Fenotip
Bu konu başlığı altında 118 tez
Karbapenemaz üreten enterobacteriaceae tespitinde kullanılan fenotipik testlerin etkinliklerinin prospektif olarak değerlendirilmesi
Enterobacteriaceae ailesi hem toplum kaynaklı basit enfeksiyonların hem de hastane ile ilişkili komplike enfeksiyonların etkeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde Enterobacteriaceae'lar için son seçenek tedavilerden birisi olan karbapenemlere karşı direnç hem artmakta hem de yaygınlaşmaktadır. KDE izolatlarının hızlı yayılımı ve etken olduğu enfeksiyonlara bağlı morbidite, mortalitenin artışı sebebiyle dünya genelinde sürveyans ağları oluşturulmuştur. Buradan elde edilen veriler KDE izolatlarının sağlık hizmeti veren kuruluşlarda hastalar arası horizontal olarak yayılımı ve artık toplumda da yayılarak halk sağlığını tehdit etmekte olduğu konusunda uyarmaktadır. Bu sebeple bu izolatların hızlı ve doğru tespiti, enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınarak yayılımını önlemede kritik role sahiptir. KDE'lerin en sık sebebi karbapenemaz üretimidir. Karbapenemazların tanısında fenotipik yöntemler ve moleküler yöntemler kullanılmaktadır. Moleküler yöntemler tanıda altın standart olmasına rağmen deneyimli personel, maliyet ve donanımlı gereksinimleri sebebiyle yaygın olarak kullanılamamaktadır. Biz de çalışmamızda tanıda kullanılan fenotipik testlerin performanslarını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 2018-2021 yılları arasında hastanemizin çeşitli kliniklerinden laboratuvarımıza gönderilen örneklerden izole edilen 100 K. pneumoniae izolatı dahil edildi. Karbapenemaz tarama kriteri olarak EUCAST 2021 kriterleri kullanıldı. İzolatlara karbapenemaz varlığını tespit etmek için kombine disk yöntemi, mCIM ve aCIM testleri yapıldı. mCIM ve aCIM testleri 19 ve 22 mm inhibisyon zon çapı sınır eşik değerlerine göre ayrı ayrı değerlendirildi. Karbapenemaz türünü tespit etmek için kombine disk yöntemi, eCIM ve CIMplus yöntemleri çalışıldı. İzolatların her birine gerçek zamanlı PZR ile direnç gen tespiti yapıldı. Çalışılan fenotipik yöntem sonuçları, PZR sonuçları ile karşılaştırılarak performans değerlendirmesi yapıldı. Karbapenemaz tespitinde kombine disk yöntemi, mCIM-19 mm, mCIM 22 mm, aCIM-19 mm, aCIM-22 mm testlerinin sırasıyla duyarlılıkları %100, %83,8, %94,8, %82,7, %94,6; özgüllüklerini ise %83,3, %100, %34, %100, %57 olarak tespit edildi. Karbapenemaz tür tespiti amacıyla çalışılan kombine disk yöntemi, eCIM-19 mm, eCIM-22 mm, CIMplus testlerinin sırasıyla duyarlılıkları %100, %75,4, %84, %23; özgüllükleri ise %62,5, %48,8, %44, %100 olarak tespit edildi. mCIM ve aCIM testlerinin sonuçları arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. mCIM, aCIM ve eCIM testlerinin inhibisyon zon çapı eşik değeri 19 mm'den 22 mm'ye artırıldığında duyarlılığın artıp özgüllüğün düştüğü gözlemlendi. Sonuç olarak fenotipik testler içerisinde hem performans hem de işlevsellik açısından en efektif sonuçların kombine disk metoduyla elde edileceğini, ancak çift direnç geni içeren izolatlar için ise fenotipik testlerin yetersiz olabileceğinin unutulmaması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae, karbapenemaz, kombine disk yöntemi, karbapenem inaktivasyon yöntemi
Kronik rinosinüzit fenotiplerinde serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Kronik rinosinüzit (KRS), genel popülasyonda sık görülen, multifaktöryel, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda KRS hastalığında tanı koymada, tedavi takibinde ve tedavisinde kullanılabilecek biyobelirteçler sıklıkla araştırılmaktadır. Çalışmamızda KRS hastalığının nazal polipli (NPliKRS) ve nazal polipsiz (NPsizKRS) fenotiplerinde Omentin-1 düzeylerinin belirlenerek sağlıklı kontrol grubu bireyleri ile karşılaştırılması, Omentin-1 düzeyinin hastalık şiddeti ve hastaların semptomlarının şiddeti ile korelasyonu araştırıldı. Omentin-1'in KRS hastalarında biyobelirteç olarak kullanılması ve bu sayede tanı aracı olarak işlevselliğinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimize başvuran, anamnez, nazal endoskopik muayene ve bilgisayarlı tomografi bulgularıyla tanı alan 30 NPliKRS, 30 NPsizKRS hastaları ve 30 sağlıklı kontrol grubu kişileri dahil edildi. Hastaların SNOT-22 anketi ile semptom şiddeti skorlaması ve Lund-Mackay skorlama sistemiyle hastalığın şiddetinin radyolojik skorlaması yapıldı. Hasta grupları ve kontrol grubunun tamamından Omentin-1 düzeyini değerlendirmek için venöz kan örnekleri alındı. BULGULAR: Çalışmaya katılan 90 kişinin Omentin-1 düzeyleri incelendiğinde; NPliKRS grubundakilerin Omentin-1 medyanı 124,511 ng/ml (min-max: 80,081-526,963) ve NPsizKRS grubunda ise Omentin-1 medyanı 131,889 ng/ml (min-max: 65,857-483,528) olarak bulundu. Kontrol grubunda ise Omentin-1 medyanı 249,138 ng/ml (min-max: 100,829-830,366) olarak bulundu. NPliKRS grubu, NPsizKRS grubu ve Kontrol grubu Omentin-1 düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p=0,005). NPliKRS grubu ile kontrol grubu arasında (p=0,015) ve NPsizKRS grubu ile kontrol grubu arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,014). SONUÇ: KRS hastalığında Omentin-1 düzeyinin KRS hastalığının tanısında biyobelirteç olarak işlevselliğini araştırdığımız çalışmamızda, Omentin-1 düzeyi kontrol grubuna kıyasla KRS hastalarında anlamlı düzeyde düşük bulundu. KRS hastalarında serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi ile ilgili literatürdeki ilk çalışma olan çalışmamızın bulgularına göre, Omentin-1'in KRS'deki rolünü anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik rinosinüzit, Omentin-1, İntelektin-1, biyobelirteç
Kistik fibrozis hastalığında belirlenen aday miRNA'ların hasta nazal ve serum örneklerinde analizi
Kistik fibrozis transmembran regülatör (CFTR) genindeki mutasyonların sebep olduğu kistik fibrozis (KF), otozomal resesif kalıtılan ve yaygın görülen genetik bir hastalıktır. Bir klor kanalı olan CFTR proteini, cAMP ve protein kinaz A'ya bağımlı çalışmaktadır. Epitel yüzeyindeki sıvı homeostazisini sağlayan CFTR proteini, diğer klor kanallarının ve epitel sodyum kanallarının düzenlenmesinden sorumludur. Günümüze kadar yapılan çalışmalarda CFTR geninde 2100'den fazla mutasyon olduğu saptanmıştır. CFTR proteininin fonksiyonuna bağlı olarak sınıflandırılan mutasyonlar, CFTR proteininin sentezi, katlanması, taşınması, yerleşmesi ve doğru fonksiyon göstermesi gibi aşamalarına etki ederek hastalık ciddiyetinde önemli rol oynamaktadır. CFTR mutasyonlarının tanımlanması, hastalığın teşhis edilmesini sağlamakta ancak hastalık ciddiyeti, fenotipi ve ilerleyişi hakkında bilgi vermemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar ile birlikte immün ve inflamatuar cevap, protein katlanması, iyon taşınımı ve oksidatif stres ile ilişkili genlerin ifadelerinin yanı sıra miRNA ifadelerinde gözlenen farklılıkların da hastalık patogenezini etkilediğine dair bulgular artmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Göğüs Hastalıkları Ünitesi iş birliği ile gerçekleştirilen ön çalışmalar sonucunda, aynı mutasyonu taşımasına rağmen ağır ve hafif klinik ciddiyete sahip kardeşler saptanmıştır. F508del mutasyonuna sahip ağır (n=2) ve hafif (n=2) seyir gösteren hasta kardeşlerden nazal sürüntü örnekleri alınmıştır. Nazal epitel hücreler kullanılarak elde edilen RNA'lar ile miRNA Array yöntemi gerçekleştirilmiş ve elde edilen ham veriler Transcriptome Analysis Console (TAC) programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonrası ifadesi 2 kat ve üzeri artan ya da 2 kat üzeri azalan ortak, miR-449c-5p, miR-34c-3p, miR-34c-5p ve miR-4793-3p olmak üzere 4 miRNA tanımlanmıştır. Önerilen tez çalışmasında amacımız; grubumuzun ön veri olarak elde ettiği 4 miRNA'nın F508del mutasyonuna sahip ağır ve hafif seyirli KF hastalarının serum ve nazal sürüntü örneklerinde valide edilmesi, ekspresyonlarının karşılaştırılması, valide edilen miRNA'ların hedef genlerinin belirlenmesi ve hedef genler ile ilişkili yolakların tanımlanmasıdır. Elde edilen veriler KF'de hastalık seyrinin erken dönemde belirlenmesine kolaylık sağlayacak prognostik miRNA'ların belirlenebilmesini sağlayacak ve KF patogenezi ile ilişkili olan yeni yolaklar aydınlatılabilecektir.
Kan kültüründen izole edilen acinetobacter baumannii ve pseudomonas aeruginosa suşlarında karbapenem heterodirenci varlığının fenotipik ve moleküler yöntemlerle araştırılması
Heterodirenç (HD) ilk kez 1947 yılında Haemophilus influenzae'da saptanmasının ardından, birçok bakteri türünde ve farklı antibiyotiklere karşı tespit edilmiştir. Genel anlamda heterodirenç; duyarlı bir bakteri popülasyonu içinde farklı duyarlılıklara sahip bakteri alt popülasyonlarının varlığı olarak tanımlanmaktadır. Heterodirenç sayesinde bakterinin ortamdaki bakterisidal antibiyotik maruziyetinden etkilenmemesinin yanı sıra, heterodirencin bakteride evrimsel olarak antibiyotik direnci gelişiminde bir ara evre olabileceği düşünülmektedir. Çoklu ilaca dirençli ve tüm ilaçlara dirençli bakterilerin sebep olduğu enfeksiyon prevalansının giderek arttığı günümüzde, pek çok bakteri türünde birçok antimikrobiyale karşı yüksek HD prevalansı bildirilmesi, bu hipotezi desteklemektedir. Çalışmamıza; Ocak 2014-Temmuz 2018 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Merkez Bakteriyoloji Laboratuvarı'na gönderilen kan kültürlerinden izole edilen 256 A.baumannii ve 152 P.aeruginosa olmak üzere, toplam 408 non-fermentatif bakteri dahil edilmiştir. İzolatların imipenem (İMP) ve meropenem (MEM) duyarlılıkları, sıvı mikrodilüsyon (SMD) yöntemi ile belirlenmiştir. Çalışmamızda CLSI sınır değerlerine göre; 256 A.baumannii izolatının %11,3'ü (s=29) İMP-duyarlı, %0,4'ü (s=1) İMP "intermediate" %88,3'ü (s=226) İMP-dirençli; MEM için %11,7'si (s=30) MEM-duyarlı, %0,8'i (s=2) MEM "intermediate", %87,5'i (s=224) MEM-dirençli olarak saptanmıştır. P.aeruginosa izolatlarına ait SMD sonuçları incelediğinde ise; 152 izolatın İMP için %37,5'i (s=57) duyarlı, %19,1'i (s=29) "intermediate" ve %43,4'ü (s=66) dirençli iken; MEM için %38,1'i (s=58) duyarlı, %15,1'i (s=23) "intermediate" ve %46,8'i (s=71) dirençli olarak tespit edilmiştir. SMD testi ile İMP veya MEM duyarlı olduğu saptanan izolatlarda İMP ve MEM HD varlığı disk difüzyon testi, antibiyotik gradiyent testi ve popülasyon analizi profili (PAP) testi uygulanarak araştırılmıştır. A. baumannii izolatlarında İMP-HD sıklığı %24,1, MEM-HD sıklığı %30; P. aeruginosa izolatlarında İMP-HD sıklığı %57,9, MEM-HD sıklığı %13,8 olarak bulunmuştur. Karbapenem direnç epidemiyolojisini belirlemek amacıyla, SMD testi ile karbapenem duyarlı olmadığı saptanan suşlarda karbapenemaz genleri polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile araştırılmıştır. Karbapenem-dirençli A.baumannii izolatlarının hepsinde blaOXA-51 saptanmış, %86,3'ünde (s=195) blaOXA-23, %0,9'unda (s=2) blaOXA-24, %0,9'unda (s=2) blaOXA-58 ve %0,9'unda (s=2) blaNDM genleri amplifiye edilmiştir. Karbapenem-dirençli P.aeruginosa izolatlarının %4.2'sinde (s=3) blaIMP, %26,8'inde (s=19) blaOXA-10 ve %1,4'ünde (s=1) blaOXA-2 belirlenmiştir. Heterodirenç varlığının genotipik yöntemlerle araştırılması amacıyla; HD'li olduğu tespit edilen izolatlarda karbapenemaz genlerinin varlığı, PZR yöntemi ile araştırılmıştır. Karbapenem-dirençli A.baumannii alt popülasyonlarının tümünde blaOXA-51 geni, %75'inde (s=12) blaOXA-23 geni saptanmıştır. Karbapenem-dirençli P.aeruginosa alt popülasyonlarının hiçbirinde karbapenemaz genleri amplifiye edilmemiştir. Heterodirençli bakteri popülasyonlarının özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde persistan ve tekrarlayan enfeksiyonlara yol açabilmesi sebebiyle HD'li bakterilerin saptanması klinik açıdan büyük öneme sahiptir. HD tespitinde altın standart yöntem olduğu kabul edilen PAP testi, zaman alıcı ve emek yoğun bir test olması nedeniyle rutin hizmet veren mikrobiyoloji laboratuvarlarında çalışılamamaktadır. Literatürdeki çalışmalarda difüzyon testlerinin rutin hizmet veren mikrobiyoloji laboratuvarlarında HD tespitinde kullanılabileceği belirtilmesine rağmen çalışmamızda difüzyon temelli testlerin düşük duyarlılık ve özgüllüğe sahip olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, günümüzde hala HD'li izolatlarının saptanması amacıyla kullanılabilecek, PAP testi dışında güvenilir bir test bulunmamaktadır.
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen vankomisine direçli enterokok suşlarının fenotipik ve genotipik değerlendirilmesi
Çalışmada çeşitli klinik örneklerinden elde edilen Vankomisine dirençli Enterokok suşlarında (VRE) fenotipik olarak vankomisin ve teikoplanin direnci belirlenmiş ve genotipik yöntemlerle VanA, VanB ve VanC varlığı araştırılmıştır. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda 2015-2018 yılları arasında çeşitli klinik örneklerden izole edilen Vankomisine dirençli 30 Enterococ spp. (VRE) suşu çalışmaya dâhil edilmiştir. Suşların identifikasyonu ve antibiyotik dirençlerinin belirlenmesi için otomatize sistem kullanılmıştır. Vankomisine ve teikoplanin direnci gradient test yöntemi ile belirlenmiştir. Direnç genleri, uygun primerler kullanılarak in-house PCR yöntemi ile araştırılmıştır. İdentifikasyon tesleri sonucunda suşların 29'u E. faecium, bir tanesi E. faecalis olarak tanımlanmıştır. Otomatize identifikasyon sistemi ile suşların tümü vankomisin ve teikoplanine karşı dirençli bulunurken gradient test yöntemi izolatların üç tanesi duyarlı olarak bulunmuştur. Bu üç suşta moleküler yöntemle VanA, VanB ve VanC'nin hiçbirisine rastlanmamıştır. Moleküler yöntemle 27 suşta VanA, bir suşta VanB geni saptanırken hiçbir suşta VanC genine rastlanmamıştır. Enterokok izolatlarında vankomisin direncinin tespitinde Gradient test ve moleküler yöntemle direnç gen tespitinin %100 uyumlu olduğu görülmüştür. Klinik mikrobiyoloji laboratuarında enterokok izolatlarının glikopeptit direncinin saptanmasında Gradient test yöntemi çok önemli bir tarama testi olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Vankomisine dirençli Enterokok, Gradient test, VanA, VanB ve VanC.
Van ili gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss, Walbaum, 1792) anaç populasyonlarının büyüme hormonu (GHh) gen ekspresyon seviyeleri, genetik polimorfizm ile bazı fenotipik parametrelere göre değerlendirilmesi ve yönetimine yönelik bir araştırma
Bu çalışmada Van ilindeki gökkuşağı alabalığı kuluçkahanelerinde bulunan anaç populasyonlarının bazı fenotipik özellikleri, mitokondrial DNA'dan (mtDNA) genotipik polimorfizmleri ve büyüme hormonu (GH-I) gen ifade seviyeleri belirlenmiştir. Çalışmada kullanılan gökkuşağı alabalığı anaçları (Oncorhynchus mykiss) Van ilinde bulunan ve resmi olarak faaliyet gösteren 6 adet gökkuşağı alabalığı kuluçkahanesinden temin edilmiştir. Gökkuşağı alabalığı kuluçkahanelerinin genotipik özellikleri göz önüne alındığında gökkuşağı alabalığı kuluçkahanelerinde bulunan anaçların 7 adet farklı gökkuşağı alabalığı hattı oluşturduğu bulunmuştur. Ayrıca kuluçkahanelerin genotipik durumlarının "çok iyi", "iyi" ve "orta" seviyede olduğu görülmüştür. Çalışmada kuluçkahanelerin FIS değeri (-0.34) ̶ (0.21) arasında FIT değerleri ise (-0.05) ̶ (0.38) arasında bulunmuştur. Ayrıca FST değeri 0.21 bulunmuştur. Gökkuşağı alabalığı kuluçkahanelerdeki büyüme hormonu nispi gen ifade seviyelerine göre en yüksek büyüme hormonu (GH-I) nispi gen ifade seviyesinin sırası ile OCK ve SFA kuluçkahanelerindeki anaçlarda olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışmada Van ilindeki gökkuşağı alabalığı kuluçkahanelerdeki anaçlardan elde edilen genotipik ve fenotipik verilerin ayrı ayrı ve birlikte değerlendirilmesi ile sağlıklı bir kuluçkahane ve anaç yönetimi için kıyaslanabilir, değerlendirilebilir yönetim parametreleri elde edilmiştir.
Kan kültür örneklerinden izole edilen bakterilerin antibiyotik direnç profillerinin fenotipik ve genotipik analizi
Sepsis, yaygın ve sıklıkla öldürücü olan ciddi bir toplum sağlığı problemidir. Sepsisli hastalarda, yaşlanan bir popülasyon, artan immünosüpresif tedavi kullanımı ve yüksek riskli müdahaleler nedeniyle insidansın arttığı konusunda fikir birliği vardır. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, yoğun bakım ünitelerinde yatan sepsis şüpheli 750 hasta değerlendirildi. 750 hasta, yaş ve cinsiyetlerine göre sınıflandırıldı. Kan kültürlerinden bakteriler izole edildi. Katalaz testi, oksidaz testi ve Gram boyama gibi biyokimyasal testleri yapıldı. Bakterilerin identifikasyonu ve antibiyogram testi değerlendirmesi için Vitek 2 Compact (Biomerieux, USA) cihazı kullanıldı. Koagulaz negatif bakterilerin 47 tanesinin slime faktör pozitif olduğu belirlendi. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile mecA, blaOXA-48 ve blaIMP genleri analiz edildi. Sepsisli hastalardan 12 çoklu ilaç dirençli bakteri izole ve identifiye edildi. 2 MRSA izolatının mecA geni taşıyıcılığı pozitif bulundu. Gram negatif bakterilerimizden sadece 2 K. pneumoniae izolatının blaOXA-48 taşıyıcısı olduğu belirlendi. Sepsise neden olan gram negatif bakterilerimizin hiç birinde blaIMP genine rastlanmadı. Sonuç olarak, hastanemizde sepsise neden olan bakterilerin tanımlanmasının ve antibiyotik direnç oranlarının ortaya konulmasının oldukça önemli olduğu görüldü. Sepsise neden olan etkenlerin içerisinde metisilin, karbapenem, genişlemiş β-laktamaz ve çoklu ilaç direnci gösteren bakterilerin varlığının insan sağlığı üzerine etkilerinin oldukça önemli olduğu ortaya konuldu.
Glioblastoma multiforme, menenjiyom (birincil) ve metastaz (ikincil) beyin tümörlerine ait fenotiplerin belirlenmesinde kullanılacak bütünleşik omiks analizler için analitik yöntem geliştirilmesi ve uygulanması
Genotip ve fenotip arasındaki doğrudan nedensel ve fonksiyonel bağlantıları göstermek için protein, metabolit ve lipit gibi ara moleküler seviyelerin kapsamlı şeklilde incelenmesi çok önemlidir. Kapsamlı metabolomik ve lipidomik analizler için birden çok analitik tekniğe ve analiz koşullarının optimizasyonuna ihtiyaç vardır. Çalışma kapsamında metabolomik analizler eş zamanlı olarak GC-MS ve LC-qTOF-MS ile lipidomik analizler ise LC-qTOF-MS ile gerçekleştirilmiş ve kullanılan analitik yöntemler çeşitli deneysel tasarımlar ile optimize edilmiştir. Plazma örnekleri için metanol:su:kloroform (3:1:3, h/h/h), doku örnekleri için ise metanol:su:diklorometan (2:1:3, h/h/h) metabolitlerin, lipitlerin ve hatta proteinlerin tüketilmesi için optimum çözücü karışımları olarak belirlenmiştir. Doku örneklerinin GC-MS temelli metabolomik analizleri için sililleme reaktifinin inkübasyon süresi ve sıcaklığının, metoksiamin derişimi-metanol hacmi etkileşiminin, plazma örnekleri içinse metoksiamin derişimi ile sililleme reaktifinin inkübasyon süresinin ve metanol-metoksiamin hacmi etkileşiminin analiz sonuçlarını etkileyen önemli parametreler olduğu belirlenmiştir. LC-qTOF-MS temelli metabolomik analizler için uçurulan örneklerin yeniden çözülmesinde kullanılan hareketli faz bileşiminin hem doku hem de plazma örneklerinden yapılan analizlerin sonuçlarını etkilediği tespit edilmiştir. LC-qTOF-MS temelli metabolomik ve lipidomik analizlerin kromatografik koşullarına etki eden parametreler ise Box-Behnken tasarımı ile optimize edilmiştir. Metabolomik ve lipidomik analizler için geliştirilen analitik yöntemler beyin tümörlü hasta grupları ile kontrol grubunu oluşturan bireylerden toplanan doku ve plazma örneklerine uygulanmış ve bu tümörlere ait fenotipler aydınlatılarak sonuçlar klink açıdan bütüncül olarak değerlendirilmiştir.
Tip-1 yardımcı T (TH1) hücrelerin radyasyon stresi altında fonksiyonel ve fenotipik değişimlerinin incelenmesi
Tümör mikroçevresindeki immün baskılayıcı ortam nedeniyle, anti-tümör yanıtta öncül rol alan T lenfositlerin fonksiyonel ve fenotipik durumundaki değişimlerin anlaşılması önemlidir. Kanser gibi kronik inflamasyonda T hücreler, yüksek inhibitör reseptör ifade eden yorulmuş fenotipte ve fonksiyonunu kaybetmiş hücrelere farklılaşabilmektedir. Yorulmuş T hücrelerin efektör fonksiyonları inhibitör reseptörlerin blokajı yardımıyla geri kazandırılabilir. Radyoterapi ve blokaj tedavisi ise anti-tümör immün yanıtları artırabilecek bir kombinasyon olarak ön görülmektedir. Bu in vitro tez çalışması kapsamında, THR sinyali anti-CD3 monoklonal antikoru ile ve ko-stimülasyon ise bir monositik hücre hattı aracılığıyla sağlanmış; bu sayede, CD4+ yardımcı T hücreler sürekli olarak uyarılmıştır. Kullanılan ko-kültür modelinin farklı inkübasyon sürelerinde (0, 24, 72 ve 120 saat), farklı fenotiplerdeki T hücrelerin farklı dozlarda (0 Gy, 2 Gy, 5 Gy, 8 Gy ve 12 Gy) radyasyon stresi altında fonksiyonel ve fenotipik değişimleri incelenmiştir. Naif CD4+ T lenfositlerin uyarımla birlikte IL-2, IFN-γ ve TNF-α üreten efektör hücrelere farklılaştığı; ardından, yüksek düzeyde inhibitör reseptör ifade eden ve sitokin üretimi azalmış, yorulmuş hafıza-benzeri T hücrelere dönüştüğü görülmüştür. Hücrelerin en radyosensitif olduğu uyarım periyodunun, apopototik düzey ve DNA kırık sayıları hesaplanarak 72. saat olduğu ve efektör T lenfositler ile efektör hafıza-benzeri T lenfositlerin en hassas alt gruplar olduğu bulunmuştur. Radyasyona en dirençli alt tipler ise naif T ve merkezi hafıza benzeri T lenfositler olmuştur. Radyasyonun Th hücrelerde mitokondri membran potansiyelini değiştirmediği görülmüştür. Radyasyon maruziyeti öncesinde uygulanan anti-PD-1 blokajının ise Th1 hücre canlılığı üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığı gösterilmiştir. Sonuç olarak, Th1 hücrelerinin PD-1 blokajı ile yeniden fonksiyon kazanma sürecinde radyasyon hassasiyeti göstermediği değerlendirilmiştir.
Erkek tipi kelliğe ait SNP markırlarının adli fenotiplemede kullanımı
Adli bilimlerde tek nükleotit polimorfizmi (Single Nucleotide Polymorphism, SNP) markırları (belirteçleri) kullanılarak kimliklendirme, fenotipleme, nesep ve soy tayini yapılabilmektedir. Günümüzde göz, saç ve ten rengi, erkek tipi kellik durumu, yüz morfolojisi, boy uzunluğu gibi fiziksel özelliklerin DNA analizleri ile belirlenmesine yönelik ilgi giderek artmaktadır. DNA'dan elde edilen fenotipe ait bilgilerin bilinmeyen şüphelileri, felaket kurbanlarını veya kayıp kişileri kimliklendirmede ya da eleme kriteri olarak kullanılmasında oldukça yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada erkek tipi kellik (Male Patern Baldness, MPB) ile yüksek anlamlılık gösterdiği literatürde belirlenen 23-SNP markırından oluşan multipleks panel oluşturulmuş ve optimize edilmiştir. MPB tahmin analizi, Hamilton-Norwood kriterlerine göre kelliği Tip 5-7 (Şiddetli kel) olarak sınıflandırılabilen 50 yaş ve üstü 114 gönüllü erkekten ve kel olmayan (Tip 1) 50 yaş ve üstü 30 gönüllü erkekten oluşan toplam 144 kişiden (86 model, 58 test) alınan ağız içi sürüntü örneklerinde gerçekleştirilmiştir. SNP kellik markırları SNaPshot yöntemiyle çalışılmış ve kellik tahmini IBM SPSS Statistics V21 programı ile çok binary lojistik regresyon (Binary Logistic Regression, BLR) analizi kullanılarak test edilmiştir. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu, 23 SNP markırının tek değişkenli BLR sonuçları doğrultusunda kellik fenotipiyle ilişkilendirilen TARDBP, WNT10, HDAC4, HDAC9, SSPN-ITPR2, SETBP1, AR/EDA2R lokuslarından 9-SNP markırı belirlenmiştir. rs12565727, rs7349332, rs9287638, rs2073963, rs9668810, rs10502861, rs1041668, rs1511061, rs16990427 markırları ile çok değişkenli BLR analizi ile 9-SNP tahmin modeli oluşturulmuştur. 9-SNP tahmin modelinin doğruluğu, AUC (Area under the ROC Curve- ROC eğrisinin altında kalan alan), duyarlılık, özgüllük, pozitif tahmin değeri (PPV) ve negatif tahmin değeri (NPV) hesaplanarak değerlendirilmiştir. 9-SNP tahmin modeli ile hiç kelliği olmayanları şiddetli kel (Tip 5-7) olanlardan ayıran 0,897 AUC değeri ile %98,5 duyarlılık ve %44 özgüllükte MPB tahmini yapılmıştır.
Ten rengi tahmininde kullanılan HIrisPlex-S sisteminin optimizasyon ve validasyonu
Adli DNA fenotipleme (Forensic DNA Phenotyping, FDP), kişinin gözle görülebilen özelliklerinin DNA'dan tahmin edilmesi, adli genetik alanında hızla gelişen bir alan haline gelmiştir. FDP, standart DNA profiliyle genellikle kimliği belirlenemeyen faillerin eşkâllerini belirlemek suretiyle şüpheli havuzunu daraltarak polis soruşturmalarına yardımcı olabilir. Bu nedenle göz rengini tahmin eden IrisPlex, göz ve saç rengini birlikte tahmin eden HIrisPlex sistemleri Walsh ve ark. tarafından geliştirilmiştir. Şu ana kadar en kapsamlı pigmentasyon tahmin sistemi olan ve Chaitanya ve ark. tarafından geliştirilen HIrisPlex-S sistemi; saç, göz ve ten renginin aynı anda tahmin edilebilmesini sağlayan 17'si ten rengi olmak üzere 41 SNP bölgesini içermektedir. 5 ten rengi kategorisinde fenotip olasılıklarının tahminini yapmaktadır. Bu çalışmada HIrisPlex-S sisteminin (17 ten rengi ile ilgili SNP lokusunun) optimizasyonu ve validasyonu yapılarak 26 gönüllü üzerinde ten rengi tahmin başarısı test edilmiştir. Ten rengi tahmini için HIrisPlex-S çevrimiçi web aracı kullanıldı. Çalışmanın validasyonunda analiz eşiği 239 RFU bulunurken hassasiyet limiti 0,125 ng olarak belirlendi. Tekrarlanabilirlik çalışmaları ile aynı genotipler elde edildi. HIrisplex-S sisteminin doğruluğu, hassasiyet, özgüllük, pozitif tahmin değeri (PPV), negatif tahmin değeri (NPV) hesaplandı. Sonuçlar, yöntemin açık ten rengini %73,08, orta ten rengini %78,8, koyu-siyah ten rengini %100 doğruluk oranıyla tahmin ettiğini göstermiştir. Gönüllüler arasında çok açık ve koyu ten rengi bulunmadığı için bu fenotiplere ait tahmin yapılmamıştır. HIrisPlex-S sisteminin kriminal olgularda kullanılabilmesi için Türkiye popülasyonuna ait daha fazla örnekle çalışılması gerekmektedir.
Kistik fibrozis hastalarında fenotipik ciddiyeti etkileyen genlerin ve ilişkili yolakların araştırılması
Otozomal resesif kalıtılan hastalıklar arasında en sık görülen kistik fibrozis, Cystic Fibrosis Transmembrane Conductance Regulator (CFTR) genindeki mutasyonlar sonucu oluşmaktadır. Hastalık ciddiyetinin belirlenmesinde CFTR mutasyonlarının yanı sıra ciddiyeti modifiye eden genler ve çevresel faktörler rol oynamaktadır. İlginç bir bulgu olarak, aynı CFTR mutasyonuna sahip olmalarına rağmen farklı klinik ciddiyete sahip hastalar da bulunmaktadır. Ciddiyetin hastalarda heterojenlik göstermesi ve genotip-fenotip korelasyonunun kurulamaması tedavi yaklaşımlarını oldukça zorlaştırmaktadır. Tez çalışması kapsamına; Sınıf II grubunda yer alan, F508del/F508del ve F508del/G85E mutasyonlarını içeren iki hasta kardeşten oluşan iki aile, Sınıf IV grubunda yer alan I1234V/I1234V mutasyonunu içeren üç hasta kardeşten oluşan bir aile ve kronik hastalık öyküsü olmayan üç sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Klinik seyirleri farklı olan (ağır/ hafif) hasta kardeşler arasında ifade farklılığı gösteren genler gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu prensibine dayalı kistik fibrozis PCR array yöntemiyle saptanmış ve bu genlerle ilişkili yolaklar tanımlanmıştır. Sınıf II grubunda yer alan ağır seyirli hastalarda, inflamasyon ve immün cevapta görevli IL-17(CXCL1, CXCL2), NF kappa B (TNFRSF11A), TNF, sitokin-sitokin etkileşimi, araşidonik asit, nekroptozis, SNARE etkileşim (STX1A) ve sodyum iyonunun geri emilim (SLC9A3R2) yolakları saptanmıştır. Sınıf IV'e özgü olarak AGE-RAGE, TLR sinyal yolakları bulunmuştur. Tüm hastaların birlikte değerlendirilerek kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ifade farklılığı anlamlı genler ICAM1, EZR, TNFRSF1A ve HSP70 olarak belirlenmiştir. Ek olarak, hastalarda ifade farklılığı gösteren genler ile karaciğer tutulum bulguları arasında korelasyon saptanarak bu genlerin AGE-RAGE, sitokin-sitokin etkileşim ve insülin direnci sinyal yolaklarında yer aldıkları gösterilmiştir. Bu çalışma ile, aynı sınıf mutasyona sahip ağır ve hafif seyir gösteren hasta kardeşler arasında fenotipik ciddiyeti etkileyebilecek genler ve ilişkili yolaklar aydınlatılmıştır. Tez çalışması, ileri dönemde tedavi için yeni hedef moleküllerin geliştirilmesine olanak sağlayabilecektir. Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, CFTR, modifiye edici genler,genotip-fenotip ilişkisi
Kistik fibrozis patogenezinde aday miRNA ve hedef genlerinin biyoinformatik araçlarla tanımlanması
Kistik fibrozis transmembran regülatör (CFTR) genindeki mutasyonların sebep olduğu kistik fibrozis (KF) otozomal resesif kalıtılan oldukça yaygın görülen genetik bir hastalıktır. Hastalık ciddiyeti mutasyonların CFTR proteini üzerindeki etkisiyle ilişkilendirilse de aynı mutasyonu taşıyan hastalarda hastalık ciddiyetini epigenetik faktörlerin de etkilediği bilinmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Göğüs Hastalıkları Ünitesi iş birliği ile gerçekleştirdiğimiz ön çalışmalar sonucunda aynı mutasyonu taşımasına rağmen hastalık ciddiyeti farklı seyreden kardeşler saptanmıştır. Gerçekleştirdiğimiz ön çalışmalarda hasta kardeşlerden elde ettiğimiz nazal sürüntüler kullanılarak; hedeflenmiş transkriptomik Kistik Fibrozis PCR Array yöntemi ile ifade farklılığı gösteren genler ve yolaklar saptanmıştır. Bu tez çalışmasında amacımız, aynı CFTR mutasyonuna sahip olmalarına rağmen farklı klinik ciddiyete sahip hasta kardeşlerde ifade değişikliği gösteren, fenotipik farklılığı açıklamaya yönelik ortak miRNA'ların ve hedef genlerinin tanımlanmasıdır. Bu amaç ile Hacettepe Üniversitesi Kapsamlı Araştırma Projesinde (TSA 201816629) gerçekleştirilmiş olan miRNA array ham verisi farklı biyoinformatik araçlarla tanımlanmış, kardeşler arasında klinik heterojeniteye sebep olabilecek aday miRNA'lar ve hedefleriyle ilişkili yolaklar saptanmıştır. BRB-ArrayTool, TAC 4.0 ve MeV programları kullanılarak Affymetrix miRNA 4.0 Array mikrodizin sonuçlarının ham verileri analiz edilmiş ve aday miRNA'lar seçilmiştir. Analizler sonucunda ağır seyirli hastalarda hafif seyirli hastalara göre ve Sınıf IV hasta grubunda ağır seyirli hastada hafif seyirli hastalara göre ifadesi artan miR-145-5p saptanmıştır. miR-145-5p'nin hedef genlerine ait yolak analizleri sonucunda miRWalk ve miRNET programlarında ortak ErbB sinyal yolağı elde edilmiştir. Ön çalışmamızın çıktılarında yer alan aday genlerin miRNA hedefleri olma durumu da araştırılmıştır. KF patolojisi ile uyumlu ve p değeri en yüksek IL-17 sinyal yolağı miR-145-5p için tanımlanmıştır. Ayrıca hastalarda kontrol bireylere göre ifadesi artan miR-92a-3p tanımlanmıştır. miR-92a-3p'nin hedef genlerine ait yolak analizleri sonucunda miRWalk ve miRNET programlarında en çok hedef geni içeren endositoz yolağı elde edilmiştir. Bu çalışma ile KF hastalarının klinik seyrini ve KF'ye eşlik eden diğer hastalıkların erken dönemde saptanmasını kolaylaştıracak, prognostik bir miRNA imzası tanımlanabilecek ve hastalık patogenezi ile ilişkili yeni yolaklar aydınlatılabilecektir.
Çocukluk çağında kronik ürtiker fenotipleri: Klinik ve etiyolojik özellikler ile prognoz ilişkisi
Bal, F. Çocukluk çağında kronik ürtiker fenotipleri: Klinik ve etiyolojik özellikler ile prognoz ilişkisi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Uzmanlık Tezi. Ankara, 2019. Kronik ürtiker çocuklarda nadir görülen bir deri hastalığıdır. Literatürde çocukluk çağında kronik ürtiker görülme sıklığını, etiyolojisini ve prognozunu ortaya koyan az sayıda çalışma vardır. Kronik uyarılabilir ürtikerin çocuklardaki özellikleri ve seyrine ilişkin veri ise hemen hemen hiç yoktur. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne kronik ürtiker nedeniyle başvuran hastaların farklı ürtiker alt tiplerine dağılım sıklıklarının belirlenmesi, her bir ürtiker alt tipinin laboratuvar ve demografik özelliklerinin ortaya konması, farklı ürtiker tiplerinin doğal seyri ve bu seyre etki edecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 1 Mart 2011 ile 1 Mart 2019 tarihleri arasında kronik ürtiker olarak değerlendirilen 427 hasta dahil edildi. Retrospektif olarak hastaların demografik özellikleri, laboratuvar testleri sonuçları değerlendirildi. Kronik ürtiker hastaları kontrole geldikleri zaman prognoza yönelik değerlendirmeler yapıldı. Kronik ürtiker tanısı konulan hastaların %72.6'sı kronik spontan ürtiker (KSÜ), %27.4'ü kronik uyarılabilir ürtiker (KUÜ) olarak değerlendirildi. KUÜ'nün %65'i semptomatik dermografizm, %17'si soğuk ürtiker, %15.4'ü kolinerjik ürtiker, %1.7'si akuajenik ürtiker, %0.9'u geç basınç ürtikeri olarak saptandı. Kolinerjik ürtiker ve soğuk ürtiker hastalarında serum bazal triptaz düzeyi semptomatik dermografizm hastalarına göre daha yüksek bulundu (p=0.02). Kronik spontan ürtiker hastalarında etiyolojide en sık tespit edilen faktörler otoimmünite ve enfeksiyonlardı. Kronik spontan ürtikerli çocuklarda; ürtikeri iki yaşından önce başlayanların prognozu iki yaşından sonra başlayanlara göre daha kötü bulundu. Kronik uyarılabilir ürtiker çocuk hastalarının prognozuna bakıldığında 1. yılın sonunda, 3. yılın sonunda ve 5. yılın sonunda remisyona girme oranları sırası ile % 9.6; % 25.3 ve % 34.7 olarak bulundu. Bu çalışma ile KUÜ çocuk hastaların klinik seyri hakkında literatüre katkı sağlayacak veriler elde edilmiştir. Ayrıca soğuk ürtiker ve kolinerjik ürtiker hastalarında daha yüksek serum bazal triptaz düzeylerinin saptanması, KUÜ etiyopatogenezinin aydınlatılmasında ve tedavi yaklaşımlarında katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Kronik ürtiker, uyarılabilir ürtiker, çocuk, prognoz, triptaz
Konjenital miyopatilerin klinik özelliklerinin değerlendirilmesi ve genotip-fenotip ilişkilerinin belirlenmesi
Konjenital miyopatiler doğumda ya da erken çocukluk döneminde hipotoni veya güçsüzlük ile bulgu veren, klinik ve genetik heterojenite gösteren, iskelet kası liflerinde spesifik morfolojik özelliklerin varlığı ile karakterize bir kas hastalığı grubudur. Son dönemde genetik araştırmalardaki önemli gelişmeler sayesinde patofizyolojik mekanizmalarının anlaşılmasında önemli ilerleme kaydedilmiştir ve yeni nesil sekanslama ve tüm ekzom sekanslama tetkiklerine ulaşılabilirlik artmıştır. Günümüzde konjenital miyopatili bir çocukta spesifik genetik nedenin tanımlanması tanıda altın standart haline gelmektedir, sorumlu gene özgü tedavilerin geliştirilmesiyle giderek daha da önem kazanacaktır. Bu gelişmeler sayesinde konjenital miyopatilerin sınıflamasına yeni bakış açıları getirilmiştir. Tanımlandığı günden bu yana kullanılan histopatolojik sınıflandırma yerine genetik sınıflandırmanın kullanılması gündemdedir. Çalışmamızda konjenital miyopati tanısı almış; yaşları 3,2 ile 31,7 yıl arasında değişen; 34'ü (%54,8) erkek ve 28'i (%45,2) kadın 62 olgunun klinik ve laboratuvar özellikleri, aile öyküsü, tanı alma yaşı ve tanı alana kadar geçen bekleme süresi, histopatolojik tanısı ve genetik analiz sonucu değerlendirildi. Olguların tanı anındaki yaş ortalaması 5,7±4,6 (yıl) iken medyan bekleme süresi 31 ay olarak görüldü. Histopatolojik olarak 13 (%21) nemalin miyopati, 7 (%11,3) kor miyopati, 3 (%4,8) sentronükleer miyopati, 3 (%4,8) CFTD vakası mevcutken 28 (%45,2) hastanın özgül tanısının olmadığı ve 8 (%12,9) hastaya kas biyopsisi yapılmadığı görüldü. Genetik analizi sonuçlanmış olan 37 hastanın 6'sında (%16,2) RYR1, 6'sında (%16,2)TTN, 4'ünde (%10,8) NEB, 2'sinde (%5,4) PYROXD1, 1'inde (%2,7) MYH6, 1'inde (%2,7) KLHL40, 1'inde (%2,7) SEPN1, 1'inde (%2,7) TPM3, 1'inde (%2,7) ACTA1, 1'inde (%2,7) FBLN2, 1'inde (%2,7) FBLN5, 1'inde (%2,7) BTBD1, 1'inde (%2,7) SLC12A6, 1'inde (%2,7) SLC18A3, 1'inde (%2,7) ATP2A1, 1'inde (%2,7)TRIM54, 1'inde (%2,7) AFG3L2, 1'inde (%2,7) CCDC78, 1'inde (%2,7) COL6A3, 1'inde (%2,7) MYOT gen mutasyınu saptanırken 3 hastanın genetik analiz sonucunun negatif olduğu görüldü. 25 hastanın genetik analiz süreci halen devam etmektedir. Çalışmamızda hastaların klinik bilgileri ile genetik analiz sonuçları karşılaştırılarak genetik analizi yönlendirecek klinik ipuçları yakalanmaya çalışıldı.
Fenilketonüri hastalarında genotip-fenotip ilişkisi
Fenilketonüri (FKU) otozomal çekinik geçişli olup esas olarak klinik olarak motor-mental gerilik ve mikrosefali ile karakterize bir metabolik hastalıktır. Çalışmamızda PAH gen defektine bağlı hiperfenilalaninemi tanısı alan ve genotiplemesi yapılan 422 hastanın demografik bilgileri ile birlikte takip sürecindeki tanı kan FA düzeyleri, izlemde ortanca kan FA düzeyleri, uygulanan tedavi yöntemleri, gelişim basamakları retrospektif olarak değerlendirilerek genotip fenotip ilişkisinin ortaya konmuştur. Hastaların 1. derece akrabalık oranlarında belirgin düşüklük görüldü. Yenidoğan döneminde başvuran hastalarda hafif HFA, süt çocuğu döneminde başvuran hastalarda klasik FKU sıklığı daha fazla bulundu. Hastalarımızdaki FA takibinin Batı toplumuna göre çok daha iyi durumda olduğu saptandı. Maternal FKU açısından bakıldığında kız hastaların yarısından fazlasının riskli grupta olduğu tespit edildi. Yenidoğan döneminde başvuran hastaların iyi kontrolde, süt çocuğu döneminde başvuran hastaların ise daha yüksek oranda kötü kontrolde oldukları görüldü. Fenilalaninden kısıtlı diyet verdiğimiz hastalarımızın yarısında başarılı olunamadığı ve bununla birlikte BH4 direnci sonradan gelişen tüm hastaların riskli veya kötü kontrol gruplarında olduğu tespit edildi. Denver testi ile izlem ortanca FA düzeyleri arasında fark bulunmadı. WISC-R testi anormal sonuçlanan hastaların geçmişteki diyet uyumunun çok yüksek olasılıkla kötü olduğu sonucuna varılabildiği fakat normal bulunan bir hastanın geçmişteki diyet uyumunun iyi ya da kötü olduğu konusunda bir öngörüde bulunulamayacağı gösterildi. Delesyon veya anlamsız mutasyonların fenotipi kötüleştirdiği ve WISC-R sonuçlarında anormallik oranını arttırdığı, yanlış anlamlı mutasyonların ise daha hafif fenotipe yol açtığı gösterildi. Belirli allel ve genotipler ile hastaların fenotipleri, izlem ortanca kan FA düzeyleri ve tedavi tipleri arasından anlamlı ve özgül ilişkiler saptandı.
Çocukluk çağı besin alerjilerinin klinik fenotiplendirmesi
Besin alerjisi immün aracılı mekanizmalarla ortaya çıkan ters besin reaksiyonları olarak tanımlanır. Bu immün mekanizmalar IgE aracılı, hücre aracılı (non-IgE) ve hem IgE aracılı hem de hücre aracılı (mikst) olabilir. Hayatı tehdit edici reaksiyonlarla sonuçlanabilen önemli bir halk sağlığı problemidir ve sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'nde besin alerjisi tanısı ile takip edilen hastaların demografik özellikleri, klinik prezentasyon şekilleri, eşlik eden atopi durumu, aile öyküsü ve tanıya yönelik yapılan testlerin analiz edilerek çocukluk çağında besin alerjilerinin klinik fenotiplendirmesinin yapılması ve tekli besin alerjileri ile çoklu besin alerjilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Temmuz 2017 ve Temmuz 2019 tarihleri arasında polikliniğimizde değerlendirilen; daha önce besin alerjisi tanısı ile takip edilmiş, şu anda besin alerjisi tanısı ile takibine devam edilen ve yeni besin alerjisi tanısı almış olan 537 hasta retrospektif ve prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 422'si (%78.6) IgE aracılı besin alerjisi, 57'si (%10.6) non-IgE aracılı besin alerjisi, 58'i ise (%10.8) non-IgE ve IgE aracılı besin alerjisi tanısına sahip idi. IgE aracılı besin alerjisi tanılı hastalarda en sık sorumlu alerjen yumurta akı (%81.5), en sık görülen semptom egzama (%82); non-IgE aracılı besin alerjisi tanılı hastalarda en sık sorumlu alerjen inek sütü (%94.7), en sık görülen semptom kanlı gaita (%82.5); non-IgE ve IgE aracılı besin alerjisi tanılı hastalarda ise en sık sorumlu alerjen inek sütü (%96.6), en sık görülen semptom kanlı gaita (%84.5) idi. IgE aracılı yumurta akını içeren çoklu besin alerjisi ile takip edilen hastalarda ürtiker, anjiyoödem, dispne ve hışıltı şikayetlerinin tek yumurta akı alerjisi olanlara göre daha fazla olduğu (sırasıyla p=0.004, p<0.001, p=0.035, p=0.025), anafilaksinin daha sık olarak görüldüğü (p=0.004), eozinofil yüzde değeri ve total serum IgE değerinin daha yüksek olduğu (p=0.017, p<0.001) gösterildi. IgE aracılı inek sütünü içeren çoklu besin alerjisi ile takip edilen hastalarda ise semptomların tek inek sütü alerjisi olanlara göre daha erken yaşta ortaya çıktığı (p=0.025), atopik dermatitin daha sık eşlik ettiği (p<0.001), ev tozu duyarlılığının daha fazla olduğu (p=0.019), mutlak eozinofil sayısı, eozinofil yüzde değeri ve total serum IgE değerinin daha yüksek olduğu (sırasıyla p=0.029, p=0.018, p<0.001) gösterildi. Bu ve benzer çalışmaların ışığında besin alerjilerini doğru tanımlayabilmek hastaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin doğru yönetilmesini sağlayarak mortalite ve morbiditenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır.
Klinik örneklerden soyutlanan dermatofitlerin (Trichophyton rubrum kompleks, Trichophyton mentagrophytes kompleks ve Microsporum canis) fenotipik heterojenliği
AMAÇ: Dermatofitlerin tanısında konvansiyonel ve moleküler yöntemler kullanılır. Çalışmamızda, klinik örneklerden soyutlanan dermatofitlerin heterojenitesinin konvansiyonel yöntemlerle araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Tıbbi Mikrobiyoloji-Mikoloji Laboratuvarında Ağustos 2015 - Mart 2017 döneminde yapıldı. İncelenen dermatofitler: Toplam 100 dermatofit kökeni incelendi. Bunlardan 70'i T.rubrum kompleks, 20'si M.canis ve 10'u T.mentagrophytes kompleks idi. Konvansiyonel tanı yöntemleri: %10'luk KOH ve laktofenol pamuk mavisi ile direkt mikroskobik inceleme, Sabouraud dekstroz agar (SDA) ve patates dekstroz agar (PDA) besiyerleri kullanılarak mikolojik kültürleri yapıldı. Yardımcı testler: Kıl delme deneyi, üreaz deneyi yapıldı. Ayrıca dermatofitlerde radyal büyüme hızı ölçüldü. BULGULAR: Çalışmada incelenen ve kültürde üremesi olan klinik örneklerin %27'sinin direkt mikroskobik incelemesinde mantar elamanı saptanmadı ; %73'ünde ise mantar elemanı saptandı. Soyutlanan T.rubrum kompleks kökenlerinde iki farklı mikromorfoloji saptandı. Mikromorfolojik olarak; mikrokonidyum görülen kökenlerin sayısı 28 (%40), mikrokonidyum ve makrokonidyumun birlikteliği görülenlerin sayısı 42 (%60) idi. Koloni yüzeyi görünümüne göre değerlendirmede; düz 33 (%47), kabarık 37 (%53) olarak belirlendi. Koloni örgüsü: tüylü 41 (%59) , pamuğumsu 29 (%41) idi. Koloni rengi: üstten beyaz 31 (%44) , sarı 39 (%56); koloni tabanı rengi: kırmızı 33 (%47), sarı/turuncu 37 (%53) idi. Soyutlanan 20 M.canis kökeninin tümünde kalın duvarlı, uçları pürtüklü makrokonidyum mevcuttu. Koloni yüzeyi değerlendirmesi: düz 13 (%65), kabarık 7 (%35) idi. Koloni örgüsü tüylü 4 (%20), 16 (%80) kadifemsiydi. Koloni rengi 2 (%10) üstten beyaz, taban sarı iken; 18 (%80) üstten sarı, tabanı da sarı renkteydi Soyutlanan 10 T.mentagrophyes kompleks kökeninin mikroskobik incelemesinde tümünde makro/mikrokonidyumun yanında spiral hifleri de mevcuttu. Koloni yüzeyleri tümünde düz, pudramsıydı. Pigmentasyon açısından incelendiğinde ise 2 (%20)'si üstten beyazdan kreme değişen renkte, 8 (%80) 'i sarımsı görünümdeydi. Taban renklerinin ise 3 (%30) sarı/krem, 7 (%70) kahverengi renkteydi. Kıl delme deneyinde M.canis kökenleri ektotriks, T.mentagrophytes kompleks kökeninin sekizi endotriks tutulum gösterdi. T.mentagrophytes kökenlerinin ikisinde ve T.rubrum kompleks kökenlerinde kıl delme deneyi negatifti. Üreaz deneyinde; T.rubrum kompleks kökenleri üreaz negatif olarak değerlendirildi. M.canis ve T.mentagrophytes kökenlerinin tümü ise üreaz pozitifti. Koloni radyal büyüme hızı incelendiğinde T.mentagrophytes kompleks ve M.canis kökenlerinin, T.rubrum komplekse göre göreceli olarak daha hızlı radyal büyüme özelliği gösterdiği saptandı. SONUÇ: Çalışmada üç ayrı tür dermatofit konvansiyonel yöntemlerle ve ek biyokimyasal ve fizyolojik testlerle incelenmiş ve fenotipik çeşitlilik araştırılmıştır.
Türk toplumunda AZF mikrodelesyonu saptanan olgularda genotip-fenotip ilişkisinin araştırılması
Amaç: İnfertilite, herhangi bir korunma yöntemi kullanılmadan 1 yıl içinde gebe kalınamaması durumu olarak tanımlanmaktadır. Popülasyonun yaklaşık %10-15'ini etkilemekle birlikte %35-50'si, kısmen veya tamamen erkek faktöründen kaynaklanmaktadır. Ejakülatta spermin hiç bulunmaması durumu olan azospermi, erkek infertilite vakalarının %10-20'sini oluşturur ve genel erkek popülasyonun %2'sini etkilemektedir. Genetik nedenli azospermi öncelikle kromozomal anomaliler, monogenik bozukluklar, multifaktöriyel hastalıklar ve epigenetik faktörler gibi bir dizi genetik bozukluktan kaynaklanabilir. Çalışmamızda, Türk toplumunda AZF mikrodelesyonu saptanan olguların delesyon tipi ile klinik bilgileri arasındaki ilişkinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Azospermi tanısı ile Ocak 2009 ve Mart 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji AD. ve Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık (İnfertilite) Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne başvuran olgularda karyotip analizi normal ve AZF mikrodelesyonu saptanan olguların, hormon profili, demografik özellikleri ve TESE sonuçlarını içeren dosyaları incelenerek retrospektif olarak veriler toplanarak analiz edilmiştir. Bulgular: 46,XY karyotipine sahip 42 olgunun yapılan AZF mikrodelesyon testleri sonucunda 3 olguda AZFa, 2 olguda AZFb, 31 olguda AZFc, 4 olguda AZFb+AZFc ve 2 olguda AZFa+AZFb+AZFc mikrodelesyonu saptanmıştır. Uygulanan mikro-TESE sonucunda AZFc mikrodelesyonuna sahip 16 olguda sperm elde edilmiştir. Sperm elde edilen 2 olguda gebelik sağlanmıştır. Delesyon tipi ile yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi, hormon profili ve testis hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda, AZF mikrodelesyonu bulunan toplam 42 olguda mikro-TESE sonuçlarını, hormonal ve demografik verilerini bütünüyle değerlendirmiş olan Türk toplumundaki en fazla olgu sayısına ulaşılmıştır. Aynı zamanda, genotip-fenotip korelasyonu literatür ile uyumlu bulunmuş olup; özellikle AZFc delesyonu saptanan olguların gebelik elde etme şanslarının bulunduğu gösterilmiştir.
Çocukluk çağı primer hipertansiyon patogenezinde renin, aldosteron, anjiotensin ve lipid metabolizma genlerinin araştırılması ve genotip-fenotip ilişkisi
Çocukluk çağı primer HT'si obesite prevelansındaki artış ile paralel olarak artmaktadır. Çocukluk çağı HT'sinin erişkin dönem de HT'sine neden olduğu bilinmektedir. Hipertansiyon epigenetik değişimlerin de etkili olduğu bir süreçtir. Bu çalışmada HT etiyolojisinde yer alan faktörler ve gen polimorfizmleri değerlendirilmiştir. Elli hasta, 50 sağlıklı kontrol grubundan oluşan 100 çocuğun alındığı bu çalışmada; yaş, cinsiyet, VKİ, aile öyküsü, kan glukoz ve lipid düzeyleri, HT tanı anındaki KB ölçüm ve persantilleri, kullanılan ilaçlar, tedavi sonrası KB kontrolleri, hedef organ tutulumları incelenmiştir. ACE, renin, anjiotensin, aldosteron, FABP2, ApoB100 polimorfizmleri değerlendirilmiştir. Hastaların VKİ ortalamalarının 28.6, kontrol grubunun ise 19.2 olduğu görülmüştür. Hastaların VKİ'lerinin kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır(p<0.001). Soygeçmiş özelliklerine bakıldığında, hasta grubunun %40'ında ailede HT olduğu, kontrol grubunun ise hiçbirinin ailesinde HT öyküsü olmadığı gözlendi. Hastaların ailesinde HT varlığı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak farklı bulunmuştur(p<0.001). Ailesinde HT bulunan 20 hastanın, 14'ünde (%70) I.derece yakınında HT varlığı gözlenmiştir. Yapılan biyokimyasal tetkiklerde hasta grubun sadece HDL ortalaması anlamlı olarak kontrol grubundan daha düşük bulunmuştur (p <0.001). Hipertansiyonun en önemli klinik sonuçlarından olan hedef organ tutulumlarını araştırma grubu hastalarda değerlendirdiğimizde 8 hastada (%16) tutulumun varlığı görülmüştür. Bu 8 hastanın 7'sinde yalnızca kardiyak tutulum var iken; 1'inde hem kardiyak hem de renal tutulum olduğu bulunmuştur. ACE, renin, anjiotensin, aldosteron, FABP2, ApoB100 polimorfizm dağılım farkı (1 homozigot dominant, 1 homozigot resesif ve heterozigot gruplama ile) hasta ve kontrol gruplarında incelendiğinde, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Genotiplerdeki bu üçlü gruplama, hastalarda sıklık olarak yüksek olan homozigot ve diğer şeklinde gruplandırılarak hasta ve kontrol grubu arasındaki fark değerlendirildiğinde de istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bu gen polimorfizm değişikliklerinin, HT ve ilişkili hastalık gruplarında yapılan çalışmalarda çalışmamızdaki sonuçlara benzer ilişkili bulunamayan ve tam aksi şekilde ilişkili bulunan sonuçlar bildirilmiştir. Farklı sonuçların olduğu epigenetik etkileşimlerin olduğu durumlarda, primer HT etiyolojisine yönelik bu çalışmalar daha fazla hasta sayısının dahil edildiği ve farklı populasyonların temsil edileceği hasta ve kontrol gruplarında yapılmalıdır.
Primer immün yetmezliğe sahip hastaların klinik, immünolojik ve moleküler genetik değerlendirilmesi ve yeni tanımlanan varyantlar
Amaç: Primer İmmün Yetmezlik Hastalığı (PİYH), bağışıklık sisteminde görev alan unsurların, doğumsal ya da primer gelişim ve olgunlaşma basamaklarını ilgilendiren bozukluklar nedeniyle meydana gelen, otoimmünite, immündisregülasyon ve kronik ve/veya yineleyen enfeksiyonlarla sonuçlanan bir hastalık grubudur. Moleküler tanının zorluğu ve fenotipik sınıflandırmadaki değişiklikler nedeniyle özellikle farklı popülasyonlara ait genomik veri bugüne değin sınırlı kalmıştır. Bu çalışmada merkezimizce incelenen tüm hastaların fenotipik özellikleri ve genotipik altyapıları birlikte değerlendirilerek, Türk toplumunda görülen değişimlere dair fikir edinmek, insidental verilere ulaşmak, genotip-fenotip korelasyonuna dair içgörümüzü geliştirmek ve daha önce tanımlanmamış varyantları inceleyerek klinik veri ile korrelasyonlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, 2017 ile 2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Genetik Bölümü'ne immün yetmezlik ön tanısı ve/veya ilintili şikayetleriyle başvurmuş ve ön değerlendirmeden geçirdikten sonra, DNA izole edilmiş, ve immün yetmezliklerin tanı ve takibinde yeri olduğu gösterilmiş 64 adet geni içeren bir panel, NGS (Next Generation Sequencing – Yeni Nesil Dizileme) yöntemi ile genetik açıdan analiz edilmiş, ve nihayetinde hastaların fenotipik ve genotipik verileri değerlendirilmiştir. Buna ek olarak ebeveyn çalışmaları için belirlenen bölgelere Sanger dizi analizi çalışılmış ve analiz edilmiştir. Bulgular: Bazı hastalarda birden çok gen değişimi raporlandığından, 224 hastada olası benign, önemi bilinmeyen varyant, olası patojenik ve patojenik sınıflarına dâhil olan toplam 354 varyant raporlandı. En sık raporlanan gen DOCK8 idi (36 hasta, 10,2%), bunu LRBA (25 hasta, 7.2%), ATM (24 hasta, 6.9%), TNFRSF13B (20 hasta, 5.8%) ve PRF1 (17 hasta, 4.9%) izlendi. IV Sonuç: Çalışmamızda, immün sistem bozuklukları ile ilişkili genlerdeki değişimlerin kapsamlı bir değerlendirmesi yapılmış, patojenitesi bugüne değin netleşmemiş veya literatürde daha önce hiç bildirilmemiş varyantlar tartışılarak yeni genotip fenotip ilişkilendirmeleri yapılmıştır. Elde edilen veriler, literatüre sağlayacağı katkının yanında bu alanda gelecekte planlanacak araştırmalar ve hastalara yaklaşm için yol gösterici olabilir.
Enterobacterıaceae suşlarında karbapenem direncinin fenotipik ve genotipik olarak tanımlanması
Bakterilerdeki antibiyotik direnci, tüm dünyada giderek artmaktadır. Bu dirençli kökenler enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlara yol açmaktadır. Yaşamı tehdit eden ciddi, çoklu ilaç direnci gösteren GN bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlarda karbapenem grubu antibiyotikler son seçenek durumunda olduğu için karbapenem direncinin ayrı bir önemi vardır. Bu çalışmada hastanemizde izole edilen karbapenem dirençli Enterobacteriaceae fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması ve karbapenem direncine sebep olan genetik mekanizmaların incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam 43 karbapenem dirençli suş alınmıştır. Vitek-2 (bioMérieux, Fransa) sistemi ile isimlendirilmiş ve antibiyotik duyarlılıkları belirlenmiştir. Karbapenem MIC değerleri ayrıca E-test ile de çalışılmıştır. Fenotipik tanımlama için MHT ve MBL E test kullanılmıştır. Direnç genlerinden olan IMP, VIM, KPC, NDM 1 ve OXA 48 Multipleks PCR (hyplex® SuperBug ID) ile çalışılmıştır. MHT % 81.4 oranında pozitif saptanmıştır. Kırk üç suşun 7'sinde OXA 48 geni, 1'inde NDM 1 geni pozitif bulunmuş, diğerlerinde ise hiç bir direnç geni tespit edilememiştir. PCR sonuçları referans alınarak, fenotipik testlerle PCR uyumu karşılaştırılmıştır. MHT testi ile OXA 48 direnç geni pozitifliği ve MBL E test ile NDM 1direnç geni pozitifliği arasında uyum görülmüştür ( p < 0,05). Diğer antibiyotiklere karşı yüksek oranda direnç görülürken suşların %11.6'sında kolistin direnci görülmüştür. Karbapenem dirençli enterobactericeae izolatların hızlı ve erken tanımlanması bu çok dirençli patojenlerin neden olduğu enfeksiyonların engellenmesi ve bununla ilişkili mortalite oranlarının düşmesine katkı sağlayacaktır düşüncesindeyiz.
Yaygın değişken immün yetmezlik fenotipi ile gelen hastaların klinik, immünolojik, genetik özellikleri ve izlem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Yaygın değişken immün yetmezlik (YDİY), İmmünglobulin G (IgG) düzeyinde belirgin düşüklük, buna eşlik eden İmmunoglobulin A (IgA) ve/veya İmmunoglobulin (IgM) düzeylerinde düşüklük, aşılara karşı antikor yanıtının zayıf veya hiç olmaması ve izohemaglutinin yanıtının oluşmaması ile karakterize heterojen bir grup hastalığı tanımlamak için kullanılmaktadır. YDİY'nin klinik spektrumu geniştir. YDİY hastalarında en sık görülen klinik bulgular tekrarlayan sinopulmoner ve gastrointestinal sistem kaynaklı enfeksiyonlardır. Nonenfeksiyöz bulgular, progresif akciğer hastalığı, otoimmünite, gastrointestinal inflamatuar hastalıklar, karaciğer hastalığı, lenfoid hiperplazi ve özellikle lenfoma olmak üzere kanserleri içerir. YDİY hastalarının heterojen klinik bulgular ile başvurmaları bu olguların primer immün yetmezlik dışında farklı tanılar ile izlenmesine, tanı gecikmesine, çeşitli komplikasyonlar ve organ hasarına neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı, 20 yıllık süre içerisinde kliniğimizde tanı alan ve takip edilen 51 YDİY hastasının demografik özelliklerini, doktora başvuru nedenlerini, klinik ve immünolojik özelliklerini, tanıda gecikme sürelerini, tanı gecikmesi ile organ hasarı ilişkisini ve hastaların prognozlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Alerji ve İmmünoloji Bilim dalına Ocak 2002-Aralık 2022 tarihleri arasında başvuran, 2014 öncesi ESID/PAGID 1999 tanı kriterleri, 2014 sonrası ise ESID 2014 tanı kriterlerine göre Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik tanısı alan ve Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik fenotipi ile takip edilen 60 hasta değerlendirilmiştir. Dosya bilgilerine ulaşılamayan 9 hasta çalışma dışı bırakılmış, 51 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar arşiv dosyaları ve hastane işletim sistemi üzerinden retrospektif olarak taranmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 51 olgunun 28'i (%54,9) erkek ve 23'ü (%45,1) kızdı. Hastaların semptom başlama median değeri 3 yaş (0,05-46 yaş arası), tanı median değeri 11,08 yaş (4-27,91 yaş arası), ortalama tanıda gecikme süresi 6,20±4,94 yıl olarak saptandı. Hastaların en sık başvuru nedeni sinopulmoner enfeksiyonlar (%96) ve gastrointestinal enfeksiyonlar (%47,1) olarak değerlendirildi. Enfeksiyon dışı en sık görülen bulgu %41,1 oran ile lenfoproliferasyondu. Otoimmünite, lenfoproliferasyondan sonra saptanan ikinci en sık görülen enfeksiyon dışı bulguydu. Hastaların %41,1'inde bronşiektazi, %11,8'inde enteropati, %5,9'unda malignite, %5,9'unda granülamatöz hastalık saptandı. Bronşiektazi ve enteropati varlığı ile tanıda gecikme süresi açısından anlamlı farklılık görülmedi. Otoimmün hastalık ve splenomegali ilişkisi değerlendirildi ve otoimmün hastalığı olanlarda splenomegali görülme oranı (%53,3), otoimmün hastalığı olmayanlarda splenomegali görülme oranından (%24,2) anlamlı şekilde yüksek bulundu. Çalışmamızda hastaların klinik bulguları ile laboratuar bulguları arasındaki ilişki değerlendirildi. Bronşiektazisi olan hastaların izotip değişimi yapmış hafıza B hücre değerinin olmayanlardan daha düşük olduğu gözlendi (p=0,020). Lenfoproliferasyonu olan hastaların RTE ve CD4+ deneyimsiz T hücre düzeyi, lenfoproliferasyonu olmayan hastalardan anlamlı düşük bulundu (p<0,001) (p=0,005). Malignite olan grubun CD4+ deneyimsiz T hücre değeri, malignite olmayan grubun değerinden anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,006). Splenomegalisi olan hastaların CD21lo B hücreleri değeri splenomegalisi olmayan hastaların değerinden anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,016). 51 olgunun 40'ına genetik analiz yapılmıştı ve genetik test yapılan hastaların %35'inde genetik defekt saptanmıştı. Genetik analizde 4 hastada (%10) TACI defekti, 2 hastada (%5) ICOS defekti, 2 hastada (%5) NFKB2 defekti, 1 hastada (%2,5) NFKB1 defekti, 1 hastada (%2,5) CD40 defekti, 1 hastada (%2,5) CD40L defekti, 1 hastada (%2,5) BTK defekti, 1 hastada (%2,5) IL21 defekti ve 1 hastada (%2,5) GIMAP5 defekti saptandı. Hastaların enfeksiyon nedenli hastane yatışlarında Ig replasman tedavisi sonrasında önemli bir azalma görüldü (Ig replasman tedavi öncesi hastane yatış oranı:%71,4, Ig replasman tedavi sonrası hastane yatış oranı:%9,8). Sonuç: YDİY olguları enfeksiyöz ve noneenfeksiyöz çok çesitli klinik bulgularla karşımıza gelebilir. Bu hastalarda erken tanı ve erken tedavi, organ hasarı gelişimini azaltıp hayat kalitesini artırabilir. YDİY kliniği ile başvuran her olguda genetik analiz yapılmalıdır. Bu olgularda genetik defektin saptanması, immünopatogenezin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak, farklı ve yeni tedavi seçeneklerini gündeme getirecektir. Anahtar Kelimeler: Yaygın değişken immün yetmezlik, tanı gecikmesi, farkındalık
Çocuk hematoloji kliniğinde faktör VII eksikliği tanısı konulan hastaların retrospektif incelemesi
Amaç: Faktör VII (FVII) eksikliği, kalıtsal nadir kanama bozukluklarının en sık görülenidir. Klinik şiddet ile faktör eksikliğinin düzeyi arasındaki korelasyon eksikliği dikkat çekicidir. Çalışmamızda kliniğimizde Faktör VII eksikliği ile takipli 100 hastanın klinik fenotipini araştırdık ve mevcut yönetim durumlarını ortaya koyduk. Gereç Yöntem: 1 Ocak 2009 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Hematoloji Polikliniği'ne başvuran ve Faktör VII eksikliği tespit edilen tanı yaşı 0-18 yaş olgular retrospektif olarak tarandı. Demografik özellikler, kanama fenotipleri ve laboratuvar parametreleri FVII düzeyleri ile beraber değerlendirildi. Cerrahi müdahalelere hazırlık ve akut kanama olaylarına yaklaşım kaydedildi. Bulgular: 100 hastanın ortalama tanı yaşı 97,3 ± 58,0 aydı. 64 hasta izlem parametrelerine dahil edildi ve bu hastaların ortalama izlem süresi 22,9 ± 31,9 aydı. 40 (%40) hasta uzamış kanama, 54 (%54) hasta tetkiklerde bozukluk ve 6 (%6) hasta aile öyküsü nedeniyle başvurdu. Uzamış kanama yakınması ile başvurmayan 60 hastanın %30'unun özgeçmişinde kanama epizodları vardı ve kanama epizodlarının %72,2'si hafif klinik kanama şiddetindeydi. Herhangi bir sağlık kurumu başvurusu gerektirmedi ve bu 60 hasta kanama dışı bir sebep ile rastlantısal tanı aldı. Hastaların çoğu %59 ile hafif derecede faktör eksikliğine sahipti. Yüz hastanın %41'i özgeçmişinde ve tüm izlem süresince asemptomatikti. Kanama epizodu olan 59 hastanın %46'sı hafif klinik kanama şiddetinde kanamalar yaşadı. En sık kanama bölgesi burun kanamasıydı. Menstruasyon çağındaki kadın hastalar ise sıklıkla şiddetli menstrual kanama ile prezente oldu. Klinik kanama şiddet grupları arasında cinsiyet, faktör VII düzeyi ve faktör eksikliği derecesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Veriler INR değeri ile Faktör düzeyinin eksikliği arasında korelasyon oldugunu gösterdi. Sonuç: Çalışmamız tek merkezden, 18 yaş altı 100 hasta ile Türkiye'nin en kapsamlı çalışmalarından biridir ve FVII eksikliğinin nadir görülmediğine dikkat çekmektedir. Tetkiklerde bozukluk ve aile öyküsü nedeniyle başvuran grubun büyük çoğunluğunun özgeçmişinde hafif şiddette kanama epizodu tariflemesi ve kanama dışı bir sebep ile rastlantısal tanı alması prevelansın aslında daha fazla olduğunu ve keşfedilmeyi bekleyen vakaların varlığını düşündürmektedir. Faktör VII düzeyleri ve koagülasyon parametreleri klinik tablonun ciddiyeti ile korelasyon göstermez. Tanı ve hastanın yönetimi aşamasında aile öyküsü ve özgeçmiş kanama epizodlarının ayrıntılı sorgulanması önem taşır. Bununla birlikte, klinik kanama şiddetini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve klinik yaklaşımın netleştirilmesi adına daha geniş bir kohortun verilerine ihtiyaç vardır.