Reality
118 theses under this subject heading
Religious conflict in Muriel Spark's novels: The Bachelors, The Comforters and Memento Mori
Muriel Spark, who was born as Jewish and later adopted Catholicism, is an author like many authors who reflect their ideologies, beliefs and philosophies in their works. Religion is a significant item in her novels. In this study, God-author relationship, the effects of religion on fate, free will (the characters' choices or wishes) and divine will, namely fiction and reality are discussed in Spark's three chosen novels; The Bachelors, The Comforters and Memento Mori. While dealing with the subject of fate and free will, the religious conflicts adopted by her Catholic characters are analyzed.
Hayali düzen
İnsanoğlu, kalabalık toplumlar oluşturdukça bu toplumları oluşturan bireyleri birbirine ve topluma bağlamak ve mevcut toplumsal yapının etkin bir şekilde devam edebilmesini sağlamak için, Hayali Düzen adı verilen üst anlatılar icat etmişlerdir. Hayali Düzen, tarih boyunca, imgeleri kullanarak insanın topluma ve kendisine bakışındaki pek çok şeyi belirlemiştir. Toplumun imgeler üzerine etkin bir şekilde düşünen bir üyesi olan sanatçı da Hayali Düzen anlatılarından bağımsız değildir. Ancak kendi dünyasını bununla sınırlandırmak zorunda değildir. Hayali düzen(ler) tarih boyunca etkin oldukları toplumlarda gerçeğin nasıl algılandığını belirlemişlerdir. Kabul edilmiş gerçekliğin sınırları hayali düzen çerçevesi içinde kalmıştır genel olarak. Bunu tarihsel süreç içindeki sanatsal çalışmaların kısa bir değerlendirilmesiyle göstermek mümkündür. Günümüze kalan sanatsal çalışmalar, yapıldıkları dönemin ruhunu ve elbette hayali düzenini yansıtırlar. Sanat eserlerinin anlattıkları "hikâyeler" buna göre şekillenmiştir. Oysa özellikle çağdaş döneme yaklaştıkça insanoğlu bu üst anlatının varlığını daha çok fark etmeye başlamışlardır. Özellikle aklın egemenliği artmaya başladıkça toplum ve sanatçılar üst anlatıların işlevlerini bazen bilinçsiz bir şekilde olsa da, ama mutlaka, sorgulamaya başlamışlar ve bu sorgulamalardan büyük değişimler devşirmişlerdir. Amacım, gerçeklik ve hayali düzen kavramlarına kısa, ama toparlayıcı bir bakış attıktan sonra, özellikle günümüz sanatçılarının işlerinde ve elbette kendi çalışmalarımda hayali düzen'in etkisini sorgulamak, en azından görmeye çalışmaktır.
Özne-nesne ilişkisinde sanatçının hazır nesnesi
Bu tez önerisinde kişisel hazır nesnenin, yaşanmışlığı ile sanatta kullanılması sürecinin ele alınması hedeflenmiştir. Hazır nesne ve kişisel hazır nesneyi ayıran "yaşanmışlık" olgusunun sanat alanındaki bağlamı nasıl değiştirdiği konusu, tezin ana konusu olacaktır. Bu sürecin sanat tarihindeki gelişimi hem tarihsel, hem de kavramsal açıdan ele alınacaktır. Aynı zamanda sanatsal pratiklerinde bu şekilde çalışan sanatçıların stratejileri, işlerini anlamlandırma süreçleri ve pratikleri irdelenecektir. Kişisel yaşantının bir parçası olmuş nesne özelinde, sanatçı özne ile kişisel veya buluntu nesne ilişkisi, bu ilişki bağlamında mekan ve izleyici etkileşimi boyutlarına açıklık getirilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda sanatçı olarak kişisel deneyimler, uygulamalar analiz edilecek ve yeni anlamlandırma ve ifade etme olanakları araştırılacaktır.
Karma gerçeklikte çoklu mekan tasarımı
Bu tez araştırması, varoluşundan beri gerçeği arayan insanın yeni çağda kendi gerçeğini yaratma çabalarına eğilmiştir. Günümüzde sanal ve artırılmış gerçeklikte teknolojik yeterliliğe ulaşılması sonucu artık karma gerçeklik ortaya çıkmıştır. Fiziki ve bedeni sınırlılıkların ortadan kalktığı karma gerçeklik çağı neredeyse başlamak üzeredir. İlk metaevren dönem yeni başlamaktadır. Tez çalışmasında karma gerçeklik ekipmanlarıyla tek bir fiziki mekanın ayrı ayrı sanal düzenlemeler ile aynı anda birçok kişi tarafından kullanılabilmesine yönelik grafik tasarım gerçekleştirilmiştir. Tezin birinci bölümü algı, gerçek, zaman, mekan ve simülasyon kavramlarını içermektedir. İkinci bölümde artırılmış gerçeklik, üçüncü bölümde sanal gerçeklik ve dördünce bölümde karma gerçeklik konuları geniş biçimde yer almaktadır. Karma gerçeklikte çoklu mekan tasarımı, örnek uygulama çalışması beşinci bölümde anlatılmaktadır. Tez Türkiye'deki ilk karma gerçeklik konulu tezdir. Bu nedenle sadece grafik tasarım alanına değil mimariden yazılıma kadar bütün alanlar için kaynak oluşturabilmesine yönelik derin bir araştırmanın ürünüdür. Karma gerçeklikte çoklu mekan tasarımı tezi kendinden sonraki karma gerçeklik çalışmaları için temel yapı oluşturma görevini üstlenmesi nedeniyle uzun bir araştırmanın son sözü değil, yep yeni bir düşüncenin ilk kelimeleridir.
Olanak kavramı üzerine bir tartışma: Aristoteles ve Martin Heidegger
Bu çalışmada, gerçekliği hesaba katmasına rağmen ona göre belirlenmeyen bir olanağın, yani "olanak olarak olanak"ın yerinin ontolojik bakımdan belirlenmesinin mümkün olup olmadığını araştıracağım. Her ontoloji araştırmasında söz konusu olduğu gibi bu araştırmada da, araştırma konusunun araştırılma gerekliliği, yapılacak felsefe tarihi çalışması sonucunda, tarihte konuyla ilgili belirlenecek olan aporia'lar üzerinden ortaya koyulacaktır. Çalışmanın giriş bölümünde ilkin, dynamis kavramının Aristoteles'le birlikte kazandığı "olanak" anlamına sahip olmadan önceki ilerleyişi; ardından, Aristoteles'in ona yüklediği olanak anlamının yarattığı güç ve "olanak"ın neden çoğunlukla gerçekliğe göre belirlenen bir unsur olarak Aristoteles'ten tarihe miras kalmış olduğu konuları üzerinde duracağım. Bunun ardından, söz konusu mirasın, Descartes, Spinoza, Hume, Kant, Hegel ve Hartmann tarafından nasıl üstlenilmiş olduğundan bahsedip tarihte, Heidegger'e gelene dek olanağın daima gerçekliğe göre belirlenen bir unsur olarak söz konusu edilmiş olmasından doğan aporia'yı açıklığa kavuşturacağım. Çalışmanın birinci bölümünde, Aristoteles'in tarihe bıraktığı olanak kavrayışı mirasını, üç katmanlı bir yer belirleme denemesi üzerinden ortaya koyacağım. İlk katmanı, Aristoteles'in aporia'larına işaret ederek sınırlarını çizdiği felsefe tarihinin topos'u; ikincisini, tarihteki aporia'ları tekrar üretmeyecek şekilde oluşturulmuş olan Aristoteles'in ortaya koyduğu yeni dizgenin topos'u; üçüncüsünü ise, Aristoteles'in bu dizgeye yerleştirdiği haliyle açığa çıkarılacak olan "olanak" kavrayışının topos'u oluşturacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, Aristoteles'in tarihe bıraktığı mirasa ilk kez sırt çeviren bir figür olarak belirmekte olan Heidegger'in, yeni olanak kavrayışını, yine üç katmanlı bir yer belirleme denemesi aracılığıyla ortaya koyacağım. İlk katmanı, Heidegger'in onlarda beliren aporia şeritleri üzerinden sınırlarını çizdiği felsefe ve bilimlerin tarihinin topos'u; ikinci katmanı, tarihin topos'unda beliren aporia şeritlerini euporia'ya ulaştıracak şekilde kurgulanmış olan Heidegger'in ortaya koyduğu önontolojik dizgenin topos'u; üçüncüsünü ise, bu dizgede kendini göstermekte olan olanak kavrayışının topos'u oluşturacaktır. Sonuç bölümünde ise, ilkin, mevcut-olana işaret eden gerçekliği tek ölçüt olarak kabul eden ontoloji geleneğinin "olanak olarak olanak"ı yakalama denemelerinin başarısız olmaya yazgılı oluşunun nedenlerine işaret edeceğim. Ardından, böylesi bir olanağın, ancak gerçekliğin zemini (olanak koşulu) olan bir unsur olarak açığa çıkan "yer olmayan yer"inin ontolojik açıdan nasıl belirlenebileceği üzerinde duracağım.
Tiyatro yönetmeni olarak Ayşenil Şamlıoğlu'nun reji anlayışı
Bir tiyatro yönetmeni, sahnelenmek için yazılan oyun metnini yeniden yorumlayarak o metne hayat veren kişidir. Rejisör, yazınsal olan metni sahneleme metnine yani görsel metne çevirir. Yönetmen, rejilerini yaparken çeşitli sahneleme tekniklerinden yararlanır ve tiyatronun tüm araçlarını birarada kullanarak sahnede kollektif bir sanat ortaya çıkarır. Bir oyunda yönetmen; oyun metni, oyuncu, dekor, kostüm, ışık, müzik, ses ve efekt gibi öğelerin hepsini imgeleminde oluşturduğu dünyaya hizmet edecek şekilde organik bir yapı içinde kullanır. Benzetmeci, Göstermeci, Epik ve Grotesk reji teknikleri ile sahnelenen oyunlar, yönetmenlerinin izleyicilere o oyunlar aracılığı ile seslenmesinde kullandıkları biçemleri bünyelerinde barındırmaktadır. Benzetmeci biçim, oyundaki herşeyin sanki gerçekmiş gibi izleyicilere aktarılmaya çalışıldığı yöntemdir. Bu türde oyunlar sahneleyen rejisörler, sahnede her ne oluyorsa, oyuncularının içselleştirmesini ve sanki gerçek hayatlarında yaşıyormuşcasına oynamalarını ister. Tiyatronun tüm araçları bu açıdan kullanılır ve tasarlanır. Göstermeci üslup ve onun daha gelişmiş hali olan Epik ve Grotesk yöntemler ise Benzetmeci anlayışa karşıdır. Sahnede olup biten her şeyin bir oyundan, tiyatrodan ibaret olduğunu savunur. Bu üslupta oyun sahneleyen rejisörler, sahnelenen oyunların kurmaca bir dünya olduğunu benimser. Oyunları izleyen seyircilerinde bunun farkına varabilmesi için mutlaka sahneledikleri oyunlarda kullandıkları çeşitli tekniklerle gerçekliği kırarlar. Yabancılaştırmayı bünyesinde barındıran Grotesk Tiyatro ve Epik Tiyatro yöntemleriyle sahnelenen oyunları izleyen seyirciler, oyundan sonra eserde verilen mesajları sorgular ve düşünür. Bu çalışmada, Türk Tiyatrosu'nun en önemli yönetmenlerinden biri olan Ayşenil Şamlıoğlu'nun sahnelediği oyunlarda kullandığı reji uygulamaları bu çerçevelerden değerlendirilmiştir. Şamlıoğlu'nun sahnede oluşturduğu kurmaca dünya içinde hangi teknikleri kullanarak gerçekliği kırdığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma sonucunda, Ayşenil Şamlıoğlu'nun sahnelediği oyunlarda kullandığı reji tekniklerinin analiz edilmesiyle ortaya çıkan tespitler, tiyatro oyuncuları ve geleceğin yönetmen adayları için yol gösterici bir rehber olacaktır. Anahtar Kelimeler: Epik Tiyatro, Tiyatro Oyuncuları, Grotesk Tiyatro, Tiyatro Yönetmeni, Gerçeklik
Türk televizyon kanallarında global ölçekli gerçeklik televizyonu program formatlarının yapım yayın süreçleri ve format glokalizasyonu
Kitle iletişim araçları içerisinde büyük önem arz eden televizyon, geleneksel medyanın en güçlü karakterlerindendir. Öyle ki, 1950'li yıllardan itibaren iletişim ve reklam (pazarlama) sektörünün vazgeçilmez parçası olmuştur. İşbu bağlamda gün geçtikçe ilerleyen ve yayıncılık yelpazesini genişleterek yüzlerce kanalı bünyesinde barındıran televizyon, hedef kitlesine sunduğu programlarla sosyolojik yapılarda psikolojik etkileşimler yaratarak etkisi günümüzde halen devam eden bir iletişim kahramanı olmuştur. Televizyonun bu gücü, beraberinde yeni yayın formatlarını izleyiciye sunma isteği ve mecburiyeti doğurmuştur. Akabinde, yerli ve yabancı birçok kuşak programı formatı hayata geçirilmiş ve halkın beğenisine sunulmuştur. Uluslararası medya ve iletişim sektörü pazarında kendini ispat etmiş ve izleyici kitlenin beğenisi doğrultusunda yayınlandığı ülkelerde nicel tatmin sağlamış (yüksek reyting almış) formatlar ülkemizde de denenmiş ve halen uyarlanarak yayın hayatına geçirilmeye devam etmektedir. Televizyonun yayın akışı planlamalarına göre gündüz kuşağı (Off Prime Time), akşam kuşağı (Prime Time), geç akşam kuşağı (Late Prime Time) gibi kuşak dilimleri bulunmaktadır. Formatlar, bu kuşak dilimlerinin yayın saatlerini kapsayan süre içerisinde ekran başında olacağı tahmin edilen izleyici hedef kitlenin yaş, cinsiyet, eğitim durumu, maddi statüsü gibi kriterleri göz önünde bulundurularak hazırlanır. Ülkelerin demografik yapılarına göre şekillendirilebilen global ölçekli TV program formatları belirli şematik oluşumlar üzerinden hazırlanmaktadır. Yapısal ve tasarımsal birçok dengenin iç içe geçirilerek hazırlandığı bu formatlar ülkelere servis edilebilmekte ve tüm dünya televizyonlarında yayınlanabilmektedir. Formatların gelenekselleştirilmesi ve içerik olarak toplumsal formun sosyolojik yapısına uyarlanabilmesi işi profesyonel bir ekip çalışması gerektirmektedir. Yapım, teknik, editoryal gibi kadroların oluşturduğu ekipler, senkron biçimde yazılı ve görsel birçok özverili çalışma doğrultusunda televizyon programlarını yayın hayatına geçirmektedirler. Bir televizyon programının yayın hayata geçirilmesi; medya ve hedef kitle araştırması, format tasarlama ve oluşturma, satın alma, ekip kurma, planlama, uyarlama, bütçe çalışmaları, görsel tasarım işlemleri, reji ve teknik kurumlar, içerik üretimi, karakter figürlerini konumlandırma, yayınlama vb. olmak üzere kendi iç dinamikleri açısından gerçek bir planlama gerektiren zorlu bir süreci kapsamaktadır. Global formatların kültürlere uyarlanma ve dönüşüm işlemi ''glokalizasyon'' olarak adlandırılmaktadır. Anahtar Kelimeler: TV program formatları, reality show programları, program kuşakları, glokalizasyon, medya araştırmaları.
Futuristik grafik tasarım dilleri ile hareketli grafikler ve illüstrasyon
Bu tezde yeni teknolojilerin üretim biçimlerine etkisi ile değişen yaşam biçimlerine vurgu yapılarak, Mesajın iletimindeki yöntemlerin devinimlerinden hareketle değişen algılar ve yeni gerçekliklere dikkat çekilmiştir. İmgenin, mesajın kendisi olduğu gerçeği ile hareketli betimlemelerin etkisi üzerinde durulmuştur. Temel Beş bölümde konu incelenmiştir. Birinci bölümde, gerçeklik kavramı ve sorgusu; nesnelerin nitelikleri ve ayırt ediciler, görsel yanılsamalar, zihin bulanıklığı, dil kavramı ve ağların doğuşu, mitolojik ritüeller ve ideoloji bağlamında incelenmiştir. İkinci bölümde, toplum tasarımı ve yeni gerçeklikler; bilinç, kültür endüstrisi ve yaratılan gerçeklikler, kitle kültürü iletişim ve medyalar, sosyal medyalar, mahremiyet, büyük veri ve nesnelerin interneti, gösteri ve gözetim toplumu, akıllı toplumlar, değişen etik değerler ve normlar ile dönüşen gerçeklik algısı ile değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde, yeni gerçeklikler ve algılar; sanal gerçeklik, arttırılmış gerçeklik, interaktif kurgu ve arttırılmış oyun tasarımı, hologram ve geleceğin teknolojileri, insan makine arayüzü, arttırılmış insan, yapay zeka ve gelecekte iletişim incelenmiştir. Dördüncü bölümde, hareketli grafikler ve illüstrasyon, grafik tasarım paradigmaları ve yeni gerçeklikler, hareketli grafikler ve kitle iletişim çözümleri, dijital grafik tasarım yaklaşımları, grafik tasarımın dönüşümü, imgenin hareketi ve hareketli illüstrasyon değerlendirilmiştir. Beşinci ve son bölümde ise, yeni gerçekliklerin ve algıların oluşmasına dikkat çekilerek grafik tasarım ve hareketli imgenin iletişimdeki etkisi üzerinde durulmuştur.
Jeff Wall fotoğraflarında gerçeklik ve kurgusallık ilişki üzerine bir inceleme
Fotoğraf tarihinde kurgusal ve gerçek olan üzerine yapılan tartışmalar hem fotoğrafın hem de doğrudan kurgu ve gerçek kavramlarının kaçınılmaz bir biçimde sorunsallaşmasına neden olmuştur. 'Gerçek nedir?' ve 'kurgu nedir?' soruları bu tartışmaların ilk elden kavram olarak incelenmesini zorunlu kılmıştır. Gerçek ve kurgu ayrımı Platon'dan beri yapılagelen bir ayrım olsa da bu ayrımın aslında günümüz fotoğraf sanatında 'sözde bir ayrım' olarak ortaya konması söz konusudur. Gerçek ve kurgu arasındaki bu ayrımın 'sözde bir ayrım' olduğunun bir kanıtı olarak Kanadalı fotoğraf sanatçısı Jeff Wall gösterilebilir. Gerçek ve kurgu olanın bir harmonisi olan Wall'un çalışmaları her iki kavramın aslında nasıl 'gidişli – gelişli' bir ilişkisi olduğunu göstermektedir. Bu gidişli-gelişli ilişki ise gerçek olmadan kurgu, kurgu olmadan gerçek olmayacağını ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla hem gerçek hem de kurgu birbirlerinin varlık nedenidir ve bu ilişki başka bir kavramın olanağını yaratmaktadır: kurgusal gerçeklik. Wall'un fotoğrafları kurgusal gerçeklik olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle aslında berraklaşan ve göz önünde bulundurulması gereken 'fotoğrafın gerçekliği'nden, başka bir şey değildir. Bu tezde öncelikle birer kavram olduklarından ötürü gerçek ve kurgu kavramları kendi kavramsallıkları içinde incelenecek, daha sonra fotoğrafla ve özel olarak Wall'un fotoğraflarının ilgisinde açımlanacaktır.
Karakter yaratımında oyuncunun iyileşmesi
Stanislavski sisteminin en önemli meselelerinden biri gerçekliktir. Sahnede yaşanan her şeyin seyirciye tam anlamıyla geçmesi ve seyircinin piyese tam anlamıyla inanması önemlidir. Zira göstermeye bağlı sanatlar arasında yer alan tiyatro, gerçekliğin yeniden yaratılmasını ve bu yaratıma seyircinin de dâhil olmasını gaye edinir. Aksi durumda piyese inanmayan seyirci ile sahnedekiler arasında sürekli bir mesafe olacaktır ve bu mesafe tiyatronun amaçlarına ulaşmasını engelleyecektir. 19.yüzyılda yaşayan ve "Moskova Sanat Tiyatrosu" gibi önemli bir oluşumu kuran Stanislavski, Büyük Rus devrimi öncesinin önemli isimleri arasındadır. O, tiyatroda gerçekliği oldukça önemsemiş ve tiyatronun seyircide yarattığı gerçeklik duygusuyla başarıya ulaştığını savunmuştur. Psiko-realist oyunculuk kavramını ileri süren ve gerçekliğin karakter yaratımındaki belli kavramlar üzerinden şekilleneceğine inanan Stanislavski geliştirdiği sistem oyunculuğuyla büyük saygı görmekte ve bu alanda öncü olmaktadır. Bu tez çalışmasında Stanislavski sistem oyunculuğu çerçevesinde karakter yaratımı süreci ele alınmış ve bu sürecin sonunda oyuncunun karakterden çıkarak nasıl iyileştiği incelenmiştir. Literatür taraması yöntemiyle hazırlanan tez çalışmasında başta Stanislavski eserleri olmak üzere, bu alandaki önemli kaynaklar derlenmiş ve sonuçları, araştırmayı şekillendirecek şekilde kullanılmıştır.
Tiyatroda sanal gerçeklik
Yirminci yüzyıl Avantgarde akımların, teknolojinin ivme kazandığı önemli gelişimler ile paralellik göstermesi, mimari, müzik, resim gibi diğer sanat dallarında olduğu gibi, tiyatroda da etkisinin hissedilmemesi kaçınılmaz olmuştur. Dijital gelişimin, iletişim ve medya araçlarının, yazılım ve donanımlarının tiyatro sanatında dijital ve gerçek anlamda, ortamlar arası yeni disiplinlerin yer alması, oyuncu, seyirci, ışık, ses, metin, dekor kullanımını doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiştir. Tiyatro oyuncusunun fiziksel gerçek varlığı, tiyatro sahnesinin gidilerek izlendiği oyunlarının fiziksel varlığı, metin kullanımı, zamanın anındalığı ya da kayıt altında tekrar incelenip izlenebilme ortam ve olanakları yenilikler arasında sayılabilir. Bu çalışmada söz konusu koşullar için düzenlenmiş tiyatro içindeki film perdeleri, televizyon, reklam panoları, bilgisayar, telefonlar vb teknolojik olanakların doğrudan ya da dolaylı olarak insan bedeninin sanal ve ya sayborgyen temsilinin, özellikle sanal gerçeklik koşullarında değerlendirilmesinin, tiyatro sanatına olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Sanal, Gerçeklik, Tiyatro.
Nizâr Kabbânî'nin kasidelerinde siyasal realite bilinci
In this research, the "Poetic Awareness of Political Reality in Nizar Qabbani's Poems," I attempted to explore the aesthetics of the political poems of the poet, As well as the deep poetic awareness of the poet towards social, political and historical issues, The fact that these poems embody the rebellion and mockery of the aggravating social and political situation of modern and contemporary Arab societies, Nizar Qabbani used poetry as a source of energy to burn all the fake decorations and slogans in Arab countries. His poetic texts in this field were varied, rich and deeply connoting. Since consciousness is a state in which a person realizes himself and his ability to understand and analyze, or in other words, awareness of the individual's awareness of the reality of his society and its regional and international surroundings, and knowledge of the various problems of the times and the effective and influential force in decision-making nationally and globally in knowing reality. There is no doubt that the Arab countries, including their poets, were prepared for a liberating tendency in order to get rid of the burden of the ruling state in the region where corruption and injustice were spread, During this period, a group of Arab poets entered the world of political poetry and became a political vision for them. These poets generated a kind of poetry in the form of political satire; Nizar Qabbani was one of these poets. His poems contained many words and political expressions that exposed the dire social and political reality. This study included an introduction, a preface, two chapters, and a conclusion. In the preamble I focused on defining awareness and literary awareness and the broad implications of the term, according to what came in dictionaries and linguistic translations, and also on the great role that literature plays in social, political and historical issues, according to the different literary schools, and i clarified the most important literary schools and their difference about the concept of literature and the role it plays in order to address social and political issues, after that i showcased the most important artistic and political stations that the poet went through during his artistic career, especially the stage in which the poet lived after the June setback, and what led to his transformation from a poet who writes the poetry of yarn and women to writing the poetry of a politician in a striking way. In the first chapter, I touched on the topics of presenting real and social events, starting by defining the problems of society represented by Arab oil, the individual, women, intellectuals, and many issues related to the life of the Arab person. What happened to the people from the calamities and calamities due to the wrong policy by the rulers and rulers over the rule and administration of the Arab countries, which led to disastrous results for the people and the Arab community in that era. In the second chapter, I reviewed the ancient Arab civilization, the relationship between ancient and modern Arab history and what the Arab states have achieved at the present time, by linking ancient historical and political events with current real and political events, by invoking a number of figures, historical, political, literary, and Islamic symbols, in order to create artistic images in which the recipient does not refrain from reading the texts of the research. Here it must be noted that the political poems of the poet Nizar Qabbani on social and national issues are very many, If the poet assigns two sets of his collections of poetry, But we have had enough to complete this humble search, And if we dig deeper, we may need hundreds of pages to be able to display and clarify his many poems related to this topic of our research. Keywords: Nizar Qabbani, Poetic awareness, Political poems, Living reality, Characters, Heritage.
Mavisel Yener'in "Dolunay Dedektifleri" roman dizisinde çocuk gerçekliği
Asıl mesleği diş hekimliği olan Mavisel Yener, çocuk edebiyatı alanında pek çok türde eser yazmıştır. Roman, hikâye, masal, şiir, tiyatro türlerinde birçok eseri bulunmaktadır. Bu eserlerin içinde romanları önem taşımaktadır. Yazarın çocuk gerçekliğini dikkate alarak eser meydana getirdiği görülmektedir. Sanatçının çocuk gerçekliğini ele alışı ile ilgili bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada Mavisel Yener'in Dolunay Dedektifleri dizisindeki İz Peşinde, Dehşet Mektuplar, Mumya Dükkânı, Korkunç Satranç, Ölüler Ormanı, Yarasa Yarışları adlı romanları incelenmiştir. Bu romanların çocuk gerçekliğine uygunluğu ortaya konmuştur. Çalışmanın kapsamını Dolunay Dedektifleri dizisindeki bu altı roman oluşturmaktadır. "Mavisel Yener'in 'Dolunay Dedektifleri' Roman Dizisindeki Çocuk Gerçekliği" adlı bu tezde roman dizisindeki çocuk gerçekliğine uygunluğuna dair inceleme nitel araştırma yaklaşımlarından doküman analizi yöntemi esas alınarak yapılmıştır. Çalışmanın problemi, amacı, önemi, sınırlılıkları ve yöntemi giriş bölümünde ele alınmıştır. Dört bölümden oluşan çalışmanın ikinci bölümü çalışmanın kavramsal çerçevesini oluşturmaktadır. Bu bölümde Mavisel Yener'in biyografisine yer verilmiş; ayrıca çocuk edebiyatı, çocuk edebiyatının temel değişkenleri ve çocuk gerçekliğinin ne olduğuna dair bilgiler verilmiştir. Diğer bölümde Dolunay Dedektifleri dizisindeki romanlar; konu, izlek, dil ve anlatım, kahraman, ileti açısından incelenmiş ve çocuk gerçekliği açısından değerlendirilmiştir. Bu bölümde çocuk gerçekliği; çocuğun doğası, prososyal davranışları, ihtiyaçları, ilgisi, ahlak anlayışı, dil ve anlam evreni, bakış açısı başlıkları altında ele alınmış ve tüm romanlar bu değişkenlere göre incelenmiştir. Değerlendirmeler sonucunda Mavisel Yener'in Dolunay Dedektifleri roman dizisindeki altı romanın da çocuk gerçekliğine uygun olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Mavisel Yener, Dolunay Dedektifleri, Çocuk Edebiyatı, Çocuk Gerçekliği
Algı ve gerçeklik bağlamında Cehm B. Safvân
Hicri birinci asrın sonu ile ikinci asrın başlarında yaşayan Cehm b. Safvân'ın gündeme getirdiği görüşler tarihte çokça tartışılmış ve eleştirilmiştir. Dinî metinlere akılcı yaklaşımın öncüsü olarak kabul edilen ve bu yönüyle dinî metinlerin aklın ilkeleri doğrultusunda te'vil edilmesi gerektiğini savunarak Ashabu'l-Hadis'in eleştirilerinin odağı olmuştur. Siyasal ve toplumsal alanda İslâm toplumunu etkileyen halku'l-Kur'an tartışmalarını ilk defa dile getiren kişi olduğu iddia edilen Cehm'in görüşleri farklı din ve kültürlerle ilişkilendirilmiştir. Cehm, Allah'ın somut bir formda anlaşılmasına sebep olan teşbih ve tecsim düşüncesine karşı tenzih prensibini savunmuştur. Tarihte adına nispetle anılan Cehmiyye fırkası birçok fırkayı ve kişiyi itibardan düşürmek ve marjinalleştirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Cehmiyye fırkasına karşı yazılan ilk reddiyelerin büyük bir kısmı Mu'tezileyi hedef almışsa da tarihsel süreçte Cehmiyye nitelemesinin kapsamı genişletilmiştir. Kur'an'ın yaratılmış olduğunu savunan, Allah'ın sıfatlarını te'vil eden ya da nefyeden ve farklı geleneklere mensup birçok isim Cehmîlîk nitelemesiyle itham edilmiştir. Cehm'in, dile getirdiği düşüncelerin birçok fırkayı ve kişiyi olumlu veya olumsuz farklı yönlerden etkilemesi, bütün eleştiri ve ithamlara rağmen, İslâm düşünce tarihinin en önemli şahsiyetlerinden birisi olduğunu göstermektedir.
Karma gerçeklik ile kültürel afiş tasarımları
Yaşantıda hiç durmadan devam eden teknolojik gelişmeler ile birlikte artan iletişim çeşitliliği olmasına karşın bir gösterge dizgesi olan afiş, bugün ilgisini hiç kaybetmeyen grafik tasarımın iletişim biçimlerinden biri konumundadır. Çağlar boyu mesajı iletmek amaçlı kullanılan afiş, bulunduğu her dönemin özelliklerine göre görsel biçimi oluşturulmuş, gereksinimine ihtiyaç duyulan hemen her alanda ve duyurusu yapılacak her konuda üretimi yapılabilmiştir. Diğer yandan, bugünün teknolojilerinin hayatı kolaylaştırmada önemli roller üstlendiği söylenebilir. Özellikle, karma gerçeklik teknolojileri ile insanı merkeze alan anlayışın ivme kazanarak yükselişi sadece bilgi sistemi üzerinde ilgiyi artıran görsel bileşenlerin etkinliğini ifade etmemektedir, aynı zamanda duygusal çekicilik açısından izleyenin istemlerini memnun edebilecek bileşenleri de içermektedir. Bu durumda, afişin yeni serüvenlere yönelerek sayısal ortamda hareketli ve etkileşimli olarak karşımıza çıkmaya başlaması, geleneksel/durağan afişin dijital ekranlar tarafından yok edildiği anlamına gelmemektedir. Aksine afiş, etkisini ve gücünü farklı mecralara yayarak yeni alanlarda umut verici gelişimini sürdürmektedir. "Karma gerçeklik ile kültürel afiş tasarımları" konulu tez çalışmasının ilk aşamasını, afişin özet tarihsel süreçte gelişimi, dünyada ve Türkiye'de kültürel afiş tasarımları, uygulama tekniklerinin ele alındığı incelenme oluşturmaktadır. İkinci olarak, dijital çağda hareketli grafiklerin gelişimi ve uygulama teknikleri araştırılmıştır. Üçüncü aşamada, etkileşim tasarımının tarihsel gelişimi, fiziksel ve kavramsal özelliklerinin yanı sıra bağlantılı disiplinlerin araştırması yer almaktadır. Dördüncü evrede, karma gerçekliğin tanımı, tarihsel gelişimi, uygulama yöntemleri, kullanım alanları ve amaçlarının ardından grafik tasarımla bağlantısının ele alındığı araştırma bulunmaktadır. Tez çalışmasının son aşamasında, karma gerçeklik teknolojilerinin sunduğu olanaklardan yararlanılarak ekranlarda ve başa takılan cihazlarla izlenebilecek, gerçek olmayanı sanal nesnelerle ortamda mümkün kılan MAR uygulama projelerinin üretim evreleri yer almaktadır. Oluşturulan tez içeriği, sınırlılıkları ve araştırılan konunun çerçevesinin okuyana en doğru biçimde aktarılması amacıyla hazırlanmıştır.
Bireyin ekolojisi ve sanatsal gerçeklik
Teknolojik gelişmeler değişen doğa algısı ile birlikte ikinci doğayı ortaya çıkarmıştır. Toplum değişen çevre ile birlikte dönüşüme uğrar. Bu dönüşüm bireysel dönüşüme de kaynaklık eder. Bu dönüşüm beraberinde ekolojik, toplumsal ve bireysel riskleri de getirir. İkinci doğanın ortaya çıkardığı ve dünyada azımsanmayacak miktarda bulunan atıklar, bireyin de yaşamını doğrudan etkiler. 21. yüzyılda etkinliğini giderek arttıran ekoloji kavramı, bireyin çevre ile ilişkisi üzerinden yorumlanma biçimleri birey-toplum ilişkisini ve birey-mekan ilişkisini merkeze alan bir anlayış ile dönüşüme uğramıştır. Anılarımız ve deneyimlerimiz sonucunda birey-çevre ilişkisi ve bireyin çevre üzerine yapılandırdığı düşüncelerde değişmektedir. Bireyin algıladığı gerçeklikte aynı doğrultuda değişime uğrar. Bu durum sanatsal yaratıcılık düşünce biçimi ve üzerine kurgulanan düşüncenin harmanlanması ile oluşturulan gerçeklik, sanatsal gerçekliğin ana hatlarını oluşturur. Her bireyin çevresi ve yaşamını oluşturan yapısal farklılıklar yani din, kültür, yaşanılan yer, yaratıcılığın ya da temsilin yani öznel gerçekliğin izdüşümünü oluşturur. Öznel gerçeklik sanatta yaratıcılık olgusunun temellendirildiği ana unsurdur. Dönemsel olarak değişen bu fikirler sanatta da etkisini göstermiştir. Günümüz sanat anlayışının birey ekolojisine yaklaşımı değişen mekan algısı ile öznel bakış açılarını ele alan bireysel deneyimlere odaklanmıştır. Bu çalışmada 21.yüzyılda birey ekolojisi ve gerçeklik ilişkisi, görsel örnekler ve düşünce biçimleri üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Ortaya çıkan bulgular üzerinden, değişen gerçeklik algısının sanatta ve birey üzerinde etkisine ve ne gibi yeniliklere yol açtığına odaklanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sanat, gerçeklik, birey, ekoloji, ikinci doğa, mekan.
Sanatsal bir kavramlaştırma olarak büyülü gerçeklik
Büyü ve gerçek ilişkisi insanlığın en eski konularından biridir. İnsanlığın ilkel dönemden itibaren doğanın büyülü varoluşuna duyduğu merak ve gizemlerinin çözümlenmesine yönelik yapılanlar, aynı zamanda sanatın da tarihini oluşturmuştur. İlkel dönemden itibaren gelişen doğaya egemen olma düşüncesi, doğaya karşı algısının değişmesine yol açarken aynı zamanda farklı bakış açılarını da ortaya çıkarmıştır. Bu araştırma, özellikle çağdaş sanat içinde yeni bir kavramlaştırma olarak ortaya çıkan ―Büyülü Gerçeklik‖ konusunu odağa almaktadır. Konu, sanat tarihinde ve farklı disiplinlerde ortaya çıkan ―Büyülü Gerçeklik‖ ile de desteklenmiştir. Genellikle büyülü gerçekliğin büyülü dünyası günlük hayatın bir parçası haline gelir ve gerçek dünya ile birleştirilerek farklı anlatım tarzlarının kapıları aralanır. Böylece büyülü gerçeklik, farklı ülkelerde farklı sanatçılar tarafından ele alınarak günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarabilmiştir. Çoğunlukla büyülü gerçekliği ele alan sanatçılar, yaşadıkları toplumdaki gerçekliğin arkasındaki gizemi bazen toplumsal bazen kişisel deneyimlerinden bazen de mitler ve efsaneler kullanarak kendi gerçekliklerinin resimlerine aktarılması ve aynı zamanda büyülü gerçekliğin değişimi, görsel sanata yansıması ele alınmıştır. Yapılan üretimler ile desteklenen konu, kişisel deneyimler, bakış, biçim ve anlam açısından farklı bir boyuta taşınmaya çalışılmıştır. Çalışmalarımın temel problemini oluşturan yaşadığım şehrin (Eskişehir) hızla betonlaşması ve yeşilini giderek kaybedilmesine duyduğum tepkisel bir tavırla doğanın konumunun sorgulanmasına yöneliktir. Bu tepkisel tavrın biçimsel ve kavramsal çerçevesinde büyülü gerçeklik ilişkileri sorgulanmıştır. İtici olan ‗'beton'' ve büyülü olan ‗'doğa'' ilişkileri, durum, karşıt ya da çelişkileri yan yana getirilerek yeni bir görsel anlatım diline ulaşmak hedeflenmiştir. Anahtar Sözcükler: betonlaşma, Büyülü Gerçeklik, Büyülü Varoluş, doğa, Post-modernizm, Resim
Gölgenin sanatsal çalışmalar üzerinden araştırılması
Sanat çalışma raporunun birinci bölümünde gölge kavramı, sözlük anlamları ve kavram ile ilgili temel öğeler, çalışmanın sorun edindiği alan üzerinden açıklanmaya çalışılmış, gölgenin sanat alanındaki yeri ve sanat nesnesiyle olan ilişkisi üzerinde durulmuş, konunun tarihsel gelişimi ve değişimi incelenmiştir. Bu bölümde sanat nesnesi başlığı altında, gölgenin nesne olarak var olma süreci ele alınmıştır. İkinci bölümde, çalışmalarında farklı açılardan ışık, gölge ilişkisini ele alan sanatçılar tartışılmıştır. Üçüncü bölümde, kişisel uygulamalar ile gölgenin içinde olan kavramlar tartışılarak açıklanmıştır. Anahtar Kelimeler: Işık, gölge, sanat yapıtı, bilgi, gerçeklik, nesne, algı, imge, dil
Fotoğrafta gerçeklik ve manipülasyon: Türk basınından karşılaştırmalı bir analiz
Fotoğraf, tarih sahnesine ilk çıktığından beri gerçek ve gerçeği yansıtma kapasitesi açısından ele alınmıştır. Gerçek kavramı modernizm ve postmodernizm paradigması açısından farklı şekillerde açıklanmıştır. Modernizmin evrensel, nesnel, ölçülebilir ve tanımlanabilir olarak öngörülen gerçek anlayışı; gerçeği, kültürel, bireysel, toplumsal bağlamlara göre değişebilen bir fenomen olarak ele alan postmodernist paradigma kapsamında eleştirilmektedir. Bu iki farklı anlayışın fotoğrafa yaklaşım açısından da belirgin farklılıkları bulunmaktadır. Sanayi Devriminin getirdiği ilk teknolojik gelişmeler içinde genellikle sayılmasa da onlardan biri olan fotoğrafın gelişimi, toplumsal ve kültürel yaşamda geri dönülemez değişiklikleri tetiklemiştir. Günümüzde kitle iletişim araçlarının büyük bir çoğunluğunda fotoğraf kullanılmaktadır. Gazete ve dergi gibi basılı yayın organlarında haberin değeri büyük oranda kullanılan fotoğrafa bağlıdır. Fotoğraf gerçeği göstermek kadar yeniden üretmek ya da değiştirmek amacıyla da kullanılmaktadır. Fotoğrafın gerçekliği ve manipülasyon olgusu, sanatsal fotoğraflardan daha çok, belgesel fotoğraf veya basın fotoğrafçılığı alanlarında tartışılmaktadır. Fotoğraf, gazete veya dergiye basılana kadar birden çok aşamada manipüle edilmektedir. Toplumun basın aracılığı ile doğru bilgi alma hakkı açısından basın fotoğraflarında manipülasyon önüne geçilmesi gereken bir olgudur ve bu konuda etik kurallar bulunmaktadır. Hal böyleyken, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de basın fotoğrafları, okuyucuları belli bir tutum veya duygu durumuna yönlendirmek amacıyla manipüle edilebilmektedir. Bu tez kapsamında, yapılan basın fotoğrafları analizi göstermiştir ki, basın fotoğraflarının manipülasyonu ağırlıkla gazetede fotoğrafa eşlik eden yazılı unsurlarla konuyu çerçeveleyerek veya fotoğrafın kadrajını değiştirerek yapılmaktadır.
Metamorphic perceptions of reality from modernism to postmodernism in Samuel Beckett's novels
This dissertation focuses on Samuel Beckett's novels to reveal how the concept of reality is metamorphosed through subjective perceptions. The influences of both modernism and postmodernism are traced to better investigate how the concept of reality is experienced and expressed in Beckett's novels. Studying Beckett's controversial literary style from the perspective of subjective perceptions reveals how his novels transcend and expand the limits of the novel genre. Furthermore, Beckett's novels challenge and reconceptualise the manner in which reality is perceived in twentieth century English literature owing to Beckett's unique understanding of the concepts of time, space, action, existence and identity. The scope of the study covers Beckett's novels from the first to the last in order to better situate Beckett's stance as an author. Therefore, the study is divided into four chapters, the first of which introduces the origins, the dialectic and dialogic stance of the novel genre while tracing how the concept of reality is perceived through modernism and postmodernism. The second chapter is on how experimental techniques aid Beckett in creating alternative perceptions of time, space and action in his novels Dream of Fair to Middling Women, Mercier and Camier and How It Is, respectively. The third chapter explores Murphy and Watt in relation to existential phenomenology while the last chapter focalizes how the characters in the novels Molloy, Malone Dies and The Unnamable manifest the process of identity formation in a metamorphic manner.
Anlamsal görecelilikten gerçeğin göreceliliğine
Bu tez, gerçeğin göreceli olduğu fikrinin bir savunusudur. Savunuya, ilk olarak, anlamsal görecelilik tezi ile başlıyorum. Daha sonra, anlamsal göreceliliğin gerçeğin göreceliliğini ima ettiğini gösteriyorum. Anlamsal göreceliliğin savunusu için,W.V. O. Quine ve Ludwig Wittgenstein'ın belirli uslamlamalarının etkisi altında, kişisel kimilik tartışmalarıyla ilgili iki örnekten yararlanıyorum. Bunlardan ilki kürtaj, ikincisi beyin nakli ile ilgili. Bir sonraki bölümde, eğer anlam göreceli ise, gerçeğe erişimimiz dille olduğu için gerçeğin de göreceli olduğunu iddia ediyorum. Kendi iddiamı savunduktan sonra, iki olası itirazı değerlendiriyorum. Bunlardan ilki David Lewis'in itirazıdır. Lewis, dünyanın doğal yapısından dolayı bazı nesnelerin (nesne kümelerinin) gönderim yapılmaya daha fazla eğilimli olduğunu iddia eder. Dolayısıyla, anlamsal görecelilik tezine karşı çıkar. İkinci itiraz, göreceliliğin, kendisini de görecelileştireceği için, kendi kendini çürüten bir tez olduğu iddiasıdır. Her iki itirazı da cevaplandıracağım.
Tarihi romanlar ve gerçeklik (Öğretmen ve öğrenci görüşleri)
Bu çalışma, tarih derslerinde öğretim materyali olarak kullanılan ve dersin verimliliğine katkı sunmak amacı içeren tarihi romanların, öğretmen ve öğrencilerin görüş ve inançlarına dayanarak gerçeklik algısını ortaya koymaktadır. Araştırmada betimsel tarama modeli kullanılmıştır. Çalışmaya ilk olarak ayrıntılı literatür taraması ile başlanmıştır. Daha sonra veri toplama aracı olarak hazırlanan anketler uygulanmıştır. Hazırlanan anketler 2022-2023 eğitim-öğretim yılında Konya ilinde Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda görev yapan 61 öğretmen ve 350 öğrenci tarafından uygulanmıştır. Öğrenciler 9. 10. 11. ve 12. sınıf öğrencilerinden oluşmaktadır. Araştırma sonucunda elde edilen verilere göre tarihi romanlar tarih dersini somutlaştırmakta ve öğrencinin derse olan ilgisini artırmaktadır. Araştırmada ankete katılan öğretmenlerin %98 oranındaki 60 kişinin tarihi romanların derslerde öğrenme sürecine verimli katkı sağladığı yönünde görüş belirttiği, katılımcı öğrencilerden %87 oranında 304 kişinin tarihi romanların Tarih dersine karşı ilgisini artırdığı yönünde görüş belirtikleri tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra %69 oranındaki 242 öğrenci ise tarihi roman okurken o dönemin özelliklerini hemen araştırıp öğrenmeye çalıştıklarını belirtmişlerdir. Yine başka bir soruda %89 oranındaki 311 öğrenci tarihi romanlar Tarih ders konularını anlamamda yardımcı oluyor ifadesinde bulunmuştur. Anket sonuçları katılımcı öğretmenlerin %95 oranındaki 58 kişinin tarihi romanların tarihi olayların gerçekliğine olumlu katkı sağladığına inandıklarını göstermektedir. Ayrıca ankete katılan katılımcı öğrencilerden %94 oranında 329 kişinin tarihi romanların konularının gerçek zamana dayalı olaylardan alındığı görüşüne inandıkları ve %95 oranında 333 öğrencinin tarihi romanlardaki olayların gerçek mekânlarda meydana geldiğini düşündükleri görüşü tespit edilmiştir. Tarihi romanların kültürel değerlerin korunmasında yardımcı olup olmaması hakkında %97 oranında 59 öğretmenin yardımcı olduğuna dair görüş belirttiği görülmüştür. Aynı zamanda öğretmenlerden %95 oranında 58 kişinin de tarihi romanların uygarlık tarihinin korunmasına yardımcı olduğu yönünde görüşleri bulunmaktadır. Katılımcı öğretmenlerin %98'lik gibi büyük bir oranına tekabül eden 60 kişinin tarihi romanların toplumsal hafızanın yeni nesillere aktarılması konusunda yardımcı olduğu görüşünde bulunduğu anket sonuçlarında görülmektedir. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde tarihi romanların gerçekliği yansıttığı ortaya çıkmıştır. Tarihi romanlar öğrencilerin mekân ve zaman algısını geliştirmekte ve tarih dersi müfredat konularını daha kalıcı olarak öğrenmelerine yardımcı olmaktadır.
Medyada temsil ve gerçeklik: Ağrı İsyanı'nın Türk basınına yansıması (1929-1930)
Anaakım yaklaşımlara göre medya, toplumsal gerçekliği olduğu gibi yansıtma potansiyeline sahip olsa da eleştirel yaklaşımlar bu tezi çeşitli şekillerde çürütmüştür. Bu paradigmaya göre gerçeğin aynası olmak bir yana medya, gerçekliği inşa etme, kurgulama işlevine sahip bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Medya, toplumsal olgulara dair geliştirdiği söylem biçimleriyle gerçekliğe dair bir imge yaratmakta, bir inşa sürecine dahil olmaktadır. Dilin anlamlandırma pratiklerinden faydalanarak olgulara dair inşa ettiği gerçekliği mutlak bir hakikat olarak sunmaktadır. Bu çalışmada, yazılı basının 1926-1930 yılları arasında gerçekleşmiş olan Ağrı İsyanına dair nasıl bir gerçeklik inşa ettiğinin, nasıl bir söylem ürettiğinin ve nihayetinde Kürt sorununa dair nasıl bir algı oluşturduğunun açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmada Cumhuriyet, Akşam, Vakit, Son Posta ve Milliyet gazetelerinin Haziran- Eylül 1930 tarih aralığında yayımlanmış haberleri incelenmiştir. Haber metinleri Teun A. van Dijk'ın eleştirel söylem analizi metodu kullanılarak analiz edilmiştir. Söz konusu dönemde yazılı basının isyanı ilk ve temel olarak hırsızlık vakaları olarak çerçevelediği görülmektedir. İsyancılar ise eşkıya, şaki, haydut gibi sıfatlarla anılmaktadır. Buna ek olarak isyanın dış güçler tarafından organize edildiği, irticai bir faaliyet olduğu ve nihayetinde bir Kürt isyanı olduğu ifade edilmektedir. Fakat bu temaların da eşkıyalık, haydutluk vurgusuyla verilmekte olduğu görülmüştür. İsyan ve isyancıların sürekli olarak olumsuz temsiliyle karşılaşılırken hükümet ve ordunun olumlu temsilleriyle karşılaşılmaktadır. Basın, Ağrı İsyanına dair inşa ettiği bu gerçekliği sürekli olarak yeniden üretmiş ve hegemonik bir söyleme dönüştürmüştür.
1950 kuşağı öykücülerinin gerçeklik tartışmaları üzerine bir araştırma
Türk edebiyatı tarihinde pek çok kez tartışmaların konusu olan gerçeklik üzerinde, 1950'li yıllara gelindiğinde tekrar konuşma ihtiyacı hissedilir. Edebî metinlerin gelişimi içinde idealize edilen gerçekliğin kırılarak Sait Faik'in yön belirlemiş olduğu insan/birey gerçekliği düzlemine çekildiği yıllarda kendilerinden bir kuşak olarak bahsedilen 1950 kuşağı, Sait Faik'in yolunu genişleterek gerçekliği çok boyutlu biçimde anlatıma ve yazıma taşımaya çalışmışlardır. Yazarlığın bir bilinç işi olduğunun farkında olan bu kuşak, edebiyatı bir propaganda yapmak için kullanan yazarlara dış dünya gerçeğini yalnızca nesnel biçimde, basmakalıp gerçeklikle gösterdikleri yönünde eleştiriler getirmişlerdir. Bütüncül bir gerçekliği tüm anlatı unsurlarında parçalayarak toplum-birey ilişkisini yeni bir gerçeklik anlayışı doğrultusunda işlemişlerdir. Toplumsal, ideolojik ve varoluşsal etkenler öykülerinin dinamiklerini kurmada etkili olmuştur. Bu bağlamda kendilerinden öncekiler tarafından benimsenen "fotoğraf gerçekliğine" karşı tavır geliştiren kuşak yazarları, bireyin iç gerçekliğini yeni anlatım biçimleri deneyerek ortaya koymuştur. Anlatımlarını üst-gerçeklik, varoluşçu söylemlerle besleyerek derinliği arttırmışlar ve gerçekliğe boyut kazandırmışlardır. Kullanmış oldukları imgesel dil, çağrışımsal üslup, devrik cümleler, tam bir cümleyi parçalama gibi uygulamalar Türk edebiyatında yeniliği ve çeşitliliği oluşturur. Kurgularındaki düşsellik yeni temalara zemin oluşturmuş, zamanda ve mekânda nesnel/dış gerçeklik bireyin gerçekliğine dönük şekilde yerleştirilerek öykü klasik yapıdan uzaklaştırılmıştır. Modern olanı anlama ve anlatma düşüncesi ile gelenekten gelen bütün tekdüze oluşumlar aşılmak istenmiştir. Dil ve anlatım üzerinde yaptıkları yeni uygulamalar her birinin kendi üslubunu oluşturmasına olanak tanımıştır. Üslubu yaşam, yaşamı insan ile bir tutan 1950 kuşağı öykücüleri, kabullenilen gerçeklik anlayışının dar sınırlar içinde kaldığı görüşüyle bu sınırları genişletme imkânı oluşturarak yeni kavramların türemesine sebep olmuşlardır. Birey gerçekliğini kavrayışta yeniliğe sebep olan kuşağın, zihniyet değişimine önemli katkıları olmuştur. Anlatım ve kurgu bakımından getirdikleri yenilikler Türk öyküsünün modern çizgide gelişimini sağlamıştır.