Yunanistan
Bu konu başlığı altında 143 tez
Yunanistan'da albaylar cuntası dönemi dil ve eğitim politikaları (1967-1974)
Eğitim her şeyden önce siyasi bir meseledir. Devletin egemen ideolojik aygıtlarının temel bir unsuru olan eğitim, siyasi ve toplumsal bağlam göz önünde bulundurularak bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmalı, analiz edilmeli ve değerlendirilmelidir. Yunanistan'da dil ve eğitim meseleleri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren reform ve karşı-reform ekseninde şekillenmiş, eğitimde halk dili hareketini temsil eden liberal-ilerici ve eğitimde Katharevousa yanlılığını temsil eden muhafazakâr-gerici yaklaşım çerçevesinde yoğun tartışmalara konu olmuştur. Yunan Dil Sorunu bağlamında Katharevousa ile Dimotiki arasındaki mücadele, her daim eğitim alanına sirayet etmiş, dil ve eğitim politikalarının belirlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Bu çerçevede, Katharevousa zihniyetinin son temsilcisi Albaylar Cuntası olmuştur. Cunta rejimi, kendinden önceki muhafazakâr yaklaşımların muhtelif unsurlarını eğitim alanında sürdürmüş ve kendisini bir nevi Katharevousa'nın koruyucusu olarak konumlandırmıştır. İktidarı ele geçirdikten sonra eğitim meselelerine hızlı bir şekilde müdahil olan rejim, liberal-ilerici unsurlar taşıyan 1964 reformunun tüm izlerini ortadan kaldırmıştır. Yunan-Hristiyan ideallerine koşulsuz bağlılık gösteren cunta rejimi, antikomünist ideolojiden beslenerek siyasi ve toplumsal meşruiyetini bu doğrultuda sağlamaya çalışmış, dil ve eğitim politikaları aracılığıyla toplumu şekillendirme çabasına girişmiştir. Çalışmanın giriş bölümünde araştırmanın sorunsalı, önemi, amacı ve yöntemi açıklanmış, birinci bölümünde araştırmanın kuramsal çerçevesi ortaya konulmuştur. İkinci bölümde 1967 yılına kadar Yunanistan'da eğitim ve dil politikalarının dönüşümü ele alınmış, üçüncü bölümde Yunanistan'da askerî cuntaya varan sürecin siyasi, toplumsal ve ekonomik nedenleri incelenmiştir. Dördüncü ve sonuç bölümlerinde ise Albaylar Cuntası döneminin dil ve eğitim politikalarının çözümlenmesine temel teşkil eden unsurlar ortaya konmuş ve bu veriler çalışma boyunca inşa ettiğimiz kuramsal bağlam çerçevesinde irdelenmiştir.
Batı Trakya azınlığın sivil toplum örgütleri bağlamında Türkiye ve Yunanistan dış politikalarına etkileri
Batı Trakya, Balkan coğrafyasında Türklerin M.Ö. yerleştikleri bir coğrafi bölgedir. Tarihsel süreçte Kuzey'den sıcak denizlere Güneye ulaşmak isteyen Rusya için Boğazlar ile Dedeağaç Limanı ticaretin ve denizlere ulaşmanın iki önemli seçeneğidir. Bu dönemde Osmanlı hâkimiyeti yüzyıllar boyunca adil yönetim anlayışı içinde her tebaaya ve inanca özgürlük getirmiştir. İslam dini ve Türk kimliğinin Balkanlar'da her daim adalet ile anılması başka dinlere mensup halkların ilgisi ile karşılanmıştır. Böylece İslam ve Türklük beraber anılmaya başlanmış ve bütün olarak algılanmıştır. Fakat değişen koşullar ve hâkimiyet Balkan coğrafyasında birlik içinde yaşamanın zorluklarını etnik kimlik ve dini mücadeleye bırakmıştır. Türklerin Balkan coğrafyasındaki gücü zayıflamaya başladığından itibaren "Küçük Asya" olarak adlandırılan Anadolu topraklarından dahi sürülmek için planlar Türkler üzerine yapılmıştır. Türklerin kurtuluş savaşı ile birlikte gösterdikleri var oluş mücadelesi sonucu kurdukları yeni Cumhuriyet, Avrupa'nın Balkanlar üzerinde tekrar hesap yapmasına neden olmuştur. Yaşanan gelişmeler neticesinde Batı Trakya, Türklerin Avrupa'ya açılan üssü konumuna gelmiştir. Fakat bu coğrafya aynı zamanda etnik kimliği ve dini inançları farklı olan insanlara yapılan haksızlıklarla anılmaya başlamıştır. Tarihin hiçbir döneminde hukuk dışı yollara yönelmeyen Türkler, bu bölgede maruz kaldıkları baskı ve zulümleri duyurmak için örgütlü olarak, aynı zamanda hukuk dışına çıkmadan var olma mücadelelerini tüm dünyaya anlatmak zorunda kalmışlardır.
Yunanistan'da Osmanlı Dönemi (Tourkokratia)'nin anlatımı: Istoria tou Ellinikou ethnous (ιστορία του Ελληνικού έθνους) örneği (1453-1669)
Bu çalışma, Yunanistan tarihi alanında temel çalışmalardan birisi olarak kabul edilen ve Yunanca kaleme alınmış ansiklopediden yararlanılarak Türkiye merkezli bir bakış açısı ile meydana getirilmiştir. Kaynak olarak kullanılan ve Yunan tarih yazımında en önemli çalışmalardan biri olan İstoria Tou Ellinikou Ethnous adlı ansiklopedide anlatılan ve yaklaşık 400 yıl süren Yunanistan'daki Osmanlı hâkimiyeti (Tourkokratia, 1453-1669) dönemi bu çalışmanın konusunu oluşturmuştur. Bu tezde, İslamlaştırma, devşirme, Ortodoksluğun Müslüman bir ülkede varlığını devam ettirmesi, Osmanlı'ya karşı muhalif eylemler ile Batı'ya giden Yunanların eğitim alanlarında yaptıkları değişim ve gelişimler gibi konular adı geçen çalışma doğrultusunda incelenerek değerlendirilmiştir. Bu tez içerisinde 1453-1669 yılları arasındaki dönem için İstoria Tou Ellinikou Ethnous (Yunan Ulusu Tarihi) adlı ansiklopedide verilen bilgiler önce konulara göre tasnif edilmiş ve bu bilgiler Türkiye'deki tarih yazımı ile değerlendirilerek farklılıklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dört bölümden oluşan tezde her bir bölümde öncelikle ana ve alt başlıklar altında Yunan tarih yazımında (İstoria Tou Ellinikou Ethnous) konuların işleniş şekli ve yorumlanması yer almıştır. Sonuç bölümünde ise bu konuların Türk tarih yazımında nasıl işlendiği ve anlatıldığına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tourkokratia, Göçler, Fetihler, Yunanistan, Türk, Algı, İmaj, Nüfus
Kuyud-ı kadim arşivindeki 416 numaralı deftere göre Kuzey Yunanistan'da Osmanlı vakıfları
Vakıflar dini gerekçeler ön planda tutularak toplumun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmuş kurumlardır. Bu çalışma yaklaşık beş asır Osmanlı toprağı olmuş olan Kuzey Yunanistan'da kurulmuş olan Osmanlı vakıflarının tespiti önem arz etmektedir. Kuyud-ı Kadim arşivindeki 416 numaralı Siroz evkâf defterinde Timurhisar, Yenice-i Karasu, Kavala, Serez, Drama, Zihne, Gümülcine, Mekri ve İnöz şehirlerinde kurulan vakıfları bir arada görmemiz mümkündür. Siroz evkâf defterini incelerken bu defter sayesinde vakfa bağlı köyler, cemaatler ve mahalleler hakkında bilgi sahibi olarak bölgenin nüfusuna da erişebilme imkânımız olmuştur. Ayrıca bu vakıf defteri sayesinde köylerde ekilen tarım ürünleri ve elde edilen başka alanlardaki ekonomik faaliyetlere de ulaşabilmemiz mümkün olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Vakıf, Osmanlı, Kuzey Yunanistan, Serez, Kavala, Drama, Demirhisar, Gümülcine, Zihne, Yenice-i Karasu.
The European Union and "Asylum shopping": A comparative analysis
Throughout history, people have moved from one place to another either individually or in groups due to various reasons, making migration movements common and widespread. Among migrants, refugees—who are defined as forced migrants uprooted by fear of persecution, conflicts and violence—have a particular place since refugee protection is a multi-faceted issue affecting countries and regions. Europe, and the European Union (EU) in particular, had previously encountered mass migration movements. Nevertheless, the ongoing refugee protection crisis—which started in 2011 following the turmoil in the Middle East and North African countries and peaked in 2015—has turned into an unprecedented humanitarian crisis. Although the EU tried to respond to the protection needs of asylum seekers reaching its territory under the framework of the Common European Asylum System (CEAS), it has failed to properly manage the crisis. As a result of this, the inherent deficiencies of the CEAS have also become apparent. In this vein, the main objective of this thesis is to analyse the issue of asylum shopping—a significant problem of the EU in the field of asylum and migration—and to determine its extent and underlying reasons with a focus on the recent refugee protection crisis. To this end, four EU Member States—namely Greece, Germany, Hungary and Sweden—are selected as representative cases, and their asylum policies and practices are compared and contrasted. Based on such analysis, this thesis concludes that there are vast differences among the asylum policies and practices of the EU Member States, and due to the failure of the EU in ensuring complete harmonisation, asylum shopping problem has continued during the recent crisis.
Yunanistan ekonomik krizi kökeni ve uygulanan para politikalarında finansal kurumların dönüşümü
2007 yılında ABD'de konut sektöründe oluşan kriz, tüm Avrupa'ya yayılarak evrensel boyuta ulaşmıştır. Avrupa'da özellikle Yunanistan ve çevre ülkelerini etkisi altına almış, krize ani tepki veremeyen çevre ülkeleri krizden oldukça olumsuz etkilenmişlerdir. Krizle beraber yüksek borçlar oluşmuş, işsizlik, enflasyon sorunları baş göstermiş ve cari denge olumsuz etkilenmiştir. Kriz Yunanistan'da en çok GSYH oranla bütçe açığının ve borçların en yüksek olduğu zamanlarda hissedilmiştir. AB, IMF ve AMB aralarında grup oluşturarak Yunanistan için kurtarma paketlerine onay vermişlerdir. Kurtarma paketine karşılık istenilen kemer sıkma politikaları genel olarak, mali, finansal ve yapısal politikaları kapsamıştır. Yunanistan'ı ekonomik krizlere karşı kırılgan konuma sokan ülkenin kendi içerisinde yaşadığı sorunlar (transfer harcamalarının yüksek olması, devlet borçlanma, askeri harcamalar ve ücretler) ve mali yapıda yaşadığı dengesizlikler olmuştur. Bilinenin aksine bu faktörler, ülkeyi krize sürükleyen asıl nedenler olmayıp, krize elverişli ekonomik yapı oluşturmuştur. Krizin temel kaynağı dışarıdan yansıyan unsurlar olduğu ortaya çıkmıştır. Şöyle ki; 2008 yılında ABD'de başlayan küresel finansal kriz ile meydana gelen durgunluk, Yunanistan'ın GSYH'sında önemli oranda azalmaya yol açmıştır. Hali hazırda Yunanistan'da gelir toplama mekanizmalarının sağlıklı işlememesi, Euro'ya geçişle kredi olanaklarının artması, bunun sonucunda faiz dışı harcamaların %8'e çıkması, yüksek transfer harcamaları, emeklilik zamları ve ikramiyelerin ülkede cari işlemler açığını ve bütçe açığını yaratması ülkenin krize karşı etkinsizliğine ve hazırlıksız yakalanmasına neden olmuştur. Basit ifadeyle Yunanistan ekonomisi tek bir sarsıntıyla yıkılacak duruma gelmiştir. Bu çalışmada, Yunanistan'da oluşan ekonomik krizin kökenlerine, ülkede yarattığı etkilere, alınan tedbirlere ve Yunanistan dâhil tüm ülkelerin finansal kurumları üzerindeki etkilere yer verilmiştir.
6-7 Eylül olayları'nda basının rolü ve azınlıklara karşı tutumunun değerlendirilmesi
Siyasi tarihimize 6-7 Eylül Olayları olarak geçen hadiseler; 1955 yılında İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde çoğunluğunu Rumların oluşturduğu azınlıklara karşı girişilmiş baskı, şiddet ve talan hareketidir. Olaylar 6 ve 7 Eylül tarihlerinde meydana geldiği için siyasi tarihimize 6-7 Eylül Olayları olarak geçmiştir. Bilindiği üzere 20. yüzyıl başlarında imparatorluklar devri kapanmaya başlamış, yıkılan imparatorluklar yerini ulus-devletlere bırakmışlardır. 20. yy. ilk yarısında yıkılan imparatorluklardan biri de Osmanlı İmparatorluğuydu. Osmanlı İmparatorluğu Anadolu, Balkanlar, Ortadoğu coğrafyasında uzun yıllar hüküm sürmüş çok kültürlü ve çok uluslu bir devletti. 1. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yanında yer alan Osmanlı İmparatorluğu İttifak Devletleri'nin savaşı kaybetmesiyle dağılma sürecine girdi. 1. Dünya Savaşı'nın galipleri masa başında yaptıkları planlarla Anadolu'yu paylaşmak istediler ve işgallere başladılar. İşgallere karşı Anadolu insanının verdiği kurtuluş mücadelesi zaferle sonuçlandı ve yıkılan imparatorluğun yerine bir ulus-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk bakiyesi üzerine kurulan bir devlet olduğundan, sınırları içerisinde çok farklı etnik ve kültürel toplulukları barındırmaktaydı. Bunlardan bazıları olan Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler Lozan Antlaşmasıyla azınlık statüsüne kavuşmuş ve bazı haklar elde etmişlerdi. Ulus-devlet temelinde yükselen genç Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman azınlıkların ve farklı etnik unsurları tek potada eritme amaçlı girişimlerde bulunmuştur. Siyasi tarihimize 6-7 Eylül Olayları olarak geçen hadiseler, bu girişimlerin şiddet ve kanla sonuçlandığı olaylardır. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde yaşayan ve çoğunluğunu Rumların oluşturduğu azınlıklar baskı ve şiddete maruz kalmış, bazıları hayatını kaybetmiş, ibadethaneleri yağmalanmış ve birçoğunun iş yeri talan edilmiştir. 6-7 Eylül Olayları'nın hemen öncesinde Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Sorunu kaynaklı bir dizi kriz iki ülke arasındaki ipleri fazlasıyla germişti. Bu gerginlik en ufak bir olayın bile karşı taraf aleyhine propaganda malzemesi yapılabileceği bir noktaya ulaşmıştı. İşte böyle bir ortamda 6 Eylül 1955 günü İstanbul Expres Gazetesi Atatürk'ün Atina'da doğduğu eve bomba atıldığı (bunun bir ses bombası olduğu ve evin sadece bir camının kırıldığı sonradan öğrenilecektir.) haberini yıldırım baskı ile manşetten okuyucularına ulaştırmıştır. Bu haberlerin etkisiyle galeyana gelen halk Beyoğlu Bölgesi'nde Rum ve diğer azınlıklara ait ev ve işyerlerini yağmalamaya başladı. Olaylar o kadar hızlı yayıldı ki; diğer semtlerde ve Ankara, İzmir gibi şehirlerde yaşayan azınlıklar da bu yağma girişiminden nasibini aldı. 6-7 Eylül 1955 tarihinde çıkan bu hadiselerden sonra ortaya çıkan tablo vahimdi. Azınlıklara karşı birçok ev, işyeri, okul ve ibadethane yakılmış, yıkılmış, birçok kişi yaralanmış ve bazıları da hayatını kaybetmiştir. Bu elim olaylardan sonra azınlıkların büyük bir kısmı yıllardır yaşadıkları ve kendi öz vatanları saydıkları Türkiye'den göç etmek zorunda kalmışlardır. 6-7 Eylül Olayları'nın öncesinde Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs sorunu yaşanmış ve başta Hürriyet Gazetesi başta olmak üzere basının büyük bir kısmı Kıbrıs meselesinin kamuoyunun gündemine girmesini sağlayan yayınlar yapmışlardır. Yapılan bu yayınlarda çoğu zaman Yunan halkını ve Türkiye'de yaşayan Rum azınlığı rencide edici ifadeler yer almıştır. Rum azınlık karşısında kullanılan bu tahrik edici üslup, kitlelerin öfkesinin giderek artmasına neden olmuş ve bu şekilde 6-7 Eylül Olayları'nın taşları döşenmiştir. Yapılan bu çalışmada basının "nefret söylemi" içeren yayınlar yaptığında kitlelerin psikolojisini etkileyerek büyük toplumsal felaketlere yol açabileceği 6-7 Eylül Olayları üzerinden anlatılmış Anahtar Kelimeler: 6-7 Eylül Olayları, Azınlıklar, Kıbrıs Sorunu, Basının Rolü
The conflict between Turkey and Greece in East Meditarrenean
The thesis aims to explain the reason for the rising tension between Turkey and Greece in the East Mediterranean in recent years. In this direction, firstly, the gap in the literature was revealed and the power vacuum thesis was put forward in order to fill this gap. Then, the current change in the international system is explained from the offensive realist perspective. Finally, the historical conflict between Turkey and Greece in the East Mediterranean is analyzed in the context of the power vacuum in the international system. The East Mediterranean, which has a great strategic and geopolitical importance throughout history has entered into a new transformation process with problems such as the Arab Spring, the Syrian civil war and the discovery of new energy sources. This transformation, which covers many areas such as energy, economy, ideology and security, also causes problems in the relations between regional powers. One of the most important examples of this is the high tension between Turkey and Greece arising from the sovereignty issues regarding the maritime jurisdiction areas. In addition, the power shift caused by the rise of Russia and China against the US in the international system also showed its effect in the Eastern Mediterranean, and the US lost its hegemon position in the region since the 1980s. The main argument of this study is that the instability in the international system leads to a power vacuum in the East Mediterranean, while the power vacuum increases the instability in the region and triggers the conflict environment between Turkey and Greece. Keywords: East Mediterranean, Greece, International System, Power Vacuum, Turkey
Tasfiye talepnamelerine göre Yunanistan'dan mübadil olarak gelen Romanların sosyo-ekonomik durumları ve iskânı
I. Dünya Savaşının sona erdiği 1918 yılında pek çok ülke barışa kavuşurken, Osmanlı coğrafyası emperyalist devletlerin işgallerine maruz kalmıştır. İşgallere karşı direnen Türk milleti, Sevr Antlaşmasını geçersiz sayarak, yerine daha onurlu bir antlaşma olan Lozan Antlaşmasını imzalamıştır. Milli Mücadelenin sona ermesi ile birlikte, Anadolu'dan Yunanistan'a giden Rumların sevk ve iskânı önemli bir sorun olmuştur. Her iki devletin de azınlık sorunlarıyla artık uğraşmak istememesi, zaten fiilen büyük oranda gerçekleşmiş olan nüfus mübadelesini gündeme getirmiştir. Lozan görüşmelerinin hemen başında gerçekleşen mutabakat sayesinde Türkiye'de yaşayan Ortodoks Rumlar ile Yunanistan'da yaşayan Müslümanların mübadeleye tabi tutulması kararlaştırılmıştır. 1923 yılında kararlaştırılan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi, sadece Türkiye ve Yunanistan'ı ilgilendiren tarihi bir olay değildir. Mübadeleye nedenleri ve sonuçları açısından baktığımızda, birçok toplumu çeşitli yönleri ile derinden etkilediği görülmektedir. Mübadeleden etkilenen toplumlardan birisi de Romanlardır. Yunanistan'da yaşayan Romanlar, Müslüman kimliklerinden dolayı mübadeleye dâhil edilmiştir. Çalışmamamızda, nüfus mübadelesine dâhil edilen Romanlara ait tasfiye talepnameleri ile Romanların sevk ve iskânına ilişkin arşiv belgeleri esas alınmıştır. Tasfiye talepnamelerinde Romanlar, Osmanlı merkez ve yerel bürokrasisinin kullandığı 'Kıpti' kelimesi ile ifade edilmiştir. Tarihi coğrafya göz önüne alındığında, mübadeleye tabii tutulan bu grubu nitelemek için, Roman kelimesinin daha uygun olacağını düşündük ve çalışmamızda Kıpti yerine Roman ifadesini kullandık. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Tezimizin birinci bölümünde; 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi öncesinde yaşanan gelişmeleri, mübadele sürecini, Roman, Çingene, Kıpti kelimelerini anlamları, Romanların mübadeleye dâhil edilme süreci ve bu süreci etkileyen unsurlar hakkında bilgi vermeye çalıştık. Tezimizin ikinci bölümünde; Mübadeleye dâhil edilen Romanlara ait Tasfiye Talepnamelerini esas alarak sosyal ve ekonomik durumlarına dair bir dizi tespitte bulunmaya çalıştık. Mübadeleye tabi tutulan Romanlara ait 271 adet tasfiye talepnamesini inceleyerek Romanların geldikleri şehir ve kasabalar, gayrimenkul durumları/miktarı, geçim kaynakları ve meslekleri, isimleri, hanelerin gelir durumu vb. konularda tablolar oluşturarak bilgileri yorumlamaya çalıştık. Üçüncü bölümünde; iskân belgelerini, TBMM tutanaklarını ve temel başvuru kaynaklarını inceleyerek, mübadeleye tabi tutulan Romanların iskân durumlarını analiz etmeye çalıştık. Romanların iskân edildikleri bölgelerde yaşadıkları sosyo-ekonomik problemleri, yer değişikliği taleplerini, meslekleri dâhilinde dükkân ve arazi taleplerini, mesleklerine göre iskân edilme isteklerini, firar, iç göç sorununu ve konulara yönelik yapılan yasal düzenlemeleri ele almaya çalıştık. İncelediğimiz belgelerin ışığında Romanların nüfuslarına, mesleklerine, Yunanistan'daki yaşamlarına, Türkiye'ye getirildikten sonraki durumlarına dair tespitlerimiz doğrultusunda, Türkiye tarihi içerisinde de şekillenmiş olan Roman tarihine katkı sağlamayı amaçladık.
Konu modellemeye dayalı bir izleyici araştırması: Survivor Türkiye Yunanistan 2019
Bu çalışmada, izleyicilerin yorumları bağlamında toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçilik anlatılarının, bir reality show programında nasıl yarıştırıldığı incelenmiştir. "Survivor'da yarıştırılan nedir?" sorusundan hareket eden bu araştırmanın amacı, yayınlanmaya başladığı tarihten itibaren 7'den 70'e geniş bir izleyici kitlesi yaratan 'Survivor' programında üretilen anlamlarla, farklı yaş, cinsiyet ve statülere sahip izleyicilerin okumaları arasındaki ilişki, konu modelleme yöntemi ile ortaya koymaktır. Toplumsal cinsiyete ilişkin egemen anlatıların ve milliyetçi söylemlerin, programda nasıl yeniden üretildiği ve bu çerçevede programın izleyiciler tarafından nasıl yorumlandığı çalışma için önem taşımaktadır. Bu kapsamda elde edilen verilere dayanarak, Türkiye'de en çok izlenen reality show programı olan 'Survivor' programının konu modelleme yöntemine dayalı bir metin analizi yapılmıştır. Yapılan analizler neticesinde ise milliyetçilik anlatılarının, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin ve hegemonik erkeklik söylemlerinin, programda yer alan yarışmacılar, program yorumcuları ve araştırmaya dahil olan katılımcılar tarafından sıklıkla yeniden üretildikleri sonucuna varılmıştır.
Türkiye ve Yunanistan'da yetişkin eğitimi sistemi: Karşılaştırmalı bir inceleme
Bu araştırmada Türkiye ve Yunanistan'ın yetişkin eğitimi sistemleri incelenerek, benzerlik ve farklılıklarının neler olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Yetişkin eğitimi ile ilgili bazı temel kavram ve yaklaşımlara değinilmiş, yetişkin eğitimi sistemlerinin tarihsel gelişim aşamaları, yasal dayanakları, amaç ve hedefleri, finansal kaynakları, yetişkin eğitimi uygulamaları ve bu uygulamalara katılım oranları karşılaştırılmış, bulgulara dayalı olarak yorumlar yapılmış ve elde edilen sonuçlara dayalı öneriler geliştirilmiştir. Bu çalışma, bir karşılaştırmalı eğitim araştırmasıdır. Araştırmada, nitel araştırma modeline dayalı doküman analizi tekniği kullanılmıştır. Veriler bu tekniğe uygun olarak toplanmış, araştırma soruları çerçevesinde elde edilen veriler, betimsel analiz tekniği ile çözümlenmiştir. Araştırma sonucunda; yetişkin eğitimi sistemlerinin tarihsel gelişimi açısından Türkiye'nin daha eski bir geçmişe sahip olduğu, yetişkin eğitiminin finansmanının büyük bir kısmının her iki ülkede de devlet tarafından sağlandığı, Türkiye ile kıyaslandığında, Yunanistan'ın Avrupa Birliği fonlarından daha fazla yararlandığı bulunmuştur. Yetişkin eğitimi uygulamalarının, ağırlıklı olarak, her iki ülkede de kamu kesimince finanse edildiği ve gerçekleştirildiği, uygulama türlerinin her iki ülkede de önemli oranda benzerlikler taşıdığı ve bu uygulalamaların ağırlıklı olarak mesleki eğitime yönelik olduğu bulunmuştur. Uygulamalar Türkiye'de Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki kurumlar aracılığıyla gerçekleşirken, Yunanistan'da uygulamaların büyük bölümünün Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı bünyesinde yer alan kurumlarca gerçekleştirildiği saptanmıştır. Yetişkin eğitimine katılım oranları her iki ülkede de, Avrupa Birliği ortalamasına göre, oldukça düşük düzeydedir. Her iki ülke için de, yetişkin eğitimine erişim fırsat ve olanaklarının çoğaltılması, kamu kaynaklarının arttırılması ve yerel birimlere daha fazla destek ve teşvik verilmesi, iki ülkenin birikim ve deneyimlerinden yararlanılabilmesi amacıyla karşılıklı görüş alışverişi ve işbirliğine gidilmesi önerilmiştir.
Milli Mücadele Döneminde Anadolu'da eğitim faaliyetleri
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu toprakları, galip devletler tarafından işgal edilmeye başlanılmıştır. İşgalin getirdiği sosyal, kültürel ve ekonomik buhran ortamı Anadolu insanını, hayatın her anında derinden etkilemiştir. Eğitim sistemi de bu buhrandan etkilenenler arasında yer almıştır. Sistemin içerisindeki öğretmen, öğrenci, okul ve idareci unsurlarının her biri farklı yönlerden etkilense de genelde eğitim sisteminin kısmen ortadan kalkması söz konusu olmuştur. Bu süreçte öğretmenler maaşlarını düzenli olarak alamamışlar ve bu nedenle öğretmenlik mesleğini terk etmeye başlamışlardır. Meslekte kalan öğretmenler ise ek işler yaparak geçimlerini sağlamaya çalışırken öğretmenlik mesleğine olan rağbet azalmıştır. Okullar, söz konusu dönemde, öğrenci sayısına oranla yetersizdir. Sınıflar, fiziki olarak eğitim-öğretim faaliyetleri için uygun değildir ve yeterli eğitim-öğretim materyali yoktur. Ders araç gereçlerinin yetersizliği ve fiziki şartların elverişsizliği, eğitimin kalitesinin düşmesine neden olmuştur. Tüm bunlara ek olarak okulların, işgal güçlerinin doğal hedefi haline gelmesiyle bu mekanlar; basılmış, içerisindeki öğrenciler dışarı atılmış ve askerlerin konaklama alanı ve hastane olarak kullanılmaya başlanılmıştır. İlgili dönemde ilkokul zorunlu olmasına rağmen işgal şartlarının getirdiği yokluk, yoksunluk ve diğer sebeplerle öğrencilerin sayısı zamanla azalmıştır. Okul çağındaki çocukların çok büyük bir kısmı eğitim sistemi dışında kalmıştır. Bu çocukların sistem içerisine çekilmesi, işgal süresince mümkün olmamıştır. Türk/Müslüman eğitim sistemine en büyük zararı Batı Anadolu bölgesini işgal eden Yunan kuvvetleri vermiştir. Bu zarar hem İzmir yerelinde kurulan Yunan Yerel İdaresi eliyle hem de işgal güçleri komutanları aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Türk/Müslüman eğitim sistemine zarar verilmesinin yanı sıra Rum eğitim sistemi desteklenmeye ve geliştirilmeye çalışılmıştır.
İngiliz gazeteci Clive Bigham'ın tanıklığında Türk-Yunan Savaşı (1897): Teselya muharebeleri
Clive Bigham'ın "With the Turkish Army in Thessaly" (Türk Ordusuyla Teselya'da) adlı kitabı, 1897 yılında yaşanan Türk-Yunan Savaşı'na dair en önemli birinci el kaynaklardan biri olarak öne çıkmaktadır. İngiliz hükümeti adına savaşta Osmanlı ordusu içinde bir gözlemci olarak bulunan Bigham, kitabında yaşananları askeri ve siyasi yönleriyle kapsamlı bir biçimde aktarmıştır. Bu bağlamda eser, yalnızca savaşın askerî boyutlarını değil, dönemin uluslararası stratejik ve diplomatik dengelerini anlamak açısından da son derece değerlidir. Eserde, Osmanlı ordusunun askerî gücü ve uyguladığı taktiklerin ayrıntılı bir incelemesi bulunmaktadır. Clive Bigham, özellikle savaş sırasında Osmanlı ordusuna komuta eden Edhem Paşa'nın liderlik yeteneklerini öne çıkarmış ve Edhem Paşa'nın uyguladığı başarılı stratejik kararların, Yunan kuvvetlerinin hızlıca mağlup edilmesinde belirleyici olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, Osmanlı ordusunun modern askerî yöntemlere ve stratejilere gösterdiği uyumu vurgulayan Bigham, ordunun teknik açıdan zayıf ve geri kalmış olduğu yönündeki Batılı önyargıları sorgulamış, hatta çürütmüştür. Bigham'ın değerlendirmeleri, Osmanlı ordusunun çağdaş askerî yöntemlere hızla adapte olduğunu ve modern savaş koşullarına ayak uydurabildiğini gözler önüne sererek Batı dünyasında Osmanlı askerî kapasitesine dair algının değişmesine yol açmıştır. Bu yönüyle eser, özellikle İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin Osmanlı'ya bakış açısını derinden etkilemiş, Osmanlı ordusunun etkinliğine dair daha olumlu ve gerçekçi bir yaklaşımın benimsenmesine vesile olmuştur Askerî tarihçi kimliği ile tanınan Clive Bigham'ın bu çalışması, askerî anlatımın yanı sıra diplomatik ve siyasi perspektiflere de ışık tutmaktadır. Bu özellikleri nedeniyle eser, Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Balkanlar'daki siyasî ve askerî etkinliğini kavramak için de önemli bir referans kaynağı olarak kabul edilir. Ayrıca Osmanlı'nın Balkan coğrafyasında etkinliğini yeniden kazanma çabalarına dikkat çeken Bigham, bölgedeki güç dengelerinin anlaşılmasına da önemli katkılarda bulunmuştur. Sonuç olarak, Clive Bigham'ın "Türk Ordusuyla Teselya'da" adlı eseri, Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyıl sonundaki konumu, askerî modernleşmesi ve uluslararası algısının dönüşümü bağlamında büyük önem arz eden akademik nitelikli bir kaynak olarak değerlendirilmektedir. Teselya Savaşı'nı hem askerî hem de diplomatik açıdan kapsamlı bir şekilde ele alması nedeniyle, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki rolünün doğru ve ayrıntılı biçimde kavranması için vazgeçilmez bir referans eser olarak görülmektedir.
Pişirme kılavuzu (Odigos mageirikis) başlıklı erken dönem yunan yemek kitabının günümüze uyarlanması ve Türk mutfağı ile karşılaştırılması
Toplumların yeme ve içme düzenleri, o toplumun kültür yapısının önemli bir parçasıdır. Mutfak kültürlerini şekillendiren etkenlerin arasında, coğrafi bölgeler ve bu bölgelerde yaşamış ve yaşayan toplumların kültür anlayışları gelmektedir. Bunun sonucunda, tarih çerçevesi ve akışında gerçekleşmiş göçler, o coğrafyada bulunan mutfak kültürünün gelişmesine ve zenginleşmesine katkı sağlamaktadır. Osmanlı zamanı ve günümüz Türk toplumu tat, yemek türleri ve pişirme çeşitleri açısından diğer mutfak kültürlerinden oldukça farklılıklar göstermektedir. Tarihsel olarak uzun bir geçmişe sahip olan Türkler, mutfak ve sofra adabı konusunda zengin bir kültür yelpazesine sahiptirler. Yemek yemek ve pişirmek gibi gelenek ve alışkanlıklar, atalarına kadar uzanmaktadır. Dünya üzerinde örnek gösterilen ve sayılı değere sahip mutfak kültürlerinden Türk mutfağı, çeşitlilik ve yemek hazırlama teknikleri açısından önemli bir konumda yer almaktadır. Mutfak kültürleri ve mutfak çeşitlilikleri açısında bakıldığında, göçmen toplumların kendi gelenek ve alışkanlıklarının diğer toplumlara etkileri ve ilişkileri sebebiyle Türk mutfak çeşitliliğine de katkıda bulunmuştur. Yunanistan'dan gelen göçmenlerin ve orada yaşayan kişilerin mutfak kültürünün zengin ve çok çeşitli bir yapıya sahip olmaları ve kültürlerin etkileşmesiyle meydana gelmiş ve günümüz mutfak anlayışlarını ortaya çıkardığı söylenebilir. Yunan gastronomi tarihinin uzun bir geçmişe sahip olduğu ortadır. Savaşlar, göçler, ticaret, din ve komşu ülke ilişkileri toplumları etkilemekle birlikte mutfaklarına yeni anlayışlar ve ögeler eklemiştir. Türk ve Yunan halkları yüzyıllar boyu aynı flora, kültür ve coğrafyayı paylaşmışlar ve doğal olarak gastronomik anlamda birbirlerini etkilemişlerdir. Özetle bu çalışmada; Türk ve Yunan ortak mutfak kültürlerinin birbirlerinden etkilendiği bölümler ve sofra anlayışlarının araştırması amaçlanmıştır. Tez çalışması hazırlanma aşamalarında, bilimsel yayınlar, doktora ve yüksek lisans tezleri, makaleler incelenmiş ve literatür taraması yapılmıştır.
Makedonya'nın Kuzey Makedonya'ya dönüşümü: Prespa Anlaşması'nın rolü
1991 yılında Yugoslavya'nın dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kuzey Makedonya, bağımsızlık ilanından bu yana isim krizi yaşamaktadır. Yunanistan için yeni kurulan bu komşu ülkenin adının ''Makedonya'' olması endişe verici bir unsur olmuştur. Bu diplomatik anlaşmazlık tarihi ve kültürel miras üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yunanistan'ın kendi Kuzey bölgelerinden birinin ismi olan Makedonya'nın kullanılması, bununla birlikte yeni kurulan bu devletin tarihi bağlarının Makedonya Krallığı ile ilişkilendirilmesi Yunanistan tarafından, kendi tarihi ve kültürel mirasına bir tehdit olarak algılamıştır (M. İmıl, 2019). Yaşanan bu kriz Kuzey Makedonya'nın uluslararası alandaki kimlik inşa sürecini yokuşa sürmüştür. Anlaşmazlığın sonlandırılması amacıyla 2018'de Prespa Antlaşması imzalanmış ve Makedonya'nın resmi adı bu antlaşma ile ''Kuzey Makedonya'' olarak değiştirilmiştir. Antlaşma, isim kriziyle birlikte Yunanistan'ın bu ülkeyle olan anlaşmazlığını sona erdirmesine yardımcı olabilecek diğer meseleleri de içermektedir. Prespa Antlaşması ile gerçekleşen isim değişikliği, Kuzey Makedonya'nın kimlik inşa sürecinde önemli bir adım olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda bu antlaşmanın, Kuzey Makedonya'nın NATO'ya (North Atlantic Treaty Organization) ve Avrupa Birliği'ne katılım sürecini hızlandırması ve bölgede istikrarı arttırmasın amaçlıyordu. Prespa Antlaşması, uzun yıllardır devam eden bir anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan ve bölgedeki ilişkileri iyileştirmeyi hedefleyen önemli bir diplomatik başarı olarak kabul edilmektedir. Ancak antlaşma Kuzey Makedonya'da bazı siyasi tartışmalar yaratmış ve toplumsal kutuplaşmalar yaratmıştır. Prespa Antlaşması'nın imzalanmasının ardından yaşanan sürecin ve antlaşmanın kamuoyu üzerinde yarattığı etkinin analiz edilebilmesi açısında tez çalışması önem taşımaktadır. Bununla birlikte isim değişikliğinin AB süreçlerine olan etkisinin, kamuoyu fikirlerinden yararlanarak analiz edilmesi planlanmaktadır. Bu kapsamda, Makedonya'dan Kuzey Makedonya'ya isim değişikliği süreci ve Prespa Antlaşması çok yönlü şekilde incelenecektir.
Yunanistan'da Panhellenik Sosyalist Hareketin (PASOK) kuruluşu, gelişimi ve dış politikası (Andreas Papandreou dönemi)
Bu çalışmanın konusu, Yunanistan'da Panhellenik Sosyalist Hareketin (PASOK) kuruluş ve gelişim süreci ile dış politikasının analizidir. PASOK'un 1974-1995 dönemini kapsayan çalışma, Partinin siyaset sahnesine çıkmasıyla başlamakta ve kurucusu ve lideri Andreas Papandreou'nun Parti liderliğinden ve başbakanlıktan ayrıldığı tarih ile son bulmaktadır. Dört bölümden oluşan çalışma boyunca öncelikle PASOK'un geldiği tarihi, kültürel ve siyasi kökleri tespit edebilmek ve tanımak amacıyla tarihi bağlam araştırma konusu yapılmıştır. Devamında yakın tarihi dönem ve siyasi özellikleri detaylı bir biçimde incelenmiş, bütün bu süreçlerin PASOK'un kuruluşu ve gelişimine etki eden uzantıları araştırılmıştır. Partiyi göreceli olarak kısa bir sürede iktidara taşıyan muhalefet döneminin başlıca dinamikleri saptanmış, Andreas Papandreou'nun belirleyici rolü ile Yunan toplumuna her alanda vaat edilen "değişimin" unsurları analiz edilmiştir. PASOK hükümetlerinin icraatları, Andreas Papandreou'nun başbakanlığı altındaki üç iktidar dönemi (1981-1985, 1985-1989, 1993-1995) boyunca her yönüyle incelenirken çalışmanın son bölümü dış politikaya ayrılmıştır. Dış politikanın başlıca dayanakları, karşı karşıya kalınan kısıtlamalar ele alınmış, kuruluş döneminden itibaren sergilediği süreklilik ve değişim unsurları saptanarak PASOK'un dış politika performansı sorgulanmıştır. 1974 Temmuz'unda yedi yıllık askerî diktatörlüğün yıkılmasının ardından Yunanistan'da yönetim biçimi değişmiş, parlamenter demokrasiye geçilmiştir. 3 Eylül 1974'te de Andreas Papandreou, Panhellenik Sosyalist Hareketin kuruluşunu ilan etmiştir. Radikal sosyalist sloganları olan Parti, kuruluşundan yalnızca yedi yıl sonra iktidara gelmeyi başarmıştır. Dönemin sosyal ve siyasi radikalizminin ifadesinin önemli bir parçasını oluşturan PASOK, Yunan toplumunda ulusal bağımsızlık, halkın egemenliği ve sosyal adalet düşüncesine dayanan radikal bir değişimi savunmuştur. Panhellenik Sosyalist Hareket 1981-1989, 1993-1995 dönemlerinde kurucu lideri Andreas Papandreou'nun başbakanlığında iktidarda kalmıştır. PASOK, demokrasinin yeniden tesis edildiği 1974 sonrası Yunan siyaset sahnesinde Yeni Demokrasi ile birlikte en önemli iki siyasi partiden birisi, hatta birincisi olmuştur. Andreas Papandreou ve PASOK'un siyasî olduğu kadar kültürel düzeyde de getirdiği "değişim", Partinin gerek muhalefette olduğu 1970'lerin ikinci yarısı gerekse iktidarda bulunduğu 1980'ler ve 1990'ların ilk yarısı boyunca Yunan toplumuna damgasını vurmuştur. Anahtar Sözcükler: Yunanistan, PASOK, Andreas Papandreou, Metapolitefsi, Değişim
Yunanistan deneyimi ışığında Türk vergi sisteminin Avrupa Birliği'ne uyumu
Bu tezin amacı; Türkiye'nin AB üyeliği halinde, vergi uyumlaştırmasının gelecekteki yönünü analiz etmek, olası uyumsuzlukları göz önüne sermek ve söz konusu sorunların giderilmesine yönelik çözüm önerileri geliştirmektir. Bu amaçla, Yunanistan'ın deneyiminden faydalanarak Türkiye için uyum sürecine ilişkin çıkarımlarda bulunulmuştur. Tez, Yunanistan incelemesi ile Türkiye'nin üyelik halindeki vergi uyumunun yönünü açığa çıkaran ilk bilimsel çalışmadır. Yunanistan örneğinin seçilmesinde; her iki ülkenin vergiye bakış açısının ve vergi uyumunun benzer olması ile ilgili ülkenin sisteminin rahat incelenebilirliği dikkate alınmıştır. Yunanistan'ın ABAD önünde neredeyse verginin her alanında dava sahibi olması da söz konusu örneğin önemini arttırmaktadır. İlgili davaların Türk bilimsel literatüründe ilk defa kullanılıyor olması literatüre özgün bir katkı sağlamaktadır. Tezde; Avrupa Komisyonu'nun özellikle ülkelerin dolaysız vergi sistemlerinin farklılığından kaynaklanan anormallikleri, vergi uyumlaştırması olmaksızın, ulusal kuralların yakınlaştırılmasıyla ele almaya çalıştığı bulgusu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, üye devletlerin vergi uyumu alanında tam olarak özgür bırakıldığı sonucuna varmak da yanlış olacaktır. Ayrıca tezde incelenen davalardan anlaşıldığı üzere; ABAD kararları vergi uyumunun gerçek lokomotifi niteliğindedir. AB ve ABAD vergilendirme gücünden yoksun olmakla birlikte, vergilendirme üzerine önemli bir düzenleyici kontrol uygularken daha sıkı kısıtlamalar getirmektedir. Bu nedenle, Yunanistan vergi davaları, Türkiye için başta dolaysız vergiler olmak üzere tüm vergilere ilişkin uyumlaştırmanın şekillenmesinde faydalıdır.
Erken dönem Osmanlı Devleti-Yunanistan krallığı ilişkileri: Problemler, çatışan faktörler ve uzlaşma
19. yüzyıl Osmanlı Devleti için büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir yüzyıl olmuştur. Çünkü bu yüzyılda, Avrupa modeline dayandırılan ulus devlet formunun idealleştirilmiş bir yapı olarak ortaya çıkması, şimdiye kadar farklı kimliklere ve aidiyetlere sahip grupları sosyo-politik sisteminde birleştirmiş olan Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü açısından büyük bir tehlike oluşturmuştur. Nitekim, yüzyıl başında Osmanlı Devleti'ne karşı başlattığı silahlı mücadele sonunda, bu sistemden ayrılan ilk millet Yunan ulusu olmuş ve böylelikle Pax-Ottomana ilk yarasını almıştır. Bu durumun, hem Balkanlar'da hem de Osmanlı coğrafyasının farklı bölgelerinde yaşayan diğer uluslar için de bir prototip oluşturması, Osmanlı Devleti'nin yeni dünya düzenini anlamak ve hayatta kalmak için bir dizi yeni uygulamalara başvurmasını gerektirmiştir. Yeni kurulan Yunan devleti için, Balkanlar'ın güneyine sıkışıp kalması, yeteri kadar nüfusa sahip olmaması ve mevcut bu durumuyla stratejik merkezlere ve ekonomik kaynaklara uzak olması gibi sebeplerle Osmanlı Devleti aleyhine topraklarını genişletmesi zorunlu olmuştur. Dolayısıyla Yunan Devleti'nin kurgulamak zorunda olduğu ve Megali İdea adıyla formüle ettiği ülkü, o günün koşullarında hem devletin problemlerine pratik çözümler üretmiş hem de Yunan halkına bir ivme vererek halk ile yöneticiler arasında aracı işlevi görmüştür. Çünkü bu ideal, irredentist politikalarla genişlemenin yanı sıra türdeş bir kültür yaratarak bireyleri birer "Yunan vatandaşına" döndürme ideali de taşımaktadır. Bu çalışmada, Yunan ulus devleti formunun iç dinamikleri, siyasi ve sosyo-kültürel hedefleri temel alınarak erken dönem Türk ve Yunan ilişkilerinde ortaya çıkan sorunlar, bu sorunlara nasıl yaklaşıldığı, çözüm ve uzlaşı yöntemlerinin neler olduğu konuları değişen Yöneten-Yönetilen ilişkisi bağlamında ele alınmıştır. Çalışmada Makedonya, Teselya ve Girit sorunları üzerinden İki devlet ararsında gelişen ilişkiler ele alınmıştır. Buna göre Teselya ve Girit iki devlet arasında bir çatışma alanı olarak karşımıza çıkarken, Türk-Yunan ilişkilerinin bildik uzlaşmazlık figürü olarak görüldüğü klasik tarih yazımının aksine, Makedonya konusunda, Bulgar Prensliği'nin bölgede güç kazanması nedeniyle iki devlet arasında geniş çaplı ittifak ve işbirliği yaşandığı gözlenmiştir.
Osmanlı-Yunan Harbi (1897) literatürünün harp tarihçiliği açısından analizi
Tezimizde, II. Abdülhamit döneminde 1897 Osmanlı-Yunan Harbi üzerine yazılmış harp tarihi eserlerinden yola çıkarak dönem harp tarihçiliğinin esaslarının izleri sürülmeye çalışılmıştır. Dönem harp tarihçiliğinin esas, biçim, içerik, kapsam ve prensipleri ortaya koymadan önce harp tarihi olgusunun dönemimize gelene kadarki tarihi seyrini de ortaya koymaya çalıştık. Araştırmamızı buna iten sebep, harp tarihinin yalın ve izole bir yapısının olmayışı, tarihi gelişim ve düşüncelerden sürekli etkilenmesi idi. Ayrıca harp tarihinin askeri tarihe göre konumunu ve kapsamını belirlemeden dönem harp tarihi anlayışını netleştiremeyeceğimizden, harp tarihinin tarihi seyri içerisinde ilişki kurduğu konu, kavram ve disiplinleri belirlemeye çalıştık. Ulaştığımız bulgularla harp tarihi bilgisinin üretim süreci ve bir çıktı olarak harp tarihi bilgisinin özelliklerini tespit ettik. Sonrasında dönem harp tarihi esaslarımızın da bu epistemolojik süreçle tutarlı olduğunu, ayrıca Osmanlı askeri karar verme sürecini kendisine model olarak kabul ettiğini gördük. Bu sürecin sonucunda harp tarihinin bilgisini üretirken fenn-i harbi bir araç gibi kullandığını gözlemledik. Harp tarihi, dönem fenn-i harbini hem bir doğrulama hem de tahlil aracı olarak kullandığından dolayı son bölümümüzü eserlerimizdeki dönem savaş sanatını yansıtan fenn-i harp bilgilere ayırdık.
İzmir ve çevresinin Geç Tunç Çağ'da Kıta Yunanistan ve Adalarla ilişkisi
"İzmir ve çevresinin Geç Tunç Çağ'da Kıta Yunanistan ve Adalarla ilişkisi" başlıklı tez çalışmasında, bölgenin Geç Tunç Çağı'nda Kıta Yunanistan ve Ege İzmir Bölgesindeki etkisi tartışılmıştır. Arkeolojik veriler, bu dönemde İzmir ve çevresindeki yerleşimlerden Panaztepe, Limantepe, Bayraklı, Çeşme Bağlararası, Bademgediği, Ayasuluk ve Milet gibi yerleşimlerin Kıta Yunanistan kültürleriyle etkileşimde önemli rol oynadığı anlaşılmıştır. Bu dönem, Ege'de Miken Kültürüyle temsil edilir ve bu yüzden İzmir bölgesindeki arkeolojik buluntuların genellikle Miken buluntularından oluştuğu anlaşılır. Ancak, bu dönemde Orta Anadolu'daki Hitit Kültürü de Batı Anadolu kıyılarında etkilidir. Söz konusu Hitit etkisi, özellikle Batı Anadolu'nun iç kesimlerindeki Çine Tepecik ve Kaymakçı gibi merkezlerde daha belirgin olarak hissedilir. İki kültür arasındaki ilişkilerde, Ege Denizi ile Büyük Menderes ve Gediz Nehri Vadileri başlıca geçiş güzergâhını oluşturur. Kıta Yunanistan ve Adalar'ın İzmir Bölgesi'ndeki etkisine dair izler, mimari özellikler, keramik, küçük buluntu ve mezarlık tipleri gibi arkeolojik veriler üzerinden doğrulanmaktadır. Hiç kuşkusuz en yoğun buluntu grubu çanak çömleklerdir. Nitekim bu tez çalışmasında, İzmir Bölgesi'nde, Kıta Yunanistan ve Ege Adalarıyla ilişkileri gösteren arkeolojik veriler detaylo olarak incelenmiştir.
İzmir'de yaşayan Balkan Türkleri ve müslümanlarının (Arnavutluk, Bulgaristan, Kosova, Makedonya, Yunanistan) geçiş dönemleri üzerine bir inceleme
"İzmir'de Yaşayan Balkan Türkleri ve Müslümanlarının (Arnavutluk, Bulgaristan, Kosova, Makedonya, Yunanistan) Geçiş Dönemleri Üzerine Bir İnceleme adını taşıyan çalışmamız bir saha araştırması olup İzmir'de yaşayan Arnavutluk ve Kosova'dan göç eden Müslüman Arnavutların; Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan'dan göç eden Türklerin "geçiş dönemi" olarak adlandırılan doğum, evlenme ve ölüm ile ilgili yapmış oldukları uygulamaları içermektedir. Bu sahaların seçilmesindeki amaç İzmir'de bu kitlelerin yoğun olması ve de böyle bir toplu çalışmanın daha önce yapılmamasıdır. Çalışma alanı olarak belirlemiş olduğumuz 11 ilçe ve bu ilçelere bağlı 20 köy ve mahalleden, 100 kaynak kişi ile iletişime geçilmiştir. Kaynak kişilerden elde edilen bilgiler görüşme yöntemi kullanılarak elde edildikten sonra sınıflandırılmıştır. Bu bilgiler öncelik, sonralık sırasına uyularak kullanılmıştır. Hazırlamış olduğumuz çalışma temelde; "Giriş", üç ana bölümü oluşturan "Doğum, Evlenme, Ölüm" bölümleri ve "Sonuç" kısmından oluşmakla birlikte; "Sözlü ve Yazılı Kaynakları", "Özgeçmiş" ve "Türkçe, İngilizce Özetleri" de içermektedir. Tezin giriş kısmı dört başlıktan oluşmakla birlikte, Balkanlar, Balkan Türkleri ve Müslümanları hakkında bilgiler verildikten sonra, çalışmamız için tercih ettiğimiz Arnavutluk, Bulgaristan, Kosova, Makedonya ve Yunanistan sahaları için kısa ve kılavuz niteliğinde Türkiye'de yapılmış olan bilimsel çalışmalarla ilgili bilgiler verilmiştir. Giriş'in son başlığını ise çalışmamızın konu, amaç, yöntem ve kaynak kişiler hakkında veriler bilgiler oluşturmaktadır. Tezin birinci bölümünde beş sahada yapılmış olan doğum ile ilgili uygulamalar anlatılırken ikinci bölümde evlenme, üçüncü bölümde ise ölüm ile ilgili yapılan uygulamalar verilmiştir. Bu bütün ana başlıklar öncesi, sırası ve sonrası şeklinde düzenlenmiştir. Sonuç kısmında ise yaptığımız çalışmalardan elde edilen çıkarımlar sıralanmakla birlikte; bu beş sahada devam eden, dönüşen, gelişen ve icat edilen gelenekler aktarılmıştır. Sonuç kısmının ardından ise Sözlü ve Yazılı Kaynaklar ile çalışmamıza yardımcı olan kişi ve eserler; Özgeçmiş ile kişisel bilgiler; Türkçe ve İngilizce özetlerle çalışmanın esası anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: İzmir, Balkan Türkleri ve Müslümanları, Geçiş Dönemleri, Doğum, Evlenme, Ölüm.
Mübadele sonrası Yunanistan'da iki dilli küçük Asya şarkıları
Türkiye ve Yunanistan'da geleneksel kabul edilen ve bugün her iki sınır ülkede popüler olan çok sayıda iki dilli ortak şarkı vardır. Yunanistan'ın şehirlerinde, geleneksel panayırlarında, festivallerinde duyulabilecek çok sayıda ortak ezgi, Türkiye'de Türkçe, Yunanistan'da Yunanca veya Türkçe sözleriyle bilinmektedir. Bu şarkıların ilk olarak Mübadele'den önce ve sonra (30 Ocak 1923) çok sayıda Rum müzisyen tarafından plaklara kaydedildiği ve Yunanistan'da oldukça popüler olduğu gözlemlenmektedir. 1980'li yıllarda özellikle genç jenerasyon müzisyenlerin öncülük ettiği geleneksel müzik uyanışı da denilebilecek yeni bir akımla birlikte, Anadolu şarkı repertuvarına bir ilginin başladığı, 2000'li yıllardan itibaren çok sayıda Türk-Yunan müzisyenin, Türkiye ve Yunanistan'daki mübadil dernekleri aracılığıyla kurulan mübadil korolarının, Mübadele'yi anma günlerinde, barış ve dostluk temalı konserlerinde iki dilli ortak şarkıları birlikte söylemeye başladıkları gözlemlenmiştir. Bu çalışmayı başlatan bulgu, Yunan toplumunda Anadolu şarkılarına olan bu ilginin Türk toplumuna göre daha muhafazakar, nostaljik ve hassas yaklaşımlar taşımasıdır. Araştırmalar sırasında geleneksel Anadolu şarkılarının Yunan müziği tarihinde de önemli bir yere sahip olduğu farkedilmiş, Türkçe ve Yunanca sözlü bu Anadolu ezgilerinin, bugün Türkiye'de eğlence sektöründe, albümlerde duyulan bir halk müziği tanımlamasından çok daha farklı, sembolik ve nostaljik bir anlam taşıdığı, özellikle müzisyenlerin geleneksel Anadolu şarkılarını kültürel bir ifade aracı olarak kullandıkları gözlemlenmiştir. Bu durum, Mübadele'nin Yunan toplumuna yansıyan kültürel boyutunun yanı sıra Yunanistan tarihinde önemli bir yeri olan Anadolu müziğine karşı devletin geliştirdiği ideolojik yaklaşımın bir sonucu olarak görülebilir. Bir milyonun üzerinde Rum mübadilin Anadolu'yla dinsel ve kültürel bir bağa sahip olması, vatan saydıkları toprağın şarkılarıyla duygusal bir bağ kurulmasına, şarkılara sembolik bir anlam yüklenmesine neden olmuş olabilir. Bugün, Yunanistan'da anonim Anadolu türküleri niçin popülerdir? Kimi zaman Türkçe sözleriyle duyulabilecek Anadolu türkülerinin bu popülerliği, toplumun şarkılara olan hassas ve muhafazakar yaklaşımı, Mübadele'nin kültürel bir sonucu mudur? Türkçe-Yunanca sözlü anonim şarkılar ve toplumun kültürel kimliği arasındaki ilişkiyi inceleyen bu çalışma, Türkiye'de bilinen Anadolu türkülerinin hikayesine, zaman, mekan ve değişen koşullar dikkate alınarak yabancı olduğumuz Yunanistan tarihinin içerisinden bakmakta, Mübadele'nin ardından Yunanistan'da yaşanan tarihi değişim ve dönüşümlerin bugüne etkisini, toplumsal anlamda kültürel bir aidiyetin göstergesi olan geleneksel Anadolu şarkıları üzerinden anlamlandırabilmeyi, araştırmada elde edilen sonuçları objektif bir anlatımla sunabilmeyi amaçlamaktadır.
Yunan basınının gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya tartışmaları
"Yunan Basınının Gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya Tartışmaları" başlıklı beş bölümden oluşan bu çalışmada, Başkumandan Muharebesi'nden başlayarak, Trakya konusunun taraflar arasında nasıl şekillendiği ve Lozan Konferansı'nda nasıl ele alındığı, özellikle Yunan basınının gözünden incelenmiştir. 20 Kasım 1922'de başlayan Lozan Barış Konferansı bir defa kesintiye uğrayarak 24 Temmuz 1923 tarihinde sona ermiştir. "Doğu Sorunu"nun masaya yatırıldığı Lozan Barış Konferansı'nda Türkiye ve Yunanistan arasında, Trakya sorununun yanı sıra çözüme kavuşturulması gereken birçok başka sorunlar da vardı. Nüfus Mübadelesi, Adalar, Esirler, Patrikhane, Azınlık Hakları bunlardan bazılarıdır. Bunların bir kısmı Konferans'ın ilk döneminde çözümlenmişse de, en çok dikkat çeken husus, sorunun adı ne olursa olsun tümünün Trakya ile bağı olmasıdır. Bu çalışmanın temelini Trakya ve Trakya konusunun yarattığı sorunlar (askersizleştirme, Thalweg Hattı, Karaağaç, tamirat bedeli) oluştururken, aynı zamanda Lozan'ın panoramik bir görüntüsü de çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın giriş kısmında, konuya arka plan oluşturmak amacıyla, Lozan Barış Konferansı öncesinde Trakya'nın İtilaf Devletleri, Yunanistan ve Balkan Devletleri için olan önemi ve bu bölgenin ele geçirilmesi için taraflar arasında yapılan antlaşmalara ve konferanslara değinilmiş, ayrıca kaynak tahlili yapılarak çalışmanın yöntemi anlatılmıştır. Çalışmanın Birinci Bölümü'nde, Doğu Trakya konusu açısından dönüm noktası teşkil eden Mudanya Mütarekesi'ne yer verilmiştir. Bu çerçevede Yunan basınının özellikle Mudanya öncesi döneme, Başkumandan Muharebesi'nden hemen sonraki döneme yoğunlaştığı ve kamuoyuna bu dönemde Anadolu'dan çekilen Yunanistan'ın Trakya'yı ne pahasına olursa olsun elinde tutmak istediği ve bu uğurda mücadele vereceği yönünde seslendiği tespit edilmiştir. Bu arada Venizelos ise basının aksine Doğu Trakya'nın kaybedildiğini kamuouyuna kabul ettirmeye çalışmıştır. Trakya kaybedildiğinde ise hayal kırıklığı yaşayan Yunan basınının bu kayıptan duyduğu üzüntü doruğa çıkmıştır. Lozan Barış Konferansı'na tarafların nasıl hazırlandığının incelendiği İkinci Bölüm'de daha çok Yunan tarafının konferans hazırlıklarına değinilmiştir. Yunanistan'da İhtilal Komitesi Trakya'yı alma konusunda tekrar savaş çanlarını çalarken Venizelos ise Trakya'nın tamamen kaybedildiği ve bu durumun kabullenilmesi gerektiği yönünde kamuoyuna seslenmiştir. Söz konusu bölümde ayrıca Yunanistan'ın Lozan'da itibarını yok eden "Altılar Davası" sürecinin yanı sıra Yunan halkının, Lozan'da ülkesini temsil edecek olan Venizelos'a nasıl baktığı da incelenmiştir. Bu çerçevede Yunan halkının yarısının Venizelos'a olumlu yaklaşırken diğer yarısının ise olumsuz baktığı görülmüştür. Tezin Üçüncü Bölümü'nde Trakya konusunun Lozan Konferansı'nın birinci aşamasında nasıl ele alındığı üzerinde durulmuştur. Bu inceleme sonucunda, Trakya konusunun sadece Türkiye ve Yunanistan'ı değil, İtilaf Devletleri ve Balkan Ülkelerini de ilgilendirdiği ve Trakya konusunun başka kollara ayrıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın Dördüncü Bölümü'nde, Lozan Konferansı'nın kesintiye uğradığı dönemde Yunanistan'da yaşanan gelişmelere yer verilmiş ve kesinti döneminde Yunanistan'ın iç sorunlarını yoluna koyabilmek için Konferans'ın bir an önce sonuca ulaşmasını istediği yönünde bir izlenim edinilmiştir. Çalışmanın beşinci ve son bölümünde, Lozan Barış Konferansı'nda Trakya meselesinin boyut değiştirerek tamirat bedeli konusuna dönüşmesi ve Lozan Antlaşması'nın Yunan basınındaki yankılarına yer verilmiştir. Bu çerçevede, tamirat bedeli ödeyecek durumda olmayan Yunanistan, Türk tarafına Karaağaç'ı vermeyi bir kazanım olarak görmüş, ayrıca Yunan basını Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasını, İtilaf Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgisi olarak değerlendirmiştir. Anahtar Kelimeler: Basın, Lozan Konferansı, Trakya, Türkiye, Türk-Yunan İlişkileri, Yunanistan.
1821 Mora İsyanı ve Yunanistan'ın bağımsızlığı
Osmanlı Devleti 'nde, dil, din serbestisine sahip olarak Ortodoks Patrikhanesi 'nin yönetimine bağlı kılınan Rumlar, otonom bir yönetim şekli altında yaşadılar. Bu sayede ulusal kimliklerini koruyabildiler. Zamanla imparatorluk içindeki diğer etnik unsurlardan farklı olarak Osmanlı yönetim sistemi içinde önemli mevkilere getirildiler. XVIII. yüzyıla kadar Osmanlı yönetimini, bir Hristiyan devlet yönetimine tercih ederlerken, özellikle bu yüzyılın ikinci yansından sonra tam tersi bir tutum içine girdiler. Osmanlı egemenliği altında yaşadıkları dönemlerde, batı kültür ve uygarlığı ile temaslarını sürdüren Rumlar, özellikle Fransız Devrimi'nden sonra, Avrupa uygarlığının kaynağı olan bir mirasın varisleri olduklarını düşünür oldular. Bu şekilde çeşitli etkenlerle oluşmaya başlayan ulusal bilinç, XVIII. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan Rum burjuva sınıfı tarafından geliştirildi ve geniş kitlelere ulaşması sağlandı. Bağımsız bir yaşam için, kendi devletlerinin çıkarları doğrultusunda Rusya ve Fransa tarafından da desteklenen Rumlar, 1821 yılı Mart ayında Eflak ve Boğdan'da ilk ayaklanmayı başlattılar. Ardından da Mora' da ayaklandılar. Bu sırada Tepedelenli Ali Paşa isyanını bastırmakla uğraşan devlet, Eflak-Boğdan isyanım kısa sürede bastırdığı halde, Mora' da aynı başarıyı gösteremedi. Bir yandan bölgeye yapılacak askeri harekatları düzenlerken, diğer yandan da bir dizi önlem alıp, İstanbul ve Anadolu'ya sıçramasını engellemeye çalıştı. Ancak buna rağmen, Mora Yarımadası ve Ege adalarındaki isyanın giderek yaygınlaşmasını engelleyemedi. Padişah II.Mahmud, kendi güçleriyle isyanı bastıramayacağını anlayınca Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa 'dan yardım istedi ve ancak bu sayede isyan büyük ölçüde yatıştırılabildi. Mora, neredeyse bir kez daha fethedildi. Fakat bu sırada, Avrupa devletlerinin, birbirleri lehine olacak herhangi bir çözümü engellemek için müdahalede bulunmaları, Osmanlı Devleti 'ni bir başka sorunla yüz yüze getirdi.Ill Rusya ve İngiltere'nin, Mora'da yaşayan Rumlar'a özerklik verilmesi doğrultusundaki baskılarına direnen devlet, Navarin'de Osmanlı-Mısır donanmasının yakılması, ardından da Rusya ile yapılan fakat yenilgiyle biten savaş sonunda, Osmanlı Devleti'ne vergi ile bağlı bir Yunan Devleti'ni, Edirne Antlaşması ile kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra, bu sonuçla yetinmeyen ve bağımsız bir Yunanistan'ı çıkarlarına daha uygun bulan İngiltere'nin çabalarıyla oluşturulan, bağımsız Yunan Krallığı'm da tanımak zorunda bırakıldı. Böylece Rumlar, Osmanlı Devleti 'nden ayrılarak devlet kuran ilk ulus olurken, Osmanlı topraklan üzerinde de, ilk bağımsız Hristiyan devlet kurulmuş oldu.