Evidence
Bu konu başlığı altında 99 tez
Natüralizm ve akıl delili
Aklın bizi gerçeklerle ilgili doğru bilgiye ulaştırdığına dair inancımız her araştırma alanının temelindeki en sarsılmaz ilkedir. Bu inanç o kadar güçlüdür ki o olmadan akıl yürütemeyiz. Onun gerçekliğini dahi sorgulayamayız çünkü bu sorgulama için de aklımıza güvenmek zorundayız. Fakat natüralizm doğruysa bu inanç tehlikeye düşer. Çünkü natüralizme göre akıl, akıldan yoksun doğal süreçlerin bir sonucudur. Eğer akıl, gaye ve mantıktan yoksun fiziksel olayların bir ürünüyse onun güvenilirliğine duyduğumuz inancın doğal açıklamalarla temellendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bir rasyonel görüş olarak natüralizm kendini çürütür. Buna karşın teizme göre akıl, kaynağını doğaüstü rasyonel bir varlıktan alır. Akıl doğal bir sonuç değil, tüm varlığın ilk sebebidir. Ancak akıl sahibi kişisel bir Tanrı varsa ve gerçeği bilmemizi hedeflediyse aklın doğru bilgiye ulaştıracağına inanmak için bir güvencemiz vardır. Bu çalışmada insanın gerek günlük hayatını gerek bilimsel çalışmalarını yürütmek için başvurduğu akıl yürütme ya da rasyonel çıkarım yetisinin varlığını natüralizm mi yoksa teizm mi daha makul açıklar sorusu cevaplanmaya çalışılacaktır. Temel iddiamız, akla duyduğumuz güveni temellendirmede natüralist teorilerin başarısız olduğunu savunan filozofların geliştirdiği argümanlar ışığında, aklın ve akıl yürütmek için gerekli koşulların varlığını ancak teizmin tutarlı bir şekilde açıkladığı ve bu nedenle akıl yürütme yetisinin natüralizme karşı güçlü bir delil oluşturduğudur.
Ceza kovuşturmasında delillerin ortaya konulması ve değerlendirilmesi
Ceza muhakemesinde, geçmişte yaşanmış uyuşmazlık konusu olay, onu temsil eden deliller vasıtasıyla ortaya konulmaya çalışılır. Bu bağlamda maddi gerçek, uyuşmazlık konusu olayın deliller aracılığıyla ortaya konulmuş halini ifade eder. Ceza muhakemesinde maddi gerçeğin bulunmasının ve hukuk düzeni açısından doğru bir karar verilebilmesinin öncelikli şartı, delillerin sağlıklı bir şekilde ortaya konulup değerlendirilmesidir. Deliller duruşmada hükmün oluşmasına katkı sağlayacak süjelerin önüne konulmalı ve tartışmaya açılmalıdır. Deliller ortaya konulduktan sonra sıra değerlendirilmesine gelir. Geçmişte yaşanmış olayın bugün gerçeğe uygun biçimde temsil edilebilmesi için delillerin doğru değerlendirilmesi gerekir. Vicdani ispat sisteminde hakim duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delilleri akıl yürütmek suretiyle serbestçe değerlendirerek vicdani kanaatini oluşturur. Bu çalışmada "Ceza Kovuşturmasında Delillerin Ortaya Konulması ve Değerlendirilmesi" konusu ele alınmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde modern ceza muhakemesi ispat sistemi olarak vicdani ispat sistemine ilişkin temel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümünde delillerin ortaya konulması ve tartışılması açıklanmıştır. Üçüncü bölümünde delillerin serbestçe değerlendirilmesi incelenmiştir. Nihayet sonuç kısmında çalışma sayesinde ulaşılan sonuçlar özetlenerek çalışma tamamlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Ceza kovuşturması, Delil, Delillerin ortaya konulması, Delillerin değerlendirilmesi, Vicdani kanaat
Bertrand Russell'da inanç ve delil ilişkisi
Biz bu çalışmada, Russell'ın inanç ve delil ilişkisine yönelik görüşlerini inceledik. İnançlarımızın temelinde ne olması gerektiği, hem epistemolojinin hem de Tanrı inancı bağlamında din felsefesinin önemli problemlerinden olagelmiştir. Özellikle Tanrı inancının ve dini inanç sistemlerinin delile ihtiyaç duyup duymadığı ve bu delillendirmeyi ne ölçüde sağladığına yönelik tartışmayı, Russell'ın görüşleri çerçevesinde ele almaya çalıştık. Çalışmanın birinci bölümünde din felsefesinde inanç ve delil ilişkisine yönelik temel yaklaşımları; delilcilik, reform epistemolojisi, imancılık ve eleştirel akılcılık başlıkları altında ele alarak konu hakkında genel bir çerçeve çizmeye çalıştık. Bu bölümde Tanrı inancının temelinde ne olması gerektiğine dair görüşleri ele aldık. İkinci bölümde ise; asıl konumuz olan Russell'ın inanç ve delil ilişkisine yaklaşımını ele aldık. Öncelikle inanç ve delil kavramlarına yer vererek Russell'ın inançlarımızı değerlendirmek için öne sürdüğü kriterlerden bahsettik. Daha sonra Tanrı'nın varlığına dair teizm tarafından ileri sürülen deliller hakkında bilgi vererek bu delillerin Russell'ın kriterlerini ne ölçüde karşılayabildiği meselesini tartıştık. Son olarak Russell'ın agnostisizm düşüncesi hakkında bilgi vererek gerekçelerini açıklamaya çalıştık.
Tarihselci metodoloji ekseninde nübüvvetin delillendirilmesinin imkânı
Kelam ilmi, İslam akaidini temellendirmek için ortaya çıkmış bir ilimdir. Bunu yaparken kendi sistematiği dâhilinde deliller kullanır. Bu delilleri de aklî ve naklî diye iki ana kategoride yapmaktadır. Bu delillerden naklî olanları tartışmalıdır. Mantık ilmi içerisinde naklin içeriği olan haberin doğrudan burhânî delil olmaması sebebiyle itikadın haber üzerinden delillendirilmesi problemli hale gelmektedir. Aynı problem nübüvvet meselesini delillendirirken de ortaya çıkmaktadır. Bu problem modern dönem âlimlerinin de dikkatini çekmiş olduğundan farklı delillendirme yollarına başvuranlar olmuştur. Bunlar arasında Avrupa'da ortaya çıkan tarihselcilik fikrini benimseyenler de olmuştur. Tezin birinci bölümünde istidlal meselesi, klasik kelam literatüründeki delillendirme türleri, modern dönem anlayışları ve bu anlayışlardan olan tarihselcilik düşüncesi ele alınmıştır. Tarihselciliğin yönleri tez kapsamını aşmayacak kadarıyla incelenmiştir. Kelam ulemâsı nübüvveti delillendirirken naklî delilleri çok sık kullanmışlardır. Bu sebeple tezin ikinci bölümü naklî delilleri incelemeye ayrılmıştır. Bu delilleri tehaddî, Kur'ân kıssaları, mucizeler ve hatm-i nübüvvet başlıkları içerisinde ele almak mümkündür. Bu başlıkların içeriği nübüvvet için ne derece delil olabileceği tezimizin ikinci bölümünü oluşturmaktadır. Bu konuyu incelerken önce mütekaddimûn kelamcıların saydığımız başlıklar içerisinde nübüvveti delillendirmeleri incelenmiştir. Daha sonra bu başlıkların her biri tarihselci metodoloji içerisinde yeniden ele alınmıştır. Bu sayede naklî delil olarak zikredilen bu başlıkların nübüvvet için delil değeri farklı bir metodoloji nazarında göstermeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise kelamcıların kullandığı naklî delilin modern dünya nazarında değerinin olup olmadığını ifade edilip yeni metodolojiler karşısında klasik literatürün konumuna değinilmiştir. Anahtar Kavramlar: Nübüvvet, tarihselcilik, tehaddî, mucize, hatm-i nübüvvet.
Tanrı'nın varlığına dair kozmolojik kanıtın epistemik değeri (Alexander Pruss örneği)
Tanrı'nın varlığına dair sunulan kanıtlar, Tanrı inancının epistemolojik açıdan gerekçelendirilmiş olduğunu gösteren ve bu çerçevede teizmin epistemik açıdan değerli olduğunu ortaya koyan doğal teoloji ürünleridir. Tanrı'nın varlığına dair kozmolojik kanıtlar, olgulardan hareketle Tanrı'nın varlığına ulaşılabileceğini savunan teistlerin sunduğu tecrübi kanıtlardır. Günümüze kadar çok sayıda farklı kozmolojik kanıt sunulmuştur. Kozmolojik kanıtların çağdaş örneklerinden biri de yeter sebep ilkesinin bir versiyonuna dayanan ve kozmosun varlığının, ona aşkın bir varlığın nedensel faaliyetiyle açıklanabileceğini gösterme amacı taşıyan Alexander Pruss'un kozmolojik kanıtıdır. Pruss'un kozmolojik kanıtında öncül olarak yer verdiği yeter sebep ilkesi, açıklayan ve açıklanan arasındaki ilişkinin gerektirimsel olmasının zorunlu olmadığını savlayarak kendinden önceki kozmolojik kanıtlardan ayrılır. Pruss'a göre bu tür bir ilke hem özgür iradeye imkan tanır hem de kuantum mekaniğindeki belirlenimsizliklere teist bir bakış açısıyla cevap verme fırsatı sunar. Pruss'un kanıtının özgünlüğünü gösteren bir başka husus ise Pruss'un yeter sebep ilkesi lehine sunduğu modal gerekçelerdir. Bu çalışmanın amacı Pruss'un kozmolojik kanıtının geleneksel ve çağdaş itirazlara ne ölçüde cevap sunabildiğini ele almaktır. Değerlendirmeler sonucunda görülmüştür ki Pruss'un kozmolojik kanıtı, belirli metafizik önvarsayımların kabulü şartıyla kuantum belirsizliklerinin açıklanabilir olduğunu gösterebilse ve bu çerçevede aşkın bir varlığın nedensel faaliyeti sonucu ortaya çıktığını ortaya koysa da kozmosun, bir amaç doğrultusunda bu aşkın varlık tarafından var edildiğini savunabilmeye imkan tanımamaktadır. Bu sebeple Pruss'un kozmolojik kanıtının Tanrı'nın varlığına dair başarılı bir kanıt olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.
1641-1651 arasında Ayntâb şehir merkezindeki ev ve dükkân satışları
Osmanlı Devleti'nde kadı sicil defteri de denilen, Şer'iyye Sicilleri arasında bulunan belge türlerinden birisi de satış hüccetleridir. Tarafların mahkemeye başvurmalarıyla kayıt altına alınan satış belgeleri, daha sonra çıkabilecek anlaşmazlıkların önüne geçmek için hücceti elinde bulunduran kişi açısından önem taşımaktadır. Örneğin kişinin daha sonradan evini satmadığını, mülkünü zapt ettiğini iddia ederek karşı taraftan şikâyetçi olması ve yahut kadının, kocası ile ortak olan mülklerini, izni olmadan kocası tarafından satıldığını iddia etmesi gibi sonradan ortaya çıkabilecek olan nedenler, satış hüccetlerinde oldukça sık rastlanan durumlardır. Ayrıca mülk satışlarında yer alan kişilerin unvanları, meslekleri, evin nerede olduğu, evin bölümleri bilgisi, dönemin şartlarının Ayntâb'ın sosyo-ekonomik hayatına yansımasına ilişkin bizlere bilgi vermektedir. Bu tezde Gaziantep Şer'iyye Sicilleri arasında bulunan yedi defter (16, 17, 18, 19, 20 (iki defter) ve 21) satış belgeleri incelenerek, 17. yüzyıl Ayntâb şehir merkezinin sosyo-ekonomik durumu saptanmaya çalışılmaktadır. Bu araştırmanın sonucunda Ayntâb şehir merkezinde 527 tane ev satışı, 59 tane de dükkân satışı tespit edilmiştir. Ayrıca mahallelerin heterojen yapısı, 17. yüzyıl Osmanlı toplumunda sınıfsal ayrışmanın olmadığını göstermektedir. Sicillerdeki satış belgeleri dönemin revaçta olan mahalleleri hakkında da fikir vermektedir.
1 Haziran 2005 tarihinden sonra mevzuatımızda yapılan düzenlemelerin olay yeri inceleme çalışmalarına getirdiği değişiklikler
Adli bilimlere göre mükemmel suç yoktur. Her suç olayının arkasında, soruşturmacıları maddi gerçeğe ulaştırabilecek birtakım izler ve deliller kalabilmektedir. Suç soruşturmalarının vazgeçilmez bir hükmü olan delilden sanığa gidilerek maddi gerçeğin ortaya çıkarılması olgusunun temelini, adli olayın delillerinin saptanması oluşturmaktadır.Suç soruşturmaları yapılırken, kolluk kuvvetlerini maddi gerçeğe ulaştırabilecek en önemli materyaller, olay yeri inceleme çalışmaları esnasında elde edilen maddi delillerdir. Suç mahallinde elde edilen delillerin meşruluk kazanabilmesi için hukuka uygun olması ve yürürlükteki mevzuat içerisinde elde edilmesi gerekmektedir. Ülkemizde, 1 Haziran 2005 tarihine kadar, olay yeri inceleme çalışmaları, bağlantılı olarak biyolojik incelemeler ve fiziki kimliğin tespiti çalışmalarının konumu ile ilgili olarak, kolluğu genel anlamda sınırlayıcı düzenlemeler bulunmamaktaydı. Kolluk kuvvetleri olay yeri inceleme çalışmalarını doğrudan başlatıp yürütebilmekteydiler. Elde edilen biyolojik delillerin incelenmesi hususunda, kendi inisiyatifleri çerçevesinde hareket edebilmekteydiler. Fiziki kimliğin tespiti ile ilgili olarak, şüphelilerin parmak izleri, Polis Vazife Salahiyet Kanunu çerçevesinde, alınabilmekteydi. Mevzuatımızda, Avrupa Birliğine uyum süreci içerisinde, yukarıda bahsedilen konuları da kapsayan kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu ve beraberindeki yönetmelikler ile genel olarak olay yeri inceleme faaliyetleri, hukukumuzda yerini almıştır. Yapılan kanuni düzenlemelerle, kolluğun adli yetkileri devam etmesine rağmen, artık bu yetkilerini kullanabilmesi için adli mercilerden izin alınması gerekmektedir.Suç soruşturmalarının ilk en önemli evresi olan olay yeri inceleme çalışmalarının, mevzuat içerisinde düzenlenmesi, özellikle kişi hak ve özgürlükleri açısından önemlidir. Fakat yapılan bu düzenlemeler, adalet anlayışı içerisinde, maddi gerçeğe ulaşmak için yapılan adli çalışmaları aksatmamalıdır.Anahtar kelimeler: olay yeri inceleme, soruşturma, maddi delil, mevzuat
Hasâis ve delâil edebiyatında Hz. Peygamber'e atfedilen hissî mucizelerin Kur'an çerçevesinde değerlendirilmesi
Bu çalışmanın konusu Beyhakî'nin (ö. 458/1066) Delâilü'n-Nübüvve ve Suyûtî'nin (ö. 911/1505) el-Hasâisü'l-Kübrâ adlı eserleri bağlamında Hz. Peygamber'in peygamberliğine delil olarak gösterilen rivayetleri Kur'an ve sahih hadis çerçevesinde incelemektir. Araştırmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş veya birinci bölümde hasâis, delâil ve mûcize kavramları ele alınmış ve mûcizenin çeşitlerine değinilmiştir.İkinci bölümde Hz. Peygamber'in doğumundan peygamberlik öncesi ve sonrası döneme kadar geçen süreçte meydana gelen olağanüstü hadiseler ile Hz. Peygamber'in fizikî özelliklerini konu edinen rivayetler ele alınmıştır. Bu rivayetlerin çoğunun Hz. Peygamber'e asılsız olarak isnat edildiği, Kur'an, sahih hadis ve tarihî gerçeklerle örtüşmediği ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca Hz. Peygamber'in adeta diğer peygamberlerle yarıştırılmasının ona nispet edilen mûcizelerin sayısının artmasında oldukça etkili olduğu belirtilmiştir.Üçüncü bölümde ise Hz. Peygamber'e atfedilen hissî mûcizeler Kur'an bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bunun yanında söz konusu mûcizelerin çıkış sebepleri üzerinde durulmuş ve mûcizelerin ortaya çıkışında Ehl-i hadis ekolünün, Yahudi geleneğinin ve diğer peygamberler için mûcize diye nitelenebilecek vasıfların Hz. Peygamber için de bulunması gerektiği düşüncesinin olduğu ifade edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Peygamber, Mûcize, Delil, Rivayet.
Bilgi ve iman problemi bağlamında Kur'an'da delillendirme yöntemleri ve kelâmî yansımaları
"Bilgi ve İman Problemi Bağlamında Kur'an'da Delillendirme Yöntemleri ve Kelâmi Yansımaları" adlı çalışmamız Kur'an'da belirlenen İslam inançlarının örneklem metoduyla, akla ve hislere hitap ederek bireyin imanını oluşturma yöntemleri etrafında şekillenmektedir. Bu bağlamda öncelikle Kur'an'ın bunlara hangi kavramlarla işaret ettiğinin tespit edilmesi önem arz etmektedir Her ne şekilde olursa olsun Kur'an'ın ortaya koyduğu delillerin zihni kabulü, onların çağrıştırdıkları anlamları kavramaya ve bunun bir sonucu olarak iradi tasdike ulaşmaya bağlıdır. Bu süreçte delili kabule götüren bilginin ve Tanrı katında kabul görecek imanî hasletin nasıl olması gerektiği de araştırmamızda temas edilmesi gereken diğer bir husustur. Kur'an, özellikle Allah'ın varlığının ve birliğinin ispatının insan tasavurrunda gerçekleşmesi için bir bütün olarak evreni ve içindekileri delil olarak göstermektedir. İnsanın içerisinde yaşadığı dünyanın ona örnek gösterilmesi önemlidir. Ayrıca insanın Tanrıyı kabule hazırlanması açısından Kur'an'ın ortaya koyduğu delillerin kesin bilgi oluşturması da manidardır. Kur'an'daki delillendirme yöntemlerinin bilhassa inanç ilkeleri olan tevhid, nübüvvet ve ahiret konularına yoğunlaşmakta olması bilgiye dayanan imanın algısı açısından önemlidir.
Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kapsamında biyolojik delillerin elde edilmesi
Biyolojik deliller, yargılamanın her aşamasında en güvenilir sonuçlara ulaşmak için kullanılmaktadır. Bilirkişiler vasıtasıyla pozitif bilime uygun olarak hazırlanan raporlar yargılama süreçlerinin sağlıklı biçimde işleyişi ile yakından ilgilidir. Bilimdeki gelişmelerin sürekli olması hukukun da bu gelişmeleri yakından takip etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Muhakeme hukukunda, maddi gerçeğin ortaya çıkması için gerek olay yerinden gerek insan bedeninden elde edilen biyolojik deliller giderek daha fazla yer almaktadır. Doğaları gereği biyolojik materyaller, her türlü biyolojik varlıktan elde edilebilir. İnsan haysiyetinin korunması açısından, özellikle insan bedeninden elde edilecek delillerin, titizlikle, uluslararası sözleşmelerle ve iç hukuk kurallarıyla belirli kısıtlamalar çerçevesinde elde edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, yasa koyucunun ve uygulayıcıların, hem delilin doğasını bozmadan, hem de insan onuruna aykırı hareket etmeden elde etmesi konusunda farkındalık oluşturmak ve düzenlemeler yapılması yönünde öneride bulunmaktır. Bu çalışmada biyolojik delillerin hem Türkiye'de, hem de Kara Avrupası ve Anglo Sakson Hukuk sisteminde ne şekilde elde edildiğini incelemek maksadıyla Yüksek Mahkeme Kararları kullanılmıştır. Mahkeme kararları, iç hukuk ve uluslararası sözleşmeler bağlamında incelenmiştir. Yüksek mahkeme kararlarında biyolojik delillerin elde edilme şekillerindeki hukuka aykırı delil sorunu ve biyolojik delillerin hangi koşullarda kullanılabileceği tartışılmıştır. Ülkemizde taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler kapsamında biyolojik delillerin elde edilmesi açısından iç hukuk kurallarının yetersiz olduğu, ayrıca DNA veri bankalarının oluşturulması gerektiği konusunda sonuca varılmıştır. İç hukukun, Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler kapsamında düzenlenmesi ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından adli bilimlerden daha fazla faydalanılması gerekliliği bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Biyolojik Delil, Beden Muayenesi, Olay Yeri İncelemesi, Örnek Alma.
Adil yargılanma hakkı perspektifinde gizli tanıklığın değerlendirilmesi
Çalışmamızda adil yargılanma hakkı perspektifinde ceza yargılamalarında gizli tanıklık değerlendirilmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde ceza muhakemesinde ispat ve deliller anlatılmış delillerin ortak özellikleri, delil çeşitleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde adil yargılanma hakkı kavramı, kaynakları, uygulama alanı ve unsurları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise adil yargılanma hakkı perspektifinde gizli tanıklığın değerlendirilmesi yapılmış ve adil yargılanma hakkının ihlal edilmemesi için, ceza yargılamalarında zorunlu olmadıkça gizli tanık deliline başvurulmaması gerektiği ifade edilmiştir. Gizli tanık beyanlarına başvurulması durumunda ise, gizli tanıklığın istisnai bir durum olduğu göz önüne alınarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesinin gizli tanıklarla ilgili verdikleri kararlarda belirtilen tüm güvencelerin tam ve eksiksiz bir şekilde işletilmesinin ve bu konudaki ilkelerin maddi olaylara eksiksiz bir biçimde uygulanmasının adil yargılanma hakkı bakımından hayati derecede önemli olduğu vurgulanmıştır. Anahtar Sözcükler: Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Gizli Tanık, Anayasa Mahkemesi
Ca'ferî fıkıh usûlünde delillerin teâruzu ve tercih kâideleri
Ca'feriyye mezhebi, ismini mensupları tarafından masum imam kabul edilen ve aynı zamanda sünnîler tarafından da kabul gören Ca'fer es-Sâdık'tan almıştır. Bu mezhep itikadi olmasının yanında siyâsi yönü ağır basan bir fırkadır. Ahbâriyye ve Usûliyye diye iki ekole ayrılan söz konusu mezhep teâruz olduğu kabul edilen haberleri çözüme kavuştururken farklı yollar takip etmiştir. Ahbâriyye genel olarak masum kabul edilen imamların rivayetlerini ilk sıraya alırken Usûliyye istidlâl yöntemini kullanmıştır. Her iki görüşte olanlar da siyâsi bir mezhep olmalarının doğal sonucu olarak masum kabul ettikleri imamlara büyük ehemmiyyet vermişlerdir. Bu çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Ca'ferî fıkhının doğuşu, oluşumu, geçirdiği evreler ve ortaya çıkan mezhepleri ele aldık. İkinci bölümde delillerin teâruzu ve mahiyeti ile teâruzun türleri konularını ele aldık. Ca'ferî fakihlerin büyük çoğunluğu teâruz konusunu teâdül başlığı altında inceledikleri için biz de teâdül kavramını açıkladık. Özellikle bu konu anlatılırken ilk defa karşılaştığımız tezâhum kavramını da izah ettik. Tezâhum eden delillerin tercih edilme sebeplerini de teâruzu giderme konusuna ilave ettik. Üçüncü bölümde ise fakihlerin teâruzu giderme yolları olan cem' ve tevfîk, tercih, nesih, tesâkut, tahyîr ve tevakkuf konularını detaylı olarak inceledik ve izah ettik.
İslâm hukukunda tecavüz suçunun sınıflandırılma problemi ve bu problemin ispat ve ceza yöntemlerine etkisi
İslam hukukunda suç ve cezaların had, tazir, kısas şeklinde üçlü tasnifi esastır. Zina, mezhep ekolleri tarafından, bütün cinsel suçları içine alacak şekilde bir had suçu sayılmıştır. Ayet ve hadislerde zina suçunun bütün tipleriyle ele alınmış olması, zinanın bir had suçu olduğu konusunda şüpheye mahal vermemektedir. Ancak zinanın alt dalları (çeşitleri) kabul edilen diğer bütün suçlar, suçun unsurları yönünden zinadan farklılık göstermektedir. Aynı zamanda zina suçunun ispatı için cumhurun şart olarak sunduğu kanunî delil zorunluluğu, bu suçu işleyen bireylerin sır alanı içinde onlara özgürlük kazandırırken, zinanın altdalları (çeşitleri) kabul edilen diğer cinsel suçlar da, mağduriyetlere sebep olmaktadır. Bu soruna çözüm olarak sunulan had suçlarında serbest delil kullanılmasının kabul edilmesi halinde ise zina suçu işleyen bireylerin sır alanına devletin müdahale etme hakkını doğuracaktır ki bu da İslam'ın özgürlüklere karşı totoliter bir yapıya bürünmesi anlamını taşıyacak, tehlikeli bir yaklaşımdır. Çalışmamızda ilk olarak İslam hukukunda yapılmış olan sınıflandırma çalışmaları incelenerek kişinin sır alanının dokunulmazlığı ilkesinin hukuktaki yeri gösterilmiş, daha sonra zina suçunun ayetlerin ışığında tipleri oluşturulmuş, tecavüz suçunda bu tiplerin olmadığı tespit edilmiştir. Zina ve tecavüz suçlarının, bu suçlara verilen ceza ile korunan hukuksal değerler yönüyle karşılaştırılması yapılmıştır. Bütün bunlar tecavüzün zinanın bir alt dalı olmadığını göstermiştir. Bu probleme çözüm olabilecek üç ihtimal tespit edilmiştir. Birincisi Osmanlı döneminde olduğu gibi tazir suçlarından saymak. İkincisi modern dönem İslam hukukçularının çare olarak sunduğu iğtisap suçu olarak kabul etmek. Üçüncü olarak tecavüz suçu ve türevlerine, İslam hukukunun yapısına uygun, Yusuf suresinde örneklendirildiği ve sahabe döneminde de tatbik edildiği üzere, serbest delille ispatlanabileceği müstakil bir alan açmak. Çalışmamızda bütün bu ihtimallere yer verilmekte ve değerlendirilmektedir
Suç karineleri ve ilgili yenilikler İslam hukuku ve beşeri hukuk açısından karşılaştırmalı inceleme
Hakikat; adaletin inceleme ve delillendirme suretiyle ulaştığımız yitik yanıdır. İslam hukuku; üzerinde anlaşmazlık bulunan olaylara dair çeşitli emare ve delillerden hareketle çıkarımda bulunulmuş bazı araçları, hükümleri yoluyla irdelemiştir. Bu araçlar, karineler ismiyle bilinmekte olup karineler bir şeye, o şeyde kullanılmaksızın delalet eder. Bir diğer ifadeyle karineler, bilinenden hareketle bilinmeyen hakkında çıkarımda bulunulmasını sağlayan delillerdir. İslam hukukçuları nezdinde karine; ortaya çıkarılması istenen duruma eşlik eden, o durumla beraber bulunan emarelerden hareketle çıkarımda bulunmak suretiyle kişiyi bilinmeyene ulaştıran emare anlamına gelmektedir. Bu emarenin var olmaması durumunda sözü edilen bilinmeyene ulaşılması da mümkün değildir. Hz. Yusuf (as) kıssası ile ilgili "Eğer (adamın) gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, adam yalancıdır." ayet-i kerimesinde yer alan karine buna örnek olarak verilebilir. Bir diğer örnek de Hz. Peygamber'in (sa) şu sözünde görülmektedir: "Çocuk yatak sahibinindir. Zina edene ise mahrumiyet vardır." Çeşitli hadiselerde var olup sahabilerin İslam hukukuna dair hükümlerin çıkarımında istinat ettikleri daha başka karinelerin de örnek olarak sunulması mümkündür. Buradan hareketle suç mahallinden alınan kan ve saç teli gibi örnekler üzerinde yapılan DNA profillemesi (kimliklendirmesi) veya laboratuvar analizleri, ses veya görüntü kayıtlarının kullanılması gibi çağdaş araçlara istinat edilmesinin mümkün olduğu söylenebilir. Ayrıca çeşitli suçların ortaya çıkarılmasında polis köpeklerinin kullanılması da imkân dâhilindedir. Zira bu yöntem de suça işaret eden veya suç hadisesine eşlik eden karinelerden sayılmaktadır. Eski ve yeni tüm karineler, kanıtlamanın hakikate ulaştıran, adaleti sağlayan asli araçlarından gaye ve anlam bakımından farklı değildir. Herhangi bir çelişki içermeyen karinelerin görmezden gelinmesi, hukukun zayi edilmesi ve ortadan kalkması anlamına gelmektedir. İslam Hukuk Konseyi tarafından alınan kararlar bu yöndedir.
Kelam fırkalarında inanç esaslarının temellendirilmesi (Te'sîlu'l-usûli'l-i'tikadiyye inde fırakı'l-kelâmiyye)
Kelam ilmi; İslam inançlarının ispat edildiği bir ilimdir. Bu illim söz konusu görevini cedel yöntemini kullanarak kesin deliller kullanmakta ve şüpheleri uzaklaştırmak şeklinde gerçekleştirmektedir, Bu ilim çeşitli faktörlerden etkilenerek bazı aşamalardan geçmiştir, Kelam ilminin oluşmasında tarihsel süreçte kelam ekollerinin katkısı olmuştur, Kelam ekolleri akli ve akli delillere, mantıksal ilkelere ve felsefi delillere başvurmuşlar ve son derece önem vermişlerdir, Kelam ekolleri inançların ve delillerinin kesin olması gereğinde ittifak etmişlerdir, Çünkü inançlar ancak yakin üzerine bina edilirler. Zanni haberler ise bilgi, kesinlik ve yakin ifade etmezler. Bu nedenle de kelam ilminde bunlara önem verilmemiştir, Bu çalışma; inanç asıllarının nasıl ortaya çıktığı, tarihi, yapısının nasıllığı, gelişim aşamaları, zamansal olarak gelişimi, oluşum ve gelişimindeki etkileri, bu asılların İslam gerçeğine nasıl etki ettiğini açıklamayı amaçlamakladır, Bu çalışmada tarihsel yöntem kullanılmıştır, İnanç asıllarının köklerinin oluşmasına, gelişmesine ve sistemine etkiler incelenmiş; İslam inançlarına dış etkiler ve bu usulün tarihsel arka planı açıklanmıştır. İslam fırkalarından ise Mutezile, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaât ve Şia esas alınmıştır. Bununla açık sonuçlara ulaşmak istenmiştir, İnanç asıllarının ilk üş asırda var olmadığı, bu dönemde soyut görüş ve teoriler olarak varlık bulduğu ve usulün de ancak beşinci asırda ortaya çıktığı sonucuna varılmıştır. Bu usulün arka planında ise tarihsel olaylar, mezhepsel çatışmalar ve siyasal etkiler vardır. Sosyal, insani ve dinsel gereksinimler usulün ve ilkelerin oluşmasında rol oynamıştır. Bunun içindir ki kelamcılar, ortaya çıkan ilk problemleri çözmek için uğraşmışlardır. Anahtar Sözcükler: Kelam ilmi, temellendirme, usûl, Mutezile, Şia, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaât.
İbn Hişam el-Ensâri'nin dilsel istişhadlarında kırâatlerin yeri
Bu çalışmada İbn Hişâm el-Ensârî'nin dilsel istişhâdlarında Kur'ân-ı Kerîm kırâatlerini kullanma yöntemi, Muğni'l-lebîb 'an kutubi'l-e'ârib adlı eseri özelinde incelenmiştir. Çoğunluğu nahiv alanında olmak üzere birçok eseri olan müellifin bu başarısında, kişisel gayretlerinin yanı sıra yaşamış oldukları dönemdeki dini, sosyo- kültürel, ekonomik ve siyasi hayatın da etkili olduğu söylenebilir. Doğuda Moğol istilasının baş göstermesi, batıda ise Endülüs'teki iç çekişme ve toplumsal çatışmaların ortaya çıkması, müellifin yaşamış olduğu Kahire'yi kültür ve kalkınma merkezi haline getirmiştir. Bölgede hüküm süren siyasi istikrar sebebiyle de verimli ilmî ortamların oluştuğu ve birçok ilim adamının yetiştiği görülmektedir. İbn Hişâm da bu ilmî atmosferin etkisiyle birçok eser kaleme almıştır. Müellif, dilsel istişhâdlarında nakli delilleri kullanmaya önem vermiştir. Onun, Muğni'l-lebîb'de kullandığı ayet sayısı mükerrer olanlarla beraber üç bine ulaşmaktadır. Hadislerin dilsel istişhâdda kullanılması konusunda ihtilaflar olmasına rağmen İbn Hişâm, eserlerinde hadisleri şâhid olarak getirmiş ve onların kullanımını teşvik etmiştir. Ayrıca müellifin, Arap kelâmına büyük önem verdiği ve nahvî kâidelerle istişhâd etmede onları sıklıkla kullandığı görülmektedir. İbn Hişâm'ın dilsel kâideleri tespitte kullandığı en önemli argümanlardan biri de kırâatlerdir. İlk dönemlerden itibaren kırâatler, Arap dili alanında yazılan eserlerde şâhid olarak kullanılmış, aynı zamanda kırâat alanında yazılan eserlerde de bir kırâatin sıhhati, Arap dili kâideleri delil getirilerek ispatlanmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte dilcilerin, kırâatleri kendi metot ve yöntemlerine uygun olarak ele aldıkları, "kırâatlerin uyulması gereken birer sünnet" olduğunu kabul etmekle beraber çeşitli gerekçelerle onları dilsel tahlile tabi tuttukları görülmüştür. Çalışma neticesinde müellifin, naklî delillere ve özellikle Kur'ân ayetleri ve kırâatlerine sıklıkla başvurduğu, hem kırâat-ı seb'a, hem de onlar dışındaki okumaları birçok dil kâidesinde şâhid olarak kullandığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte İbn Hişâm'ın, dilci kimliğinin etkisinde kalarak kırâat-ı seb'a arasındaki bazı okumalarda tercihte bulunduğu ve bazılarını da dilsel tahlile tabi tuttuğu müşahede edilmiştir. Onun bazı kırâatleri, imamına nispet etmede ve bazı kırâatlerin de okunuşunda yalnız kaldığı görülmüştür. İbn Hişâm, sadece belli bir bölgeye gönderilen Mushaf'tan delil getirmek manasında olan yerel Mushaf hüccetiyle de istişhâd etmiş, bazen de dilciler tarafından "kullanımdan uzak, zayıf ve dayanağı bulunmayan" şeklinde nitelenen kırâatleri de delil getirmekten çekinmemiştir. Ayrıca müellifin, Mushaf hattı ile uyuşmayan okumalardan da şâhid getirdiği tespit edilmiştir.
Acil hemşirelerinin adli vakalarda delil koruma yaklaşımları
Acil servisler adli olguların en sık görüldüğü yerlerdir. Acil hemşireleri adli olguyu ilk gören, ilk konuşan ve laboratuar örnekleri ile ilk ilgilenen sağlık çalışanları oldukları için adli olgular ve olası adli deliller konusunda dikkatli ve hassas davranmalıdırlar. Bu çalışma acil hemşirelerinin adli olgularda delil koruma uygulamalarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırma İstanbul'da, Sağlık Bakanlığı Fatih Bölgesi Kamu Hastaneler Birliği'ne bağlı üç hastane ile İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri acil servislerinde çalışan hemşireler ile 01/02/2013-01/06/2013 tarihleri arasında yürütüldü. İlk yardım müdahalesi sırasında yapılan pansuman materyallerini delil olarak saklama durumu, ateşli silah yaralanmalarında yarayı yıkama durumu, cinsel saldırılarda hastanın vücuduna bulaşmış kan ve diğer salgıları silme durumu, ekimoz varlığında yerini, büyüklüğünü ve rengini belirtme durumu ile öğrenim düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,01). Acil serviste çalışmaya başlamadan önce adli olguya yaklaşım konusunda eğitim alma durumuna göre adli olgu prosedürünü bilme arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark bulundu (p<0,001). Delilleri toplama ve saklamada kanuni sorumluluğunu bilme durumu ve mahkemede tanıklık etmekten çekinme ile acil serviste çalışmaya başlamadan önce adli olguya yaklaşım konusunda eğitim alma arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak acil serviste çalışmaya başlamadan önce adli olgu konusunda eğitim almanın delil koruma uygulaması konusunda etkili olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Acil hemşireliği, adli hemşirelik, delil koruma, adli olgu
Talâku'l-Ekrad ve Talâkus's-Selâs ve Talâku's-Sekrân ve Tuğyânu'l-Evliyâ'i fi'l-Enkiha lî Mollâ Abdullah el-Beytivâtî. Dirâse ve tahkîk
Bu çalışma, Molla Abdullah el-Betvâtî'nin "Talâku'l-Ekrâd ve Talâku's-Selâs ve Talaku's-Sekrân ve Tuğyâni'l-Evliyâ'i fi'l-Enkiha" adlı eserinnin tahkik ve incelenmesini konu edinmiştir. Çalışmamız üç bölüm halinde hazırlanmıştır: Birinci bölümde müellifin hayatı ve ilmî kişiliği üzerinde durulmuştur. Bu bölümde müellifin adı, künyesi, doğumu, yetişmesi, hocaları, talebeleri, itikadi ve amelî mezhebi, eserleri ve vefatı hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde müellifi adı geçen eseri tanıtılmıştır. Bu bölümde eserin ismi, müellife nispeti, telif sebebi, konusu, kaynakları, yöntemi ve esere yöneltilen bazı eleştiriler gibi hususlar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise adı geçen eserin tahkiki yapılmıştır. Tahkike ayırılan bu bölümde ayet ve hadislerin tahricinin yanı sıra müellifin eserde yer verdiği fıkhi konuların da fıkıh mezheplerinin muteber kaynaklarından tahric edilmiştir. Ayrıca eserin gerekli yerlerine açıklama, hazf ve ekleme gibi bazı değerlendirmelerde bulunulmuştur Araştırdığımız kitapta, insanlar arasında bazı boşanma meselelerinin ele almaktadır. Yazar bu kitapta Kürtler tarafından kullanılan boşanma kelimelerini bahsetmektedir. Ayrıca boşanma ahkamları ve çeşitleri her birini tanımılmıştır. Yazar üç çekim, ihlal etme şertlerini ve dört mezhebe göre sarhoş halinde boşanma meselelerini göstermektedir. Sonra evliliğin esası ve sütunları, kötülüğün durumu hakkında yazıp baba kızını evlenmeye zorladı zamanda ve küçük yaşta evliliği onaylanmayıp ve bu konular hakkında onun asrında mevcut olan bazı geleneklere ve bazı fetvalara itiraz etmiştir. Anahtar kelimeler: Talâk, Rica, Nikâh, Delil, Fetva, Mezheb, Evliya
Matüridi kelamcılarında akıl / El-aklü ınde mütekellimil-Matüridiyye – dirase tahliliyye / The mind of the Matrids of the speakers of Matrids an analytical study
Maturîdî kelamcıları diğer kelamcılara nisbeten akla daha fazla önem vermişlerdir. Bu durum, nakli ve mantıki delillerle ispatlanmış apaçık metodolojik ilke ve kurallarda akıl ile naklin ilişkilendirilmesinde görünür olmaktadır. Bu, akıl ve naklin beraberce tatmin edilmesi ve birinin diğerine baskın gelmeyeceği şekilde tam bir dengede sürdürülmektedir. Maturidî kelamcıları, uluhiyet ile nübüvvetin ilk buluşma noktasının akıl olduğu ve Allah'ı bilmenin vahiyden önce aklen vacip olduğu yönündeki temel ilkeye dayanmaktadırlar. Akli deliller olmadan taklidi gerekli görmemişlerdir. Akli olarak husn ve kubhu (güzellik ve çirkinlik), mecazın dilde, Kur'ân'da ve hadislerdeki varlığını ve insanda oluşan kesbin sadece kendi iradesiyle gerçekleştiğini ispat etmişlerdir. Kur'ân'ın lafzinin sonradan yaratıldığını, güç yetirilemeyen şeylerle sorumlu olmanın caiz olmadığını ve Allah'ın fiillerinin hikmet ve gayeye dayandığını ifade etmişlerdir. Bu araştırma Maturîdî kelamcıların akli istidlal teorisini, onu ispat ederken dayandıkları akli ve nakli deliller eşliğinde, araştırma ve analiz yöntemlerinden istifade ederek açıklamayı hedeflemektedir. Bundaki amaç ise apaçık sonuçlara ulaşmak, Maturîdî kelamcıların aklı mutlak manada naklin önüne geçirdikleri ve gizli Mutezilî oldukları yönündeki şüpheleri ve kapalılığı gidermektir. Bu araştırma, Maturîdî kelamcıların, ortaya koydukları metodolojik temeller ve kurallara uygun olarak aklın gücünü, kendisiyle delil getirilebilecek ve kendisine dayanılacak tarzda büyük gördükleri sonucuna ulaşmıştır. Ayrıca onların, nakille ilgili meseleleri vahiyle çelişmeyecek tarzda aklın ışığında açığa çıkarmaya çalıştıkları ancak bunu yaparken de vahyi ihmal etmedikleri de tespit edilmiştir. Onların, akıl ile nakil arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmak için bazen te'vilden bazen de sıfatlarda teşbihe sapmayı önlemek için tefviz fikrinden faydalandıkları görülmüştür.
Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma
Bilgisayarlar çağımızı etkileyen en önemli cihazların başında gelmektedir. Bilgisayarlar veya veri saklama birimleri içerisinde bulunan veriler özellikle ceza muhakemesinde maddi gerçeğin bulunmasına hizmet edebilirler. Bu nedenle CMK'nın 134. maddesinde ?Bilgisayarlarda, Bilgisayar Programlarında ve Kütüklerinde Arama, Kopyalama ve Elkoyma? tedbirlerini incelemek gerekir. Bilgisayarlara yönelik bu özel koruma tedbirlerini ele alırken öncelikle verileri ve elektronik delilleri konu edinen adli bilişim alanına bakılacaktır. Ayrıca tedbirin konusu olan bilgisayarın ne olup olmadığına ilişkin bir belirlemeyi yapmamız şarttır. Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesindeki bu tedbirle ilgili hükümler ve sözleşmeye taraf olan veya olmayan ülkelerdeki düzenlemeler karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Özellikle ABD'deki düzenlemelere ayrıca dikkat edilmiştir. CMK'nın 134. maddesinde düzenlenen hükümler bir koruma tedbiri olduğu için genel arama ve elkoyma hükümlerine tabidir. Maddenin düzenlemesi temel hak ve özgürlükler bakımından sıkı şartlara sahiptir. Bilgisayarlara yönelik bu özel tedbir sadece şüphelinin kullandığı bilgisayar açısından uygulanabilir. Bu tedbire sadece soruşturma aşamasında değil; kovuşturma aşamasında da başvurulabilir. Bilgisayarlara yönelik arama, kopyalama ve elkoyma veri saklama birimlerine de uygulanır. Elektronik delillerin bilgisayardan ve veri saklama birimlerinden adli bilişim süreciyle toplanması delil bütünlüğünü ve güvenirliliğini etkinleştirecektir.ANAHTAR KELİMELER:1- Bilgisayar2- Arama3- Elkoyma4- Elektronik Delil5- Adli Bilişim
Kadastro davalarında delillerin değerlendirilmesi ve yargılama usulü
Özel mahkeme olan kadastro mahkemelerinde uygulanan yargılama usulünün ve bu usulün özelliklerinin incelendiği bu çalışmada üç ana bölüm yer almaktadır. İlk bölümde Kadastro Kanunu'nun Türk Hukuku ve mukayeseli hukuk açısından ele alınması, Kadastro Kanunu'nun amacı ve özellikleri ve kadastro işleminin nasıl gerçekleştiği incelenmektedir. Çalışmada bu bölüme yer verilmesinin amacı, diğer bölümlerde incelenecek olan usul hukuku konularının anlaşılmasını kolaylaştırmak için kadastro işleminin maddi hukuk yönü hakkında bir bilgi vermektir.3402 Sayılı Kadastro Kanunu'nun ülkemiz kadastro uygulamalarında esas alınmasına ilişkin olmak üzere yargılama safhasında Yargıtayın kararlarının da incelenmesi suretiyle bir çalışma yapılmaya gayret gösterilmiştir. Bu tez çalışması sırasında Yargıtay kararları incelenmiş olup doktrindeki farklı görüşlerle konular irdelenmiştir. Kadastro Kanunu'nun temel aldığı ilkeler değerlendirilmiş, böylece tasfiye niteliğinde olma özelliğine sahip bir kanunun genel hükümler karşısındaki yeri belirlenmiştir. Ülkemizin kadastrosu yapılmamış alanlarının çokluğu düşünüldüğünde kadastro faaliyetlerinin yargılamaya intikal eden kısımlarıyla ilgili olmak üzere kanuni dayanakları ortaya konulmuştur.Anahtar Sözcükler1. Kadastro2. Yargılama3. İlkeler4. Amaç5. İnceleme
Ceza Muhakemesi Hukukunda tanık ve beyanının güvenilirliği
Ceza yargılamasında hakim ya da jüri, delillere dayanarak muhakeme konusu olayı zihinlerinde canlandırmaya çalışır. Bu deliller arasında tanık beyanı her zaman en çok kullanılan delil olagelmiştir. Tanık beyanının insan hafızasına dayalı olması nedeniyle tanık beyanı yalan ve yanlışa açıktır. Yanlış beyanın yalan beyandan farkı ise bilinçsiz olarak hataya düşülmesidir. Bu çalışmada ispat kavramı, ispata ilişkin temel ilkeler ve tanık beyanının güvenilirliği ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: İspat, Delil, Tanık Beyanı, Güvenilirlik, Sahte Anı
Yasak sorgu yöntemleri ve yasak sorgu yöntemleriyle elde edilen delillerin değerlendirilmesi yasağı
Suç ve suçlulukla mücadelede, şüpheli veya sanığın sorgusu, halen önemini korumaktadır. Hukuk devleti ilkesi gereği, kolluk, kamu gücünü kullandığı ifade alma ve sorgu işleminde, hukuka uygun yöntemlerle suçu aydınlatmalıdır. Ceza muhakemesi hukuk sistemleri, hukuka aykırı yöntemlerle delil elde etmeyi yasaklamaktadır. Hukuka aykırı yöntemlerin neler olduğu CMK 148. maddede açıkça belirtilmiştir. Bunlar; kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma, kanuna aykırı yarar vaadinde bulunma gibi bedensel ve ruhsal müdahalelerdir.Yasak sorgu yöntemlerinin, söz konusu maddede belirtilenlerle sınırlı olmadığı yine maddenin kendi ifadesinden anlaşılmaktadır. Toplumsal adaletin ve kamu güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra kişilerin hukuka ve adalete duyduğu güvenin ve insanlık onurunun korunması gerekmektedir. Bu nedenle hukuka aykırı yöntemlerle delil elde edilmesi yasaklanmaktadır. Dolayısıyla adil yargılanma ilkesi gereği, yasak yöntemlerle elde edilen bu deliller ceza muhakemesinde kullanılmamakta ve değerlendirme yasağıyla karşılaşmaktadır.Anahtar Kelimeler: Sorgu, delil, suç, şüpheli, sanık
Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçu
Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçu 5237 Sayılı TCK'nın 281. maddesinde düzenlenmiş, kanun maddesinde failin gerçeğin meydana çıkmasını engellemek amacıyla suç delillerini yok etmesi, gizlemesi, değiştirmesi, bozması ve silmesi suç olarak tanımlanmıştır.Tez çalışmamızda, adliyeye karşı suçlar içerisinde suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçu incelenmiş, suçla korunan hukuki değer, suçun unsurları irdelenmiş, 765 Sayılı TCK'nın 296. maddesi ile 5237 Sayılı TCK'nın 281. maddesi arasındaki farklılıklar uygulamadan örneklerle ortaya konulmuştur.