Hipoglisemik ajanlar

Bu konu başlığı altında 56 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsan safen veninde yüksek glikoz ve pioglitazonun vasküler yanıtlar üzerine etkileri

Amaç: Koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisinde greftlerin uzun dönem açık kalma oranı restenoz gelişimi nedeniyle düşüktür. Diyabet oksidatif stres oluşumuna, matriks metalloproteinazların (MMP'ler) ekspresyon/aktivitesinin artmasına yol açarak restenozu ve vasküler disfonksiyonu tetikler. Çalışmamızda insan safen ven (İSV) segmentlerinde yüksek glikozun oksidatif stress, MMP-2, MMP-9, MMP-14, TIMP-2 ekspresyonları ve vasküler fonksiyonel yanıtlar, üzerine olan etkilerinin ve pioglitazonun oluşturduğu değişimlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KABG operasyonuna alınan hastalardan sağlanan İSV segmentleri, endotelyum nazikçe uzaklaştırıldıktan sonra 5 halkaya ayrılmıştır. Halkalara 30mM glikoz ve/veya 10µM pioglitazon veya 0.1% DMSO eklenmiş DMEM/F12 ortamında 24 saat inkübasyon uygulanmıştır. İşlem görmemiş halkalar kontrol olarak adlandırılmıştır. Süperoksit anyon/ ROT düzeyleri lusigenin/luminol kemilüminesans yöntemi ile, MMP-2, MMP-9 ekspresyon/aktiviteleri jelatin zimografi ile, MMP-14 ve TIMP-2 ekspresyonları ise immünohistokimyasal olarak incelenmiştir.İSV halkalarında izole organ banyosu sistemi kullanılarakpotasyum klorür, noradrenalin, serotonin ve prostaglandin F2α'ya karşı kasılma ve diltiazem ile papaverine karşı gevşeme yanıtları alınmıştır. Bulgular: Yüksek glikoz süperoksit anyon ve ROT düzeylerini artırmış, ancak pioglitazon artan düzeyleri azaltmıştır. Glikoz MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını, MMP-2 aktivitesini artırmış, TIMP-2 ekspresyonunu ise azaltmıştır. Pioglitazon MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını ve MMP-2 aktivitesini inhibe etmiş, ancak TIMP-2'yi artırmıştır. Glikoz İSV segmentlerinde potasyum klorür, noradrenalin, serotonin, prostaglandin F2α'ya karşı kontraktil yanıtları anlamlı şekilde azaltmıştır. Pioglitazon tüm ajanlara karşı kontraktil yanıtları artırmıştır. Glikoz diltiazeme karşı gevşeme yanıtlarını azaltmış, ancak pioglitazon etkilememiştir. Papaverin yanıtları glikoz veya pioglitazondan etkilenmemiştir. Glikoz kontraktil ajanlara karşı duyarlılığı azaltmış, pioglitazon serotonin ve prostaglandinF2α'ya karşı duyarlılığı artırmış, noradrenaline karşı duyarlılığı etkilememiştir. Sonuç: Pioglitazon tedavisi İSV grefti uygulanan diyabet hastalarında restenoza bağlı erken greft yetmezliğinin önlenmesi ve greftin fonksiyonel performansının uzun süre korunması için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: pioglitazon, yüksek glikoz, matriks metalloproteinazlar, oksidatif stres, koroner arter bypass grefti

AntioksidanlarGlükozHipoglisemik ajanlar+7
Ceylan Onursal
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Capparis ovata var. palaestina bitkisinin farelerde hipoglisemik etkilerinin ve mekanizmasının araştırılması

Diabetes mellitus (DM), insülinin salgılanması ve/veya insülinin hedef dokulardaki etkisi üzerinde gelişen bozukluklardan kaynaklanan, özellikle hiperglisemi ile karakterize, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizması bozuklukları ile seyreden kronik, metabolik bir hastalıktır. Dünyada hızla yayılan diyabet hastalığına karşı alternatif yardımcı tedavi yollarının geliştirilmesi amacıyla bu çalışmada, Capparis ovata var. palaestina bitksinin muhtemel hipoglisemik etkisi ve diyabet komplikasyonlarına karşı etkileri araştırılmıştır. Bunun için bitkinin tomurcuk ve meyvelerinin, etanol, metanol ve sulu ekstreleri hazırlanmıştır. Çalışmamız dişi BALB/c farelerden oluşacak şekilde yirmibir gruba ayrıldı. Etanol, metanol ve sulu ekstrelerin 100, 300 ve 500 mg/kg dozlarının uygulandığı grupların yanı sıra pozitif ve negatif kontrol grubu (glibenklamid ve serum fizyolojik) ve sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu. Sağlıklı kontrol grubu dışındaki tüm farelerde alloksan ile diyabet oluşturulmasını takiben eksteler belirtilen dozlarda intraperitonal (i.p) olarak uygulanmıştır. Tüm hayvanların uygulama öncesi ve sonrasında, 0., 1., 2., 4. ve 6. saatlerde kuyruk veninden açlık kan şekeri ölçülmüştür. Tüm ekstrelerde; ısı kaynaklı hemoliz yöntemi ile anti-inflamatuar etki tayini, DPPH ve ABTS serbest radikal süpürme yöntemi ile antioksidan etki tayini ve toplam flavonoid ve fenolik madde miktarı tayinleri yapılmıştır. Tüm ekstrelerde YBSK yöntemi ile rutin maddesi miktar tayini yapılmıştır. Ayrıca tüm ekstrelerin agar well difüzyon testi ve minimum inhibitor konsantrasyon (MIC) testi ile antimikrobiyal etkileri karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucu diyabetli farelerde ; meyve-metanol (500 mg/kg; 6. saat) ve tomurcuk-metanol (300 mg/kg; 6. saat, 500 mg/kg; 4.-6. saat) ekstreleri ile meyve-sulu (100 mg/kg; 1.-2. saat, 300 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ve tomurcuk-sulu (500 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ekstrelerinin hipoglisemik etkisi tespit edilmiştir. Fareler üzerinde anlamlı etki gösteren ekstreler; antioksidan testler ile de etkili bulunmuştur. Capparis ovata var. palaestina bitkisinin tomurcuğunun sulu ve metanol ekstreleri ile meyvenin sulu ve metanol ekstrelerinin diyabetli farelerde oluşturduğu hipoglisemik etki ile bu ekstrelerdeki antioksidan etki, anti-inflamatuar etki arasında ilişki olabileceği düşünülmektedir.. Özellikle antioksidan etkinlik, bu ekstreler için ortak nokta olarak dikkat çekmektedir. Bunun yanında ekstrelerden elde edilen rutinden farklı, etkili bileşiklerin araştırılması hipoglisemik etkinin aydınlatılması için faydalı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca tespit edilen antimikrobiyal etkinliğin de hipoglisemik etkide ve diyabetin komplikasyonlarının önlenmesinde etkisi olabileceği düşünülmektedir.

Bitki özütüCapparis ovataDiabetes mellitus+4
Mehmet Evren Okur
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

P-sinefrin alkaloitinin mikrobiyal biyotransformasyonu ile oluşan yeni metabolitlerin analitik yöntemlerle tayini, izolasyonu, antidiyabetik ve antimikrobiyal aktivitelerinin belirlenmesi

Mikrobiyota gelişiminde, beslenme, fizyolojik ve hastalık durumu, antibiyotik kullanımı, hijyen koşulları gibi birtakım faktörler rol oynamaktadır. Epidemiyolojik ve metagenomik çalışmaların gözlemleri sonucunda ve farklı deneysel hayvan modellerinden elde edilen verilerle birlikte alerjik hastalıklar, kolorektal kanser, diyabet, obezite gibi yaygın hastalıkların gelişmesini bağırsak mikrobiyotasının değişimi ile ilişkilendirildiği gösterilmiştir. Lactobacillus veya Bifidobacterium türleri gibi probiyotiklerle 4-12 hafta süren tedaviler, bireylerde vücut yağ kitlesinde ve insülin duyarlılığında olumlu yönde ciddi gelişmeler olduğunu göstermiştir. Çevre dostu olan mikrobiyal biyotransformasyon reaksiyonları ile yüksek stereospesifiklik ve regioseçicilik gibi fizikokimyasal özelliklere sahip kimyasal türevler elde etmek mümkündür. Biyotransormasyonda bakteri ile etkin özellik gösterebilecek Citrus aurantium var. Amara'da bulunan ve genelde diyet takviyelerinde kullanılan bir alkaloit olan p-sinefrin bileşiği kullanılmıştır. Alkaloitlerin biyotransformasyonları ile ilgili çalışmalara bakıldığında çok fazla bilimsel veriye rastlanmamaktadır. 2016 yılında Çin'de yapılmış bir çalışmada, 4,5-dimetoksi-kantin-6-on alkaloit tipli bileşik, Cunninghamella blakesleeana CGMCC 3,970 mantarı aracılığıyla biyotransformasyona tabi tutulmuş ve 1'i yeni olmak üzere toplam 6 tane bileşik elde edilmiştir. Bu tez çalışmasında, p-sinefrin alkaloidinin in vitro mikrobiyal biyotransformasyonu Lactobacillus acidophilus ATCC4356 bakteri suşu kullanılarak ilk kez gerçekleştirildi. Biyotransformasyon reaksiyonu sonucunda elde edilen bütanol ve sulu faz ekstreleri kromatografik analizlerle ayırma işlemlerine tabi tutuldu. Ardından elde edilen saf maddelerin yapı tayinleri 1H-NMR, APT ve MS gibi spektroskopik yöntemler kullanılarak yapıları aydınlatıldı. Böylece sinefrinden yola çıkarak tiramin ve oktopamin maddeleri elde edilmiş oldu. Elde edilen bileşiklerin antidiyabetik aktiviteleri incelendiğinde tiramin (SLS-39-1) bileşiğinin IC50 değeri 484,909 µg/mL, oktopamin (SLM-21-30-1) bileşiğinin IC50 değeri >500 µg/mL ve SLS-1-22 (tiramin, sinefrin) fraksiyonunun IC50 değeri 109,7 µg/mL bulundu. Böylelikle biyotransformasyon sonucunda elde edilen maddelerin α-glukozidaz inhibisyon aktiviteleri araştırılmış oldu. Tiramin (SLS-39-1) en yüksek antimikrobiyal aktiviteyi gösterdi. Bu tez çalışması ile, sinefrin alkaloidinin biyotransformasyonuyla, moleküllere yeni biyolojik aktiviteler kazandırılabilmesinin yanı sıra, yeni bileşiklerin oluşmasına, tek bir maddeden yola çıkarak yeni metabolitlerin (HPLC ve OrbiTRAP LC/MS gibi metotlar desteği ile) elde edilmesine ve elde edilen bu metabolitlerin antidiyabetik ve antimikrobiyal aktivitelerinin değerlendirilmesine olanak sağlandı.

AlkaloidlerAntienfektif ajanlarAntifungal ajanlar+7
Şükran Demir
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

In vivo studying of physiological and biochemical parameters attributed to the antidiabetic role of Cleome droserifolia extract‏‏

Diabetes is a chronic disease that causes a lack of insulin in the blood. Some medicinal plants have been reported to serve as a treatment for this chronic disease. Cleome droserifolia has a long history of treating diabetes in Egypt and some Arab countries. The aim is find out the plant extract from reducing the toxic effect and some biochemical variables in diabetic patients. This investigation was carried out on a total of twenty-four albino rats that ranged in weight from 170 to 200 g on average. The animals were separated into four groups (six/cage), the untreated control group, the healthy group treated with extract, the group is diabetes mellitus by alloxan, and the diabetic group treated with extract. It was given by gastric tube (10 mg/kg.bw) for 28 days. The results showed a significant decrease in serum c-peptide, vitamin D, total proteins, albumin, globulin and (HDL). This is associated with significantly higher levels in blood glucose, HbA1c, urea, creatinine, total cholesterol (TC), triglyceride (TG), (LDL), (VLDL), diabetic rats had higher total and direct bilirubin levels than control rats. The daily injection of plant extracts to diabetic rats improved most of these measures significantly. Cleome droserifolia acts as a diabetes therapy by lowering oxidative stress and pancreatic cell damage, which may contribute to its anti-diabetic characteristics.

Plant extractDiabetes mellitusHypoglycemic agents+1
Anwar Mazın Anwar Al- Anı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PPAR α ve PPAR γ agonistlerinin Tip 2 Diabetes mellituslu hastalarda böbrek fonsiyonları, proteinüri, oksidatif stres, kan basıncı, kan şekeri ve HbA1c üzerine olan etkileri

Amaç: Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalığı günümüzde hızla artan bir toplum sağlığı sorunudur. Hastalık seyri sırasında gelişen mikro ve makro vasküler komplikasyonlar hastaların mortalite ve morbiditesini etkilemektedir. Bu çalışmada tip 2 DM lu hastalarda PPARs ailesi üzerinden etki eden pioglitazon ve fenofibratın tedaviye eklenerek açlık kan şekeri, HbA1c yanısıra böbrek fonksiyonları, proteinüri, kan basıncı, lipid profili, CRP ve oksidatif stres ürünleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji Bilim Dalı polikliniklerinde takip edilen tip 2 DM u olan 60 hasta alındı. Hastalar, 15 kişilik 4 gruba (A, B, C ve D) ayrıldı. Grup A: glisemik kontrolü iyi olan ve hiperlipidemisi olmayan tip 2 DM lu hastalardan oluşan kontrol grubu, Grup B: HbA1c ›7 olan ve hiperlipidemisi olmayan ilk kez pioglitazon başlanan hastalar, Grup C: HbA1c <7 olan ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez fenofibrat başlanan hastalar, Grup D: HbA1c ›7 ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez pioglitazon ve fenofibrat başlanan hastalar. Tedaviye eklenen çalışma ilaçları hastaların tıbbi durumları nedeni ile başlandı. Herhangi bir kontraendikasyon olmamasina özen gösterildi. Hastaların ilk geliş (1), 6. Hafta (2) ve 12. Haftada (3) tam kan sayımı (CBC), açlık kan şekeri, HbA1c, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, CRP, AST, ALT, total protein, albumin, total bilirübin, ALP, CK, brain natriuretic peptid (BNP), idrarda protein ve kreatinin değerlerine bakıldı. Glomerul filtrasyon hızı (GFR); Cockcroft- Gault, MDRD, CKD-EPI formülleri ile hesaplandı. Total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: HbA1C Grup B1 de, Grup A1, C1, D1 den farkli idi Pioglitazon verilen Grup B ve D de AKS ve HbA1c 1'e göre 2 ve 3 statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Grup D' de HbA1c' de Grup D2 ile 3 de farkli idi (p<0.05 hepsi için). Fenofibrat verilen Grup C ve D'de trigliserid düzeyinde 1'e göre 2 ve 3 daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Tüm gruplarda başlangıçta benzer değerde olan: kan basıncı, proteinüri, GFR, BNP, CRP. total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi takiplerde de tedaviye eklenen ilaçlarla istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Tedavi edilmekte olan tip 2 DM lu hastalarda tedaviye eklenen pioglitazon glisemik kontrol sağlanmasında ve fenofibrat hipertrigliseridemi düşüşünde etkindi. Olumlu etkiler 6. Haftada başladı ve 12 haftada da devam etti. 6 ve12 haftalik sürede bu ilaçların tek başlarına veya kombine olarak verilmesinin; proteinüri, kan basıncı, renal fonksiyonlar, CRP, BNP, total oksidan status ve paraoxonase-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu/olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: Tip 2 diyabetes mellitus, oksidatif stres, pioglitazon, fenofibrat.

Böbrek fonksiyon testleriDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+6
Zafer Ufuk Cinkara
Çukurova University
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel olarak oluşturulan diyabet ve iskemi-reperfüzyonda liraglutidin testis üzerine etkileri

Testiküler torsiyon, neonatal ve ergenlik döneminde sıklıkla görülen ürolojik bir problemdir. Testiküler torsiyondaki temel patoloji, torsiyonu takiben serbest oksijen radikalleri tarafından oluşturulan doku hasarı ile birlikte ortaya çıkan biyokimyasal ve yapısal değişikliklerdir. Diyabetes Mellitus; insülin eksikliği ve/veya insülin direnci sonucu kanda glukoz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak gelişen, akut ve kronik komplikasyonlara neden olabilen, sistemik bir hastalıktır. Literatürde glisemik kontrol için liraglutid uygulaması rapor edilmiştir. Ayrıca son yıllarda özellikle tip 2 diyabet hastalarında böbrek, kalp, mide, bağırsak, beyin, pankreas, over, karaciğer ve adipoz doku gibi, çeşitli organ ve dokularda da deneysel araştırmalar yapılmıştır. Erkek üreme sistemi üzerine liraglutidin etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve iskemi/reperfüzyon uygulanan sıçanlarda testiste, liraglutidin antidiyabetik, antioksidatif ve antiapopitotik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda Wistar albino cinsi toplam 36 adet erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubu (Grup 1, n=6), diyabet grubu (Grup 2, n=12), torsiyon grubu (Grup 3, n=18) olmak üzere denekler 3 gruba ayrıldı. 2.grup sıçanlarda, 50 mg/kg streptozosin uygulamasından 72 saat sonra kan glukoz seviyeleri ölçüldü, > 300 mg/dL olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Diyabetik sıçanlar da kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. 2a grubu sıçanlar, 14 gün boyunca normal koşullarda yaşatılırken, 2b grubuna 14 gün boyunca 0,3 mg/kg liraglutid günde 2 kez subkutan olarak uygulandı. 3. grup sıçanların sol testisleri 720° döndürülerek torsiyon gerçekleştirildi. Torsiyon yapılan bu grup sıçanlar da kendi içerisinde 3 alt gruba ayrıldı. 3a grubu denekler, 3 saatlik torsiyondan sonra sakrifiye edildi. 3b grubundaki sıçanların ise testislerine 3 saatlik torsiyon sürecinden sonra detorsiyon yapıldı ve 14 gün yaşatıldı. 3c grubuna torsiyonun 2. saatinde subkutan olarak 0,3 mg/kg liraglutid enjekte edildikten 1 saat sonra detorsiyon yapıldı ve ardından 14 gün boyunca, günde 2 kez liraglutid enjeksiyonuna devam edildi. Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde MDA, SOD ve testosteron ölçümleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik marker olan kaspaz-3 ekspresyonu immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmamızda; ışık mikroskobik olarak diyabet (Grup 2a), torsiyon (Grup 3a) ve torsiyon/detorsiyon (Grup 3b) gruplarında seminiferöz tübüllerde dejenerasyon ve interstisyumda ödem gözlenirken, ince yapı düzeyinde elektron dens Sertoli hücre sitoplazmasında dev lipid damlacıkları, SER vakuolizasyonu ve dejenere mitokondriyonlar dikkati çekti. Ayrıca spermatojenik hücrelerde büzüşmeler ve apopitotik değişiklikler izlendi. Liraglutid uygulanan gruplarda ise, ışık mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlenirken, ince yapı düzeyinde; bazı tübüllerde çift çekirdekli anormal spermatidlere, lümende immatür, fagositik ve apopitotik hücrelere rastlandı. İmmünohistokimyasal bulgularda 2a, 3a ve 3b gruplarında, kaspaz-3 ekspresyonu belirgin olarak gözlenirken, 2b ve 3c gruplarında, kontrol grubuna benzer ekspresyon elde edildi. Biyokimyasal analizlerde; 2a, 3a ve 3b gruplarında MDA seviyelerinde artış, SOD ve testosteron düzeylerinde azalma görüldü. 2b ve 3c gruplarında; SOD, MDA ve testosteron seviyelerinin kontrol grubuna yakın olduğu dikkati çekti. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; liraglutidin diyabet ve torsiyon/detorsiyon gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ile hormon seviyeleri üzerine olumlu etkilerinin, uzun süreli kullanımda daha etkin olabileceği düşünüldü. Liraglutidin, testise etkileri ile ilgili ileri araştırmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla, gelecekte diyabet hastalarında ve/veya torsiyon/detorsiyon vakalarında, testis yapısı ve fonksiyonunun korunmasında, alternatif bir tedavi ajanı olabileceği kanaatine varıldı.

Diabetes mellitus-deneyselGlukagonHipoglisemik ajanlar+6
Sinem Hazır
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Selektif NMDA-GLUN2B reseptör antagonisti ifenprodilin tip-1 diyabetli farelerde anti-diyabetik etkileri

Merkezi sinir sisteminin glutamaterjik sinapslarında yer alan ve alt tiplerine göre değişik özellikler sergileyen N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerinin sinaptik iletim, nöronal plastisite ve eksitotoksisite gibi kritik fizyolojik süreçlerde önemli görevleri vardır. Bir NMDA reseptör alt ünitesi olan GluN2B'nin diyabetli ob/ob farelerin Aguti ilişkili peptid (AgRP) nöronlarından silinmesinin bu farelerin yüksek kan glikoz seviyelerini tamamen düzelttiği bildirilmiştir. Bu bulgu GluN2B alt ünitesinin anti-diyabetik etkilerinin olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle çalışmada NMDA-GluN2B reseptör alt tipi için oldukça seçici bir antagonist olan ifenprodilin tip-1 diyabetli farelerde anti-diyabetik etkilerinin olabileceği hipotezlendi. Deneysel süreçte 26 adet erişkin (6-8 haftalık) erkek BALB/c fare kullanıldı. Tip-1 diyabet intraperitoneal streptozotosin uygulaması (150 mg/kg) ile oluşturuldu. Diyabet oluştuktan sonra farklı dozlarda (250 ve 500 nM) ifenprodil ozmotik mini pompa ile 14 gün boyunca deri altı olarak uygulandı. Deney süresince farelerin günlük vücut ağırlıkları, yem tüketimleri ile glikoz seviyeleri belirlendi. Glukagon ve leptin hormon seviyelerinin belirlenmesi için deney sonunda derin anestezi altında dekapitasyon yöntemi ile kan alınıp serumları çıkarıldı. Elde edilen veriler 500 nM/gün dozundaki ifenprodil uygulamasının vücut ağırlığı ve yem tüketimi üzerine etkisinin olmadığı (P>0.05), ancak glikoz seviyeleri üzerine azaltıcı etkisinin olduğunu gösterdi (P<0.001). Ayrıca, hem 250 nM/gün hem de 500 nM/gün dozunda uygulanan ifenprodilin glukagon seviyelerini tamamen normalleştirdiği belirlendi. Sonuçlar tip-1 diyabetli farelerde ifenprodilin yem tüketiminden bağımsız olarak glukagon hormonu üzerinden kan glikoz seviyelerini azaltıcı etkisinin olabileceğine işaret etmektedir.

AntagonistlerDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+4
Hasan Çiftçi
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Streptozotosin ile indüklenmiş yavaş ve hızlı iskelet kasları atrofisinde pulslu manyetik alan ve antioksidan etkilerinin araştırılması

İskelet kas atrofisi, uzun süreli hareketsizlik, yetersiz beslenme, sarkopeni, kronik kalp yetmezliği ve özellikle tip-1 diyabetle birlikte gözlenen kas kütlesinde ve kasılma gücünde azalma olarak ifade edilir. Bu çalışmada diyabetik sıçanların yavaş ve hızlı kasılan iskelet kaslarında meydana gelen atrofide, pulslu manyetik alan (PMA) ve antioksidan (pterostilben (P), trans-3,5-dimethoxy-4-hydroxystilbene; resveratrol (R), trans-3,5,4'-trihydroxystilbene) uygulamalarının etkileri çeşitli yönlerden değerlendirildi. Gruplar, kontrol (K, n=10), diyabet (DM, n=10), DM+P (n=10), DM+R (n=10), DM+PMA (n=10), DM+PMA+P (n=10), DM+PMA+R (n=10) olarak oluşturuldu. Sıçanlar her gün 2 saat boyunca 10 Hz frekansında 1.5 mT şiddetinde PMA'ya maruz bırakıldı. P ve R antioksidanları günlük 20 mg/kg dozda uygulandı. 5 haftalık deney sürecinde haftada bir kez sıçanların kan glikoz seviyeleri ve ağırlıkları ölçüldü. Sıçan iskelet kası performansları koşu bandı testi ile gerçekleştirildi. Soleus ve ekstensor digitorum longus kas preparatlarından biyomekanik kayıtlar alındı. Dokuların histolojik incelemeleri için immünohistokimya (anti-MuRF1, anti-Atrogin1, anti-Foxo3a) ve ışık mikroskopi görüntüleri elde edildi. İskelet kas dokularında bulunan p-AKT, mTOR, myostatin (MSTN), kalpain-3 (CAPN-3), TNF-alfa, GLUT-4, MyHC IIb, FOXO3a ve insülin konsantrasyon miktarları ELISA yöntemiyle tayin edildi. Toplam protein tayini için Bradford yöntemi kullanıldı. Miyofibriler proteinlerin degradasyonunda etkin olduğu düşünülen 4E-BP1, FOXO3a, MuRF-1 ve MAFbx gen ekspresyon analizleri gerçek zamanlı PCR ile yapıldı. Elde edilen bulgular, diyabetle birlikte bozulan protein sentez yolaklarının antioksidan ve PMA uygulamalarıyla iyileştiği ve atrofinin azaldığını gösterdi. PMA+P uygulamasının diğer gruplardan daha çok iyileştirici etki gösterdiği belirlendi.

Diabetes mellitus-tip 1Hipoglisemik ajanlarKas atrofisi+4
Bora Taştekin
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Van ili sağlık müdürlüğüne bağlı halk sağlığı laboratuvarına Van ve mücavir illerdeki yataklı tedavi kurumlarından gönderilen su numunelerinde legionella türlerinin varlığının kültür, polimerase chain reaction ve lateks aglütinasyon testleri ile araştırılarak antibiyotik direnci tespiti.

Legionella pneumophila, dünya çapında doğal su ortamlarında her yerde bulunması ve ciddi pnömoni ve diğer enfeksiyonlara neden olma kabiliyeti nedeniyle halk sağlığı açısından önemli bir bakteridir. Legionella'nın en yaygın bulaşma yolu, kontamine sudan üretilen aerosollerin solunmasıdır, ancak enfeksiyon, kontamine suyun aspirasyonu ile de meydana gelebilir. Sigara içen, yaşlı ve bağışıklık sistemi zayıf, kronik metabolik veya akciğer hastalıkları olan kişiler enfeksiyona özellikle duyarlıdır. Hastane su dağıtım sistemleri (WDS'ler), konut su sistemlerinden daha karmaşıktır ve Legionella ile kolonize olma olasılıkları daha yüksektir. Bu çalışmada hastane su sistemlerinde izole edilen toplam 55 L. pneumophila suşunun lateks aglütinasyon yöntemi ile tiplendirilmesi, izole edilen suşlara karşı eritromisin, azitromisin, siprofloksasin, ofloksasin, levofloksasin, doksisiklin ve rifampisinin antibiyotik direncinin saptanması amaçlanmıştır. Su örneklerinin alınma şekline göre ekimi gerçekleştirilerek, 37 C'lik etüvde inkübasyona bırakılmıştır. BCYE besiyerinde üreyen koloniler kanlı agar besiyerine ekilmiş ve 24 saat inkübasyon sonrası üreme gerçekleştirmeyen koloniler olası Legionella kolonisi düşünülerek lateks aglütinasyon testiyle tiplendirilmiştir. Disk difüzyon yöntemiyle antibiyogram yapılmış ve Real Time PCR yöntemiyle mip geni varlığı araştırılmıştır. Toplam 482 su numunesinin 55'inde L.pneumopila izole edilmiştir. Alınan örneklerin 407'si musluk duş başlığı, 75'i su tankına ait örneklerdir. 407 örneğin 2'si L.pneumophila SG1, 51'İ ise SG 2-15 olarak izole edilmiştir. 75 örneğin ise 2'si SG 2-14 olarak bulunmuştur. Disk difüzyon yöntemiyle 55 örnekten eritromisine dirençli 32, azitromisine 30, ciprofloksasine 4, ofloksasine 5, levofloksasine 5, doksisikline 26, rifampisine 29, SXT'ye 28 direnç tespit edilmiştir. Sonuç olarak L. pneumophila mortaliteye sebep olan solunum yoluyla bulaşan öldürücü bir bakteri olması ve özellikle hastane ortamlarında bulunması nedeniyle hastanelerde rutin kontrol önemlerinin alınması zorunludur. Düzenli aralıklarla su tesisatlarının temizliği bu noktada önem taşımaktadır.

AglütinasyonAglütinasyon testleriHipoglisemik ajanlar+4
Duygu Kübra Tuna
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Birinci basamak sağlık kuruluşlarında takip edilen tip 2 diabetes mellitus tanılı hastaların metabolik kontrol ve tedavi parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Bu çalışma Gaziantep ilinde Şehitkamil ve Şahinbey ilçelerine bağlı aile sağlığı merkezlerinde birinci basamak sağlık kuruluşlarında takip edilen diyabetik hastaların metabolik kontrol ve tedavi parametrelerinin değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Çalışmanın amacı birinci basamak sağlık kuruluşlarında takip edilen diyabetik hastaların demografik özelliklerinin tespiti, kullandıkları antihiperglisemik tedavi protokollerinin değerlendirilmesi, glisemik/metabolik kontrol hedeflerine ulaşma oranlarının saptanmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 01/01/2017-01/03/2019 tarihleri arasındaki dönemde Gaziantep Şahinbey ve Şehitkamil ilçelerinde bulunan aile sağlığı merkezlerine başvuran daha önceden takipli toplam 496 tip 2 diyabetes mellitus hastası araştırmaya dahil edildi. Çalışmaya başlamadan önce Gaziantep İl Sağlık Müdürlüğü'ne ayrıntılı bir dosya sunularak hasta bilgilerine erişme izni alındı. Çalışmamızda hastaların yaş, cinsiyet ve bilinen ek hastalıkları sorgulandı. Sonrasında diyabet hastalığının tipi ve almakta olduğu tedavisi kaydedildi. Diabetes mellitus hastalarından rutin olarak istenen tetkiklerden cbc, üre, kreatinin, açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, hemoglobin A1c (HGBA1C), LDL, kolesterol, HDL kolesterol, trigliserid, total kolesterol, tam idrar tahlili, albuminüri düzeyleri retrospektif olarak incelendi. Bu amaçlarla aile hekimliği sisteminde mevcut laboratuar tetkiklerine bakıldı. Hastanın hipertansiyon, koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay öyküsü, periferik arter hastalığı tanısı sistemde var ise kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %70,0'i kadın , %30'u erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 56,2 ± 8,9 yıl olup kadınlarda 55,8±9,4 yıl erkeklerde 56,9 ±7,7 yıl olarak saptandı saptandı. Hastaların HbA1c ortalaması 7,4±1,6 olarak bulundu; cinsiyete göre HbA1C değerleri arasında anlamlı fark yoktu. (p>0,05). Hastaların sadece %36,2'si hedef HbA1C değerinde idi. Hastaların açlık kan şekeri ortalaması 143,8±67,6(En düşük=71, En yüksek=512) mg/dl olarak saptandı. Hastaların %19,4'ünün (n=77) tam idrar tetkikinde en az +1 olarak proteinüri vardı. Proteinüri saptanan hastaların HbA1c ortalaması 8,4 (std sapma) olarak tespit edildi ve bu hastaların sadece %28,5'i (n=22) hedef HbA1c değerinde idi. Proteinürisi olmayan hastaların %37,7'si(n:120) hedef HbA1C değerinde saptandı. Hastaların %35,4'ünde dosyasında hipertansiyon varlığı kaydedilmişti, hipertansiyon olan hastaların HbA1c ortalaması7,5 olarak saptandı ve bu hastaların %48,2'si hedef değerde olarak görüldü Çalışmaya katılan hastaların %17,7'sinde(n=88) hiperlipidemi saptandı. Hiperlipidemisi olan hastaların %36,3'ü(n=32) hedef HbA1c değerinde idi. Hastaların lipid profilleri HDL, LDL, TG ve TK düzeyleri ayrı ayrı değerlendirlerek ele alındı. Hastaların %11,3'ünde (n=56) koroner arter hastalığını tip 2 diabetes mellitusa eşlik etmekteydi. Çalışamaya katılan hastaların %47,5'i(n=236) tekli oral antidiyabetik kullanırken ,%22,3'ü(n=111) ikili,%10,8'i(n=54) üçlü,%2'si (n=10) dörtlü oral antidiyabetik almaktaydı. Tekli OAD alanların %92,6(n=215) kadarı metformin kullanmaktaydı. Hastaların %17,1'i(n=85) insülin ya da insülin –oral antidiyabetik kombinasyonu ile tedavi almakta idi. Tekli ilaç kullanan hastaların %72,4(n=171) hedef HbA1C değerinde iken bu oran ikili ilaç kullananlarda %32,4(n=36), üçlü ilaç kullananlarda %24(n=13),dörtlü ilaç kullananlarda %10(n=1), insülin kullanan hastalarda %12,9(n=11), sadece metformin kullanan hastalarda %75(n=162), metformin ve DPP4 inhibitörü kullanan hastalarda %33,3(n=10), sadece DPP4 inhibitörü kullanan hastalarda %33,3(n=2), metformin ve sulfonilüre kullanan hastalarda %32,5(n=14) olarak tespit edildi. Sadece sulfonilüre alan hastalardan hedef değerde olan hasta tesptit edilemedi. Metformin ve glitazon alan hastalarda hedef HbA1C değerinde olma durumu %32,5(n=14),sadece glitazon alanlarda %80, metformin ve glinid alanlarda %62,5(n=5),metformin ve sulfonilüre ve DPP4 inhibitörü kullananlarda %12,5(n=3),sadece oral antidiyabetik alan kullananlarda%53,7 (n=221),insülin ve oral antidiyabetik kombinasyonu kullanan hastalarda %9(n=5) olarak saptandı. Sonuç: Diabetes mellitus tüm dünyada ve ülkemizde şehirleşme oranının artması, teknoloji karşısında sedanter yaşam, yanlış beslenme nedeni ile giderek büyüyen bir halk sağlığı problemi ve kişinin tüm yaşamını etkileyen bir hastalık olup tedavisinde multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Diyabet kontrolünün karmaşık doğası, sık ve dikkatli izlem gerektirmesi, yaşam tarzı değişikliğinin önemi nedeni ile; hem tüm branşlardaki hekimler olarak hem de hastalar olarak birlikte yaşanması öğrenilmesi gereken kronik bir hastalık sürecidir. Tedavi seçiminde 'hastalık yoktur, hasta vardır' ilkesi göz önünde tutularak uygun hastaya uygun tedavi seçimi yapılması özellikle mikrovasküler komplikasyonların kontrolü açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, glisemik kontrol,hedef HbA1c,oral antidiyabetik

Birinci basamak sağlık hizmetleriDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Neslihan Bahri
Gaziantep University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabet tedavisinde kullanılan antidiyabetik ilaçların kanser gelişimi üzerine etkileri

Diabetes Mellitus (DM) ve kanser küresel olarak artmakta olan yaygın hastalıklardır. Epidemiyolojik kanıtlar DM li hastaların pek çok kanser türü bakımından yüksek risk altında olduğunu göstermektetir. ?ki hastalık arasında birçok ortak risk faktörü payla?ılmaktadır. Ayrıca gözlemsel çalı?malardan elde edilen kanıtlar DM tedavisinde kullanılan bazı ilaçların diyabetik bireylerde bazı kanser türlerinin artı?ı ile ili?kili olabileceğini dü?ündürmektedir. Biz bu çalı?mada DM tedavisinde kullanılan antidiyabetik ilaçların kanserle ili?kisi olup olmadığını ara?tırmayı amaçladık.Çalı?mamıza Ocak 2010 ile Ocak 2011 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine ba?vuran 655 DM hastası dahil edildi. Hastalar retrospektif olarak incelendi. DM tanı tarihinden itibaren en az bir yıl süre ile antidiyabetik tedavi almı? hastalar anamnez, ayrıntılı fizik muayene, rutin laboratuar tetkikleri ile değerlendirildi. Hastaların ilk değerlendirmesinde DM tipi, ya?ı (yıl), cinsiyeti, boyu (cm), vücur ağırlıkları (kg), vücut kitle indeksleri (kg/m²), meslekleri not edildi. Alkol, sigara kullanımları, ek hastalıkları, ailelerinde DM ve kanser varlığı sorgulandı. Son 3 ay içinde çekilmi? PA akciğer grafileri değerlendirildi ve HbA1c değerleri kaydedildi. Hastaların DM tanı tarihleri, antidiyabetik tedaviye ba?lama tarihleri, DM tedavisinde kullanılan antidiyabetik ajanlar, tedavide deği?iklik tarihleri sorgulandı. Oral antidiyabetik (OAD) ve insülin kullananlar, metformin kullananlar ve kullanmayanlar olarak gruplandırıldı. ?nsülin kullananlar bazal, karı?ım ve yoğun insülin tedavisi kullananlar olarak gruplandırıldı. Ayrıca insülin kullananlar, kullanılan insülin preparatına göre analog karı?ım insülin, insan insülini, insülin glargine ve insülin detemir kullananlar olarak gruplandırıldı. Hastalarda kanser ve benign tümör varlığı sorgulandı. ?lk değerlendirmede kanser ku?kusu olanlar ileri tetkikler yapılarak tanı netle?tirildi. Antidiyabetik kullanım süreleri ile kanser ve benign tümör arasındaki bağlantılar belirlendi. Resmi dökümante kanser veya benign tümör tanısı olmayan veya DM tanı tarihinden önce tanı almı? hastalar çalı?madan çıkarıldı.Çalı?maya 13 (%2) Tip 1 DM, 642 (%98) Tip 2 DM li hasta, 379 (%58) kadın, 276 (%42) erkek toplam 655 DM hastası dahil edildi. Çalı?ma da 4 kolon/rektum, 1 akciğer, 4 larinks, 1 safra yolları, 5 meme, 4 prostat, 4 mesane,iii3 lenfoma/lösemi, 1 endometrium/serviks, 2 hepatosellüler, 5 tiroid, 1 renal ve 1 de primeri bilinmeyen metastatik kanser olamak üzere toplam 36 kanser ve 32 benign prostat hiperplazisi, 21 myoma uteri, 6 endometrial polip, 3 paratiroid adenomu, 3 meningiom, 2 tiroid adenomu, 2 hipofiz tömörü, 2 vokal kord polibi, 2 kolon polibi ve 1 meme fibroadenomu olmak üzere toplam 76 benign tümör tesbit edildi.Kanserli olan ve olmayan grup DM tedavileri ve tedavide kullanılan antidiyabetikler yönünden değerlendirildi. Gruplar arasında tedavide OAD veya insulin kullanımı (p:0.429), metfromin kullanılması veya kullanılmaması (p:0.119) bakımından fark yoktu. Tedavide bazal insülin, karı?ım insulin veya yoğun insülin tedavi tipinin kullanılması (p:0.059), ayrıca tedavide kullanılan insülin preparatları analog karı?ım insülin, insan insülini, insülin glargine veya insülin detemir kullanımı (p:0.418) bakımından da fark yoktu.Benign tümörlü olan ve olmayan grup kullandıkları antidiyabetikler bakımından değerlendirildi. Gruplar arasında insülin veya OAD kullanımı bakımından fark yoktu (p:0.709). Metformin kullanımı bakımından hastalar değerlendirildiğinde, metformin kullanan grupta daha az benign tümör tesbit edildi ve istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p:0.041). Gruplar insülin tedavisi bakımından kar?ıla?tırıldığında ise insülin tedavi tipleri (p:0.858) veya tedavide kullanılan insülin preparatları (p:0.588) bakımından fark yoktu.DM tedavisinde kullanılan antidiyabetiklerin kanserle ili?kisini incelediğimiz bu çalı?mamızda, tedavide OAD vaye insülin kullanılması, metformin kullanılması veya kullanılmaması, insülin glargine, insülin detemir veya diğer antidiyabetiklerin kullanılmasını kanser geli?imi ile ili?kisiz bulduk. Ancak subgrup analizlerinde metformin kullanan hastalarda daha az benign tümör geli?tiğini tesbit ettik. DM ve kanser arasındaki ili?kinin karma?ıklığı, tek tek antidiyabetiklerin kanser veya benign tümör geli?im riski ile ili?kisinin incelenmesinin zorluğu nedeniyle daha fazla, uzun süreli ve geni? populasyonlu çalı?malara ihtiyaç olduğu kanaatine vardık.ANAHTAR SÖZCÜKLER, diabetes mellitus, kanser, insülin, insülin glargine, metformin, oral antidiyabetik

Diabetes mellitusHipoglisemik ajanlarKarsinojenler+4
Mücahit Erden
Düzce University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Streptozosin ile diyabet oluşturulmuş postmenopozal wistar ratlarda diabetes mellitusun ve thiazolidinedionların kemik histomorfometrik parametreler üzerine etkileri.

Osteoporoz düşük kemik kitlesi ve kemik mikromimarisinde bozulma ile seyredenve kemik kırılganlığında artış ve bunu takiben artmış kırık riski ile seyreden birhastalıktır. Tip 1 DM KMY'de azalma ile seyretmektedir. Tip 2 DM'li hastalardaise, KMY artmış olmasına rağmen kırık riskinde artış mevcuttur. Hem osteoporozhem de DM özellikle yaşlı populasyonda sık rastlanılan hastalıklardır.Thiazolidinedionlar (TZD) PPAR ? üzerinden etki ederek insülinduyarlılığını arttırarak kan şeker düzeylerini düşürmektedir. Bu ilaçların enönemli yan etkilerinden biri özellikle postmenopozal kadınlarda daha belirginolarak ortaya çıkabilen kemik yapıdaki bozukluklardır. Daha önce yapılançalışmalar PPAR ? aktivasyonunun prekürsör kök hücrelerin osteoblastadönüşümünü azaltarak adiposite dönüşümünü arttırdığını göstermiştir.Bu çalışmanın amacı DM ve rosiglitazonun kemik üzerine olan etkisiniaraştırmaktır. Daha önce yapılan çalışmalarda yaşlı ve östrojen desteği kesilmişratlarda TZD'nin kemik üzerine olumsuz etkisi daha aşikar olması nedeniyle buçalışmada postmenopozal ratlar kullanılmıştır. Postmenopozal diyabetik halegetirilmiş wistar ratlarda TZD'nin kemik üzerine olan etkisini araştıran ilkçalışmadır.66Bu çalışmada 16 adet wistar rat kullanılmıştır. Her biri 4 rattan oluşan 4grupoluşturulmuş olup, gruplar şu şekildedir: 1)kontrol grubu 2)streptozosin ilediyabetik hale getirilmiş ve tedavi verilmemiş grup 3)streptozosin ile diyabetikhale getirilip insülin tedavisi verilen grup 4) streptozosin ile diyabetik halegetirilip rosiglitazon verilen grup.İlaç verilmeyen diyabet grubunda ve rosiglitazon grubunda kontrolgrubuna göre trabeküler kalınlıkta ve trabeküler alan yüzdesinde azalmasaptanmıştır. Rosiglitazon grubunda tedavi verilmeyen diyabetik gruba göre yinetrabeküler kalınlık ve trabeküler alan yüzdesinde düşüş saptanmıştır. İnsülinkullanımı ile trabeküler kalınlık ve trabeküler alan yüzdesinde artış saptanmıştır.Kemiklerin histolojik incelenmesinde de tedavisiz diyabet ve rosiglitazongruplarında osteoblast ve osteosit fonksiyonlarında azalma saptanırken, insülinverilen grubun histolojik değerlendirilmesi sonucunda kontrol grubu ile benzerözellikte histolojik özellikler saptanmıştır.

Diabetes mellitusHipoglisemik ajanlarHistoloji+6
Derya Köseoğlu
Gazi University
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Şeker hastalığına karşı halk ilacı olarak kullanılan juniperus türleri üzerinde farmakognozik araştırmalar

Juniperus (ardıç) türleri, ülkemizde halk tababetinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Etnobotanik çalışmalarda, Anadolu'nun farklı yörelerinde; Juniperus communis var. saxatilis, oxycedrus subsp. oxycedrus, foetidissima ve sabina'nın (toz edilmiş meyve, meyve ve yaprak dekoksiyonlarının) kan şekerini düşürücü olarak kullanıldığı kayıtlıdır.Bu çalışmada ülkemizde halk ilâcı olarak diyabet tedavisinde kullanıldığı bildirilen bu 4 Juniperus taksonunun meyve ve yapraklarının antidiyabetik etki açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Hazırlanan meyve ve yaprak etanol ekstreleri (0.5 ve 1 g/kg) diyabetik sıçanlara uygulandığında, en yüksek etki, J. oxycedrus subsp. oxycedrus (Joso) meyve ve yaprak ekstrelerinde bulunmuştur. Bu iki ekstrenin normoglisemik ve glukoz hiperglisemik sıçanlarda da kan glukoz seviyesini düşürdüğü görülmüştür. Subakut uygulamada ekstrelerin uygulandığı grupların kan glukoz seviyelerinde, karaciğer ve böbrek malondialdehit seviyelerinde düşüş görülmüştür.Joso meyve ve yapraklarından hazırlanan etanol ekstreleri BAYF (Biyoaktivite ile Yönlendirilen Fraksiyonlama) tekniğine uygun olarak fraksiyonlanmıştır. Alt ekstrelerin etkileri incelendiğinde; meyve ekstresinin n-butanol alt ekstresinde (740 mg/kg), yaprağın ise n-hekzan alt ekstresinde (260 mg/kg) belirgin antidiyabetik etki görülmüştür. Etkili alt ekstreler, kolon kromatografisi ile fraksiyonlara ayrılmış, etkisi en yüksek olan fraksiyonlardaki bileşikler gaz kromatografisinin yanı sıra diğer kromatografik ve spektroskopik yöntemler kullanılarak tanımlanmıştır. Joso yaprak ekstresinin etkili alt fraksiyonunda yağ asitlerinin, meyve ekstrelerinin etkili fraksiyonunda ise şikimik asit, ferulik asit glukoziti, oleuropeik asit glukozitinin bulunduğu tespit edilmiştir. Şikimik asitin diyabetik sıçanlara akut ve subakut uygulanması sonucunda belirgin antidiyabetik etkili olduğu gözlenmiştir.

ArdıçAsitlerCupressaceae+5
Nilüfer Orhan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aspalathus linearis ile biyosentezlenen gümüş nanopartiküllerin antioksidan, antidiyabetik ve sitotoksik etkilerinin değerlendirilmesi

Güney Afrika bitkisi olan Rooibos (Aspalathus linearis), içeriğindeki flavonoidler ve fenolik bileşikler sayesinde çok farklı alanlarda geleneksel tıbbi kullanım imkanına sahiptir. Son yıllarda adını sıkça duyuran gümüş nanopartiküller (AgNP), fiziksel ve kimyasal birtakım özelliklerinden dolayı sağlık alanı başta olmak üzere pek çok alanda kullanılabilmektedir. Bu çalışmada rooibos (Aspalathus linearis) bitkisi ile hazırlanan gümüş nanopartiküllerin in vitro olarak antioksidan, antidiyabetik ve sitotoksik etki potansiyellerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda flavonoidler ve fenolik asitler bakımından zengin son dönemin popüler bir diyet takviyesi ve çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanım özelliklerine sahip olduğu rapor edilen Rooibos (Aspalathus linearis) bitkisini kullanarak hazırlanan yeşil sentez gümüş nanopartikülleri sentezleyerek UV, SEM ve EDX gibi yöntemlerle karakterizasyonu değerlendirilmiştir. Çalışmada gümüş nanopartiküller, rooibos (Aspalathus linearis) sulu ekstraktı kullanılarak gümüş nitrat solüsyonunda gözlenen sarıdan kahverengine renk değişimi, gümüş nanopartiküllerinin oluştuğunu göstermiştir. UV-vis spektrofotometre ile rooibos AgNP'ler (R-AgNP) için λ=432 nm'de güçlü bir absorbans piki yaptığı belirlenmiştir. R-AgNP'lerin genellikle küresel bir morfolojiye sahip ve 100 nm'den daha küçük boyutlarda olduğu; SK-MEL 30 hücrelerinde doza bağımlı olarak hücre canlılığında azalma ve daha yüksek konsantrasyonlarının yaklaşık % 90 sitotoksik olduğu (IC50 değeri ise 17,32 μg/mL) görülmüştür. DPPH serbest radikal süpürme aktiviteleri en düşük % 25,87, en yüksek % 65,91 olarak tespit edilmiştir. α-glukozidaz aktivitesi % inhibisyon değerleri en düşük % 31,86, en yüksek % 100 olarak belirlenmiştir. Bu çalışma, Aspalathus linearis ektraktının gümüş nanopartiküllerin sentezinde kullanılabileceğini ve biyolojik olarak sentezlenmiş gümüş nanopartiküllerin antioksidan, antidiyabetik ve sitotoksik etki profili sayesinde tedavi yaklaşımlarında potansiyel bir ajan olarak kullanılabileceğini göstermiştir.

AntioksidanlarAspalathus linearisBiyosentez+4
Senem Darıcı
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Midede alıkonularak kontrollü salım yapan matriks tabletlerin hazırlanması ve karekterizasyonu

Midede alıkonulan ilaç sekilleri, midede uzun süre kalarak ilacınmideden geçis süresini önemli ölçüde uzatmaktadırlar. Midede alıkonulmasüresinin uzaması sonucunda biyoyararlanım ve yüksek pH'da düsükçözünürlük gösteren ilaçların çözünürlügü artmaktadır.Bu çalısmanın amacı, tek üniteli midede alıkonulan ilaç sekligelistirmek ve bu ilaç sekillerinden etkin madde salımı ve yüzmeyi etkileyenformülasyon parametrelerinin etkisini incelemektir. Yüzen tabletler, farklı tiptematriks polimer olarak HPMC ve köpük toz olarak kolloidal silikon dioksitkullanılarak dogrudan basım yöntemi ile hazırlanmıstır. Asidik ortamdaçözünürlügü iyi olan pioglitazon hidroklorür formülasyon model madde olarakkullanılmıstır.Bu çalısmada pioglitazonun fizikokimyasal karekterizasyonu içinUV spektrumu ve FT-IR spektrumu alınmıs, diferansiyel taramalı kalorimetri vepartikül büyüklügü analizleri yapılmıstır. n vitro yüzme ve çözünme hızıçalısmaları 0.1 N HCl ortamda palet yöntemi kullanılarak yapılmıstır. Midedealıkonulan tabletlerde yüzme süresi, gecikme süresi, dansite ve çözünme hızıgibi özellikler incelenmistir. Düsük dansiteli köpük tozların dansite ve yüzeyalanları midede alıkonulan tabletlerin yüzebilirlik özelligini etkilemektedir. Etkinmaddenin salım profili, matriks polimerin tipi, konsantrasyonu, tablet sertligi veçapı gibi formülasyon parametreleri ile kontrol edilebilmektedir.Sonuç olarak dansitesi düsük köpük toz ve matriks yapıcı polimerkullanılarak yüzen tek üniteli ilaç salım sistemi gelistirilmistir.Anahtar kelimeler: Midede alıkonulan ilaç sekilleri, yüzen tablet, pioglitazon,düsük dansiteli tozlar, Aerosil

Hipoglisemik ajanlarMideTabletler+3
Didem Kuzu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyetle obez hale getirilmiş sıçanlarda nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı üzerine sitagliptinin etkisi

Amaç: Diyetle obez hale getirilmiş sıçanlarda sitagliptinin NAYKH'na etkisini araştırmak.Gereç ve Yöntem: 24 haftalık, 199-240 gram ağırlığında, erişkin-dişi, toplam 24 adet Sprague-Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele 2 gruba ayrıldı. Kontrol grubu (n:6) standart sıçan diyetiyle beslenirken, diğer grup (n:18) yüksek yağlı diyetle (YYD) 12 hafta beslendi. NAYKH oluşumu sağlandıktan sonra YYD'le beslenen sıçanlar rastgele 2 gruba ayrıldı. Toplam 16 hafta sadece YYD alan grup NAYKH grubu (n:8) kabul edildi. Sitagliptin grubu (n:10) ise YYD'le 12 hafta beslendikten sonra, son 4 haftada YYD'e ek olarak sitagliptin (3 mg/kg) tedavisi aldı. Çalışma boyunca sıçanların kilo alımı takip edildi. Çalışma sonunda tüm sıçanların serum glukozu, trigliserid, kolesterol, AST, ALT, DHEA-S düzeyi ve plazma insülin düzeyini değerlendirmek için kan örnekleri alındı. İnsülin direnci HOMA-IR indeksi ile hesaplandı. Histopatolojik değerlendirme için karaciğer doku örnekleri incelendi.Bulgular: Sitagliptin grubunda NAYKH grubuna göre, serum glukoz (p<0.001) ve insülin (p<0.001) düzeyi anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sitagliptin grubunda NAYKH grubuna göre HOMA-IR indeksi anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.001). Sitagliptin grubunda NAYKH grubuna göre, serum TG (p<0.001) ve kolesterol (p<0.001) düzeyi anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sitagliptin grubunda NAYKH grubuna göre, ortalama steatoz derecesi daha az bulundu (p<0.001); ancak hepatik inflamasyon açısından fark bulunmadı (p=0.057). Sitagliptin grubunda NAYKH grubuna göre hepatomegali ve transaminazlar açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). DHEA-S düzeyi ile hepatik steatoz arasında ilişki saptanmadı (r=0.009, p=0.967).Sonuç: Sitagliptinin insülin duyarlılığını, lipid profilini düzenlediği ve hepatik steatozu iyileştirdiği gösterildi.Anahtar kelimeler: Sitagliptin, hepatik steatoz, metabolik sendrom

Hipoglisemik ajanlarKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Selvihan Beysel Akaslan
Gazi University
2010
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk hastalarda görülen endodontik enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımı hakkında diş hekimliği öğrencilerinin bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çocuk diş hekimliğinde endodontik enfeksiyonlar oldukça sık karşılaşılan durumlardır. Endodontik enfeksiyonların tedavisinde doğru endikasyon durumunda antibiyotik kullanımına karar vermek, doğru dozda ve doğru sıklıkta antibiyotik kullanımı diş hekimliği bilimi için oldukça önem arz eder. Bu çalışmanın amacı klinik öncesi antibiyotikler hakkında teorik eğitim almış olan ve çocuk diş hekimliği pratik uygulamalarını yapabilmek için yeterlilik kazanan 4. ve 5. sınıf diş hekimliği öğrencilerinin endodontik enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımı hakkındaki bilgi seviyelerini ölçmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dicle, Fırat ve İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde öğrenim görmekte olan, klinik stajları başlamış intern öğrenciler üzerinde 'GOOGLE FORM' elektronik anket yöntemi kullanılarak uygulanmıştır. Verilen cevaplara göre elde edilen veriler istatiksel olarak analiz edilmiştir. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Etik Kurulu' nun 2019- 54 nolu onayı ile yürütülmüştür. Bulgular: Çalışma kapsamında anketi cevaplayan 468 katılımcıdan elde edilen verilere göre; antibiyotik kullanılması gereken durumda ilk tercihin %84,4 oran ile amoksisilin olduğu, penisilin alerjisi olan hastalarda antibiyotik kullanılması gereken durumda ilk tercihin %42,3 oran ile klindamisin olduğu görülmüştür. 'Vaka soruları 1' bölümünde birinci vaka için antibiyotik reçete etme kılavuzlarına uyumun %27,5; ikinci vaka için %33,7; üçüncü vaka için, %33,8; dördüncü vaka için %20,5; beşinci vaka için %5,34 olduğu bulunmuştur. Antibiyotik doz hesaplaması bilgisini ölçmeyi hedefleyen çoktan seçmeli soruda katılımcıların sadece %32,26' sı doğru cevabı işaretlemiştir. Antibiyotik genel bilgisi, reçete bilgisi, antibiyotiklerin pediatrik doz hesaplaması ve parenteral antibiyotik uygulamaları hakkında bilgilendirilenler ile bilgilendirilmeyenler arasında, bilgilendirildikleri yerler arasında ve aldığı bilgilendirmeyi yeterli bulanlar ile bulmayanlar arasında bilgi düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. (p<0,05) Bilgi düzeyi ile öğrencilerin cinsiyeti, öğrenim gördükleri üniversite, fakültede bulundukları sınıf arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmamaktadır. (p>0,05) Sonuç: Yapılan tez çalışmasında örneklem grubundaki katılımcıların çocuklarda görülen endodontik enfeksiyonlarda kullanılan antibiyotikler hakkında yeterli bilgi düzeyine sahip olmadığı ve güncel kılavuzlara uyumlarının düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu durum global bir sağlık sorunu olan antibiyotik direnci konusunda önem arz eder. Diş hekimliği öğrencilerinin antibiyotikler konusundaki bilgi düzeyinin ancak ders müfredatlarında bu konuya verilen önemin arttırılması, çeşitli meslek içi eğitimler, kongre- konferans veya benzeri uygulamalar ile yeterli seviyeye geleceğini ummaktayız.

AntibiyotiklerBilgi düzeyiDiş hekimliği eğitimi+6
Gizem Karagöz Doğan
Dicle University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Gastroenteroloji Bölümünde kronik hepatit B hastalarında tenofovir ve entekavirin renal fonksiyonlar üzerine uzun dönem yan etkileri

Giriş ve amaç: Hepatit B virusu (HBV) dünya genelinde karaciğer ilişkili morbidite ve mor-talitenin önde gelen sebebidir. Hepatit B virusunun orta derecede endemik olduğu ülkemizde kronik hepatit B (KHB) önemli bir sağlık sorunudur. KHB tedavisinde yüksek etkili ve yüksek direnç bariyerine sahip entekavir (ETV) ve tenafovir disoproksil (TDV) gibi nükleoz(t)id analogları (NAs) kullanılmaktadır. Nükleotid analaogları (tenofovir ve adefovir) uzun dönem kullanımında nefrotoksisite ile ilişkili olabilmektedir. Çalışmadaki amacımız kendi kohortumuzda bulunan hastalarda uzun dönem TDV kullanımının böbrek fonksiyonu üzerindeki etkisini araştırmaktadır. Metod: Ocak 2011-Şubat 2016 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvurmuş, KHB tanısıyla TDV başlanan 194 ve ETV başlanan 100 olmak üzere toplam 294 hasta çalışmaya dahil edildi. Tıbbi kayıtlarda yer alan yaş, cinsiyet, hepatit serolojisi, viral replikasyon, biyokimyasal parametreler, görüntüleme tetkikleri ve patoloji raporlarının sonuçlarından yararlanıldı. Glomeruler filtrasyon hızı MDRD (The Modification of Diet in Renal Disease) yöntemi aracılığıyla hesaplandı. Hastalar, tedavi başlangıcındaki ve takip sonundaki böbrek fonksiyon testleri kullanılarak nefrotoksisite açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 32±11 yıl olan 195'i erkek toplam 294 hasta alındı. Hastaların 194'ü TDV, 100'ü ETV grubunda yer almaktaydı. Gruplar karşılaştırıldığında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark yoktu. Grupların başlangıç ALT, AST, GGT, ALP, Total bilirubin, total protein, albümin değerleri, üre, kreatinin, GFR, viral yükleri (HBV DNA), HAİ skorları, fibrozis skorları arasında fark yoktu. Hastaların ortalama takip süreleri 66±18 ay idi. Tenofovir kullanan hastaların tedavi sonrası son takip kreatinin ve GFR değerleri sırasıyla 0,81±0,01 g/dl ve 102,94+19,78ml/dk olarak tespit edildi. Entekavir kullanan hastaların ise tedavi sonrası son kreatinin ve GFR değerleri sırasıyla 0,81±0,013 g/dl ve 104,65±19,05 ml/dk olarak tespit edildi. Grupların takip sonu kreatinin, kreatinin değişim oranlarıkarşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Hiçbir hastada kreatinin ve GFR, tedavi dozunda düzenleme veya ilaç değişikliği gerektirecek değerlere ulaşmamıştı. Sonuç:Bu çalışmada her iki ilacın kullanımının başlangıç renal fonksiyonları normal sınırlar içinde olan, komorbiditesi olmayan KHB hastalarında klinik öneme sahip olmayan GFR azalmasına yol açtığını gösterdik. Bu hastalarda renal açıdan kullanımı güvenli olsa da TDV başlanan, özellikle komorbiditeye sahip KHB'li hastalarda böbrek fonksiyon testlerinin düzenli takibi gerekir. Anahtar kelimeler: Entekavir, Tenofovir, GFR, Kronik Hepatit B, Böbrek fonksiyon testleri, Glomerüler filtrasyon hızı

Böbrek fonksiyon testleriEntekavirGlomerüler filtrasyon+7
Jihat Kılıç
Dicle University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda gliklazid, metformin ve pioglitazon monoterapilerinin fibrinoliz, enflamasyon ve endotel fonksiyonları üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

Diyabetes mellitus karbonhidrat, lipid ve protein metabolizmasındaki anormallikler ile karakterize kronik bir hastalıktır. Diyabetik hastalarda kardiyovasküler hastalık riskinde belirgin artış söz konusudur. Tip 2 diyabet patogenezinde ß hücre fonksiyon bozukluğu ve insülin direnci önemli rol oynamaktadır. Sulfonilüreler ß hücre fonksiyon bozukluğu sonucu oluşan insülin sekresyon yetersizliğini gidermek amacıyla üretilmiş ilaç grubudur. İnsülin direncini hedef alan iki ilaç grubu vardır. Bunlar biguanidler ve tiazolidinedionlardır. Gliklazid, metformin ve pioglitazonun kan şekeri düşürücü etkileri dışında kardiyovasküler risk faktörlerini azaltıcı etkilerinin de olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı; tip 2 diyabetik hastalarda gliklazid, metformin ve pioglitazon monoterapilerinin glisemi üzerindeki etkilerinin yanında fibrinoliz, inflamasyon ve endotel fonksiyonu üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Toplam 60 yeni tanı tip 2 diyabetli hasta tarama dönemini takiben gliklazid (20 hasta), metformin (20 hasta) ve pioglitazon (20 hasta) gruplarına randomize edildi. Hastaların boy, ağırlık ve kan basıncı ölçüldü. BKI'leri hesaplandı. Hastaların antropometrik ölçümleri de (bel çevresi, kalça çevresi, vücut yağ oranı) alındı. Bu ölçümler 0, 3, 6 ve 12. aylarda tekrar edildi. 3 hasta (gliklazid grubunda 1, metformin grubunda 1, pioglitazon grubunda 1 kişi olmak üzere) randevularına zamanında gelmemeleri nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Optimal ilaç dozlarına ulaşıldıktan sonra 55 hasta 3 ay, 47 hasta 6 ay, 24 hasta 12 ay süre ile takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların hiçbirinde yan etki gözlenmedi. Çalışmada hastalardan alınan kan örneklerinde ilk başvuruda ve sonrasında 0, 3, 6 ve 12. aylarda AKŞ, TKŞ, HbA1c, insülin, C-peptid, ALT, AST, BUN, kreatinin, total-K, trigliserid, LDL-K, HDL-K, idrarda mikroalbümin ve kreatinin düzeylerine bakıldı. Optimal ilaç dozuna ulaşıldıktan sonra ilave olarak lipoprotein (a), TAFI, t-PA, PAI-1, fibrinojen vWF, IL-1, IL-6, TNF-?, hsCRP ICAM-1, E-selektin ve homosistein düzeylerine 0, 3, 6 ve 12. aylarda bakıldı. Gliklazid grubunda vücut ağırlığında değişiklik olmadığı görüldü. Metformin ve pioglitazon gruplarında ise vücut ağırlığında belirgin azalma izlenmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Metformin grubunda BKİ ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı fakat gliklazid ve pioglitazon gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gliklazid grubunda kalça çevresi ölçümlerinde, metformin grubunda bel çevresi ölçümlerinde, pioglitazon grubunda ise bel ve kalça çevresi ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu bulundu. Metformin ve pioglitazon gruplarında AKŞ, TKŞ ve HbA1c düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı azalmalar saptandı. Gliklazid grubunda sadece AKŞ ve HbA1c'de anlamlı azalma saptandı. Gliklazid ve pi0oglitazon grubunda HOMA skorunda anlamlı düşme vardı fakat metformin grubunda anlamlı düşme yoktu. Gliklazid grubunda total-K ve lipoprotein (a) düzeylerinde anlamlı düşme saptandı. Pioglitazon grubunda serum HDL-K'de anlamlı artış ve trigliserid düzeylerinde anlamlı düşme saptandı. Metformin grubunda lipid parametrelerinde anlamlı fark yoktu. Pioglitazon grubunda vWF düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı. Gliklazid ve metformin gruplarında IL-1, IL-6 ve TNF-? düzeylerinde anlamlı bir düzelme gözlenmedi. Pioglitazon grubunda TNF-? düzeylerinde düşme izlendi ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Pioglitazon grubunda IL-6 düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak azaldı. Gliklazid grubunda E-selektin düzeyinde, metformin grubunda ICAM-1 düzeyinde ve pioglitazon grubunda ICAM-1 ve E-selektin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşmeler saptandı. Üç grupta da homosistein seviyeleri istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu. Metformin grubunda HbA1c ile E-selektin arasında anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Pioglitazon grubunda HbA1c ile PAI-1 arasında anlamlı korelasyon olduğu bulundu. Sonuç olarak; tip 2 diyabetli hastalarda gliklazid, metformin ve pioglitazon monoterapilerinin glisemi üzerindeki yararlı etkilerinin yanında, geleneksel olmayan kardiyovasküler risk faktörleri üzerine olumlu etkileri olabileceği ve pioglitazonun gliklazid ve metformine göre daha etkin olduğu görülmüştür.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Endotelyum+5
Hasan Mücahit Özbaş
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Non-alkolik steatohepatit'li ratlarda metformin, rosiglitazon, N-asetilsistein ve etodolakın tedavi edici etkilerinin değerlendirilmesi

Non alcoholic fatty liver disease (NAFLD),son yıllarda, en sık görülen karaciğer hastalığı olması nedeniyle büyük önem kazanmıştır. Batı ülkelerinde, otopsi serilerindeki görülme sıklığı %70'e varmaktadır. (1) Non alcoholic fatty liver disease (NAFLD) başlığı altında basit bir karaciğer yağlanmasından, steatohepatit, fibröz ve sonunda karaciğer sirozuna kadar ilerleyebilen geniş bir hastalık grubu incelenmektedir. Son yıllarda, NAFLD ve onun daha ciddi formu olan non-alkolik steatohepatit'in(NASH) obezite, insulin rezistansı ve dislipidemilerle olan yakın ilişkisi, hastalığın mekanizması ve tedavisini aydınlatmaya yönelik en önemli araştırma odağı olmuştur. (1) Bugün için ideal tedavisi olmayan Non-alkolik steatohepatit'de(NASH) en sık kullanılan tavsiye kilo verme ve eksersizle sınırlı kalmakta, ilaçların olumlu etkilerine ait veriler yeterli kanıta dayanmamakta ve farmakolojik tedavilere yönelik çalışmalar devam etmektedir.(1)Karaciğer yağlanması hastalığı karaciğer hücrelerinde büyük trigliserit vakuollerinin geri dönüşebilir şekilde birikmesidir ki buna tıp dilinde hepatosteatosis denir. Non-alkolik steatohepatit (NASH) macroveziküler steatozis,hepatosit nekrozu, inflamasyon, mallory cismi ve fibrozisle karakterize bir karaciğer hastalığıdır. Karaciğerde oluşan inflamasyon ve hücre nekrozu stellat hücreleri uyararak fibrosiz gelişmesine neden olur. Non-alkolik steatohepatit (NASH) hastalarının %20 `sinde zamanla siroz gelişebilir.(2) Basit steatozun benign klinik gidişi olmasına karşılık, non-alkolik steatohepatit daha çok ilerleyici fibrozis ve siroz riski ile spesifik tanısal özellikleri olan bir alt gruptur. Çift vurus teorisi basit steatozdan non-alkolikSteatohepatit, fibrozis ve siroza ilerleyişi en iyi tanımlar. Bu çift vuruşlar insülin direnci nedeniyle karaciğerde aşırı yağ birikmesi ve reaktif oksijen türleri nedeniyle oksidatif stresin birleşiminden oluşur.(2)Obezite, insüline rezistans tip 2 DM gibi predispozan faktörler non-alkolik steatohepatit (NASH) patogenezi ile ilgili olmalarına rağmen ilerleyici fibrozis ve kronik karaciğer hastalığının kesin mekanizması hala bilinmemektedir.(3)Bundan dolayı biz Non-alkolik steatohepatitli (NASH) ratlarda metformin, rosiglitazon, N-asetilsistein ve etodolakın tedavi edici etkilerini ve oluşturduğu biyokimyasal değişiklikleri değerlendirmeyi amaçladık.Araştırmamıza Dicle Üniversitesi Sağlık Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezinden (DUSAM) temin edilen, vücut ağırlıkları 300 ±50 gram olan 48 adet Sprague-Dawley cinsi erkek rat çalışmaya dahil edildi. Sıçanlar, standart kafeslerde barındırılıp, yem ve su alımı serbest bırakıldı. Hayvanların bulunduğu oda 22 ± 2 C°'de, 12 saat karanlık-12 saat ışık ortamında tutuldu. Sprague-Dawley cinsi erkek ratlar rastgele 6 gruba ayrıldı.1.Grup:(Kontrol grubu) Deneyin başından sonuna kadar standart bazal diyetle beslendi. (n=12) 2.Grup:(Yüksek yağlı diyet grubu) Deneyin başından sonuna kadar yüksek yağlı diyetle beslendi. (n=12) 3.Grup: (Metformin grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada metformin ile tedavi edildiler. (n=6) Metformin 250 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi.4.Grup:(Rosiglitazon grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada rosiglitazon ile tedavi edildiler. (n=6) Rosiglitazon 4 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi. 5.Grup: (N-asetilsistein grubu). Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler. Takip eden 4 haftada N-asetilsistein ile tedavi edildiler. (n=6) N-asetilsistein 100 mg/kg/gün dozda intraperitoneal (ip) olarak verildi.6.Grup: (Etodolak grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada etodolak ile tedavi edildiler. (n=6)Etodolak 10 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi. Standart diyet Elazığ Yem Sanayii A.Ş'den (Elazığ, Türkiye) temin edildi. Diyet içeriğinde,% 15 protein, % 2,5 yağ, % 15 selüloz, % 14 kil, % 13 su bulunuyordu Yüksek yağlı diyet hazırlanması:100 gram standart diyete 25 gram hayvansal bir yağ türü olan tereyağı eklenerek oluşturuldu. Böylece toplam enerjinin % 65'i yağdan kaynaklanan bir diyet sağlandı (4). Uygun oranda tereyağı eritilerek standart pelletlere eklendi. Karıştırıcı yardımıyla iyice karıştırılarak pelletlerin yağı çekmesi sağlandı. Pelletler oldukça kuru olduğundan yağı kolayca çektiği gözlendi. Sonrasında bu haliyle soğumaya bırakıldı. Yüksek yağlı diyet her gün taze olarak hazırlandı. Deney başlangıcından sonuna kadar sıçanların yağlı diyete uyum sağladığı gözlendi. Onaltı hafta sonunda standart diyetle beslenen kontrol grubundan altı rat ve yüksek yağlı diyetle beslenen gruptan altı rat75 mg/ kg ketamin HCl ve 15 mg/kg ksilazin intramuskuler verilerek anestezi edilip kardiak ponsiyonla kan örnekleri ve insizyonla karaciğer dokuları toplanan fareler sakrifiye oldular..Kan örneklerinde ALT,AST, değerleri ölçülerek ve karaciğer dokularını ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirilerek Yüksek yağlı diyet grubunda karaciğer yağlanması oluştuğu anlaşıldığında ilaç tedavisine başlandık. Dört haftalık ilaç tedavisi sonunda bütün deney grupları 75 mg/ kg ketamin HCl ve 15 mg/kg ksilazin intramuskuler verilerek anestezi edilip kardiak ponsiyonla kan örnekleri ve insizyonla karaciğer dokuları toplanan fareler sakrifiye oldular.Kan örnekleri 4 °C `3500 devirde 5 dakika santrifuj ettikten sonra serumları analiz yapılıncaya kadar -80°C `de saklandı.Ratların karaciğerleri çıkarıldıktan sonra işaretli saklama poşetlerine konularak - 80°C'de analiz yapılıncaya kadar saklandı.Dicle Üniversitesi merkez Laboratuarında Abbott firmasının Architect c16000 cihazında spektrofotometrik metotla ALT,AST,TG,TK,HDL-C, LDL-C analizlerini yapıldı.. Karaciğer dokusu MDA analizi Ohkawa ve arkadaşlarının metoduyla Shimadzu UV-160 A spektrofotometre cihazında yapıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Anabilim dalında bütün grupların karaciğer dokuları Hematoksilen-Eozin ve Masson Trikromla da boyanarak ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirildi. Aynı dokulardan İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsünde (DETAE) Western blot analizi ile COX-2, PPAR-?, PPAR-?, reseptör ekspresyonları ölçüldü. Çalışmamız yüksek yağlı diyet ile karaciğer yağlanmasının oluşabileceğini, NASH tedavisinde metformin ve roziglitazonun en iyi farmakolojik ajanlar olduklarını gözlemledik. Yine N-asetilsisteinin de NASH tedavisinde etkili bir ilaç olduğunu gözlemledik. NASH tedavisinde ilk defa araştırdığımız etodolak karaciğer enzimlerinden ALT değerlerini istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme sağladığını ancak AST değerlerinde bir değişiklik yapmadığını gözlemledik.Etodolak yüksek dansiteli lipoprotein (HDL-C) değerlerini istatistiksel olarak anlamlı derecede düzeltiğini, ancak trigliserit, kolesterol ve düşük dansiteli lipoprotein (LDL-C) değerlerinde herhangi bir iyileştirme yapmadığını gözlemledik. Etodolak; TNF-? değerlerinde tüm gruplar içinde kontrol grubuna en yakın düzeltmeyi sağladı ancak MDA değerlerinde ise azaltmakla beraber kısmi düzelme sağladığını gözlemledik. Etodolak'ın PPAR-? reseptör ekspresyonunu artırarak kısmi düzelme ,PPAR- ? reseptör ekspresyonunu azaltarak çok az düzelme, COX-2 reseptör ekspresyonunu azaltarak tam bir düzelme sağladığını, ancak karaciğer histolojisinde steatozis ve fibrozisi önlemediği gözlemledik.Anahtar kelimeler:NAFLD, Metformin,Roziglitazon,N-Asetil sistein,Etodolak

EtodolakHipoglisemik ajanlarKaraciğer fonksiyon testleri+5
Sedat Yılmaz
Dicle University
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Diyabetik sıçanlarda resveratrol, gliklazid ve losartanın antidiyabetik etkilerinin karşılaştırılması

Tip 2 diyabetes mellitus hemen hemen tüm toplumlarda sıklığı giderek artan, yüksek sağlık harcamaları, sakatlık ve ölüme neden olabilen kronik bir hastalıktır.Bu nedenle etkin tedavi ve uygun maliyet sağlayabilecek seçeneklere olan ilgi artmaktadır. Bu çalışmada birçok yararlı özelliği ortaya konmuş ve diyabetes mellitus için de olası yararlarından bahsedilen resveratrol , gliklazid ve losartanın kan şekeri üzerine olan olası etkisini mekanizmalarıyla araştırmayı amaçladık.Kan örneklerinden alınan sonuçlar Resveratrolün kan şekeri üzerinde gliklazide benzer şekilde iyileştirici etkisinin olduğunu ancak HbA1c düzeylerinde gliklazid kadar etkili bir düşüş sağlayamadığını gösterdi. Diğer taraftan karaciğer homojenat örneklerinden çalışılan enzim düzeyi değerleri ise resveratrolün kan şekerinde düşüşe katkı sağlayabileceğini düşündürdü

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselGliklazid+5
Ümit Can Yazgan
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
DoktoraAçık ErişimTR

Hipoglisemik olarak kullanılan bazı bitki türlerinin antioksidant ve antidiabetik aktivitelerinin araştırılması

Diabetes mellitus (DM) hatalı glukoz homestazisinden kaynaklanan çok önemli bir kronik hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) yaptığı bir açıklamaya göre Dünya çapında 171 milyon diyabetli insan vardır. Bu sayı 2030 yılında iki katından fazla olacaktır. Her yıl yaklaşık 3.2 milyon insan diyabet ve onun komplikasayonlarından hayatını kaybetmektedir ve bu her bir dakikada 6 ölüm demektir. Bu tez çalışmasında halk arasında hipoglisemik olarak kullanılan Juglans regia (ceviz yaprağı), Teucrium polium (acıyavşan, meryemhort), Piperis longum (darıfülfül), Rheum ribes (uçkun ,ışgın), Apium graveolens (kereviz tohumu), Artemissia absinthium (acı pelin otu), Cuscuta babylonica (mardin küşütü), Artemissia millefolium (civanperçemi) bitkilerinin etenol:su ekstraktlarının antioksidant ve antidiyabetik etkileri incelendi. Her bitki ekstraktının toplam fenolik, flavonid ve antioksidant aktiviteleri incelendiğinde fenolik ve flavonoid miktarları ile toplam antioksidant aktivitenin J. regia, T. polium, R. ribes, C. babylonica, A. graveolens, A. millefolium, P. longum, A. absinthium sıralamasıyla arttığı bulundu. Diyabette okdidatif stresin artmasıyla serbest radikallerin miktarında artış meydana gelmektedir. Bundan dolayı bu çalışmada öncelikli bitkilerin serbest radikalleri söndürme etkileri araştırıldı. Bu amaçla bitki ekstraktlarının hidroksi radikali gibi reaktif oksijen türlerini, DPPH (1,1-difenil-2-pikril-hidrazil), ve ABTS (2,2'-azinobis-(3-etilbenzoditiazolin-6-sülfonik asit) gibi sentetik radikalleri söndürme etkileriyle beraber lipid peroksidasyonu, DNA ve protein oksidasyonu üzerine etkileri de incelendi. Ayrıca J. regia ve T. polium bitkilerinin antidiabetik etkileri araştırıldı. Bu amaçla yapılan çalışmada bitki ektraktlarının BSA-glukoz model sisteminde glikasyon ürünleri olan AGE'ler üzerine inhibe edici özellikleri ve karbohidrat sindiriminde görev alan -amilaz ve -glukozidaza karşı inhibisyon etkileri araştırıldı. Sonuç olarak J.regia ve T.polium bitkilerinin etanol:su ektraktlarının hem reaktif oksijen türlerini, lipid peroksidasyonunu, DNA ve protein oksidasyonunu inhibe ederek gösterdikleri antioksidant etki hem de AGE ürünlerini ve -amilaz ve -glukozidaz enzimleri üzerine inhibisyon etkileri ile diyabet tedavisinde etkili olabilecekleri saptandı. Anahtar Kelimeler: Antioksidant, Antidiabetik, Diabetes Melitus, AGE, Juglans regia, Teuricum polium

AntioksidanlarDiabetes mellitusHipoglisemi+2
Sevil Emen Tanrıkut
Dicle University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Oral antidiyabetik ilaç kullanan Tip 2 diyabetli bireylerde ara öğün seçeneklerinin metabolik kontrol ve kan lipit profili üzerine etkilerinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma ile oral antidiyabetik ilaç kullanan Tip 2 diyabetli bireylerde ara öğün seçeneklerinin metabolik kontrol ve kan lipit profile üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bölümü'ne başvuran, 18-65 yaş arası 100 Tip 2 DM tanılı hasta çalışmaya alınmıştır. Bireyler rastgele iki alt gruba ayrılarak 1.grup; ara öğünde tükettiği meyve grubu besini 3.ay sonunda süt grubu olarak değiştirmiş, 2.grup ise ara öğünde tükettiği süt grubu besini 3.ayın sonunda meyve grubu ile değiştirerek bir çaprazlanma sağlanmıştır. Böylece 1.grubun aldığı diyet tedavisi 3.aydan sonra 2.gruba; 2. grubun aldığı diyet tedavisi de 3.aydan sonra 1.gruba uygulanmıştır. Biyokimyasal değerlendirmeler her bir hasta için başlangıçta, 3.ayda ve çalışma sonu olan 6.ayda yapılmıştır. Bu veriler ile çalışma başında, üçüncü ayında ve altıncı ayında gruplardaki BKİ, Kan Lipit Profili, Açlık Kan Şekeri ve HbA1c değişimlerinin araştırılması hedeflenmiştir. Bulgular: Her iki diyet tedavisinin de hastaların glisemi, lipit ve kilo kontrolünü sağlamada etkili olup olmadığı Genel Doğrusal Model Tekrarlı Gözlemler Analizi Wilks' Lambda Testi ve Pairwise Comparisons ile karşılaştırılmıştır. Çalışma periyodu boyunca gruplarda BKİ, Kan Lipit Profili, Açlık Kan Şekeri ve HbA1c değişimleri incelendiğinde zamana göre Açlık Kan Şekeri, Total Kolesterol, LDL Kolesterol, Trigliserit, HbA1c ve BKİ düzeylerinde azalmanın olduğu ve istatistiksel olarak da bu azalmanın anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.05). HDL kolesterol düzeylerinde ise zamana göre anlamlı bir istatistiksel fark saptanmamıştır (p > 0.05). Meyve - Süt ve Süt - Meyve gruplarının birbiri arasında metabolik kontrol ve kan lipit profili üzerine her hangi anlamlı bir etkisi ise tespit edilememiştir (p>0.05). Sonuç: Sonuç olarak oral antidiyabetik ilaç kullanan Tip 2 diyabetli bireylerde süt grubu ve meyve grubu ara öğün seçeneklerinin metabolik kontrol ve kan lipit profili üzerine benzer sonuçlarının olduğu bulunmuştur. Bu veriler, Tip 2 diyabetli bireylerin Tıbbi Beslenme Tedavisinde ara öğünlerin etkinliğini ortaya koymak için daha kapsamlı ve daha uzun süreli kinik çalışmalara gereksinim olduğuna dikkat çekmektedir. AnahtarKelimeler: Tip 2 Diyabet, Ara Öğün, Metabolik Kontrol, Kan Lipit Profili, Tıbbi Beslenme Tedavisi

BeslenmeBeslenme eğitimiDiabetes mellitus+6
Hayriye Manav Yıldırım
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Oral antidiyabetik ilaç kullanım hataları ve etkileyen faktörlerin incelenmesi

Bu araştırma, oral antidiyabetik ilaç kullanan tip 2 diyabetli bireylerde ilaç kullanım hataları ve etkileyen faktörlerin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Çalışma örneklemini en az altı aydır oral antidiyabetik ilaç kullanan, insülin kullanımı olmayan ve çalışmaya gönüllü katılan 190 diyabetli birey oluşturmuştur. Araştırma verileri Haziran-Ağustos 2010 tarihleri arasında bir aile sağlığı merkezinde, anket formu kullanılarak yüz yüze görüşme yoluyla toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde ki-kare ve lojistik regresyon analizi kullanılmıştır.Çalışmaya katılan diyabetli bireylerde ilaç kullanım hata oranı %64,7 olarak saptanmıştır. Çalışma sonucunda en fazla yapılan ilaç hatası ilaçların zamanında alınmamasıdır. Diğer ilaç hataları, ilaçları karıştırma, ilacı yanlış dozda alma, ilacı yanlış şekilde alma ve kendi kendine ilacı bırakma olarak bulunmuştur. Çalışmamızda ileri yaşta, bekar olanlarda, eğitim seviyesi düşük olanlarda, yalnız yaşayanlarda, evde kendi kendine kan şekerini ölçmeyenlerde, kullandığı ilacın prostpektüsünü okumayanlarda, ilaç kullanım eğitimi almayanlarda ve günlük alınan ilaç sayısı fazla olanlarda ilaç kullanım hatası anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0,05). Hastalara göre hata nedenleri; ilaç sayısının fazla olması, görme problemleri, okuma-yazmasının olmaması, açlık hissi nedeniyle ilaçtan önce yemek yemeği öncelikli bulma, unutkanlık, ilaç dozunun az ya da fazla geldiğini düşünme, ilacın yan etkisi, ilacı tükendiğinde tekrar almama, kendini iyi hissedip ilaç almaya gereksinim duymama ve ilaç tabletlerinin büyük olması nedeniyle yutmakta güçlük yaşama olarak belirtmiştir. Bu çalışmanın sonucunda oral antidiyabetik ilaç kullanan tip 2 diyabetli bireylerde ilaç kullanım hata oranlarının yüksek olduğu görülmektedir. Oral antidiyabetik ilaç kullanım hataları ve etkileyen faktörlerin belirlenmesinin sağlık çalışanlarına farkındalık kazandırabileceği ve bu grup hastaya yaklaşımda destek olabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Oral Antidiyabetik İlaçlar, İlaç Hataları, Etkileyen Faktörler

Hipoglisemik ajanlarTedavi hatalarıİlaç kullanımı+1
Kadriye Sayın
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00

İlgili konular