Hemodinamikler

56 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak operasyonlarında tek enjeksiyon ve devamlı infüzyon popliteal sinir bloğunun ağrı ve hemodinami üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Diyabetik ayak nedeniyle cerrahi girişim planlanan hastalarda kontrolsüz diyabetten dolayı, nöroaksiyal veya genel anesteziye bağlı komplikasyonlar görülebilir. Bunları engelleyebilmek için rejyonel anestezi yöntemleri tercih edilebilir. Bu çalışmada, diyabetik ayak nedeniyle cerrahi girişim planlanan hastalarda, sürekli infüzyon ve tek enjeksiyon yöntemi ile popliteal sinir bloğu uygulamasının hemodinamik etkiler ve ağrı açısından sonuçları karşılaştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onamını takiben, diyabetik ayak cerrahisi için anestezi yöntemi olarak popliteal sinir bloğu yapılacak ASA II-IV risk grubunda 63 olgu, iki gruba randomize edildi. Grup 1 (n:32) hastalara popliteal sinir etrafına ultrasonografi ve sinir stimülatörü eşliğinde 30 mL lokal anestezik verildi. Grup 2'de (n:31) yer alan hastalara ise ek olarak kateter iğne ucunun 4-5 cm ötesinde olacak şekilde yerleştirildi. 2 mL/sa hızla %0,25 bupivakain infüzyonu için elastomerik pompa hazırlandı. Blok öncesi ve sonrası hemodinamik parametreler kaydedildi. Blok başlangıç ve sonlanım zamanları kaydedildi. Postoperatif ağrı skorları, hemodinamik parametreler, analjezik ihtiyacı zamanı, hasta memnuniyeti ve taburculuk süresi takip edildi. Bulgular: Grup 1'de postoperatif 12. saatten sonra, Grup 2'de 60. saatten sonra ağrı skorları yüksek seyretmiştir (sırasıyla P=0,006, P < 0,01). Grup 2'de postoperatif 60. saate kadar Grup 1'e göre daha düşük, sonrasında anlamlı olarak daha yüksek seyretmiştir. Blok süresi Grup 1'de ortalama 631,56 ± 218,72 dakika, Grup 2'de ortalama 733,26 ± 435,83 dakika idi. İlk analjezik ihtiyacına kadar geçen süre Grup 1'de ortalama 804,64 ± 1020,8 dakika, Grup 2'de ortalama 2012,78 ± 1424 dakika idi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (P=0,072). Blok işleminden önce ve başarılı blokaj sonrasında ölçülen sistolik, diyastolik, ortalama arteryal kan basıncı ve kalp hızı gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (P > 0,5). Sonuçlar: Sürekli infüzyon yöntemi ile popliteal sinir bloğunun daha uzun ağrısız dönem sağladığı ortaya çıkmıştır. Her iki yöntemde de benzer hemodinamik veriler ve düşük ağrı skorları olduğu görülmüştür. Sürekli infüzyon yönteminin daha iyi analjezi sağladığı görülse de, işlem maliyeti, teknik zorluklar ve hasta konforuna olumsuz etkileri de göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Popliteal Sinir Bloğu, Diyabetik Ayak, Ağrı, Tek Enjeksiyon, Sürekli.İnfüzyon

AğrıAğrı yönetimiDiabetes mellitus+4
Sibel Önen Özdemir
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septik şoktaki hastalarda sistemik vasküler direnç indeksi ile anatomik enfiye çukuru (snuff-box) resistif indeks arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Sepsis ve septik şok tüm dünyada önde gelen mortalite sebeplerinden biridir. Sepsis tedavisinde sıvı yönetimi önemli basamaklardan biri olarak yer almaktadır. Sıvı yanıtlı olmayan hastalarda, sıvı tedavisinin etkisi olumsuz olabilmektedir. Vazopressör kullanımı için, maliyet gerektiren veya invaziv olan hemodinamik monitörizasyon sistemlerine alternatif olabilecek yöntem arayışları ve mevcut monitörizasyon sistemlerini ideal hale getirme çabaları, günümüzde devam etmektedir. Bu çalışma kardiyak debi ölçüm yöntemleri ile hesaplanan sistemik vasküler direnç indeksi (SVRI) ile ultrason ile ölçülen resistif indeksin distal radiyal arter üzerindeki (anatomik enfiye çukuru, snuffbox) değerinin (SBRI) ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız yoğun bakım ünitesinde septik şok nedeniyle takip edilmekte olan, 18 yaşından büyük, invaziv mekanik ventilasyon desteği alan, vazopressör veya inotrop desteği alan hastalarda prospektif gözlemsel çalışma olarak planlandı. Her iki radiyal arterine son 12 saat içinde girişim yapılmış olan, vücut kitle indeksi >35 olan atriyal fibrilasyonu olan, sürekli renal replasman tedavisi almakta olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar baş yukarı 45 derece pozisyonda yatarken Baxter Starling monitörü elektrotları bağlandı. Hastaya ait demografik veriler cihaza girildi. Hastanın mevcut tedavisine ait bilgiler hasta dosyasından ve hasta başı ekipmanlardan kontrol edilerek not alındı. Kalibrasyon ölçümü takiben sıvı yanıtlılığı testi pasif bacak kaldırma (PBK) testi seçeneği ile başlatıldı. Hasta takip monitöründen kan basıncı, kalp hızı gibi parametreler kaydedildi. Eş zamanlı olarak arter monitörü takılmamış olan taraftan anatomik enfiye çukuru üzerinden resistif indeks ölçümü yapıldı. Testin "baseline" ölçümü tamamlanınca 3 dakika sürecek olan PBK modu başlatıldı. Bunun için hasta yatağı ile trendelenburg manevrası yapılarak baş 0 ayaklar 45 derece olacak şekilde pozisyonlandı. Testin son 30 saniyesinde aynı noktadan tekrar resistif indeks ölçümü yapıldı. İlgili hemodinamik veriler kaydedildi. Testin sonlanmasını takiben veriler kayıt altına alınıp çalışma sonlandırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri ve çalışma ile ilgili veriler normallik analizi sonrası sıvı yanıtlılığı ve norepinefrin dozuna göre alt gruplara ayrıldı. T0 ve T1 anında ve tüm zamanlarda SBRI ve SVRI değerleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca test sonucunda hesaplanan atım hacmi değişim yüzdesi (▲SVI) ile T0 ve T1 süresindeki SBRI değişim yüzdesi (▲SBRI) arasında anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Çalışmamızda septik hastalarda Doppler SBRI ile biyoreaktans ile ölçülen SVRI arasında güçlü bir korelasyon olduğunu gösterdik. Ayrıca, kişiye özel şok tedavisinin temelini oluşturan dinamik ölçümlerin yatak başı ultrason ile hızlı ve kolay uygulanabilir olduğunu gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Sistemik vasküler direnç, resistif indeks, septik şok,

HemodinamiklerRadyal arterSepsis+4
İbrahim Afşın Güney
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi altında omuz artroskopisi yapılan ve interskalen brakial pleksus bloğu ile omuz artroskopisi yapılan hastaların hemodinamik parametrelerinin ve nöroendokrin yanıtlarının karşılaştırılması

Giriş: Cerrahi uygulanacak hastalarda oluşan stres yanıt, organizma için bir takım hemodinamik ve nöroendokrin değişikliklere neden olur. Hastaların perioperatif iyilik halinin sağlanması için oluşacak olan stres yanıtın baskılanması gerekmektedir. Yaptığımız bu çalışmada genel anestezi altında omuz artroskopisi yapılan ve interskalen brakiyal pleksus bloğu ile omuz artroskopisi yapılan hastaların hemodinamik parametrelerini ve nöroendokrin yanıtlarını karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Çalışmanın etik kurul onayı ve hastalardan bilgilendirilmiş onam alındı. Çalışma için rotator cuff onarımı yapılması planlanan ASA I-II 18 yaş üstü 50 hasta seçildi. Hastaların randomizasyonu kapalı zarf yöntemiyle yapıldı. Hastalar, birinci grup interskalen brakiyal pleksus bloğu yapılanlar (Grup-1), ikinci grup genel anestezi uygulananlar (Grup-2) olarak iki gruba ayrıldı. 18 yaş altı, çalışmayı kabul etmeyen, aktivitesini sınırlayan hastalığı olan, ASA III ve üstü olan, rotator manşet yırtığı 5cm ve üzeri olan ve başarısız blok uygulanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar preoperatif derlenme ünitesine alındıktan sonra başlangıç kalp atım hızları, ortalama arteryel basınçları ve oksijen saturasyonları kaydedildi . Hastaların 2 mg midazolam ile sedasyonları sağlandıktan sonra planlama dahilindeki başlangıç kan numunesi alındı. Grup-1 (n=25) hastalarda lokal anestezi amacıyla 20 ml % 0.5 bupivacain (100 mg), 10 ml aritmal (200 mg) ve 10 ml serum fizyolojik kullanıldı. Hastaların duyu ve motor blok seviyeleri Pin-Prick testi ve Modifiye Bromage skalası ile değerlendirildi. Tam motor blok oluştuktan sonra cerrahiye izin verildi. Grup-2 hastalara (n=25) genel anestezi amacıyla 2-3 mg/kg propofol, 0.6 mg/kg rocuronyum bromür ve 1 mcg/kg fentanyl uygulandı. İdame anestezide 2 lt/dk taze gaz akımı içerisinde oksijen/azot karışımı ve %2 (1MAC) sevofluran kullanıldı. Postoperatif analjezi amacıyla cerrahi bitmeden 30 dakika öncesinde, intravenöz 100 mg tramadolol hidroklorür uygulandı. Tüm hastalardan başlangıç, cerrahi başlangıçtan 30 dakika sonra ve postoperatif 0. dakikada kan numuneleri alındı. Glukoz, insülin, prolaktin ve kortizol değerleri çalışıldı. Hastaların intra-operatif ortalama arteryel basınçları, kalp atım hızları ve oksijen saturasyonları kaydedildi. Bulgular: İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ortalama arter basınçları ve kalp atım hızları arasında preoperatif ölçülen değerlerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu ancak intraoperatif kıyaslamada Grup-1'deki hastaların değerleri Grup-2'deki hastaların değerlerinden yüksekti. Grup-2'deki hastaların intraoperatif oksijen saturasyonları daha yüksek olarak ölçüldü. Hastaların başlangıç kan numunelerindeki sonuçlara göre glukoz değişimi istatistiksel olarak anlamlı değildi ancak Grup-2 de Grup-1'den daha yüksek olarak bulundu (P:0.676). Kortizol ve prolaktin değerleri de Grup-2'de daha yüksek bulundu. Grup-2'de insülin değeri istatistiksel değerlendirmede anlamlı olarak daha düşüktü (P:0.001). Sonuç: İnterskalen brakiyal pleksus bloğu uygulaması, genel anestezi uygulamasına benzer şekilde hemodinamik parametreleri fizyolojik sınırlarda tutmaktadır. Ayrıca cerrahi stresi azaltarak organizmaya zararlı olabilecek nöroendokrin yanıtları da baskılamaktadır. Bu bilgiler ışığında cerrahi stresi azaltmak ve hemodinamiyi daha iyi korumak amacıyla interskalen brakiyal pleksus bloğunun güvenilir bir şekilde uygulanabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: omuz artroskopisi, İBPB, genel anestezi, cerrahi stres, hemodinami

AnesteziAnestezi-genelArtroskopi+6
İbrahim Adalı
Yozgat Bozok University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda perkütan nefrolitotomi ameliyatlarında ultrason eşliğinde yapılan torakal paravertebral bloğun hemodinami ve postoperatif ağrı üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada böbrek taşı nedeniyle perkütan nefrolitotomi ameliyatı planlanan pediatrik hastalarda bupivakain ile ultrason eşliğinde yapılan torakal paravertebral bloğun peroperatif anestezik ajan tüketimi ve postoperatif analjezi üzerine etkinliğinin araştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Etik Kurul onayı ile hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınarak yapıldı. 1-5yaşarası, böbrek taşı nedeniyle perkütan nefrolitotomi yapılması planlanan 40 hasta çalışmaya dahil edildi ve hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara genel anestezi uygulandı ve entübe edildi. Grup I hastalara pron pozisyon verildikten sonra ultrason eşliğinde 0.5ml/kg bupivacain %0.5 ile torakal paravertebral blok (T10-T11, T11-T12, T12-L1); Grup II hastalara ise postoperatif analjezik olarak 15 mg/kg parasetamol yapılması planlandı. Postoperatif dönemde eğer FLACC > 4 ise 1 mg/kg tramadol yapılması planlandı. Olguların intraoperatif sevofluran konsantrasyonları ile intraoperatif ve postoperatif sistolik ve diyastolik kan basınçları, kalp atım hızı, oksijen saturasyonu kaydedildi. Postoperatif dönemde ağrı skoru (FLACC), ebeveyn memnuniyet derecesi, ek analjezik ihtiyacı olan olgu sayısı ve yan etkiler (bulantı, kusma, hipotansiyon, bradikardi, solunum sıkıntısı vb.) kaydedildi. Bulgular: Demografik özellikler, operasyon süreleri, hemodinamik parametreler gruplar arasında benzerdi. İntraoperatif sevofluran konsantrasyonu istatistikse lolarak GrupI'de GrupII'den daha düşük saptandı (p=0,000). Postoperatif GrupI'de analjezik gereksinimi olan olgu yokken, GrupII'de 18 (%90) olgu belirlendi. GrupI'de ebeveyn memnuniyeti açısından mükemmel ve iyi şeklinde değerlendirme yapan ebeveyn sayısı, GrupII'de ise iyi ve kötü şeklinde değerlendirme yapan ebeveyn sayısı yüksek bulundu. Postoperatif FLACC değerleri GrupI'de GrupII'den istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p=0,000). Olguların hiç birinde hipotansiyon, bradikardi ve solunum depresyonu gözlenmedi. Sonuç: Pediatrik olgularda ultrason eşliğinde torakal paravertebral blok uygulamasının, sistemik analjezi uygulanımına göre perioperatif anestezik gereksinimi ve ek analjezik gereksinimi daha çok azalttığı ve ebeveyn memnuniyetini arttırdığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Ultrason eşliğinde torakal paravertebral blok, perkütan nefrolitotomi, çocuk.

AnesteziAğrı-postoperatifCerrahi-ürolojik+5
Fatma Gülşah Akıncı
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnguinal herni operasyonlarında spinal anestezi ile kombine spinal epidural anestezinin etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: İnguinal herni onarımı genel cerrahi pratiğinde en çok yapılan operasyonlardan biridir. Nöroaksiyel anestezinin uyanık ve spontan soluyan hastaya izin vermesi, yapılışın basit ve kolay olması, cerrahi için uygun anestezik koşullar sağlaması ve postoperatif ağrı kontrolüne izin verip erken taburculuk sağlaması diğer tekniklere göre avantajlı yanlarıdır. Bu çalışmamızda inguinal herni operasyonlarında spinal anestezi ile kombine spinal epidural anestezi tekniklerinin hemodinami, blok seviyesi, bulantı ve kusma üzerine olan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Spinal veya kombine spinal epidural anestezi altında elektif inguinal herni onarımı yapılan 20-90 yaş arası ASA I-II-III sınıflandırmasına sahip toplam 100 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan 10 mg %5 hiperbarik bupivakain ile spinal anestezi uygulanmış olan 50 hasta Grup SA olarak adlandırılırken intratekal 5 mg izobarik bupivakain + 15 mg (3 mL) izobarik bupivakain + 100 µg fentanil kombinasyonu 15 mL volüm içinde epidural olarak verilen 50 hasta Grup KSE olarak adlandırıldı. Grupların hemodinamik verileri, blok seviyeleri, intraoperatif bulantı, kusma ve inotrop tüketimi kaydedildi Bulgular: Demografik veriler her iki grup için benzerdi. Hastaların preoperatif hemodinamik parametreleri arasında herhangi bir fark saptanmadı. Ortalama arter basınçları Grup SA'da 15. ve 30. dakikalarda daha düşük saptandı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Ayrıca tüm zamanlar göz önüne alındığında giriş sistolik arter basıncına göre Grup SA'da 18 (% 36) hasta Grup KSE'de ise toplam 6 (%12) hastada giriş değerinin % 30 ve altına düştüğü gözlenmiştir. Ayrıca ortalama arter basıncının 60 mmHg altına düştüğü hasta sayısı Grup SA'da 11(%22) bulunurken Grup KSE'de ise 3 (%6) olarak bulunmuştur. Toplam kullanılan norepinefrin miktarı grup KSE 32 µg iken grup SA'da bu miktar 104 µg olarak ölçülmüştür. Sonuç: Kombine spinal epidural anestezi inguinal herni operasyonlarında stabil bir hemodinami sağlayıp, intratekal kullanılan lokal anestezik dozunu ve inotrop ihtiyacını azaltarak etkin ve güvenli bir anestezi ortamı sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: İnguinal Herni, Spinal Anestezi, Kombine Spinal Epidural Anestezi, Hemodinami

AnesteziAnestezi-epiduralAnestezi-spinal+4
Arif Demir
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal anestezi ile yapılan endoskopik ürolojik cerrahilerde pasif bacak kaldırma testinin hemodinami ve serebral oksijenizasyon üzerine etkileri

Spinal anestezi pek çok merkezde yaygın olarak kullanılan bir anestezi yöntemidir. spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyon ile çok sık karşılaşılmakta, anestezi güvenliği ve hasta konforu sarsılmaktadır. Spinal anestezi sonrası gelişen vazodilatasyona bağlı hipotansiyon ve buna bağlı görülen serebral deoksijenizasyon en yaygın yan etkilerdendir. Bu çalışma ile amacımız hastaya fazla sıvı yüklemeden, inotrop ve vazopressör desteği sağlamadan hemodinamiyi korumak ve böylece serebral oksijenizasyonu sağlamaktır. Pasif bacak kaldırma testinin kan basıncı ve kalp atım hızı üzerine koruyucu etkisi olduğu gösterilememesine rağmen serebral oksijenizasyonun korunmasının sağlanmasında etkili olabileceği gösterilmiştir. Spinal anestezi ile yapılan cerrahilerde etkisini değerlendirmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

AnesteziAnestezi-spinalCerrahi-ürolojik+3
Tuğçe Elif Güler
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında aerobik egzersiz ile dirençli ev egzersiz programının hemodinamik, ventilasyon ve metabolik etkilerinin saptanması

Amaç: Çalışmamızın amacı; koroner arter hastalarına, hastanede gözetim altında verilen aerobik egzersiz ile dirençli ev egzersiz programını karşılaştırmak ve hemodinamik, ventilatuvar, metabolik etkilerini saptamak ve değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji ya da Kalp Damar Cerrahisi Polikliniği'nde takip edilen koroner arter hastalığı öyküsü olan toplamda 40 stabil hasta dahil edilmiştir. Hastalar fizik tedavi kliniği kardiyak rehabilitasyon ünitesinde aerobik egzersiz eğitim grubu (aerobik egzersiz grubu) ve ev egzersiz grubu (grup 2) olarak randomize edilmiştir. Aerobik egzersiz grubundaki hastalara hastanede denetimli olarak 6 hafta boyunca, haftada 3 kez treadmilde denetimli aerobik egzersiz programı uygulandı. Grup 2'deki hastalara hastalıkları ve risk faktörleri hakkında eğitim verilerek, performanslarına ve hedefe uygun olarak evde yapmaları gereken egzersiz programı reçete edilerek kardiyak rehabilitasyon (KR) programına alındı. Tüm hastalar, orta düzeyde egzersiz yoğunluğunda çalıştırıldı. Bütün hastalara programın başlangıcında ve bitişinde, egzersiz tolerans testi (ETT), altı dakika yürüme testi (6DYT), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ ), Sağlık Değerlendirme Anketi(HAQ) ,Egzersizin Yararları/Engelleri Ölçeği (EBBS),Kısa Form-36 (SF-36) yaşam kalitesi testi yapılmış ve kandaki metabolik, hemodinamik değişimleri saptamak için kan tetkikleri istenmiştir. Bulgular :Altı hafta sonunda; aerobik egzersiz grubu ve ev egzersiz grubunda 6DYT'de istatiksel olarak anlamlı artışlar elde edildi (p<0.05). Aerobik egzersiz grubunda FEV 1 ve FVC'de istatiksel olarak anlamlı artışlar saptandı (p<0.05).Her iki grupta da VKİ ve kiloda istatiksel olarak anlamlı azalma kaydedildi (p<0.05). Aerobik egzersiz grubunda AKŞ'de istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Aerobik egzersiz grubunda SF-36'nın fiziksel fonksiyon ,sosyal fonksiyon ve fiziksel rol kısıtlılığı alt kategorilerinde istatiksel olarak anlamlı artış gözlendi (p<0.05). Fiziksel aktivitenin değerlendirildiği IPAQ anketinde aerobik egzersiz grubunda istatiksel olarak anlamlı artış elde edildi (p<0.05). Aerobik egzersiz grubunda VO2 ve MET değerlerinde istatiksel olarak anlamlı olmasa da artış elde edildi. Aerobik egzersiz grubunda anlamlı olmasa da LDL-K, TOTAL-K'da azalma, HDL-K' da artış saptandı. HR parametresinde her iki grupta istatiksel olarak anlamlı saptanmasa da azalma gözlendi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre hastanede denetimli olarak yapılan aerobik egzersiz, solunum kapasitesi, lipid profili, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi parametreleri üzerinde evde yapılan dirençli egzersize göre daha olumlu etki sağlamaktadır. Dirençli ev egzersizi verilen grupta da VKİ azalma ve yürüme mesafesinde artış gibi kardiyovasküler risk faktörlerini azaltıcı olumlu etkilerin saptanması dirençli egzersizlerin de fonksiyonel ve metabolik kapasite üzerine anlamlı etkilerini göstermiştir. Çalışmamız klinikte gözetimli egzersiz programlarının daha etkili olabileceğini göstermekle birlikte sosyal sebeplerle hastane egzersiz programlarına katılamayan, düşük ya da orta riskli hastalara verilen ev programlarının da kardiyovasküler risk faktörlerinden koruyucu etkisi olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler : Kardiyak rehabilitasyon, koroner arter hastalığı, egzersiz

AerobikEgzersizHemodinamikler+5
Merve Ciniviz
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste hızlı seri entübasyon yapılan hastalarda postentübasyon doğrulama ve hemodinamik cevabın değerlendirilmesi

Amaç: Günümüzde, acil servislere çok sayıda kritik hasta başvurmakta olup, hastaların ilk değerlendirmesinde havayolu güvenliğini sağlamak önceliğimizdir. Yetersiz oksijenasyon ve ventilasyonu olan birçok hastaya acil servislerde acil tıp hekimleri tarafından endotrakeal entübasyon prosedürleri uygulanmaktadır. Endotrakeal entübasyon uygulamasını yaparken, hastaya sniffing pozisyonu verilmesinin, işlemi kolaylaştırabileceği bildirilmiştir. Endotrakeal entübasyonda indüksiyon ajanı olarak midazolam, diazepam, ketamin, propofol vs gibi birçok ilaç kullanılmaktadır. Bu ilaçların hipotansiyon, apne, bradikardi gibi birçok komplikasyonları mevcuttur. Ayrıca endotrakeal entübasyon işleminin de çeşitli komplikasyonları mevcuttur. Bu komplikasyonlar diş hasarı ve basit aritmilerden başlayıp, özefageal entübasyon sonrası aspirasyon, hatta kardiyak arreste kadar giden ciddi komplikasyonlar olarak görülmektedir. Bu komplikasyonları en aza indirmek için endotrakeal entübasyonun erken doğrulanması ve hastanın postentübasyon hemodinamik cevabının değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüzde endotrakeal entübasyon doğrulanmasında kabul görmüş yöntemlerin dışında yeni bir yöntem olarak yatakbaşı transtrakeal ultrasonografi de acil servislerde ve yoğun bakımlarda kullanılmaya başlanmıştır. Biz bu çalışmada, acil serviste entübasyon gerçekleştirilen hastalarda, hastaya verilen sniffing pozisyonunun başarısını, entübasyon yerinin en kısa zamanda doğrulanmasında yatakbaşı transtrakeal ultrasonografinin yerini ve hızlı seri entübasyonda kullanılan ilaçların ve prosedürlerin hemodinamik cevaba etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, prospektif bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile 8 Mart 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve endotrakeal entübasyon işlemi uygulanan 18 yaş ve üzeri 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Acil servise daha önceden entübe edilmiş olarak getirilen hastalar ve 18 yaşından küçük hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların sosyodemografik verileri, hayati bulguları, laboratuvar bulguları, çalışma parametre ve işlem verileri ve işlemi gerçekleştiren araştırma görevlileriyle ilgili veriler daha önceden hazırlanan çalışma föyüne kaydedildi. Araştırma verileri "SPSS for Windows 23.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 50 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 67,1±16,92 yıl ve hastaların % 56,0'ı (n=28) erkekti. Çalışmada en sık endotrakeal entübasyon sebepleri % 62,0 ile GKS düşüklüğü ve % 60,0 ile hipoksik solunum yetmezliği bulunması idi. Hastaların acil servise en sık başvuru sebebi % 48,0 ile nefes darlığıydı. Hasta grupları arasında sosyodemografik veriler açısından istatiksel anlamlı farklılık yoktu. Çalışmaya dahil edilen olgularda hekimlerin entübasyon doğrulama sürelerinin ortalama 22,34±41,96 sn olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olgularda entübasyon öncesi sniffing pozisyonu verilip verilmemesinin, entübasyon deneme sayısı ve başarılı entübasyon süresi üzerinde istatiksel açıdan anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü (p:0,621; p:0,858). İndüksiyon ajanı olarak "Midazolam + Fentanil" kullanılan hastalarda sistolik tansiyon (p<0,001) ve diastolik tansiyon (p=0,002) değerleri entübasyon sonrasında entübasyon öncesine göre istatiksel anlamlı oranda daha düşük bulundu (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, indüksiyon ajanı olarak kullanılan "Midazolam+Fentanil" kombinasyonun, diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde sistolik ve diastolik kan basıncını düşürdüğü görülmüştür. Ayrıca hastalara entübasyon öncesinde Sniffing pozsiyonu verilip verilmemesinin entübasyon başarısı ve entübasyon deneme sayısına etkisinin olmayabileceği tespit edilmiştir. Hekimlerin kıdem yılı arttıkça, transtrakeal USG ile beraber birden çok doğrulama metodunu kullandığı görülmüş ve transtrakeal USG doğrulama süresinin kısalığının, hastaların sonlanımını iyileştireceği kanısına varılmıştır. Fakat daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla, transtrakeal USG tekniğinin endotrakeal entübasyonun doğrulanmasındaki etkinliği ve kullanılan indüksiyon ajanlarının hemodinamik cevaba etkileri daha net ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: HSE, entübasyon, indüksiyon, hızlı seri entübasyon, ultrasonografi, transtrakeal USG

Acil servis-hastaneAcil tıpEntübasyon+3
Anıl Aydın
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Magnezyum sülfatın larinks mikro cerrahisinde hemodinami, ekstübasyon kalitesi ve derlenme üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda, larinks mikrocerrahisi ameliyatlarında, anestezi indüksiyonu öncesi uygulanan intravenöz magnezyumun anesteziden uyanma döneminde ekstübasyon kalitesi ve havayolu ile ilgili komplikasyonların önlenmesi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ameliyathanesi Kulak Burun Boğaz bölümünde larinks mikro cerrahisi geçiren ASA I-III grubu 98 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalarda standart monitörizasyonun yanında TOF monitörizasyonu da uygulanmıştır. Hastalar bilgisayarlı randomizasyon yöntemi ile 2 gruba ayrıldı. Birinci gruptaki hastalara (Grup M) anestezi indüksiyonundan önce 30 mg/kg magnezyum sülfat (maksimum 2gr) 100 ml salin çerisinde 10 dk da gidecek şekilde intravenöz infüzyon olarak uygulanmıştır. İkinci gruptaki hastalara ise (Grup K) 100 ml salin 10 dk'da gidecek şeklide infüzyon olarak uygulanmıştır. İnfüzyon uygulamalarının bitimi ile tüm hastalara 2 mg/kg propofol, 0,6 mg/kg roküronyum, 0,5 µg/kg remifentanil ile anestezi indüksiyonu sağlanmıştır. Tüm hastalarda anestezi idamesi propofol 3-7 mg/kg, remifentanil 0,05-0,1 µg/kg/dk, O2 /Hava %40/60 olacak şekilde sağlanmıştır. Anestezi derinliği BIS monitörizasyonu ile takip edilmiştir. Tüm hastalarda postoperatif analjezi için ameliyatın son 10.dk'sında intravenöz parasetamol 15 mg/kg uygulanmıştır. Uyandırma sırasında ekstübasyon kalite skorları ve TOF değerlerine bakılarak T2-T90 arası süre kaydedilmiştir. Bulgular: 98 hastanın dâhil olduğu bu çalışmada, hastaların demografik verileri açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır. Ekstübasyon süreleri [Grup 1'de 7 dk (min-maks: 4-8,5), Grup 2'de 7 dk (min-maks:4-10)] ve T2-T90 [Grup 1'de 5,5 dk (min-maks:3-7) Grup 2'de 6 dk (min-maks:3,25-8)] süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Gruplar arasında ekstübasyon kalite skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Buna göre Grup 1'de öksürük olmama durumu (%63,6) Grup 2'den (%36,4) fazladır. Orta şiddetli öksürük durumu ise Grup 2'de (%94,1) Grup1'den (%5,9) daha fazlaydı. PACU'da kalma süresi ortalamalarına göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0,05). Grup 1'in PACU ortalaması 15,76±2,94 dk iken Grup 2'nin 13,47±4,66 dk olarak tespit edilmiştir. NRS skoru açısından da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Grup 2' de NRS skoru 3 (2-3,5) iken Grup 1'in 1 (1-2) olarak kaydedilmiştir. Gruplar arasında komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak larinks mikrocerrahisi geçiren hastalarda indüksiyon öncesi kullanılan magnezyum sülfatla daha iyi ekstübasyon kalite skorları elde edildiği gösterilmiştir. Aynı zamanda magnezyum sülfatın ekstübasyon süresi ve derlenmeyi geciktirmediği, postoperatif analjezik etkiyi olumlu yönde etkilediği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: magnezyum sülfat, ekstübasyon kalite skoru, analjezi, larinks mikrocerrahisi

Anesteziden ayılma dönemiCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+6
Suat Aslan
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial kitle cerrahisinde urapidil ve remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda intrakranial cerrahisi geçiren hastalarda, selektif α-1 antagonisti olan urapidil ile remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arası ASA skoru I-II olan,intrakranial cerrahi geçiren 90 hasta dahil edildi. Propofol rokuronyum ile anestezi indüksiyonunu takiben sevofluran-remifentanil anestezisi uygulanan hastalar ekstübasyondan 15 dakika önce üç gruba ayrıldı. Grup I'de son 15 dakika remifentanil infüzyonu 0,02-0,03 µg/kg/dk dozuna düşürüldü ve ekstübasyonla birlikte sonlandırıldı. Grup II'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durdurulduktan 5 dk sonra bolus urapidil (12,5 mg) verilip, ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2.-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Grup III'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durduruldu ve hemen ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Tüm hastalarda ameliyatın son 15 dk.'sında ve ekstübasyondan sonrası ilk 5 dakika vital parametreler ile ekstübasyon zamanı ve ameliyat süresi kaydedildi. İlaçların uyanıklığa etkisini değerlendirmek için vital parametrelerle birlikte entropi değerleri de kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik bulgular, ekstübasyon süresi, ameliyat süresi açısından anlamlı (p>0,05) fark saptanmadı. Grup I'de bazal SAB, OAB ve DAB değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından düşük olduğu belirlendi. Grup II ve III'de SAB, OAB, DAB bazal değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından yüksek olduğu saptandı. Entropi değerleri açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı.Ekstübasyon kalitesi gruplarda benzerdi. Sonuç:Bu çalışma ile, intrakranial cerrahi geçiren hastalarda ekstübasyon öncesi başlanan ve iki faklı yöntem (bolus+infüzyon veya tek başına infüzyon) ile uygulanan urapidil uygulamasının, düşük dozda remifentanil uygulamasına (0,2-0,3 µg/kg/dk) göre ekstübasyon sırasında hemodinamik yanıtın kontrolünü daha iyi sağladığı ve uygulanan dozlarda uyanıklığı etkilemediği kanısına varıldı.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıEkstübasyon+5
Fatih Kaya
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Supratentorial tümör cerrahisinde %20 mannitol ve %3 hipertonik salin kullanımlarının beyin relaksasyonu, hemodinamik parametreler, PPV, PVI indexi, serum osmolaritesi ve elektrolitleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Supratentorial tümör cerrahisinde beyin relaksasyonu büyük önem taşır, bu amaçla Mannitol en sık kullanılan ajanlardandır. Hipertonik Salin de (HS) beyin gerginliğini azaltmak için uygulanmaktadır. Biz çalışmamızda supratentorial tümör cerrahisi sırasında uygulanan isoosmolar % 20 Mannitol ve % 3 HS'nin beyin relaksasyonu, hemodinamik parametreler, idrar debisi ve sıvı miktarı, PPV, PVI, serum osmolaritesi ve elektrolitleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya supratentorial tümör cerrahisi planlanan, ASA 1-2 sınıfı,18-65 yaş arası 60 hasta alındı. Anestezi state entopi 40-60 olacak şekilde sevofluran ve remifentanil ile sürdürüldü. OAB'nin 65-95 mmHg, ETCO2'nin 30-35 civarında olması planlandı. Hastalar nihai pozisyon sonrasında iki gruba ayrılarak Grup 1'e %20 Mannitol (2,5 ml/kg) ve Grup 2'ye %3 HS (2,5 ml/kg) verildi. Dura açıldıktan sonra beyin relaksasyon skorları değerlendirildi. Preoperatif dönemde, anestezi indüksiyonu ve entübasyon sonrasında hemodinamik değişkenler, kan gazları ve PVI, arteryel kanül sonrasında PPV not edildi. PPV ve PVI değerlerinin ≤%13 olması planlandı. İnfüzyonun bitiminden sonra 60. dakikada, 2. saatte ve 3. saatte sodyum ve potasyum değerleri, idrar miktarı ve verilen sıvı kaydedildi. Preoperatif ve postoperatif BUN, kreatinin ve osmolarite değerleri not edildi. Bulgular: Demografik özellikler arasında fark yoktu. Dura açıldığında, 2. ve 3. saatlerde beyin relaksasyonlarının birbirine benzer oldukları tespit edildi. Hemodinamik veriler arasında bir fark saptanmadı. İnfüzyon başlangıcından itibaren HS grubunda PVI ve PPV değerlerinin mannitol grubuna göre daha yüksek seyrettiği saptandı. Mannitol grubunda idrar miktarı ve verilen sıvı miktarı yüksekti. Mannitol ile Na değerlerinde azalma, HS ile artma tespit edildi BUN ve kreatinin değerlerinin benzer olduğu, serum osmolaritesinin, Mannitol grubunda postoperatif dönemde değişmediği, HS grubunda ise yükseldiği tespit edildi. Ortalama yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri benzerdi. Sonuç: Supratentorial tümör cerrahisinde Mannitol ve HS ile etkin bir beyin relaksasyonu sağlandığı, hemodinamik değişikliklerin etkilenmediği, Mannitol grubunda diürezle birlikte uygulanan sıvı tedavisinin PPV ve PVI'da düşmeye neden olduğu, kan gazları, serum sodyum ve potasyum, BUN, Cr, osmolarite düzeylerinde ciddi değişikliklerin oluşmadığı, o nedenle HS'nin supratentorial cerrahide mannitole alternatif olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.

AnestetiklerBeyinCerrahi+7
Buket Ermeydan
Çukurova University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bir sentetik kannabinoid olan JWH-018'in sıçanlarda hemodinami ve davranış üzerine etkisi

Sentetik kannabinoidler, yeni nesil psikoaktif maddelerdir. Bu çalışmada; sentetik kannabinoidlerden JWH-018 için sağlıklı sıçanlarda akut ve kronik uygulama sonrasında davranış, hemodinami ve histopatolojik etki araştırıldı. Sağlıklı erişkin sıçanlar (250 ± 50) dört çalışma grubuna ayrılıp, 0.3 mg/kg olacak şekilde JWH-18 içeren ve içermeyen %2 ethanol, %2 tween80 ve %96 serum fizyolojik içeren 100 ml çözücü sıvı içinde i.p. olarak uygulandı. I. grup (akut kontrol); sadece çözdürücü, II.grup (akut ilaç), JWH-18 içeren çözdürücü, III.grup (kronik kontrol) 14 gün boyunca hergün bir defa sadece çözdürücü ve IV.grup (kronik ilaç) ise JWH-18 içeren çözdürücü olarak oluşturuldu. Tüm deney gruplarında; uygulamadan 25 dakika sonra kilo, kan basıncı ve kalp atım hızı ölçüldü. Davranış değişimi için Açık Alan Testi ve Yükseltilmiş Artı Labirent Testi kullanıldı. Deneylerin bitiminde histopatoloji için karaciğer, akciğer ve böbrek örnekleri alındı. H&E, iNOS, eNOS ve TUNEL boyamaları gerçekleştirilip istatistiği incelendi. Açık alan testlerinde lökomotor aktivite akutta azalırken kronikte arttı. Anksiyete göstergelerinden süre değerlendirmelerinde; merkezde geçirilen süre azalırken, çevrede arttı. Yükseltilmiş artı labirent testlerinde ise; kollarda geçirilen süre artarken, merkezde geçirilen süre azaldı. Kilo artışı kronikte anlamlı bulundu. Kan basıncı akut için artarken kronikte azaldı. Histopatolojide anlamlı patolojik değişiklikler saptanıp artan NOS ve TUNEL immünohistokimyası ile paralel olarak ilişkilendirildi. JWH-018 ile deneysel uygulamada değişen davranış ve hemodinamiye oranla çok daha ciddi patolojik doku değişikliklerinin izlenmesi ayrıca oksidatif stres ve apoptozla ilişkilendirilmesinin önemli olduğu düşünüldü. Yaygın kullanımı olan ve ölümcül hasar yapabilen madde bağımlılığı için bulunan hasarın ve mekanizmaların daha ileri incelemelerle detaylandırılması oldukça bozulan yaşam kalitesinin ve sosyal etkilerinin azaltılmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: JWH-018, sentetik kannabinoid, hemodinami, davranış, sıçan, histopatoloji, oksidatif stres, apoptoz.

ApoptozisDavranışHayvan deneyleri+5
Gizem Şen
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İntrakranial anevrizmalarda damar duvarının farklı hematokrit düzeylerindeki hemodinamik değişimlere yanıtının hesaplamalı akışkanlar dinamiği ile incelenmesi

İntrakraniyal anevrizma, arteriyel damar duvarında anormal dilatasyon olarak gözlemlenen serebrovasküler bir hastalıktır. İntrakranial anevrizmaların rüptüre olmasından kaynaklı subaraknoid kanama (SAK) insidansı dünya genelinde yıllık 6.67/100.000'dir. Buna göre her yıl neredeyse 500.000 kişi anevrizmaya bağlı SAK sebebiyle hayatını kaybetmektedir. İntrakranial anevrizmaların oluşum mekanizmasında etkili olan hemodinamik faktörlerin anevrizma rüptürüyle ilişkisinin değerlendirilmesi ve anevrizma tedavisi sırasında kullanılacak etkili ve doğru yöntemlerin belirlenmesi ise büyük önem arz etmektedir. Bu amaçla son yıllarda hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD) kullanılarak damar içi hemodinamik değişimler incelenmeye başlanmıştır. Bu çalışmada %20, %40, %60 değerlerindeki farklı hematokrit (Hct) seviyelerinin hemodinamik kuvvetler üzerinde yarattığı değişimlerin ana arter ve anevrizma içindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi bölümüne başvuran intrakranial anevrizmalı hastalara ait bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) görüntüleri kullanılmıştır. HOROS v 3.0.1 (https://horosproject.org/) yazılımı kullanılarak 3 boyutlu (3B) hâle getirilen damar modelleri, daha sonra ANSYS® FLUENT programı içerisine aktarılarak HAD çalışılmıştır. Kan, Newtonyen olmayan bir akışkan ve damar dış duvarı rijit olarak kabul edilmiştir. Damarlarda pulsatil akış öngörülmüştür. Giriş ve çıkış noktalarına ise bu pulsatil akıştan elde edilen basınç uygulanmıştır. Bu çalışma sonucunda; anevrizma içerisinde türbülans akım oluştuğu ve Hct değeri yükseldikçe türbülansın arttığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte anevrizma kubbesinde düşük duvar kayma gerilimi (DKG) alanları izlenirken, arter içerisindeki ortalama DKG ise Hct 3 katına çıktığında yaklaşık 3 kat artmaktadır. HAD yöntemi sayesinde hemodinamik faktörlerle, rüptüre sebep olan etkilerin ilişkisi non-invaziv bir şekilde kolayca incelenebilmekte ve bu sayede gelecekte doktorların hastalar için en etkili tedavi yöntemini belirlemesi açısından faydalı olacağı umut edilmektedir. Anahtar Sözcükler: İntrakranial anevrizma, Hesaplamalı akışkanlar dinamiği, Pulsatil akış, Hemodinami, Subaraknoid kanama

Akışkanlar dinamiğiAnevrizmaHematokrit+6
Büşra Zencirci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Abdominal aort anevrizmalarında damar duvarının farklı hematokrit düzeylerindeki hemodinamik değişimlere yanıtının hesaplamalı akışkanlar dinamiği ile incelenmesi

Abdominal aort'un duvarında oluşan fokal, kalıcı ve anormal dilatasyon abdominal aort anevrizması (AAA) olarak adlandırılır. Yaşlı nüfusta prevelansı artış gösterirken dünya çapında her yıl yaklaşık 150.000 yeni vaka teşhis edilmektedir. AAA rüptürü korkulan ve hayati tehdit eden bir komplikasyon olmakla birlikte, rüptür olması durumunda mortalite oranı %60-90'lara kadar çıkabilmektedir. AAA oluşmasında etkili olan hemodinamik nedenlerin anevrizmanın rüptür riskiyle ilişkisi ve anevrizma onarımı esnasında kullanılacak en doğru yöntemin belirlenmesi hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle, hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD) aracığı ile damar içerisinde oluşan hemodinamik değişimler son yıllarda bilimsel çalışmaların ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışma ile her bir hasta için üç farklı hematokrit (Hct) değerinin (%20, %40 ve %60) akışkan hemodinamiğinde oluşturduğu değişimlerin arter ve anevrizma kesesi içindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi polikliniğinde AAA tanısı alan 6 hasta ve 2 sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların bilgisayarlı tomografik anjiografi (BTA) görüntülerinden model oluşturmak için HOROS v3.3.5 (https://horosproject.org/) yazılımı ve Meshlab (http://www.meshlab.org) programı kullanılmıştır. Üç boyutlu (3B) modeller ANSYS® FLUENT programına transfer edilerek HAD çalışılmıştır. Kan, pulsatil ve Newtonyen olmayan akışkan kabul edilirken, damar dış duvarı rijit varsayılmıştır. Bu çalışma ile anevrizma kesesi içinde türbülans akım meydana geldiği ve Hct seviyesinin belirli bir seviyeye kadar artmasıyla bu türbülansın arttığı görülmüştür. Bununla birlikte, anevrizma kesesinde düşük damar kayma gerilmesi (DKG) alanları görülürken, Hct değeri arttıkça düşük DKG alanlarında genişleme görülmüştür. HAD aracılığıyla hemodinamik etmenlerle rüptüre neden olabilecek etkilerin bağlantısı non-invaziv olarak araştırılacak ve bununla birlikte hekimlere hastaya özgü etkili ve doğru tedavi için yol gösterici olmaktadır.

Akışkanlar dinamiğiAkışkanlar dinamiğiAnevrizma+6
Aysun Büyükkanlı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis hastalarında sıvı mönitörizasyonu yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) sepsis tanılı hastalarda sıvı resüsitasyonuna yanıtın değerlendirilmesi için kullanılan santral venöz basınç (SVB), arteryel basınç dalga değişimi (PPV), inferior vena kava (İVK) indeks ölçümü gibi yöntemlerin etkinliğini, birbiriyle olan korelasyonunu ve kullanılabilirliğini saptamak. Gereç ve Yöntem: YBÜ'de sepsis tanılı mekanik ventilatörle solunumu sağlanan 18 yaş üzeri 36 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Sıvı replasmanı öncesi SVB, İVK çapı ( ekspiryum ve inspiryumda), PPV değerleri ölçüldü. Sıvı replasmanı olarak her hastaya 500ml %0,9 NaCl izotonik solüsyon 30 dakika içerisinde intravenöz infüzyon şeklinde verildi ve takibinde 1, 5, 10, 15 ve 30. dakikalarda aralıklı olarak hemodinamik değişiklikler değerlendirilerek kaydedildi. Ultrasonografi ile 2-6 mHz curvlineer prob kullanılarak subksifoid pencereden inspiryum ve ekspiryumdaki inferior vena kava çapları belirlendikten sonra İVK indeksleri hesaplandı. PPV ölçümü arter kanülasyonu ile monitör tarafından gerçekleştirildi. Monitör yardımıyla kalp hızı, sistolik ve diyastolik kan basıncı ve SVB ölçümleri de kayıt altına alınmıştır. İstatistiksel olarak tüm bu ölçümlerin etkinliği ve birbiriyle olan korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Kısa süreli 500 ml sıvı resüsitasyonu sonrasında sistolik ve diyastolik kan basıncı, PPV, İVK distensibilite indeksi (İVKdi) ve SVB ölçümlerinde anlamlı farklılık oluştuğu gözlenmiştir. Ancak İVK indeksleri ve diğer ölçümler arasında korelasyon bulunamamıştır. En fazla değişimler tedavinin 10. ve 15. dakikalarında gerçekleşmekte olup bu dönemde özellikle SVB, PPV, diyastolik kan basıncı ve İVKdi' de belirgin değişiklik gözlenmiştir. Sonuç: Sıvı resüsitasyonuna yanıtı değerlendirmede sistolik ve diyastolik kan basıncı, PPV, İVKdi ve SVB ölçümleri istatistiksel anlamlı bulunmuştur. Günümüzde yapılan çalışmalara bakıldığında PPV ve İVK indeksi gibi dinamik ölçümlerin daha üstün olduğu gösterilmektedir. Literatür ışığında günümüzde ultrasonografinin yaygınlaşması, non-invaziv ve dinamik bir gösterge olması nedeniyle İVK ölçümlerinin daha tercih edilebilir olacağını düşünmekteyiz.

HemodinamiklerNabızSantral venöz basınç+5
Gizem Demir Şenoğlu
Düzce University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhalasyon ve total intravenöz anestezi uygulanan hastalarda hemodinamik, endokrin yanıtlar ve nesfatin-1'in değerlendirilmesi

Bu çalışmada, farklı anestezi tekniklerinin cerrahi stres yanıta ve yeni bir peptid yapılı hormon olan nesfatin-1 düzeylerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi ameliyathanelerinde Mart-Haziran 2015 tarihleri arasında septorinoplasti ameliyatı olacak ve ameliyatı en az iki saat sürecek, psikiyatrik, kardiyovasküler ve metabolik bozukluğu olmayan, 18–60 yaş arası, premedikasyon uygulanmamış, ASA I-II risk grubunda 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar; Desfluran + N2O (Grup 1), Desfluran + Remifentanil (Grup 2) ve Propofol + Remifentanil (Grup3) uygulananlar olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki hastalardan indüksiyondan hemen önce, postoperatif derlenme odasında 30. dakikada ve postoperatif 24. saatte olmak üzere 3 kez en az 5 ml venöz kan örneği alınarak serum insülin, glukoz, adrenalin, noradrenalin, kortizol ve nesfatin-1 düzeylerine bakıldı. Çalışmamızda sistolik kan basınçları, kalp atım hızları, glukoz, serum noradrenalin, adrenalin ve serum nesfatin-1 düzeyleri yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Serum insülin düzeylerinde 3.dönemde Grup 1'de Grup 3'e göre anlamlı yükseklik tespit edildi (p<0.05). Serum kortizol düzeylerinde ise Grup 3'te 2.dönemde diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı yükseklik bulundu (p<0.05). Hastalara uyguladığımız farklı anestezi tekniklerinin, benzer hemodinamik ve endokrin yanıtlar oluşturması yanında, nesfatin-1 ve cerrahi stres arasındaki korelasyonun açık olarak ortaya konulabilmesi için daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Cerrahiye stres yanıt, TİVA, İnhalasyon anestezisi, Nesfatin-1

AnesteziAnestezi-inhalasyonAnestezi-intravenöz+5
Ahmet Aksu
Fırat University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi altında laparoskopik cerrahi geçirecek hastalarda düşük ve normal akım desfluran anestezisinin kan gazı parametreleri, hemodinamik parametreler ve derlenme kriterlerine etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Son yıllarda ileri monitörizasyon ve güvenlik özellikleri gelişmiş modern anestezi cihazlarının kullanıma girmesiyle düşük taze gaz akımlı anestezi güvenle kullanılmaya başlanılmıştır. İnhalasyon anestezisi sırasında düşük taze gaz akım anestezi uygulaması; normal akım taze gaz anestezisine göre pulmoner sistem, ekolojik denge ve ekonomi üzerine daha az olumsuz etkilere sahiptir. Mukosiliyer klirensini, ısı ve sıvı kaybını daha az etkilediği görülmüştür. Anestezik gazın tüketiminin azaltılmasıyla %75'lere varan tasarruf sağlanabilir. Literatür taramamızda laparoskopik cerrahi geçiren hastalarda düşük taze gaz akım desfluran anestezisi ile normal taze gaz akım desfluran anestezisinin hemodinami, kan gazı parametreleri ve derlenme üzerine etkisini karşılaştıran sınırlı sayıda çalışma mevcuttu. Çalışmamızın amacı düşük akımlı desfluran anestezisi ile normal akım desfluran anestezisinin intraoperatif hemodinami, kan gazı ve postoperatif derlenmeye etkisini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 18 – 70 yaş arası, ASA II-III sınıfında olan, iki saat ve üzerinde genel anestezi uygulanan 60 hasta dâhil edildi. Hastalar rastgele, 30'ar kişilik iki gruba ayrıldılar. I. grup Düşük akım Desfluran Grubu (n=30), II. grup Normal akım Desfluran Grubu (n=30) olarak adlandırıldı. Düşük akım anestezi uygulanan Grup I'de ise TGA: 0,5 l/dk (FiO2:70, Hava: %30), Normal akım anestezi uygulanan Grup II'de TGA: 2 l/dk (FiO2: %50, Hava: %50) olarak belirlendi. KAH, OAB, SpO2 değerleri preoperatif dönemde, entübasyondan hemen sonra ve takip eden 15, 30, 45 ve 60. ve 120. dakikalarda kaydedildi. Operasyonun ilk 60- 120. dakikasında arteriyel kan gazı değerleri kaydedildi. Hastalar operasyon sonrası postoperatif bakım ünitesine alınıp modifiye aldrete derlenme skalası, solunumsal ve hemodinamik parametreler 60 dakika takip edildikten sonra sorunsuz bir şekilde kliniklerine transferleri sağlandı. Bulgular: Düşük akım anestezi ile normal akım anestezi grubunda intraoperatif 1. ve 2. saat bakılan kan gazı parametrelerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arasında intraoperatif hemodinami ve postoperatif derlenme kriterleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Normal akım grubunda sigara içen grupta PaO2 sigara içmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu(p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda düşük akım desflurane grubunda hemodinami, intraoperatif kan gazı parametreleri ve postoperatif derlenme kriterleri olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Normal akım grubunda sigara içen grupta PaO2 sigara içmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğunu gördük.

AnesteziAnestezi-genelAnesteziden ayılma dönemi+4
Ferhat Petekkaya
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarında sağ kalp fonksiyonları ve pulmoner hemodinaminin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Romatoid artrit (RA) etiyolojisinde farklı birçok etkenin rol aldığı kronik, otoimmun inflamatuar eklem hastalığıdır. Hastalık sürecinde cilt, göz, akciğer ve kardiyovasküler tutulum gibi eklem dışı bir çok organ ve sistem etkilenmektedir. Kronik inflamasyon süreci kardiyak miyositleri de olumsuz etkiler. RA'nın kardiyak tutulumu ile ilgili yapılan çalışmalar sıklıkla sol ventrikülle ilgilidir. Kompleks anatomisinden dolayı sağ kalbin değerlendirilmesi zordur. Yapılan pek çok çalışmada sağ ventrikül (RV) tutulumunun, hospitalize hastalarda mortalite ve majör komplikasyonları göstermede güçlü bir prediktör olduğu ekokardiyografik incelemelerle gösterilmiştir. Çalışmamızda sağ ventrikül fonksiyonları ve bununla yakından alakalı pulmoner arteryal hemodinamiyi henüz semptomatik olmamış RA hastalarında değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş aralığındaki, ek hastalığı, sigara kullanımı, kardiyak ve pulmoner hastalık öyküsü olmayan 75 RA hastası ve 65 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Klinik, laboratuar ve EKG bulguları not alındı, hastalık aktivite skorları hesaplandı. Ekokardiyografik olarak konvansiyonel parametreler, doppler parametreleri ve RV parametreleri (TAPSE, S', FAC, TEİ, RVOT-SE, pPTT) ölçüldü. İstatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, VKİ, nabız, tansiyon ve konvansiyonel eko parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. RA hasta grubunda TAPSE, S', FAC, RVOT-SE, pPTT kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşüktü. RA hasta grubunda MPI kontrol kişilerine kıyasla anlamlı derecede yüksekti. RA hasta grubunda hastalık süresi ile TAPSE, RVOT-SE ve pPTT ile negatif yönde PAB ve MPI ile pozitif yönde korelasyon saptandı. DAS28-CRP aktivite skoru ile TAPSE, FAC arasında korelasyon izlenmiştir. RA hasta grubunda pPTT ile TAPSE ve RVOT-SE ile pozitif yönde PAB ve MPI ile negatif yönde korelasyon izlenmiştir. pPTT ve RVOT-SE için yapılan ROC analizinde pPTT için cut off değer 169,5ms olup sensitivite %61.3 spesifitesi %87.7, RVOT-SE için cut off değer 0.64cm duyarlılık %69.3 özgüllük %67.7 bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda RA hastalarında subklinik evrede sağ ventrikül disfonksiyonu ve pulmoner arteriyal hemodinamik değişiklikler tespit edilmiştir. RA hasta grubunda literatürde ilk kez çalışılan RVOT-SE, pPTT sağlıklı kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşüktü. RA hastalarında hastalık süresi ile TAPSE, FAC, pPTT, S' değerlerinin korele olduğu saptadık. Literatürde ilk kez S', RVOT-SE ve pPTT parametreleri çalışmamızda bakılmış olup, bulgularımız ışığında RA hastalarının subklinik evrede sağ ventrikül tutulumunu predikte ederek, hastaların tedavisini etkileyecek ve yön verecek ekokardiyografik parametreler olarak günlük pratiğimizde kullanılması düşünülebilir.

Artrit-romatoidEkokardiyografiHemodinamikler+2
Elif Vuslat Kök
Bolu Abant İzzet Baysal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansif ve normotansif hastalarda spinal anestezi sonrası hemodinamik etkilerinin karşılaştırılması

GİRİŞ: Spinal anestezi subaraknoid aralığa küçük miktarlarda lokal anestezik enjekte edilerek, sinir iletimininin geçici olarak durdurulmasıyla derin ve hızlı bir cerrahi blok sağlayan basit bir tekniktir. Yüz yılı aşkın bir süreden beri odukça yaygın bir şekilde güvenle ve başarılı olarak kullanılan spinal anestezi, özellikle alt batın, perine ve ekstremiteleri içeren cerrahi girişimlerde genel anesteziye karşı bazı üstünlüklere sahiptir. Spinal ve epidural anestezi postoperatif mortaliteyi azaltmaktadır. Ayrıca derin ven trombozu ve pulmoner emboli, myokard infarktüsü, kanama komplikasyonları, pnömoni, solunum depresyonu ve böbrek yetmezliği gibi majör postoperatif komplikasyonların görülme sıklığında düşüş sağladığı, intraoperatif kan kayıplarını azaltarak transfüzyon ihtiyacını düşürdüğü bildirilmiştir. Spinal anestezi uygulanması postoperatif ağrıyı ve analejezik ihtiyacını da azaltmaktadır. Spinal anestezinin en önemli perioperatif komplikasyonları hipotansiyon ve bradikardidir. Hipertansiyon özellikle erişkin popülasyonu etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Ülkemizde hipertansiyon prevelansının erişkin erkeklerde % 36.3, erişkin kadınlarda % 49.1 olduğu bulunmuştur. Hipertansif hastalarda spinal anestezinin hipotansif etkisinin daha belirgin olduğu gösterilmiştir. Biz çalışmamızda normotansif hastalarla ve hipertansif hastalarda spinal anestezinin hemodinamik etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. MATERYAL VE METOD: Çalışmamız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Etik Kurul onayı alındıktan sonra spinal anestezi altında çeşitli elektif cerrahi girişim planlanan, 40-60 yaşları arasında operasyon süreleri 2 saati geçmeyen, ASA I-II fizyolojik skor grubundan toplam 60 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya alınan tüm hastalara bilgi verilerek yazılı ve sözlü onamları alındı.Grupların karşılaştırmasında Student T ve Ki Kare testleri kullanıldı. BULGULAR: Her iki grup arasında yaş, ağırlık,boy ortalama değerleri bakımından bir fark yoktu (p > 0.05). Grup H'de cinsiyet olarak E/K oranı Grup N'ye göre anlamlı ölçüde daha fazlaydı (p < 0.05) . Grup H'de ASA II fizyolojik skoruna sahip hasta sayısı Grup N'ye göre anlamlı ölçüde daha fazlaydı (p < 0.05). Her ıkı grupta da spinal anestezi öncesi sistolik,diastolik ve ortalama arter basıncı ortalamaları servisteki sistolik,diastolik ve ortalama arter basıncı ortalamalarından istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p < 0.05). Spinal anestezi uygulamasından sonra Grup H'nin sistolik,diastolik,ortalama arter basıncı ortalamaları Grup N'e göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p < 0.01). Gruplar arasında bütün dönemlerde kalp atım hızı değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu. Grup H'de 6( % 20), Grup N'de ise 3 ( % 10) hastada hipotansiyon gelişti. Grup H'de 3 ( % 10), Grup N'de ise 2 ( % 6.6) hastaya bradikardi nedeniyle atropin uygulandı.Hastaların hiçbirisinde desatürasyon dönemleri görülmedi ve hiçbir hastada duysal blok düzeyi T8'in üstüne çıkmadı. SONUÇ: Hipertansif hastalarda spinal anesteziye bağlı hipotansiyon daha sık görülmektedir. Spinal anestezi uygulanmasından önce olası risk faktörlerinin belirlenip, öncesinde sıvı infüzyonu uygulanması,spinal anestezi uygulamasından sonra hastaya uygun posizyon verilmesi ve tüm hastalarda olduğu gibi acil ilaçların hazır bulundurulması gibi gerekli önlemler alındığında güvenle uygulanabileceği kanaatine vardık. ANAHTAR KELİMELER: Normotansif, Hipertansiyon, Spinal anestezi

AnesteziAnestezi-spinalHemodinamikler+1
Mehmet Şirin Yıldırım
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde keskin uçlu iğne kullanılarak duranın koronal veya sagittal düzlemde ponksiyonu ile yapılan spinal anestezinin postspinal baş ağrısı ve hemodinamik parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Sezaryen ile doğum dünyadaki en sık uygulanan obstetrik operasyondur. Sezaryen operasyonlarında rejyonel anestezi yöntemleri sıklıkla tercih edilmektedir. Spinal anestezi, eski ve en etkin rejyonel anestezi tekniklerinden biridir. Genel anestezi uygulamalarına göre üstün olduğu durumlar olmasına rağmen bazı komplikasyonları da mevcuttur. Bunlar arasında en sık görülenlerden bazıları baş ağrısı, hipotansiyon ve bel ağrısıdır. Çalışmaya elektif sezaryen endikasyonu konulan, spinal anestezi için kontrendikasyonu bulunmayan, ASA I-II grubuna giren 100 olgu dahil edildi. Olgular rastgele grup I (koronal n=50) ve grup II (sagittal n=50) olarak iki gruba ayrıldı. 26 G keskin uçlu iğne ile spinal anestezi uygulandı. Spinal anestezi uygulayan asistanın eğitim süresi, spinal anestezi için yapılan girişim sayısı, preoperatif ve intraoperatif dönemde verilen mayi miktarı, spinal anestezinin yapıldığı aralık (L3–4, L4–5) ve işlem sırasında hastanın sırtını hareket ettirip ettirmediği kaydedildi. İntraoperatif ve postoperatif dönemde toplam 60 dk hastaların ortalama arter basınç ve nabız değerleri kaydedildi. Postoperatif 7 gün boyunca baş ağrısı ve bel ağrısı şikâyetleri açısından sorgulandı. İstatistiksel değerlendirmelerde ki-kare ve oranların karşılaştırması (Comparison of proportions) testleri kullanılmış olup P<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Olguların yaş, boy ve kilo ile baş ve bel ağrısı sıklığı arasında anlamlı fark gözlenmedi (P>0,05). Spinal girişim sayısı, girişim aralığı, uygulayıcının tecrübesi, hastanın işlem sırasındaki sırt hareketi, hastaya preoperatif ve intraoperatif dönemde verilen mayi miktarı ile baş ağrısı ve bel ağrısı insidansı arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı (P>0,05). Gruplar arası OAB değerleri karşılaştırıldığında; 10, 15, 30, 40 ve 50. dakikalarda istatistiksel anlamlı farklılık gösteren düşüşler gözlenirken diğer ölçüm zamanlarında gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak 26 G keskin uçlu spinal iğne kullanılarak koronal veya sagittal düzleme paralel uygulanan spinal anestezide baş ve bel ağrısı oluşturma insidansı açısından anlamlı bir faklılık bulunmadı. Koronal grupta bazı ölçümlerde hipotansiyon gelişimine daha sık rastlandı. Kesin bir kanıya varmak için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AnesteziAnestezi-spinalBaş ağrısı+3
Fikret Salık
Dicle University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Kan bağışında bulunan sağlıklı erişkinlerde kardiyovasküler hemodinamiklerin ve aortik sertlik özelliklerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada kan bağışı sonrası erken dönemde kardiyovasküler hemodinamikler ve aortik sertlik parametrelerinin değişimini göstermeyi amaçladık. Bilinen herhangi bir hastalığı olmayan 20-42 yaş aralığında olan (%93'ü erkek) 30 sağlıklı kan bağışı gönüllüsü ve benzer özelliklerde 30 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Kan basıncı ve aortik sertlik ölçümleri için ossilometrik metot ile ölçüm yapan arteriografi cihazı (Mobil-O-Graph 24 h PWA Monitor) kullanıldı. Kan bağışı grubunda 450 ml kan bağışı sonrası ölçümler tekrar edilirken kontrol grubunda 5 dakika istirahat sonrası ölçümler tekrarlandı. Kontrol grubundaki tekrar edilen ölçümlerde kardiyovasküler hemodinamiklerin ve aortik sertlik özelliklerinin karşılaştırılmasında hiçbir parametrede istatistiksel fark izlenmemiştir. Çalışmaya alınan kan bağışı gönüllülerinin kan bağışı sonrasında sistolik ve ortalama kan basınçları ve nabız basıncı düşerken, diyastolik kan basıncı ve nabız değerleri değişmemiştir. Sistolik kan basıncında ortalama 4,5 mmHg düşme izlenmiştir. Periferik kan basınçlarına benzer olarak, merkezi sistolik ve merkezi nabız basınçları düşmüştür. Kardiyak output ve kardiyak indekste değişiklik izlenmemiştir. Arteryel sertlik parametrelerinden augmentasyon basıncı ve augmentasyon indeksinde istatistiksel olarak önemli olmayan bir azalma izlenirken kan bağışı sonrası nabız dalga hızı anlamlı olarak azalmıştır. Kan bağışının nabız dalga hızında meydana getirdiği değişim ile sistolik kan basıncında meydana getirdiği değişim arasında güçlü pozitif korelasyon izlenirken (r=0,882, p<0,001), augmentasyon indeksinde meydana getirdiği değişim ile nabızdaki değişim arasında orta dereceli pozitif korelasyon izlendi (r=0,474, p=0,008). Çalışmamızda kan bağışı sonrası aortik sertlik parametrelerindeki düzelmenin sistolik kan basıncındaki düşmeye bağlı olduğu gösterilmiştir.

AortAortAteroskleroz+5
Hasan Kaya
Dicle University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik kolesistektomide farklı pnömoperitoneum basınçlarının oluşturduğu hemodinamik değişikliklerin serebral oksijenizasyon üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda düşük (10-12 mmHg) ve yüksek (13-15 mmHg) olarak sınıflanan iki farklı pnömoperitoneum basınç aralığında opere edilen hasta gruplarındaki hemodinamik değişikliklerin serebral oksijenizasyon üzerindeki etkilerini, serebral oksimetre kullanarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma elektif şartlarda, ters Trendelenburg pozisyonunda laparoskopik kolesistektomi gerçekleştirilen, 18-65 yaş arası, ASA I, II, III sınıflamasına dahil toplam 70 hastada, randomize prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışma sonunda 60 hastanın verileri analiz edildi. Hastalar, operasyon öncesinde pnömoperitoneum basınçlarına göre düşük basınç (10-12 mmHg) ve yüksek basınç (13-15 mmHg) olarak randomize iki gruba ayrıldı. Bütün hastalarda anestezi idamesinde %50/ %50 oksijen/hava karışımı ile %2 sevofluran gaz karışımı kullanıldı. Ameliyat sırasında analjezi remifentanil infüzyonu ile sağlandı. Hastaların kalp atım hızı, periferik oksijen satürasyonu, sistolik,diyastolik ve ortalama arter basınçları, BIS değeri, end-tidal karbondioksit değeri, sağ ve sol serebral oksijen satürasyonu (rSO2) değerleri indüksiyon öncesinde, indüksiyon sonrasında, pnömoperitoneum başlangıcında, pnömoperitoneum oluşturulduktan sonra 5, 10, 15, 30, 60, 90. dakikalarda, cerrahi işlem sonunda ve anestezi uygulaması sonunda kaydedildi. Bulgular: Grupların hemodinamik (kalp hızı, sistolik, diyastolik ve ortalama arter basınçları, periferik oksijen satürasyonu, end-tidal karbondioksit basıncı) parametreleri kıyaslandığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p>0,05). Gruplara göre sağ rSO2 değerlerinin bazala göre değişim ortalamaları arasında, pnömoperitoneum sonrası 5. dk (p=0,017), pnömoperitoneum sonrası 15. dakika (p=0,022) ve pnömoperitoneum sonunda (p=0,035) istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Gruplara göre sol rSO₂ değerlerinin bazale göre değişim ortalamaları arasında, pnömoperitoneum sonunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,038). Gruplar arasında sağ serebral oksijen satürasyonu değerleri bazale göre kıyaslandığında, düşük basınç grubunda operasyon süresi boyunca bazale oranla %20 üzerinde düşüş gösteren herhangi bir hasta izlenmedi. Buna rağmen, yüksek basınç grubunda pnömoperitoneum süresince 2 ve cerrahi sonunda toplam 3 hastada serebral oksijen satürasyonunda %20 üzerinde düşüş olduğu tespit edildi. Sonuç: Laparoskopik kolesistektomi yapılan, pnömoperitoneumun düşük ve yüksek insuflasyon basıncı ile oluşturulduğu iki hasta grubunda izlenen hemodinamik parametrelerdeki değişim kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Buna rağmen, serebral oksijen satürasyonunun bazale göre değişim değerlerinin ortalamaları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Düşük basınç grubunda serebral oksijenizasyonun daha iyi korunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, pnömoperitoneum, hemodinami, serebrovasküler dolaşım, near infrared spectroscopy

BeyinHemodinamiklerKolesistektomi+5
Kıvanç Öncü
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks cerrahisinde nabız değişkenlik indexi (Pleth variability index=PVI)'ne göre intraoperatif sıvı yönetiminin, hemodinami ve doku oksijenizasyonu üzerine etkileri

Toraks cerrahisinde Nabız Değişkenlik İndexi (Pleth Variability İndex=PVI)'ne Göre İntraoperatif Sıvı Yönetiminin, Hemodinami ve Doku Oksijenizasyonu Üzerine Etkileri Amaç: Toraks cerrahisinde sıvı yönetimi morbidite ve mortalite açısından önemlidir. Yetersiz sıvı replasmanı hemodinami başta olmak üzere, birçok sistemi olumsuz etkileyebileceği gibi, aşırı sıvı akciğer başta olmak üzere birçok sistemde olumsuzluklara neden olabilir. İntravasküler sıvı volumünün takibinde noninvaziv olan, kolayca kullanılabilen ve yorumlanabilen PVI monitorizasyonu yeni ve dinamik bir yöntemdir. Bu çalışmada torakotomi yapılan hastalarda PVI ile geleneksel sıvı rejimlerinin hemodinami ve doku oksijenizasyonu üzerine etkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı aldıktan sonra, torakotomi uygulanan, ASA I-III, 18-65 yaş arası 80 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalara EKG, invaziv arteryal monitorizasyonu, oksijen satürasyonu, ısı monitorizyonu ve PVI monitorizasyonu yapılarak standart anestezi yöntemi ile birlikte 2 ml/kg/sa sıvı verildi. Hastalar geleneksel (Grup K) ve PVI (Grup P) olarak ikiye ayrıldı. Grup K'da ilave sıvı ihtiyacı hemodinamik verilere göre yapıldı. Grup P'de ise PVI>14 olduğunda 250ml bolus kristaloid verildi. Ortalama arter basıncının (OAB) 60 mmHg üzerinde olması hedeflenerek sıvı desteğine rağmen 60 mmHg'nın altında olması durumunda inotrop desteği başlandı. 30 dk aralıklarla, kan basıncı, kalp hızı, periferik oksijen satürasyonu, arteryal kan gazı değerleri ve laktat takibi yapıldı. Verilen tüm sıvı ve kan ürünleri, idrar çıkışı kaydedildi. Postoperatif dönemde ekstübe edilerek Göğüs Cerrahi Yoğun Bakıma alınan hastalara kan biyokimyası ve arter kan gazı değerleri bakıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri arasında anlamlı farklılık görülmedi. Verilen toplam sıvı miktarları ve diğer takip parametreleri arasında fark olmamakla birlikte PVI grubunda postoperatif dönemde satürasyon ve OAB değerleri daha yüksek, kreatin değerleri daha düşük bulunmuştur. Sonuç: PVI takibi hastalara uygun zamanda ve gerekli miktarda sıvı verilmesine imkan tanıyarak daha iyi bir hemodinami sağlar. Ayrıca aşırı sıvı yüküne bağlı oluşabilecek akciğer hasarını engeller. Doku oksijenizasyonunun bir göstergesi olan periferik oksijen satürasyonunun PVI grubunda daha iyi bulunması akciğer üzerine olan olumlu etkilerinin bir sonucu olarak kabul edilebilir. Benzer şekilde, daha düşük kreatinin düzeyleri renal perfüzyon üzerine olumlu etkisi olarak düşünülebilir. Özellikle ileri yaş, yüksek ASA skoru, ciddi komorbiditeye sahip olan hastalarda geleneksel sıvı yöntemi ile karşılaştırıldığında PVI monitorizasyonu daha gerekli olabilir ve anlamlı sonuçlar doğurabilir. Anahtar Kelimeler: Torakotomi, Sıvı Yönetimi, Pleth Variability İndex.

GöğüsGöğüs cerrahisiGöğüs hastalıkları+6
Semanur Savaşer
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik kolesistektomide farklı insüflasyon akışlarıyla oluşturulan pnömoperitoneum basıncının neden olduğu hemodinamik değişikliklerin serebral oksijenizasyon üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda pnömoperitoneumun düşük akış (10Lt/dk) ve yüksek akış (40 Lt/dk) ile oluşturulduğu iki farklı hasta gruplarında, hemodinamik değişiklikler ile serebral oksijenizasyon arasındaki etkileşimi, serebral oksimetreyi kullanarak kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, ters Trendelenburg'da, elektif şartlarda, laparoskopik kolesistektomi operasyonu gerçekleştirilen, 18-65 yaş aralığında, ASA I-III sınıflamasına dahil toplamda 69 hastada, prospektif randomize olarak gerçekleştirildi. Çalışma sonunda hastalardan 61'inin verileri değerlendirildi. Hastalar, preoperatif insüflasyon akış hızlarına göre düşük akış (10 Lt/dk) ve yüksek akış (40 Lt/dk) olarak, rasgele iki gruba ayrıştırıldı. Anestezi süresince hastaların hepsine %50/%50 oranında oksijen/hava karışımıyla birlikte sevofluran %2 oranında kullanıldı. Operasyon boyunca remifentanyl infüzyonu sağlandı. Hastaya standart monitorizasyon (Elektrografi ile kalp hızı, sistolik arter basıncı, ortalama arter basıncı, diastolik arter basıncı, end-tidal korbondioksit değerleri, periferik oksijen saturasyonu) ile sağ ve sol serebral oksijen saturasyon (rSO2) monitorizasyonu uygulanarak, değerler indüksiyondan hemen önce, indüksiyon sonrası, pnömoperitoneum başlangıcı, pnömoperitoneumun 1. dk, 3. dk, 5. dk, 10. dk, 15. dk, 30. dk, 60. dk ve 90. dakikalarda, cerrahi işlem bitiminde ve anestezi sonunda kaydedildi. Bulgular: Düşük akış (DAK) ve yüksek akış (YAK) grupları arasında; yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi ortalamaları, ASA sınıflamaları, kronik hastalık varlığı ve sigara içme öyküsü arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DAK ve YAK grupları arasında; hemodinamik (kalp atım hızı, sistolik, ortalama ve diastolik arter basınçları, end-tidal karbondioksit değerleri ve periferik oksijen saturasyonu) parametreler karşılaştırıldığında, gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). DAK ve YAK gruplarında; tüm ölçüm zamanlarındaki sol rSO₂ değerlerinin pnömoperitoneum başlangıcı değerlerine göre değişim durumları kıyaslandığında, gruplara göre farklı zamanlardaki değişim durumları arasında pnömoperitoneum sonrasının 3. dakikası dışında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p>0,05). Pnömoperitoneum sonrası 3. dakikada, pnömoperitoneum başlangıcına göre %20 ve daha fazla azalma olanların tamamı YAK grubunda yer almaktadır ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,044). YAK grubunda, pnömoperitoneum süresince 4 hastada serebral oksijen satürasyonunda %20 üzerinde düşüş olduğu tespit edildi. Sonuç: Pnömoperitoneumun düşük akış (10Lt/dk) ve yüksek akış (40 Lt/dk) ile oluşturulduğu, iki farklı hasta gruplarında, grup içi ve gruplar arası hemodinamik parametreler kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Buna rağmen, serebral oksijen satürasyon değerleri bazale göre kıyaslandığında gruplar arasındaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Serebral oksijenizasyonun; DAK grubunda, YAK grubuna göre daha iyi korunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, hemodinami, pnömoperitoneum, near infrared spectroscopy, serebrovasküler dolaşım

BasınçHemodinamiklerKolesistektomi+6
Ergün Gökcen
Karadeniz Technical University
2022
00

Related subjects