Follow up studies
93 theses under this subject heading
Prostat kanserinde aktif izlem hastalarının belirlenmesinde PSMA-PET ek katkı sağlar mı?
Prostat kanseri erkeklerde akciğer kanserinin ardından en sık görülen 2. kanser türüdür. 2020 yılında dünyada ortalama 1,4 milyon yeni tanı alan prostat kanseri hastası bulunmaktadır (1,2). Günümüz teknolojisinde dahi erkekler arasında mortaliteye sebep olan en sık 3. kanser olarak varlığını sürdürmektedir (1). Aktif izlem, düşük risk grubunda bulunan prostat kanseri tanılı hastalara herhangi bir küratif tedavi vermeden hastaların düzenli aralıklarla takip edilmesidir. Aİ tedavisinin son zamanlarda giderek önem kazanması bu tedaviye dahil edilme kriterlerinin önemini arttırmaktadır. Fakat bazı dezavantajları mevcuttur. Bunlar Aİ'ye dahil edilme kriterlerinin net olarak belirlenememesi, hastalığın progresyon riskini öngörememe gibi durumlardır. Bizim amacımız da Aİ için hasta seçiminde PSMA-PET/BT'den faydalanarak olası yeni endikasyonlar bulmak, Aİ'ye dahil edilecek hastaların seçiminde PSMA-PET/BT'nin katkısını araştırmaktır. 2017-2022 yılları arasında radikal prostatektomi ameliyatı olmuş hastalardan kriterlerimize uyan toplam 44 hasta çalışmaya dahil edildi. Biyopsi patolojilerinde GS (3+3) olan bu 44 hasta cerrahi sonrası patolojilerine göre GS (3+3) olarak kalanlar ve GS>(3+3) olarak değişenler olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bu iki grup arasındaki kliniko-demografik veriler ve çekilen görüntülerden elde edilen parametreler karşılaştırıldı. Bu parametreler ortalama tümör hacmi (MTV), ortalama tümör hacmi/prostat hacmi, prostatın housefield üniti, seminal vezikül ve lenf nodu tutulumu, prostatın SUVmax değeri, dalak ve karaciğerin SUVmax değerleri, prostat SUVmax değerlerinin dalak ve karaciğere oranları ve tümör lokalizasyonları olarak belirlendi. Bu 2 grup arasında bahsedilen parametreler açısından istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Yeterli sayıda hasta popülasyonunu sağlayamadığımızı bu sebeple istatistiksel anlamlı verilere ulaşamadığımızı düşünüyoruz. Daha geniş popülasyonlu ve kapsamlı çalışmaların bu konuda anlamlı sonuçlara ulaşacağını ve Aİ'ye hasta seçme konusunda PSMA-PET/BT'nin katkı sağlayacağını ve dahil edilme kritelerinin genişletileceğini düşünüyoruz.
Koroner arter bypass greft ameliyatı geçiren hastaların taburculuk sonrası telefon ile izlenmesinin bakım sonuçlarına etkisi
Günümüzde toplumsal alışkanlıklar, yoğun sigara kullanımı ve stres gibi nedenlerle kalp hastalıkları, en sık yaşanan sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Koroner Arter Bypas Greft (KABG) cerrahisi yapılan en yaygın ve maliyetli tıbbi prosedürlerden biridir. KABG sonrası yaşamı veya yaşam kalitesini tehdit edecek önemli komplikasyonlar görülebilir. Bu komplikasyonları önlemek veya erken dönemde tanılamak iyi bir hemşirelik bakımıyla mümkündür. Planlı bir hemşirelik bakımı iyi bir taburculuk eğitimini de kapsar. Hastaların taburculuk sonrası evde gereksinimlerinin belirlenmesi telefon hemşireliği ile yapılabilir. Bu çalışma; koroner arter bypass greft ameliyatı geçiren hastaların taburculuk sonrası telefon ile izlenmesinin bakım sonuçlarına etkisini belirlemek, öğrenme gereksinimlerini belirlemek, komplikasyonları belirlemek ve önlemek amacıyla SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kalp Damar Cerrahisi Servisi'nde yatan ve taburcu olan 60 hasta üzerinde tek gruplu yarı deneysel olarak yapıldı. Hastalara taburcu olmadan önce klinik rutinde verilen taburculuk eğitimi sırasında araştırmacı tarafından hazırlanan Hasta Tanılama Formu dolduruldu. Taburculuk sonrası hastalar telefonla aranarak yine araştırmacı tarafından hazırlanan Telefonla Hasta Gereksinimleri Saptanması Anketi dolduruldu. Çalışmaya katılan hastaların %11,7'si (7 hasta) 50 yaş ve altında, %73,3'ü (43 hasta) 51-70 yaş arasında, %15'i (10 hasta) ise 71 yaş ve üzerinde, %63,3'ü (38 hasta) erkek, %36,7'si (22 hasta) kadındı. Hastaların %96,7'sinin (58 hasta) taburculuk sonrası evde bakım verecek yakını bulunurken, %3,3'ünün (2 hasta) bulunmamaktaydı. Taburculuk sonrası hastaların telefonla izleminde 41,2±5,4 dk görüşme sağlandı. Görüşmeler sonucunda; hastaların %75'i yara yeriyle ilgili, %56,7'si ağrı ile ilgili, %41,7'si solunumla ilgili sorunları olduğunu bildirdi. Araştırmacı tarafından sorun bildiren hastalara telefonla danışmanlık yapıldı. Hastaların görüşmelerden memnun olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak telefonla hasta gereksinimlerinin saptanmasının hasta bakım sonuçlarına olumlu etkileri olduğu gözlemlendi.
Kendine zarar verme davranışı gösteren ergenlerin 5 yıllık takip çalışması
Kendine zarar verme davranışı, bilinçli bir ölüm arzusu olmaksızın kişinin kendi vücudunda çeşitli derecelerde doku hasarına neden olan kasıtlı ve amaçlı eylemler olarak tanımlanmaktadır. Bu davranış genellikle ergenlik döneminde başlamakta ve yetişkinlik döneminde de devam edebilmektedir. Çalışmanın amacı, ergenlik döneminde başlayan kendine zarar verme davranışının seyrinin incelenmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaçla erken ergenlik döneminde KZVD nedeniyle polikliniğe başvurmuş olan 51 genç ve onlarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilen KZVD'si olmayan 57 genç 5 yıl sonra değerlendirilerek KZVD'nin devam etmesiyle ilişkili risk faktörleri saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmaya alınan gençler klinik görüşmeye ek olarak Sosyodemografik Veri Formu, KZVD Tarama Anket Formu, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Beden Tutum Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi Ergen Formu, Kısa Semptom Envanteri, Ergenlikte Kimlik Gelişimi Değerlendirme Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren gruba ek olarak Ottawa Kendine Zarar Verme Envanteri uygulanmıştır. Ergenlik döneminde KZVD bulunan grubun kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha fazla parçalanmış ailede yetiştiği, ruhsal/fiziksel hastalık öyküsüne sahip olduğu, duygudurum düzenleme ve stres yönetiminde güçlük yaşadığı, kendilerini daha az beden bütünlüğüne sahip ve daha az sağlıklı algıladığı, daha fazla kimlik sorunu yaşadığı ve daha yüksek psikiyatrik patolojiye sahip olduğu saptanmıştır. 5 yıl sonra KZVD'nin devam etmesini yordayan etken kimlik dağılması olarak saptanmıştır.
Nefroloji polikliniğinde takibi yapılan hastalarda Sodyum-glukoz ko-transporter-2 (SGLT-2) inhibitörlerinin kullanımının değerlendirilmesi
Erişkin nüfusun yaklaşık %10'unda en az bir çeşit böbrek hasarı olduğu ve böbrek hastalığı olanlarda yaşam kalitesinin düşük, mortalite ve morbiditenin 10-30 kat daha yüksek olduğu bilinmektedir. Sodyum glukoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibitörlerinin, renoprotektif ve kardiyoprotektif etkileri sebebiyle son yıllarda diyabetik ve non-diyabetik hastalarda kullanımı artmıştır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Nefroloji Bilim Dalı polikliniğinde takibi yapılan hastalarda SGLT-2 inhibitörlerinin kullanımının böbrek hastalığı ve prognozuna olan etkisinin ve hastaların kullandığı diğer ilaçların nefrotoksisite riski açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Çalışma Eylül 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında prospektif olarak yürütülmüş ve toplam 72 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 36 (%50)'sı kadın ve genel yaş ortancası (minimum-maksimum) 65 (35-83) yıldır. Hastalar ortanca 4 ay süre ile takip edilmiş olup, 2 yıllık (p=0,227) ve 5 yıllık (p=0,165) böbrek hastalığı ve kardiyovasküler hastalık risk puanlarında (p<0,001) azalma saptanmıştır. Hastaların kullandığı nefrotoksik ilaç sayısı ve nefrotoksisite puanı ortalama (±standart sapma) 1,76 (±0,91) ve 1,51 (±0,85) olarak saptanmış ve empagliflozin kullanan hastalarda nefrotoksisite skoru 1,69 (±0,93) olarak gözlenmiştir. Böbrek hastalığı olan hastaların yaşam kalitesi; hastalığın semptom ve problemleri açısından iyi (ortalama: 88,51); hastanın fiziksel durumuna olan etki açısından daha kötü (ortalama: 42,53) olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, böbrek hastalarında SGLT-2 inhibitörlerinin kullanımının klinik sonuçlara olumlu etkileri gösterilmiş olmakla birlikte, hastalarda kullanılan diğer ilaçların da, özellikle nefrotoksisite açısından, klinik eczacılar tarafından değerlendirilmesi ve multidisipliner bakım hizmetlerinin sunulması ile tedavi sürecinde başarı oranını artırabilecektir. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, yaşam kalitesi, nefroloji, klinik eczacı
Kronik nötropeni hastalarının tanı ve izlemindeki klinik ve laboratuvar verilerinin incelenmesi
Kronik nötropeni (KrN), nötropeninin 3 aydan uzun sürmesi olarak tanımlanır. Çalışmamızda KrN ile takip edilen hastaları sınıflamak ve bir alt grubu olan konjenital nötropeni için risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamız, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda 2010-2022 yılları arasında KrN tanısı ile takip edilen 197 hastanın değerlendirildiği tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. Geçici nötropeni, hipersplenizm, alloimmün ve sekonder otoimmün neötropeniler, miyelodisplastik sendrom ve hematolojik maligniteler, Fanconi anemisi gibi kalıtsal kemik iliği yetmezliği sendromları ve edinsel aplastik anemili hastalar dışlanmıştır. Kalan hastalar kronik nötropeniye neden olan kesin tanılarına göre 5 gruba ayrılmıştır. Birinci grup konjenital nötropeni (KN) grubudur (n=64, %32,5) ve KrN dahil tüm genetik durumlar bu başlık altında değerlendirilmiştir. Anti-granülosit antikor pozitifliği olan primer otoimmün nötropeni (pİN) grubu (n=10, %5,1) ikinci grubu oluşturmaktadır. Üçüncü grup, sınıflandırılmamış kronik idiyopatik nötropeni (SKİN) grubudur (n=73, %37,1). Bu grup, pİN'e klinik benzerlik gösteren fakat anti-granülosit antikor testi yapılamayan veya negatif sonuç alınan, nötropenisi 3 aydan uzun süren ancak kendiliğinden düzelen geniş bir hastalık grubu olarak tanımlanmıştır. Dördüncü grup, sınıflandırılmamış kronik benign nötropeni (SKBN) grubu (n=34, %17,3), hafif ve orta derecede nötropeni ile karakterize yaygın bir hastalık grubu olarak tanımlanmaktadır. Bu gruptaki hastalarda ciddi piyojenik enfeksiyon görülmez ve genetik mutasyon saptanmamıştır ve bu hasta grubunda nötropeni devam etmektedir. Sınıflanmamış konjenital nötropeni (SKN) grubu (n=16, %8,1), genetik testlerinde nötropeniye neden olacak bir mutasyon saptanmayan ancak klinik bulguları KN olduğu düşünülen hasta grubu olarak tanımlanmıştır. Hastalara yapılan genetik testler, Sanger dizi analizi ile tek gen değerlendirmesinden tüm ekzom dizilemeye (WES) kadar çeşitlilik göstermektedir. Dokuz hasta dışında her hasta için en az bir genetik test yapılmıştır. Çalışmaya alınan hastalarda nötropeni tespit edildiği yaş ortanca 12 (0-168) aydır. Hastaların %53,8'i erkektir (n=106). Hastaların %34,5'inin anne babası arasında akraba evliliği olduğu ve %18,8'inin ailesinde en az 1 kişinin nötropeni tanısı aldığı belirlenmiştir. HAX-1 mutasyonu 19 (%29,7) hastada tespit edilmiştir ve KN'ye en sık neden olan genetik defekt olarak bulunmuştur. Diğer yaygın genetik bozukluklar arasında ELANE (%18,8), Schwanman-Diamond Sendromu (%10,9), Hermansky Pudlak Sendromu (%7,8) ve glikojen depo tipi 1 b (%6,3) yer almaktadır. G6PC3 eksikliği, VPS45 eksikliği, Barth sendromu ve Kabuki Sendromu 2'şer (%3,1), ADA2 eksikliği, Cohen Sendromu, nötropenili poikiloderma, prolidaz eksikliği, CLPB eksikliği, Majeed Sendromu, GINS4 eksikliği, retiküler disgenezi, germline RUNX1 mutasyonu birer hastada tespit edilmiştir. 38 hasta düzenli olarak G-CSF kullanmaktadır ve ortalama G-CSF dozu 2,2±1,59 (0,35-6,16) μg/kg/gündür. Akut miyeloid lösemi 3 hasta gelişmiş olup bu hastaların tümü hematopoietik kök hücre nakli (HKHN) olamadan kaybedilmiştir. Bu hastalardan ikisi SDS olup, bir hasta ise ELANE mutasyonuna sahiptir. HAX-1 mutasyonu olan bir hastaya, non-Hodgkin lenfoma sonrası HLA uyumlu kardeş dönorden HKHN yapılmış olup, hasta hayattadadır. HKHN yapılan 7 hasta (%3,6) bulunmaktadır. ADA2 eksikliği olan bir hasta HKHN sonrası kaybedilmiştir. Toplam 9 hasta (%4,6) eksitus olmuştur. AML'den ölen 3 hasta ve HKHN'den ölen 1 hasta dışında; Barth sendromu olan 1 hasta dilate kardiyomiyopatinin sekonder nedenlerine bağlı, G6PC3 tanısı olan 1 hasta kardiyak cerrahi sonrası operasyona sekonder komplikasyonlar nedeniyle ve 3 hasta (2 VPS45, 1 CLPB) enfeksiyon nedeniyle kaybedilmiştir. KN'li ve pİN+SKİN'li hastalar karşılaştırılarak, "KN'yi öngören bir model oluşturabilir miyiz?" sorusuna yanıt aranmıştır. Birçok parametre karşılaştırılarak, istatistiksel olarak anlamlı risk faktörleri ile çoklu değişkenli bir model oluşturulmuştur. KN, anne baba arasında akrabalık olanlarda 6,3 kat, ailesinde nötropeni öyküsü olanlarda 8,9 kat, enfeksiyon nedeniyle 2'den fazla hastaneye yatış olanlarda 4,8 kat ve tekrarlayan oral tutulum olanlarda 4,1 kat daha fazla görülmüştir (p<0.05). KN tanısı alan hastalar, çok faktörlü lojistik regresyon modelinin sonuçlarına göre tahmin edilmiştir. Hastaların model tarafından doğru tespit edilme oranı %88,9'dur. Sonuç olarak, çalışmamız en büyük tek merkezli çalışmalardan birdir ve tüm hastaları kapsayacak şekilde özgün bir sınıflama önerisi sunmaktadır.
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda önkol pronasyon osteotomisi ameliyatlarının uzun dönem sonuçlarının incelenmesi
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanmasına bağlı gelişebilen sekonder problemler günlük yaşam aktivitelerinde yetersizliklere neden olmaktadır. Total pleksus hasarı olan çocuklardaki flask paralizi beraberinde pronator ve supinator kas grupları arasındaki güç dengesizliği sonucunda oluşan supinasyon kontraktürleri günlük yaşamda hastaların el kullanımlarındaki kısıtlılıkların önemli nedenlerindendir. Doğum sonrasındaki süreçte interosseos membranda retraksiyon, distal radyoulnar eklemin subluksasyonu ve radius başı dislokasyonu gibi sorunlar gözlenebilmektedir. Pronasyon yetersizliğine yönelik; biseps yeniden yönlendirme, interosseoz membran gevşetme veya derotasyon osteotomi cerrahileri yapılmaktadır. Bu cerrahilerin temel hedefi etkilenen ele, yardımcı el fonksiyonu kazandırmaktır. Çalışmamızın ilk amacı; pronasyon kazanımı için yapılan osteotomi cerrahisi ve sonrasında yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi programının hem vücut yapı ve fonksiyon alanındaki aktif/pasif eklem hareket açıklıkları, istirahatte önkol rotasyon postürü, Aktif Hareket Skalası(AMS) skorları, Modifiye Mallet Skalası istirahatteki önkol pozisyonu, Raimondi El Skalası sonuçları hem de aktivite alanını değerlendiren Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü(BPOM) puanlarındaki değişimlerin araştırılmasıdır. Çalışmamızın ikinci amacı ise, önkol derotasyon osteotomilerinde sadece radius ve kombine(radius ve ulna) derotasyon cerrahi grupları tüm parametrelerle karşılaştırmaktır. Bu çalışma, 2018-2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, doğumsal brakiyal pleksus yaralanması tanısı ile takipli, total pleksus hasarına sahip 5-18 yaş aralığındaki 37 çocukta önkol supinasyon kontraktürüne yönelik önkol derotasyon osteotomisi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Hastalar osteotomi tekniklere göre; sadece radius derotasyon(24 hasta) ve kombine derotasyon(13 hasta) olarak ikiye ayrılmıştır. Çalışmadaki veriler; hem tüm hastalarda hem de 2 cerrahi grubunda ayrı ayrı analiz edilerek toplanmıştır. Eklem hareketleri incelendiğinde; pasif pronasyonda 45º[(40º)-(47,5º)]'lik artış, pasif supinasyonda 20º[(15º)-(25º)]'lik azalma, aktif pronasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik artış, aktif supinasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik azalma gözlenmiştir(p<0,001). İstirahatte önkol rotasyon postüründe 45º[35º-60º]'lik pronasyon yönüne değişim olmuştur(p<0,001). AMS'ye göre pronasyon skoru cerrahi öncesi 1,0[(0,0)-(2,0)] iken sonrasında 2,0[(1,0)-(3,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Raimondi El Skalasına göre skorlar cerrahi öncesi 2,0[(1,5)-(3,0)] iken sonrasında 3,0[(2,0)-(4,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Modifiye Mallet Skalasına göre hastaların %48,6'sının pronasyon yönüne çevirilebildiği ve aktivite alanında ise BPOM skorlarında artış olduğu saptanmıştır(p<0,001). Yapılan tüm değerlendirmeler cerrahi gruplar açısından da karşılaştırıldı. Kombine derotasyon grubunda; pasif el bilek ekstansiyonu, aktif dirsek fleksiyonu ve AMS supinasyon skorlarının sadece radius derotasyon grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür(p<0,01). Diğer tüm parametrelerde gruplar arasında fark gözlenmemiştir(p>0,05). Bu araştırma sonunda, her iki osteomi sonrasında pronasyon hareketi artmış ve aktivite düzeyleri yükselmiştir. Total pleksus hasarlı çocuklarda elin "yardımcı el" olarak kullanılması hedeflenmiş, bu seviye Raimondi El Skalasında 3 olarak belirlenmiş, iki cerrahi seçenek ve yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi süreci ile "yardımcı el" fonksiyonuna ulaşılabileceği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Doğumsal Brakiyal Pleksus Yaralanması, supinasyon kontraktürü, derotasyon osteotomisi, pronasyon kazancı, Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü (BPOM)
Orta evre alzheimer hastalarının bakım verenlerine yönelik verilen planlı eğitim ile izlemin hasta ve bakım verenlerin bakım sonuçlarına etkisi
Yarı-deneysel tasarıma sahip olan bu araştırmanın amacı, orta evre Alzheimer tanısı ile izlenen hastalara bakım verenlere verilen planlı eğitim ve izlemin hasta ve bakım verenlerin bakım sonuçlarına etkisinin değerlendirilmesidir. Araştırma, 01 Ağustos 2018- 30 Mart 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Geriatri Bilim Dalı'nda yürütülmüştür. Araştırma görüşmeye geliş sıralarına göre müdahale (n:21) ve kontrol (n:22) gruplarına atanan 43 bakım veren ile yapılmıştır. Araştırmanın uygulanması toplam 12 hafta sürmüştür. Müdahale grubunda bakım verenlere uygulanan eğitim 2. ve 4. hafta olmak üzere iki bölümde uygulanmıştır. Eğitim tamamlandıktan sonra bakım verenlerin 8 hafta süreyle takip ve izlemi yapılmıştır. Kontrol grubunda bulunan bakım verenlere poliklinikte uygulanan rutin kontrollerin dışında herhangi bir girişim uygulanmamış olup, araştırmanın sonunda bakım verenlere eğitim uygulanıp, hazırlanan eğitim kitapçığı verilmiştir. Araştırma verileri Zarit Bakım Veren Yükü Ölçeği, Bakas Bakım Verme Etki Ölçeği, Nöropsikiyatrik Envanter ve Alzheimer Hastalığında İşbirliği Çalışması- Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği ile 1., 4., 8. ve 12. haftalarda toplanmıştır. Araştırma sonucunda orta evre Alzheimer hastalarına bakım verenlere yönelik hazırlanan planlı eğitim ve izlemin bakım yükünü azaltmadığı saptanmıştır. Ayrıca, hastalarda görülen nöropsikiyatrik semptom sıklığı ile bu semptomlara bağlı olarak bakım verenlerin yaşadıkları sıkıntıda azalma olduğu ancak bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir. Araştırmada her iki gruptaki hastaların günlük yaşam aktivitelerinde bağımlılık düzeylerinin arttığı görülmüştür. Alzheimer hastalarına bakım verenlere yönelik hazırlanan eğitim programlarının tanı konulduğu andan itibaren uzun süreli ve sağlık hizmetinin bir parçası olarak uygulanması ve hastaların evde izleminin sağlanmasına yönelik hizmetlerin geliştirilmesi önerilmektedir.
Hacettepe Ünı̇versı̇tesı̇ Çocuk Kardı̇yolojı̇ Bı̇lı̇m Dalı'nda 2015-2020 yılları arasında dı̇late kardı̇yomı̇yopatı̇ tanısı ile izlenı̇len hastaların değerlendı̇rı̇lmesı̇
Kardiyomiyopatiler, hem erişkinlerde hem çocuklarda önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Çocuklarda en sık görülen kardiyomiyopati olan dilate kardiyomiyopatiler, bir yaşından büyük çocuklarda kalp naklinin en sık nedenidir. Kalp nakli dışında kesin bir tedavisi bulunmayan bu hastalıkta, gelişmiş moleküler yöntemlere rağmen çoğu zaman etiyoloji bulunamaz. Bilinen etiyolojiler arasında miyokardit, nöromusküler hastalıklar, ailesel kardiyomiyopatiler, metabolik hastalıklar, malformasyon sendromları, ilaçlar ve toksinler yer alır. Bu çalışmada 2015-2020 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalında dilate kardiyomiyopati tanısı ile izlenmiş 0-18 yaş arasındaki hastaların başvuru anındaki klinik, labaratuvar ve ekokardiyografik bulguları değerlendirildi. 77 hastanın dilate kardiyomiyopati olarak değerlendirildiği bu çalışmada, sekiz hastanın tanısı ALCAPA olarak değişti. Geriye kalan hastaların etiyolojik değerlendirilmesine bakıldığında %56'sının (n=39) idiyopatik olduğu görüldü. İzlem sonunda %26'sının (n=18) sol ventrikül fonsiyonları iyileşti, %11'ine (n=8) kalp nakli yapıldı. Mortalite oranı %32 (n=22) olarak saptandı. Çalışmamızda başvuru anındaki sol ventrikül kısalma fraksiyonu (<%15,5) ve z skoru (<-12,7), sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (<%30) gibi ekokardiyografik değerlerin izlemdeki nakil ihtiyacını belirlemede fikir verebileceği saptanmıştır.
Sistemik lupus eritematosus tanısı ile takipli hastalarda otoimmünitenin araştırılması
Çalışmamızda Hacettepe Hastanesi Romatoloji bölümünde takipli SLE tanılı hastaların poliotoimmünite sıklığının, bu hastalarda klinik bulguları ve komorbiditelerinin, laboratuvar değerlerinin ve otoantikor profilinin, poliotoimmünitenin prognoza olan etkisinin, risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aralık 2021 – Ağustos 2022 arasında polikliniğimize başvuran 310 (%88,1 kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 152'de (%49,0) poliotoimmünite mecvuttu. Hastaların ortalama yaşları 42,98 (14,3) yıldı. Ortalama SLE tanı yaşları 31,08 (14,0), ortalama hastalık süresi 148,4 (97,3) aydı. Poliotoimmünitesi olan hastalar olmayan kontrol grup hastalara göre daha ileri yaşta olduğu (45,21)±14,21) ve 40,84 (±14,26), p=0,007) ve daha ileri yaşta SLE tanısını aldığı (33,26 (±13,89) ve 28,98 (13,92), p=0,007) görüldü. En sık saptanan otoimmün hastalıklar ise sırasıyla AFAS 55 (%17,7), OİTH 36 (%17,7), SS 36 (%11,6) ve RA 15 (%4,8) idi. Kırk iki (%13,5) hastada 2 ve daha fazla ek otoimmün hastalık vardı. Overlap sendromu ise 56 (%18,1) hastada saptandı. Poliotoimmünite grubunda kontrol grubuna göre apL antikorlarının (71 (%46,7) ve 36 (%22,8), p=0,000), anti-Ro/SsA (50 (%33,1) ve 28 (%17,7), p=0,001), anti-La/SsB (16 (%10,5) ve 9 (%5,7), p=0,042) daha fazla, Anti-RNP antikorları (15 (%9,9) ve 27 (%17,1), p=0,011) ve kompleman düşüklüğü (95 (%62,5) ve 124 (%78,5), p=0,001) ise daha az görülmekteydi. Poliotoimmün grup hastalarda SLEDAİ-2K hastalık aktivitesi daha yüksek saptanmıştır. Çoklu değişkenli analize göre aile öyküsü olması poliotoimmünite riskini 2.5 kat arttırmaktadır (OR: 2.5 CI: 1,4-4,5, p=0,002). apL pozitifliği (OR: 3,8 CI: 2,0- 7,3, p=0,000) ve HT (OR: 2,0, CI: 1,0-3,9, p=0,049) da önemli risk faktörü olduğu görüldü. Hipokomplementemi olan hastalarda ise poliotoimmünitenin %50 daha az olduğu, renal tutulumu olan hastalarda poliotoimmünitenin %30 daha az olduğu görülmüştür.
Hacettepe Üniversitesi hastanesinde takipli sistemik mastositoz hastalarının retrospektif olarak klinik, demografik, laboratuvar bulguları ve tedavi açısından değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mastositoz deneyimi
Sistemik mastositoz (SM) bir veya daha fazla organ sisteminde hem immünfenotip hem de morfolojik olarak anormal mast hücrelerinin aşırı bir biçimde çoğalma ve birikmesiyle karakterize nadir görülen klonal bir neoplazidir (1-3) . SM, prognoza ve kliniğe göre farklı subtiplere ayrılabilir. Bu çalışma, Ocak 2001 ile Nisan 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerinde, revize edilmiş 2016 WHO tanı kriterlerine göre SM tanısı ile izlenmiş olan 30 erişkin hastanın klinik, demografik, tedavi ve laboratuvar bulguları açısından değerlendirildiği tek merkezli tanımlayıcı retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Bu çalışmanın amacı SM farkındalığını arttırmak ve gelişmekte olan literatüre katkı sağlamaktır. 15 hasta indolan SM (İSM) (%50), 10 hasta agresif SM (ASM) (%33,4), bir hasta smoldering SM (%3,3) ve 4 hasta (%13,3) asosiye hematolojik neoplazi ile birlikte SM ile takipliydi. Hastaların tamamına bir majör ve 1 minör kriter pozitifliği ile tanı konulduğu saptandı. Serum triptaz düzeyi SM subtipleri arasında ilişki mevcuttu. ASM hastalarında İSM hastalarına kıyasla triptaz düzeyleri daha yüksek saptandı. Hastaların %66,7'sinde cilt lezyonları, %78,9'unda muskuloskeletal semptomlar ve %36'sında en az bir kere anafilaksi görüldü. ASM ile takipli hastalarda en sık görülen C bulguları kemik iliği yetmezliği 6 hastada (%60) ve kemik patolojileri 4 hastada (%40) saptandı. Toplamda 12 hasta enjektabl adrenalin, 13 hasta ise antihistaminik kullanıyordu. Osteoporozu olan 10 hastanın 9 tanesi bisfosfonat kullanırken bir tanesi denosumab kullanıyordu. Sitoredüktif tedavi alan 10 hasta mevcuttu. ASM ile takipli hastaların üç tanesi (%30) midostaurin, bir tanesi (%10) imatinib ve 5 (%50) tanesinin interferon alfa kullandığı görüldü. Bu çalışma, SMun klinik anlamda geniş ve çeşitli bir spektrumunun olduğunu göstermekte ve bu hastalığın optimal yönetimi ve erken tanı için multidispiliner bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Mesleki uygulamaların hemşire gözlem formunda görünürlüğü ile ilgili hemşire görüşlerinin incelenmesi
Bu tanımlayıcı çalışma, hemşirelerin kayıt tutmak için kullandıkları Hemşire Gözlem Formunun (HGF) ve bu formda yer alan mesleki uygulamaların görünürlüğüne ilişkin hemşire görüşlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma Ankara büyükşehir belediyesi sınırları içinde bulunan, 500 ve üzeri yatak kapasitesine sahip bir üniversite hastanesi ile bir Sağlık Bakanlığı hastanesinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, bu hastanelerde en az 6 aydır çalışan 218 hemşire oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından hazırlanan Tanıtıcı Bilgiler Formu ve Mesleki Uygulamaların Günlük Hemşire Gözlem Formunda Görünürlüğüne İlişkin Hemşire Görüşleri Soru Formu kullanılmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, bağımsız örneklem t testi ve ki kare testleri kullanılmış, istatistiksel olarak anlamlı bulunan değerler için etki büyüklüğü hesaplanmıştır. Hasta için yaptığı uygulamaların kayıtlarda tamamen görünür olduğunu düşünen hemşire oranı %48,6 olarak bulunmuştur. Hemşirelerin yaptıkları ancak kaydetmedikleri ve diğer formlarda yer almayan uygulamaların %51'i kompleks fizyolojik, %25'i temel fizyolojik uygulamalardan oluşmaktadır. Hemşirelerin bireysel olarak "her zaman" kaydettiklerini ifade ettikleri ilk üç uygulama; vital bulguların değerlendirilmesi (%98,2), düşme riski değerlendirmesi (%93,3) ve intravenöz sıvı takibidir (%92,2). En az kaydettiklerini ifade ettikleri uygulamalar ise boş zaman aktivitelerini değerlendirme (%53,1), sosyal destek görme gereksinimini değerlendirme (%53,5) ve cinsel fonksiyonların değerlendirilmesidir (%55,6). Araştırmanın bulgularına göre hemşirelerin gözlem formundaki görünürlüğünü arttırmaya yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Digeorge sendromu tanısı ile Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi takibinde olan hastaların immünolojik bulgularının değerlendirilmesi
DiGeorge Sendromu (DGS); üçüncü ve dördüncü faringeal arkın gelişimsel anomalisine bağlı olarak gelişen, en sık görülen genetik hastalıklardan biridir. Klasik triyadı timus bezi hipoplazisi, konotrunkal kalp defekti ve hipokalsemi olan DGS'de fenotipik bulgular ve immün sistem tutulumu geniş bir spektrum gösterir. Çalışmamızda DGS tanılı hastaların klinik ve immünolojik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2000 ile Mart 2019 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi İmmünoloji ve /veya Genetik Bölümünde DiGeorge Sendromu tanısı ile izlenmekte olan 72 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama tanı yaşı 3,6± 4,8 yıl, ortalama takip süresi 100±121,9 aydı. Yüzde 43,1'inin kadın (n:31) %56,9'unun (n:41) erkek olduğu görüldü, iki (%2,8) hastanın ebeveyninde DGS tanısı vardı. En sık başvuru nedenleri kardiyak nedenler (%30,6), nörolojik nedenler (%15,3), büyüme geriliği (%15,3), enfeksiyonlar (%12,5) ve yarık damak dudaktı (%12,5). Hastaların %36,2'sinin IgM düzeyi, %14,5'inin IgA düzeyi, %5,8'inin IgG düzeyi yaşa uygun referans aralığa göre düşük bulundu. IgE değeri ise hastaların %27,8'inde 5 IU/ml'nin altındaydı. Hastaların %48,5'inin CD4+ lenfosit sayısı, %38,8'inin CD3+ lenfosit sayısı, %22,4'ünün CD19+ lenfosit sayısı, %19,5'inin CD8+ lenfosit sayısı yaşa uygun referans aralığına göre düşük bulundu. CD4+ TEMRA hücreler hastaların yarıya yakınında düşükken CD8+ TEMRA hücreler hiçbir hastada düşük değildi. Effector memory CD4+ T hücreler hastaların %11,5'inde, Effector memory CD8+ T hücreler hastaların üçte birinde düşüktü. Tranitional B hücreler hastaların %67,7'sinde düşüktü. Hastaların yarısından fazlasında diğer T ve B hücre alt grup yüzdeleri yaşa uygun referans aralığa göre normaldi. Lenfosit aktivasyonunun hastaların büyük kısmında normal olduğu görüldü. Lenfosit aktivasyonunun azaldığı hastaların önemli bir kısmını IgA değeri düşük olan hastalar oluşturuyordu. Takip edilen hastalarda en sık görülen bulgular; dismorfik bulgular (%97), konjenital kalp hastalığı (%78,5), gelişim geriliği (%75,7), nöbet (%39,4), hipokalsemi (%30,4), malnütrisyon (%29,9) ve yarık damaktı (%23,9). Altı hastanın (%8,3) izlem döneminde eksitus olduğu görüldü; dört hasta konjenital kalp hastalığı, bir hasta sepsis, bir hastada dissemine intravasküler koagülasyon nedeniyle kaybedildi.
Böbrek nakli vericilerinde uzun süreli takip sonucunda kronik böbrek hastalığı gelişme riski ve etkili faktörler
Günümüzde yapılan böbrek nakillerinin önemli bir kısmı canlı vericilerden gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada böbrek vericilerinin uzun dönem takibinde kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişme riski ve etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 338 canlı böbrek vericisi dahil edildi. Vericilerin %64,2'si kadındı ve ortanca yaş 47 (39-54) yıl olarak bulundu. Ortanca 71 aylık takip süresince 64 (%18.9) vericide KBH geliştiği görüldü. 14 vericide evre 1-2, 50 vericide evre 3 KBH gelişti. Evre 4 ve 5 KBH gelişen hasta olmadı. Nakil zamanında yaşın ileri olması ve nakil öncesi glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın düşük olması evre 3 KBH gelişimi üzerine etkili faktörler olarak saptandı (p<0.001, p<0.001). Yapılan receiver operating characteristic (ROC) analizi sonucu evre 3 KBH gelişiminde kestirim yaş değeri 50.5 yıl olarak saptandı. Donör nefrektomi sonrasında vericilerin hem albüminüri, hem de proteinüri değerlerinde artış görüldü (p=0.040, p=0.020). Albüminürinin, takip süresi 71 aydan uzun olan vericilerde daha fazla olduğu görüldü (p=0.012). Nakil öncesi ve son kontrol değerleri karşılaştırıldığında LDL-kolesterol, trigliserid, glikolize hemoglobin, açlık plazma glukozu değerlerinde artış görüldü (p=0.011, p<0.001, p<0.001, p=0.001). Nakil sonrasında 57 hastada (%16.8) yeni gelişen hipertansiyon saptandı. Glomerüler filtrasyon hızı, 60 ml/dk/1.73m2'nin altında olanlarda hipertansiyon %42 oranında görülürken, GFH>60 ml/dk/1.73m2 olan grupta %19.4 oranında görüldü (p<0.001). Vericilerin 15 yıllık son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) riski, literatürde tanımlanan formüle göre hesaplandı. 15 yıllık SDBY riskinin her iki cinsiyette 60 yaşına kadar arttığı sonrasında azaldığı görüldü. Erkeklerin SDBY riski kadınlardan yüksek bulundu. Çalışmada ortanca 6 yıllık takipte 9 vericinin öldüğü görüldü. Hesaplanan kaba mortalite hızı binde 4.4 olarak bulundu. Bu sonuçlar, canlı böbrek vericisi olmanın metabolik göstergelerde bozulma, hipertansiyon ve KBH gelişimi ile ilişkili olduğunu; KBH gelişiminde nakil zamanındaki yaş ve GFH değerlerinin belirleyici olduğunu göstermektedir.
Çocukluk çağında kronik öksürük nedeniyle başvuran hastaların tanı ve izlemi
Öksürük, tüm dünyada çocukluk çağında en sık hastaneye başvuru sebeplerinden biridir. Altta yatan basit bir sebepten kaynaklanabileceği gibi, yaşamı tehdit eden ve erken tanı konulamadığı takdirde geri dönüşümsüz sonuçlar ortaya çıkarabilen önemli hastalıkların da habercisi olabilir. Aileler ve hastalar için psikolojik hasar oluşturmakta, sağlık çalışanları için artmış iş yüküne yol açmaktadır. Öksürük nedeniyle hastane başvuruları, devletlerin sağlık harcamalarında önemli bir paya sahiptir. Çalışmamızda 1 Ekim 2015-30 Eylül 2017 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne kronik öksürük nedeniyle başvuran hastaların kliniği, tanı aşamaları, aldığı tanılar, izlem süreleri incelenmiştir. Çalışmada toplamda 62 hasta incelenmiştir. Hastaların ortalama yaşı 75,65±51,61 ay olarak bulunmuştur. Vakaların %55,3'ü erkek, %44,7'si kız cinsiyettedir. Hastaların %75,8'inin öksürük süresi 3 aydan uzundur. Başvuran hastaların %22,5'inin ebeveynleri arasında akraba evliliği, %20,9'unun ev içi tütün maruziyeti mevcuttur. En sık başvuru kasım ve aralık aylarında, en az başvuru temmuz ve ağustos aylarında olmuştur. Çalışmada en sık saptanan tanılar astım ve reaktif hava yolu hastalığı, primer siliyer diskinezi, kistik fibrozis, postenfeksiyöz öksürük olmuştur. Vakaların %79'u hastane içinde başka bölümlere konsülte edilmiştir. Astım hastaları 2-6 yaş arasında, primer siliyer diskinezi hastaları 6-12 yaş aralığında daha sık tanı almıştır. Hışıltılı çocukların %64,2'si astım tanısı almıştır. Islak öksürüğe sahip hastaların %41'i primer siliyer diskinezi tanısı almıştır. Yenidoğan tarama programı olmadan tanı alan KF hastalarının ortalama tanı yaşı 63 aydır. İzlemde eksitus olan hasta olmamıştır. Anahtar kelimeler: Pediatri, kronik öksürük, astım, primer siliyer diskinezi, kistik fibrozis
Plasenta previa olgularının yönetimi ve yatırarak takip kriterlerinin belirlenmesi
Bilgi birikimi ve baş döndürücü teknolojik gelişimlere rağmen peripartum kanamalar maternal morbidite ve mortalitenin nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Plasenta previa olguları modern obstetri pratiğinin yönetilmesi zor hasta gruplarından birisini oluşturmaktadırlar. Literatür genişçe değerlendirildiğinde özellikle hospitalizasyon zamanı açısından net bilgiler görülememektedir. Yapılan prospektif klinik çalışmaya 2016-2019 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran plasenta previa olguları dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan katılımcı sayısı 98'dir. Olguların yaşı, geçirdikleri gebelikler, doğumları hazırlanan olgu formu ile kayıt altına alınmıştır. Plasenta previa olgularında çok sık görülen ve klinik sonuçlar için anlamlı olan kanama miktarı ve zamanı hazırlanan olgu formları ile kayıt altına alınmıştır. Kanama takibi gebelik sonlanana kadar sürmüştür. 32. gebelik haftasında olgular vajinal ultrasonografi ile gri skala ve doppler parametleri olmak üzere değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 28. haftadan önce kanamanın olması ve/veya iki ve daha fazla kanama atağının olmasının acil sezaryen ihtiyacı ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Servikal uzunluğun 30 mm'den daha kısa olmasının acil sezaryen ile ilişkisi gösterilmiştir ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Gebelik sayısı ve geçirilmiş sezaryen sayısı ise plasental invazyon patolojileri ile istatistiki anlamlı olarak ilişkilidir (p<0,05). Ayrıca yapılan çalışma ile elde edilen önemli bir bilgi olarak, plasenta previalı olgularda acil sezaryen ihtiyacı ile invazyon patolojileri arasında bir ilişki gösterilememiştir (p=0,241). Plasenta previalı hastaların yönetimi için donanımlı cerrahi ekip, tecrübeli bir anestezi grubu ve her an yüksek düzeyde destek sağlayabilecek bir aktif kan merkezinin varlığı zaruridir. Sonuç olarak hangi hastanın acil cerrahi müdahale için yüksek risk taşıdığının belirlenmesi yönetimin kişiselleştirilmesi ve aylarca süren hastane yatışlarının önlenmesi için önemlidir.
Dekompanse kalp yetersizliği ile kardiyoloji bölümüne başvuran hastaların takip verilerinin hastaneye başvuru ve mortalite öngördürücülüğünün değerlendirilmesi açısından retrospektif analizi
Giriş: Dekompanse kalp yetersizliği ile hastaneye başvuran hastalarda erken dönemde tekrar hastaneye başvuru ve mortalite riski oldukça yüksek olup; pulmoner konjesyonun değerlendirilmesinde ve hastaların takibinde kullanılabilecek biyobelirteçler ile ilgili veriler sınırlıdır. Amaç: DKY hastalarında taburculuk sonrası hastaneye tekrar başvuru ve mortalite riskini öngörmede kullanılabilecek biyobelirteçlerin saptanması ve bu biyobelirteçlerin konjesyonla korelasyonunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Metot: Çalışma gözlemsel araştırma olarak planlandı. Dekompanse kalp yetersizliği ile kardiyoloji kliniğine yatışı yapılan ve en az 6 aydır düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği tanısı olan hastalar dışlama kriterlerine göre değerlendirildikten sonra, uygun bulunan 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların bazal ekokardiyografisine ek olarak akciğer ultrasonunda 28 zon metodu kullanılarak B çizgi sayıları hesaplandı. Hastaların ultrason ve laboratuar bulguları dekompanse kalp yetersizliği (DKY) anında ve taburculuk anında değerlendirildi, değişim miktarı yüzde olarak hesaplandı. Hastaneye tekrar başvuru ve mortalite için bağımsız risk faktörleri çok değişkenli cox regresyon modeli ile değerlendirildi ve modele everest skoru, kreatinin, NT pro-BNP, B çizgi ve VCI ekspiratuar çap düzeyleri dahil edildi. Bulgular: DKY anında NT pro-BNP, B-çizgi ve VCI ekspiratuar çapı taburculuk anına kıyasla anlamlı olarak azalma gösterdi (p<0,001). Tekrar hastaneye başvuru ve mortalite riskinde; hem DKY anında hem de taburculukta NT pro-BNP ve B-çizgi düzeyleri bağımsız prediktörler olarak saptandı. Çok değişkenli analizlerde diğer risk faktörlerinin etkileri göz önüne alındığında VCI ekspiratuar çapının anlamlılığını yitirdiği gösterildi. Mortalite riskini öngörmede NT proBNP ve B-çizgi düzeylerindeki yüzde değişimin yüksek tanısal performans sergilediği gösterildi. Sonuç: Araştırmamızda NT-pro BNP ve B-çizgi düzeyleri DKY hastalarında güçlü prognostik faktörler olarak saptandı. Ayrıca biyomarkerlerin ardışık olarak izlemi ve kombine halinde değerlendirilmesinin tanısal ayırımda daha güçlü olacağı yönünde bulgular gösterilmiştir. Klinik uygulamada bu bulguların geçerliliği için daha geniş randomize kontrollü prospektif araştırmalara ihtiyaç vardır.
Düşme hikayesi olan yaşlı bireylerde telerehabilitasyon yöntemiyle uygulanan otago egzersiz programının etkinliği
Yaşlanmaya bağlı olarak yaşlı bireylerde sıkça görülmekte olan düşme hikayesine sahip bireylerde telerehabilitasyon yöntemiyle Otago Egzersiz Programı (OEP)'nın ağrı, yürüme hızı, alt ekstremite kas gücü, düşme korkusu, anksiyete, yaşam kalitesi ve denge üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 65-78 yaş aralığında 45 kişi katıldı. Randomize olarak kontrol, telerehabilitasyon (TYOEG) ve yüz yüze otago egzersiz programı (YYOEG) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. 8 hafta boyunca haftada 3 kez olacak şekilde 45 dakika OEP uygulandı. Otago Egzersiz Programı'nın öncesinde, 4.haftasında, 8.haftasında ve egzersiz programının bitiminden 4 hafta sonra ağrı, yürüme hızı, alt ekstremite kas gücü, düşme korkusu, anksiyete, yaşam kalitesi ve denge değerlendirildi. Çalışmada anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Katılımcıların yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi ve cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0,05). Grup içinde yapılan karşılaştırmada tüm gruplarda yürüme hızı parametresi dışındaki veriler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,05). Grupları karşılaştırdığımızda TYOEG ve YYOEG grupları arasında düşme korkusu ve denge parametreleri hariç tüm verilerde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Grupları kontrol grubuna göre karşılaştırdığımızda TYOEG ve YYOEG yürüme hızı parametresi hariç tüm parametrelerde istatiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0,05). TYOEG ve YYOEG grupları arasında düşme korkusu ve denge parametrelerinde TYOEG lehine istatiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0,05). Özellikle rehabilitasyon hizmetlerine erişimde engeli bulunan düşme hikayeli yaşlılarda telerehabilitasyon yöntemiyle egzersiz uygulaması yapılmasının yüz yüze olarak yapılmasına kıyasla herhangi fark yaratmayacağı kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Düşme Korkusu, Denge, Yaşlı, Telerehabilitasyon, Otago Egzersizi
Normal basınçlı hidrosefalı hastalarında şant operasyonu öncesi ve sonrası kognisyonun incelenmesi
Giriş ve Amaç: Normal Basınçlı Hidrosefalide bilişsel alanlarda görülebilen bulguların Shunt operasyonu sonrasında bir iyileşme gösterip göstermediğini nöropsikolojik batarya ölçümleriyle araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evreni Normal Basınçlı Hidrosefali hastaları olup, örneklemi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji A.B.D Davranış Nörolojisi polikliniğe başvuran 22 Normal Basınçlı Hidrosefali Hastası ve İstanbul Bilim Üniversitesi, Şişli Florence Nightingale Hastanesi Davranış Nörolojisi polikliniğine Başvuran 8 Normal Basınçlı Hidrosefali hastasıdır. Bulgular: Hastaların %53'ü erkek %47'si kadındır, hastaların yaş ortalaması 59 olarak bulunmuştur. Şant öncesi ölçülen Stroop test puanlarının ortalaması, şant sonrasına göre daha yüksek bulunmuştur. İstatistiksel olarak da şant öncesi ve şant sonrası ölçülen Stroop test puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Şant sonrası ölçülen Saat çizim puanlarının ortalaması, şant öncesine göre daha yüksek bulunmuştur. İstatistiksel olarak da şant öncesi ve şant sonrası ölçülen saat çizim puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Ki kare testine göre şant öncesi ve şant sonrası ölçülen Luria Altern Çizim Puanları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Türkiye'de genel nüfus içinde yaşlıların oranı yıllar içinde artış göstermektedir. şant cerrahisi uygulanan hastalarda bellek bozukluğu başta olmak üzere çeşitli bilişsel bozukluklar, kişilik değişiklikleri çeşitli ve değişkenlik gösteren psikiyatrik ve davranışsal semptomlar bir arada görülür. Bu tür çalışmaların uygulanması toplumda bellek ve dikkat sorunlarının erken tanınması ve tedbir alınması açısından önem taşımaktadır. Bu araştırmanın örneklemi 30 hasta ile sınırlıdır. Araştırma örnekleminde sayı arttırılarak farklı örneklem grubunda görsel bellek sözel bellek karşılaştırılması daha kapsamlı yapılabilinir. Anahtar Kelimeler: Normal Basınçlı Hıdrosefalı, Ventriküloperitoneal Şant Öncesı, Ventriküloperitoneal Şant Sonrası, Kognisyon.
Yaygın değişken immün yetmezlik fenotipi ile gelen hastaların klinik, immünolojik, genetik özellikleri ve izlem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Yaygın değişken immün yetmezlik (YDİY), İmmünglobulin G (IgG) düzeyinde belirgin düşüklük, buna eşlik eden İmmunoglobulin A (IgA) ve/veya İmmunoglobulin (IgM) düzeylerinde düşüklük, aşılara karşı antikor yanıtının zayıf veya hiç olmaması ve izohemaglutinin yanıtının oluşmaması ile karakterize heterojen bir grup hastalığı tanımlamak için kullanılmaktadır. YDİY'nin klinik spektrumu geniştir. YDİY hastalarında en sık görülen klinik bulgular tekrarlayan sinopulmoner ve gastrointestinal sistem kaynaklı enfeksiyonlardır. Nonenfeksiyöz bulgular, progresif akciğer hastalığı, otoimmünite, gastrointestinal inflamatuar hastalıklar, karaciğer hastalığı, lenfoid hiperplazi ve özellikle lenfoma olmak üzere kanserleri içerir. YDİY hastalarının heterojen klinik bulgular ile başvurmaları bu olguların primer immün yetmezlik dışında farklı tanılar ile izlenmesine, tanı gecikmesine, çeşitli komplikasyonlar ve organ hasarına neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı, 20 yıllık süre içerisinde kliniğimizde tanı alan ve takip edilen 51 YDİY hastasının demografik özelliklerini, doktora başvuru nedenlerini, klinik ve immünolojik özelliklerini, tanıda gecikme sürelerini, tanı gecikmesi ile organ hasarı ilişkisini ve hastaların prognozlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Alerji ve İmmünoloji Bilim dalına Ocak 2002-Aralık 2022 tarihleri arasında başvuran, 2014 öncesi ESID/PAGID 1999 tanı kriterleri, 2014 sonrası ise ESID 2014 tanı kriterlerine göre Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik tanısı alan ve Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik fenotipi ile takip edilen 60 hasta değerlendirilmiştir. Dosya bilgilerine ulaşılamayan 9 hasta çalışma dışı bırakılmış, 51 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar arşiv dosyaları ve hastane işletim sistemi üzerinden retrospektif olarak taranmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 51 olgunun 28'i (%54,9) erkek ve 23'ü (%45,1) kızdı. Hastaların semptom başlama median değeri 3 yaş (0,05-46 yaş arası), tanı median değeri 11,08 yaş (4-27,91 yaş arası), ortalama tanıda gecikme süresi 6,20±4,94 yıl olarak saptandı. Hastaların en sık başvuru nedeni sinopulmoner enfeksiyonlar (%96) ve gastrointestinal enfeksiyonlar (%47,1) olarak değerlendirildi. Enfeksiyon dışı en sık görülen bulgu %41,1 oran ile lenfoproliferasyondu. Otoimmünite, lenfoproliferasyondan sonra saptanan ikinci en sık görülen enfeksiyon dışı bulguydu. Hastaların %41,1'inde bronşiektazi, %11,8'inde enteropati, %5,9'unda malignite, %5,9'unda granülamatöz hastalık saptandı. Bronşiektazi ve enteropati varlığı ile tanıda gecikme süresi açısından anlamlı farklılık görülmedi. Otoimmün hastalık ve splenomegali ilişkisi değerlendirildi ve otoimmün hastalığı olanlarda splenomegali görülme oranı (%53,3), otoimmün hastalığı olmayanlarda splenomegali görülme oranından (%24,2) anlamlı şekilde yüksek bulundu. Çalışmamızda hastaların klinik bulguları ile laboratuar bulguları arasındaki ilişki değerlendirildi. Bronşiektazisi olan hastaların izotip değişimi yapmış hafıza B hücre değerinin olmayanlardan daha düşük olduğu gözlendi (p=0,020). Lenfoproliferasyonu olan hastaların RTE ve CD4+ deneyimsiz T hücre düzeyi, lenfoproliferasyonu olmayan hastalardan anlamlı düşük bulundu (p<0,001) (p=0,005). Malignite olan grubun CD4+ deneyimsiz T hücre değeri, malignite olmayan grubun değerinden anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,006). Splenomegalisi olan hastaların CD21lo B hücreleri değeri splenomegalisi olmayan hastaların değerinden anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,016). 51 olgunun 40'ına genetik analiz yapılmıştı ve genetik test yapılan hastaların %35'inde genetik defekt saptanmıştı. Genetik analizde 4 hastada (%10) TACI defekti, 2 hastada (%5) ICOS defekti, 2 hastada (%5) NFKB2 defekti, 1 hastada (%2,5) NFKB1 defekti, 1 hastada (%2,5) CD40 defekti, 1 hastada (%2,5) CD40L defekti, 1 hastada (%2,5) BTK defekti, 1 hastada (%2,5) IL21 defekti ve 1 hastada (%2,5) GIMAP5 defekti saptandı. Hastaların enfeksiyon nedenli hastane yatışlarında Ig replasman tedavisi sonrasında önemli bir azalma görüldü (Ig replasman tedavi öncesi hastane yatış oranı:%71,4, Ig replasman tedavi sonrası hastane yatış oranı:%9,8). Sonuç: YDİY olguları enfeksiyöz ve noneenfeksiyöz çok çesitli klinik bulgularla karşımıza gelebilir. Bu hastalarda erken tanı ve erken tedavi, organ hasarı gelişimini azaltıp hayat kalitesini artırabilir. YDİY kliniği ile başvuran her olguda genetik analiz yapılmalıdır. Bu olgularda genetik defektin saptanması, immünopatogenezin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak, farklı ve yeni tedavi seçeneklerini gündeme getirecektir. Anahtar Kelimeler: Yaygın değişken immün yetmezlik, tanı gecikmesi, farkındalık
Ankara Üniversitesi Tıp fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'nde status epileptikus tanısı ile takip edilen hastaların takip sonuçlarının geriye dönük değerlendirilmesi
Amaç: Status epileptikus (SE), çocuklarda en sık görülen nörolojik acildir. Klinik duruma ve hızlı tedaviye uyarlanmış karmaşık bir teşhis yaklaşımı gerektiren tıbbi bir acil durumu temsil eder. Daha önceden epilepsi tanısı olan hastalarda nispeten yaygındır. Akut bir hastalığın parçası olarak ortaya çıkabileceği gibi mevcut bir nöbet bozukluğunun parçası olabilir. Statusu durdurmadaki başarısızlık nöronal hasarı ve diğer solunumsal ve metabolik komplikasyonları artırır. Altta yatan nedeni bulup tedavi etmek de her zaman kolay olmamaktadır ve tedavide karmaşık bir yaklaşım mevcuttur. Bu sebeple çocukluk çağına özgü status epileptikus için geniş seriler, takipler ve deneyimlerin yayınlanmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmada status epileptikus tanısı olan hastaların nöbet semiyolojisi, klinik bulguları, yapılan tedavileri, hastalığın gidişatı ve sonuçlarının literatür bilgileri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Ankara Üniversitesi Cebeci Çocuk Hastanesi'nde Ocak 2014-Aralık 2021 tarihleri arasında Status Epileptikus tanısı konularak tedavi edilen ve takibe gelen 86 olgunun nöbet semiyolojisi, klinik bulguları, yapılan tedavileri, hastalığın gidişatı ve sonuçları incelenerek geriye dönük olarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 86 olgunun 37'si (%43) kız ve 49'u (%57) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 49,4±54,3 ay iken, yaş ortancası ise 30,5 (0-208,0) aydı. Yüzde 14'ü neonatal, %46,5'i süt çocuğu, %32,6'sı çocukluk çağı ve %7'si ise adölesan/genç erişkin döneminde idi. Hastaların 24'ünde (%27,9) pozitif aile öyküsü vardı. Olgularımızın çoğunun nöbet tipi jeneralize konvulsifti ve %47,7'si nonrefrakter, %37,2'si refrakter ve %15,1'i süperrefrakter idi. Hastaların %32,5'inde daha önceden epilepsi tanısı mevcuttu. Tanıda ilk çekilen EEG'lerde en sık keskin ve/veya diken dalga (%25,6) görüldü, yayılım paternlerinde ise en sık diffüz anormalite (%31,4) saptandı. EEG seyrine bakıldığında %17,4'ü remisyonda, %32,6'sı stabil, %3,5'inde progresyon ve %5,8'inde ise relaps görülmüştür. Kraniyal MRG bulguları değerlendirildiğinde anormal sonuçlanan bulgular arasında en yüksek oranda (%11,6) iskemik infarkt görülmüştür. Etiyoloji grupları incelendiğinde en sık (%64) akut, akut etiyolojiler arasında da en sık (%65,4) enfeksiyon saptanmıştır. Tedavi yaklaşımları değerlendirildiğinde birinci basamakta ilk ilaç olarak en fazla IV midazolam (%58,1) kullanılmıştır. İkinci basamakta ilk ilaç olarak en fazla fenitoin (%55,8), 2. sırada ise en sık levetirasetam (%20,9) uygulanmıştır. Üçüncü basamak tedavide infüzyon ilaç olarak en sık midazolam (%59,3) kullanılmıştır. İmmunomodulatuar olarak en sık 6 hastada (%7) intravenöz immunglobulin (IVIG) ile birlikte pulse steroid kullanılmıştır. İzlemde ilk oral antiepileptik olarak levetirasetam en sık tercih edilirken (%44,2), %7 hastada idame antiepileptik kullanılmamıştır. Hastaların hastanede yatma süresi ortalaması 21,4±41,4 gün iken, ortancası 9,5 (1,0-350,0) gün idi. Hastaların %33,7'si tam düzelme, %29,1'i kısmi düzelme, %16,3'ü sekel, %3,5'i kısmi düzelme ve sekel birlikteliği ile sonuçlanmıştır. Hastaların %55,8'inde epilepsi gelişmiş ve bunların %77'si ise dirençli epilepsi ile sonuçlanmıştır. Mortalite oranı ise %17,4 olarak bulunmuştur. Eksitus olanların nöbet süresi eksitus olmayanların süresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Hastaların %74,4'ünde gelişimsel/psikiyatrik komorbidite yok iken %17,4'ünde bilişsel gecikme, %2,3'ünde otizm spektrum bozukluğu (OSB), %2,3'ünde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), %2,3'ünde konversiyon bozukluğu ve %1,2'sinde ise disleksi gelişmiştir. Sonuç: Status epileptikus çocuklarda yaşamı tehdit eden, acil ve doğru müdahale edilmesi gereken bir durumdur. Biz uzayan nöbet süresi ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptadık. Bu sebeple nedenin saptanıp nöbetin kontrol altına alınması önem taşımaktadır. Mortalite görülmeyen hastalarda da sekel ya da dirençli epilepsi olabileceği gibi izlemde OSB, DEHB, konversiyon gibi gelişimsel/psikiyatrik komorbiditelerin de görülebileceği unutulmamalıdır.
2-6 yaş arasında kliniğimizde otizm spektrum bozukluğu tanısı almış olan hastaların 5 yıllık takipleri sonrasında aldıkları ek tanıların, işlevselliğin ve prognozu etkileyen faktörlerindeğerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında, geçmişte OSB tanısı almış çocukların tanı alma yaşı, geliş şekli, o dönemdeki belirtileri, gelişim düzeyleri, dil gelişimi ile şu andaki mevcut durumlarında bilişsel fonksiyonları, günlük yaşamdaki işlevsellikleri, yaşam kaliteleri, hastalığın şiddeti gibi parametreler arasındaki korelasyonu değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra hastaların 2-6 yaş aralığında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk başvurusundaki sosyodemografik özellikleri, tanı yaşı, başvuru sebebi, başvuru anındaki semptomları, klinik özellikleri, gelişim düzeyi ile ilgili bilgiler dosyadan alınmıştır. Hastaların 5 yıllık süreçte gelişim basamakları, klinik özellikleri, aldıkları ek tanılar, yapılan müdahaleler,aldıkları medikal tedaviler incelenmiştir.Günümüzde yapılacak klinik değerlendirmede ise hastalara K-SADS (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) uygulanmıştır. Mevcut semptomları, otizm şiddeti, aldığı tedaviler, dahil olduğu eğitim programları, eşlik eden tanılar, hayat kaliteleri ve işlevsellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların bu özelliklerini daha somut olarak değerlendirebilmek adına ÇODÖ (Çocukluk Otizmini Değerlendirme Ölçeği), ODKL (Otizm Davranış Kontrol Listesi) , SCQ (Sosyal İletişim Ölçeği), Otizm Spektrum Bozukluğunda Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği, Dunn Duyu Profili Ölçeği, , Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği, Otizmde Yaşam Kalitesi Anketi-Ebeveyn Sürümü ölçekleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastalardan tanı kaybı olanların otizm tanı yaşları ve özel eğitim başlama yaşları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur(p=0,033, p=0,003).Cinsiyetler arası tanı yaşı farkı saptanmamıştır. WISC-R Skoru ile, ODKL Skoru ve ÇODÖ Skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyde ve negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Hastalardan tanı kaybı olanların tanı kaybı olmayanlara göre WISC-R skorları anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,030) Global İşlevsellik skoru 60 ve üstü olanların SB Sözel ve Performans skorları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p=0,033, p=0,044). Global İşlevsellik skoru 60 altı olanların TEDÖ-R-TV skoru anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,003). ÇODÖ Skoru ile, Global İşlevsellik Skoru ve arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek düzeyde ve negatif yönlü ilişki bulunmaktadır(p<0,001).Özel eğitim saatleri ile işlevsellik arasında ilişki kurulamamıştır. Örneklemimizde %96 oranda hastaları komorbiditesi bulunmaktadır. OYK-A Skorları anne eğitimi üniversite olanlarda ve annesi çalışanlarda daha yüksek bulunmuştur (p=0,004).Katılımcıların babalarında psikiyatrik rahatsızlık olmayanların Otizmde Yaşam Kalitesi B (OYK-B) Skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,040).TEDÖ-R-TV skoru ile; Duyu Profili tüm skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek düzeyde ilişki bulunmaktadır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın bildiğimiz kadarıyla otizmli çocukların ilk tanı zamanındaki ve takip sürecindeki klinik özellikleri, günümüzdeki hastalık şiddetleri, duyu profilleri ve tekrarlayıcı davranışları, işlevsellikleri, hem bireylerin kendisinin hem de ailesinin yaşam kalitelerinin bir arada değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle yazına katkı sunacağını düşünmekteyiz. Çalışmamızda IQ ve erken tanı alma ve erken özel eğitime başlamanın prognostik önemi tekrar vurgulanmıştır. Çalışmamızda duyusal farklılıklar ve tekrarlayıcı davranışlar, hastalık şiddeti ile korele bulunmuştur. Bu faktörlerin işlevsellikle olan ters yönlü ilişkisi, bu faktörlerin prognostik anlam taşıyabileceğini göstermektedir. Bilişsel düzey, hastalık şiddeti, komorbiditeler, duyusal farklılıklar ve tekrarlayıcı davranışlar, süreci öngörmek için iyi değerlendirilmelidir. Otizm spektrum bozukluğu ile ilgili nedensellik ve tedavi süreçlerinin aydınlatılması için daha geniş örneklem sayıları ile yapılacak prospektif çalışmalar önerilebilir.
Behçet hastalarında prognostik faktörlere göre majör organ tutulum riski ve ortaya çıkış sürelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Behçet hastalığında mukokutanöz bulgular en sık görülen bulgulardır ve hastaların çoğunda sistem tutulumlarından önce erken başlangıç göstermektedir. Dermatoloji uzmanları Behçet hastalığının tanısında ve takibinde büyük rol oynamaktadır. İzlem sırasında hastaların sistem tutulumlarının bulguları açısından değerlendirilmesi, major organ tutulumlarının erken tanı ve tedavisini sağlayacağından son derece önemlidir. Literatürde sistem tutulumlarının ortalama ortaya çıkış sürelerini içeren çalışmalar bulunmakla birlikte, prognostik faktörlere göre değerlendirme yapan çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada hastaların izlemine yol göstermesi açısından; majör organ tutulum riski ve ortaya çıkış sürelerinin cinsiyet ve başlangıç yaşı gibi prognostik faktörlere göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 1999-Aralık 2022 arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Multidisipliner Tanı ve Tedavi Ünitesi'nde Behçet hastalığı tanısıyla takip edilen, Uluslararası Behçet Hastalığı kriterlerini (ICBD) karşılayan ve belirtilen kriterleri karşılamasının üzerinden ≥5 yıl geçmiş olan 1085 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı kriterlerini tamamladıkları yaş, majör organ tutulumları ve kriterlerin tamamlanmasından tutulumların ortaya çıkmasına kadar geçen süre ile ilişkili bilgileri retrospektif olarak tarandı. Göz, vasküler, nörolojik ve GİS tutulumları majör organ tutulumu olarak tanımlandı. Hastalar; kadın/erkek, juvenil (tanı yaşı ≤16) /erişkin (tanı yaşı >16), tanı yaşı ≤25/ >25, tanı yaşı ≤40/>40 olarak alt gruplara ayrıldı. Alt gruplar kendi aralarında majör organ tutulum sıklığı ve tanı kriterlerinin tamamlanmasından majör organ tutulumuna kadar geçen süre açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların %56,4'ü (n=612) kadın, %43,6'sı (n=473) erkekti. Tanı yaşı ortalama 29,1±9, takip süreleri ortalama 13,73±6,89 yıldı. Hastaların %48'i mukokutanöz tutulumla takipliyken %52'sinde en az bir majör organ tutulumu bulunmaktaydı. Tüm majör organ tutulumları erkek hastalarda kadın hastalara göre anlamlı olarak daha sık bulundu. Göz tutulumu kadın hastalarda tanıdan ortalama 4,6 ±6,6 yıl, erkek hastalarda 2,6 ±5,4 yıl sonra ortaya çıkmıştı. Erkek hastalarda göz tutulumunun ortaya çıkma süresi kadın hastalara göre anlamlı olarak daha kısaydı. Cinsiyete göre vasküler, nörolojik ve GİS tutulumlarının ortaya çıkma süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hastaların 16 yaş, 25 yaş ve 40 yaşından önce/sonra tanı almalarına göre yapılan karşılaştırmada majör organ tutulum sıklığı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. 25 yaş sonrasında tanı alan grupta göz ve vasküler tutulumun ortaya çıkış süresi (sırasıyla tanıdan ortalama 2,9±5,7 yıl ve 3,3±6 yıl sonra) 25 yaş ve öncesinde tanı alan gruba göre (sırasıyla tanıdan ortalama 4,7±6,6 yıl ve 6±5,8 yıl sonra) anlamlı olarak daha kısa bulundu. Sonuç: Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak erkek hastalarda major organ tutulumları daha sık olarak saptanmıştır. Ancak 25 yaşından sonra tanı alan hastalarda majör organ tutulum sıklığının ≤ 25 yaşta tanı alan gruptan anlaml farklılık göstermemesi ve daha kısa sürede ortaya çıktığının gösterilmesi, bu hastalarda da sık aralıklarla takibin uygun olacağını göstermektedir. Juvenil hastalarda bu sürenin erişkin hastalara göre, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, daha uzun olarak saptanmış olması, bu hastaların takip ve tedaviden kopmamasını sağlamanın önemini ortaya koymaktadır. Genel olarak major organ tutulumlarının büyük bölümü tanıdan sonraki ilk 5 yılda gelişmekle birlikte, az sayıda hastada da olsa tanı kriterlerinin karşılanmasından 18 yıl önce ve 31 yıl sonra bile gelişmiş olması, hastalığın hastadan hastaya çok farklı bir seyir gösterebildiğini göstermekte ve uzun süreli takibin önemini ortaya koymaktadır
Lohusaların aldıkları postpartum izlemleri ve izlemlerin yaşam kalitesine etkisi
Amaç: Bu çalışmada lohusaların aldıkları postpartum izlemlerinin belirlenmesi ve izlemlerin yaşam kalitesi üzerine olan etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olan bu çalışma, Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında lohusalık döneminde olan ve takipleri 4 ASM'de yapılan 18-49 yaş arası kadınlara sosyodemografik verileri ve postpartum izlemlerini sorgulayan anket ve 'Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği' gözlem altı anket uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma süresince kriterlere uyan toplam 142 kişiye anket uygulandı. Anket ve Ölçeği tam doldurmayanlar ve soru içeriği ile uyumsuz yanıtlayanlar dahil edilmeyerek geriye kalan 118 anket değerlendirmeye alındı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyinde p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 118 lohusanın yaş ortalaması 29,04±5,55 (min:19-max:43) idi. Tüm katılımcıların DSYKÖ skor ortalaması 19,70±3,90 idi. Sosyodemografik ve obstetrik verilerden sadece gelir durumu ve doğum yerinin DSYKÖ ile arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0,05). Bu çalışmada; diğer sosyodemografik (yaş, eğitim durumu, çocuk sayısı, meslek) ve obstetrik verilerde (gebelik sayısı, doğum sayısı, son doğum şekli, son doğumda gidilen kontrol sayısı, postpartum izlem sayısını bilme) ile DSYKÖ puan ortalaması arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Postpartum izlemlerle DSYKÖ arasındaki ilişki de incelenmiştir. Birinci izlemdeki genel durum değerlendirme -15 dakikada bir vital takibi ve 15 dakikada bir rahim muayenesi, ikinci izlemdeki saatte bir kanama muayenesi-rahim kontrolü ve Hb ölçümü, dördüncü izlemdeki genel vücut muayenesi, beşinci izlemdeki yakınmaların sorgulanması ve genel vücut muayenesi, altıncı izlemdeki kontrasepsiyon hakkında bilgilendirme ile yapılan izlemlerde DSYKÖ skoru arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer izlem basamakları ile DSYKÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan lohusaların yaşam kalitesi DSYKÖ'ne göre orta-yüksek düzeyde saptanmıştır. Lohusaların geç postpartum dönemdeki izlemlere daha az katıldıkları görülmüştür. Düşük olan izlemlerin tümüne katılım oranını yükseltmek ve izlemlerde nitelik artışı sağlayarak izlemlerin yaşam kalitesine etkisini artırmak için sağlık çalışanlarının izlemlerle ilgili bilgi ve yeterliliğinin arttırılması gerekmektedir. Bunun da mezuniyet öncesinde müfredatta postpartum izlemin daha fazla yer almasıyla ve mezuniyet sonrasında ise izlemlerle ilgili eğitim verilmesiyle sağlanabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Postpartum, Yaşam Kalitesi, Lohusa
Yoğun bakımda takip edilen hematolojik onkoloji hastalarında skorlama sistemleri ile mortalite değerlendirilmesi
Yoğun bakım üniteleri takip edilen hasta çeşitliliği nedeniyle multidisipliner yaklasım gerektiren ünitelerdir Takip edilen hastalarda prognozu önceden belirlemek, tedavilerini yönlendirmek, klinik çalışmalarda hastaları gruplandırılmak için çesitli skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Hastaların prognozunu öngörmek için geliştirilen ilk skorlama sistemi Acute Physiology and Chronic Health Evaluation (APACHE)' dir. Daha sonraki yıllarda Simplified Acute Physiology Score (SAPS), Sequential Organ Failure Assessment (SOFA), Mortality Probability Models (MPM) gibi skorlama sistemleri kullanıma sunulmuştur. Hematolojik onkoloji hastalarının yoğun bakım ünitelerine kabulu sıklıkla geniş teknolojik ve maddi kaynak kullanımını gerektirir. Bu nedenle hematalojik onkoloji hastalarının yoğun bakım ünitelerine kabulu onkologlar ve anestezistler için etik ikilemlere yol açar. Hastaların tedavilerinin düzenlenmesi, hasta ve hasta yakınlarının mortalite, morbidite yönünden bilgilendirilmesi açısından prognozu öngörmek önem kazanmaktadır. Yapılan çalışmaların bazıları skorlama sistemlerinin mortaliteyi belirlemede değerli prognostik faktörler içerdiğini göstermekle birlikte bazı çalışmalarda anlamlı sonuçlar elde edilmemiştir. Çalışmamızda yoğun bakım ünitesinde izlenen kemik iliği nakli yapılan ve yapılmayan hematolojik onkoloji hastalarında akut fizyoloji ve organ yetersizliği skorlarının mortaliteyi belirleme gücünü değerlendirmeyi amaçladık. . Bu skorlardan APACHE II, III, IV, SAPS III, SOFA değerlendirmeye alındı ve mortalite belirleme güçleri karşılaştırıldı.Retrospektif olarak 2005 -2010 yılları arasında Yeditepe üniversite hastanesi yoğun bakım ünitesinde takip edilen hematoloji-onkoloji hastalarının kemik iliği nakli yapılan (Grup1,n:25) ve yapılmayan (grup 2, n:25) hasta dosyaları tarandı. Bu hastaların, skorların niteliğine göre günlük olarak ya da yoğun bakıma kabul edildikleri ilk 24 saateki değerler kullanılarak skorlar hesaplanıp kaydedildi ve mortaliteyi değerlendirme gücü istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 17.0 (SPSS Inc. Chicago, Ill, USA) programı kullanıldı.Grup 1'deki hastaların SOFA 1. Gün değerinin (p < 0,05), SOFA 3.gün değerinin (P < 0,01), vazopresör ihtiyacının (p < 0,05), aPTT değerinin (p < 0,05), Kan kültüründe üreme olmasının (p < 0,05) ve Grup 2 `deki hastalarda APACHE III değerinin (p < 0,05), SOFA 3.gün değerinin (p < 0,05), vazopresör ihtiyacının (p < 0,001) ve kreatinin değerinin (p < 0,05) yoğun bakım ünitesinde exitus olma ile korelasyon gösterdikleri saptanmıştır.Anahtar kelimeler: APACHE II, APACHE III, APACHE IV, SAPS III, SOFA, Hematolojik onkoloji hastaları