Kısırlık
Bu konu başlığı altında 182 tez
İnfertilitenin eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarına etkisi
Bu araştırma, infertilite nedeniyle Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne başvuran infertil çiftlerde, infertilitenin eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarına etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne Kasım 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında başvuran infertilite tanısı almış 18-60 yaş arasında, en az 6 aylık infertilite tedavi öyküsü olan, evli, okuma yazma bilen, yaşamı tehdit edecek kronik bir hastalık öyküsü olmayan, infertilite tedavisi öncesinde psikiyatrik bir tanı almamış olan 130 çift oluşturmuştur. Veriler, Kişisel Bilgi Formu (KBF), Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (FSFI), erkeğe ilişkin Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) ve Evlilikte Uyum Ölçeği (EUÖ) ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Spearman's rho kolerasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 29,00±5,69'dur. Kadınların eşlerinin yaş ortalaması 31,65±5,70'dir. Kadınların EUÖ puan ortalaması 46,65±7,61 olup, bu ortalamaya göre %33,1'inin evlilik uyum düzeyi düşüktür. Kadınların FSFI toplam puan ortalaması, cinsel işlev bozukluğunu (CİB) gösteren 26,55 kesme puanının üzerindedir (37,78±15,28). Erkeklerde ACYÖ puan ortalaması CİB olduğu anlamına gelen >19 kesme puanının altındadır (13,28±4,96). Kadınların % 23,1'inde, erkelerin ise %14,6'sında CİB bulunmuştur. Kadınların meslek (p=0,003; p<0,001) ve eğitim durumu (p=0,002; p<0,05) ile FSFI puan ortalamaları; kadın yaşı ile EUÖ puan ortalamaları (p=0,021; p<0,05); erkek eğitim durumu ile ACYÖ puan ortalamaları (p=0,001; p<0,05); erkeklerin evlilik uyum algısı ile FSFI (p=0,020; p <0,05) ve EUÖ puan ortalamaları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Çiftlerin yaşları ile FSFI ve ACYÖ puan ortalamaları; eğitim durumları ile EUÖ puan ortalamaları; meslekleri ile EUÖ ve ACYÖ puan ortalamaları; infertilite nedenleri ve tedavi süresi ile FSFI ve EUÖ puan ortalamaları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemsiz bulunmuştur (p>0,05). Spearman's rho kolerasyon katsayısına göre, FSFI ile EUÖ arasında pozitif yönde (r=0,351; p=0,001), ACYÖ ile EUÖ arasında negatif yönde (r= -0,235; p=0,011) bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<0,05). Başka bir deyişle evlilik uyum düzeyinin çiftlerde CİB'e etkisinin olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu araştırmada, infertil çiftlerde kadınlarda erkeklerden daha fazla CİB geliştiği ve evlilik uyumu arttıkça daha az cinsel sorun yaşandığı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Cinsel yaşam, Evlilik uyum düzeyi, İnfertilite
İnfertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisi
Bu çalışma infertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırma, Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi (ÜYTM)'nde, Ekim 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında olasılıksız örnekleme yöntemlerinden rastlantısal örnekleme yöntemi ile seçilen toplam 120 primer infertil kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu (KBF)", "İnfertilite Damgalanma Ölçeği (İDÖ)", "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)", "Durumluk ve Sürekli Anksiyete Ölçeği (DSAÖ)" uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, T, Kruskal Wallis ve Spearman's rho korelasyon testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, İDÖ ölçeği puan ortalamasına göre infertil kadınların orta düzeyde damgalanma (47,34±21,91) hissettikleri belirlenmiştir. İnfertil kadınların İDÖ alt boyut puan ortalamalarına ilişkin dağılımlar incelendiğinde ise toplumsal damgalanma (14,78±8,24) ve sosyal geri çekilme (13,28±5,84) alt boyutlarına ilişkin puan ortalamalarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Kadınların %67,5'inin minimal depresyon, %56,7'sinin orta derecede durumluk anksiyete ve %71,7'sinin orta derecede sürekli anksiyete yaşadığı tespit edilmiştir. İnfertil kadınların İDÖ toplam puan ortalaması ve İDÖ alt boyut puan ortalamaları ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamızda infertil kadınlarda stigma algısı ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki ilişkinin güçlü derecede pozitif yönlü olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler: İnfertil kadın, stigma algısı, depresyon, anksiyete
Sebebi açıklanamayan infertil hastalar, polikistik over sendromlu hastalar ve kötü over yanıtlı hastalarda folikül sıvısındaki fetuın-B düzeyi ile serum fetuın-B düzeyinin oosit kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada infertilite nedeniyle başvuran hastaların serum ve folikül sıvılarındaki fetuin-B seviyesinin polikistik over sendromu (PCOS) olan hastalar, açıklanamayan infertil hastalar ve kötü over yanıtına sahip olan infertil hastalar arasında farkının olup olmadığını ve oosit kalitesini nasıl etkilediğini gösterebilmek amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışma prospektif kontrollü olarak, 1 Kasım 2021- 1 Kasım 2022 tarihleri arasında 1 yıl içerisinde, nedeni bilinmeyen infertilite kriterini karşılayan 25 kadın, PCOS tanı kriterlerini karşılayan 25 infertil kadın ve kötü over yanıtı tanı kriterlerini karşılayan 25 infertil kadın olmak üzere üç grupta toplam 75 kadın çalışmaya dahil edildi. Hastalara ovülasyon indüksiyonunu takiben oosit pick up işlemi yapıldı. Hastaların kan örnekleri ve oosit toplama işleminden arta kalan folikül sıvıları alındı. Serum ve folikül sıvısında fetuin-B seviyesi ELIZA yöntemi ile çalışıldı. Toplanan oosit sayısı ve kalitesi, embriyo sayısı ve kalitesi embriyoloji uzmanı tarafından belirlendi. Embriyo transferi sonrası 14. günde insan koryonik gonadotropin hormon pozitifliğine göre biyokimyasal gebelik ve sonrasında ultrasonda gebelik kesesi görülenlerde klinik gebelik belirlendi. Bulgular: Hasta gruplarının yaş, boy, kilo ve vücut kitle indeksi (VKİ) değerlerinin gruplar arasındaki farkları istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). Açıklanamayan infertilite grubunun %12'sinde, PCOS grubunun %96'sında, kötü over yanıtı olan grubun %20'sinde adet düzensizliği görülmekteydi ve gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıydı (P<0,05). Menstrüel siklus süresi istatistiksel olarak anlamlı şekilde PCOS grubunda daha yüksekti (P<0,05). Menstrüel gün sayısı ise üç grupta da birbirine benzerdi (P>0,05). PCOS grubunda toplam folikül sayısı istatistiksel olarak anlamlı şekilde kötü over grubu ve açıklanamayan infertilite grubundan daha yüksekti (P<0,05). Ferriman – Gallwey skoru ve antimüllerien hormon (AMH) seviyesi PCOS grubunda anlamlı şekilde daha yüksekti (P<0,05). Toplam oosit sayısı, M2 oosit sayısı, G6 oosit sayısı, PN2 oosit sayısı ve 2. gün embriyo sayısı değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde PCOS grubunda daha yüksekti (P<0,05). Embriyo transferi verilerinin gruplar arasındaki farkı istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). Her üç grupta da folikül sıvısından ölçülen fetuin-B değerinin dağılımları arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). Öte yandan serumda bakılan fetuin-B düzeyi istatistiksel olarak anlamlı şekilde PCOS grubunda kötü over grubundan daha yüksekti (P<0,05). Post Hoc olarak yapılan Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, sadece PCOS grubu ile kötü over grubu arasındaki serum fetuin-B düzeyi arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıydı (P<0,05). Serum fetuin-B düzeyinin PCOS üzerindeki tanısal değeri istatistiksel olarak anlamlı değildi (AUC: 0,616; P>0,05). Sonuç: PCOS grubunda serum fetuin-B ve folikül sıvısındaki fetuin-B arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı. Ancak açıklanamayan infertilite grubunda folikül sıvısındaki fetuin-B seviyesi ile biyokimyasal gebelik sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki bulundu. Yine açıklanamayan infertilite grubunda serum fetuin-B seviyesi ile klinik gebelik sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki bulundu. Fetuin-B düzeyi bu bakımdan açıklanamayan infertilite grubunda in vitro fertilizasyon (IVF) sürecinin sonuçlarını tahmin etmede prediktif değere sahip olabilir.
18-49 yaş grubundaki kadınların sekonder infertilite prevelansı ve etkileyen faktörler
Bu çalışmada 18-49 yaş grubundaki kadınlarda sekonder infertilite risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışma vaka ve kontrol türde bir tasarıma sahiptir. Araştırmanın kontrol grubunu bir eğitim ve araştırma hastanesinin Kadın doğum kliniğine başvurmuş dâhil edilme kriterlerini karşılayan, daha önce infertilite tanı ve tedavisi almamış 162 kadın ve vaka grubunu ise sekonder infertilite tanısı almış, dahil edilme kriterlerini karşılayan 418 kadın oluşturdu.Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından oluşturulan İnfertilite Risk Faktörü İnceleme Formu kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve çoklu lojistik regresyon analizi kullanıldı. Araştırmaya katılan kadınların sekonder infertilite prevelansı %72,1 olarak belirlendi. Sekonder infertil kadınların %75.8'inin kadın kaynaklı, % 12.9'unun hem kadın hem erkek kaynaklı sekonder infertilite tanısı aldığı belirlendi. Sekonder infertil kadınların %76.3'ü 35 yaş altında yaşa sahip, %57.4'ü 13 yaş ve üzerinde menarş yaşamış, %79.9'u 19 yaş ve üzerinde ilk evliliğini yapmış, %61.7'si primigravida, %36.1'i nullipar, %58,4'ü jinekolojik hastalık öyküsüne sahip, %19.6'sı PKOS'a sahip, %3.1'i hirşutizme sahip, %25.4'ü dismenore sorunu yaşamakta, %31.1'i lise mezunu ve %73.4'ü il merkezinde yaşamaktadır. Çoklu lojistik regresyon analizi sonucuna göre ilçede yaşamanın, eş yaşının, evlilik süresinin, evlilik sayısının, ilk evlilik yaşının, menarş yaşının, gebelik sayısının, çocuk sayısının artmasının ve dismenore yaşamanın sekonder infertil olma riskini artırdığı belirlenmiştir (p<0.05). Anahtar Kavramlar: İnfertilite, Sekonder infertilite; Kadın; Risk faktörleri, Türkiye Bilim Kodu: 1082
Obezlerde bariatrik cerrahi sonrası kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerine etkisi
Giriş-Amaç: Obezite, gün geçtikçe sıklığı artmakta olan ciddi bir sağlık problemidir. Obez hastalar kilo verebilmek için öncelikle diyet, egzersiz ve ilaç kullanımına başvurmakta, bunlarla başarıya ulaşamayan hastalar ise cerrahi yöntemlere yönlendirilmektedirler. Hastaların kilo vermek istemesinin önemli bir nedeni zamanla ortaya çıkan obeziteyle ilişkili komorbid hastalıklardır. İnfertilite de bu komorbid durumlardan biridir. Anti-müllerian hormon, yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan ve over rezervini gösteren en güvenilir markerlardan biridir. Bu çalışmanın amacı morbid obez hastalarda bariyatrik cerrahi ile kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmamıza bariatrik cerrahi planlanan, 18-40 yaş arası, fertil, 70 obez kadın hasta dâhil edildi. Hastaların pre-op ve post-op altıncı aydaki AMH değerleri karşılaştırıldı. Bu hastaların glukoz, LDL, HDL, Trigliserit, total kolesterol, HbA1c, HOMA-IR, insulin, c-peptit, TSH, kortizol, PTH, ürik asit, folik asit, vitamin B12 and ferritin değerleri pre-op ve post-op karşılaştırıldı. 18 yaşından küçük ve 40 yaşından büyük hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: Pre-op ve post-op AMH ortalama değerleri sırasıyla 130.13 pg/ml (13.21-378.13) ve 609.19 pg/ml (174.48-1244.02) olarak bulundu. Hastaların post-op ölçümlerinde AMH düzeyleri pre-op ölçümlerinden anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.001). Hastaların beden kitle indeksleri pre-op 45.31 kg/m2, post-op 32.1 kg/m2 olup operasyon sonrası anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.001). Hastaların lipid profili ve glisemik profili de pre-op ve post op olarak karşılaştırıldı. Tüm değerler için anlamlı farklar tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, obez bireylerde bariatrik cerrahi sonrası over rezervini yansıtan AMH düzeylerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. Operasyon sonrası AMH düzeylerindeki bu anlamlı artışın, obez kadınlarda fertilizasyon potansiyeline olumlu katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak bariatrik cerrahi ile kilo vermek, diyet-egzersiz gibi yöntemlerle kilo veremeyen ve gebelik isteği olan obez kadınlar için uygun bir seçenek olarak gündeme gelebilir. Anahtar sözcükler: AMH, obezite, infertilite, bariatrik cerrahi, over rezervi
İnfertilitenin bireyin yaşam kalitesine ve benlik saygısına etkisi
Çalışma infertilitenin, bireylerin yaşam kalitesi ve benlik saygısı üzerine etkisini belirlemek ve dolayısıyla infertil bireylere bakım ve danışmanlık verecek olan hemşireye yol gösterici olmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı özellikte olan çalışmanın örneklemini, T.C. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na bağlı Tüp Bebek Ünitesi'ne 26.07.2016 –26.01.2017 tarihleri arasında tedavi amacıyla gelen, çalışmaya katılmaya gönüllü, güç analizi ile belirlenen sayıda bireyler oluşturmuştur. Çalışmaya, belirtilen kriterlere uygun ve tesadüfi örneklem yöntemiyle seçilen, infertilite tanısı konmuş 150 birey (100 kadın-50 erkek) katılmıştır. Araştırma T.C. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurul onayını takiben, kurum izni ve katılımcılardan ayrı ayrı yazılı onam alınarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından hazırlanan Bilgi Formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve FertiQol (Doğurganlık Sorunları Yaşayan Kişiler İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği) kullanılmıştır. Veriler ünite içinde özel bir odada karşılıklı görüşme yöntemi ile her bir bireyden ayrı ayrı elde edilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler, SPSS 22 (Statical Program For Social Sciences) paket programı kapsamında, bağımsız örneklem t-testi, ANOVA (Analyze Of Variance) testleri ve Pearson Korelasyonu kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapire-Wilk testi ile belirlenmiştir. Skeweness-Kurtosis değerleri incelendiğinde, Tabashnik kriterlerine göre verilerin normal dağılım gösterdiği saptanmıştır. Katılımcıların %50'sinin 26-30 yaş aralığında, %38'inin üniversite ve üstü eğitim düzeyine sahip olduğu, %69,3'ünün hayatlarının en uzun dönemini şehirde geçirdiği ve %40'ının Marmara Bölgesinde yaşadığı saptandı. İnfertil bireylerin %65,3'ünün herhangi bir işte çalıştığı, %72,7'sinde gelirin gidere eşit olduğu, %45,3'ünde evlenme şeklinin görücü usulü ile isteyerek olduğu ve %81'inin çekirdek aile biçiminde yaşadığı bulgulandı. Bireylerin %65,3'ünün primer infertil olduğu, %40,7'sinin 2 yıldan kısa bir süredir çocuk sahibi olmak istediği ve %72'sinin 1 yıldan daha kısa süredir infertilite tedavisi gördüğü saptandı. Katılımcıların %41,3'ü çocuk sahibi olamama nedeninin kadına ait olduğu düşüncesinde idi. Ayrıca bireylerin %38'ine göre infertilitenin "Çok üzücü" bir deneyim olarak algılandığı görüldü. Katılımcılarda RBSÖ puan ortalaması, 23,31±6,93 olup, kadınlarda 23,05±6,95 puan, erkeklerde ise 23,84±4,38puan olarak bulgulandı. İnfertil bireylerin FertiQol puan ortalaması 76,63±6,86 olup, kadınlarda bu değer 75,45±6,16 iken, erkeklerde ise 78,89±4,86 olarak hesaplandı. Ölçek puanlarıyla cinsiyetler karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak RBSÖ puan ortalamaları ile anlamlı, FertiQol puan ortalamaları ile ileri düzey anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla p=0,049, p=<0,001). Araştırmamızda, FertiQol alt boyutları olan; Çekirdek FertiQol ve Tedavi Modülü puan ortalamaları açısından da cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulgulandı (sırasıyla p=0,032, p=0,015). Çalışmamızda, infertil kadınların infertil erkeklere kıyasla, hem yaşam kalitelerinin hem de benlik saygısı algılarının daha düşük olduğu belirlendi. Çalışmada infertil bireylerin FertiQol puan ortalamaları ile eğitim durumu (p=<0,001), en uzun süre yaşanan yerleşim yeri (p=0,029), infertilite türü (primer-sekonder) (p=0,049), çocuk isteme yılı (p=0,006), infertiliteden etkilenme durumu (p=0,018) arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Katılımcıların RBSÖ puan ortalamaları ile en uzun süre yaşadıkları bölge (p=<0,001), çalışma durumu (p=0,009), aile tipi (p=0,021), infertilite türü (primer-sekonder) (p=0,046), infertiliteden etkilenme durumu (p=0,005) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. İnfertil bireylerde eğitim düzeyi artıkça ve çocuk isteme yılı azaldıkça yaşam kalitesinin arttığı bulgulandı. Bunun yanı sıra çalışan bireylerde ve çekirdek aile tipine sahip kişilerde benlik saygısının daha yüksek olduğu belirlendi. Kadınlarda çekirdek aile tipinin, hem benlik saygısını hem de yaşam kalitesini artırdığı saptandı. Kadınlarda dikkat çeken bir diğer veri ise, görücü usulü ile istemeden evlenen kadınların, diğer kadınlara göre benlik saygısının daha düşük olması idi. Çalışmamız sonucunda bireylerin, sosyo-demografik ile obstetrik ve infertilite özelliklerinin yaşam kalitelerinde ve benlik saygısı algılarında etkili olduğu belirlendi. İnfertil bireylere bakım ve danışmanlık verecek olan infertilite hemşiresinin, bireylere yaklaşımında bireylerin bu özelliklerini göz önünde bulundurmaları gerekli ve önemlidir. Anahtar Kelimeler: İnfertil birey, Benlik Saygısı, Yaşam kalitesi
Using creatinine kinase enzymes as indicators of mature sperm and correlation with some monosaccharide in seminal fluid
Physiological changes and different lifestyles are related to the general health and safety of the human being, the most important of which is the fertility factor. This study aimed to study the different biochemical components of seminal plasma in Anbar Governorate, which suffer from infertile males with oligospermia, and to know their association with the sperm CK enzyme. The number of patients subjected to this study was 80 patients with an average age of (20-50) years for both the group of patients with oligospermia and the control group. The study showed a significant increase in the level of CK enzyme in the group of patients with oligospermia compared to the control group (P=0.000). The study also showed that the level of monosaccharides for both fructose and mannose was significantly higher in the group of patients compared to the controls. While the study showed that the level of glucose sugar was unremarkably low in the group of patients compared to the controls. The body mass indices and age had a non-significant value, while the sperm count was very low in the patient's group compared to the control group. The results confirm that the causes of infertility and lack of sperm have many causes, whether they are acquired habits or changes in the reproductive system, and the necessity of conducting more studies to detect the causes of infertility.
The correlation of 8-hydroxy - deoxy guanosine (8-OHDG) level in seminal plasma and sperm DNA integrity with sperm parameters in infertile men
The aim of this study was to investigate the clinical role of seminal fluid analyses, DNA fragmentation index (DFI) (by using aniline blue staining of histones), and level of seminal 8-OHdG. Patients (120) were divided into normozoospermia, asthenozoospermia and oligozoospermia according to seminal fluid analysis. This study investigated the differences of 8-OHdG levels and sperm DFI in these groups. The correlation of sperm DFI and levels of 8-HOdG was tested and the correlation with the seminal parametres were studied also. The result showed that 8-OHDG levels increased significantly (P= 0.004) with age, and reached its highest level among the participants aged ≥ 50 years. Sperm DFI showed significant differences among seminal fluid groups with p=0.003. Sperm DFI was negatively correlated with sperm concentration, motility and percent morphology (P= 0.001) while it was positively correlated with number immotile sperm (P= 0.001). Morover, there was a significant positive correlation between 8-OHGD and DFI (P= 0.001). This study concluded that testing DFI and seminal fluid analysis should be considered as complementary diagnostic tools in a comprehensive evaluation of male fertility
Irak'ın Diyala şehrinde üniversitede okuyan kız öğrencilerin infertilite, cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlığının değerlendirilmesi
Bu araştırma, Irak'ın Diyala şehrinde üniversitede okuyan kız öğrencilerin infertilite, cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlıklarını değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Irak'ın Diyala şehrinde bulunan Diyala Devlet Üniversitesinde okuyan, Mayıs 2022- Temmuz 2022 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 384 kız öğrenci ile yürütülmüştür. Araştırmada verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu ve İnfertil Kadınlar için Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Okur Yazarlığı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklere (sayı, yüzde dağılımları, ortalama, standart sapma) ek olarak, sosyodemografik özelliklere göre İnfertil kadınlar için Cinsel ve Üreme Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği Puan Ortalamalarının Karşılaştırılması değerlendirilirken ikili grup ortalamalarının karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda t testi; üç ve daha fazla ortalama arasındaki farkın karşılaştırılmasında tek yönlü varyans testi (One-Way ANOVA); alt grup analizlerinde ise Tukey HSD testi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular %95 güven aralığında, %5 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan öğrencilerin %50'sinin 21-23 yaş aralığında olduğu, % 73,4'ünün bekar olduğu, % 79,2'sinin çalışmadığı, % 65,4'ünün gelirinin giderine denk olduğu, % 66,7'sinin 1-5 arası kardeşinin olduğu, % 47,2'sinin de köy/kasaba da yaşadığı belirlenmiştir. Araştırmaya katılan kız öğrencilerin yaş, medeni durum ve yaşadıkları yer durumlarına göre infertil kadınlar için cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlığı ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05). 24 yaş ve üzerinde olan kız öğrencilerin 18-20 yaş ve 21-23 yaş aralığındaki öğrencilerden, evli öğrencilerin bekar öğrencilerden ve ilde yaşayan öğrencilerin köy/kasabada yaşayan öğrencilerden infertil kadınlar için cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlığı ölçeği puan ortalamalarınının yüksek olduğu belirlenmiştir.
Assessment of the follicle stimulating hormone and anti-mullerian hormone in women with primary infertility
Infertility is a medical disorder that can affect either the male or female reproductive system. The medical definition of sexual infertility is the failure to conceive following regular, unprotected sexual intercourse for a year or longer. In addition, infertility is a clinical condition that can cause the patient to suffer from psychological, physical, mental, and spiritual issues in addition to those associated with their health. What makes this medical ailment unique is that it affects not just the patient but also the patient's spouse in a unique way, especially in Iraqi women. Studies show that 25% of all female infertility is caused by ovulation problems. Anti-Müllerian hormone (AMH) and follicle-stimulating hormone (FSH) are two different hormones that predict ovarian reserve at different stages of follicle development. AMH measurements indicate the state after the primordial pre-antral follicle pool, whereas FSH levels indicate the development of antral and post-antral follicles. The aim of the research is to evaluate AMH and FSH in infertile women in Iraq, in addition to testing the degree of correlation between AMH and FSH hormones and with other markers such as total cholesterol (TC), triglycerides (TG), high-density lipoprotein (HDL), low-density lipoprotein (LDL), and very low-density lipoprotein (VLDL) and with age. Blood samples were collected from 160 women who consented to participate in this comparative case-control study, 80 fertile as a control group and 80 infertile women as a patient group after administering a questionnaire and obtaining informed consent at one of Baghdad hospitals, in Iraq. This study was conducted from September 2022 to February 2023. AMH and FSH were measured the ELISA technique and the Mindray biochemistry analyzer was used for TC, TG, HDL, LDL, and VLDL measurements. The results indicated that FSH levels were higher (p-value <0.001) in patients women compared to control women and it increased with the age of the participating women. At the same time, the AMH levels of the three age groups of the patients were significantly lower than the control group with a p-value <0.001 and levels decrease with increasing age. Moreover, AMH showed significant negative correlations with age (r = −0.740, p < 0.0001), FSH (r = −0.737, p < 0.0001), TC (r = −0.240, p = 0.032), and LDL (r = −0.246, p= 0.028). It was found that there was a negative correlation between FSH with HDL (r = −0.250, p = 0.025) and a positive correlation between FSH with age (r = 0.859, p < 0.0001), and with LDL (r = 0.242, p = 0.031). There was no significant relationship between AMH levels and TG, HDL and VLDL, and between TC, TG and VLDL and FSH levels. It was found that infertile women had higher blood levels of FSH and lower blood levels of AMH hormone. Hormone testing should be a regular component of research on infertile women in Iraq to assess infertile patients and identify treatable patients. This study might help the potential to provide significant advances in providing accurate chemical diagnostics and counseling in fertility treatment.
Investigation of the relationship between serum inhibin a and zinc concentration in women with polycystic ovarian syndrome and the correlation it's with FSH and LH levels
Bu çalışmanın amacı polikistik over sendromu (PCOS), inhibin A, çinko ve bazı biyokimyasal belirteç seviyeleri ile PKOS arasında bir ilişki olup olmadığının incelenmesidir. Çalışma grubu infertilite hastalığı olan (Grup B n= 40, Grup C = 40, Grup D = 40) ve sağlıklı kadınlardan (kontrol grubu olarak A Grup A= 40) ve özellikle PCO'lu kadınlardan oluşmaktadır. Sonuçlar, yaş arttıkça kadınlarda PCO'ların ortaya çıkma şansını arttırdığında, yaşın PCO'larla ilgili önemini göstermiştir. Aynı zamanda bilindiği gibi INHA, LH, FSH ve çinko ile PCO'lar arasında P > 0,005'te bir korelasyon vardı. PCO hastalığı ile uzunluk, RBS, Ca ve Mg arasında yüzde 5'ten daha düşük bir anlamlılık düzeyinde bir ilişki yoktu (P < 0,05). Son testlerde korelasyonlar yapıldığında, sadece infertil kadınları içeren B grubu ile A arasında bir ilişki varken, diğer gruplarla ilişki yoktu. Elde edilen bulgulara dayanarak, infertilite insidansı arttıkça, kadın infertilitesi için bir tanı yöntemi olarak kullanılabilecek A hormonunun (r = 0,923) seviyesinin de yüksek olduğu sonucuna varıldı. 2022, 62 sayfa Anahtar Kelimeler: İnhibin A, Çinko, FSH, PCOs, Yumurtlama, Kısırlık
Evalution of some biochemical markers in serum and semn in male reproductive with HBV-Alfalluja city
Our goal will be to assess the risk of male infertility based on sperm count and some reproductive hormones in individuals with (HBV) infection. The age distribution of 90 newly diagnosed and treated hepatitis B virus (HBV) patients revealed that fifteen (50 in newly diagnosed) patients (84%) were under the age of 35, eight patients (8) were over the age of 35, and seventy-four percent (74%) of the treatment group were under the age of 35. There was a highly significant increase in AST and ALT and an increase in ALP, TBI, and DBI, in comparsion to healthy subject (P<0.01). Infertile HBV and control groups evaluated their testosterone, IL-6, and Selenium levels in a univariate method. Il-6 indicators were associated with sperm count, motility and the percentage of healthy spermocyte. All of the research groups' spermiograms revealed a strong negative connection with serum IL-6. Only the activity of sperm of the oligozoospermics and the total count of the healthy control subtect were positively linked to serum selenium. The percentage of sperm and testosterone levels were found to be connected. Unlike previous research, the seminal spermiograms in both groups had a significant relationship with oligozoospermic, asthenozoospermic linear activity, and the fraction of normal sperms.
Correlation of plasma and follicular reactive oxygen species levels with fertilization rate following in vitro fertilization (IVF)
At least one year of unprotected intercourse is required for a pair to be considered infertile. The Higher Institute of Infertility Diagnostics and Assisted Reproductive Technologies at Al-Nahrain University in Baghdad, Iraq, carried out the current comparative investigation. Among them were a randomized sample of 120 infertile women. A clinical examination and ovarian stimulation were performed on all patients, as well as a standard injection of serum and plasma intracytoplasmic sperm. As a result of our research, we found that there were no significant variations between the average age of participants and their height, weight, and BMI. In our investigation, the levels of follicle-stimulating hormone, antimyelinizing hormone, and prolactin were significant statistical indicators that might be used as a diagnostic and therapeutic marker if their levels were managed and controlled. In our research, we discovered a link between in vitro fertilization (IVF) and levels of reactive oxygen species (ROS), which showed a statistically significant association between ROS levels and in vitro fertilization. modified. The type of infertility, BMI, FSH, and LH were shown to be positively correlated using the Pearson test. Egg count, body mass index, FSH, and grad-1 egg stage were shown to have a negative connection.
Association between serum LH/FSH ratio and vitamin D3 levels in infertile Iraqi female
The study was conducted on females with infertility to investigate the role of vitamin D3, and some hormones in the pathophysiology of infertility in females. The study has enrolled 50 female with infertility condition, and controlled with 50 fertile healthy female, the serum was extracted for each subject and analyzed for luteinizing hormone (LH), follicular stimulating hormone (FSH), prolactin (PRL), testosterone, estradiol, progesterone, and insulin, as well as vitamin D3. The results have shown a significant reduction of vitamin D3 in infertile females compared to fertile healthy females. The levels of LH, PRL, testosterone, progesterone, and insulin were increased significantly in females with infertility compared to fertile healthy females, while the levels of estradiol and FSH were reduced significantly. In conclusion, vitamin D3 deficiency may interfere with the progression of infertility in females at birth age.
Akademisyenlerin infertiliteye ilişkin bilgi düzeyleri, tutumları ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı, akademisyenlerin infertiliteye ilişkin bilgi düzeyleri, tutumları ve etkileyen faktörleri belirlemektir. Araştırma tanımlayıcı tipte olup, araştırmanın evrenini Batı Karadeniz bölgesinde bulunan devlet üniversitelerinde görev yapan akademisyenler oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise 561 akademisyen oluşturmuştur. Çalışma Haziran 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Verilerin elde edilmesinde demografik özelliklere ait anket formu, akademisyenlerin infertiliteye ilişkin bilgilerini ölçmek için İnfertilite Bilgi Testi (İBT), infertiliteye ilişkin tutumları ölçmek için ise İnfertiliteye Yönelik Tutum Ölçeği (İYTÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans analizi (sayı, yüzde, ortalama), bağımsız gruplar t-testi, ANOVA testi, Kruskal Wallis analizi ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Çalışmada kullanılacak anket ve ölçeklerin anlaşılabilir ve uygulanabilir olduğunu test etmek amacıyla 41 akademisyen ile ön uygulama yapılmıştır. Ön uygulama sonucunda yeterli koşulların sağlandığı tespit edilmiştir. 561 akademisyen ile yapılan çalışmada İnfertilite Bilgi Testi'nin güvenirlik katsayısı Kuder-Richardson 20 (KR-20) 0,80, İnfertiliteye Yönelik Tutum Ölçeği'ne ait güvenirlik katsayısı Cronbach Alpha değeri (α) 0,825 bulunmuştur. Akademisyenlerin İBT'den aldıkları ortalama puan 23,63±3,697, akademisyenlerin İnfertiliteye Yönelik Tutum Ölçeğinden (İYTÖ) aldıkları ortalama puan ise 50,86±6,16'dır. Akademisyenlerin cinsiyet, ailede veya çevrede infertil birey varlığı, infertilite tedavisi görme durumu ile infertilite bilgi düzeyleri arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). Akademisyenlerin cinsiyet, çocuk sahibi olma ve akademik unvan ile İYTÖ puanları arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). İBT ve İYTÖ puanları arasında zayıf, pozitif yönde doğrusal bir ilişki olduğu saptandı (r=0.099, p=0.019). Araştırmanın sonucunda akademisyenlerin infertilite konusunda bilgi düzeylerinin yüksek, tutumlarının ise olumlu olduğu saptanmıştır. İnfertilite konusunda çalışmaların yaygınlaştırılması ile bilgi eksikliklerinin ve infertiliteye yönelik tutumların olumlu yönde artacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, Akademisyen, Bilgi Düzeyi, İnfertiliteye Yönelik Tutum, Hemşirelik.
İnfertil çiftler arasında yaşam kalitesi: İnfertilitede yaşam kalitesi ile sosyal destek ve özsaygı arasındaki ilişki
Bu araştırma infertil çiftler arasında yaşam kalitesi: infertilite yaşam kalitesi ile sosyal destek ve özsaygı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, önceden planlanmış korunmasız cinsel ilişkiden sonra 12 ay veya daha uzun süre içinde gebe kalamayan ve Irak'ın DhiQar Valiliği'ndeki Nasiriyah Eğitim Hastanesine başvuran tüm çiftler oluşturmaktadır. Araştırma Nasiriyah Eğitim Hastanesi infertilite kliniklerine 15 Mart -20 Nisan 2022 tarihleri arasında başvuran ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan gönüllü 98 infertil çift ile yürütülmüştür. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Doğurganlık Yaşam Kalitesi Anketi (FertiQoL), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RES) olmak üzere 4 tip veri toplama aracı kullanılmıştır. Elde edilen veriler IBM Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 25.0 Statistics Paket Programı aracılığı ile analiz edilmiştir. Veri analizinde betimleyici istatistiksel yöntemler ve fark testleri kullanılmıştır. Araştırmanın sonunda infertil kadın ve erkeklerin yaşam kalitesi ile sosyal destek algıları arasında pozitif yönde korelasyon olduğu ayrıca infertil erkeklerin yaşam kalitesi ile benlik saygısı arasında pozitif yönde korelasyon olduğu belirlenmiştir.
İnfertil erkeklerdeki sperm DNA hasarının COMET ASSAY ile tayini
İnfertilite, doğum kontrol yöntemi uygulamayan çiftlerde 1 yıllık sürede gebeliğin gerçekleşmemesidir. Erkek infertilitesi, infertil çiftlerin % 10-30'unda tek neden, % 15-30'unda ise kadındaki probleme ek olarak karşımıza çıkmakta, dolayısı ile vakaların yaklaşık % 50'sinde görülmektedir.Günümüzde erkek bireyin değerlendirilmesinde rutin olarak, spermiyogram analizi kullanılmaktadır. Bu analiz sayesinde erkek infertilitesinin yaklaşık % 40-60'ında altta yatan etken ortaya konulabilmekteyken yaklaşık % 50'lik bir kısmında sorunun ana kaynağı tam olarak anlaşılamamakta ve idiyopatik infertilite olarak sınıflandırılmaktadır. Bu hasta grubu için de tanıyı koydurtabilecek ve tedaviye yön verecek yeni testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu anlamda son yıllarda en çok ?Sperm DNA Hasarı? üzerinde durulmaktadır.Bu çalışmada, infertil erkeklerdeki DNA hasarının basit, ucuz, duyarlı ve güvenilir bir yöntem olan COMET ASSAY ile tespit edilmesi planlanmıştır. Bu amaçla 20 normospermik, 20 oligospermik, 20 astenospermik ve 20 teratospermik olgunun sperm DNA hasarı hesaplanmış, sperm parametreleri ile DNA hasarı arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca %85'i kısa kuyruklu olan ve %100 baş anomalisine sahip bir olgunun da mikroenjeksiyonu gerçekleştirilmiştir. Mikroenjeksiyon sonrası fertilizasyon, klivaj ve gebelik durumu takip edilerek DNA hasarı ile ilişkisi de incelenmiştir.İncelemeler sonucunda, normospermik grupta ortalama % sağlam DNA değeri 92,49 ? 7,92, teratospermik grupta 64,32 ? 32,08, oligospermik grupta 52,32 ? 26,59, astenospermik grupta ise 47,09 ? 35,48 olarak saptanmış olup normospermik gruptaki sağlam DNA oranının (%) diğer gruplardan anlamlı derecede (p<0,001) daha büyük olduğu saptanmıştır. Ayrıca DNA hasarının pronükleus oluşumunu engellemediği ancak, embriyo kalitesini azalttığı ve gebeliği negatif yönde etkilediği dikkat çekmiştir.
Uterin Septum'lu olgularda histeroskopik septum insizyonu sonrası gebelik sonuçları
Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü veya primer infertilite tanısı ile başvuran ve uterin septum tespit edilen olgularda histeroskopik septum insizyonu sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2002-Aralık 2007 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite veya tekrarlayan gebelik kaybı nedeniyle başvuran ve HSG'de uterin septum tespit edilen 76 hasta çalışmaya dahil edildi. 27 hasta primer infertil, 49 hasta tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan grupta idi. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu operasyonu uygulandı. Postoperatif takip süresi 18± 8 ay olarak alındı. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm, term doğum sayısı, kümülatif canlı doğum oranları, doğum şekilleri, kontrol HSG'leri ve reopere olmaları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: 55 (% 72,4) hastanın komplet, 21 (% 27,6) hastanın inkomplet septumu mevcuttu. Operasyon sonrası 76 hastanın 55 (% 72,4)'i gebe kaldı, toplam gebelik sayısı 79 idi. Bunun 14 (% 17,8)'ü spontan abortus, 12 (% 15,2)'si preterm doğum, 53 (% 67)'ü term doğum olarak tespit edildi. Operasyon öncesi % 3,4 olan kümülatif canlı doğum oranı operasyon sonrası % 70' e yükselmiştir.Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve etkin bir yöntemdir. Özellikle tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan hastalarda operasyonun başarısı primer infertil olan hastalara göre daha fazladır.Anahtar Kelimeler:Mülleryan anomali, uterin septum, histeroskopik metroplasti
Kontrollü Overyan Hiperstimülasyon (KOH) uygulanan Olgularda Overyan Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS) görülme insidansı
Amaç: Overyan hiperstimülasyon sendromu gonadotropinlerle yapılan ovulasyon indüksiyonunun iatrojenik bir komplikasyonudur. Bu çalışmada; kliniğimizde IVF- ICSI / ET siklusuna alınan ve kontrollü overyan hiperstimülasyon uygulanan olgularda OHSS insidansını belirlemek amaçlandı. Bunun yanında OHSS risk faktörleri açısından OHSS gelişen ve gelişmeyen gruptaki hastaların karşılaştırılması hedeflendi.Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde 01 Ocak 2006 ve 30 Aralık 2009 tarihleri arasında kontrollü overyan hiperstimülasyon yapılan IVF- ICSI / ET siklusları incelendi. Hastalar OHSS gelişen ve gelişmeyen olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların dosyaları yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi, PKOS varlığı, önceki OHSS öyküsü, bazal USG bulguları, adetin 3. günü bakılan E2, FSH, LH seviyeleri, kullanılan tedavi protokolü, kullanılan gonadotropin dozları ve süreleri, hCG dozları ve tipi, hCG günü matür folikül sayısı ve E2 konsantrasyonu, aspire edilen preovulatuar folikül sayısı, aspire edilen küçük folikül sayısı ve toplanan oosit sayıları ve gebelik olup olmadığı açısından tarandı.Bulgular: OHSS gelişen gurupta 69 siklus, gelişmeyen grupta ise 1373 siklus mevcuttu. Çalışmamızda orta şiddetli OHSS insidansı % 4, şiddetli OHSS insidansı % 0,2 olarak bulundu. Tüm OHSS vakaları için ise insidansımız % 4,7 idi. Bazal LH değeri, LH/FSH oranı ve hCG günü E2 değeri yüksek olan hastalarda OHSS gelişimi daha fazla izlendi. OHSS gelişen grubun hCG günü matür folikül sayısı, aspire edilen preovulatuar folikül sayısı, aspire edilen küçük folikül sayısı ve toplanan oosit sayıları OHSS gelişmeyen gruba göre daha yüksekti (p=0,0001). PKOS olan hastalarda OHSS gelişme riski PKOS olmayan hastalara göre 7,6 (% 95 GA 4,3-13,5) kat daha fazladır. Gebelik oluşan gruplarda OHSS riski oluşmayana göre daha fazladır (p=0,0001). OHSS öyküsü olan hastalarda OHSS gelişme olasılığı olmayanlara göre 15,2 (% 95 GA 4,71-49,35) kat daha fazla bulundu. Yine hCG günü E2 değeri 3000 pg/ml'nin üzerinde olanlarda OHSS gelişme olasılığı 7,7 (% 95 GA 4,6-12,8) kat daha fazla saptandı. Antagonist protokol ile long luteal agonist protokol karşılaştırıldığında OHSS gelişimi açısından aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,069). Çalışmamızda OHSS gelişimi açısından üriner 10000 IU ve rekombinant 250 mcg hCG arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,992). Yaş, VKİ, LH/FSH tek değişkenli analizde risk faktörü olarak bulunsa da çoklu logistik regresyon analizi sonucunda OHSS için bir risk faktörü olmadığı saptanmıştır. OHSS gelişen grup (n=69) OHSS tipine bakıldığında 51 hasta erken tip,18 hasta ise geç tip OHSS idi. Yine hastaların 8 tanesi hafif, 58 tanesi orta, 3 tanesi şiddetli OHSS idi.Sonuç: Çalışmamızda gebelik, E2 değerinin >3000 pg/ml olması, LH/FSH oranının>2 olması, PKOS öyküsü OHSS için risk faktörü olarak bulundu. Riskli olgularda kontrollü olarak uygun folikül gelişimini sağlayacak en düşük dozda tedavi verilmelidir ve tedavi protokolleri bireyselleştirilmelidir. Tedavi esnasında folikül gelişimi, ultrasonografi ve östradiol takibi ile yakından izlenmelidir. Gerekli vakalar hastaneye yatırılmalı ve yakından takip edilmelidir.Anahtar kelimeler: IVF-ICSI/ET siklusları, hCG, östradiol, gonadotropin, OHSS
IVF-ICSI-ET sikluslarında luteal faz desteği için verilen progesteronun intramuskuler ve intravajinal kullanımının gebelik oranlarına etkisinin karşılaştırılması
İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi Sikluslarında Luteal Faz Desteğinde İntramusküler ve Vajinal Progesteron Kullanımının Gebelik Oranlarına EtkisiAmaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovaryan hiperstimulasyon yapılan İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi sikluslarında, luteal faz desteği için intramuskuler progesteron ve vajinal progesteron ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kontrollü ovaryen hiperstimulasyon ile birlikte İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu - Embriyo Transferi yapılan 66 hasta dahil edildi. Oosit toplanma gününden başlayarak 32 hastaya vajinal (günlük 90 mg jel) ve 34 hastaya intramuskuler progesteron (günlük 50 mg) verildi. İki grup arasında ß-hCG pozitifliği(?20 mİU/mL), klinik gebelik, canlı doğum ve implantasyon oranları karşılaştırıldı.Bulgular: İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu ve Embriyo Transferi yapılan kadınlarda oosit toplanma günü başlanarak günde bir kez vajinal jel(90 mg) veya intramuskuler progesteron (50 mg) kullanılması ile benzer oranlarda ß-hCG pozitifliği, klinik gebelik, implantasyon oranları ve canlı doğum oranları görülmüştür.Sonuç: Luteal faz desteği olarak kullanılan vajinal progesteron desteği sonuçları ile intramuskuler progesteron desteği ile elde edilen sonuçlar benzer görüldü. Vajinal yolla progesteron desteğinin effektif ve hastalar tarafından daha kolay tolere edilebilen bir metod olması, luteal faz desteğinde vajinal yolun altın standart olmasını sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: in vitro fertilizasyon, intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu -embriyo transferi siklusları, progesteron, luteal faz desteği
Normal over rezervine sahip infertil hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH agonist uzun protokol ile gnrh antagonist protokolün karşılaştırılması
Normal Over Rezervine Sahip İnfertil Hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH Agonist Uzun Protokol İle GnRH Antagonist Protokolün KarşılaştırılmasıAmaç: Normal over rezervine sahip infertil hastalarda rekombinant FSH (rFSH) kullanılarak kontrollü overiyan stimülasyon yapılan IVF-ICSI-ET sikluslarında, GnRH agonist uzun protokol ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokolü karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde 01.01.2007 ? 01.03.2010 tarihleri arasında kontrollü over stimülasyonu (KOS) için rekombinant FSH kullanılmış ve sonrasında IVF-ICSI-ET uygulanmış 1765 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak kullanıldı. 649 hastaya rekombinant FSH ile GnRH agonist long protokol uygulanmış olduğu tespit edildi. 249 hastaya ise rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist tedavisi uygulandığı tespit edildi. Belirlenen kriterlere uyan 121 rekombinant FSH ile GnRH agonist uzun protokol uygulanan hasta ve 53 rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokol uygulanan hasta olmak üzere, toplamda 174 hasta çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastaların dosyalarından gerekli bilgilere ulaşıldı. İki grup arasındaki ortalama; hCG pozitiflik oranlarının, klinik gebelik oranlarının (6-7 hafta fetal kalp atımı pozitif gebelik), eve giden bebek oranlarının, ortalam toplam FSH stimülasyon sürelerinin, kullanılan ortalama toplam FSH dozlarının, hCG günü follikülometri sonuçlarının (14-16 mm ve ?17 mm follikul sayıları), hCG günü östradiol düzeylerinin, hCG günü endomertriyal kalınlıklarının, elde edilen oosit sayılarının, Metafaz II oosit sayılarının, fertilizasyon oranlarının (fertilize oosit sayısı/ICSI uygulanan oosit sayısı x 100), implantasyon oranlarının (oluşan gebelik kesesi sayısı/transfer edilen embriyo sayısı x100) karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam stimülasyon süresi 8,57 ± 1,26 gün iken GnRH agonist grupta 9,47 ± 1,56 gün olarak bulundu (p<0,001). GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam FSH dozu 1368,4 ± 271,97 IU iken GnRH agonist grupta 1474,38 ± 283,53 IU olarak bulundu (p=0,023). hCG gününde elde edilen ortalama toplam 17 mm ve üzeri follikül sayıları incelemesinde iki grup arasınada istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,007). Tedavi sonrası elde edilen ortalama toplam oosit sayıları GnRH antagonist protokolde 6,49±3,97 iken GnRH agonist long protokolde 8,15±4,37 bulunmuştur (p=0,019). Uygulanan protokole göre iki grup arasında toplanan oosit sayısı bakımından istaistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p=0,019, <0,05). hCG pozitiflik oranları GnRH antagonist grupta % 35,8 iken GnRH agonist grupta % 34,7 bulunmuştur (p=0,508). Eve giden bebek oranları GnRH antagonist protokolde % 28,25 iken, GnRH agonist long protokolde % 27,3 bulunmuştur (p=0,503).Sonuç: Çalışmamızda, yardımla üreme teknikleri için kontrollü over stimülasyon programında kullanılan fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokolüne kıyasla stimülasyon süresi daha kısa ve kullanılan ortalama toplam FSH dozu daha azdır. Folliküler gelişim ve elde edilen total oosit sayıları anlamlı derecede daha az olmakla beraber; metafaz 2 oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, elde edilen toplam embriyo sayısı benzerdir. Yine hCG pozitiflik oranları, klinik gebelik oranları, eve götürülen bebek oranları benzer bulunmuştur. Sonuç olarak fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokol ile benzer etkinlikte olduğu söylenebilir.Anahtar Kelimeler: Normal over rezervli infertil hastalar, IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonist uzun protokol, fleksible multidoz GnRH antagonist protokol.
Açıklanamayan infertilitede olası risk faktörü olarak herediter tromofilinin yeri
Açıklanamayan İnfertilitede Olası Risk Faktörü Olarak Herediter Trombofilinin YeriAmaç: Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize başvuran Açıklanamayan infertilite tanısı alarak invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi planlanan infertil kadınlarda herediter trombofili paramatrelerinin incelenmesi ve daha önce hiçbir abortus öyküsü, trombofilinin sebep olabileceği tromboz öyküsü olmayan 45 yaş altı, doğum yapmış, fertil kadınlar ile karşılaştırılması sonucunda trombofili parametrelerinin infertilite sebebi olup olamayacağını araştırmaktır.Son yıllarda yapılan araştırmalarda; herediter trombofilinin (metilentetrahidrofolatredüktaz C677T, Factor V Leiden G1691A, prothrombin G20210A, D-Dimer) tekrarlayan düşükler ve başarısız invitro fertilizasyon denemelerinin yanısıra açıklanamayan infertilite ön tanısıyla in vitro fertilizasyon programına alınan hastaların anlamlı bir kısmında mevcut olduğu ve açıklanamayan infertilite tanısı ve tedavisinde yeri olabileceği tartışılmaktadır.Bu bilgiye dayanarak üremeye yardımcı tedavi polikliniğinde açıklanamayan infertilite ön tanısıyla invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi programında tedaviye alınan hastalarda herediter trombofilinin infertilite etiyolojisindeki yeri ve güvenirliği açısından kullanılabilirliğini araştırmayı planladık. Böylece infertilite sebebi açıklanamayan hastaları herediter trombofili açısından da değerlendirip tedaviyi ona göre yönlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hasta ve kontrol grubundaki tüm kadınlardan; Etilendiamintetraasetikasitli tüplere 2 cc venöz kan alınarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuvarında MagNA Pur LC cihazında polimeraz zincir reaksiyonu tekniğiyle methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyon, Factor V Leiden mutasyon ve prothrombin G20210A mutasyon kitleri kullanılarak; D-Dimer içinse koagülasyon tüpüne 4 cc venöz kan alınarak bekletilmeden yine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuarı'nda Coag MDA Auto-Dimer kiti kullanılarak MDA II cihazından elde edilen sonuçlar değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS 19.0 paket programında Pearson Chi-square ve Fishers Exact Testi and Students-t Testi kullanılarak değerlendirildi. P<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Sonuç: Açıklanamayan infertilite etiyopatogenezinde hala netleşmemiş noktalar mevcuttur. Çalışmamızın sonucu, Faktör V Leiden ve Faktör II G20210A ve methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyonları varlığının ve D-Dimer yüksekliğinin açıklanamayan infertilite ile istatistiksel anlamda ilişkisi olmadığını göstermiştir. Ancak sonuçların güvenilir olması ve klinik olarak kullanılabilmesi için daha büyük hasta ve kontrol grubu gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Açıklanamayan İnfertilite, Herediter trombofili
Migrasyon-sedimentasyon yönteminin semen hazırlamadaki etkinliğinin santrifügasyon kullanılan yöntemle karşılaştırılarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda migrasyon-sedimantasyon yönteminin semen hazırlamadaki etkinliğinin santrifügasyon kullanılan yöntemle karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üremeye Yardımcı Tedavi ve Eğitim Merkezi'ne başvuran progresif ileri hareketli sperm oranı %10'un üzerinde olan erkek hastalar üzerinde yapılmıştır. İki farklı yöntemle (santrifüj-gradient-swim-up; SGS, migrasyon-sedimantasyon; MS) seçilen spermatozoonlar; hareketlilik, konsantrasyon, morfoloji, canlılık, DNA fragmantasyonu ve persiste histonların varlığı açısından incelenerek karşılaştırılmıştır. Yapılan çalışma neticesinde MS grubu örneklerde işlem sonrası spermatozoon sayı ve hareketliliğinin SGS grubuna kıyasla daha iyi olduğu, ancak gruplar arasındaki farkın anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Yine, SGS ve MS gruplarında sırasıyla; normal morfolojiye sahip spermatozoon oranı %12.19±6.45 ve %10.67±5.44, canlılık oranı %74.09±16.65, ve %70.45±16.78, DNA fragmantasyonu oranı %3.91±3.96, ve %2.95±3.33, persiste histon varlığı oranı %10.59±13.40, ve %8.86±7.89 olarak tespit edildi, ancak deney grupları arasında istastistiksel anlamlı fark bulunamadı. Sonuç olarak migrasyon-sedimentasyon yönteminin, santifüj kullanılan gradient-swim-up kombinasyonuna göre sperm seçme etkinliğinde anlamlı farklılık görülmemiştir. Migrasyon sedimentasyon, bir sperm seçme yöntemi olarak, motilite sorunu olmayan hasta örneklerinde güvenle kullanılabilir. Anahtar kelimeler: infertilite, migrasyon-sedimantasyon, santrifügasyon, sperm seçimi
Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu
Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.