bulaşımdan yüksek olduğunu saptadık. Aile içi bulaşmada index vakanın HCV-RNA'nın pozitif olması bulaşımı etkileyen önemli bir faktör olabilir. Bu sonuçlarlara göre HCV enfeksiyonun aile içi geçişinin mümkün olduğunu ve bu bulaşmada seksüel ilişkinin önemli olduğu kanaatine vardık. 44
Assessment of knowledge and attitudes about infection prevention among health care workers in kirkuk city hospitals
Hastane kaynaklı enfeksiyonlar (HKE), hastanede daha uzun süre kalma, daha yüksek ölüm oranı ve daha pahalı tıbbi bakım için bir faktördür. HKE önleme ve yönetimi çok önemli halk sağlığı sorunlarıdır. Her türlü işte güvenlik esastır, ancak özellikle sağlık hizmetleri ortamlarında daha da önemlidir. Bu çalışmanın amacı, sağlık çalışanlarının rutin enfeksiyon kontrol uygulamalarına yönelik bilgi ve tutumlarını değerlendirmekti. Çalışmanın tasarımında nicel araştırma kullanıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir araştırma yapıldı. Araştırma, Kerkük ilindeki 2 hastaneden (Kerkük Genel Hastanesi, Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi) olasılıksız örnekleme (kolayda örnekleme) yöntemiyle seçilen 200 sağlık çalışanı ile gerçekleştirildi. Kendi kendine uygulanan yapılandırılmış bir anket kullanarak çalışma yapıldı. Bu anket önce toplum sağlığı alanında farklı üniversite profesörlerinden 10 kişilik bir uzman grubuna sunuldu ve üzerinde bazı değişiklikler yapıldı. Çalışmada kullanılan anket üç bölümden oluştu. İlk bölüm, sağlık çalışanlarının demografik ve mesleki bilgilerine ilişkin sorular içermekte olup, ikinci ve üçüncü bölümler sırasıyla enfeksiyon kontrol standart önlemlerine ilişkin bilgi ve tutuma odaklandı. Yüzdelik analizlerle değerlendirme yapıldı. Çalışma sonuçlarına göre, sağlık çalışanlarının %67'sinin 20-29 yaş aralığında, %56'sinin kadın, %55,5'inin evli, %71'inin 1-5 hizmet yılına sahip, %63,5'inin lisans mezunu, %57'sinin hastane enfeksiyonları ile ilgili 2 eğitime katıldığı ve sağlık çalışanlarının %55'nin hemşire olduğu görüldü. Sağlık çalışanların hastane enfeksiyonları ile ilgili bilgi düzeyi sonuçlarına baktığımızda ise; hastane enfeksiyonlarından korunmak için bir hastanede bir rehber olduğunu sağlık çalışanlarının %85'nin bildiği, hastande kullanılan malzemelerle hastane enfeksiyonun taşındığını %88.5 sağlık çalışanının bildiği ancak sağlık çalışanlarının iğneleri kullandıktan sonra atarken kapatılması gerektiğini %78'nin bilmediği görüldü. Sağlık çalışanlarının hastane enfeksiyonlarına karşı tutum sonuçlarında ise; %91.5'nin doğru çalışma yöntemi ile hastane enfeksiyonlarından kurtulabileceğine katıldığı ancak her hastada yeni bir eldiven giyilmesine %29 oranında sağlık çalışanının katılmadığı gibi sonuçlar ortaya çıktı. Tüm sonuçlara bakıldığında sağlık çalışanlarının hastane enfeksiyonları konusunda bilgi ve tutum düzeylerinin iyi olduğu görülmesine rağmen sağlık çalışanlarına bu konuda düzenli eğitim programlarının uygulanması önerilir.
Orak hücre anemililerde H. İnfluenzae tip B ve S. Pneumoniae kapsül polisakkarit antijenlerine karşı aşı ile uyarılan immün cevabın araştırılması
ÖZET Orak hücre anemili hastalarla sağlıklı fonksiyonel dalağa sahip kişilerdeki S. pneumoniae ve Hib kapsül polisakkaritlerine karşı gelişen doğal immün cevap ile bu bakterilerin kapsül polisakkaritlerinden hazırlanmış aşılarla yapılan immünizasyon sonucu ortaya çıkan ve ELISA metodu ile ölçülen spesifik antikor cevabının kinetiğini tesbit etmek amacı ile planlanan çalışmaya 67'si hasta (1.5-24 yaş arası, ort. 11.38 yaş) 18'i kontrol (1.5-29 yaş arası ort. 12.8 yaş) toplam 85 kişi dahil edildi. Hasta grubunda yer alan kişilerin 14'üne Hib-protein konjugat aşı (Act-Hib), 27'sine pnomokok polisakkarit aşısı (Pneumo-23) ve 26'sına da farklı zamanlarda her iki aşı uygulandı. Kontrol grubundaki 9 kişiye Hib-protein konjuge aşı, 9 kişiye de pnomokok polisakkarit aşısı yapıldı. H. influenzae tip b protein konjugat aşısı (Act-Hib) ile aşılanan hastaların 8/40'ı (%20) aşılama öncesi 0.15 //g/ml.nin altında, 17/40 (%42.50)'ı da splenektomize hastalar için koruyucu olduğu düşünülen 0.5 //g/ml.nin altında serum spesifik antikor düzeyine sahipken, bu hastalar aşılamadan 1-2 ve 6 ay sonraki serum örneklerinin tümünde koruyucu olarak kabul edilen düzeyin (1 //g/ml.) çok üzerinde antikor cevabına sahipti. Kontrollerden hiçbirisi aşılama öncesi 0.15 //g/ml.nin altında antikor düzeyine sahip değildi ve tamamı aşılama sonrası 1-2. ve 6. aylarda 1 //g/ml. üzerinde antikor cevabı gösterdi. S. pneumoniae kapsül polisakkarit aşısı (Pneumo-23) ile aşılanan 53 orak hücre anemili hastanın kontrol grubuna oranla önemli miktarda düşük olan aşılama öncesi serum anti-pnömokokal kapsül polisakkarit (anti-PCP) antikorları, aşılama sonrası 1,2 ve 6. aylarda alınan serum örneklerinde 2.15-4.37 kat artış göstererek sağlıklı kontrollerle karşılaştırılabilen düzeylere ulaştı. S. pneumoniae kapsül polisakkarit aşısının hasta ve kontrol gruplarındaki aşılanan kişilerde lgG2 sentezini benzer oranlarda aktive ettiği gösterildi. Biz hem Act-Hib, hem de Pneumo-23 aşılarının sağlıklı kontrollerde olduğu gibi orak hücre anemili hastalarda da immünojenik olduğunu tespit ettik. İnvaziv Hib hastalığı ve sistemik S. pneumoniae enfeksiyonlarına karşı da koruyucu olabileceği sonucuna vardık.
Assessment the Nurses' knowledge and practices of standard precautions toward infection control in Nasiriyah city/ Iraq
Objective: This research aims to assess nurses' knowledge and practices of standard precautions for infection control and to know the relationship between knowledge and practices of standard precautions toward infection control and demographic data such as age, gender, resident, educational level, workplace, years of experience and training course. methodology: A descriptive cross-sectional study was conducted Al-Hussein teaching hospital in Nasiriyah city in Iraq between 01/05/2022 to 25/09/2022. The research scientist consists of nurses who work at Al-Hussein Teaching Hospital in the city of Nasiriyah in Iraq. The number of the sample was determined to be no less than 300 nurses through the method of calculating the sample in cases where the universe is unknown. Data was collected face to face. "Nurses' knowledge" and "Infection control practices" were used to collect the data.Results: In the study, it was determined that the mean age was 5.58775 ± 29.0333 years and 57.3% of the women in the study group were between the ages of 20-30 years old.A positive relationship was found between age, gender, experience, education level, work unit, infection control evidence receiving HBVV, the presence of any infection control nurse in the hospital, infection control training outside the hospital and in the hospital, and nursing knowledge and practices however knowledge was associated with positive practices.Conclusion: It was determined that there is a strong relationship between nursing knowledge and practices and that knowledge positively affected practices towards infection control and infection.
Study IL 174C/G and IL10 1082T/G polymorphism in patients with COVID 19
This study aims to determine whether COVID19 infection is associated with variations in the IL-6 and IL-10 genes. In the study, samples were obtained from 20 healthy individuals as a control group and 90 individuals (male and female) with COVID-19 infection. IL-6 levels are significantly higher in COVID-19 infected patients than in healthy individuals. However, the data showed that the level of IL-10 in infected patients was significantly higher than in healthy ones. The serum vitamin D3 levels of infected patients were significantly lower than those of healthy controls. However, the results showed that infected patients had significantly higher vitamin B12 levels than healthy people. The data suggested that IL6 cytokines should be considered as a crucial factor in achieving the therapeutic response in people infected with COVID-19. The results showed a strong correlation between the frequency of the SNP gene and the severity of COVID-19 cases. Overall, the study's findings confirm that the increase in IL-10 and the decrease in lymphocytes are reliable indicators of COVID-19
Investigating risk factors for intestinal parasitic infections in preschoolers in polluted water area, Iraq
Epidemiology is used to diagnose a certain population for parasitic or infectious diseases. If parasites are identified, they must be treated, and the rest of the population must be protected. Even though it is interspecies, it is incompatible since one species benefits while the other loses. Parasites that injure hosts benefit from parasitosis. This is also meant to highlight how important it is to discuss parasitology and the illnesses caused by parasites, since not only animals but also human beings, particularly children, are affected by the soil, water, and other variables that influence these species' lives. This comparison offers advantages for the population, where the study was conducted, in the future as it promotes the creation of new interventions with the local community to limit the infectious impacts of these parasites and maintain the municipality's sanitary problems up to date. Even interventions in the rural areas are struggling with basic sanitation, organic and inorganic waste disposal, sewage networks, etc..
Bacteriological and biochemical study of beta-lactamase enzyme in staphylococci isolated from burn and wound infection
Study of thesis is staphylococci that express the mecA determinant are termed MRS (methicillin-resistant Staphylococci). Resistance to methicillin and other penicillinase-resistant penicillins can also be seen in strains that lack the mecA gene. This pathogen can be found colonizing moist skin in different regions such as the nose, perineum and armpits, which, together with virulence factors, determines its pathogenicity in infections. Staphylococcus aureus is the most common agent of pyogenic infections. These infections can be located in the skin or in deeper regions. Primary skin infections caused by Staphylococci are generically called pyoderma. Pyoderma is variable in contagiousness and is named according to location and other characteristics. Antibiotic resistance is a worldwide concern, as it compromises the successful treatment of infections. The correct use of antibiotics and their correct disposal should be a responsibility not only of the health professional but also of the general population. The beta-lactam antibiotics, whose mechanism of action is the inhibition of the last stage of the synthesis of the bacterial cell wall, constitute the largest family of antimicrobials. These are antibiotics with slow bactericidal action, with time-dependent activity, which generally have good distribution and low toxicity.
Assessment of nurses' knowledge about causes and associated factors of wound infection after cesarean section
Wound infection or surgical site infections (SSIs) are infections of the skin, subcutaneous tissue, or other soft tissues that occur within 30 days following surgery, Infections and complications following surgery are a leading cause of maternal morbidity and death, despite the vital role that surgery plays in modern medicine. World Health Organization (WHO) reported that, for various reasons, cesarean section is on the rise, even in economically developed nations.This study was carried out to show that to assess the knowledge of nurses about causes of post-cesarean wound infection and associated factors in a maternity and pediatric teaching hospital in Al-Samawah, Iraq. The study was descriptive study involving the use of questionnaire through face-to-face interview with the sample. Non-probability sample of 200 nurses who work in different departments in the hospital including (operation room,emergency room and surgical unit) participated in this study they were chosen using according to Yamane's Formula for Calculating Sample Size In addition to Cochran's formula . Data collection was carried out from October 15, 2022, to January 31, 2023. The questionnaire was composed of three parts, part one: include socio demographic data , part two consists of the questionnaire concerning with the causes of wound infection after CS, part three, involve the questionnaire concerning with the factors associated with wound infection after cesarean section. The results of the study shows (95.5%) of the participants had good knowledge about causes of wound infection after cesarean section also the result showed that there were statistically significant differences among the nurses' knowledge about causes of wound infection after cesarean section with educational level and years of experience, This means that the study found that nurses with higher levels of education or more years of experience tended to have a better understanding of the causes of wound infection after cesarean section than nurses with less eduction or less experience, In conclusion it is important for nurses to continuously update their knowledge. Also, ledge and skills through ongoing education and professional development, regardless of their level of education or years of experience. This can help bridgewith respect to gap between nurses with different levels. Education and experience and ensure that all nurses are providing the best possible care for their patients.
Menapozlu kadınların vajinal enfeksiyon sıklığı ve algılanan stres düzeyinin belirlenmesi
Araştırma menapozlu kadınların vajinal enfeksiyon sıklığı ve algılanan stres düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi Polikliğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden menapoz dönemindeki 105 kadın ile yürütülmüştür. Veriler, 07.03.2022-30.11.2022 tarihleri arasında Tanıtıcı Bilgi Formu ve Algılanan Stres Ölçeği(ASÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde frekans analizi (sayı, yüzde, ortalama, ortanca), Bağımsız iki örnek t testi, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis H testi, Dunn testi, Duncan testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Bu araştırmada kadınların menapoz yaş ortalalamasının 46,3 ± 5,38 ve %54,3'ünün ilköğretim mezunu olduğu belirlenmiştir. Kadınların %52,4'ünde vajinal enfeksiyon saptanmıştır. Araştırma sonucunda menapozlu kadınların ASÖ toplam puan ortanca değeri 26 (9-48) olarak elde edilmiştir. Kadınların medeni durum ve sistemik rahatsızlık değişkenlerine göre algılanan stres düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, eğitim düzeyi ile algılanan stres düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Menopozlu kadınlarda kötü kokulu akıntı ve ağrılı idrar yapma şikayetine göre ASÖ puanı ortanca değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Araştırma sonucuna göre eğitim düzeyi azaldıkça menapozlu kadınların algılanan stres düzeyinin arttığı belirlenmiştir. Ayrıca kötü kokulu akıntı ve ağrılı idrar yapma şikayeti olan kadınların algılanan stres düzeyinin arttığı saptanmıştır. Kadın sağlığı alanında hizmet veren sağlık profesyonellerinin, menapoz döneminde kadınların vajinal enfeksiyon sıklığını ve algılanan stres düzeyinlerini değerlendirmesi menapozlu kadınların yaşam kalitesinin artırılması açısından önerilmektedir.
Assessment of knowledge and practice of nursing students in the prevention of surgical site infection relation coping strategies
Objective: The aims of thise study is to determine and assessment the knowledge and practice of nursing students in the prevention of surgical site infection. Sample of this cross-sectional descriptive study included 217 nursing students from Kirkuk university and Alkitab university in Iraq. Methodology: A descriptive cross-sectional study was conducted between September - December at Kirkuk university and Al_Kitab National university. Nursing students are made up of these universities. The study sample consisted of 217 male and female students who agreed to participate in the study at the time of data collection. The Personal Information Form, Nurses' Knowledge Scale and Nurses Practice were used to collect data. Results: According to the findings, it was seen that the level of knowledge about the prevention of surgical site infection of the students studying at both universities was above the average (91.2%). At the same time, it is seen that the vast majority of students perceive their practice skills as sufficient (76%). When the demographic variables related to the applications are examined, it is seen that the application skills of the individuals in the 23-26 age group are perceived to be higher than the individuals aged 18-22 and 27-30 years. At the same time, women see themselves as more competent than men in terms of practice skills. While there is a differentiation in the level of knowledge of the students according to the university of education, there is no difference in perception of the level of practice. In the study, no difference was found in terms of SSI knowledge level and practices according to the grade level, marital status and time they studied. When analyzed according to income level, it is seen that students who are not satisfied with their income level perceive their SSI knowledge level more than students who are satisfied. However, the same difference was not found to be significant in terms of perception of application competencies. Conclusion: The results of the study showed that the knowledge and practices of nursing students about the prevention of surgical site infection are generally good.
Jinekoloji polikliniğine başvuran kadınların kullandıkları aile planlaması yöntemleri ile vajinal enfeksiyon sıklığı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma Jinekoloji polikliniğine başvuran kadınların kullandıkları aile planlaması yöntemleri ile vajinal enfeksiyon sıklığı arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı olarak yapılan bu araştırma, Ankara ilinin Kızılcahamam Devlet Hastanesi'nde jinekoloji polikliniğine başvuran ve çalışma kriterlerine uyan 204 kadınla yürütülmüştür. Veriler,05.12.2022-31.05.2023 tarihleri arasında "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Genital Hijyen Davranışları Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde frekans analizi (sayı, yüzde, ortalama), Bbağımsız iki örnek t-testi, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis H testi, Dunn testi, Duncan testi ve Spearman'srho korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Bu araştırmada kadınların yaş ortalaması 35,0 ± 8,10 bulunmuştur. Araştırmada kadınların %37,2 ile büyük bir kısmının lisans ve üzeri eğitim aldıkları ve %42,1'inin ev hanımı oldukları belirlenmiştir. Kadınların %38,7'sinin son bir yıl içinde aile planlaması yöntemi olarak kondom kullandıkları, %67,2'sinin kullandıkları AP yönteminin etkin olduğunu belirttikleri ve %33,3'ünün kullandıkları AP yönteminin güvenilir olduğunu düşündükleri saptanmıştır. Kadınların kadınların %60,8'inin anormal vajinal akıntı yaşamadığı, 50'sinin arada sırada anormal vajinal akıntı yaşadığı ve %87,3'ünün şuan vajinal enfeksiyon geçirmediği saptanmıştır. Araştırmaya katılan kadınların genital hijyen davranışları puan ortalaması 95,7±9,1'dir. Bu çalışmada kadınların eğitim düzeyinin, istemeden gebelik deneyimi yaşanma, daha önce AP yöntemi yöntemini kullanıp bırakma ve şuan vajinal enfeksiyon yaşama durumunun genital hijyen davranışlarını etkilediği belirlenmiştir. Kadınların yaşı arttıkça genel hijyen alışkanlıkları artarken, adet hijyeninde ve anormal bulgu farkındalığında azalma saptanmıştır. Kadın sağlığı alanında hizmet veren sağlık profesyonellerinin, jinekoloji polikliniğine başvuran kadınların vajinal enfeksiyon sıklığını ve genital hijyen davranışlarını değerlendirmesi kadınların yaşam kalitesinin artırılması açısından önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, Aile Planlaması, Vajinal Enfeksiyon, Hemşirelik.
Irak'taki Helicobacter pylori enfeksiyonlarında bazı biyolojik ve sosyo-coğrafi parametrelerin değerlendirilmesi
Helicobacter pylori, sarmal şeklinde, kavisli çubuklu bir bakteridir ve yaklaşık 0.5 mikrometre çapında yaklaşık üç mikrometre uzunluğunda ölçülen gram negatiftir. Konakçı mideyi kolonize eder ve özellikle erişkinlikte peptik ülser, gastrit ve mide kanserinin başlıca nedenidir. H. pylori dünya çapında insanların% 50'sinden fazlasını kolonileştiriyor. Helicobacter pylori (H pylori), dünya çapında milyonlarca insanda bulunan yaygın bir bakteridir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, 60 yaşından büyük kişilerin% 50'sinden fazlası etkilenir. Helicobacter pylori midenin mukoza astarında bulunur. Gastrik ülserlerin %60-80'inden ve duodenum ülserlerinin %70-90'ından sorumlu olduğu bilinmektedir. Kısa süre sonra, bu bakterinin, deneklerin bir alt kümesinde, özellikle peptik ülser hastalığı, distal gastrik adenokarsinomlar ve gastrik lenfomalar olmak üzere diğer koşullara ilerleyebilen kronik aktif gastrite neden olduğu anlaşıldı. Bu araştırmanın temel amacı, Helicobacter pylori ile biyolojik (vitB12 ve vitD3) ve sosyo-coğrafi parametreler arasındaki ilişkileri anlamaktır Çalışma tasarımı laboratuvar tabanlı bir çalışma olup, amaçlı örnekleme tekniği kullanılmıştır. Katılımcılar, Helicobacter pylori enfeksiyonu semptomları olan ve farklı yaş gruplarında bulunan tüm hastaları içeriyordu.Hastalardan 100 serum kan örneği toplandı ve demografik bilgileri kaydedildikten sonra anketler verildi. Serum kan örnekleri üzerinde yapılan H. pylori kan tecavüzü testi ve risk faktörleri için analiz edilen anketler. Ve bundan sonra laboratuarda vitD3 ve vitB12 testi yapın. Sonuç olarak, h.pylori'nin p değerine (0.05) bağlı etkisini göstermektedir. Bu çalışmanın bulguları, sağlık sektöründeki yetkililere H. pylori enfeksiyonuna karşı yeterli önleyici tedbirleri almak için iyi bir şans verecektir. Ve Vit D3 ve Vit B12 ve H. pylori enfeksiyonunun rolü ile ilişkili daha fazla parametrenin incelenmesi ve Vit D3 ve Vit B12 polimorfizminin genetik etkisi ve H. pylori enfeksiyonu ile ilişkili daha fazla hormonal ve mineral incelenmesi. Önemli olarak, doğrulanmış tüm H. pylori enfeksiyonları vakaları, bulaşma şansını ve sakinlere sürekli temiz su teminini önlemek için tedavi edilmelidir.
Hepatit b virüslerinde hematoloji ve immünoloji göstergeleri ve bazı mutasyonların belirlenmesi
Bu tez çalışması, hematoloji ve immünolojinin göstergelerini doğrulamak amacıyla Mart 2021'den Temmuz 2021'in sonuna kadar Irak Cumhuriyeti Thi-Qar ilinde gerçekleştirilmiştir. Nasiriyah kentindeki ana kan bankasındaki kan bağışçılarına ve Thi-Qar ilindeki Al-Hussein Eğitim Hastanesine kabul edilen hastalara klinik öykülerini belirlemek amacıyla anket uygulanmıştır. Bu çalışma, Hepatit B virüsü ile enfekte olan erkek ve kadınlardan alınan 120 numuneyi içermektedir. Çalışma alanındaki Hepatit B virüslü erkek sayısı (84) ile %70, kadın sayısı (36) ile %30 olmuştur. Ayrıca enfeksiyonun yerleşim yerlerine göre oranına baktığımızda, Kırsal kesimde oran %46,67 iken kentlerde %53,33 olmuştur. Hastaların yaşları 20-69 yaş arasında değişmektedir. En yüksek hasta yoğunluğu %42 oranında 50-60 yaş kategorisinde ve en az %9'u ile 60 yaş üstü kategorisinde saptanmıştır. Hastaların öğrenim düzeylerine göre %45 enfeksiyon oranı ile eğitim düzeyi yüksek ve %55 enfeksiyon oranı ile eğitim düzeyi düşük olanlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Kan gruplarıyla ilgili olarak, en yüksek enfeksiyon insidansının %27 ile O Rh+ kan grubu ve %17 ile O Rh- kan grubunda olduğunu, en düşük enfeksiyon yüzdesinin ise %8 ile ABRh+ kan grubu ve %5 ile AB Rh- kan grubu için olduğunu göstermiştir.