Hippocampus
57 theses under this subject heading
Hipokampüs korumalı tüm beyin radyoterapisi alan hastaların volumetrik ark terapi (VMAT) ve yoğunluk ayarlı radyoterapi (YART) planlarının retrospektif olarak dozimetrik karşılaştırılması
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı' nda tedavi görmüş beyin metastazlı 10 olguya ait arşiv bilgileri retrospektif olarak elde edildi.Yapılan planlarda 30 Gy doz 10 fraksiyonda verilecek şekilde belirlenmiştir. Sanal planlariçin tüm beyin, hipokampüs, lens, orbita, optik sinir, koklea, parotis, lakrimal, optik kiazma, hipofiz, hipotalamus, mandibula, beyin sapının konturlamaları yapıldı. Hipokampüse 5 mm marj verilerek hedef beyin hacmi, tüm beyin hacminden çıkarılarak PTV oluşturulmuştur. Planlarda izodozun hedef hacmin % 95' ini sarmasına ve kritik organların belirlenen limitlerde doz almasına dikkat edildi. SPSS programı ile Mann Whitney U testi ve Independent Simples T testi kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Çalışmamızın PTV, hipokampüs, lens, orbita, koklea, parotis, optik sinir, optik kiazma, HI dozimetrik karşılaştırmalarında anlamlı bir fark bulunurken, lakrimal, mandibula, hipofiz, hipotalamus, beyin sapı, CI için anlamlı bir fark bulunmamıştır. HI ve MU için en düşük değerler VMAT planlama sisteminde elde edilmiştir. Lakrimal, beyin sapı, mandibula dozları VMAT tekniğinde daha düşük bulunsa da iki farklı tedavi tekniği arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır.
Oligodendrosit hasarı ve bağırsak mikrobiyom çeşitliliği arasındaki ilişkinin araştırılması
İnsan ve hayvan çalışmaları bağırsak mikrobiyomunun, demiyelinizan hastalıkların patolojisinde rol oynayabileceğini göstermiştir. Bu konuda yürütülen çalışmaların hemen tamamı, bağırsak florasındaki bozulmayla indüklenen enflamatuvar süreci merkeze alarak demiyelinizan patogenezi açıklamayı denemiştir. "Bağırsak-beyin aksı" kavramının yol açtığı anlayış, bağırsak florasındaki bozukluğun tek yönlü olarak merkezi sinir sistemi üzerine etkilerini araştırmaya yoğunlaştırmıştır. Bununla birlikte, söz konusu aksın iki yönlü çalışıp çalışmadığı test edilmemiştir. Dolayısıyla, bu çalışmada, belleğin glial bileşeni olan miyelin ile bağırsak florası arasındaki ilişki, alfa-sinüklein, interlökin-3 ve tümör nekroz faktör-alfa belirteçlerinin kontrolünde, iki yönlü olarak araştırılmıştır. Bağırsak florasındaki bozulmanın miyelin üretimine etkisi polimeraz zincir reaksiyonu ve ELISA yöntemleriyle araştırılmasının yanında, hipokampal miyelin hasarının bağırsak florasına etkisi metagenomik sekanslama yapılarak incelenmiştir. Ayrıca, bağırsak disbiyozu ve miyelin hasarı arasındaki iletişimin, bellek ve motor performans üzerine etkisi davranış labirentleriyle test edilmiştir. Elde edilen bulgular, antibiyotikle indüklenen bağırsak disbiyozunun hipokampal temel miyelin proteini, p=.001, ve oligodendrosit spesifik protein, p=.158, üretimini baskıladığını göstermektedir. Diğer taraftan, hipokampal miyelin hasarının; vagus örneklerinde alfa-sinüklein, p=.001, ve kolon örneklerinde alfa-sinüklein, p=.014, tümör nekroz faktör-alfa, p=.035, ve interlökin-3, p=.016, seviyelerini arttırarak, bağırsak disbiyozuna yol açtığı bulunmuştur. Benzer şekilde, antibiyotik kullanımıyla indüklenen bağırsak disbiyozunun, kolon dokusu klaudin 5 protein seviyesini azalttığı tespit edilmiştir, p=.001, ve böylelikle bağırsak içerisindeki enflamasyonun, artmış plazma alfa-sinüklein, p=.001, seviyesi ile endike bir şekilde, sistemik dolaşıma sıçrayabildiği önerilmiştir. Davranış seviyesinde, miyelin hasarının uzamsal bellek performansını bozduğu ve anksiyete-benzeri davranışların ifadesinde artışa yol açtığı gün yüzüne çıkarılmıştır. Sonuç olarak, miyelin'in statik ve demiyelinizan bozukluklarla yalnızca klinik olarak ilişkili olduğu varsayımı artık geçerliliğini yitirmektedir. Giderek artan bir biçimde öğrenme fizyolojisi literatürüne nüfuz eden "miyelin plastisitesi" kavramı, sinaptik bellek teorisinin "bağırsak-beyin aksı" çalışmalarına dahil edilmiştir. Böylelikle, demiyelinizan hastalıkların açıklanamayan erken bellek bozukluğu semptomlarına, hipotetik açıklama ve deneysel çözümler sunabilecek "miyelin-mikrobiyom aksı" kavramsal bir bulgu olarak ortaya çıkmıştır.
Deneysel migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinon'un analjezik etkisi ve nöroglial aktivite ve öğrenme-bellek ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Migren, tekrarlayıcı ataklarla seyreden, tek taraflı ve zonklayıcı özellikteki baş ağrısı ile karakterize nörovasküler bir bozukluktur. Baş ağrısına, birçok semptomla birlikte dikkat eksikliği gibi kognitif bozukluklar da eşlik edebilmektedir. Timokinon, çörek otunun ana biyoaktif maddesidir ve yüzyıllardır bitkisel bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar ise timokinonun, antikanser, antimikrobiyal, antiiflamatuvar, antihistaminik, antidiyabetik, gastroprotektif, hepatoprotektif, kardiyoprotektif ve nefroprotektif etkileri olan bir bileşik olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bu etkileri yanında antinosiseptif, nöroprotektif ve antioksidan aktiviteleri olduğu da bildirilmektedir. Çalışmamızda, migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinonun ağrı, öğrenme-bellek ve nöroglial aktivasyon üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 3 aylık, ağırlıkları 250-350 gram arasında değişen 27 adet yetişkin erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Migren modeli nitrogliserin (NTG) kullanılarak oluşturuldu. NTG, %0.9 izotonik serum fizyolojik (SF) ile dilüe edilerek her bir hayvan için 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde hazırlandı. Kontrol (K) grubu (n=6), nitrogliserin (NTG) grubu (n=7), timokinon (TQ) grubu (n=7) ve nitrogliserin ile timokinon (NTG+TQ) uygulanan grup (n=7) olmak üzere 4 grup oluşturuldu. K grubu ve NTG grubuna 15 gün boyunca1 ml mısır yağı gastrik gavaj ile uygulandı. TQ ve NTG+TQ gruplarına ise 15 gün boyunca, mısır yağında çözdürülen TQ 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde gastrik gavaj ile uygulandı. NTG ve NTG+TQ gruplarına 1, 5, 10 ve 15. günlerde 10 mg/kg NTG intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. K ve TQ gruplarına ise aynı günlerde 0.3 ml SF i.p. olarak uygulandı. Hayvanların ağrı eşiğini belirlemek için, gastrik gavajdan hemen önce ve i.p. enjeksiyon uygulamasından 2 saat sonra tail flick test gerçekleştirildi. Deneyin 16. gününde, öğrenme-bellek fonksiyonlarını değerlendirmek için Morris su labirenti testi uygulandı. Deneyin 22. gününde hayvanlar 10 mg/kg ksilazin i.p. ve 100 mg/kg ketamin i.p. ile oluşturulan genel anestezi altında dekapite edildi ve beyinleri çıkarıldı. Beyinlerin bir yarıküresinin hipokampal bölgesi öğrenme-bellek ve oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi amacıyla biyokimyasal analizlerde kullanıldı. Beyinlerin diğer yarıküresinin hipokampal bölgesi ise nöroglial aktivasyonun değerlendirilmesi amacıyla immunohistokimyasal çalışmalarda kullanıldı. Veriler tek yönlü varyans analizi uygulanarak Benforroni'nin çoklu karşılaştırma testi ile değerlendirildi ve değerler ± standart sapma olarak verildi. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Timokinon, Morris su labirenti testinde hayvanların platformu bulma sürelerini, TQ (***p<0.001) ve NTG+TQ (*p<0.05) gruplarında anlamlı olarak azalttı. NTG grubunun platformu bulma süresinde ise anlamlı bir artış (**p<0.01) olduğu xvi belirlendi. Hipokampus dokusunda BDNF düzeyleri K grubu ile kıyaslandığında, NTG grubunda azaldığı belirlendi. BDNF seviyeleri NTG grubuna göre kıyaslandığında ise TQ ve NTG+TQ gruplarının ikisinde de arttığı, ancak bu artışın sadece TQ grubunda anlamlı (**p<0.01) olduğu belirlendi. CREB1 seviyelerinin K grubuna göre NTG ve NTG+TQ gruplarında azaldığı, ancak bu azalmanın sadece NTG grubunda istatistiksel olarak anlamlı (*p<0.05) olduğu tespit edildi. Gruplar NTG grubuna göre kıyaslandığında ise, hem TQ (***p<0.001) hem de NTG+TQ (**p<0.01) gruplarında anlamlı bir artış olduğu görüldü. Hipokampus dokusunda SOD düzeyleri değerlendirildiğinde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış (***p<0.001) olduğu belirlendi. CAT düzeylerinin de benzer şekilde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak arttığı (*p<0.05, ***p<0.001) görüldü. İmmunohistokimyasal boyamalar değerlendirildiğinde ise, GFAP pozitif hücre sayısının K grubuna kıyasla NTG, TQ ve NTG+TQ gruplarının üçünde de istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı görüldü (sırayla ***p<0.001, **p<0.01, *p<0.05). Tail flick testinde ise grup içinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde, deneysel migren modelinde timokinon uygulamasının; migren ağrısı üzerinde analjezik etkisinin olmadığı, mekânsal öğrenme ve bellek mekanizmasına BDNF ve CREB1 seviyelerini artırarak katkı sağladığı, migrenle ilişkili oksidatif stres üzerine SOD ve CAT seviyelerini artırarak olumlu etki gösterdiği, migren ve oksidatif stres ile ilişkili öğrenme--bellek defisitine astrosit aktivasyonu ile olumlu etki edebileceği, migrenle ilişkili astroglial aktivasyon üzerinde protektif etki gösterebileceği sonucuna varılmıştır.
Prediyabetik hayvan modelinde metformin tedavisinin BDNF gen ifadesi ve bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisi
Prediyabet, Dünya'da sıklığı artmakta olan bir hastalıktır. Makro ve mikrovasküler komplikasyonlar, glukoz toksisitesi, hiperinsülinemi prediyabette kognitif bozukluklara neden olabilmekte, ayrıca prediyabete sıklıkla eşlik eden obezite gibi hastalıklar da bu duruma katkıda bulunmaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar merkezi sinir sisteminin vücut kitlesinin düzenlenmesindeki rolüne dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, prediyabetik hayvan modelinde; hipokampus bölgesinde beyin türevi nörotrofik faktör (BDNF) gen ifadesi ile öğrenme arasındaki olası ilişkinin metformin tedavisi ile karşılaştırmalı olarak analizi yapıldı. Çalışmada 32 Wistar albino rat kullanıldı. Deneysel prediyabet oluşturmak için denekler yüksek yağlı diyet (HFD) ile beslendi. Prediyabetik model oluşturulduktan sonra bir gruba metformin tedavisi uygulandı. Kontrol, prediyabet ve metformin uygulanmış olan deney gruplarına Morris su tankı ile öğrenme testi uygulandı. Deneylerin sonunda hayvanlar sakrifiye edildi ve hipokampus bölgeleri izole edildi. Real-Time PCR kullanılarak hipokampal örneklerde BDNF gen ifadesi analizi yapıldı. Deney sonuçları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde, HFD diyet ile indüklenmiş ratlarda kontrol gruplarındaki ratlara kıyasla öğrenme performanslarının daha düşük olduğu ve BDNF gen ifadesinin azaldığı tespit edilmiştir (p=0.044). Metformin uygulanan grup ile kontrol grubu karşılaştırıldığında öğrenme performansları ve BDNF gen ifadelerinde artış görülmüştür (p=0.042). Metformin uygulanan prediyabetik grup ile ilaç uygulanmayan prediyabetik grup karşılaştırıldığında ise öğrenme performansları ve BDNF gen ifadelerinde artış saptanmıştır (p=0.044). Bu araştırma sonucunda, BDNF geninin prediyabetik hayvanlarda öğrenme performansı ve enerji dengesini düzenlediğine işaret eden bulgular saptandı. Bu çalışma BDNF geninin bilişsel fonsiyonlar ve enerji metabolizmasını düzenlemedeki rolünü inceleyen ilk çalışmadır, BDNF ve ilişkili moleküllerle yapılacak olan diğer araştırmalar için yol gösterici sonuçların elde edildiği düşünülmektedir.
Obez sıçan modelinde pankreas ve hipokampus dokularında ucp2 gen analizi
Obezite, kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet gibi birçok kompleks hastalık ile ilişkili bir risk faktörüdür. Bu nedenle obeziteye neden olan moleküler mekanizmaların aydınlatılması önemlidir. Kan glikoz seviyesinin düzenlenmesi ve enerji metabolizmasında etkili olan pankreas, diyabet ve obezite gelişiminde önemli bir organdır. Pankreastaki UCP2, insülin ve glukagon salınımını düzenlerken, hipokampustaki UCP2, nöronal yenilenmede rol oynayarak öğrenme süreçlerine etki etmektedir. Bu araştırmada obez sıçan modelinde hipokampus ve pankreas dokularında Ucp2 gen ifadesi ile öğrenme arasındaki olası ilişkiler araştırıldı. Bu amaçla planlanmış olan çalışmada Wistar albino yetişkin erkek sıçanlarda deneysel obezite modeli oluşturuldu. Deneylerde 8 obez, 8 kontrol olmak üzere 16 adet hayvan kullanıldı. Gruplara öğrenme testi uygulandıktan sonra hipokampus ve pankreas dokuları disektse edildi. Gerçek zamanlı kantitatif RT-PCR yöntemi kullanılarak dokularda Ucp2 gen ifade düzeyleri belirlendi. İstatiksel analizde gen ifade düzeylerinin karşılaştırılması Qiagen veri analizi programı ile, öğrenme verilerinin değerlendirilmesi ise student-T testi ile yapıldı. İstatistiksel analizler sonucunda; hipokampus dokusunda Ucp2 gen ifade düzeyinin obez grupta kontrol grubuna göre arttığı ve istatistiksel olarak sınırda anlamlı olduğu (p=0,05), pankreasta ise gruplar arasında fark olmadığı ( p=0,94) sonucuna varıldı. Öğrenme performansları karşılaştırıldığında ise obez grupta öğrenme performansının kontrole kıyasla daha düşük olduğu saptandı (p=0,001). Sonuç olarak obezitenin öğrenme performansını azalttığı bulundu. Ucp2 gen ifadesinin hipokampusta artmış olması ise obezitede nöronal sağ kalım için hücrelerin savunması olarak yorumlandı. Obezite ve öğrenme arasındaki ilişkinin moleküler düzeyde analizini amaçlamış olan bu araştırma sonuçları yapılacak olan çalışmalara katkı sağlayacaktır.
Gebe sıçanlarda yüksek doz kafein uygulamasının fetüs hipokampusunda oluşturduğu hasar üzerine melatoninin olası etkisinin incelenmesi
Kafein, hemen hemen her gün hepimizin yaygın olarak tükettiği ve merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı etkiye sahip olan nörolojik açıdan aktif gıda bileşenidir. Metilksantin'ler grubunda (1,3,7-trimetilksantin) yer alan kafein, dünyada kullanımı en sık olan psikoaktif maddedir. Diğer psikoakftif maddelerin aksine hem yaygın hem de yasaldır. Kafein ve türevleri kahve, çay, kola ve çikolata gibi birçok tüketilen içecek ve yiyeceklerde bulunmaktadır. Kafeinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri 1900'lü yılların başlarında incelenmeye başlanmıştır. Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre günde ortalama 300 mg'dan daha fazla kafeinin tüketildiği belirtilmiştir. Kafeinin, günlük normal doz aralığı yaklaşık olarak 50-300 mg olarak belirtilmekte ve kişiye uyanıklık hali, enerji ve konsantre olmasını sağlar. Aşırı doz tüketiminde ise yani 300-800 mg ve üstü kişide uyku bozukluğu, sinirlilik, endişe, panik atak ve kaygı hallerine sebep olduğu belirtilmiştir. Günlük kafein kullanımında, kadınların yaklaşık olarak %80'i tüketmektedir ve hamilelik sırasında bile geniş bir kafein tüketiminin olduğu yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Özellikle gebelik döneminde tüketilen kafeinin, fetüs üzerinde olumsuz birçok etkiye yol açtığı belirtilmektedir. Bunun temel nedeni ise annenin aldığı kafeinin, plasenta bariyerini kolayca geçebilmesinden kaynaklanmaktadır. Kafein metabolizması için gerekli enzim olan, Sitokrom P450 A2, plasenta ve fetüste yoktur. Dolayısıyla yeterli enzim sisteminden yoksun olan fetüs, kafeini metabolize edilmesi oldukça uzun zaman alır ve bundan dolayı fetüs için bir risk faktörü oluşturur. Gebelik döneminde yüksek dozlarda alınan kafein, plasenta bariyerini hızla geçerek, fetal gelişim geriliği (intrauterin gelişim geriliği), başta olmak üzere düşük doğum ağırlıklı bebek, prematüre doğum, spontan abortus ve ölü doğum gibi pek çok olumsuz tablo sergilemektedir. Melatonin, epifiz veya pineal olarak isimlendirilen bezden, karanlıkta salgılanan uyku, biyolojik ritim, üreme ve immünite gibi birçok biyolojik fonksiyonun düzenlemesinde rol oynayan endojen bir hormondur. Çok sayıdaki çalışmada, melatoninin nöroprotektif etkisi olduğu ve sinir rejenerasyonunu artırdığı gösterilmiştir. Bu bilgilerden yola çıkarak, bu çalışmada, gebe sıçanlarda yüksek doz kafein uygulamasının fetüs hipokampusunda oluşturduğu hasar üzerine melatoninin olası etkisinin incelenmesini amaçladık. Çalışmamızda, 32 erişkin ''Wistar albino'' dişi sıçan kullanıldı. Dişi sıçanlar rastgele her bir grupta 8 adet (n=8) olacak şekilde; kontrol, melatonin, kafein ve kafein+melatonin olmak üzere dört gruba ayrıldı. Gebeliğe bırakılan dişi sıçanlar, gebelik döneminin 9. gününde gruplarına göre maddeler uygulandı. Kontrol grubuna, herhangi bir madde uygulanmadı. Melatonin grubu (MEL grubu), gebeliğin 9. günü ile 20. günü her gün periton içi (intraperitoneal; i.p.) saat 16.00-17.00 arası 10 mg/kg/gün dozunda i.p. melatonin enjekte edildi. Kafein grubu (KFN grubu) gebeliğin 9. günü ile 20. günü arası her gün i.p. 60 mg /kg/gün kafein enjekte edildi. Kafein+ melatonin grubu (KFN+MEL grubu), gebeliğin 9. günü ile 20. günü her gün i.p. 60 mg/kg/gün kafein enjekte edildi. İlaveten, aynı günlerde saat 16.00-17.00 arası 10 mg/kg/gün dozunda i.p. melatonin enjekte edildi. Çalışmaya dahil olan 32 adet "Wistar albino" cinsi gebe sıçandan gebeliklerinin 21. gününde alınan fetüslerin beyni çıkarıldı. Tüm gruplardaki fetusların hipokampal bölgeleri tespit işlemi yapıldıktan sonra; Hematoksilen&Eozin ve Cresyl echt violet ile boyanarak histololjik açıdan ayrıca GFAP ve Synaptophysin ile immunohistokimyasal boyma yöntemiyle incelendi. Anahtar Kelimler: Fetus, gebe sıçan, hipokampus, kafein, melatonin.
Sıçanlarda anneden ayrılma stresinin empati üzerine etkisi
Amaç: Sıçanlarda anne yoksunluğunun yol açacağı stresin empati ve anksiyete ile ilişkisi ve cinsiyetin etkisini bazı davranış testleri ile histolojik ve biyokimyasal yöntemler kullanılarak araştırılması ve olası mekanizmaların incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: 32 adet dişi ve erkek Sprague Dawley sıçan kullanılmıştır. Sıçanların yarısı postnatal 18. günde 24 saat süreyle annelerinin yanından ayrılmış, diğer yarısı annelerinin yanında bırakılmıştır. Sıçanlar 4 haftalık olduğunda ikişerli gruplar halinde kafeslere alınmıştır. 12 günlük empati düzeneği kullanılarak stresli durumdaki kafes arkadaşını kurtarmaları öğretilmiştir. Empati deneyleri naltrekson verilmeden ve verildikten sonra tekrarlanmıştır. Empati deneylerinin bitiminden hemen sonra bütün sıçanların anksiyete seviyeleri önce açık alan testi, 30 dakika sonra yükseltilmiş artı labirent testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonrasında denekler sakrifiye edilip amigdala ve prefrontal kortekste (PFK) oksitosin OT ve vazopressin (AVP) düzeyleri, hipokampüs dentat girus (DG) ve CA1 alanlarıyla PFK'da reseptör bağlanmaları ölçülmüştür. Bulgular: Empati davranışı ve anksiyete açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Anneden ayrılan erkeklerde kontrol grubuna göre amigdala AVP seviyelerinde yükselme tespit edildi. Kontrol gruplarında deney gruplarına göre CA1 ve PFK'de AVPR1a bağlanma düzeyi yüksekti. DG'de ise dişi deney grubunda bağlanma düzeyi erkek deney ve dişi kontrol gruplarından yüksekti. OTR'ye bakıldığında, PFK, DG'de kontrol gruplarında bağlanmanın deney gruplarına göre daha yüksek olduğu görüldü. CA1'de OTR bağlanması erkek kontrollerde daha yüksekti. Sonuçlar: Erken yaşam zorluklarının erişkin dönemde zemin hazırladığı psikopatolojilerde empati ve anksiyete ilişkili davranışın bozulmasından bağımsız olarak bazı beyin bölgelerindeki OT ve AVP sistemlerinde meydana gelen değişikliklerin rol oynayabileceği görüşüne varılmıştır.
Deneysel alzheimer hastalığında TGF-β1'in prefrontal korteks ve hipokampuste aβ-40 ve α- β- γ sekretaz ekspresyonu üzerine etkileri
Alzheimer hastalığı, (AH) öğrenme ve hafıza fonksiyonlarında bozulma, günlük yaşam aktivitelerinde gerileme ile karakterize kronik, kompleks nörodejeneratif bir hastalıktır. Amiloid plaklar, nörofibriler yumak oluşumu, nöron ve sinaps kaybı ile beyinde belirgin atrofi, hastalığın en önemli histopatolojik bulgularıdır. Günümüze kadar hastalığın etiyolojisi, patogenezi ve histopatolojisi ile ilgili çok sayıda faktörün varlığı öne sürülmüş olmakla birlikte, mekanizması henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Amiloid beta (Aβ) birikimi, hastalığın patogenezinden sorumlu en temel değişikliktir. Aβ-40 ve Aβ-42 patogenezde yer alan önemli amiloid beta türleridir. β-sekretaz ve γ-sekretaz enzimlerinin hiperaktivasyonu sonucu amiloid prekürsör proteinin (APP) anormal kesimi ile amiloid plak oluşumu meydana gelmektedir. Dönüştürücü büyüme faktörü β1 (TGF-β1), hücre metabolizması, doku homeostazı, nöronal gelişim ve sinaptik plastisitede kritik rollere sahip önemli bir büyüme faktörüdür. TGF-β1'in, nörodejeneratif hastalıkların oluşumu ve ilerlemesinin önlenmesinde antienflamatuvar etkisi ile yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. TGF-β1'in eksitotoksisite, iskemi ve hipoksi koşullarında nöron koruyucu etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Yaşlanma ve kronik enflamasyonlarda, TGF-β1/Smad sinyalinin inaktivasyonu, mikrogliya aracılı nörodejenerasyonu uyarmaktadır. Dolayısıyla TGF-β1 sinyalizasyonunun düzenlenmesi, AH tedavisinde yeni bir farmakolojik strateji olabilir. Literatürde TGF-β1'in nöroprotektif etkisini gösteren çalışmalar yer alsa da Alzheimer hastalığında TGF-β1'in Aβ birikiminde etkin rol olan sekretaz enzimleri üzerine etkisi ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada deneysel AH benzeri hastalık modelinde TGF-β1'in α, β ve γ-sekretaz enzimlerinin regülasyonu, Aβ-40 birikimi, apopitoz ve nöronal hasar üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Seksen sekiz adet erkek Swiss-Albino cinsi fare rastgele ayrılarak, herhangi bir uygulamanın yapılmadığı kontrol grubu, yalnızca SF uygulamasının yapıldığı sham grubu, TGF-β1 uygulanan grup, 28 gün boyunca Skopolamin uygulanan deney grubu ve Skopolamin+TGF-β1 uygulanan tedavi grubu olmak üzere 5 gruba bölündü. Tedavi grubunda yer alan fareler kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. Sham, TGF-β1 kontrol, deney, tedavi-1 ve tedavi-2 grupları 56. güne kadar bekletilerek uygulanan yöntemlerin uzun süreli etkileri de incelendi. 28. ve 56. Günlerde Moris su havuzu testi uygulanarak hafıza ve bellek fonksiyonları incelendi. Tüm gruplardan 28. ve 56. günlerde alınan hipokampus ve prefrontal korteks dokuları ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelendi. Moris su havuzu testinde deney gruplarında, hafıza ve bellek performansının azaldığı görülürken, tedavi gruplarında hafıza ve bellek performansının tekrar yükseldiği gözlendi. Aβ-40 ve kaspaz-3 immunreaktivitesinin hipokampus ve prefrontal kortekste deney grubunda 28. ve 56. günlerde arttığı, TGF-β1 tedavisi sonucu immunreaktivitenin azaldığı gözlendi. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde deney gruplarında nöronlarda ve gliya hücrelerinde yapısal değişikliklerin varlığı tespit edildi. TGF-β1 tedavi gruplarında hücresel değişikliklerin nispeten azaldığı gözlendi. α-sekretaz ekspresyonunun deney gruplarında azaldığı görülürken, tedavi gruplarında arttığı tespit edildi. β ve γ- sekretaz enzim seviyelerinin deney gruplarında arttığı, tedavi gruplarında ise azaldığı belirlendi. Skopolaminle oluşturulan Alzheimer benzeri hastalık modelinde TGF-β1'in hafıza ve bellek performansını arttırarak, Aβ-40 birikimini engellemesiyle Alzheimer hastalığı üzerine tedavi edici etkisinin olabileceği düşünüldü. Ayrıca kaspaz-3 ekspresyonunu down-regule ederek nöronal hasarın önlenmesinde etkili olabileceği belirlendi. Aynı zamanda α, β ve γ-sekretaz enzimleri üzerinde düzenleyici rolü ile hastalığın önlenmesinde etkili olabileceği gösterildi. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde, TGF-β1'in Alzheimer hastalığında tedavi edici bir ajan olarak değerlendirilebileceği kanaatine varıldı.
Gaucher hastalığında beyin parankimi manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi ve hastalığın alt tipleri arasındaki farklılıkların radyomiks analizi ile karşılaştırılması
Amaç: Gaucher Hastalığı, en sık görülen lizozomal depo hastalığı olup 3 klinik alt tipe ayrılmaktadır. Bu tez çalışmasında Gaucher Hastalığı alt tipleri arasındaki farklılıkların ve serebral tutulumun, serebral manyetik rezonans görüntüleri üzerinden gerçekleştirilen radyomiks analizleri ile tespit edilebilirliğini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı tarafından takip ve tedavileri yürütülen 25 tip 1, 26 tip 3 Gaucher hastasına ait, mart 2016 ve ocak 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı ve çevre illerde farklı merkezlerde elde olunmuş serebral manyetik rezonans görüntüleri retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. T2 ağırlıklı aksiyel görüntülerde sol putamen, FLAIR aksiyel görüntülerde sol hipokampüs ve sol posterior peritrigonal beyaz cevher segmentasyonu sonrası özellik çıkarımı ile radyomiks verileri elde olunmuş, her hasta için toplam 333 nicel parametre elde edilmiştir. Gini indeks ile özellik azaltımı sonrası en anlamlı 5 parametre tespit edilmiştir. 5 farklı makine öğrenme yöntemi ile yapılan analizler eğri altında kalan alan, doğruluk oranı, duyarlılık, özgüllük, F1 skoru, kesinlik, çalışma karakteristiği eğrisi ve hata/konfüzyon matriksi gibi parametreler ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya yaşları 3-62 arasında değişen toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Vakaların 24'ü (% 47,1) kadın, 27'si (% 52,9) erkekti. Vakaların yaş ortalaması 21,2±13,7 idi. Vakaların 25'i (% 49) tip 1, 26'sı (% 51) tip 3 Gaucher hastası idi. Yaş ve cinsiyete göre tip 1 ve tip 3 Gaucher hasta grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. (p>0.05) Özellik azaltımı sonrası elde edilen 5 parametreden 3'ü hipokampal radyomiks analizlerine aitti. Makine öğrenme yöntemleri ile gerçekleştirilen modellemelerde en yüksek başarı 0,808 EAKA, 0,725 doğruluk oranı, 0,727 F1 skoru, 0,727 pozitif kestirim, 0,725 duyarlılık, 0,750 özgüllük değerleri ile nöral ağ modelinde elde edilmiştir. Nöral ağ algoritması 25 tip 1 Gaucher hastasının % 76'sını (n=19), 26 tip 3 Gaucher hastasının % 69'unu (n=18) doğru sınıflandırabilmiştir. Ayrıca varyans analizler sonucunda tip 1 Gaucher hastalarında da hipokampal etkilenimin olduğu dikkati çekmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre serebral manyetik rezonans görüntüleme üzerinden gerçekleştirilen radyomiks analizleri, Gaucher hastalığı alt tipleri arasında yüksek başarı ile ayrım sağlayabilmektedir. Hasta grupları arasında yapılan karşılaştırmalara göre en anlamlı özellikler hipokampüs düzeyinden elde edilmiş olup hipokampüsün hastalık için seçici etkilenim lokalizasyonu olduğu düşünülmektedir.
Adenozin reseptörlerinin kannabis bağımlılığı üzerindeki rolü
Kannabis, tüm dünyada en sık kullanılan yasadışı keyif verici maddedir. Kannabis içeriğindeki Tetrahidrokanabinol (THC)'un anksiyete benzeri davranışları, bilişsel işlevleri etkilediği ve bağımlılık oluşturduğu bilinmektedir. Son yıllarda adenozinerjik sistemin çeşitli uyarıcı maddelere bağımlılık gelişmesinde önemli bir rolü olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda farelerde kannabis bağımlılığında adenozinerjik sistemin olası rolü araştırıldı. Bu amaçla erkek Swiss albino farelere 5 gün boyunca günde bir kez THC (10mg/kg intraperitoneal, i.p), Adenozin A2A reseptör agonisti CGS (2,5 mg/kg subkutan, s.c), Adenozin A2A reseptör antagonisti Istradefylline (3mg/kg s.c), THC+Istradefylline, THC+CGS uygulandı. Sham gruplarına benzer yöntemlerle ilaçların çözücüleri uygulandı. Tüm grupların, vücut ağırlığı değişimleri ölçüldü; açık alan ve yükseltilmiş artı düzenek testleriyle lokomotor aktivite ve anksiyete benzeri davranışları incelendi; RT-PCR ile hipokampus dokularındaki CB1 ve adenozin A2A genlerinin ekspresyon düzeyleri değerlendirildi. Çalışmamızda, farelerde THC ve CGS anksiyete benzeri davranışı arttırırken lokomotor aktivite davranışını azalttı. Istradefylline anksiyete benzeri davranışı azaltırken, lokomotor aktivite davranışını arttırdı. THC ve Istradefylline hipokampus dokularında adenozin A2A gen ekspresyonunu indüklerken, CGS baskıladı. THC'nin adenozin A2A reseptör antagonisti Istradefylline ya da adenozin A2A reseptör agonisti CGS ile birlikte uygulaması adenozin A2A gen ekspresyonu baskıladı. Ancak, CB1 gen ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı değişikliğe neden olmadı. Bu çalışmanın sonuçları, THC uygulanan farelerde anksiyete benzeri davranışlar ve lokomotor aktivite üzerinde adenozin A2A reseptörlerinin modülatör bir rolü olabileceğini telkin etmektedir.
Deneysel obezite modelinde egzersizin hipokampus PPAR gamma gen ifadesi ve öğrenme ile ilişkisi
Obezite dünya popülasyonunda prevelansı artan, kompleks, multifaktoriyel ancak önlenebilen bir hastalıktır. Obezite oksidatif stresin artmasına, mitokondriyel fonksiyon bozukluğuna ve insülin direncine neden olarak öğrenme ve hafıza gibi kognitif fonksiyonlarda bozulmalara neden olmaktadır. PPAR γ aktivasyonu inflamatuvar aracılarının gen ifadesini ve proinflamatuvar sitokinlerin üretilmesini azaltarak inflamasyonun düzenlenmesine dahil olur. Ayrıca, PPAR γ doğrudan oksidatif stres ile ilgili antioksidan ve prooksidan genlerin ifadesini düzenlenmesine katılır. Uygun ligand agonistler kullanılarak obezitede PPAR γ' nın aktivasyonunu sağlayarak insülin duyarlılığını geliştirmektedir. PPAR γ bu işlevlerinin kognitif fonksiyonu iyileştirdiği bilinmektedir. Çalışmamızda otuz iki adet wistar albino sıçan kullanıldı. Deneysel obezite oluşturmak ve deney sonuna kadar obezite durumunu devam ettirmek amacıyla obez grubu ve obez+egzersiz grubu yüksek yağlı diyetle 16 hafta süre ile beslendi. Obeziteyi tedavi edici yöntem olarak, kontrol+egzersiz ve obez+egzersiz grubuna çalışmanın dokuzuncu haftasında başalayan egzersiz uygulandı. Deneyin son haftası tüm gruplara Morris su tankında uzamsal referans hafıza testi yapıldı. Tüm hayvanlar sakrifiye edilerek hipokampus dokusu izole edildi. Real- Time PCR ile hipokampusta PPAR γ geni ifade düzeyine bakıldı. Hafıza testinde, egzersiz uygulanan gruplar ile uygulanmayan grupların ortalama platforma kaçış süreleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (P<0.05) Bunun sonucunda egzersiz yapılan grupların kognitif fonksiyon testinde daha iyi olduğu sonucuna varılmıştır. Moleküler analiz sonucunda, egzersiz uygulanan gruplarda PPAR γ geni ifade düzeyinde egzersiz uygulanmayan gruplara göre arttığı ancak gruplar arası gen ifade düzeyi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamı farklılık saptanmamıştır (P>0.05). Sonuç olarak, egzersiz uygulanan grupların PPAR γ gen ifade düzeylerinde artış bulunmuştur aynı zamanda bu artışa bağlı olarak egzersiz gruplarının kognitif fonksiyonlarında da anlamlı fark saptanmıştır. Bu sonuç obeziteye bağlı kognitif fonksiyondaki performans farklılıklarında egzersizin etkinliğine moleküler düzeyde ip uçları vermektedir.
Yaşlı sıçanlarda hipokampusta oksidatif stres ve bcl-2 ilişkisi
Yaşlanmada çeşitli dokularda radikal yapımı artarken, antioksidan kapasitede azalma görülür. Bu durum hipokampusta dahil beynin farklı bölgelerinde gözlenen nörodejeneratif hastalıklarla birliktedir. Güçlü bir radikal süpürücü olarak bilinen melatonin yaşlanmada azalır. Curcumin ise oldukça güçlü antinflamatuar, antiproliferatif ve antioksidan özellikleri olan bir polifenoldür. Hücresel redoks dengenin sağlanmasında rol oynayan bcl-2?nin de antioksidan ve antiapoptotik özellikleri tanımlanmıştır.Çalışmamızda orta yaşlı sıçanlarda melatonin ve curcumin uygulamasının hipokampus dokusunda oksidatif stresin göstergesi MDA, antioksidan sistem göstergesi olarak fonksiyon gören GSH ve hücresel redoks düzenleyici bcl-2 düzeylerini nasıl etkilediğini araştırdık. Bu amaçla, MDA tayini için TBARS, GSH için modifiye Ellman, bcl-2 düzeyinin belirlenmesi için de western blot yöntemi kullanıldı. Etik kurul onayını takiben Wistar sıçanlardan laboratuvar şartları altında 12 saat aydınlık- karanlık siklusunda kalacak şekilde 5 grup oluşturuldu (13 aylık, n=30). Kontrol grubu (%1 etanol-PBS sc, saat 17:00?de, 30 gün), dimetilsülfoksit grubu (DMSO 100?l/bw ip, saat 17:00?de, 30gün), melatonin (MEL) grubu (10mg/kg+etanol-PBS sc, saat 17:00`de, 30 gün), Curcumin (CUR) (30mg/kg+DMSO ip, saat 17:00?de, 30 gün) veMEL+CUR grubu. MEL, CUR ve MEL+CUR çalışma gruplarında hipokampus doku MDA düzeyleri PBS kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalırken (p<0,05); CUR ve MEL+CUR gruplarındaki hipokampus doku GSH düzeylerinin PBS ve DMSO kontrol gruplarına kıyasla anlamlı olarak arttığı bulundu (p<0,05). Ayrıca; CUR ve MEL+CUR uygulaması yapılan her iki grupta da MDA ve GSH düzeyleri arasında negatif koreleasyon bulundu (sırasıyla r(6)= - 0,74; p=0,05 ve r(6)= - 0,78; p<0,05). CUR, MEL+CUR ve DMSO uygulaması yapılan gruplar, PBS kontrol grubu ve MEL uygulaması yapılan çalışma grubuyla karşılaştırıldığında hipokampal bcl2/beta aktin oranının anlamlı olarak azaldığı bulundu (p<0,05).Sonuç olarak, melatonin uygulaması radikal hasar düzeyini anlamlı düzeyde azaltırken, curcumin, curcumin ve melatoninin birlikte uygulanması radikal hasar düzeyini azaltmakla beraber GSH düzeyini de arttırmıştır. Ayrıca; Curcumin, curcumin ve melatoninin birlikte uygulanması bcl-2 düzeylerini de azaltmıştır. Dolayısıyla melatonin ve curcumin gibi antioksidanların orta yaşlardan itibaren kullanılması, yaşlanma sürecinden en çok etkilenen hipokampus gibi nöral yapıları nörodejeneratif hasarlara karşı korumada etkili olabilir.Anahtar kelimeler: Yaşlanma, oksidatif stres, melatonin, curcumin, hipokampus, bcl-287
Postmortem intihar olgularının santral sinir sisteminde Kİ67, glial fibrilar asidik protein ve vitamin D reseptörünün önemi
İntihar sonucu ölüm trajik bir toplum sağlığı problemidir. Bu ölümlerin bir kısmını majör depresif hastalar oluşturmaktadır. Major depresyon etiyolojisi henüz aydınlığa kavuşturulmasa da hipokampus ve kaudat nükleusun etkili olduğunu düşündüren bazı çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada postmortem sol hipokampus ve kaudat nükleuslar intihar ederek ölen tedavisiz major depresif olgular (n=7) ile psikiyatrik olarak normal kontrol grubundan (n=6) elde edildi. Hipokampus ve kaudat nükleus Vitamin D Reseptörü (VDR) ve glial fibrial asidik protein (GFAP) antikorlarıyla boyandı. Ki67 antikoru ile hipokampus boyandı. Anterior ve posterior dentat girus (DG) Ki67 pozitif hücre sayısında major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Major depresyon grubunda anterior DG'de Ki67 pozitif hücre sayısı ile yaş arasında negatif bir ilişki saptandı. Antreior DG, posterior DG ve kaudat nukleusta GFAP immunreaktif alan fraksiyonunda intihar ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anterior dentat girusda VDR immunreaktif granüler hücre yüzdesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0,05); posterior dentat girusta bulunmadı. Kaudat nükleusda VDR immunreaktif nöron pozitifliği major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak intihar ederek ölen tedavisiz major depresyon olgularında anterior hipokampusta immunohistokimyasal olarak daha fazla değişime uğradığı ve VDR granüler hücrede koruyucu faktör olarak artış gösterdiği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Hipokampus, vitamin d reseptörü, kaudat nükleus
Sanrısal bozukluk tanılı hastalarda amigdala, hipokampus, anterior singulat korteks volümleri ve klinik değişkenler ile ilişkisi
Sanrısal bozukluk (delüzyonel/hezeyanlı bozukluk) sanrı, dezorganize düşünce ve davranışlar ile seyreden psikotik bir hastalıktır. Bu tez çalışmasında sanrısal bozukluk tanılı hastaların beyin total volümü, beyaz cevher volümü, gri cevher volümü, hipokampus volümü, amigdala volümü ve anterior singulat korteks (ACC) volümünün beyin görüntüleme yöntemleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre sanrısal bozukluk tanısı almış 18 hastadan ve 18 kontrol grubundan oluşmaktadır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak insulanın volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Sanrısal bozukluk tanılı hastaların ortalama amigdala hacmi kontrol grubunun ortalama amigdala hacminden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sanrısal bozukluk tanılı hastaların ortalama hipokampus hacmi kontrol grubunun ortalama hipokampus hacminden yüksek bulunmuştur. Ama bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sanrısal bozukluk tanılı hastaların ortalama ACC hacmi kontrol grubunun ortalama ACC hacminden yüksek bulunmuştur. Fakat bu yükseklik sol ACC'de istatistiksel olarak anlamlı iken sağda anlamlı değildi. Sonuç olarak sanrısal bozuklukta gri maddede hacim değişiklikleri bulunmaktadır ve bunun daha büyük örneklem sayılı gruplarda prospektif çalışmalarla desteklenmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Sanrısal Bozukluk, Amigdala, Hipokampus, Anterior Singulat Korteks
Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda hipokampus ve amigdala hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi
Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan ve üzerinde önemle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda yaygın anksiyete bozukluğu hastalarında yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilişkili olması muhtemel anormallikler saptanmıştır. Bu çalışmada, yaygın anksiyete bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek için hastalarda amigdala ve hipokampustaki morfometrik değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre YAB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak amigdala ve hipokampus bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontroller arasında amigdala volümleri açısından fark gözlenmezken, hasta grubunda sol hipokampus hacmi sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı sayılabilecek ölçüde büyük bulundu ve sol hipokampus hacimleri ile BAÖ puanları arasında ters korelasyon izlendi. Amigdala ve hipokampusun hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyri ile ilişkisinin olabileceği söylenebilir. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaygın anksiyete bozukluğu, Volüm, Amigdala, Hipokampus, MRG
Antisosyal kişilik bozukluğu olan hastalarda amigdala ve hipokampus hacimleri
Anti sosyal kişilik bozukluğu (ASKB), 15 yaşından önce başlayan, yaygın bir anti sosyal davranış ve pişmanlık duymadan başka insanların haklarını çiğneme ile belirli bir bozukluktur. Çocukluk çağında davranım bozukluğu tanısı konan bu kişilere 18 yaşından sonra antisosyal kişilik bozukluğu tanısı koyulur. Kişilik bozuklukları arasında en güvenilir tanı konabilen anti sosyal kişilik bozukluğudur. Son yıllarda yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında ASKB nin özellikleri ile ilişkili muhtemel anormallikler saptanmıştır. Biz bu çalışmada ASKB nin etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek adına hastaların hipokampus ve amigdala hacim değişikliklerini araştırmayı hedeflendi. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre ASKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BrDÖ) , Buss-Perry Saldırganlık (BPSÖ) ölçeği, SCID I ve II uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG)kullanılarak sağ ve sol hipokampus ve amigdala volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Biz bu çalışmada; ASKB li hastaların hem sağ hem de sol hipokampus ve amigdala hacimleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşük olduğu sonucunu elde ettik. Sosyodemografik özellikler karşılaştırıldığında ise elde ettiğimiz sonuçlar literatürle uyumluydu. Ölçek puanları ile volümetrik ölçümler karşılaştırıldığında ise anlamlı negatif sonuçlar elde edildi. Sonuç olarak hipokampus ve amigdalanın ASKB nin patofizyolojisi ile ilişkili olabileceği söylenebilir. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha verimli sonuçlar ortaya koyacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Antisosyal kişilik bozukluğu, volüm, amigdala, hipokampus, MRG
900 megahertz elektromanyetik alanın adolesan erkek sıçanların hipokampus morfolojisi ve öğrenme davranışı üzerine etkisi
Çalışmanın amacı, 900 megahertz elektromanyetik alana (EMA) maruz kalan adolesan erkek sıçanların hipokampus morfolojisi ve öğrenme davranışında meydana gelen değişikliklerin araştırılmasıdır. Çalışmada 3 haftalık, 24 adet Spraque Dawley tipi erkek sıçanlar, her grupta eşit sayıda olmak üzere kontrol, sham ve EMA gruplarına ayrıldılar. EMA grubu sıçanlar, EMA kafesi içerisinde 900 megahertz EMA'a maruz bırakılırken, sham grubu sıçanlar aynı kafes içerisine herhangi bir etkiye maruz bırakılmadan tutuldular. Kontrol grubuna ise herhangi bir uygulama yapılmadı. 25 günlük EMA uygulamasının bitiminde, sıçanların öğrenme ve hafıza performanslarını tespit etmek için pasif sakınma, sekiz kollu ışınsal labirent ve Y-labirent testleri yapıldı. Lokomotor aktiviteyi değerlendirmek için açık alan ve rotarod testleri uygulandı. Testler bittiğinde hayvanlar sakrifiye edilerek beyinleri çıkartıldı. Histolojik doku takibinden sonra, dokulardan kesitler alındı ve toluidine bule ile boyandı. Stereolojik yöntemlerden optik disektör yöntemiyle hipokampusun CA1, CA2, CA3 ve hilus bölgelerinde piramidal, dentat girus bölgesinde ise granüler hücre sayılarına bakıldı. Aynı bölgelerde histopatolojik değerlendirme yapıldı. Biyokimyasal olarak dokuda oksidatif stres parametrelerinden malondialdehit, süperoksit dismutaz, glutatyon ve katalaz değerlerine bakıldı. Histopatolojik değerlendirmede EMA grubunun hipokampus bölgesinde vakuolizasyon, piramidal ve granüler hücre yapısında bozulmalar izlendi. Stereolojik analizlerde EMA grubunun granüler ve piramidal hücre sayılarının anlamlı derecede arttığı tespit edildi. Biyokimyasal analizlerde EMA grubu'nun süperoksit dismutaz aktivitesinin anlamlı derecede arttığı gözlendi. Tüm gruplarda öğrenme, hafıza ve lokomotor davranış testlerinde anlamlı bir değişiklik olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, adolesan dönemde uygulanan 900 megahertz EMA'nın, erkek sıçanların hipokampus bölgesinde nöron artışına neden olduğu, morfolojik yapıda değişiklikler meydana getirdiği, öğrenme, hafıza ve lokomotor davranışlarında değişikliklere neden olmadığı söylenebilir.
Pediatrik yaş grubu primer idiyopatik parsiyel epilepsi hastalarında bilateral hipokampus volümlerinin ADC değerleri ile karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Primer idiyopatik parsiyel epilepsili pediatrik hasta grubunda bilateral hipokampus volümü ile ADC değerlerinin kontrol grubu ile kıyaslamalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada 1-18 yaş arasında olup, EEG ve klinik bulgularıyla idiyopatik parsiyel epilepsi tanısı alan 27 hasta retrospektif olarak saptandı. Kontrol grubu olarak, benzer yaşlarda olup hastanemize baş ağrısı ve baş dönmesi gibi nonspesifik şikâyetlerle başvuran ve kraniyal MRG çekilen 20 çocuk değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda bilinen konjenital hastalık öyküsü olan, edinsel nörodejeneratif hastalık geçiren, intrakraniyal enfeksiyon ya da perinatal etkilenme öyküsü bulunan ve intrakraniyal kitlesi olan çocuklar çalışmaya dâhil edilmemiştir Çizimler, volümetrik ölçümler ve ADC ölçümleri iki ayrı değerlendirici tarafından yapıldılar (Biri nöroradyolog, diğeri radyoloji araştırma görevlisi). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, çalışma grubunda hipokampüs ve amigdala volümlerinde azalma izlenmekle beraber sonuçlar sadece sol hipokampüs için anlamlıydı. ADC değerlerinin karşılaştırılımasında hasta grubunun ADC değerleri kontrol grubuna kıyasla artmış olmakla birlikte bulgular sadece sol amigdala için istatistiksel olarak anlamlıydı. İdiyopatik parsiyel epilepsi tanılı pediatrik hastalarda yapılan çalışmada nöbet foküsü ile aynı tarafta hipokampüs ve amigdala volümlerinde azalma izlenmiş olup ADC değerlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik parsiyel epilepsi, hipokampus, amigdala, pediyatrik, ADC.
Postnatal 21 – 49. günler arasında uygulanan 900 mhz elektromanyetik alanın farklı gelişim dönemlerindeki erkek sıçanların hipokampus morfolojisine etkisi
Çalışmanın amacı, 900 megahertz (MHz) elektromanyetik alan (EMA) etkisine maruz kalan erkek sıçanların, farklı gelişim dönemlerinde hipokampus morfolojisinde meydana gelebilecek olan değişikliklerin araştırılmasıdır. Çalışmada 21 günlük, 36 adet Spraque Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta eşit sayıda olacak şekilde (n = 6), Kontrol 1, Kontrol 2, Sham 1, Sham 2, EMA 1 ve EMA 2 olarak gruplarına ayrıldılar. EMA gruplarına ait sıçanlara, EMA uygulama kafesi içerisinde 21. günden itibaren 29 gün boyunca günde 1 saat süre ile kesintisiz 900 MHz EMA uygulandı. Sham gruplarına ait sıçanlar 29 gün boyunca günde 1 saat süre ile EMA uygulaması yapılmaksızın EMA kafesinde tutuldular. Kontrol gruplarına ait sıçanlara ise herhangi bir uygulama yapılmadı. Kontrol 1, Sham 1, EMA 1 grupları 50. günde; Kontrol 2, Sham 2 ve EMA 2 grupları ise 79. günde sakrifiye edildiler. 2. grup sıçanlara 50-79. günler arasında herhangi bir uygulama yapılmadı. Sakrifiye edilen sıçanların beyinleri çıkarıldı, rutin histolojik aşamalardan geçirilerek bloklandı ve mikrotom yardımıyla kesildi. Elde edilen kesitler; cresyl fast violet, hematoksilen eozin (H&E) ve TUNEL ile boyandı. Cresyl fast violet ile boyalı kesitlerde stereolojik yöntemler kullanılarak hipokampusun cornu ammonis bölgesinde piramidal nöron sayımı yapıldı. Ayrıca H&E ve cresyl fast violet ile boyanmış kesitlerde histopatolojik, TUNEL metodu ile boyalı kesitlerde apoptotik indeks değerlendirmeleri yapıldı. Histopatolojik değerlendirmelerde EMA gruplarının kesitlerinde hipokampus bölgesinde vakuolizasyon, koyu sitoplazmalı piramidal hücreler, hücre diziliminde düzensizlikler ve hilus bölgesinde kısmi açılmalar tespit edildi. EMA gruplarının apoptotik indeks değerleri diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Stereolojik analizlerde EMA gruplarının piramidal hücre sayısının diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı ancak EMA grupları arasında anlamlı bir farkın olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak çalışma bulgularımızdan yola çıkarak postnatal 21 – 49. günlerde uygulanan 900 MHz EMA'nın erkek sıçanların hipokampus bölgesinde histopatolojik değişikliklere ve piramidal hücre sayısında azalmaya neden olduğunu, EMA maruziyetinin olmadığı 50- 79. günler arasında da EMA etkisinin devam ettiğini söyleyebiliriz.
Şizofreni hastalarında frontal lob ve parahipokampal girusda difüzyon ağırlıklı MRG bulguları
Çalışmamızın amacı, şizofreni olan olgularda frontal lob ve parahipokampal girusta difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularını ortaya koymak ve sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği?ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 30 hasta ile 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Bu olgularda DA-MRG ile b100, b600, b1000 gradient değerlerinde difüzyon ağırlıklı eko-planar görüntüler (EPI) alınıp, her olguda her b değeri için şizofreni fizyopatolojisinde önemli olan frontal lob ve parahipokampal girusta görünür difüzyon katsayı (Apparent Diffusion Coefficient=ADC) haritaları üzerinden ölçüm yapılmıştır. Çalışmamızda; kontrol grubu ve şizofrenili hastaların frontal lob ve parahipokampal girus b100, b600 ve b1000 ADC değerlerinin karşılaştırmasında; hem sağ hem sol hemisferde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, DA-MRG incelemesi ile elde edilen frontal lob ve parahipokampal girus ADC değerlerinin şizofreni teşhisinde rol oynamadığını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, frontal lob, parahipokampal girus, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG), ADC
Sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında hipokampus ve amigdalada MRG volüm değişiklikleri
Sosyal anksiyete bozukluğu (SAB), utanmaktan, küçük düşmekten, sosyal ortamlarda başkaları tarafından olumsuz değerlendirilmekten yoğun şekilde korkma ve korkulan durumlardan kaçınma eğilimi ile tanımlanabilecek yaygın bir anksiyete bozukluğudur. Anksiyetenin esas olarak santral sinir sisteminden kaynaklandığı bilinmektedir. Limbik sistem beyindeki subkortikal yapılar içinde bulunan talamus, hipotalamus, hipokampus, pineal bez, hipofiz ve amigdala gibi nöroanatomik oluşumları içermektedir ve bellek ile beraber duygudurum değişikliklerinden sorumlu bir bölgedir. Yapısal ve işlevsel görüntüleme teknikleri psikiyatrik hastalıkların etiyolojisinin daha iyi anlaşılmasına ve tanısal yaklaşımının gelişmesine belirgin katkı sağlamıştır. Çalışmamızda SAB hastaları ve sağlıklı gönüllülerin hipokampus ve amigdaladaki MR volüm değişikliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Sağlıklı 20 olgu ve SAB tanılı 15 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların hipokampus ve amigdala volümleri manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirildi. Çalışmamızda, hasta grubunda sağ hipokampus volümü 3,47±0,57 cm3 , sol hipokampus volümü 3,04 ± 0,48 cm3 ,kontrol grubunda sağ hipokampus volümü 3,00 ± 0,24 cm3 ,sol hipokampus volümü 2,98 ± 0,27 cm3 ölçülmüş olup hasta grubunda sağ hipokampus volümünde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi (p<0.05). Hasta ve kontrol grubu sol hipokampus volümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Hasta ve kontrol grubu amigdala volümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Ancak hasta grubunda amigdala korelasyonu bozulmuş olarak tespit edildi . Sonuç olarak bu çalışma ile SAB?ın fizyopatolojisiyle de ilişkili olabilecek amigdala ve hipokampal yapılara ait anormallikler gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sosyal anksiyete bozukluğu, hipokampus, amigdala, MRG volüm
Pinealektomi yapılan sıçanlarda melatonin hormonunun hipokampus üzerindeki etkisi
Deneysel olarak gerçekleştirilen bu çalışmada, pinealektomili ve pinealektomi sonrası melatonin hormonu uygulanmış sıçanlara ait hipokampustaki değişiklikler biyokimyasal ve mikroskobik düzeylerde araştırıldı.Bu amaçla, ağırlıkları 200?250 gr arasında değişen toplam 21 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan üç eşit gruba ayrıldı. Grup I'deki sıçanlar kontrol (sham) olarak kullanıldı. Grup II'ye ait hayvanlara cerrahi olarak pinealektomi yapıldı. Grup III'deki sıçanlara ise pinealektomi sonrası günlük dozu 1 mg/kg olan melatonin hormonu üç ay boyunca intraperitoneal olarak verildi. Deney süresi sonunda bütün sıçanlar dekapite edilerek öldürüldü ve beyinleri çıkarıldı. Sağ hemisferlerden hipokampus dokusu çıkarıldı ve süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) seviyelerinin belirlenmesi amacıyla kullanıldı. Sol hemisferler ise total olarak parafine gömüldü. Alınan kesitlerde rutin ve immunohistokimyasal boyamalar yapılarak ışık mikroskobik incelemeler gerçekleştirildi.Pinealektomi sonrası hipokampus SOD ve GSH-Px enzim değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde azaldığı, MDA düzeylerinin ise yine anlamlı bir şekilde arttığı tespit edildi. Bu gruba ait histolojik incelemelerde ise, hipokampus CA1, CA2 ve CA3 alanlarını içeren piramidal hücre tabakasına ait piknotik hücre sayısının kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi. Pinealektomi sonrası melatonin verilen sıçanlarda ise, hipokampus SOD ve GSH-Px enzim aktivitelerinin yükseldiği, MDA seviyelerinin de azaldığı tespit edildi. Ayrıca, melatonin verilen sıçanlarda, pinealektomi sonrası hipokampusta görülen piknotik hücre artışının gerilediği gözlendi.Mikroskobik ve biyokimyasal düzeylerde yapılmış olan bu çalışma sonucunda, sıçanlarda pinealektomiye bağlı olarak hipokampusta meydana gelen oksidatif doku hasarının, histolojik değişikliklerin ve apoptozisin melatonin enjeksiyonu ile önlendiği tespit edildi.Anahtar kelimeler: hipokampus, pinealektomi, melatonin, apoptozis, sıçan.
Investigation of effects of Brimonidine tartrate loaded LMSC cells on in vitro injury model of neuron cells
Brimonidine tartrate (BT), with a proven neuroprotective effect, is an eyedrop that lowers intraocular pressure by functioning as a selector alpha-2 adrenoreceptor agonist. Although it is frequently used in glaucoma, there is no information on its effects on limbal mesenchymal stem cells (LMSCs) which reside in the corneoscleral part of the eye and have important roles in the support of the corneal surface. BT is a promising agent with neuroprotective effectiveness in müller cells, retinal epithelium cells and retinal ganglion cells (RGCs). The aim of the study was to determine the effects of Brimonidine tartrate loaded LMSC cells on in vitro injury models of neuron cells. LMSCs were isolated from corneoscleral rims and tissue explants were cultured for 3 weeks in Matrigel-coated plates. After checking characterization and their differentiation abilities stem cells are stored in order to use in further experiments. The optimum BT dos was determined with CTG cell viability assay. The role of BT treatment in the regulation of LMSC proliferation via which cellular signaling mechanisms was determined by immunofluorescence staining of the Ki67, the scratch assay, ROS assay, and RT-q-PCR. Also, the effect of BT-loaded LMSC on H2O2 injured primary hippocampal cells was shown with the expression of inflammatory genes upon co-culture experiments. BT and LMSC can be used for therapeutic purposes for the optic nerve injury, glaucoma model, and RGCs degeneration through their neuroprotective potentials. From this point of view, we hypothesized that intravitreally injection of Brimonidine tartrate-loaded limbal mesenchymal stem cells might be used as a protectant against cell death during recovery of retinal disorders Keywords: brimonidine tartrate, limbal mesenchymal stem cell, primary hippocampal cell, co-culture
Role of CaMKII/CREB pathway in ketamine or GLYX-13 induced rapid-antidepressant behavior
Recent studies on mice models have demonstrated that ketamine and GLYX-13 induce rapid-acting and sustained antidepressant effects in MDD cases. However, it is still unclear how their opposite functions (NMDA antagonist and NMDA agonist) result in the same antidepressant effects, and this is despite the similarities between pathways of these two drugs. Furthermore, although CaMKII/CREB pathway plays an important role in BDNF synthesis and synaptic plasticity, no significant study has been found that examines the effect of the CaMKII/CREB pathway in GLYX-13 or ketamine induced antidepressant effect. Therefore, the main purpose of this study is to help meet this need by analyzing the link between BDNF level and CaMKII/CREB activity in the antidepressant effect of GLYX-13 and ketamine treatment. This study was conducted with 64 male mice. The chronic unpredictable mild stress model was applied to an experimental group for 28 days. Animals were administered with CaMKII inhibitor TatCN21 (5 mg/kg i.p., n=16), ketamine (10 mg/kg i.p., n=18) and GLYX-13 (3 mg/kg i.p., n=18) depending on the experimental groups. After the experiment, behavioral tests and molecular analysis were conducted. The chronic unpredictable stress model significantly reduced the weight gain of animals compared to the control group. Also, chronic stress reduced sucrose preference in SPT and increased immobile time in FST. BDNF concentration in the PFC and hippocampus was significantly reduced after exposure to chronic stress. Both ketamine and GLYX-13 reduced anhedonia and learned helplessness behavior by showing antidepressant effects. Ketamine and GLYX-13 treatment after chronic stress significantly increased BDNF concentration in PFC and hippocampus 24 hours post injection. TatCN21 significantly increased BDNF amount in PFC and hippocampus 24 hours post injection. TatCN21 itself significantly reduced immobile time in FST. TatCN21 injection before ketamine and GLYX-13 led to opposite results on their antidepressant effect. Both behavioral tests and molecular data demonstrated that previous injection of TatCN21 increased the antidepressant effect of GLYX-13, while precluding the anti-depressant effect of ketamine. Those findings suggested the role of impaired desensitization of NMDARs due to CaMKII inhibition. Since both ketamine and GLYX-13 have primary glutamatergic actions, understanding the differences between their effect mechanisms could provide insights to obtain rapid and long-lasting antidepressant responses without psychotomimetic side effects. Keywords: Depression, chronic stress, BDNF, GLYX-13, ketamine, CaMKII/CREB, synaptic plasticity