Epidermal growth factor

73 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan 2. derece yanık modelinde EGF'nin yanık iyileşmesineolan etkisinin araştırılması

Giriş: Yanık yaralanmaları, ciddi sağlık problemlerine yol açarak hastanede yatış süresini uzatmakta ve mortalite oranlarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF), hücresel proliferasyonu teşvik eden, epitelizasyonu hızlandıran ve yara iyileşmesinde kritik bir rol oynayan bir büyüme faktörüdür. EGF'nin yara iyileşmesindeki rolü ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Bu çalışmada, EGF'nin yanık iyileşmesi üzerindeki etkilerini değerlendirme amacıyla deneysel bir yanık modeli oluşturulmuş ve EGF ile günlük hayatta kullanılan diğer tedavi yöntemleri karşılaştırılmıştır. Yöntem: Çalışma, toplam 33 sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar rastgele üç gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu, Silverdin-Furasin (S-F) grubu ve EGF grubu. Sıçanların sırt bölgelerine ikinci derece yanıklar oluşturulmuş ve 7., 14. ve 21. günlerde yara iyileşme süreçleri histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirilmiştir. Reepitelizasyon, fibroblast aktivitesi, inflamasyon ve anjiyogenez gibi parametreler incelenmiştir. Bulgular: EGF uygulanan grupta, 7. ve 14. günlerde reepitelizasyon oranı anlamlı derecede artmış olup (p<0.05), inflamasyon seviyesi belirgin şekilde azalmıştır (p<0.05). Ancak, anjiyogenez ve kollajen üretimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Fibroblast sayısında 14. günde artış gözlemlenmiş ancak 21. günde bu fark ortadan kalkmıştır. Sonuç: EGF, özellikle epitelizasyonu hızlandırıcı ve inflamasyonu azaltıcı etkileriyle yanık tedavisinde umut vaat eden bir ajan olarak görülmektedir. Ancak, anjiyogenez ve kollajen üretimindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışmadaki bulgular, EGF'nin yanık tedavisinde kullanımı için daha fazla çalışma yapılması gerekliliğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Epidermal Büyüme Faktörü, Yanık Tedavisi, Reepitelizasyon, Deneysel Yanık Modeli

Epidermal büyüme faktörü
Ahmet Dal
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seboreik keratozu olan hastalarda insülin direnci, metabolik sendrom riski ve IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması

Seboreik keratoz derinin en sık görülen benign epidermal tümörüdür. İlerleyen yaş ile sıklığı artmakla birlikte patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Seboreik keratozlarla insülin direnci veya metabolik sendromun ilişkisi henüz araştırılmamıştır. Diyabet hastalarında seboreik keratozlarda EGFR ekspresyonunun arttığı ve farelerde obezite modelinde benign deri tümörlerinde EGF ve IGF-1 arasında kesişim yolakları olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada seboreik keratozu olanlarda insülin direnci ve metabolik sendrom riskinin ve serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması ve doku IGF-1 ve IGBP-3 ekspresyonunun incelenmesi amaçlandı. Ayrıca dermoskopik bulguların bu klinik ve histopatolojik bulgular ile olası korelasyonunu incelendi. Çalışmaya en az bir seboreik keratozu olan 100 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş aynı sayıda kontrol dahil edildi. Diyabet veya polikistik over sendromu tanısı olanlar ve insülin ve karbonhidrat metabolizmasını etkilediği bilinen ilaç kullananlar dışlandı. Tüm bireylerde açlık insülin, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, serum lipitleri, karaciğer enzimleri, serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ölçüldü ve Homeostatic Model Assessment of Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplandı. Tüm bireylere antropometrik ölçümler ve Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Yetişkin Tedavi Paneli III (NCEP ATP III) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterlerine göre metabolik sendrom değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca hasta grubunda lezyonlardan biri dermoskopik inceleme sonrası tıraş (shave) eksizyonla çıkarılarak dokuda IGF-1 ve IGFBP-3 immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, hasta grubunda açlık insülin düzeyleri ve HOMA-IR değerleri kontrol grubundan daha yüksek olup insülin direnci açısından artmış risk bulundu (p<0,01). Metabolik sendrom sıklığı hem NCEP ATP III hem de IDF kriterlerine göre hasta grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p<0,001). Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi ölçümleri ve ALT, GGT ve LDL düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). Serum IGFBP-3 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (t=2,213, p=0,028). Serum IGF-1 düzeyi açısından ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05); ancak normal popülasyonda görülen yaş ile negatif korelasyon IGF-1 için hasta grubunda kaybolmuştu (p>0,05). İmmunohistokimyasal incelemelerde, IGF-1 için lezyonlu bölgede ve komşuluğundaki normal deride granüler tabakada pozitif sellüler boyanma izlendi. Lezyonlu bölgede normal deriye göre 23 vakada (23,2%) bir alanda, 19 vakada (19,2%) iki alanda ve 13 vakada (%13,1) üç ve üstü alanda IGF-1 ile fokal pozitiflik saptandı. IGFBP-3 için ise tüm vakalarda normal deri ile lezyonlu bölgede eşit yoğunlukta ve seviyede nükleer boyanma görülmüş olup aralarında farklılık saptanmadı. Dermoskopik bulgularda; firkete damarlar ile açlık insülin düzeyi arasında (p=0,038) ve tombul parmak bulgusu ile de açlık insülin düzeyi, AKŞ ve HOMA-IR arasında (p<0,01), milium benzeri kistler ile serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında (p=0,033 ve p=0,002) ve keskin sınırlı kenar ile doku IGF-1 ekspresyonu arasında (p<0,01) negatif korelasyon olduğu görüldü. Toplam lezyon sayısı ile serum IGF-1 düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,250, p=0,012). Sonuç olarak, seboreik keratoz hastalarında insülin direnci ve metabolik sendrom açısından artmış risk vardır ve bu hastalarda bir belirteç olabilir. İnsülin direnci araştırılmasında bu hastalarda özellikle açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR bakılması faydalı olacaktır. Hem serum hem dokuda elde edilen sonuçlar düşünüldüğünde IGF-1 ve IGFBP-3'ün seboreik keratozların patogenezinde rolü olabilir. Bu açıdan yapılacak ayrıntılı moleküler çalışmalara ihtiyaç vardır.

İnsülin benzeri büyüme faktörleriİnsülin benzeri büyüme faktörü Iİnsülin direnci+4
Leyla Elmas
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri hücrelerini saptayan HER2 antikoruyla işlevselleştirilmiş kuvars kristal mikrodenge temelli biyosensörün geliştirilmesi

Bu çalışmada, HER2 ekspresyonu artmış meme kanseri hücrelerinin erken tespit edilebilmesine imkan tanıyabilecek kullanımı kolay, güvenilir, etkili, hızlı, duyarlı, özgül ve doğrudan gerçek zamanlı izlemeye olanak sağlayan antijen-antikor temeline dayalı QCM sensör sistemi geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, QCM çipi polimerik nanopartiküllerle kaplanmıştır. Nanopartikülleri hazırlamak için monomer fazı hidroksietilmetakrilat (HEMA) ve etilen glikol dimetakrilat (EDMA) kullanıldı. Nanopartiküller Zeta Sizer ve FTIR ile incelendi. Nanopartiküllerin homojen şekilde oluştuğu ve boyutlarının 73,22 nm olduğu belirlendi. Elde edilen poli-hidroksietilmetakrilat (PHEMA) nanopartiküller tozsuz ortamda UV ışık altında 20 dk inkübe edilerek çip yüzeyine bağlandı. Nanopartiküllerin bağlı olduğu çip yüzeyinin özellikleri temas açısı, elipsometri, SEM ve AFM ile belirlendi. Nanopartikül kaplanmış altın çip yüzeyi, karbodiimid aracılığıyla bağlanan HER2 antikoru ile işlevselleştirildi. SKBR3, MDA-MB 231 ve fibroblast hücre örnekleri, çip üzerinden 10-500 hücre/ml ve 0.5 ml/dk hızda geçirilerek eş zamanlı hücre analizi gerçekleştirildi. QCM sensör yüzeyi için hücre/cm2 birim alanda meydana gelen kütle artışları (m) karşılaştırıldı. HER2 bağlı QCM çipin tespit limiti (LOD) 10 hücre/ml olarak bulundu. Hücre seçiciliğinin belirlenmesi için yapılan çalışmada sensörün SKBR3 hücrelerine, HER2 içermeyen MDA-MB 231 hücrelerine göre 6.32 kat, fibroblast hücrelerine göre ise 8.40 kat daha fazla seçiciliğe sahip olduğu saptandı. HER2 bağlı çipin tekrar kullanılabilirliği 250 hücre/ml olarak bulundu. Hazırlanan çipin 5 döngü boyunca bağlanma kapasitelerinde bir değişiklik olmadı. Yapılan tez çalışması sonucunda geliştirilen QCM sistemi, SKBR3 meme kanseri hücrelerinde ekspresyonu artmış HER2 hedefli olsa da daha sonraki çalışmalarda diğer HER2 ekspresyonu artmış kanser tiplerinde de kullanılabilir bir QCM sensör sistemi geliştirilmesine katkı sağlayabilecek niteliktedir.

AntikorlarBiyosensörlerEpidermal büyüme faktörü+4
Merve Yılmaz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut periferik sinir yaralanmalarının rejenerasyonunda epidermal büyüme faktörü'nin etkilerinin tavşan modeli üzerinde histolojik incelenmesi

Periferik sinir yaralanmaları, özellikle genç popülasyonu etkilemekte, yüksek maliyetlere sebep olmakta ve sık görülmektedir. Bu çalışmada tavşan modelinde siyatik sinir üzerinde oluşturulan bir hasar ile sinir rejenerasyonunda EGF'nin histolojik rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. 18 adet Yeni Zelanda türü tavşan; 9 adet kontrol grubu, 9 adet deney grubu olacak şekilde kullanıldı. Kontrol ve deney grupları kendi içlerinde 4 ve 5 tavşan içeren iki gruba ayrıldı. 4 tavşan içeren gruplarda alan ölçümleri yapılırken, 5 tavşan içeren gruplarda çap ölçümleri yapıldı. Her bir tavşana sağ kalçasından siyatik sinir eksplorasyonu, tam kat sinir hasarı ve ardından epinöral tamir tek bir araştırmacı tarafından uygulandı. Deney grubuna 10 µg/kg EGF bölgeye enjekte edildi. Deney grubuna postoperatif günaşırı olacak şekilde 5 enjeksiyon daha yapıldı. Kontrol grubunda aynı miktarlarda serum fizyolojik kullanıldı. Tavşanlar 8 hafta boyunca gözlendi. Takipler sırasında 2 tavşan öldü. 8 hafta sonunda hayvanlardan alınan siyatik sinir dokuları histolojik ve morfolojik olarak değerlendirildi. 5 tavşan içeren EGF (+) grupta ortalama bağ doku (epinöryum + mezonöryum) çapı 156,867 µm; 5 tavşan içeren kontrol grubunda ise 25,170 µm idi. Diğer gruplarda yapılan karşılaştırmalı alansal ölçümlerde ise EGF (+) grubunda bağ doku (epinöryum+ mezonöryum) alanlarında kontrol grubuna göre artış gözlendi. EGF verilen grupta epinöryum ve mezonöryumda genişleme izlendi. Bağ dokusunda adiposit ve kapiller artışı görüldü. Sonuç olarak EGF, akut periferik sinir yaralanma rejenerasyonunda çevre bağ dokuda epinöryum ve mezonöryum çaplarını arttırmaktadır. Fakat bu etkinin klinik ve fizyolojik açıdan anlamlandırılabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Epidermal büyüme faktörüHayvan deneyleriPeriferik sinir hasarları+5
Gökhan Ayık
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanseri hücre serilerinde epidermal büyüme faktörü reseptörünün inhibisyonunun claudinler üzerine etkisinin araştırılması

Sıkı bağlantılar epitelial, endotel ve mezotel hücrelerinde bulunan membrana bağlı yapılardır. Hem epitel hem de endotel hücre tabakalarının bitişik hücreleri arasında bağlantı sağlayan çoklu protein kompleksleridir. PIKfyve inhibitörü YM201636'nın sıkı bağlantı proteinleri CLDN1 ve CLDN2'nin endositik geri dönüşümünü inhibe ederek sıkı bağlantı yapılarını bozduğu bildirilmiştir. Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR), hücre zarında bulunan bir transmembran glikoproteindir ve hücre proliferasyonunun düzenlenmesinde kritik önemi bulunmaktadır. Kanser hücrelerinde EGFR işlevini inhibe etmek için hücre içi tirozin kinaz sinyalizasyonunu engelleyen moleküller veya EGFR'ye ve ligandlarına karşı nötrleştirici antikorlar kullanılmaktadır. Canertinib (CI-1033), in vitro koşullarda EGFR, HER2 ve HER4'ü inhibe eden bir tirozin kinaz inhibitörüdür. Bu tez çalışmasında sıkı bağlantıların yapısal bir bileşeni olan claudinler ve EGFR arasındaki ilişkinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Bunun için EGFR mutant ve wild type akciğer kanseri hücre serileri HCC827 ve H1299 kullanılmış, CI-1033 ve YM201636 etken maddelerinin sitotoksik ve apoptotik etkileri ile birlikte EGFR ve claudin mRNA ve protein düzeylerine etkileri araştırılmıştır. Sitotoksisite analizlerinde XTT, apoptoz analizlerinde Annexin/PI boyaması, mRNA ve protein düzeylerinin belirlenmesinde kantitatif RT-PCR ve western blot yöntemleri kullanılmıştır. CI-1033'ün HCC827 ve H1299 hücre serilerinde IC50 dozu sırasıyla 2.17 ve 16.42 µM bulunmuştur. YM201636, EGFR mutant HCC827 hücre serisinde 11.07 µM'da sitotoksik etki gösterirken, EGFR wild type H1299 hücrelerinde 75 µM konsantrasyonda hücre canlılığını etkilememiştir. YM201636 etken maddesi HCC827 hücrelerinde EGFR, CLDN1 ve CLDN3 mRNA ekspresyon düzeylerinde anlamlı artışa neden olmuştur, H1299 hücrelerinde ise YM201636 uygulandıktan sonra CLDN1 mRNA düzeyi anlamlı olarak azalmıştır. CI-1033 ve YM201636 inhibitörleri EGFR mutant ve wild type hücre serilerinde CLDN ekspresyonlarına farklı yönde etki etmiştir. Anahtar kelimeler: akciğer kanseri; sıkı bağlantılar; claudin; EGFR

Akciğer neoplazmlarıClaudinEpidermal büyüme faktörü+6
Eda Doğan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epidermal büyüme faktörü, hiperbarik oksijen ve tetanoz toksini uygulamasının ratlarda spinal kord yaralanma modelinde iyileşmeye etkisi

Spinal kord yaralanması, kordun major fonksiyonlarında yitime neden olmakla birlikte, sonuçları açısından da büyük bir sosyal problemdir. Omurilik yaralanmalarında en etkin tedavi, kaçınılmaz olan çarpma etkisiyle başlayan ikincil hasarın önlenmesidir. Bu hasarda en önemli tedavi hedefleri ise apoptotik hücre ölümünün engellenmesi ve rejenerasyon mekanizmalarıdır. Bu çalışmada, hiperbarik oksijen (HBO) uygulaması, tetanoz toksini (TT) ve epidermal büyüme faktörünün (EGF), apoptotik kaskadların önlenmesindeki ve antioksidan mekanizmaları ile motor nöron koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada, üç tedaviyi karşılaştırma amacıyla altı grup Sprague Dawley tür ratlar (HBO, TT, EGF, metilprednizolon-pozitif kontrol, travma ve sham) üstünde çalışılmıştır. Sham grubu hariç tüm gruplara T4-T10 vertebra seviyesinden anevrizma klibi ile ekstradural olarak kompresyon uygulanarak spinal kord yaralanması yaratılmıştır. Tetanoz ve EGF tedavileri travmadan hemen sonra, HBO ise ilk birinci saat içinde olmak üzere yedi gün boyunca aynı saatte uygulanmıştır. Fonksiyonel değerlendirme için BBB (Basso-Beattie-Bresnahan) skorları günlük olarak kaydedilmiştir. Akut ve subakut dönemin sonunda (8. gün) sakrifiye edilen ratların spinal kord örneklerinde, SOD, GPx ve katalaz anti-oksidan enzim aktiviteleri ölçülmüştür. Apoptoz değerlendirmesi amacıyla ise bax, bcl-2 ve kaspaz-3 protein miktarı western blot yöntemiyle saptanmıştır. HBO uygulamasının SOD ve GPx enzim aktiviteleri ile fonksiyonel skorları anlamlı şekilde yükselttiği görüldü (p<0.05). Western blot analizinde ise kaspaz-3 ve bax proteinlerini yükselterek mitokondri aracılı apoptozu arttırdığı tespit edildi (p<0.05). EGF uygulamasında antioksidan enzim aktivitelerinin anlamlı artışına karşın (p<0.05), apoptoz ve fonksiyonel açıdan diğer gruplarla karşılaştırıldığında etkisiz olduğu görüldü (p<0.05). Tetanoz toksini uygulamasının fonksiyonel skorları ve antioksidan enzim aktivitelerini anlamlı düzeyde arttırdığı tespit edilmiştir (p<0.05). HBO uygulanan gruptan farklı olarak ise, anti-apoptotik bcl-2 düzeyini arttırıp, apoptotik bax ve kaspaz-3 protein düzeyini ise anlamlı şekilde azalttığı; böylece apoptozu engellediği görülmüştür (p<0.05). HBO tedavisi serbest oksijen radikalerini uzaklaştırması ve fonksiyonel iyileşmeyi arttırması nedeniyle iyi bir tedavi seçeneği olarak görülmüştür; ancak apoptozu arttırdığı mekanizmanın gelecek çalışmalarla açıklanması gerekmektedir. Tetanoz toksininin motor nöron koruyucu ve iyileştirici etkisi ortaya konmuş olup, her üç değerlendirmedeki sonuçlarıyla tedavide etkin bir ajan olarak kullanılması beklenmektedir.

Epidermal büyüme faktörüHiperbarik oksijenasyonSpinal kord+4
Murat Celal Sözbilen
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik kolon karsinomu tanılı hastalarda anti-EGFR tedaviye yanıtı etkileyen klinik ve laboratuvar biyobelirteçler

Kolon kanseri kolon mukozasından köken alan bir malignitedir. Tüm dünyada görülen kanserler içinde meme ve akciğer kanserinden sonra en sık üçüncü kanserdir. Kanser tarama programlarında yer almasının hastalığın tespitinde önemli bir faktördür. Hastalığın etiyolojisinde hem genetik hem de çevresel faktörlerin rol oynamaktadır. Diğer malignitelerde de olduğu gibi kolon kanseri prognozu ile inflamasyon ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmamız ile Anti-EGFR tedavi yanıtını etkileyen klinik ve biyokimyasal belirteçleri incelemeyi, literatürdeki verilerle karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2010 ile Kasım 2021 tarihleri arasında tedavi alan kolon kanserli hastalar dahil edilmiştir. Metastatik evrede olan ve anti-EGFR tedavi alan 113 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların bilgilerine hastane elektronik dosya sistemi kayıtları taranarak ulaşılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, tanı tarihleri, tanıdaki evreleri, histopatolojik verileri, tümör lokalizasyonları, mutasyon verileri, metastaz durumları, ameliyat geçmişleri, aldıkları kemoterapi rejimleri, tedaviye yanıt durumları, laboratuvar bulguları incelendi. Evreleme için TNM evreleme sistemi kullanıldı. Her hasta için Nötrofil sayısı, Lenfosit sayısı, Trombosit sayısı, LDH, Albümin, CRP, Total Kolesterol değerlerine göre NLR, PLR, CRP/ Albümin, CONUT, PNI, PFS değerleri hesaplandı. Çalışmamızın sonunda hastaların anti-EGFR tedavi öncesi CRP/Albümin oranı, CONUT skoru ve CRP değerleri ile tedaviye yanıt süreleri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak metastatik kolon kanseri tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek birtakım parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, metastatik kolon kanserinin birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olduğu, inflamatuar belirteçlerin tedavi yanıtı üzerine etkili olabileceği heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

Epidermal büyüme faktörüKolon hastalıklarıKolon neoplazmları+4
Mahmut Can Kılıç
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçlü negatif meme karsinomlarında pdl-1 immünekspresyonunun ve egfr amplifikasyonunun klinikopatolojik özelliklerle ilişkileri

Üçlü negatif meme karsinomlarında PDL-1 immünekspresyonun ve EGFR amplifikasyonunun klinikopatolojik özelliklerle ilişkileri Meme kanseri, kadınlar arasında en sık görülen kanser olmakla birlikte kansere bağlı ölümlerin de en sık sebebidir. Üçlü negatif meme kanseri (TNMK); östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü (HER2) negatif olan; diğer meme kanserlerine göre daha yüksek dereceli, agresif, sağkalımı düşük ve daha genç yaşta görülme eğilimi göstermesinin yanında tedavi seçenekleri de oldukça sınırlı olan meme kanseri grubudur. Tedavi seçeneklerinin sınırlı olması bu hastalık üzerinde hastalığın oluşmasını ve ilerlemesine neden olan moleküler yolların ya da TC'lerin IC'den kaçış mekanizması aydınlatılması gereken konular olarak ilgimizi çekmektedir. Hedefe yönelik tedaviler ve immün kontrol noktası inhibitörleri bu hastalığın tedavisinde bir umut kaynağı olmaktadır. Çalışmamıza 2011-2023 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda meme karsinomu tanısı alıp immünohistokimyasal (İHC) incelemede ER, PR ve HER2 negatif saptanan modifiye radikal mastektomi, meme koruyucu cerrahi yapılan ve trucut biyopsisi alınan 60 olgu dahil edildi. Programlanmış Hücre Ölümü Proteini Ligandı (PDL-1) ve Epidermal Growth Factor Receptor (EGFR) sonuçları prognostik parametreler ile karşılaştırıldı ve sağ kalım üzerine etkileri araştırıldı. Tümörü infilte eden lenfositlerin (TİL) durumu, PDL-1 immünekspresyon durumu, EGFR amplifikasyon durumu, bunların birbirleriyle ve diğer klinikopatolojik özelliklerle ilişkisi araştırıldı. Sonuçlara göre; hastaların %76.7'sinin (46 vaka) PDL-1 boyanması pozitiftir. TİL yüzdesi %20 ve üzerinde olan 37 vaka (%61,7) bulunmuştur. TİL yüzdesi %20 ve üzeri olan vakalarda PDL-1 pozitifliği oranı daha fazladır (p=0,023). Trucut biyopsilerde, mastektomi ve eksizyon materyallerine göre daha düşük PDL-1 (p=0,006) ve TİL (p=0,003) bulunmuştur. DCIS ile birlikte olan invaziv tümörlerde PDL-1 pozitifliği oranı daha düşük saptanmıştır (p=0,047). PDL-1 ve TİL oranları ile sağkalım arasında fark saptanmamıştır. Hastaların %51,7'sinde (31 vaka) EGFR amplifikasyonu tespit edilmiştir. TİL yüzdesi ≥%20 olanlarda EGFR amplifikasyonu daha fazla bulunmuştur (p=0,039). PDL-1 ile EGFR amplifikasyonu arasında fark bulunmamıştır. İnvaziv lobüler karsinom (İLC) olan olguların sağkalım süresi invaziv duktal karsinom (İDC), başka şekilde sınıflandırılamayan (NOS) ve metaplastik karsinoma göre daha kısa bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar literatürle uyumlu olarak, TNMK'da PDL-1 immünekspresyonu ve EGFR amplifikasyonunun yüksek oranda görüldüğü ve böylece çalışmamızın TNMK gibi agresif ve tedavi seçeneği kısıtlı olan bir hastalıkta, tedavi çalışmaları için bir ışık kaynağı olacağını öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: üçlü negatif, meme karsinomu, TİL, PDL-1, EGFR

Epidermal büyüme faktörüKarsinomaMeme hastalıkları+3
Merve Bozkurt
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

EGFR mutant akciğer adenokarsinom tanılı hastalarda EGFR tirozin kinaz inhibitörleri tedavisinin prognoz ve sağkalım üzerine etkisi

Akciğer kanseri tüm dünyada kanser ilişkili ölümlerin en sık görüldüğü kanser türü olmakla beraber yeni geliştirilen hedefe yönelik tedavilerin klinik sonuçları iyileştirdiği gösterilmiştir. EGFR mutasyonu saptanmış olan akciğer adenokarsinomu hastalarında, EGFR TKİ tedavisinin kullanımı gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Sağkalımı etkileyen faktörlerin bilinmesi, önemi gittikçe artmakta olan bu tedavinin kullanımında, hastanın takip ve tedavisinde fayda sağlayabilecektir. Çalışmamızda tedavisinde EGFR TKİ kullanılan, EGFR mutant akciğer adenokarsinomu hastalarında prognoz ve sağkalımı etkileyebilecek faktörleri inceledik. Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde Ocak 2010 ile Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran, tedavisi sırasında EGFR TKİ kullanılmış EGFR mutant akciğer adenokarsinomu tanılı 153 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri ve prognostik faktör olabileceği düşünülen parametreleri tarandı. Yaş, cinsiyet, tanı tarihi, sigara kullanım durumu, ailede akciğer kanseri öyküsü, performans skoru, tedavi öncesi CEA değerleri, primer kitlenin tanı anındaki büyüklüğü, primer kitlenin tanı anındaki SUVmax değeri, primer kitlenin yeri, EGFR mutasyonu durumu ve türü, tanı anında T790M mutasyonu varlığı, PDL- 1 durumu, tanı anında metastaz durumu, metastaz var ise yeri, TKİ kullanım sırası, almış olduğu TKİ tedavisi, tedavi altında progresyon durumu, son kontrol tarihi ve exitus tarihi bilgileri tarandı. Sonuç olarak tedavisinde EGFR TKİ kullanılan EGFR mutant akciğer adenokarsinomu hastalarında sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek parametreler tespit edilmiştir. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenini ortaya koymak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

AdenokarsinomAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+7
Özgür Ercan Eray
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması

Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1

EndotelinlerEpidermal büyüme faktörüGlütatyon+6
Ahmet Güngör
İnönü University
2012
10
Master'sOpen AccessEN

Genetic variation in the EGFR gene and the relation with glioma in Turkish population

While glioma constitutes approximately 30% of brain and central nervous system carcinomas, it covers 80% of all brain carcinomas. [1]. The gene that encodes 170 KD transmembrane receptor tyrosine kinase, located on chromosome 7p12-13 and enounced on the facial of epithelial cells, is the EGFR gene. In most prior works, single nucleotide polymorphisms (SNPs) within the EGFR gene are evaluated to correlate cancer risks like carcinoma, carcinoma, prostatic adenocarcinoma, and esophageal cancer. How EGFR contributes to glioma susceptibility variants in the gene and in order to examine that, in a case-control study from Turkey (35 cases, 36 controls) genotyping both groups determined by real-time PCR and was carried out using statistical analysis SPSS data. According to our results, CC genotype (homozygous wild type) 19 (52.8%), CT genotype (heterozygous type) 16 (44.4%), TT genotype (homozygous variant type) 1 (2.8%) were found in the control group. Genotype distribution in the patient group was 8 (23.5%), 22 (64.7%) and 4 (11.8%), respectively. Significant relationship was found between the patient and control groups compared to genotypes (p = 0.028). This study can provide a new approach to the clinical treatment of glioma patients.

Epidermal growth factorGenetic variationGenetic variation+3
Gözde Özcan
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastomalardaki klinikopatolojik özelliklerin, ki-67 proliferasyon indeksi, İDF-1, EGFR, p53 mutasyonlarinin prognozla ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Glioblastoma en sık görülen malign beyin tümörüdür. Literatürde glioblastomların morfolojik bulguları ile hasta prognozu arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda yayın mevcuttur. Bu çalışmanın amacı glioblastomlarda gözlenen morfolojik özelliklerin (geniş nekroz, fokal nekroz, palizadlanan nekroz, mikrovasküler proliferasyon, atipi, sellülarite, lenfosit infiltrasyonu, mitoz, hücre tipi) ve IDH1, EGFR, p53 immünekspresyon sonuçları ile ki-67 proliferasyon indeksinin hasta prognozu üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2014-2017 yılları arasında glioblastoma tanısı almış 166 olguya ait preparatlar retrospektif olarak değerlendirildi. Olgularda incelenen morfolojik bulgular (geniş nekroz, fokal nekroz, palizadlanan nekroz, mikrovasküler proliferasyon, atipi, sellülarite, lenfosit infiltrasyonu, mitoz, hücre tipi) varlık/yokluk veya yoğunluk durumlarına göre sınıflara ayrıldı. IDH1, EGFR, p53 ekspresyonları, ki-67 proliferasyon indeksleri ise boyanma/boyanmama durumları veya boyanma yüzdelerine göre gruplandırıldı. Bu bulgular ile hastaların ameliyat sonrası sağkalım süreleri arasındaki ilişki araştırıldı. Sonuç olarak; glioblastomlarda gözlenen morfolojik bulgular, IDH1, EGFR, p53 ekspresyonları, ki-67 indeksi ile hastaların sağkalım süreleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.

Epidermal büyüme faktörüGenler-P53Glioblastoma+6
Sevda Akyol
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıvı kromatografisi-kütle spektrometresi ve rutin spektrofotometrik yöntemler ile ölçülen kreatinin düzeylerinin karşılaştırılması ve EGFR hesabı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Böbrek Hastalıkları ve özellikle çeşitli nedenlere bağlı olarak, fonksiyonel nefronların kronik, ilerleyici ve geri dönüşümsüz kaybının görüldüğü Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Böbrek yetmezliği, önlenebilir veya ilerlemesi geciktirilebilen bir durum olduğu için böbrek fonksiyonunun ve dolayısıyla glomerüler filtrasyon hızının (GFR) doğru göstergelerle tespit ve izlemi önemlidir. Ölçümünün zor ve zahmetli olması nedeniyle doğrudan GFR ölçümü yerine denklemlerle hesaplanan GFR (eGFR) yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüze kadar geliştirilen en az 40'a yakın eGFR formülleri içinde yaygın olarak kabul gören ve hem uluslararası hem de ulusal kullanımı önerilen CKD-EPI denkleminde kreatinin biyokimyasal olarak ölçümü yapılan tek parametre olarak yer almaktadır. Ayrıca GFR'nin izleminde serum kreatinin seviyelerinin tekrarlı ölçümlerle takibinin tek başına yeterli olduğu kabul görmektedir. Bu nedenlerle böbrek fonksiyonunun belirlenmesi açısından kreatinin düzeyleri yüksek hassasiyette analiz edilmesi gereken önemli bir parametredir. Kreatinin analizi için klinik laboratuvarlarda en çok Jaffe yöntemi kullanılmakta olup, bu yöntem alkali ortamda pikrik asitle renk veren kreatininin spektrofotometrik olarak ölçümüne dayanmaktadır. Ancak bu yönteme proteinler, biluribin, ketonlar gibi maddeler girişim yaparak yanlış ölçümlere neden olabilmektedir. Ayrıca kreatinin değerlerinin düşük olduğu aralıkta doğru sonuç verebilmesi için ölçülen yöntemin hassasiyeti kritik önemi sahiptir. Bu nedenlerle yaygın olarak kullanılan bir klinik parametre olmasına rağmen doğru kreatinin ölçüm yöntemi hakkındaki çalışmalar güncelliğini korumaktadır. Kreatinin tayininde testin doğruluğunu ve hassasiyetini sınırlandıran analitik sorunlar, GFR tahmini için kullanılan formüllerde yer almak üzere alternatif biyokimyasal parametre arayışına girilmesine yol açmıştır. Bu nedenle kreatinine alternatif olarak sistatin C, Beta Trace Protein (BTP) ve Simetrik-Dimetil Arjinin (SDMA) gibi düşük moleküler ağırlıklı proteinler renal belirteç olarak önerilmektedir. Bunlar arasında en çok tercih edilen, hatta rutinde kullanımı olan sistatin C ile ilgili GFR hesaplama formülleri Sağlık Bakanlığımız tarafından da önerilmektedir. Çalışmamızda kreatinin miktar tayini için numune hazırlığı ve kullanım kolaylığı, hızlı sonuç vermesi ve yüksek hassasiyette olması sebebiyle sıvı-kromatografisi kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ölçüm yöntemini referans yöntem olarak belirledik. Yöntemimizin geçerli kılınması için yöntem validasyon çalışmalarını gerçekleştirdikten sonra rutin kullanımdaki Jaffe yöntemi temelli kitlerin yanı sıra yine enzimatik kreatinin ölçümüne dayanan kitlerle analiz edilen kreatinin sonuçlarıyla da karşılaştırdık. Elde edilen sonuçların CKD-EPI eGFR hesaplamasına olan etkisini inceledik. Bu verilerin doğruluğunu irdelemek için ayrıca standart referans materyal olan SRM 967a'yı farklı kreatinin yöntemleri ile çalıştık. Alternatif belirteç olarak ise sistatin C ve BTP'yi nefelometre (BNII, Siemens) cihazında ve SDMA'yı ise LC MS/MS cihazlarında analiz ettik ve sonuçları referans yöntem olan LC MS/MS kreatinin sonuçları ile karşılaştırdık. Ayrıca sistatin C sonuçları ile sistatin C bazlı eGFR ve sistatin C ve kreatinini içeren kombine eGFR formülü ile hesaplamasını yaptık ve yaygın kullanımda olan CKD-EPI ile karşılaştırdık. Elde edilen tüm eGFR sonuçlarını KBH evrelemesine olan etkisi inceledik. Çalışmamızın sonucunda referans olarak kullandığımız ve valide ettiğimiz LC-MSMS kreatinin yönteminin SRM 967a ile yaptığımız doğrulama çalışmasında seviye 1 (0,85 mg/dL) için 0,84 mg/dL ve seviye 2 (3,87 mg/dL) için 3,95 mg/dL sonuçlarını elde ettik. Referans LC-MSMS yöntemi ile karşılaştırdığımızda Jaffe ve enzimatik kreatinin yöntemleri ile güçlü korelasyon ve regresyon analizinde de uyumlu sonuçlar elde ettik. Alternatif belirteç olarak belirlediğimiz sistatin C, BTP ve SDMA sonuçlarından sistatin C ile yüksek seviyede (r2= 0,91) olmak üzere tüm belirteçler ile pozitif korelasyon elde ettik. Kreatinin ölçüm yöntemlerinden hesaplanan eGFR, sistatin C ve sistatin C+kreatinin ile kombine olan eGFR değerlerini, LC-MSMS kreatinin verilerine göre elde edilen eGFR ile karşılaştırdığımızda yine güçlü korelasyon ve uygun regresyon analiz sonuçları elde ettik. Klinik karar açısından büyük önemi olan testlere ait yöntemlerin laboratuvarlar arası standardizasyonun yapılması önerilmektedir. Bunun için standart referans materyaller (SRM) ya da referans bir yöntem kullanılabilir. Rutin yöntemde kullandığımız Jaffe yönteminin, LC-MSMS referans yöntemi ile uyumlu sonuçlar vermesine rağmen hem hesaplanan GFR değerlerinde yüksek standart sapmalara, hem de KBH evrelemesinde farklılaklar neden olabildiği için referans yöntem ya da SRM'ler ile doğrulanmasını önermekteyiz. Ayrıca referans yöntem LC-MSMS kullanılarak karşılaştırma çalışmaları ile daha iyi sonuçlar elde ettiğimiz enzimatik kreatinin yöntemi rutinde Jaffe yerine tercih edilebilir. Alternatif belirteç olarak kullanılan sistatin C'nin, kreatinin ile birlikte eGFR hesaplanmasında daha doğru ve uyumlu sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz. Elde ettiğimiz sonuçlar ışığında özellikle düşük kreatinin seviyelerine sahip pediyatrik ve geriatrik hasta popülasyonunda kreatinin ölçümleri için bir high-sensitif kreatinin (hs-Kreatinin) yöntemine ihtiyaç duyumaktadır ve bu yönüyle kreatinin ölçümleri için LC-MSMS rutin kullanımı uygun olabilir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikDimetilarginin+5
Cemil Nural
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial beyin tümörlerinin evrelendirilmesinde T1 ağırlıklı kontrast ajanı bolus izleme tekniği ile elde olunan perfüzyon manyetik rezonans görüntülemenin rolü: Glial tümörün moleküler belirteçleri ile retrospektif korelasyonu

Glioblastom (GB) yetişkinlerdeki en yaygın ve son derece ölümcül olan primer malign beyin tümörüdür. Görüntüleme kullanılarak önemli genomik ve moleküler belirteçlerin tedavi öncesi invaziv olmayan yöntemlerle karakterizasyonu, hastalık alt tiplerinin anlaşılmasında ve GB'nin risk analizinin yapılmasında, aynı zamanda tedavi planlanmasında yardımcı olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, GB'li olgulardaki belirli genomik veya moleküler değişiklikleri tahmin etmede potansiyel invaziv olmayan bir yöntem olan dinamik kontrastlı T1 ağırlıklı perfüzyon MR görüntülemenin (DK-pMRG) rolünü değerlendirmektir. Bu çalışmada, moleküler belirteçleri histopatolojik olarak incelenen, GB tanısı alan ve tedavi öncesi DK-pMRG'leri bulunan otuz altı hastayı (Erkek/Kadın = 25/11; ortalama yaş = 53, yaş aralığı = 29-85 yıl) retrospektif olarak inceledik. Kontrastlanan tümör dokusu (TD) ve kontrastlanmayan peritümöral T2-hiperintens tümör dokusundan (PD) elde olunan ROİ'ler, Ktrans (maddenin damar kompartmanından tümör intersitisiyumuna transendotelyal taşınması), Kep (kontrast maddenin damar boşluğuna geri geçişi) ve Ve (tümör volümünün ekstravasküler ekstraselüler boşluk tarafından doldurulan fraksiyonu) gibi kantitatif parametrelerin yanı sıra sinyal yoğunluğu zaman serisi eğrisinden elde olunan eğri altında kalan alan (EAA) ve maksimum eğim (MaksEğim) gibi semikantitatif parametrelerin hesaplanması için kullanıldı. Çalışmada incelenen moleküler belirteçler; Ki-67 proliferasyon indeksi, epidermal büyüme faktör reseptörü (EGFR), oligodendrosit transkripsiyon faktörü 2 (Olig2), izositrat dehidrojenaz 1 (IDH1) ve p53 mutasyonuydu. Farklı genetik profillere sahip GB'lerin görüntüleme bulguları, Kruskal-Wallis testi ve ROC analizi ile karşılaştırmalı değerlendirildi. Spearman korelasyon analizi, görüntüleme bulguları ile moleküler belirteçlerin arasındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanıldı. IDH1 mutasyon durumu incelenen toplam 30 hastanın 23'ü (%76.6) IDH1 mutasyonuna sahipti. 28/36 (%77.7) hastada EGFR ekspresyonu mevcuttu. Ortalama Ki-67 proliferasyon indeksi %29 olarak hesaplandı (Aralık: %1.5-80). P53 mutasyonu hastaların 20/36 (%55)'sında pozitif, Olig2 mutasyonu ise tüm olguların 7/36'sında negatif ve 29/36'sında pozitifti. Kruskal-Wallis testi, TD ve PD'den elde olunan çeşitli kantitatif ve semikantitatif DK-pMRG parametreleri ile GB'nin moleküler belirteçleri olan EGFR ekspresyonu, IDH1 ve Olig2 mutasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğunu gösterdi (p < 0.05). Peritümöral Ve, IDH1 mutasyonunu; MaksEğim, EGFR ekspresyonunu; Kep ise Olig2 mutasyonunu değerlendirmede en yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahipti. Ki-67 proliferasyon indeksi, tüm DK-pMRG parametreleriyle anlamlı pozitif korelasyon sergiledi (p < 0.05). Bununla birlikte, p53 mutasyon sıklığı, DK-pMRG değerlerinden herhangi biriyle anlamlı bir korelasyon sergilemedi (p > 0.05). DK-pMRG, bireysel tedavi protokollerinin gelişmesinde rol oynayabilecek GB'nin önemli moleküler belirteçlerinin tespitinde rol oynayabilir. Ayrıca, GB'nin PD görüntüleme özellikleri, moleküler alt tipe özgü tedavilerin belirlenmesinde önemli olabilir, çünkü görüntüleme özellikleriyle moleküler belirteçler arasındaki ilişki TD ve PD'de farklılık göstermektedir. Ancak daha büyük hasta sayısına sahip çalışmalarla moleküler belirleçler ve MR perfüzyon inceleme bulguları arasındaki ilişkinin incelenmesi gerekmektedir.

Beyin neoplazmlarıEpidermal büyüme faktörüGlioblastoma+6
Kerem Öztürk
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unstable angina pectoris hastalarında signal peptide complement C1R/C1S, UEGF, ve BMP1 epıdermal growth factor-like domain-containiing protein 1' in tanısal değerinin araştırılması

Amaç: Sıgnal peptıde complement c1r/c1s, uegf, and bmp1 - epıdermal growth factor - lıke domaın - contaınıng protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda Akut koroner sendromun tanısında biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı unstable angına pectorıs (USAP) kliniği ile başvuran hastaların; ST elevasyonu olmayan miyokart enfarktüsü (NSTEMI) ve kardiyak dışı göğüs ağrılı (NCCP) hastalardan ayrımında SCUBE1‗in etkili olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuz, acil servis ve kardiyoloji polikliniğine göğüs ağrısı ve akut koroner sendrom düşündüren şikayet ile başvuran hastalardan oluşmuştur. Hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri ve EKG bulguları ile değerlendirilerek Amerika Kardiyoloji Derneği (AHA) kılavuzlarına göre USAP, NSTEMI, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) ve NCCP olarak toplamda 185 hasta ve 45 sağlıklı olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplardan başvuru esnasında alınan kan örneklerinden SCUBE1 değerleri çalışıldı. Bulgular: SCUBE1 değerleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p = 0.630). Troponin değerleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p < 0.001). USAP grubunda SCUBE1 degerleri, GENSİNİ Skorlama ve Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk skorlaması açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p = (0.485), (0.932), (0.585)). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1 değerleri ile biyokimyasal parametreler ve klinik skorlamalar arasında hasta kliniğine yön verecek anlamlı bir korelasyon oluşmadı. Gruplar arasında da SCUBE1 değerleri' nin göğüs ağrılı hastalarda akut koroner sendromu (AKS) öngördürecek bir parametre olmadığını saptadık. SCUBE1' in AKS' lerde kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom, SCUBE1, GENSİNİ Skorlaması, GRACE Skorlaması.

Acil durumlarAnjina pektorisEpidermal büyüme faktörü+6
Abuzer Özkan
Bezmialem Vakıf University
2015
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste akut apandisit tanısı konulan hastalarda SCUBE1 proteininin tanısal değerinin araştırılması

ÖZET Acil Serviste Akut Apandisit Tanısı Konulan Hastalarda SCUBE1 Proteininin Tanısal Değerinin Araştırılması Amaç: Signal peptide - CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1) - EGF (epidermal growth factor) - like domain - containing protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda bazı kanserlerde, Akut koroner sendromun (AKS) tanısında, iskemik strokta ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nde (KKKA) biyobelirteç olarak araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı akut apandisit (AA) tanısı konan hastalarda SCUBE1'in tanısal değerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza acil servise başvuran AA ön tanılı 150 hasta alındı. Bunlardan çeşitli nedenlerle çalışmadan çıkarılan hastalar ile patolojik tanısı AA olmayanlar çalışmadan dışlandı. Hasta grubu patolojik tanısı AA olarak kesinleşen 47 hastadan oluştu. Kontrol grubu da 43 sağlıklı gönüllüden oluştu. Gruplarda SCUBE1, Alvarado skoru (ASK), C-reaktif protein (CRP), rutin testler karşılaştırıldı. Bulgular: SCUBE1 değerlerinde hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p=0,209). SCUBE1 değerleri, CRP (+) hastalarda anlamlı yüksek çıktı (p=0,048). Hasta grubunda SCUBE1 değerlerinde, ASK açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p=0,304). Bilgisayarlı tomografide (BT) apendiks çapı arttıkça SCUBE1 değerleri artmaktadır (p=0,043). CRP değerleri perfore apandisitte (PA), nonperfore apandisitten (NPA) anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,007). Beyaz kan hücreleri (WBC), PA ve NPA'yı ayırmada etkili değildi (p=0,06). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1'in AA'da tanısal bir değeri olmadığını bulduk. Ancak CRP'si pozitif olan hastalarda SCUBE1 in anlamlı yüksek olduğunu bulduk. SCUBE1 değerleri ile BT apendiks çapları arasında pozitif korelasyon bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, SCUBE1, Alvarado Skorlaması, USG, BT, CRP

Acil servis-hastaneApandisitC reaktif protein+5
Dursun Akbay
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus yanığına bağlı darlığın önlenmesinde kitozanın etkinliğinin epidermal büyüme faktörü (EGF) ile karşılaştırılması

Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı özofagus yanığı sıçan modelinde, kitozanın yara iyileşmesi ve darlık oluşumuna etkilerinin EGF ile karşılaştırmalı olarak araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Toplam 68 adet Wistar Albino türü sıçan ile kontrol ve sham gruplarının yanında beş tedavi grubundan oluşan toplam 7 çalışma grubu oluşturuldu. Sham grubu dışında tüm gruplarda yanık oluşturulduktan sonra Kontrol grubunda tedavi uygulanmadı, K-14 grubuna 14 gün, K-28 grubuna da 28 gün boyunca kitozan jel, K+E-14 grubu ve K+E-28 grubuna kitozana ek olarak subkutan EGF, E-28 grubunda da sadece EGF verildi. Çalışmanın sonunda çıkarılan distal özofagus parçalarında makroskopik olarak darlık oluşumu, histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve histopatolojik skor, biyokimyasal olarak da hidroksipirolin (HP) düzeyleri araştırıldı.Bulgular: Çalışma sonunda, tedavi uygulanan gruplarda ortalama vücut ağırlığı kaybının kontrol grubundan daha az olduğu saptandı. Kontrol grubunda % 100 olan darlık oranı K-14'de % 20, K-28'de % 50, E+K-14'de % 20 idi. Sham, E-28 ve K+E-28 gruplarında hiç darlık gözlenmedi. Grupların stenoz indeksi değerleri de darlık oranları ile uyumlu bulunmuştu. Kitozan kullanılan grupların ortalama histopatolojik skorları ve HP düzeyleri kontrol grubundan belirgin olarak düşüktü (p<0,05). E-28 grubunun HP düzeyi hariç diğer parametreleri ise sham grubundan farklı değildi (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları kitozan ve EGF'nin, alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişimini engelleyebildiklerini, EGF'nin etkinliğinin kitozandan görece daha fazla olduğunu göstermiştir. Doğal, nontoksik, insanda kullanılabilirliği kanıtlanmış düşük maliyetli bir ajan olan kitozanın bu özellikleri nedeni ile klinik pratiğinde kullanıma geçirilmesi kolay olduğundan değişik form, doz ve uygulama süreleri ile bu konudaki etkinliğinin araştırmaya değer olduğu düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Kitozan, EGF, Özofagus yanığı, Fibrozis, Darlık.

Epidermal büyüme faktörüFibrozKitosan+6
Emre Hoşver
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral ve peritoneal mezotelyomalı olgularda C-MET EGFR, pten,PDGFR-alfa, PI3k/AKT ve MTOR markerlarının incelenmesi; klinik ve prognostik önemi

Amaç: Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F. Balcalı Hastanesi Onkoloji Polikliniği'nde takip edilen malign plevral ve peritoneal mezotelyoma olgularında retrospektif olarak c- Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR moleküllerinin incelenmesi ve bu moleküllerin klinik ve sağkalımla ilişkisinin gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2004-2015 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne başvuran ve malign mezotelyoma tanısı alan 53 hasta dahil edildi. Olgular demografik özellikleri, asbest maruziyeti, sigara kullanımı, tümörün yerleşim yeri, histopatolojik tipi, evresi yönünden incelendi. Plevral ve peritoneal olarak iki gruba ayrılan olgularda uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri, radyoterapi ve kemoterapi protokolleri değerlendirildi. Olguların demografik özelliklerinin, aldıkları tedavilerin ve parafin bloklarından immünohistokimyasal olarak saptanan c-met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR ekspresyon düzeylerinin genel sağkalım ve hastalıksız sağkalıma etkileri incelendi. Verilerin istastistiksel analizinde IBM SPSS versiyon 20.0 yazılımı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 53 olgunun 39'u (%73,6) plevral mezotelyoma, kalan 14'ü (%26,4) ise peritoneal mezotelyoma tanısı almıştı. Plevral mezotelyoma olgularının ortanca genel sağkalımı 15 ay, peritoneal mezotelyoma olgularının ise 12 ay bulunmuş olup genel sağkalım açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,559). c-Met ve mTOR ekspresyonuna göre hastalıksız ve genel sağkalım incelendiğinde peritoneal olgularda (2+ ; 3+) olan grubun sağkalımının , (0 ; 1+) olan gruptan üstün olduğu görüldü (p<0,05). Plevral olgularda PDGFR-alfa ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalım değerlendirildiğinde; (0 ; 1+) olan grubun (2+ ; 3+) olan gruba göre anlamlı genel ve hastalıksız sağkalım üstünlüğü mevcuttu (p<0,05). Yine plevral MM olgularında EGFR ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda (2+) olan grubun (0) olan gruba üstünlüğü saptandı (p<0,05). Çalışmada hem plevral hem de peritoneal olgularda PTEN ve PI3K/AKT ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda gruplar arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: c-Met, EGFR, PDGFR-alfa ve mTOR ekspresyonunun mezotelyoma olgularının biyopsi veya ameliyat materyallerinde incelenmesi prognozun belirlenmesi ve buna yönelik yeni tedavi modalitelerinin oluşturulmasında önemli olabilir. Bu hususta fazla sayıda hasta içeren daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Malign Mezotelyoma, c-Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT, mTOR, sağkalım

Biyobelirteçler-tümörEpidermal büyüme faktörüFosfatidilinozitoller+7
Mert Tohumcuoğlu
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda rekombinant insan epidermal büyüme faktörü ile ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Plastik estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde doku hacminin arttırılmasında, skar düzeltilmesinde, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve vücut gençleştirme gibi alanlarda yağ greftleri sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ grefti uygulamalarının avantajları, kolay elde edilebilir olması, kolay uygulanması, tekrarlanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle doku yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır (1,2). Her zaman hedeflenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen yağ grefti kayıplarının olması ise en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (3,4). Otolog yağ greftindeki adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (5). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında kabul edilmiş standart bir uygulama henüz yoktur (3). Yağ grefti sağkalımını arttırmak için alıcı sahada neovaskülarizasyonu artırmak gerektiği düşünülmektedir (6). Epidermal büyüme faktörünün (EGF) neovaskülarizasyonu arttırarak otolog yağ grefti sağkalımını arttırdığı bilinmektedir fakat literatürde rekombinant insan epidermal büyüme faktörü (rhEGF) ile yapılacak olan ön koşullandırmanın otolog yağ greft yaşayabilirliğine olan etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür (6). Bu çalışmada literatürdeki sıçan modellerine uygun olarak yağ grefti uygulamasından 1 hafta önce interskapuler bölge dorsaline rhEGF uygulanarak yapılacak ön koşullandırmanın yağ greftinin yaşayabilirliğine olan etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 24 adet Wistar Albino cinsi olan ve ağırlıkları 300±50 gram olan erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak n=8 olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki sıçanların sağ inguinal bölgesinden alınarak hazırlanan tek parça halindeki 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde cilt altında hazırlanan poşa yerleştirildi. 2. gruptaki sıçanların interskapüler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc rhEGF subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölgede cilt altında oluşturulan poşa yerleştirildi. 3. gruptaki sıçanların interskapuler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc %0.9 serum fizyolojik subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde oluşturulan poşa yerleştirildi. 3 grupta yer alan sıçanların yağ greftleri yerleştirildikten 8 hafta sonra cilt altı poşlardan çıkartılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Tüm gruplardaki deneklerin yağ greftlerinde normal adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekrozis, kist-vakuol oluşumu histopatolojik olarak incelendi. Hacim ve ağırlık karşılaştırması, histopatolojik verilerin değerlendirilmesi istatistiksel olarak yapıldı. Bulgular: 3 grup arasında deneklerden elde edilen yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=0,579). Histopatolojik verilerin istatistiksel analizinde kist-vakuol oluşumu, inflamasyon, normal yağ dokusu oran arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk açısından 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma ile yağ greftlerinin yaşayabilirliği değerlendirildiğinde 8. hafta sonunda greft ağırlıkları, normal yağ dokusunun oranı, kist-vakuol şiddeti ve inflamasyon şiddeti açısından anlamlı sonuç bulunmazken, nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk oranları açısından anlamlı sonuçlar bulunmuştur. Çalışmamızda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma sonucunda yağ greftinin vasküler yoğunluk şiddetinin azaldığı, nekrozis ve fibrozis şiddetinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle rhEGF ile yapılacak ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğini arttırmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: yağ grefti, yağ grefti sağkalımı, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Adipoz dokuCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aydın Önen
Manisa Celal Bayar University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde doğal meme tümörlerinde HER2 ifadesinin ve apoptotik mekanizmaların araştırılması

Köpeklerde en sık görülen tümörlerden meme tümörleri, klinik, patolojik, prognostik önemini; bu evcil hayvanların insanlarla aynı çevresel ortamı ve koşulları paylaşması, genetik olarak insan meme tümörlerine yakınlık taşıması ve her geçen gün veteriner hekimlikte karşılaşılma sıklığının artışından almaktadır. Köpek meme tümörlerinin ileride prognoz ve tedavi sürecine yön verecek olan oluşum, gelişim ve tanı üçgenindeki hem hayvan sahipleri hem de klinisyen veteriner hekimlerin karşılaştığı güçlükler tümörün tipi, agresifliği ve tedavisini içermektedir. Buna yönelik olarak hayvanın yaşam kalitesi bakımından doğru yürütülmesi gereken bu süreç kapsamında, 42 adet meme biyopsi materyali histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiş, tümöre özgü lezyonlar tanımlanarak benign ve malign köpek meme tümörlerinin patogenezisi, apoptozis ve HER2'nin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, alınan örnekler histokimyasal yöntemler ile incelenerek tümörler histopatolojik olarak tanımlanmış, tümör dokularında apoptotik indeks TUNEL yöntem ile belirlenmiş, immunohistokimyasal yöntemle kaspaz-3, -8, -9 ve HER2 ekspresyonları semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede tümörlerin 36 tanesi adenokarsinom, 6 tanesi ise adenom ve benign değişimler olarak sınıflandırılmıştır. Malign tümörler; tubuler karsinom, kompleks karsinom, karsinoma mikst tip, karsinoma ve malignant miyoepiteliyoma, karsinosarkom, duktal karsinom, intraduktal papillar karsinom, anaplastik karsinom, solid karsinom ve komedokarsinom olarak adlandırılmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada, kaspaz-3, -8, -9, HER2 ekspresyonuna ilişkin değişen lokalizasyon ve şiddette pozitif reaksiyonlar belirlenmiştir. İyi huylu meme tümörlerinde TUNEL hafif pozitif ya da negatif reaksiyonlar; kötü huylu tümörlerde ise malign epitel hücre çekirdeklerinde TUNEL pozitif reaksiyonlar saptanmıştır. Çoğunluğu malign karakterde olan meme tümörlerinde belirlenen apoptotik mekanizmalardaki değişkenlikler hem onkogeneziste hem de apoptoziste rol alan genetik çeşitlilikle ilişkilendirilmiştir. Köpek meme tümörlerinde patolojik araştırmaların yanı sıra hücre büyüme, transkripsiyon, mutasyonların ve ekspresyon analizlerinin de yapılmasını içeren süregen çalışmalar yapılmalıdır. İnsan meme tümörlerinde prognoz ve hayatta kalma süresi açısından önemli olan HER2 immunpozitifliğinin çalışma olgularında yaklaşık 5'te 1 oranında görülmesi insan olguları ile karşılaştırılmış ancak sağlıklı hayatta kalım kayıtları ile yapılacak farklı çalışmalar ile bu bilgilerin anlam kazanacağı ortaya konmuştur.

ApoptozisEpidermal büyüme faktörüGen ifadesi+4
Ayşe Nur Akkoç
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda silikon blok yerleştirilmesi sonrası radyoterapi verilerek kapsül kontraksiyonu oluşturma modelinde insan rekombinant epidermal büyüme faktörünün kapsül kontraksiyonuna etkisinin araştırılması

Amaç: Plastik cerrahi pratiğinde meme kanseri nedeniyle mastektomi sonrasında implant ile meme rekonstruksiyonu ve estetik amaçlı meme protezi uygulamaları sık yapılan operasyonlardır. Meme protezi uygulanan hastalarda kapsül kontraksiyonu önemli bir komlikasyon olup, bu çalışmada sıçanlarda silikon blok yerleştirilmesi sonrasında radyoterapi verilerek, kapsül kontraksiyonu oluşturma modelinde insan rekombinant epidermal büyüme faktörünün (hrEGF) kapsül kontraksiyonuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada sıçanlarda radyoterapi verilerek kapsül kontraksiyonu oluşturma modeli örnek alınmış ve elde edilen verilerin histopatolojik inceleme yapılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kronik inflamasyona bağlı gelişen kapsül kontraksiyonu azaltmak amacıyla EGF kullanılarak kapsül kontraksiyonunun azalacağı düşünülmüştür. Çalışmada her grupta altı sıçan olmak üzere 24 sıçan kulanılmıştır. Birinci grupta sıçanlara radyoterapi verilmeden 63 gün takip edildi. İkinci, üçüncü ve dördüncü gruplarda ise sıçanlara birer hafta arayla her uygulamada 9, 78 Gray olmak üzere iki kez radyoterapi uygulandı. Çalışmada üçüncü gruba birer gün ara ile üç doz, dördüncü gruba ise birer gün ara ile altı doz rhEGF verilerek çalışamanın 63. gününde sıçanlar sakrifiye edilerek incelendi. Bulgular: Araştırmada dört farklı grubun kronik yangı, nötrofil, eozinofil, kollagen, vasküler proliferasyon, yangı hücresi ve kapsül kalınlığı ölçüm değerleri incelenerek istatistiksel değerlendirmesi yapılmıştır. Çalışmada kronik yangı , eozinofil, yangı hücresi değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Nötrofil düzeyleri, kollajen miktarı, vasküler proliferasyon ve kapsül kalınlıkları incelendiğinde hepsinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak deney gruplarında artmış bulunmuştur. Ancak deney grupları arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Sonuç: Çalışmada farklı hrEGF dozları kullanılmış olup kapsül kontraksiyonu üzerinde belirgin etkisi izlenmemiştir. Etkinliğin değerlendirilmesi amacıyla başka çalışmalarda farklı dozlar ve süreler göz önünde bulundurulabilir. Anahtar Kelimeler: Kapsül Kontraksiyonu, Meme Protezi, Epidermal Büyüme Faktörü

DaralmaDaralma-patolojikEpidermal büyüme faktörü+7
Yavuz Tuluy
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan interpolasyon flebi modelinde İnsan Rekombinant Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının neovaskülarizasyon ve pedikül ayrılma süresine etkisi

Amaç:Plastik cerrahi pratiğinde interpolasyon flepleri geniş ve derin defektlerin kapatılmasında sıklıkla tercih edilen flepler arasındadır. Ancak klinik pratikte pedikül ayrılması için en az 2-3 hafta beklenmesi hala ciddi bir problem teşkil etmekte olup bu durum hastaların hastanede kalma sürelerini uzatmakta, çeşitli morbiditelere sebebiyet vermekte ve bunlara bağlı olarak hastane masraflarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) klinik pratikte yara iyileşmesini artırmak için kullanılan bir ajandır. İnterpolasyon fleplerinde pedikül ayrılma süresinin alıcı yataktan gelişen neovaskülarizasyona bağlı olduğu bilinmektedir ve bu süreç yara iyileşmesi aşamalarını içermektedir. Bu çalışmamızda erken dönemde yapılan pedikül ayrılmasında EGF'nin flep üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmada Wistar albino cinsi olan ve ağırlıkları 200±50 gram arasında değişen 36 adet dişi ve erken sıçan kullanıldı. Sıçanlar ağırlık ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin kontrol ve çalışma grubu olarak 2 ana gruba ayrıldı. Her ana grup kendi içinde 3 alt gruba ayrıldı. Tüm deneklerin sırt bölgesinden 1 adet kranial bazlı 5x5cm boyutunda, derinin tüm katmanlarını ve tabanda panniculus karnosus'u da içeren random cilt flebi eleve edildi. Tabandaki defektin 2,5cm' lik bölümü primer kapatılırken flep, distalde kalan 5x2,5cm' lik defekte inset edildi. Çalışma grubundaki deneklere flep inseti öncesi ¾'ü alıcı tabana,¼'ü de yara dudaklarına olacak şekilde toplamda 20 mikrogram tek doz Epidermal Büyüme Faktörü enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki deneklere herhangi başka bir madde enjeksiyonu yapılmadı. Postoperatif 8., 11. ve 14. günlerde her alt gruptaki 6 adet sıçanın proksimal pediküllerine ayırma işlemi yapıldı. Pedikülü ayrılan her flep ayırma işlemi sonrası yedi gün boyunca takip edildi. Yedinci gün sonrası her flebin fotoğrafları çekildi ve histopatolojik örnekler de yine aynı günde alındı. Fotoğraflar Adobe Acrobat Reader DC 2021 programına aktarılarak her flepteki yaşayan alanlar ve nekroz alanları piksel ve yüzde olarak ölçülerek karşılaştırıldı. Tüm deneklerin flepleri histopatolojik olarak incelenerek reepitelizasyon, yangı, fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu formasyonu ve neovaskülarizasyon parametreleri üzerinden karşılaştırıldı. Bulgular:İstatistiksel sonuçlar değerlendirildiğinde kontrol grubundaki alt grupların kendi içinde yapılan yaşayan flep alanı ve nekroz alanları karşılaştırmaları arasında anlamlı fark olduğu (p=0.009) ancak çalışma grubundaki alt gruplar arasında yaşayan flep alanları arasında anlamlı fark olmadığı izlenmiştir (p=0.115). Histopatolojik sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde postoperatif 8. günde pedikül ayrılması yapılan çalışma grubunda, aynı gün pedikül ayrılması yapılan kontrol grubuna göre fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu ve neovaskülarizasyonun anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p<0.05), postoperatif 11. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre granülasyon dokusu düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p=0.023) ve postoperatif 14. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre neovaskülarizasyon düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlenmiştir (p=0.027). Sonuç:Çalışmamızın sonucunda interpolasyon fleplerinde Epidermal Büyüme Faktörü uygulanması sonrasında yaşayan flep alanı açısından 11. günde anlamlı sonuçlar alınmışken, histopatolojik değerlendirme sonuçlarında farklı günlerde pedikül ayrılması yapılan tüm gruplarda özellikle neovaskülarizasyon olmak üzere farklı parametrelerde anlamlı sonuçlar alınmıştır. Çalışma Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının yara iyileşmesini hızlandırdığını ve neovaskülarizasyon üzerinde olumlu yönde etkisi bulunduğunu göstermiştir. İnterpolasyon fleplerinin Epidermal Büyüme Faktörü tedavisiyle daha erken dönemde ayrılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler:interpolasyon flebi, pedikül ayrılması, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aziz Parspancı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak oluşturulan laparoskopik fowler-stephens operasyonu'nda EGF'nin testis koruyucu olarak etkinliği

Son yıllarda intraabdominal yerleşimli testis olgularının cerrahi tedavisinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanmaktadır. Ancak özellikle deneysel çalışmalar olmak üzere bu operasyonun testiste atrofiye yol açtığı ve testis kanlanmasını bozduğu yönünde görüşler bildirmektedir. Yine EGF'nin lokal uygulanması ve orşiyopeksi kombinasyonunun birlikte uygulanmasının tek başına orşiyopeksi uygulanmasına göre spermatogenezin restorasyonunda çok daha etkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda serum inhibin B düzeyi ölçülerek ve testise lokal EGF uygulanarak laparaskopik olarak oluşturulmuş Fowler-Stephens modelinin testis fonksiyonlarına etkisini değerlendirildi.Çalışmamızda 20 adet yetişkin tavşan 3 gruba ayrılmış, sağ testisleri işleme başlamadan önce çıkarıldı. Grup 1'deki deneklerin sol testisi laparaskopik olarak kesildi, Grup 2'de sol testis içerisine 100 µL EGF 30G iğne ile verilerek 1. gruba uygulanan işlem uygulandı, 3. gruba ise sadece laparaskopik görüntüleme (sham grubu) uygulandı. Deneklerin 1 ay sonunda serum inhibin B düzeyi ile testis histopatolojisine bakıldı.Çıkarılan testisler incelendiğinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanan gruplarda testisler belirgin olarak ödemli ve nekrotikti. Serum inhibin B düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Testislerin histopatolojik incelemesinde sham grubu dışında tüm gruplarda belirgin nekroz dikkati çekmektedir.Sonuç olarak olarak laparoskopik de olsa spermatik damar ligasyonunda kan akımının azaldığı kesindir ve rete testis içine verilen EGF, testis histolojisinde ve spermatogenezde belirgin bir düzelme sağlayamamaktadır. Ancak serum inhibin B düzeylerinin düşük çıkmaması, spermatogenezin bozulmasına karşılık testiste halen daha sertoli hücre fonksiyonunun devam ettiğinin göstergesidir.

Cerrahi-ürolojikEpidermal büyüme faktörüKriptorşidizm+2
Reha Sermed Aygören
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastomlarda nöronal diferansiyasyon, EGFR aşırı ekspresyonu ve EGFR gen amplifikasyonunun birbirleriyle ve prognozla ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışmada primer glioblastomlarda (GB) nöronal diferansiyasyonun ve epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) aşırı ekspresyonunun/gen amplifikasyonunun ortaya konması ve bu parametrelerin birbirleriyle, yaş ve cinsiyetle, tümör yerleşimiyle, operasyon şekliyle, Ki-67 proliferasyon indeksiyle, tedavi modaliteleriyle ve sağkalım süresiyle olası ilişkilerini araştırmak amaçlanmaktadır.GEREÇ VE YÖNTEM: Elli iki primer GB olgusu nöronal diferansiyasyonun varlığını araştırmak amacıyla nörofilament proteini (NFP) ve sinaptofizin ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı ve şiddeti açısından skorlandırılmıştır. Bir diğer nöronal belirleyici olan nöronal nükleer antijen (Neu-N), aşikar tümöral hücrelerinde GFAP'la birlikte dual IHK yöntemiyle değerlendirilmiştir. Yine IHK yöntemiyle EGFR aşırı ekspresyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi saptanmış, ayrıca, dual EGFR-silver in situ hibridization (SISH)/ kromozom 7-chromogen in situ hibridization (CISH) yöntemiyle EGFR gen amplifikasyonu araştırılmıştır.BULGULAR: Yaşla sağkalım süresi arasında negatif korelasyon saptanırken (p=0.001), NFP-sinaptofizin (p=0.000) ; NFP-Neu-N (p=0.002); sinaptofizin-Neu-N (p=0.015) ekspresyonları arasında ve Neu-N ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.012); EGFR aşırı ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.001) ile EGFR amplifikasyonu-frontal lob yerleşimi (p=0.006) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca EGFR gen amplifikasyonu olan ve tümörü frontal lob yerleşimli hastalarda 18 aydan fazla sağkalım şansı daha fazla bulunmuştur (sırasıyla p=0.018 ve p=0.018). Nöronal diferansiyasyonla sağkalım arasında olduğu gibi, diğer parametrelerin de birbiriyle ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.SONUÇLAR: Bulgular EGFR gen amplifikasyonunun daha uzun sağkalımla ilişkili olabileceğini gösterirken, nöronal diferansisasyon ve sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Neu-N ekspresyonu ile EGFR amplifikasyonu arasında ortaya konulan pozitif korelasyon ise sağkalım istatistiklerine yansımamış ve daha geniş serilerle yeni çalışmalar yapma gereğine işaret etmiştir.

Beyin neoplazmlarıEpidermal büyüme faktörüGlioblastoma+2
Fazilet Uğur Duman
Manisa Celal Bayar University
2012
00

Related subjects