Hematology

93 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Hematolojik malignitelerde wwox'ın prognostik öneminin araştırılması

WW alanı içeren oksidoredüktaz (WW domain-containing oxidoreductase, WWOX) geni kromozom 16q23.3-q24.1 bölgesinde bulunmaktadır ve yaygın kromozomal frajil bölge, FRA16D, içermektedir. WWOX geni 46 kDa moleküler ağırlığında Wwox tümör baskılayıcı proteini kodlar. Birçok insan kanserlerinde WWOX lokusunda heterozigozite kaybı (LOH), WWOX promoter hipermetilasyonu ve sonuç olarak Wwox ifadesi kaybı veya azalması bildirilmiştir. Ayrıca, son çalışmalar çeşitli kanser tiplerinde Wwox eksikliğinin kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir. WWOX ifadesi seviyeleri kronik lenfositik lösemi (KLL) için olası bir biyobelirteç olabilir. KLL'nin klinik özelliklleri ve genetik anomalileri iyi tanımlanmıştır, fakat moleküler detaylar halen araştırılmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde KLL'de WWOX'ın tanı ve prognostik önemi ile ilgili kanıtlar bulunmamaktadır. Çalışmamızda, KLL hastalarında ve sağlıklı kontrollerde WWOX ifadesi düzeylerini tanımlamayı ve KLL hastalarında WWOX ifadesini klinik özelliklerine göre analiz etmeyi amaçladık. Bu çalışmayı 40 KLL hastasında ve 26 sağlıklı kontrolde gerçekleştirdik. WWOX ifadesi seviyelerini ters transkriptaz kantitatif PCR (RT-QPCR) tekniğini kullanarak analiz ettik. Sonuçlarımız WWOX ifadesinin KLL hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu gösterdi (P<0,001). WWOX düzeyleri ile KLL'deki klinik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulmadık (P>0,05). Sonuç olarak, WWOX geninin anormal transkripsiyon varyantları, anormal protein izoformları ile ilişkilendirilebilir ve bu izoformlar, KLL hastalarında WWOX geninin tümör baskılayıcı etkilerini değiştirebilir. Anahtar kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, tümör baskılayıcı, WWOX

Gen ifadesiGenler-tümör baskılayıcıHematoloji+5
Halil Hancı
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısına yönelik kullanılan immünolojik ve hematolojik parametrelerin irdelenmesi

Amaç: Çevresel ya da yapısal nedenlere bağlı olarak gelişen eklem ağrıları günümüzde toplumda sık görülen rahatsızlıklardan biridir. Sistemik Otoimmün Hastalıklar eklemlerin de yaygın tutulumuna bağlı olarak eklem ağrısı şikayeti ile hastalarca çok sık hastaneye başvuru nedeni olmaktadır. Bu hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde otoantikor testleri büyük öneme sahiptir. Bu sebeple Anti nükleer antikor (ANA) testleri en sık istenen, altın standart tarama testleri olarak bilinmektedir. Ayrıca otoimmün hastalık tanı ve aktivitesinin değerlendirilmesinde Anti- CCP (Anti- Siklik sitrüllenmiş peptid) antikorları, RF (Romatoid Faktör) antikorları ve ESH (Eritrosit Sedimantasyon Hızı), CRP (C- reaktif protein) gibi belirteçler de yaygın olarak bakılmaktadır. Bu çalışmada üniversite hastanemize eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısını desteklemeye yönelik hastanemizde kullanılagelen immünolojik ve hematolojik laboratuvar test sonuçlarının birbirleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık. Bunun için önce ANA IIF (İndirekt İmmünoflorasans) testi pozitifliğinin sıklığı, titresi ve patern dağılımını belirlemeyi, sonrasında ESH, CRP ve RF gibi diğer laboratuvar parametrelerinin ve cinsiyetin ANA ve Anti- CCP ile ilişkisini belirlemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız retrospektif tanımlayıcı tipte bir araştırma olup Ocak 2018 ile Eylül 2022 tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne eklem ağrısı şikayeti ile başvuran ve ANA IIF ile Anti-CCP testi çalışılan 848 hastaya ait sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışmamız iki aşamalı olacak şekilde planlandı. İlk aşamada çalışmaya dahil edilen hastaların ANA IIF ve Anti-CCP test sonuçları değerlendirilerek gruplandırıldı. ANA nükleer patern pozitif saptanan hastalar kendi içinde incelenerek ANA nükleer patern pozitif ve Anti-CCP pozitifliğine göre paternleri ve titreleri açısından değerlendirildi. İkinci aşamada ANA açısından ANA nükleer paterne göre pozitif, ANA sitoplazmik/mitotik paterne göre pozitif ve ANA negatif, Anti-CCP açısından Anti-CCP pozitif ve Anti-CCP negatif olarak hastalar toplamda 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar kendi aralarına cinsiyet, ESH, RF ve CRP pozitifliği açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 848 hastanın 585'inin (%69) ANA IIF testi pozitif, 268'inin (%31,6) Anti-CCP testi pozitif saptandı. ANA pozitif saptanan 585 hastanın ise 517'si (%88,4), Anti-CCP pozitif saptanan 268 hastanın 226'sı (%84,3) kadınlardan oluşmaktadır. ANA nükleer boyanma paterni olarak en fazla 181 (%31,5) ile ince benekli (AC-4) patern görülmüştür. ANA nükleer patern titresi olarak en çok 320 (%55,6) ile +1 titresi tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette otoantikor pozitifliği daha sık görülmüş, özellikle ANA nükleer patern pozitif gruplarda anti- CCP pozitif gruplardan oran olarak daha yüksek olduğunu saptadık. RF pozitifliğinin ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu tespit ettik (p<0,05). ESH ve CRP pozitifliğinin hem ANA nükleer patern pozitif hem anti-CCP pozitif olan grupta en yüksek tespit edilmelerinden dolayı her ikisinin de ESH ve CRP pozitifliğinde kümülatif etkisi olabileceğini fakat anti-CCP pozitif olan gruplarda daha yüksek olmalarından dolayı ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduklarını saptadık (p<0,05). Sonuçlar: Eklem ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda immünolojik ve hematolojik laboratuvar testleri tanı ve takipte önem taşımaktadır. Çalışmamızda buna yönelik ANA, Anti-CCP, RF, ESH ve CRP değerlendirilmiş, RF, ESH ve CRP pozitifliğinin Anti-CCP pozitifliği ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar ve çalışmamızın sınırlılıkları da göz önüne alındığında prospektif ve kontrol grubu içeren daha fazla hasta sayısına sahip çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Eklem ağrısı, Otoimmün hastalık, ANA, Anti- CCP

AğrıEklem ağrısıEklem hastalıkları+7
Beyza Keskin Doğan
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Spirodiklofen'in sazan balıkları (Cyprinus carpio, linnaeus 1758) üzerindeki histopatolojik, serum biyokimyasal parametreleri ve antioksidan enzim aktiviteleri üzerine etkileri

Spirodiklofen (SPF), özellikle iki noktalı kırmızı infestasyonuna karşı turunçgiller, yumuşak ve sert çekirdekli meyveler ile kabuklu yemişlerde kullanılan etkili bir akarisittir. Tarım alanlarından drenaj kanalları ve buharlaşma yoluyla akuatik ortama taşınan SPF, balıklarda toksik etkilere yol açabilmektedir. Sazan balığı (Cyprinus carpio), SPF'nin etkilerini değerlendirmek için uygun model organizma olarak seçilmiştir. Balıklar 21 gün boyunca SPF'ye (0; 0,05; 0,1 ve 0,3 mg/L) maruz bırakılmıştır. Histopatolojik incelemeler, hepatopankreas, bağırsak, gonad ve solungaç dokularında hücresel dejenerasyon ve inflamasyonu ortaya koymuştur. Antioksidan enzim aktiviteleri ve oksidatif stres belirteçleri incelendiğinde, katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD) ve peroksidaz (POD) aktiviteleri ile çözünebilir protein seviyeleri 0,1 mg/L SPF'ye kadar yükselmiş, konsantrasyon arttıkça azalma göstermiştir (p<0,05), Malondialdehit (MDA) seviyeleri ise SPF konsantrasyonunun artmasıyla anlamlı şekilde yükselmiştir (p<0,05). Serum biyokimyasal parametreler açısından, toplam protein (TP), albümin (ALB) ve toplam kolesterol (CHOL) değerlerinde artan konsantrasyona bağlı olarak azalma; kreatinin (CRE) ve ürik asit (UA) düzeylerinde ise anlamlı artışlar (p < 0,05) saptanmıştır. SPF maruziyeti ile oluşan tepkileri değerlendirmek için antioksidan serum biyokimyasal parametreleri üzerinde Temel Bileşen Analizi (PCA) uygulanmıştır. Sonuç olarak, elde edilen bulgular SPF'nin balıklarda oksidatif stres, biyokimyasal bozulmalar ve doku hasarı yoluyla toksisiteye neden olabileceğini göstermekte ve bu durumun akuatik ekosistemler için potansiyel bir risk faktörü olduğunu ortaya koymaktadır.

Cyprinus carpioHematolojiHistopatoloji+2
İkbal Demet Nane
Isparta University of Applied Sciences · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi

Açıkkol S. İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Yanık, etyolojisi ve ciddiyetine göre organizmanın tamamını etkileyen sistemik bir yaralanmadır ve en sık rastlanan travmalardan biridir. Bu çalışmanın amacı ikinci ve üçüncü derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi ve sonrası plazma AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreleri incelemek, bu parametrelerdeki değişimleri saptamaktır. Cinsiyet farkı gözetmeksizin yaşları 1-18 arası, yanık alanı % 10'dan fazla olan ikinci ve üçüncü derece termal yanık şikayetiyle SBÜ Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Ünitesi'ne başvuran çocuk hastalar çalışma materyalini oluşturdu. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere iki kez kan örnekleri alındı. Kan plazmasında AOPP düzeyine ELISA'da bakıldı. Biyokimyasal (serum kreatinin, üre, glukoz, albumin, Na, K, CRP, AST, CK) ve hematolojik parametreler (WBC, RBC, HGB, HCT, PLT) otoanalizörde incelendi. İkinci derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi saptanan AOPP, üre, glukoz, K, CK, WBC, RBC, HCB, HCT; üçüncü derece termal yanık hastalarında ise AOPP, glukoz, K, CRP, CK, PLT düzeylerinin tedavi sonrasında önemle değiştiği (p<0.05) görüldü. İki grup arasında tedavi öncesinde tespit edilen kreatinin, glukoz, albumin, K, PLT düzeylerinde istatistiksel olarak p<0.05 düzeyinde önem saptanırken, tedavi sonrası dönemde ise Na, HCT, PLT düzeyleri yönünden iki grup arasında önem bulundu (p<0.05). Bu çalışma, yanık olgularında AOPP düzeyi ilk defa çalışılmış olması nedeniyle öncül bir çalışma niteliğindedir. Her iki grupta da tedavi öncesi oksidatif strese ve inflamasyona bağlı olarak yükselen AOPP düzeyinin tedavi sonrasında düştüğü görülmektedir. Sonuç olarak, tedavi öncesi ve tedavi sonrası incelenen biyokimyasal ve hematolojik parametrelerdeki değişimler nedeniyle, yanık tedavisi süresince biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin sürekli takip edilmesinin, prognoz açısından önemli olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: İkinci derece yanık, üçüncü derece yanık, AOPP, biyokimyasal parametreler, hematolojik parametreler

Antimikrobiyal ajanlarBiyokimyaEnzime bağlı immünosorbent testi+4
Suat Açıkkol
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hematoloji polikliniğimizde takip edilen glanzman trombastenisi tanılı hastalarda, mutasyon analizi ve klinik değerlendirme

Giriş ve Amaç: Glanzman trombastenisi (GT), anormal platelet agregasyonu ile karakterize, nadir görülen kalıtsal trombosit fonksiyon bozukluğudur. GT, otozomal resesif geçişli olup esas sorun trombositlerin yüzeyinde bulunan GPIIb/IIIa reseptörünün yokluğu veya disfonksiyonudur. Bu çalışmasının amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk hematoloji bölümünde GT tanısıyla takipli olguların klinik ve laboratuar bulgularının değerlendirilmesi, genetik mutasyon tipinin araştırılması ve mutasyon tipi ile klinik bulgular arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Van Yüzüncüyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2008-Nisan 2018 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen 17 GT hastasının dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların genetik mutasyonları, yaş, cinsiyet, tanı yaşı, başvuru semptomları, klinik bulguları, trombosit sayısı ve hacmi gibi özellikleri dosya kayıtlarından bakıldı. Hastaların kanama bulguları, güncel bir kanama skorlaması kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Hastalarımızda en sık görülen kanama şekilleri, epistaksis, kutanöz kanama ve minör yaradan kanama idi. Genetik mutasyon tespit edilen 12 hastanın altısında aynı mutasyon tespit edildi. Çalışmamızda daha önce literatürde tanımlanmamış olan, dört yeni mutasyon tespit edildi.. Bunların üçü ITGA2B bölgesinde iken, biri ITGB3 bölgesindeydi. Çalışmamızda genetik bulgular ile klinik bulgular arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Hastalarımızın hastaneye en sık başvuru şekilleri mukokutanöz kanamalar idi. Olgularımızın dördünde yeni mutasyon saptandı. Hastaların genetik mutasyonları ile kanama skorları ve kanama fenotipleri arasında ilişki saptanmadı. Genotip ve klinik bulgular arasındaki ilişkiyi açıklayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

GenotipHematolojiHemorajiler+6
Eyyüp Yürektürk
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi majör tanılı hastalarda plazma lipoprotein ilişkili fosfolipaz a2 ile sistatin c düzeyi ve karotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi

Beta talasemi majör, nadir görülmesine rağmen tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olup, yüksek maliyetli tedavi ve takip yönünden hassasiyet gerektiren bir hastalıktır. Hastaların çoğu ikinci dekatta tedaviye bağlı komplikasyonlar nedeniyle kaybedilmektedir. Hastalarda doku ve organlardaki demir birikime bağlı olarak kardiyak, hepatik ve endokrin organ disfonksiyonları olabilmektedir. Özellikle kardiyak tutulumun hayatı ciddi şekilde etkileyebilmesinden dolayı bu çalışmayı yapmaya karar verdik. Bu çalışmada hastanemizde izlenmekte olan beta talasemi majörlü hastalarda hastalığın komplikasyonlarının ve düzenli kan transfüzyonunun kardiyovasküler sistemde meydana getirdiği değişikliklerin erken saptanması için son zamanlarda çeşitli çalışmalarda kardiyovasküler hastalıklarda belirteç olarak kullanılabileceği öne sürülen Lp-PLA2 (Lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2) ve Cys-C (Sistatin C) düzeyinin değerlendirilmesi ve karotis intima media kalınlığı ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümünde beta talasemi majör tanısı ile izlenmekte olup, kan transfüzyon programında yer alan 30 hasta çalışma grubunu ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Genel Çocuk Polikliniğine başvuran kronik herhangi bir hastalığı olmayan 30 çocuk kontrol grubunu oluşturdu. Çalışma ve kontrol grupları prospektif olarak incelendi. Çalışma grubundan transfüzyon öncesi kan örnekleri alındı ve KIMK (karotis intima media kalınlığı)'ları ölçüldü. Kontrol grubundan ise başvuru anında kan örnekleri alındı ve KIMK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta ve 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hasta grubunda ortalama yaş 8,07 ± 4,03 yıl iken kontrol grubunda ortalama yaş 11,03 ± 3,99 yıl olup gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.05). Hasta grubunda KasÇ ve KaPSH kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p: 0,029, p: 0,003). Hasta grubunda CAS (0,115±0,049) ve CAD (10,08±5,28) kontrol grubuna göre (CAS: 0,148±0,035 ve CAD: 13,53±4,93) anlamlı (sırasıyla p: 0,004, p: 0,011) düşük bulundu. Hasta grubunda KIMK ve KadÇ kontrol grubuna göre yüksek çıksa da istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 ve sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi (hasta grubu ortalama Lp-PLA2: 4,1 ng/mL, kontrol grubu ortalama Lp-PLA2: 3,4 ng/mL p: 0,164 ve hasta grubu ortalama Cys-C: 3,5 ng/mL, kontrol grubu ortalama Cys-C: 2,7 ng/mL p: 0,137). Hasta grubunda kontrol grubuna göre hemoglobin anlamlı derecede düşük, ferritin ise anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Hasta grubunda TG kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). TC, LDL ve HDL ise hasta grunda kontrol grubuna göre anlamlı düşüktü (p<0.05). Sonuç: Beta talasemi majör hastalarında hastalağın komplikasyonları ve düzenli kan transfüzyonlarına bağlı olarak kardiyovasküler sistemde hasar oluşabilmektedir. Bu hastalarda erken dönemde CAS ve CAD değerleri ilerleyen dönemlerde ise KIMK artışı kardiyovasküler hasar açısından bir belirteç olarak düşünülebilir. Bulgularımız bu konuda yapılacak geniş ölçekli çalışmalar için yol gösterici olabilir

Fosfolipazlar AHematolojiKarotis intima media+4
Hayrettin Zerdali
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İshalli buzağılarda sistatin C'nin bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle ilişkisi

Bu çalışmada yenidoğan ishalli buzağılarda sistatin C'nin (Cys-C) bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Van YUHADYEK tarafından 28.03.2019 tarih ve 2019/03 sayılı etik kurul izni ile çalışma onayı alındı. Araştırmanın hayvan materyalini farklı ırk, cinsiyet ve yaşlarda (0-30 günlük) 10 adet sağlıklı ve daha önce herhangi bir tedavi almamış 22 adet ishalli buzağı oluşturdu. Buzağıların genel muayeneleri yapıldı. Yapılan etiyolojik muayenede ishalli buzağılarda 3 adet Giardia, 5 adet E. coli K99, 8 adet Coronavirus, 7 adet Rotavirus ve 1 adet Cryptosporidium etkileri tespit edildi. Hem konrol grubu sağlıklı buzağıların hem de tedavi öncesi ishalli buzağıların hematolojik (WBC, Neu, Lym, Eo, Mo, RBC, MCV, MCHC, Hct, Hb), biyokimyasal (glikoz, TP, Alb, BUN, Cr, CK ) ve kan gazı (pH, pO2, pCO2, HCO3-, baz, Na+, K+ ve Cl-) düzeyleri belirlendi. İshalli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Neu, Hct, Hb düzeylerinde (p<0.05) ve biyokimysal parametrelerden BUN (p<0.01) ve Cr (p<0.05) düzeylerinde istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi. Alb (p<0,05) ve glikoz düzeyinde ise (p<0.01) azalma görüldü. Kan gazı analizleri açısından kontrol grubuna göre K+ (p<0.05) düzeyinde artış, pH, pO2 ve baz düzeylerinde (p<0.05) azalma tespit edildi. İshalli buzağılarda Cys-C düzeyi değerlendirildiğinde ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi (p<0.01). Sonuç olarak; bu çalışmada elde edilen Cys-C düzeyinin buzağılar için referans oluşturabileceği; bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle Cys-C arasında istatistiksel açıdan önemli bir ilişkinin olmadığı, ishalli buzağılarda Cys-C düzeyinin belirlenmesinin hastalığın teşhis, tedavi ve prognozu açısından önemli bir parametre olabileceği; ancak konuyla ilgili olarak daha fazla araştırma yapılması gerektiği kanaati oluştu. Anahtar Kelimeler:Yenidoğan buzağı, İshal, Sistatin C

BuzağılarDiyareHayvan hastalıkları+4
Mohanad Makdam
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemofilik artropatili çocuklarda kemik mineral yoğunluğu ve dinamik denge arasındaki ilişkinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada amacımız, çocuk hematoloji bölümümüz tarafından takip ve tedavi edilen ağır hemofili A tanılı hastalarımızda meydana gelen eklem kanamaları sonucu oluşan hemofilik artropatinin MRI ile skorlanması, dinamik denge ve kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi araştırmak ve hasta grup içinde ev ve hastanede egzersiz programı verdiğimiz gruplarda mevcut patolojilerdeki değişiklikleri karşılaştırmaktır. Olası denge bozukluklarının belirlenmesi, eklemlerin içindeki kanamaların dinamik denge üzerindeki etkilerini daha iyi anlamayı ve daha etkili bir koruyucu ve rehabilite edici tedavi planlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: ÇalışmamızaYüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji polikliniğinde hemofili A (faktör VIII eksiliği) tanısı ile takip edilen yaşları 8-17 arasında değişen ve profilaksi tedavisi alan 16 ağır hemofili A erkek hasta dahil edildi. Bu grup ev ve hastanede egzersiz programı yapmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersiz programı haftada 3 gün, toplam 5 hafta uygulandı. Ev grubuna egzersizlerin ayrıntılarının olduğu bir broşür verildi ve programı evde uygulamaları istendi. Hastane grubuna ise fizyoterapist eşliğinde aynı egzersizler aynı süre ile hastanede yaptırıldı. Hastalara egzersiz programı öncesi ve sonrasında her yöne salınımlı statik, dinamik denge ve propriosepsiyon duyusunun test edilebildiği, bu duyuları geliştirmek amacıyla rehabilitasyon ile ilgili egzersizlerin yapılabildiği posturografik denge platformu olan cihaz ile dinamik denge testi yapıldı. Bu testte ATE ve tur sayısı bilgileri elde edildi. Tüm hastalara yine egzersiz programı öncesi ve sonrası kalça, diz ve ayak bileklerine çekilen MRI ile IPSG Hemofilik artropati skorlaması ve DEXA ile Z skorları ölçülerek KMY durumları belirlendi. İki grubun sonuçları karşılaştırılarak egzersiz programı ile hemofilik artropati skorları, dinamik denge duyusu için ATE ve tur sayıları ve kemik mineral yoğunlukları değişimleri için de Z skorlarındaki değişimler değerlendiridi. Bulgular:. Hastalarımızın KMY ölçümleri için bakılan Z skoru değerlerinde egzersiz programı sonrasında görece olarak düzelme saptanmıştır. Dinamik dengenin hastalarımızda etkilenmediği gözlenmiş olup egzersiz sonrasında ATE değerlerinde azalma tespit edilmiş, tur sayılarında değişiklik gözlenmemiştir. Hastalarımızda değişen düzeylerde hemofilik artropati saptanmış, egzersiz programı sonrasında ev ve hastane grubunda sol ayak bileği eklemi, hastane grubunda sağ ayak bileği artropati skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya dahil edilenhemofili hastalarında dinamik dengenin etkilenmediği gözlenmiştir. Bunun da hasta grubunun pediatrik yaş grubunda olması, ilerleyen yaşlarda bozulabileceği öngörülmüştür. KMY'lerinde düşüklük saptanan hastaların etyolojik olarak araştırılması planlanmıştır. Egzersiz programı ile göreceli olarak DEXA ile bakılan Z skorlarında ve hemofilik artropati skorlarında düzelme olduğu gözlenmiştir. İstatistiksel olarak anlamsız çıkan parametreler göz önüne alındığında egzersiz programının kısa süreli olması ve kontrol değerlendirmelerin de kısa süre aralıklarıyla yapılması bir neden olarak düşünülebilir. Bu sonuçlar, hemofilik artropatili hastalarda dengelerini iyileştirmek, korumak, kemik mineral yoğunluğu ve eklem sağlığını korumak için fiziksel egzersiz programlarına, fizyoterapi ve rehabilitasyona gereksinim olduğunu göstermektedir.

ArtropatiDengeFizik tedavi+4
Elif Yücel Çeçen
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmün trombositopenik purpura tanılarıyla takip edilen hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç. Bu çalışmada İTP tanısı almış hastaların retrospektif olarak incelenmesi ve hastaların başvuru anındaki klinik özellikleri ve tedavi seçiminin etkinliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2013- 31 Eylül 2019 tarihleri arasında ITP tanısı alan 503 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Olguların sosyodemografik özellikleri ile tanı ve tedavi özellikleri kaydedilmiştir. Veriler SPSS 21,0 paket programında uygun istatistiksel yöntemler ile analiz edilmiş, p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular. Çalışmaya Pediatrik Hematoloji Polikliniğinde ITP tanılı 503 çocuk alınmıştır. Olguların %52,3'ü(n=263) erkek, %47,7'si kızdır(n=240). Başvuru anında veya yakın zamanda %29,8'inde(n=148) üst solunum yolu enfeksiyonu, %7,6'sında(n=38) akut gastroenterit, %3,2'sinde(n=16) aşı hikâyesi vardı. Olguların tanı anındaki fizik muayenelerinde %54,9(n=273) ekimoz, %21,7(n=108) epistaksis, %20,3'ünde(n=101) peteşi saptandı. Olguların %69,6'sı(n=346) ilk üç ay içinde, %2,8'i(n=14) üç ayı geçen ancak bir yıllık süre içinde remisyona girmiş, %27,6'sı(n=137) bir yıllık süreçte remisyona girmeden kronikleşmiştir. Takiplerde kronik İTP tanılı olguların %65'i(n=89) remisyona girmiştir. Çalışmamızdaki tüm olguların %88,7'si(n=446) remisyona girmiştir. İlk bir yılda remisyona giren olguların tedavisinde %40,2'sine(n=200) İVİG, %9,1'ine(n=45) İVİG + pulse steroid, %7,2'sine(n=36) pulse steroid, %2,4'üne(n=12) İVİG + düşük doz steroid uygulanmış, %34,6'sı(n=172) tedavisiz takip edilmiştir. Kronik İTP'li olguların tedavisinde %6,6'sına (n=33) düşük doz steroid, %2,6'sına (n=13) İVİG +düşük doz steroid, %1,8'ine (n=9) pulse steroid, %1,8'ine (n=9) İVİG +düşük doz steroid + Eltrombopag, %1,4'üne (n=7) İVİG verilmiş, %6,2'sine (n=31) herhangi bir tedavi verilmemiştir. Çalışmamızda kronik ITP'li kız cinsiyeti olan olguların kronik İTP'li erkeklere göre istatistiksel olarak daha az remisyona girdikleri saptandı(p<0,05). Tanı anında veya yakın zamanda ÜSYE geçiren olguların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla remisyona girdikleri saptanmıştır(p=0,024). Tanı anında epistaksis bulgusu olmayan olguların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla remisyona girdikleri saptanmıştır(p=0,027). Tanı anındaki kan tetkiklerinde MPV değeri düşük, platelet sayısı ve sedimantasyon değeri yüksek olan olguların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla remisyona girdiği saptanmıştır(p<0,05). Tanı anında verilen ilk tedavilerde pulse steroid, düşük doz steroid ve IVIG seçimlerinde benzer yanıt alındığı, istatistiki olarak birbirlerine üstünlüğü olmadığı belirlenmiştir(p>0,05). Kronik ITP tanılı olgulardaki tedavi seçiminde anti-D tedavisi verilen olguların istatiksel olarak daha az remisyona girdiği, diğer tedavilerden pulse steroid(p=0,008), düşük doz steroid(p=0,021), eltrombopag(p=0,001), IVIG(p<0,001) ve splenektomi(p=0,007) yapılan olgularda alınan tedavi yanıtında istatiksel bir fark olmadığı görüldü. Sonuç. ITP tanılı olgulardan erkek cinsiyet, daha küçük yaşta tanı alan, başvuru anında epistaksis şikâyeti olmayan, ÜSYE hikâyesi olan olguların remisyon sıklığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Tanı anında trombosit sayısı ve sedimantasyon değeri yüksek olan, MPV değeri daha düşük olguların remisyon sıklığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Kronik ITP'li olgularda Anti-D tedavisi almayanların remisyon sıklığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

HematolojiHematolojiPurpura+4
Eser Doğan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lösemilerinde, BFM kemoterapisi remisyon-indüksiyonu-konsolidasyon sürecinde tam kan ve biyokimyasal parametrelerindeki değişim

.Amaç: Bu çalışmada çocukluk çağı akut lösemi hastalarının klinik özelliklerinin ve BFM kemoterapisi remisyon-indüksiyonu-konsolidasyon sürecinde serum elektrolit seviyelerindeki değişimin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2014- 31 Aralık 2018 tarihleri arasında akut lösemi tanısı alan hastaların dosyalarının hastane kayıtlarından retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. p değerinin 0,05'in altında olması sınır kabul edilmiştir. Bulgular: İmmün fenotip değerlendirildiğinde kişilerin %81,2'si (n=69) ALL, %18,8'i (n=16) AML'dir. ALL hastalarının %56,5'i erkek, %43,5'i kız, yaş ortalaması 7,4±5,2'dir. AML hastalarının %68,8'i (n=11) erkek, %31,3'ü (n=5) kız, yaş ortalaması 8,2±5,5'tir. ALL hastalarının %14,5'inde (n=10) relaps gelişmiştir, %11,6'sı (n=11,6) ex olmuştur. AML hastalarının %6,3'ünde (n=1) relaps gelişmiş, 1'i araç içi trafik kazası olmak üzere %12,5'i (n=2) ex olmuştur. ALL hastalarının %94,2'sinde (n=65) hipokalemi, %100,0'ında (n=69) hiponatremi, %95,7'sinde (n=66) hipokalsemi, %60,9'unda (n=42) hipomagnezemi, %97,1'inde (n=67) hipofosfatemi görülmüştür. AML hastalarının %75,0'ında (n=12) hipokalemi, %81,3'ünde (n=13) hiponatremi, %81,3'ünde (n=13) hipokalsemi, %43,8'inde (n=7) hipomagnezemi, %87,5'inde (n=14) hipofosfatemi görülmüştür. Ex relaps gelişmeyen hastalar ile karşılaştırıldığında, ex-relaps gelişen hastalarda, P1A'da hipofosfatemi, 1.HR1 ve 2.HR3'te hipokalemi, 2.HR2'de hiponatremi ve 2.HR3'te hipomagnezemi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla görülmüştür. PM'de hipokalemi, PII'de hiponatremi ex relaps olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az sıklıkta belirlenmiştir. Sonuç: Akut lösemi tanısıyla kemoterapi alan hastalarda birçok nedenle çeşitli elektrolit bozuklukları ve buna bağlı morbidite hatta mortalite gelişebileceği bilinmektedir. Bu çalışmanın sonuçları uygulanan kemoterapi rejimine göre değişmekle beraber, bütün tedavi protokollerinde çeşitli serum elektrolitlerin plazma konsantrasyonlarında, normal referans değerlerle karşılaştırıldığında, anlamlı değişiklikler oluştuğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Akut Lösemi Tedavisi, Elektrolit Bozukluklar

ElektrolitlerHematolojiHematolojik neoplazmlar+5
Mehmet Arı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen hemofagositik lenfohistiyositoz tanılı hastaların retrospektif analizi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Ünitesi'nde hemofagositik lenfohistiyositoz (HLH) tanısı konan hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi, hastaların tedavi yanıtı, prognoz ve sağkalımlarına etki edebilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2011- 30 Kasım 2019 tarihleri arasında hemofagositik lenfohistiyositoz tanısı almış ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 0-18 yaş arasında hastalar dahil edilmiştir. p değerinin 0,05'in altında olması sınır kabul edilmiştir. Bulgular: Olguların %34,1'i (n=14) PHL, %65,9'u (n=27) SHL, %54,7'si (n=22) erkek, ortalama yaşı 85,8±67,0 aydır. PHL ve SHL hastalarının cinsiyet dağılımı istatistiksel olarak farklı değilken PHL hastalarının yaşı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha azdır (p=0,001). Hastaların %48,8'inin (n=20) anne-babası akraba, %7,3'ünün (n=3) kardeşinde ex olma öyküsü vardır. PHL grubundaki hastaların anne-baba akrabalık sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,037). Hastaların %80,5'inde (n=33) tedaviye yanıt alınırken, %19,5'i (n=8) ex olmuştur. Hastalık tipine göre tedaviye yanıt sıklığı değişmemektedir (p=0,411). Tedavinin başlangıcında hastaların %82,9'unda (n=34) ateş, %75,6'sında (n=31) hepatomegali, %73,2'sinde (n=30) splenomegali, %26,8'sinde (n=11) LAP, %24,4'ünde (n=10) döküntü ve nörolojik bulgu saptanmıştır. Tedavinin 1.haftasında ateş anlamlı düzeyde düşmüştür (p>0,05). PHL ve SHL hastalarında semptomların görülme sıklığı farklılık göstermemektedir. Genel olarak HLH ve SHL hastalarında tedavinin 1. haftasında Plt, Na, Ca, total protein ve albümin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış, CRP, LDH, AST, trigliserid ve ferritin değerleri anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,05). PHL hastalarında tedavi başlangıcı ile karşılaştırıldığında, tedavinin 1. haftasında Hb değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış (p=0,041), CRP değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p=0,016). PHL hastalarının %42,9'unun (n=6) nedeni bilinmiyorken, %28,6'sı (n=4) perforin gen mutasyonu, %21,4'ü (n=3) Chediak-Higashi Sendromu, %7,1'i (n=1) Griscelli Sendromu nedenlidir. SHL'de en sık 3 neden; %18,5 (n=5) brusella, %14,8 (n=4) EBV, %7,4 (n=2) ALL'dir. Sonuç: HLH'de tanı anında akut faz reaktanları yüksek olmakla beraber, tedavinin 1. haftasında hem ateş düşmekte hem de akut faz reaktanlarının seviyesi azalmaktadır. Ayrıca trombositopeni tablosu düzelmektedir. HLH hastalarının erken tanısı ve tedavisi oldukça önemli olup akut tabloyu düzeltmektedir. Yapılacak kapsamlı ve çok merkezli çalışmalar ile prognoza etki edebilecek değişkenlerin belirlenmesi ve tedavinin bu doğrultuda şekillendirilmesi faydalı olabilir.

HematolojiHematolojiHemofagositik lenfohistiyositoz+2
Handan Özdemir Aslantatar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif analizi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Ünitesi'nde 1 Ocak 2007- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında ALL tanısı alan ve tedavisi tamamlanan hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Olguların %51,1'i (n=23) erkek, %48,9'u (n=22) kız, yaş ortalaması 12,9±4,0'dır. ALL tipi incelendiğinde %75,6 (n=34) pre B cell ALL, %24,4 (n=11) T cell ALL'dir. Puberte evresi incelendiğinde olguların %24,4'ü (n=11) prepubertal idi. Hastaların %2,2'si (n=1) bodur, %44,52'si (n=20) kısa, %8,9'u (n=4) çok zayıf ve %20'si (n=9) zayıftı. Çalışmamızda puberte durumu değerlendirilen hastaların hiç birinde puberte prekoks veya puberte tarda saptanmadı. Çalımamızda TSH >10 olan ve TSH 5-10 arası olan hastamız yoktu. Olguların %13,3'ü (n=6) osteoporotik, %44,4'ü (n=20) osteopenik %42,2'si (n=19) idi. Sonuç: ALL olgularında antropometrik ölçümler cinsiyetten, hastalık tipinden ve puberte evresinden bağımsız olarak olumsuz şekilde etkilenmektedir. Bu konuda düzenli izlem ile destekleyici tedavilerin sağlanması, ALL olgularında antopometrik değerleri daha iyi bir seviyeye getirebilir. Özellikle erkek ALL olgularında olmak üzere her iki cinsiyette de malnütrisyon gelişebileceği için beslenmenin düzeninin sağlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Endokrinoloji, Akut Lenfoblastik Lösemi

EndokrinolojiHematolojiKan hastalıkları+6
Mehmet Mehdi Oğuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Hemşirelere internet dolayımlı iletişim yolu ile verilen sürekli eğitimin santral venöz kateter bakım yönetimi üzerinde etkinliğinin incelenmesi

Bu araştırma, kanser hastalarında sıklıkla kullanılan SVK'lere ilişkin hemşirelerin farkındalıklarını sağlayarak bilgi düzeylerini artırmak amacıyla 21 Mayıs- 20 Ekim 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları ABD Hematoloji BD Kliniği ve Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde yürütülmüştür. Araştırmada, internet dolayımlı iletişim uygulamaları (WhatsApp ve e-mail) ile eğitimin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Araştırmada, hemşirelere SVK'lerde kanıta dayalı bakım yönetimi uygulamalarına ilişkin eğitim verilmiştir. Eğitim içeriği; el hijyeni ve aseptik teknik, maksimum steril bariyer önlemleri, önerilen cilt antiseptikleri, kateter hubunun silinmesi, kateter giriş yeri değerlendirme ve pansumanı, kateterden kan ve kan kültürü alma, kateteri kilitleme veya yıkama ve infüzyon setlerinin değişim sıklığı konu başlıklarından oluşmaktadır. Araştırmanın, birinci aşamasında tüm hemşirelere genel bir eğitim verilmiştir. Genel eğitim içeriği, hemşirelerin e-mail adreslerine gönderilmiştir. İkinci aşamasında ise, eğitimin verimliliğini ve uygulanabilirliğini desteklemek amacıyla, modern çağın vazgeçilmez olanaklarından sayılan akıllı telefonlar kullanılmıştır. Bu bağlamda, araştırmaya katılmayı kabul eden ve internet erişimi olan akıllı telefona sahip hemşirelerle sosyal ağ üzerinden (WhatsApp) sürekli eğitim materyalleri paylaşılmıştır. Araştırmada, hemşirelere ön test ve son test uygulanmıştır. Hemşirelere verilen sürekli eğitim uygulamalarının etkinliği ise klinik SVKİ-KDE hızı sürveyans verileri ile değerlendirilmiştir. Araştırma bulgularında; hemşirelerin genel olarak SVK'lere ilişkin bilgi sahibi oldukları görülmüştür. Hemşirelerin eğitim öncesi ve sonrası değerlendirmelerinde; el hijyeni, maske kullanımı, önerilen cilt antiseptikleri, kateter hubunun silinmesi, kateterden kan kültürü alma, kateteri kilitleme veya yıkama ve infüzyon setlerinin değişim sıklığına yönelik sorulan sorularda istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Diğer yandan, SVKİ-KDE hızını etkileyen diğer faktörler de düşünülerek internet dolayımlı iletişim aracılığıyla verilen sürekli eğitimin tek başına SVKİ-KDE hızını etkilemediği görülmüştür. Bu araştırmada, geleneksel eğitim uygulamalarından farklı olarak internet dolayımlı iletişim yolu (WhatsApp ve e-mail) ile verilen eğitim modeli kullanılmıştır. Bu eğitim modelinin, son yıllarda eğitim alanında popüler olan mobil öğrenme şekliyle hemşirelere bilginin hızlı ve kolay bir şekilde ulaşmasına olanak tanıması ve hizmet içi eğitimde sürekliliği sağlaması bakımından katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu nedenle, bu tarz bir eğitim yaklaşımının sağlık iletişimi alanında geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Santral venöz kateter; erişkin hematoloji; hemşire; eğitim

HematolojiHemşirelerHemşirelik+5
Serap Hoşaf
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Futbol hakemlerinde düzenli aerobik egzersizin hepsidin ve hematalojik parametreler üzerine etkisi ve tmprss6 rs855791 polimorfizminin rolü

Giriş ve Amaç: Hepsidin, demir metabolizmasının kontrolünü yapan temel hormon olup ilişkili geni TMPRSS6'nin RS855791 polimorfizmi (TMRP)'nin birçok hematolojik parametrenin düzeyini etkilediği belirtilmektedir. Ancak egzersizin hepsidin ve hematolojik parametreler üzerine etkisi ve TMRP'nin muhtemel rolü belirsizdir. Bu çalışmanın amacı, aerobik antrenmanların hepsidin ve bazı hematolojik parametreler üzerine etkisi ve TMRP'nin rolünün araştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışmaya 46 sağlıklı antrene erkek futbol hakemi (Sporcu Grubu, SG) (23.3±2.8 yaş) ve 43 sedanter (Kontrol Grubu, KG) (23.2±3.3 yaş) katıldı. Gönüllülere dayanıklılığın kriteri olarak maksimale kadar devam eden bir egzersiz olan yo-yo aralıklı dinlenmelerden oluşan (seviye 2) egzersiz testi uygulandı. Tokluk venöz kan örneklerinden; hepsidin ve okside düşük dansiteli lipoprotein (oksLDL) düzeyleri ELISA yöntemiyle, total antioksidan/oksidan statüsü (TAS ve TOS), hemogram, ferritin, demir ve demir bağlama kapasitesi,tiyobarbitürik asidle reaksiyona giren maddeler (TBARS) spektrofotometrik ve standart biyokimyasal yöntemlerle belirlendi. TMRP genotiplemesi, periferik kandan elde edilen genomik DNA'lardan polimeraz zincir reaksiyonu sonrasında restriksiyon fragman uzunluğu polimorfizmi (PCR-RFLP) analizi ile belirlendi. Bulgular: Genotip gruplar dahil tüm sporcu grupların aerobik kapasitesi (YOYO testi değeri) kontrol gruplarınınkinden anlamlı olarak daha büyüktü. SG'nin demir ve ortalama eritrosit hacmi (MCV) (p = 0.000) değerleri KG'ninkilerden anlamlı olarak daha küçüktü (p = 0.018). SG'nin TAS değerleri KG'ninkinden anlamlı olarak daha büyük (p = 0.000), fakat oksLDL (p = 0.011), OSİ (TOS/TAS oranı) değeri (p = 0.08), MCV (p = 0.045) ve demir (p = 0.000) değerleri daha küçüktü. Diğer oksidatif stres parametreleri için gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p > 0.05). Sporcularda (n= 46); T taşıyıcı grubunun (Tt, Tt=TC+TT), MCV (p = 0.035) değerleri kontrolünkinden anlamlı olarak daha küçük; eritrosit sayısı (p = 0.004) ve TAS değeri (p = 0.001) ise TMRP'ye bağlı olarak daha büyüktü. Kontrol genotip grubunda (n=43) homozigot CC grubunun eritrosit (p = 0.027) sayısı Tt grubununkinden anlamlı olarak daha büyüktü. Hepsidin için gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p > 0.05). Sporcu genotip gruplarından, Tt grubunun TBARS değerleri homozigot CC grubununkinden anlamlı olarak daha büyüktü (p = 0.00). Kontrol genotip gruplarınında, Tt grubunun Demir, Eritrosit değerleri homozigot CC grubununkinden anlamlı olarak daha büyüktü (p < 0.05). Sonuçlar: Bu bulgular aerobik egzersiz antrenmanlarının; a) Sporcuların aerobik ve antioskidan kapasitesini arttırdığını; b) Tt grubunun eritrosit sayısını TMRP'ye bağlı olarak (hepsidinde anlamlı bir artış olmaksızın) arttırdığını, c) Sporcularda demir düzeylerini düşürdüğünü ve hepsidin düzeyleri üzerinde anlamlı bir farklılık yaratmadığını gösterir. Sporcu ve kontrol genotip gruplarının kendi aralarındaki karşılaştırmalarda gözlenen farklılıklarda, belirtilen polimorfizmin rolü olabilir. Sporcuların anemi riskine karşı diyetlerinde demir içeriği zengin besinleri almaları önerilir. Anahtar kelimeler: Aerobik egzersiz; hepsidin; hematolojik parametreler; TMPRSS6 RS855791 polimorfizmi

AerobikEgzersizHematoloji
Cansu Kahraman
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Multipl miyelomlu hastalara verilen eğitimin semptom şiddeti üzerine etkisinin incelenmesi

Multipl Miyelomlu Hastalara Verilen Eğitimin Semptom Şiddeti Üzerine Etkisinin İncelenmesi Amaç: Multipl Miyelom (MM), monoklonal plazma hücrelerinin neoplastik bir proliferasyonu ile karakterize, B hücresinden kökenli bir hematolojik malignitedir. Yeni tanı ve refrakter MM hastalarında bir proteazom inhibitörü olan Bortezomib, sıklıkla kullanılan bir yeni kemoterapi ajanıdır. Hasta için önemli yararlanımlarına karşın bu ajan anemi, trombositopeni, periferal nöropati, gastrointestinal rahatsızlıklar gibi birçok semptomlara neden olabilmektedir. Buna dayanarak çalışmada MM hastalarına bu semptomların yönetimi konusunda eğitim verilmesinin tedavi ilişkili semptomlara etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Yarı deneysel araştırma türündeki bu çalışmaya yazılı ve görsel materyaller ile desteklenerek eğitim alan 20 uygulama grubu ile sadece rutin bakım uygulanan 20 kontrol grubu hastası olmak üzere randomize seçilen, toplam 40 MM hastası dahil edilmiştir. Hastaların sosyo-demografik özellikleri birey tanıtım formu ile edinilmiştir. Hastalardan eğitim/ tedavi öncesi (Z1), 21. günü (Z2) ve 63. günü (Z3) semptom izlem formu ve bortezomib ilişkili toksisite izlem formu araçları ile veriler toplanmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalar istatistiksel olarak Mann-Whitney U nonparametrik, ya da Bağımsız değişkenler t parametrik test kullanılmıştır. P<0,05 istatistiksel anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında sosyo-demografik özellikler açısından fark yoktur (p>0,05). Kontrol grubu hastaları daha fazla sigara kullanmaktadır. Gruplar arasında kalsiyum, platelet, hemoglobin, nötrofil ve eritrosit açısından fark görülmezken, kendi içinde zamana bağlı platelet sayısındaki azalma dikkat çekmektedir. Her iki grupta da zamana bağlı abdominal ağrı mevcut ya da artmaktadır. Diyare ve konstipasyon görülme sıklığı bakımından eğitim alan grupta zamanla azaldığı görülmektedir. Eğitimin anemi üzerine azaltıcı etkisi bulunmazken duyusal ve motor nöropati, bulantı ve kusma ile dispne şiddetini azaltıcı etkisi tespit edilmiştir. Sonuç: Sonuç olarak MM seyrine ve sağkalıma olumlu etkisi olan Bortezomib tedavisinde, hastayı sıklıkla karşılaşılan kemoterapi ilişkili semptomlardan koruma ya da bunları azaltma konusunda verilecek eğitimin etkili ve yararlı olduğu görülmektedir. Bu bulguların daha geniş olgu serilerinde ve daha uzun izlemler ile takibi sonraki çalışmalar için önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Multipl miyelom, Bortezomib, Eğitim, Kemoterapi Kaynaklı Semptomlar

Belirti ve semptomlarBortezomibHasta eğitimi+7
Can Lafçı
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi erişkin acil servisine başvuran pansitopenili hastaların etiyolojik, klinik ve hematolojik karakteristikleri

Giriş Pansitopeni, üç periferik kan hücresi serisinde azalma ile karakterize hematolojik bir bozukluktur ve klinik pratikte sık izlenmektedir. Pansitopeni, ilaca bağlı kemik iliği hipoplazisinden ölümcül kemik iliği yetmezliklerine ve lösemilere kadar uzanan birçok ciddi ve hayatı tehdit eden hastalığın bulgusu olarak ortaya çıkabilir. Hematoloji ve patoloji kliniklerine başvuran pansitopeni hastalarının özellikleri daha önce değerlendirilmiştir ancak acil servise başvuran pansitopeni hastaları daha önce değerlendirilmemiştir. Bununla birlikte, acil servisler sıklıkla pansitopeni ile başvuran hastalar için ilk tanı noktası olarak hizmet vermektedir. Çalışmamızın amacı, üçüncü basamak bir hastanenin acil servisine başvuran pansitopeni hastalarının etiyolojik, klinik ve hematolojik özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem Çalışmaya acil servise pansitopeni ile başvuran 541 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalık varlığı ve laboratuvar verileri hasta dosyalarından elde edildi. Başvuru semptom ve bulguları, pansitopeni etiyolojisi ve pansitopeni ile ilişkili ilaç öyküsü kaydedildi. Hastaların acil servis sonlanımı servis yatış, taburculuk, yoğun bakım ünitesi yatışı ve exitus olarak değerlendirildi. Hastane içi mortalite oranları değerlendirildi, ilk 7 gün içerisinde kaybedilen olgular erken mortalite şeklinde sınıflandırıldı. Hastaların tanımlayıcı ve klinik özelliklerinin hastane içi erken mortalite ve cinsiyete göre gruplandırılarak karşılaştırılması planlandı. "p" değeri 0.05'in altında olan analizler anlamlı kabul edildi. Bulgular Hastaların yaş ortalaması 63,7 ± 16,0 yıl (20-96 yıl) idi. Erkek/kadın oranı 1,2/1 idi. Hastaların %74,5'inde anemi ile ilişkili semptomlar (halsizlik, çarpıntı, solukluk, baş dönmesi), %36,2'sinde nötropeni (ateş) ile ilişkili ve %19'unda trombositopeni ile ilişkili semptom ve bulgular izlendi. Pansitopeninin en yaygın etiyolojileri sırasıyla hematolojik malignite (%34,9), ilaç hipersensitivitesi (%32,0), enfeksiyon (%14,4), megaloblastik anemi (%8,9), non-malign hematolojik hastalık (%3,7), hipersplenizm (%1,8) ve aplastik anemi (%1,1) ve diğer nedenler (%11,8) idi. Hastaların acil sonlanımı %71,1 'inde servis yatışı, %15,1 'inde taburcu, %11,4'ünde YBÜ yatışı şeklindeydi. İlk 7 günlük hastane erken mortalite oranı %4,5 idi. İlk 7 gün içerisinde kaybedilen ve sağ kalan hastalar arasında demografik özellikler, semptom ve bulgular, laboratuvar sonuçları ve acil servis sonlanımı açısından farklılık yoktu. Enfeksiyona bağlı pansitopeni sıklığı ölen hastalarda daha fazlaydı (p<0.001). Erkek hastaların yaş ortalaması kadınlardan yüksekti (p<0.001). Hematolojik malignitelerin (lenfoma) sıklığı erkeklerde kadınlara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0,002). Lenfoma sıklığı (p=0,011) erkeklerde daha yüksek iken, akut lösemi, miyelodisplastik sendrom ve multipl miyelom sıklığında bir fark gözlenmedi. Malign olmayan hematolojik hastalıkların (idiopatik trombositopenik purpura, trombotik trombositopenik purpura) sıklığı kadınlarda daha fazla idi (p=0.030). Bununla birlikte, semptom, bulgular veya acil servis sonuçları açısından cinsiyetler arasında farklılık izlenmedi. Sonuç Acil servise başvuran pansitopenili hastalar farklı demografik, klinik ve etiyolojik özellikler göstermektedir. Çalışmamızda önemli oranı ilk kez acilde tanı alan hematolojik malignite , ilaç hipersensitivitesi , enfeksiyon etiyolojik sebepler arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Hastaların önemli oranı ileri tetkik ve tedavi için diğer servislere yatırılmaktadır. Pansitopeni ile ilişkili bu özelliklerin bilinmesi erken tanı ve tedaviye olanak sağlayarak hastaların prognozlarının geliştirilmesine yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Pansitopeni, Acil servis, Etiyolojik, Klinik, Hematolojik özellikler

Acil servis-hastaneAcil tıpEtyoloji+4
Derviş Kurnaz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hematoloji kliniğinde faktör VII eksikliği tanısı konulan hastaların retrospektif incelemesi

Amaç: Faktör VII (FVII) eksikliği, kalıtsal nadir kanama bozukluklarının en sık görülenidir. Klinik şiddet ile faktör eksikliğinin düzeyi arasındaki korelasyon eksikliği dikkat çekicidir. Çalışmamızda kliniğimizde Faktör VII eksikliği ile takipli 100 hastanın klinik fenotipini araştırdık ve mevcut yönetim durumlarını ortaya koyduk. Gereç Yöntem: 1 Ocak 2009 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Hematoloji Polikliniği'ne başvuran ve Faktör VII eksikliği tespit edilen tanı yaşı 0-18 yaş olgular retrospektif olarak tarandı. Demografik özellikler, kanama fenotipleri ve laboratuvar parametreleri FVII düzeyleri ile beraber değerlendirildi. Cerrahi müdahalelere hazırlık ve akut kanama olaylarına yaklaşım kaydedildi. Bulgular: 100 hastanın ortalama tanı yaşı 97,3 ± 58,0 aydı. 64 hasta izlem parametrelerine dahil edildi ve bu hastaların ortalama izlem süresi 22,9 ± 31,9 aydı. 40 (%40) hasta uzamış kanama, 54 (%54) hasta tetkiklerde bozukluk ve 6 (%6) hasta aile öyküsü nedeniyle başvurdu. Uzamış kanama yakınması ile başvurmayan 60 hastanın %30'unun özgeçmişinde kanama epizodları vardı ve kanama epizodlarının %72,2'si hafif klinik kanama şiddetindeydi. Herhangi bir sağlık kurumu başvurusu gerektirmedi ve bu 60 hasta kanama dışı bir sebep ile rastlantısal tanı aldı. Hastaların çoğu %59 ile hafif derecede faktör eksikliğine sahipti. Yüz hastanın %41'i özgeçmişinde ve tüm izlem süresince asemptomatikti. Kanama epizodu olan 59 hastanın %46'sı hafif klinik kanama şiddetinde kanamalar yaşadı. En sık kanama bölgesi burun kanamasıydı. Menstruasyon çağındaki kadın hastalar ise sıklıkla şiddetli menstrual kanama ile prezente oldu. Klinik kanama şiddet grupları arasında cinsiyet, faktör VII düzeyi ve faktör eksikliği derecesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Veriler INR değeri ile Faktör düzeyinin eksikliği arasında korelasyon oldugunu gösterdi. Sonuç: Çalışmamız tek merkezden, 18 yaş altı 100 hasta ile Türkiye'nin en kapsamlı çalışmalarından biridir ve FVII eksikliğinin nadir görülmediğine dikkat çekmektedir. Tetkiklerde bozukluk ve aile öyküsü nedeniyle başvuran grubun büyük çoğunluğunun özgeçmişinde hafif şiddette kanama epizodu tariflemesi ve kanama dışı bir sebep ile rastlantısal tanı alması prevelansın aslında daha fazla olduğunu ve keşfedilmeyi bekleyen vakaların varlığını düşündürmektedir. Faktör VII düzeyleri ve koagülasyon parametreleri klinik tablonun ciddiyeti ile korelasyon göstermez. Tanı ve hastanın yönetimi aşamasında aile öyküsü ve özgeçmiş kanama epizodlarının ayrıntılı sorgulanması önem taşır. Bununla birlikte, klinik kanama şiddetini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve klinik yaklaşımın netleştirilmesi adına daha geniş bir kohortun verilerine ihtiyaç vardır.

Faktör VIIFenotipHematoloji+6
Ayşen Durak Aslan
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hematoloji kliniğinde çalışan hemşirelerin iletişim ve empati becerilerinin değerlendirilmesi

Bu araştırma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup, hematoloji hemşirelerinin iletişim ve empati becerilerinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ankara ilinde bulunan Atatürk Eğitim ve Araştırma, Gazi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastaneleri'nin hematoloji kliniklerinde Aralık 2014-Haziran 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Hematoloji kliniğinde çalışan 76 hemşire örneklemi oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; hemşireler için sosyo-demografik veri toplama formu, İletişim Becerileri Ölçeği(İBÖ) ve Empatik Beceri Ölçeği (EBÖ) kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hemşirelerin % 48.7'si 26-35 yaş gurubunda, %53.9'u evli ve %27.6'sı C Hastanesinde, % 53.9'u hemşire olarak, %71.1'i hematoloji kliniğinde 12-36 ay süresiyle, %61.8'i nöbet-vardiya sistemi ile ve %75'i servis hemşiresi olarak çalışmaktadır. Hematoloji hemşirelerine uygulanan EBÖ ve İBÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmediği halde zayıf, pozitif yönlü ve doğrusal bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışma sonucuna göre, incelenen literatürler doğrultusunda iletişim ve empati becerileri birbirleri ile ilişkili olmalarına rağmen, bu çalışmada bir ilişki saptanmamıştır. İletişim becerilerinin etkili olması empati becerilerinin de etkili olacağı anlamına gelmemektedir. Bu çalışma hematoloji alanına özgü hazırlanmıştır, özellikle hemşirelerin iletişim ve empati becerilerinin bir çok alana özgü incelenmesi ve değerlendirilmesi önerilmektedir.

EmpatiEmpatik beceriHematoloji+7
Behice Belkıs Ayan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

12 haftalık antrenman programının 11-14 yaş kız ve erkek atletlerin bazı fizyolojik ve motorik özellikleri üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı; 12 haftalık antrenman programının 11-14 yaş kız ve erkek atletlerin bazı fizyolojik ve motorik özellikleri üzerine kronik etkilerini incelemek ve cinsiyet değişkenine bağlı olarak karşılaştırmaktır. Antrenman programının etkilerini belirlemek için boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), Cooper testi, 50 metre sprint testi, spirometrik ölçümler ve hematolojik ölçümler yapılmıştır. Yaşları 11-14 arasında değişen 20 kız, 17 erkek atlet çalışmamıza gönüllü olarak katılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre 12 haftalık antrenman öncesi ve sonrasında boy (cm) ve vücut ağırlığında (kg) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<.05). Ayrıca 12 haftalık antrenman sonrası şu motorik, spirometrik ve hemotoljik parametreler arasında anlamlı fark görülmüştür: Cooper ve 50 metre test sonuçları, FEV1 (lt), MVV (lt/dk) ve RBC (milyon/mm3), Hb (gr/dL), Hct (%), MCHC, MCH değerleri (p<.05). Atletlerin hem FEV1 (lt) hem de MVV (lt/dk) değerleri antrenman sonrası artmıştır. Antrenman sonrası RBC (milyon/mm3), Hb (gr/dL), Hct (%) değerleri anlamlı düzeyde artarken MCHC ve MCH değerleri anlamlı düzeyde azalmıştır. Cooper test sonuçları artmış fakat 50 metre sprint süreleri azalmıştır. Kız atletlerin sonuçlarına göre; antrenman sonrası boy (cm), Cooper test sonuçları, FVC (lt), FEV1 (lt) ve MVV (l/dk), RBC (milyon/mm3), Hb (gr/dL), Hct (%) artmış fakat MCH değerleri ve 50 metre sprint süreleri azalmıştır (p<.05). Erkek atletlerin sonuçlarına göre ise; boy (cm), vücut ağırlığı (kg), Cooper test sonuçları, RBC (milyon/mm3), Hb (gr/dL), Hct (%) artmış fakat MCH değerleri ve 50 metre sprint süreleri azalmıştır (p<.05).

AntrenmanAtletizmErgenler+6
Serhat Kökten
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Çanakkale'de sulak alanlarda yaşayan Emys orbicularis ve Mauremys rivulata türlerinin yaşam alanlarının hematoloji ve plazma biyokimyası üzerine etkisi

Çanakkale'de yayılış gösteren Emys orbicularis (Linnaeus, 1758) ve Mauremys rivulata (Valenciennes, 1833) türlerine ait kan örneklerinden hematolojik olarak eritrosit sayısı, lökosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, Ortalama eritrosit hacmi, Ortalama eritrosit hemoglobini, Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu ve Plazma biyokimyasına ait Total protein, Glukoz, Trigliserit ve Üre gibi parametreler farklı yöntemler ile incelenmiştir. Türlerin yaşadığı tatlı suların ekolojik özellikleri (çözünmüş oksijen, ph, iletkenlik ve sıcaklık) belirlenmiştir.Bu çalışmanın sonuçlarına göre Emys orbicularis ve Mauremys rivulata türlerinde hematolojik verilere göre sexüel dimorfizm bulunamazken, plazma biyokimyası bakımından trigliserit değerinde sexüel dimorfizm vardır. Üreme ve üreme sonrası dönem arasında hematolojik değerler bakımından farklılık belirlenemezken, plazma biyokimyasal değerler bakımından dişilerde trigliserit ve total protein miktarında farklılık tespit edilmiştir. Türler arasında ise hematolojik değerler bakımından lökosit sayısında, plazma biyokimyasal değerler bakımından trigliserit ve total protein miktarında farklılık saptanmıştır. Yaşadığı biyotopların su kalitesine göre E. orbicularis türünde eritrosit ve lökosit sayısında M. rivulata'da ise eritrosit, lökosit sayısı, OEH ve OEHb değerlerinde farklılık tespit edilmiştir. E. orbicularis türünde kurak ve sulak döneme göre biyokimyasal olarak total protein ve üre miktarında farklılık tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Emys orbicularis, Mauremys rivulata, Hematoloji, Plazma Biyokimyası, Ekoloji

BiyokimyaEkolojik çevreHematoloji
Nilgün Yılmaz
Çanakkale Onsekiz Mart University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerde mikrosatellit stabil ve instabil hastaların klinikopatolojik özellikleri; preoperatif hematolojik parametreleri ve sistemik inflamatuar skorlama sistemleri ile ilişkisinin incelenmesi

Giriş: Kolorektal kanserler, Türkiye Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde erkeklerde akciğer ve prostattan sonra üçüncü sırada, kadınlarda ise meme ve tiroid kanserlerinden sonra üçüncü sırada görülmektedir. Sporadik kolon kanserlerinde mikrosatellite instabilite (MSI) durumunun belirlenmesi hastalığın tedavisi açısından önem taşır. Amaç: Amacımız, kolon kanseri hastalarında belirli klinik ve patolojik özelliklerin ve preoperatif hematolojik parametreler ile sistemik inflamatuar skorlama sistemlerinin mikrosatellit instabilite ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmamıza immünhistokimyasal olarak mismatch repair protein ekspresyonu patoloji raporu ile belirlenen 453 kolorektal adenokarsinom vakası dahil edilmiştir. Hastalar mikrosatellit stabil ve instabil olarak iki gruba ayrılmıştır. Retrospektif olarak planlanan çalışmamızda; tümör boyutu, tümör invazyon derinliği, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, tümör diferansiyasyonu, tümör klinik evresi, operasyonda çıkarılan lenf nodu sayısı, metastatik lenf nodu sayısı, tümör lokalizasyonu gibi patolojik veriler ve preoperatif hemoglobin, nötrofil, lenfosit, monosit, platelet sayıları gibi hematolojik veriler ile sağkalım ve takip süreleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: TNM evrelerinin MSİ ve MSS gruplarına göre dağılımında anlamlı fark bulundu (p=0,007). MSS hastaların %37,3'ü evre 3 iken MSİ hastaların büyük çoğunluğu evre 2 'dir (%57,1). MSİ grupta diseke edilen lenf nodu sayısı daha fazladır (p<0,001). Lenf nodunda metastaz olma olasılığı ise MSS grubunda daha yüksektir (p=0,018). Kötü prognostik kriter olan grade'in gruplara göre dağılımında ise kötü grade %25'e karşı %7,1 oranı ile MSİ grupta daha fazladır. Bu çalışmada, NLR, PLR, LMR oranlarında mikrosatellit stabil ve instabil gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu ortaya konmuştur(p<0,05). NLR ve PLR oranları mikrosatellit instabil grupta yüksek iken LMR mikrosatellit stabil grupta istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksektir. Sonuç: Mikrosatellit instabil vakaların daha düşük bir TNM evresine sahip olduğu, bu vakalarda daha fazla lenf nodu diseksiyonu yapıldığı ve bu vakaların daha az lenf nodu metastazı yaptığı saptanmıştır. Çalışmamızda, NLR, PLR ve LMR oranları için bir cut-off değeri belirlenmiş olup bu değerlerin üzerindeki hastaların yüksek sensitivite ve spesifite ile mikrosatellit instabil olduğu bulunmuştur. Tam kan sayımından kolaylıkla elde ettiğimiz veriler ile mikrosatellit instabilite olasılığına işaret ettiğimiz bu çalışma sonucunda belirlediğimiz cut-off değeri üzerindeki hastalar ileri tetkiklere yönlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Kanser, Mikrosatellit instabilite, Sistemik inflamatuar skorlama sistemleri

HematolojiKan parametreleriKolorektal neoplazmlar+5
Atilla Badem
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı metabolik cerrahi yöntemlerle operasyon geçirmiş hastaların operasyon öncesi ve sonrası hematolojik ve biyokimyasal parametrelerin retrospektif olarak fizyolojik açıdan değerlendirilmesi

Bu çalışma farklı metabolik cerrahi yöntemi uygulanan hastaların operasyon öncesi ve sonrası uzun dönem takiplerinde laboratuar bulgularını fizyolojik açıdan değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma Ocak 2015 – Aralık 2017 tarihleri arasında İstanbul Özel Etiler Hastanesi'nde LTB, LMGB+K, LTB+K, LDSGİİ+K, LSG, LMGB, LREYGB ve LNDSGİİ operasyonu geçirmiş 192 hasta bilgileri üzerinde retrospektif olarak çalışılmıştır. Araştırmaya alınan hastaların preoperatif ve postoperatif 1.ay, 3.ay, 6.ay, 9.ay ve 12.ay dönemlerinde hematolojik ve biyokimyasal parametrelerdeki değişiklikler değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme Shapiro Wilk Testi, Friedman Testi, Wilcoxon Testi ve Posthoc Tamhane's T2 analizi kullanılarak p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgularımızda hematolojik parametrelerin tamamı, preoperatif dönemde ve postoperatif dönemde normal referans aralıklarında bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelerden HbA1c, AKŞ, TKŞ, Fruktozamin, CRP, HDL, LDL, Total Kolesterol ve TG parametreleri ile HOMA-IR, İA ve İT parametreleri preoperatif dönemde referans aralıklarının üzerinde olup, postoperatif dönemde ise referans aralıklarına düşerek p=0.000 düzeyinde anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak metabolik cerrahi operasyonunun biyokimyasal ve hormonal parametrelerde fizyolojik açıdan önemli değişiklikler meydana getirdiği tespit edilmiştir.

Biyokimyasal özelliklerCerrahiHematoloji+3
Harun Gencer
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Metotreksat hepatotoksisitesinde bor ve B17 vitamini uygulaması sonrası histolojik değişiklikler ve serum tiyol-disülfit dengesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bir folik asit antagonisti olan metotreksat (MTX), bazı kanser türlerinin yanı sıra çeşitli inflamatuar hastalıkların tedavisinde de kullanılan kemoterapötik bir ilaçtır. Bu çalışmadaki amaç; MTX'ın hepatotoksik yan etkisine karşı Borik Asitin (BA) etkilerini ışık mikroskobik ve biyokimyasal düzeyde incelemektir. Gereç ve Yöntem: Her grupta 6 Erkek Wistar Albino rat olacak şekilde; kontrol, MTX, BA, B17, BA+B17, MTX+B17, MTX+BA, BA+MTX, MTX+BA+B17 olarak 9 gruba ayrıldı. Deneylerin 11. gününde tüm gruplardaki ratların karaciğer dokuları intraperitoneal (i.p) uygulanarak oluşturulan anestezi (75mg/kg ketamin +10mg/kg xylazine) altında yapılan dekapitasyondan sonra midsagittal insizyonla hızlıca çıkarıldı. %10'luk formaldehit ile tespit edildi. Parafin bloklar hazırlandı ve bloklardan 4μm kalınlığında kesitler alındı. Hematoksilen & Eozin (H&E) ve Masson Trichrom boyası ile boyandı. Olympus BX43 fotomikroskop ile incelenip fotoğraflandı ve skorlama yapıldı. Ayrıca ratların serumlarında çeşitli oksidan(disülfide, %disülfide/native thiol, MPO, LOOH) ve antioksidan(native thiol, total thiol, katalaz, albümin) karaciğer fonksiyon testleri ölçüldü. Çalışmada ölçülen tüm biyokimyasal testler Siemens ADVIA 1800 Oto Analizöründe (siemens healthycare GmbH, Erlangen, Germany) çalışıldı. Bulgular: Işık mikroskobik incelemelerde MTX verilen rat karaciğerlerinde sinüzoidal dilatasyona, hepatosit dejenerasyonuna, vasküler konjesyon-tromboza, inflamatuar infiltrasyon bulgularına rastlandı. Borik Asitin koruyuculuğunun tedavisinden daha etkili olduğu gözlendi. MTX verilen gruplarda lipid hidroperoksit, MPO ve disülfid gibi oksidatif stres ile ilişkili parametrelerin düzeyi arttı, buna karşılık native tiyol, total tiyol ve katalaz gibi antioksidan parametrelerin düzeyi azaldı. Sonuç: Bu çalışmada metotreksat ile meydana gelen karaciğer hasarında, borik asitin koruyucu etkisinin tedavi edici etkisinden daha fazla olduğu belirlendi. Metotreksatın oluşturduğu oksidatif hepatotoksisite tiyol disülfit dengesini bozarak oksidasyon lehine kaymasına sebep oldu. Bulgularımız ışığında MTX tedavisine başlamadan önce hastalara hem lipofilik hem de hidrofilik özelliklere sahip olan amfipatik tiyol donörleri (alfa-lipoik asit vb.) uygulanmasının MTX'ın yan etkilerini anlamlı düzeyde azaltacağı öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Borik asit, disülfid, metotreksat, oksidatif stres, tiyol

DisülfitlerHematolojiHistoloji+4
Andaç Kipalev Neşelioğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

COVID-19 pandemi döneminde hematoloji-onkoloji hastalarının enfeksiyon kontrolü ve yönetiminde hemşirelerin izolasyon uyumu

COVID-19 pandemisi tüm dünyayı etkisi altına alarak sağlığı olumsuz yönde etkilemiş ve birçok ölüme neden olmuştur. Dünyadaki tüm insanların, COVID-19 bulaş nedeniyle hastalık ve ölüm riski taşımasının yanı sıra diyabet, hematoloji-onkoloji, kardiyovasküler hastalıklar gibi kronik hastalığa sahip bireyler için riskin daha fazla olduğu COVID-19 vaka izlemi takiplerinde görülmüştür. Görülen bu riskler nedeniyle bu hastaların bakım ve tedavisinde önemli rol ve sorumlulukları bulunan hemşirelerin, enfeksiyon kontrol ve yönetiminde yeri ve önemi oldukça büyüktür. Bu araştırma, COVID-19pandemi döneminde hematoloji-onkoloji hastalarının enfeksiyon kontrol ve yönteminde hemşirelerin izolasyon uyumunu belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı bir araştırma olarak gerçekleştirildi. Araştırma Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yetişkin ve pediatri hematoloji-onkoloji birimlerinde ayaktan ve yataklı tedavi kurumlarında çalışan 80 hemşire ile Ocak 2021 – Şubat 2021 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Araştırmanın verileri 'Sosyo-Demografik Özellikleri Tanılama Formu' ve 'İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği' kullanılarak toplandı. Veriler SPSS 25.0 programında frekans, yüzde, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler ve korelasyon analizi yapıldı. Normal dağılıma uygun olan veriler Student T testi, One Way Anova testi kullanılarak değerlendirildi. Hemşirelerin %92,5'i kadın, %33,8'i evli, %43,8'i lisans ve %27,5'i yüksek lisans mezunudur. Hemşirelerin aile üyelerinin %55'inin kronik hastalığı vardır. Pandemi döneminde hemşirelerin %83,8'i evde konakladığını söylemiştir. Hematoloji-onkoloji hemşirelerinin %40'ı COVID-19 enfeksiyonuna yakalanmıştır. Aynı zamanda, hemşirelerin %45'ine çevresindeki insanların bakış açısı olumlu yönde olduğu görülmüştür. Hemşirelerin %77,5'i COVID-19 Rehberi'nden haberdar olduğunu ifade etmiştir. Hematoloji-onkoloji hemşirelerinin İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği puan ortalaması 73, 70±7, 365 olarak bulunmuştur. Bu araştırmanın verileri doğrultusunda hemşirelerin COVID-19 Rehberi'nden haberdar olması, pandemi döneminde hemşirelerin çevresindeki insanların bakış açısının olumlu olması, hemşirelerin aile üyelerinin kronik hastalık varlığı, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, pandemi döneminde konaklama yeri genel izolasyon uyumunu artırma yönünde anlamlı bir belirleyicisi olduğu bulundu. Sonuç olarak hemşirelerin güncel rehberlerin takibi ve hemşirelik mesleğindeki eğitim düzeyi gibi değiştirilebilir faktörleri geliştirerek izolasyona uyumu artırılabildiği görülmektedir. Bu bağlamda kurum içinde COVID-19 enfeksiyon kontrolü ve yönetimi konusundaki eğitimler artırılarak güncel rehberlerin içeriği hemşireler ile paylaşılmalı ve hemşirelerin güncel rehber takibinin enfeksiyon kontrolü ve yönetiminde uyumu artırma yönüne dikkat çekilerek hemşireler teşvik edilmelidir.

COVID 19EnfeksiyonlarHematoloji+6
Kübra Şentürk
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00

Related subjects