İnterlökin 6
Bu konu başlığı altında 112 tez
90Y mikroküre tedavisinde anjiyojenik faktör düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişkinin araştırılması
Anjiyojenez kanser oluşumunda kritik bir süreç olup; tümör büyümesi, invazyonu ve metastaz potansiyeli için en önemli belirleyicilerden birisidir. 90Y mikroküre tedavisinde hasta seçimi ve prognoz tayini için daha iyi belirteçlere ihtiyaç vardır ve anjiyojenik faktörler bu bağlamda oldukça umut vericidir. Bu çalışmanın amacı 90Y mikroküre tedavisinde dolaşımdaki anjiyojenik belirteç bazal düzeylerinin ve tedavi sonrası değişimlerinin prognostik öneminin araştırılmasıdır. Çalışmaya primer ve metastatik karaciğer kanserli 22 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan tedaviden önceki gün ve tedavi sonrası 1,7 ve 30.günlerde kan örnekleri toplanmış ve bu örneklerden farklı anjiyojenik belirteçlerin (IL-6, IL-8, Ang-2, osteopontin, VEGF-A, HGF, PDGF-BB) düzeyleri ölçülmüştür. Tüm hastalara tedavi yanıtı değerlendirilmesi için anatomik (BT ve/veya MRG) ve moleküler ([18F]FDG PET-BT) görüntülemeler uygulanmış olup, genel sağ kalım süreleri, tedavi uygulanan karaciğer alanında erken tedavi yanıtları, tedavi alanın dışında kalan karaciğerde ve karaciğer dışında progresyon durumları mRECIST ve PERCIST kriterleri ve klinik takip ile belirlenmiştir. Çalışmada tedavi uygulanan karaciğer alanında hastalık kontrolü sağlanan (kısmi yanıt ve stabil hastalık), hedef dışı progresyon saptanmayan ve ekstrahepatik progresyon saptanmayan hastaların genel sağkalım süreleri diğer hastalardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Tedavi alanı dışında progresyon gelişen hastalarda tedavi sonrası 1. ve 7. günlerdeki Ang-2 düzeyleri, progresyon saptanmayanlara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Osteopontin 30. gün düzeyleri karaciğer dışında progresyon saptanan hastalarda saptanmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ang-2 düzeylerinin mutlak düzeylerinin yanı sıra tedavi öncesinden 1. güne ve 1. günden 30. güne değişim oranları tedavi alanı dışındaki karaciğerde progresyon saptanan ve saptanmayan hastalarda anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Benzer şekilde, tedavi edilen karaciğer bölgesinde hastalık kontrolü sağlanan ve sağlanmayan hastalar arasında PDGF-BB düzeylerinin tedavi öncesinden 1. güne değişim oranları anlamlı olarak fark göstermektedir. Sonuç olarak; 90Y mikroküre tedavisinde Ang-2, osteopontin ve PDGF-BB prognoz ön görüsü için ümit vadeden belirteçler olup, Ang-2 ve osteopontinin 90Y mikroküre tedavisi sonrası çeşitli zamanlardaki mutlak düzeyleri ile Ang-2 ve PDGF-BB'nin tedavi sonrası çeşitli zaman aralıklarındaki değişim oranları farklı prognoz gösteren hastaları başarılı şekilde ayırt edebilmektedir.
Covert hepatik ensefalopati tanısında klinik bulgular, critical flicker frequency testi ve enflamasyon göstergelerinin karşılaştırmalı değerlendirmesi
Hepatik ensefalopati karaciğer hastalığının ağır ve sık görülen komplikasyonlarından biridir. Ciddi şekilde hastanın ve hastaya bakan kişilerin yaşamlarını etkilemektedir. Bunun yanı sıra, siroz ile ilişkili bilişsel bozukluklar, karaciğer hastalıklarının diğer belirtilerinden daha fazla sağlık merkezlerine başvuru sebebidir. Altta yatan karaciğer hastalığı tedavi edilse de HE düşük yaşam beklentisi ve yüksek rekürrens riskine sahiptir. En hafif seyirli teşhirinde HE sadece dikkat, kısa süreli hafıza, psikomotor hız ve görsel-uzamsal odaklı psikometrik testlerin yanı sıra diğer beyin ve elektrofizyolojik ölçütleri bozmaktadır. Klinik belirtilere göre yapılan sınıflamada, minimal ve grade 1 Ensefalopati tablosuna "Covert" (Gizli); grade 2, 3 ve 4 Ensefalopati tablosuna "Overt" (Aşikar) Ensefalopati denmektedir. Özellikle grade 1 HE için, hafif hipokinezi, psikomotor yavaşlama ve dikkat eksikliği klinik değerlendirmede gözden kaçabilir. Bilişsel disfonksiyon tanısını koymak da klinik gözlem ve nörofizyolojik veya nöropsikolojik testler ile mümkün olabilmektedir. Zorluk bunların HE için özgün bulgular olmamasından kaynaklanmaktadır. Minimal HE'nin (MHE) isabetli teşhis oranını arttırmak için psikometrik ölçümler kullanılmıştır. Ancak bu testler kişilerin yaş ve eğitim durumundan etkilenmektedir. Yine Minimal HE'nin beyin fonksiyonları ile ilişkisini ortaya koymak için yapılan fMRI ve Arteriyal Spin Etiketleme teknikleri ile MR Görüntülemeleri erişim ve maliyet gibi engeller çıkarmaktadır. Hepatik ensefalopatiyi ortaya çıkarmak için kullanılan Nöropsikolojik testler arasında EEG ve critical flicker frequency (CFF) bulunmaktadır. Hastalığın patogenezinde halen en önemli faktör olarak amonyak gösterilmektedir. Ancak kandaki amonyak düzeyi ile HE derecesi paralellik göstermemektedir. MHE' li hastalarda bile beyin tarafından alınıp metabolize edilen amonyak miktarında ciddi artış olmaktadır. HE patogenezinde son dönemde gündemde olan konulardan biri de sistemik enflamasyon göstergeleri ve endotoksinlerdir. Klinik değerlendirmede kullanılan objektif testlerin ve prospektif çalışmaların sayısında azlık olması göze çarpmaktadır. Tüm bunlar HE'nin değerlendirilmesindeki zorluğu göstermektedir. Biz de bu veriler ışığında West-Haven sınıflaması kullanarak, hepatik ensefalopatisi olmayan siroz hastalarının ve Covert HE'li siroz hastalarının, psikometrik testler, CFF testi, venöz amonyak örneklemesi, serum endotoksin, IL-6, IL-18, TNFα düzeyleri açısından farklılıkları olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrca günlük pratikte sık kullanılan hemogram parametreleriden ortalama trombosit hacmi, nötrofil lenfosit oranı, lenfosit monosit oranı gibi enflamatuar göstergelerin yanı sıra albümin, INR, CRP, total bilirubin, trombosit sayısı gibi yaygın olarak kullanılan parametrelerin değerlendirilebileceğini düşünerek inceledik. Bunların dışında hastaların hekimleri tarafından HE tedavi veya proflaksi amacıyla reçete edilen ilaçlarla tedavi sonrasında ilacın biyokimyasal değerlere ve bu enflamasyon parametrelerine etkisini de araştırdık.
G protein ile birleştirilmiş östrojen reseptör agonist g1'in oleik asit kaynaklı akut akciğer hasarı üzerinde olası etki
Günümüzde akut akciğer hasarının(ALI-Acute Lung Injury) etkin tedavisi hala sınırlıdır. ALI ve ARDS(Acute Respiratory Distress Syndrome)'deki yüksek mortalite ve morbidite düzeyleri nedeniyle öncelikle akut akciğer hasarından korunmak önemlidir. Bu nedenle ALI/ARDS'nin önlenmesi daha fazla önem kazanmaktadır. ARDS'nin önlenebileceği risk grubundaki hastaların belirlenerek ARDS oluşmadan etkin tedavi ile hem ARDS'nin mortalite ve morbiditesinin hem de yüksek tedavi maliyetinin azaltılması öncelik haline gelmiştir. ALI/ARDS patofizyolojisi incelendiğinde bir dizi inflamatuar yanıtın sonucunda geliştiği görülmüştür. G1(G proteini kenetli östrojen reseptör agonisti)'in inflamasyonu cinsiyetten bağımsız şeklide baskıladığı çalışmalarla gösterilmesi üzerine bu çalışmada G1 in ALI/ARDS önlenmesine etkisini incelenmiştir. Çalışmada 46 Wistar Albino rat (23 dişi-23 erkek) kullanılarak 5 grup oluşturulmuştur. DMSO(Dimetilsülfoksit) kontrol grubu hariç gruplar 5 dişi+5 erkek olmak üzere toplamda 10 sıçandan oluşmaktadır. DMSO kontrol grubunda ise 3 dişi+ 3 erkek toplamda 6 sıçan kullanılmıştır. Tedavi ve antagonist gruba intraperitoneal olarak G1 ve G1+G15(G1 'in antagonisti) verildikten 30 dakika sonra kuyruk veninden oleik asit verilerekALI/ARDS oluşup oluşmadığı incelenmiştir. Ratlardan histopatolojik inceleme için akciğer doku örneklemesi ve kandan malondialdehit(MDA), myeloperoksidaz(MPO) ve İnterlökin-6(IL-6) düzeyleri bakılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde G1 verilen gruplarda histopatolojik olarak oleik asitin ARDS oluşturma etkisi azalmış olup sadece oleik asit verilen grupla arasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Biyokimyasal olarak da G1 verilen grupta MDA düzeyi oleik asit ile ARDS oluşturulan gruba göre anlamlı ölçüde düşük çıkmış olup IL6 ve MPO' da anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmanın sonucunda G1'in oleik asit ile oluşturulan akciğer hasarını önlediğini saptamış olduk. Anahtar Sözcükler: ALI/ARDS, G1, Oleik Asit
Deneysel sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve deksametazon'un TNF-α, interlökin (IL)-1β, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10 ve Maresin -1'e etkileri
Sepsis, ölüm nedenleri arasında önde gelen bir konumda bulunmaktadır. Ancak sepsisin etiyopatolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışma; çekal ligasyon ve delinme (CLP) yöntemi ile sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve dekzametazonun MaR-1, TNF-α, IFN-γ, IL-1, IL-2, IL-6, IL-8 ve IL-10 düzeylerine etkinliğinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi erkek ratlar kullanıldı. Bu ratlar rastgele olarak her bir grupta 7 rat olacak şekilde 7 deney grubuna (grup 1: kontrol, grup 2: sham, grup 3: sepsis, grup 4: sepsis + salin, grup 5: sepsis + setirizin, grup 6: sepsis + deksametazon, grup 7: sepsis + deksametazon + setirizin) ayrıldı. Grup 1 (kontrol) ve grup 2 (sham) dışındaki diğer gruplarda sepsis CLP yöntemiyle oluşturuldu. Grup 4' sadece salin, grup 5'e setirizin, grup 6'ya deksametazon, grup 7'ye setirizin ve deksametazon birlikte uygulandı. Deney başlatılmadan önce tüm ratların fiziksel bulguları ve vücut ısıları kaydedildi. Deneyin 4. saatinde kuyruk venlerinden ve deneyin 16. saatinde vücut ısıları tekrar ölçülerek tüm ratlar sakrifiye edilirken kan örnekleri alındı. Ayrıca deneyin 16. saatinde karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek dokuları alınarak histopatolojileri yapıldı. Sepsis gelişen hayvanlarda vücut sıcaklıklarının belirgin şekilde yükseldiği, genel halsizlik, çevresel uyaranlara karşı duyarsızlık ve hareketsizlik gözlemlendi. Sepsis grubundaki (G3, 4, 5, 6, 7) hayvanlarda nötrofil ve beyaz küre sayısının arttığı, lenfosit sayısının azaldığı tespit edildi. Setirizin ve deksametazon uygulanan (G5, 6, 7) gruplarda nötrofil sayılarında anlamlı azalma gözlemlenirken lenfosit sayılarında ise artış gözlemlenmiştir. Sepsise bağlı olarak, diğer (G3, 4, 5, 6, 7) gruplarda kayda değer şekilde artan interlökin miktarlarına karşılık MaR-1 miktarlarının anlamlı (p<0,05) olarak azaldığı görüldü. Setirizin ve deksametazon uygulamasının MaR-1 miktarlarını belirgin şekilde arttırdığı interlökin miktarlarını ise anlamlı (p<0,05) bir şekilde azalttığı belirlendi. Setirizin ve deksametazonun kombine olarak uygulanmasının daha etkili olduğu belirlendi. Bu çalışma sepsisin tanısı ve izlenmesinde MaR-1'in potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, setirizin ile deksametazonun, özellikle de kombinasyonunun sepsis tedavisinde önemli bir seçenek olabileceğini gösterdi.
Çocuklarda akut spontan ürtikerin kronik spontan ürtikere progresyonunda etkili olabilecek faktörlerin araştırılması
Ürtiker fiziksel bir tetikleyici olmadan altı haftadan kısa sürerse akut spontan ürtiker (ASÜ); uzun sürerse kronik spontan ürtiker (KSÜ) olarak tanımlanır. Klinik görünüm olarak aynı, süre olarak farklı olan bu iki tablo patogenez, tetikleyici ve prognoz açısından da farklılık gösterir. Çocuklarda akut olarak başlayan ürtikerin neden bazı çocuklarda altı hafta ile sınırlandığı, bazı çocuklarda kronikleştiği ile ilgili veriler oldukça sınırlıdır. Bu çalışmamızda ASÜ ile başvuran çocuklarda ürtikerin kronikleşme oranının ve bu duruma etki edebilecek klinik ve laboratuvar faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla Pamukkale Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri ve Çocuk Acil Servisine, 1 Mart 2022 ve 1 Mart 2023 tarihleri arasında ürtiker ile başvuran ve ASÜ tanısı alan 18 yaşından küçük hastalar çalışmaya dahil edildi. Başvuruda hastaların tüm demografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra süre, tetikleyici, ürtiker aktivite skoru (ÜAS) gibi ürtiker ile ilişkili özellikler kaydedilerek KSÜ patogenezi ve prognozunda etkili olabilecek laboratuvar parametreleri için kan alındı. Başvurudan itibaren birinci ve altıncı haftanın sonunda telefon görüşmeleri ile hastaların ürtikerlerinin devam edip etmediği sorgulandı. Altıncı haftanın sonunda ürtikeri devam eden hastalar KSÜ tanısı aldı. Kronik spontan ürtiker ve ASÜ tanısı alan hastaların başvurudaki klinik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. Toplam 211 (%53 kız) hastanın başvuru yaşları ortanca 6,2 yıldı (çeyrekler arası aralık 3,4-10,3). Başvuruda ÜAS ortanca değeri 3'tü (çeyrekler arası aralık 2-4). Altıncı haftanın sonunda toplam ürtiker süresi altı haftadan kısa süren 204 (%96,7) hasta ASÜ; altı haftadan uzun süren 7 (%3,3) hasta ise KSÜ kabul edildi. Başvuruda ÜAS, KSÜ ve ASÜ grubunda benzerken; antihistamin kullanımı (sırasıyla %85,7 ve %45,1, p=0,034); daha önce benzer şikayetin varlığı (sırasıyla %71,4 ve %19,1, p=0,001); fiziksel ürtikerin spontan ürtikere eşlik etme oranı (sırasıyla %42,9 ve %1, p<0,001); yedinci gün ürtikerin devam etme oranı (sırasıyla %85,7 ve %10,3, p<0,001); anti tiroglobulin otoantikor pozitifliği (sırasıyla %14,3 ve %1, p=0,004), anti nükleer antikor (ANA) pozitifliği (sırasıyla %57,1 ve %22,6, p=0,035) KSÜ grubunda ASÜ grubuna göre belirgin olarak daha fazlaydı. Periferik kan lökosit sayısı ise ASÜ grubunda KSÜ grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (sırasıyla ortanca 9840 ve 7000/µL, p=0,021). Her iki grupta serum trombosit aktive edici faktör (PAF) (sırasıyla ortanca 0,85 ve 0,82 ng/mL, p=0,898) ve interlökin-6 (IL-6) (sırasıyla ortanca 8,53 ve 5,31 IU/mL, p=0,451) düzeyleri benzerdi. Serum triptaz düzeyi ASÜ grubunda KSÜ grubuna göre daha yüksekti ancak fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (sırasıyla ortanca 4,1 ve 2,7 µg/L, p=0,055). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde kronikleşmeyi etkileyen en önemli faktörlerin yedinci gün ürtikerin devam etmesi (OR: 71,7; %95GA: 4,31-1193,76, p=0,003) ve daha önce benzer şikayetin olması (OR: 39,5; %95GA: 1,70-920,21, p=0,022) olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamız ASÜ ile başvuran çocuklarda kronikleşme oranını gösteren literatürdeki ilk çalışma olup bu oranı çalışma grubunda %3,3 olarak bulmuştur. Ayrıca çocuklarda ASÜ'nün KSÜ'ye progresyonunda etkili olabilecek en önemli faktörün daha önce herhangi bir zamanda ürtiker yaşamış olmak ve başvurunun yedinci gününde ürtikerin hala devam etmesi olduğu bulunmuştur. Çalışma bulgularımızın akut ürtiker ile başvuran çocuklar arasında kronikleşme açısından yüksek riske sahip olanların takibinin daha yakın yapılabilmesi açısından klinisyenlere yararlı olacağını umuyoruz. Anahtar kelimeler: Ürtiker, akut ürtiker, kronik ürtiker, ürtiker aktivite skoru, triptaz, trombosit aktive edici faktör, interlökin-6.
Obezitenin ortodontik diş hareketi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu prospektif randomize klinik çalışmanın amacı, obez bireylerde kanin distalizasyonu sırasında diş eti oluğu sıvısında kemik remodelingini biyokimyasal olarak değerlendirmek ve normal kilolu bireyler ile karşılaştırmaktır. Aynı zamanda obez bireylerde diş hareketinin hızı ölçülerek normal kilolu bireyler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 12-18 yaş aralığında, Angle Sınıf II maloklüzyon nedeniyle maksiller birinci premolar diş çekimi yapılarak tedavi edilmesi planlanan 18 obez, 18 normal kilolu toplam 36 hasta dahil edilmiştir. Gruplar WHO obezite sınıflamasına göre VKİ persantili %16-85 olan normal kilolu grup ve VKİ persantili ≥%95 olan obez grup şeklinde oluşturulmuştur. Dişlerin ortodontik olarak seviyelenmesi sonrası kanin distalizasyonu için NiTi kapalı sarmal yaylar ile 150 gr kuvvet uygulanmıştır. Çalışma süresince hastalardan distalizasyon kuvveti uygulanmadan önce (T0), kuvvet uygulandıktan 24 saat sonra (T1), 7. gün (T2), 14. gün (T3) ve 21. gün (T4) periopaper yardımı ile DOS örnekleri alınmıştır. Elde edilen DOS örneklerinden leptin, RANKL, OPG ve IL-6 marker seviyeleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. DOS örnekleri alınan zaman dilimlerine (T1,T2,T3,T4) ek olarak 28. gün (T5) ve 3. ay (T6) ağız içi tarama yöntemi ile dijital model kayıtları elde edilmiştir. Elde edilen dijital modeller üzerinden kanin dişin hareket miktarı hesaplanmıştır. Çalışma toplam 3 ay sürmüştür. Bulgular: Biyokimyasal marker ölçümlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Leptin, RANKL, OPG ve IL-6 seviyeleri obez grupta, normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (p<0.05). DOS hacmi, plak indeksi, gingival indeks ve sondlamada kanama indeksi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Dijital model ölçümlerinde tekrarlanabilirlik oranı yüksek bulunmuştur (SKK-0.990). Diş hareket miktarı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmanın ilk 21 günündeki leptin düzeyinin değişimiyle diş hareketi arasındaki ilişki incelendiğinde, korelasyon katsayısı çalışma grubunda r=-0.002 (p=0.994) ve kontrol grubunda r=-0.121 (p=0.634) olarak hesaplanmıştır. Buna göre, leptin düzeyindeki değişim ile diş hareketi arasında istatistiksel olarak anlamlı, doğrusal bir ilişki yoktur. Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre, diş hareketinden sorumlu olan biyomarker seviyeleri obez ve normal kilolu bireyler arasında farklılık göstermektedir. Diş hareket miktarı açısından gruplar arasında fark yoktur. Leptin seviyesi ile diş hareket miktarı arasında ilişki bulunmamıştır. Anahtar kelimeler: Obezite, leptin, RANKL, OPG, IL-6, ortodontik diş hareketi
Deneysel kolit modelinde hesperidinin olası koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu araştırma hesperidinin asetik asit ile kolit oluşturulmuş ratlarda olası koruyucu ve tedavi edici etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, ağırlıkları 250-350 g arasında değişen toplam 28 adet dişi Wistar Albino türü dişi rat kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ratlar rastgele 4 eşit gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna gavaj ile %0.5 karboksimetil selüloz diğer gruplar ile eşit hacimde uygulanmıştır. Kolit grubuna asetik asit ile kolit oluşturulmuş ve gavaj ile %0.5 karboksimetil selüloz diğer gruplar ile eşit hacimde uygulanmıştır. Koruyucu tedavi/Pretedavi grubuna asetik asit ile kolit oluşturulmadan önce 7 gün gavaj ile 150 mg/kg/gün hesperidin ve gavaj ile %0.5 karboksimetil selüloz diğer gruplar ile eşit hacimde uygulanmış ve 7 günün sonunda asetik asit ile kolit oluşturulmuştur. Tedavi/Posttedavi grubuna asetik asit ile kolit oluşturulduktan sonra 7 gün boyunca 150 mg/kg hesperidin uygulanmıştır. Kan örneklerinden uygun örnekler ile biyokimyasal analizler, kolon dokuları üzerinde histopatolojik değerlendirmeler yapılmıştır. Veri analizinde "tek yönlü varyans analizi" (one-way ANOVA) yöntemi uygulanmıştır. Değerlendirmelerde p<0,05 olan durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir, anlamlı çıkan verilerde post-hoc testi (Tukey) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda; tedavi ve koruyucu gruplarında Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ve İnterferon-gama (IFN-γ) değerlerinde, sadece tedavi grubunda Total Oksidan Seviyede (TOS), sadece koruyucu grupta İnterlökin-6 (IL-6) değerinde azaltıcı şekilde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar saptanmıştır (p<0.05). Hesperedin histopatojik iyileşme sağlamış ancak asetik asitin oluşturduğu doku hasarını anlamlı derecede azaltmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada hesperedinin antioksidan ve antiinflamatuvar etkinlik sergileyerek kolitin yarattığı oksidatif hasarı ve nispeten doku hasarını iyileştirebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Hesperidin, İnterferon-gama, İnterlökin-6, Rat, Ülseratif Kolit.
LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolü, skleroderma klinik bulgular ile kolerasyonu, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF α düzeyleri ile ilişkisi
Amaç: Çalışmamızın amacı LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolünü, skleroderma klinik bulgular ile korelasyonunu ve TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α düzeyleri ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Prospektif çalışmanın örneklemi, Eylül 2020 – Eylül 2021 ayları arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğinde SSc tanısı alan 40 hasta ve 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin serumunda LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri ölçüldü. Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. Hastaların LRG1 ortalaması 253,99±52,26, kontrol grubunda yer alan bireylerin LRG1 ortalaması ise 189,18±30,67 idi (p<0,001). Hastaların TGF-β ortalaması 548,95±588,93, kontrol grubunda yer alan bireylerin TGF-β ortalaması ise 310,68±101,80 idi (p=0,016). Hastaların TNF‐α ortalaması 180,40±142,31, kontrol grubunda yer alan bireylerin TNF‐α ortalaması ise 114,76±25,43 idi (p=0,003). Hastaların IL-6 ortalaması 44,58±36,05, kontrol grubunda yer alan bireylerin IL-6 ortalaması ise 28,53±6,56 idi (p=0,007). Hastaların VEGF ortalaması 747,96±562,36, kontrol grubunda yer alan bireylerin VEGF ortalaması ise 434,25±196,36 idi (p=0,022). LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Yapılan ROC analizi neticesinde SSc hastalarının tanısında serum LRG1 düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. LRG1'in SSc patogenezindeki rolünün belirlenmesi için prospektif tasarımda ve geniş hasta kohortunda yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, skleroderma, LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α
Bipolar bozukluk hastaları, birinci derece akrabaları ve sağlıklı kontrollerde serum pannexin 1, IL-6, TNF alfa, S100B ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bipolar bozukluk; ciddi işlev kaybı ile seyreden, manik, depresif, karma ataklar ve remisyon dönemleri ile karakterize, kronik seyirli bir psikiyatrik hastalıktır. Bu çalışma ile bipolar bozukluk hastalarında serum pannexin 1, IL-6, TNF alfa, S100B ve oksidatif stres parametrelerinin düzeylerinin araştırılması, hastalığın etyopatogenezinde nöroinflamatuar süreçlerin rolünü araştırmak amacıyla bir aday biyobelirteç olan pannexin serum düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesine başvuran 18-65 yaş aralığında Bipolar Bozukluk tanısı almış toplam 80 hasta, 46 birinci dereceden bipolar bozukluk hasta yakını ve 50 sağlıklı kontrol grubu alınmıştır. Hastaların onamı alındıktan sonra sosyodemografik özellikleri ve klinik verileri ekte örneği sunulan forma kaydedilmiştir. Hastalara Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D) ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS) ve Kısa İşlevsellik Derecelendirme Ölçeği (KİDÖ) ölçekleri uygulanmıştır. Serum pannexin 1, IL-6, TNF alfa, S100B düzeyleri ELISA yöntemiyle, serum TAS ve TOS düzeyleri ADVİA 1800 cihazında kolorimetrik yöntemle çalışılmıştır. İstatistiksel analizlerde Mann Whitney-U, Student t, Kruskal Wallis ve Spearman Korelasyon testleri kullanılmış ve p<0,05 önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların Panx1, IL-6, TNF alfa, S100B, TOS ortalamalarının kontrol grubundan yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Hastalık süresi ile TNF alfa düzeyi arasında anlamlı ilişkiye rastlanmıştır. CGI, YMRS, HAM-D VE KİDÖ ölçekleri ile pannexin 1 seviyeleri arasında anlamlı ilişki olmadığı görülmüştür. Lityum kan düzeyi 0,5-1,2 mEq/L aralığında olan hastaların Panx1 ortalamalarının (6,08±3,94), lityum düzeyi 0,5 mEq/L'nın altındaki hastaların Panx1 ortalamalarına (4,34±2,83) kıyasla yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,026). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda bipolar bozukluk olgularının, serum pannexin 1 düzeylerinde anlamlı yükseklik saptanmıştır. Gruplar arasında serum IL-6, TNF alfa, S100B, TOS düzeyleri arasında istatiksel anlamlı farklılık olduğu görülmüştür. Bipolar bozukluk tedavisinde önemli ajanlardan biri olan lityum ile pannexin 1 arasında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Pannexin 1, inflamasyon, S100B, oksidatif stres, lityum
Obez hastalarda, metabolik sendrom ve tip 2 diabetes mellitus gelişiminde inflamatuvar süreçlerin yeri ve öneminin belirlenmesi
Amaç: Adipoz doku tarafından inflamatuvar sitokinlerin salınımı, metabolik sendrom ve Tip 2 Diabetes Mellitus gelişimiyle ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmada obezite, metabolik sendrom ve Tip 2 Diabetes Mellitus gelişiminde inflamatuvar süreçlerin yeri ve öneminin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya 160 katılımcı dahil edildi. Katılımcılar BKİ, NCEP-ATP III ve IDF metabolik sendrom ve ADA diyabet tanı kriterleri kullanılarak sınıflandırıldı. Katılımcıların, CRP, IL-6, TNF-alfa düzeyleriyle, lökosit ve alt grupları sayıları inflamatuvar süreçlerin değerlendirilmesinde kullanıldı. Tüm veriler SPSS paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda, CRP ve IL-6 değerlerinin obezlerde obez olmayan gruba göre daha yüksek; BKİ, kilo, bel çevresi, trigliserit ve HOMA-IR ile de pozitif yönlü korele bulundu. Lökosit sayıları ve eozinofil hariç tüm lökosit alt grupları obez hastalarda obez olmayan gruba göre daha yüksek; obez olmayan grupta lökosit, lenfosit ve bazofil sayısı Obez+MetS grubuna göre ve lökosit, nötrofil, monosit ve eozinofil sayıları Obez gruba göre daha düşüktü. Lökosit düzeylerinin, kilo BKİ, bel çevresi, glikoz, TG, HbA1c ve HOMA-IR değerleri ile pozitif yönlü, HDL-K düzeyleri ile de negatif yönlü korele bulundu. Gönüllüler, IDF kriterlerine göre gruplandırıldığında CRP ve IL-6 seviyeleri en yüksek Obez+T2DM grubundaydı. Obez olmayan grupta CRP düzeyleri Obez+T2DM grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Sonuç: Sonuçlarımız, obezite, MetS ve T2DM gelişiminde inflamatuvar parametrelerin bir gösterge olabileceğini desteklemektedir. Bu parametrelerin özellikle yeni tanı almış hasta gruplarında incelenmesinin önemli olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, metabolik sendrom, Tip 2 Diabetes Mellitus, inflamasyon, CRP, IL-6, TNF-α, lökosit ve alt grupları
COVID-19 virüsü ile enfekte olan ve olmayan septik şok tanısı ile takip edilen hastalarda ve COVID-19 virüsü ile enfekte olan hastalarda trimetilamin n-oksit (TMAO), IL-1 beta, IL-6,IL-10, LPS ve TNF-alfa düzeylerinin hastalığın klinikopatolojik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması
İnflamasyon, herkeste meydana gelen ve bağışıklık sisteminin vücudu çeşitli hastalık veya yaralanmalara karşı korumak amacıyla oluşturduğu bir tepkidir. İnflamasyona sebep olan çeşitli etkenler olmakla birlikte en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virüs, riketsiya, mantar, protozoon ve helmintler gibi COVİD-19 da bir etkendir. Birçok hastalıkta olduğu gibi inflamasyon ve sepsiste de mikrobiyata ve disbiyozisin yerinin önemli olduğu son yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Mikrobiyata hastalığın seyrinde, morbidite ve mortalite üzerinde etkili olduğu düşünülen diğer bir faktördür. Serum trimetilamin N-oksit (TMAO) seviyesi yaşa, cinsiyete, alışkanlıklara, ek hastalıklara ve mikrobiyotaya bağlı olarak farklılık göstermektedir. İnflamasyon yolağında açığa çıkan; İnterlökin-1β (IL-1β), İnterlökin 6 (IL-6), İnterlökin-10 (IL-10), Tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa), lipopolisakkarit (LPS) gibi inflamatuar moleküller bu sürecin başlamasında, durdurulmasında düzenleyici rol alırlar. Bu regülasyonun bozulması inflamasyonun sepsis ve septik şok tablosuna ilerlemesine sebep olur. Amacımız tüm bu varsayımlardan yola çıkarak mikrobiatanın ve TMAO'nun inflamasyon, COVİD-19, sepsis ve septik şok için biyobelirteç olup olamayacağını araştırmaktır. Septik tabloda olmayan COVİD-19 ile enfekte hastalarda, COVİD-19 ile enfekte septik şok tablosundaki hastalarda ve COVİD-19 ile enfekte olmayan septik şok tablosundaki hastalarda TMAO düzeylerinin hastalarda tanısal öneme sahip olup olmadığını, hastalığın erken tanısında bir tetkik olarak kullanılıp kullanılamayacağını ve mikrofloradaki bozulmanın yansıması olan barsak endotoksemisi ile TMAO'nun bu hastalıklardaki düzeylerini inceledik. Ayrıca TMAO dışında, hasta gruplarında IL-6, IL-10, IL-1beta, TNF-alfa ve LPS düzeylerini ve bu parametrelerin birbirleriyle arasındaki ilişkiyi inceledik. Çalışmaya septik tabloda olmayan COVİD-19 ile enfekte 40 hasta, COVİD-19 pozitif septik şok tablosundaki 40 hasta, COVİD-19 negatif septik şok tablosundaki 40 hasta ve sağlıklı 40 kontrol birey olmak üzere toplam 160 olgu dahil edildi. Çalışmamızda; TNF-α ile IL-1β düzeyleri hasta gruplarında kontrol gruplarından anlamlı derecede daha düşük (p<0,001) ve IL-6 ile IL-10 ise anlamlı derecede daha yüksek (p<0,001) seviyede tespit edilmiştir. IL-1β özellikle COVİD-19 ile enfekte olan gruplarda daha da anlamlı düşüş göstermiştir. IL-6 ise COVİD-19 ile enfekte olan gruplarda daha da artmıştır. LPS düzeyi COVİD-19 ile enfekte olan sepsisli grupta diğer gruplara kıyasla aşırı derecede yüksek saptandı. TMAO düzeyi ise sepsisli grupta diğer gruplardan anlamlı derecede daha yüksek (p<0,001) değerlerde ölçüldü. Bu sonuçlar bize TMAO'nun sepsis ve septik şok tablosunda biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha geniş popülasyona sahip, çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Septik şok, SARS-CoV-2, COVİD-19, TMAO
Yenidoğan sepsisinde serum hepsidin düzeyinin c reaktif protein ve interlökin 6 düzeyleriyle karşılaştırılması
Çalışmamızda, sepsis tanısı almış prematüre ve term yenidoğanlarla, sağlıklı prematüre ve term yenidoğanlarda hepsidinin serum seviyesinin belirlenmesi, hepsidinin, C reaktif protein ve İnterlökin 6 ile korelasyonunun saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı DPÜ Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat 2017- Eylül 2017 tarihleri arasında doğan yenidoğanlarda yapıldı. Çalışmaya 11 sepsis tanılı term, 19 sepsis tanılı prematüre yenidoğan, 11 sağlıklı term ve 19 sağlıklı prematüre yenidoğan dahil edildi. 37. gestasyonel haftadan önce doğan yenidoğanlar prematüre, 38-42. gestasyonel hafta arasında doğan yenidoğanlar term yenidoğan grubunu oluşturdu. Çalışma gruplarına konjenital anomalisi, perinatal asfiksisi, inrtakraniyal kanaması olan ve kan transfüzyonu alan bebekler dahil edilmedi. Çalışmada term yenidoğan grubu ile prematüre yenidoğan gruplarının gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli ve örnekleme günleri gibi demografik verilerinin yanı sıra CRP, IL-6, hepsidin, beyaz küre sayısı, Htc, hemoglobin, trombosit, MCV değerlerine ve kan kültürü sonuçlarına da bakıldı. Elde edilen verilerin analizinde, SPSS 23.0 programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya toplam 60 yenidoğan alındı. Hepsidin değerinin term sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 926,34±303,00 ng/mL, term sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 401,23±92,07 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Hepsidin değerinin prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 1223,22±370,39 ng/mL, prematüre sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 415,12±107,99 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Bununla birlikte term sepsis tanılı yenidoğan grubunun hepsidin düzeyi ile beyaz küre sayısı, hemoglobin, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). Prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunun ise hepsidin düzeyi ile doğum ağırlığı, beyaz küre sayısı, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). İnflamasyon sırasında salınımının IL-6 aracılı olduğu bilinen hepsidinin serum seviyesinin IL-6 ve sepsis tanısında sıklıkla kullandığımız CRP ile pozitif korelasyonu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan, sepsis, hepsidin, C reaktif protein, interlökin 6
Çölyak hastalarında periodontal durumun serum ve dişeti oluğu sıvısı tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Periodontal hastalıklar primer etyolojik faktörü mikrobiyal dental plak olan, enflamatuar hücre birikimi, bağ dokusu ve alveoler kemik yıkımıyla karakterize hastalıklardır. Çölyak hastalığı gastrointestinal sistemi tutan, patogenezinde genetik, immünolojik ve çevresel faktörlerin rol aldığı, otoimmun ve inflamatuar hastalıklardır. Her iki hastalığın immünopatogenezinde ortak noktalar ve benzerlikler olmakla birlikte serum TNF-α ve IL-6 gibi sitokin seviyelerinde artış tespit edilmiştir. Çalışmamızın amacı hem çölyaklı hem sistemik olarak sağlıklı bireylerin periodontitisli veya periodontal açıdan sağlıklı olma durumlarındaki serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) TNF-α ve IL-6 seviyelerini karşılaştırmaktır. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Periodontoloji AD'na sistemik açıdan sağlıklı, periodontal kontrolleri için başvuran 42 sağlıklı birey (Periodontal sağlıklı 21 birey-SS, periodontitis teşhisi konulmuş-SP 21 birey); Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D., Gastroenteroloji B.D'ndan periodontal muayene amacıyla yönlendirilen (En az 6 ay diyetine uymamış ve/veya yeni teşhis edilmiş, serolojik testleri pozitif) 42 çölyaklı birey (Periodontal değerlendirme sonrası periodontal sağlıklı teşhisi konulmuş-ÇS 21 birey, periodontitis teşhisi konulmuş-ÇP 21 birey) üzerinde yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarında serum, DOS TNF-α değerleri ÇS grubunda SS grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. SP grubunda SS grubuna, ÇP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α, IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). SP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). ÇP grubunda serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri SP grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemekle birlikte serum IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001).
Deksametazonun KOAH'lıların bronş epitel hücrelerinde inflamatuar sitokin salınımına etkisi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının (KOAH) tedavisinde steroid direnci ciddi sorun oluşturmaktadır ve altta yatan mekanizmalar ile bronş epitel hücrelerinin (BEH) bu süreçteki rolü yeterince bilinmemektedir. Çalışmamızda, primer BEH kültürlerinde deksametazonun (DEKS) sitokin salınımı üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. KOAH'lı, sigara içen ancak KOAH gelişmeyen (sigaralı) ve sigara içmemişolan (sigarasız) hastaların cerrahi ile alınan bronş eksplantlarından BEH kültürleri elde edilerek, interlökin (İL)-1ß yokluğunda ve varlığında DEKS (0, 0,1nM, 1 nM, 10 nM, 100 nM) ile 24 saat inkübasyonun bu hücrelerden granülosit makrofaj-koloni stimüle edici faktör (GM-CSF), İL-6 ve İL-8 salınımı üzerine olan etkilerine bakıldı. İL-1ß maruziyeti sonrasında tüm gruplarda sitokin salınımı bazal düzeye göre anlamlı olarak arttı. BEH kültürlerinden GM-CSF salınımına bakıldığında, İL-1ß'sız ortamda bu sitokinin düzeyi sigaralı grupta, sigarasız ve KOAH'lı gruplara göre daha yüksek gözlenirken, ortama İL-1ß eklendiğinde bir fark gözlenemedi. İL-6 düzeyleri ise hem bazal koşullarda hem de İL-1ß ile indüksiyondan sonra, sigaralı ve KOAH'lı grupta sigarasız gruba kıyasla daha yüksekti. Bazal İL-8 salınımı, İL-1ß ile indüksiyondan sonra KOAH'lı grupta sigaralı ve sigarasız gruplara göre artmıştı. DEKS verildikten sonra sigarasız grupta bazal GM-CSF düzeyi değişmezken, ortamda İL-1ß bulunduğunda, DEKS bütün gruplarda bu sitokin düzeyini azalttı. İL-6 düzeyleri sigaralı grupta hem bazal koşullarda hem de İL-1ß varlığında DEKS tarafından baskılanırken, sigarasız grupta sadece İL-1ß yokluğunda İL-6 düzeyi azaldı. İL-8'e bakıldığında, DEKS bu sitokinin düzeyini sigarasızlarda İL-1ß varlığında ve yokluğunda inhibe ederken, KOAH'lılarda İL-1ß verilen gruplarda İL-8 düzeyini azalttı. Sonuç olarak, bulgularımız DEKS'in BEH'lerinde inflamatuar sitokin salınımını baskıladığını, KOAH'lı hücrelerin DEKS'in bu etkisine kısmen de olsa dirençli olduklarını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: KOAH, primer bronş epitel hücreleri, deksametazon, GM-CSF,İL-6 , İL-8
Şizoaffektif bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin serum düzeyleri ve affektif semptomlarla ilişkisi
ŞİZOAFFEKTİF BOZUKLUĞU OLAN HASTALARDA İNFLAMATUAR BELİRTEÇLERİN SERUM DÜZEYİ VE AFFEKTİF SEMPTOMLARLA İLİŞKİSİ Dr. Şengül Şahin Uzmanlık Tezi, Psikiyatri Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Abdurrahman ALTINDAĞ Mayıs 2013, 80 sayfa Amaç: Şizofreni, iki uçlu bozukluk ve major depresyonda serum inflamatuar belirteç düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada şizoaffektif bozukluk hastalarında serum IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ? ve hsCRP düzeyleri ve duygudurum dönemleriyle ilişkisine bakılmıştır. Yöntem: DSM-IV?e göre şizoaffektif bozukluk iki uçlu tip tanısı konulan 40 hasta ve 39 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgilendirme formu uygulandı. Hasta ve kontrollerden venöz kan örnekleri alındı. Serum IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ? ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu ve vücut kitle indeksi?ne göre düzeltilmiş değerler kovaryans çoklu analiz (ANCOVA) ile test edildi Bulgular: Serum hsCRP düzeyi hasta grubunda kontrollere kıyasla anlamlı oranda yüksek saptandı. IL-4 düzeyi ise hasta grubunda anlamlı oranda düşüktü. Kontrollerle kıyaslandığında hsCRP düzeyi depresif dönem hastalarında anlamlı yüksek, IL-4 düzeyi ise manik dönem hastalarında anlamlı oranda düşük bulundu. IL-2, IL-6, TNF- ? düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Sonuçlarımız şizoaffektif bozuklukta bazı immünolojik değişiklikler olduğunu ve bu durumun şizoaffektif bozukluk iki uçlu tipte duygudurum dönemlerindeki klinik farklılık ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizoaffektif bozukluk, duygudurum, IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ?, hsCRP
Kronik hepatit C'li hastalarda serum ferritin, hepsidin, transferrin ve transferrin reseptörünün sitokin düzeyleriyle ilişkisi
Kronik hepatit C (KHC) enfeksiyonu major küresel halk sağlığı sorunlarından biridir. KHC'li hastalarda serum demir belirteçlerinin artmasıyla birlikte karaciğer hasarı daha da kötüye gidebilir. Son yıllarda keşfedilen, karaciğerden sentezlenen bir protein olan hepsidinin, demir metabolizmasında önemli regülatör olduğu, enflamasyon ve enfeksiyonla indüklendiği düşünülmektedir. Proinflamatuar sitokinler antiviral immün yanıtlarda önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı; KHC'li hastalarda demir metabolizması serum belirteçleri olan hepsidin, ferritin, transferrin ve transferrin reseptörü ile proinflamatuar sitokinlerden tümör nekroz faktörü (TNF)-α ve interlökin (IL)-6 seviyeleri arasındaki olası ilişki araştırıldı. Kronik hepatit C tanısı almış 100 hasta ve 50 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Serum ferritin, hepsidin, transferin, transferrin reseptörü, IL-6 ve TNF-α düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. KHC'li hasta grubunda, hepsidin değeri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük iken, ferritin ve IL-6 seviyeleri anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.05). Bununla birlikte transferrin ve transferrin reseptörü değerleri ise her iki grupta anlamlı bir farklılık göstermedi (p>0.05). TNF-α ile hepsidin, ferritin ve transferrin reseptörü değerleri arasında (sırası ile r:0.283, r:0.326, r:0267 ve p<0,05) ayrıca IL-6 ile hepsidin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı (r:0.259 p<0.05). Bizim sonuçlarımız KHC'li hastalarda serum hepsidin seviyeleri ile karaciğer enflamasyonu ile oluşan proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-α ve IL-6 parametreleri arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Bu çalışma sonuçlarının kronik hepatit C'li hastaların klinik seyir ve progresyonunda önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ferritin, Hepatit C, Hepsidin, IL-6, TNF-α.
Metabolik sendromda serum kalprotektin düzeyi ve inflamatuvar belirteçlerle ilişkisi
Metabolik Sendrom (MetS) abdominal obezite, dislipidemi, hipertansiyon, insülin direnci (diyabet veya glukoz intoleransı ile birlikte veya değil), mikroalbuminemi ve protrombotik durum ile karakterizedir. Obezitenin ve MetS'in kronik inflamatuar bir durum olduğu kabul edilmektedir. MetS'in patogenezinde abdominal obeziteyi oluşturan yağ dokusundan köken alan metabolik ürünler, hormonlar ve sitokinler aracılığıyla meydana gelen protrombotik ve inflamatuvar yanıt yatmaktadır. İnflamatuvar bir belirteç olan kalprotektinin MetS ile ilişkisini gösteren yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı MetS ve obezitede serum kalprotektin düzeylerinin TNF-α , IL-6ve hs-CRP, insülin direnci, lipid profilleri ile ilişkisini araştırmak ve böylece hastalığın tanısına, takibine ve tedavisinin yönlendirilmesine katkı sağlamaktır. Çalışmaya 40 MetS, 40 obez ve 35 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 115 kişi dahil edildi.Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi (BÇ), SKB (mmHg), DKB (mmHg), OGTT, AKŞ, HbA1c, total kolesterol (TK), LDL-K, HDL-K , trigliserid (TG), insülin, HOMA-IR, hemogram ve hs-CRP verileri ölçüldü. Serum kalprotektin, TNF-α, IL-6 düzeyleri ELİSA metodu ile çalışıldı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılmış ve P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. MetS, obez ve sağlıklı grupların kalprotektin, TNF-α, IL-6, hs-CRP inflamatuar belirteçleri üç grup için karşılaştırıldığında anlamlı fark vardı. Kalprotektin, IL-6, hs-CRP düzeyleri için p=0,001, TNF-α için p= 0,009 idi. Çoklu karşılaştırmada ise alt gruplar arasında incelendiğinde kalprotektin, TNF-α, IL-6, hs-CRP için MetS ve kontrol grubu arasında ayrıca obezite ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına karşın MetS ve obez grupları arasındaki anlamlı fark bulunmadı. Kalprotektinin MetS tanı kriterleri olan HDL-K, TG düzeyleri ile korelasyonu yoktu (p>0.05). Kalprotektinin VKİ, kilo, bel çevresi, HOMA, TNF-α, IL-6, hs-CRP, SKB ve DKB ile korelasyonu anlamlı idi. Sonuç olarak. obezitede ve MetS'de kalprotektin yüksekiği VKİ arttıkça artmaktadır. MetS'in tanı kriterlerinden olan düşük HDL-K ve TG yüksekliğinin bunun üzerinde etkisi bulunmamaktadır. Obezite ve MetS'de artmış VKİ, insülin direnci ve bunun sonucu gelişen inflamasyon belirteçleri kalprotektin düzeylerinde yükselmeye neden olabilir. Anahtar kelimeler: Kalprotektin, Metabolik Sendrom, TNF-α, IL-6, hs-CRP
Romatoid artritli hastalarda anti-TNF tedavilerinin serum prohepsidin düzeyine etkisi
Amaç: Romatoid artrit (RA) kronik, sistemik ve otoimmun inflamatuar bir hastalık olması nedeniyle pek çok doku ve organı etkiler. Her ne kadar romatoid artritin etyopatogenezi tam olarak anlaşılamamış olsa da IL-6'nın romatoid artrit patogenezinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Peptid yapısında küçük bir hormon olan hepsidinin sentezi ekstrinsik ve intrinsik demir yüklenmesi, anemi ve hipoksi ile düzenlenir. Ayrıca hepsidin üretimi düzenleyici sitokinler, IL-6 ve inflamasyon ile indüklenir. Çalışmamızda RA'lı hastalarda hastalık aktivite skorlarının, hepsidinin biyoöncülü olan prohepsidin ile ilişkisini ve Anti-TNF tedavilerinin prohepsidin düzeyine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon/Romatoloji polikliniğine Nisan 2014-Mart 2015 tarihleri arasında başvuran ve 2010 ACR/EULAR klasifikasyon kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış olan 18-75 yaş arası 59 hasta ile yaş ve cinsiyet uyumlu 64 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların demografik bilgileri ve hastalığa spesifik karakteristik özellikleri kaydedildi. Hastalık aktivitesini, şiddetini ve özürlülük düzeyini HAQ, VAS, DAS28 ile yaşam kalitesi SF36 ile değerlendirildi. Saat 8.00-10.00 arasında, 8-10 saatlik açlıktan sonra hastalardan ve kontrollerden kan örneği alındı. Prohepsidin düzeylerini ölçmek için enzimle bağlanmış immün sorbent yöntemi (Enzyme-Linked İmmune Sorbent Assay, ELİSA) kullanıldı. Sonuç: Hasta grubunda ve kontrol grubunda prohepsidin düzeyi karşılaştırıldığında hastalarda prohepsidin düzeyi medyan değeri kontrol grubuna göre yüksekti fakat arada istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Çalışmamızın etkinliğine katkı sağlamak için erken dönem ve hiç medikal tedavi almamış olan RA hastalarının değerlendirileceği daha uzun süreli ve daha çok vaka örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Castleman hastalarında BRAF gen mutasyon sıklığının saptanması
Giriş ve Amaç: Castleman Hastalığı nadir görülen bir lenfoproliferatif hastalıktır. Hastalığın IL-6 salınımı, HIV/HHV-8 ile ilişkisi bilinmektedir ancak patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. BRAF geni mitojen aktive olmuş protein kinaz (MAPK) yolağının önemli komponentelerinden biri olan B-Raf proteinini kodlar. Bu yolağın düzensizleşmesinde ve gen mutasyonlarında karsinom oluşumunda artış gözlenmiştir. BRAF mutasyonları malign melanom, kolorektal kanser, ovaryan karsinom, tiroid papiller karsinom ve tüylü hücreli lösemide gösterilmiştir. Kanser oluşumunda rolü olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Castleman Hastalığında BRAF gen mutasyon varlığını belirlemeyi ve hastalığın bazı klinik verilerini ve bunların prognoz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 8 farklı merkezde 2007-2014 yılları arasında Castleman Hastalığı tanısı almış 34 hastanın doku örnekleri kullanılmıştır. Hastaların bazı klinik ve labaratuar bulguları retrospektif olarak tarandı. PCR yöntemi ile BRAF gen mutasyon varlığı değerlendirildi. Hastalara ait yaş, cinsiyet, histopatolojik tip, klinik tip, yaşam süresi ve bazı labaratuar bulguları istatistiksel yöntem ile değerlendirildi. Bulgular: Dokuların hiçbirinde BRAF gen mutasyonu saptanmadı. Vakaların büyük çoğunluğunu (%75.6) hiyalen vasküler varyant oluşturmaktaydı. Hastalar tutulum bölgesine göre servikal, torakal ve abdominal olarak 3'e ayrıldı. Hastaların çoğunluğunda (%61.7) servikal bölge tutulumu saptandı. Birden fazla bölge tutulumu olan hasta sayısı 10 (%29.4) idi. Plazma hücreli varyantın erkeklerde görülme sıklığı anlamlı oranda yüksekti (p=0.006). Plazma hücreli grupta yaş ortalaması anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0.006). Plazma hücreli varyantta sedimantasyon ve CRP değerleri hiyalen vasküler varyanta göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0.05). Birden fazla bölge tutulumu olan hastalarda hepatomegali ve/veya splenomegali bulunması anlamlı oranda yüksekti (p <0.05). Sadece radyoterapi veya radyoterapiye ek olarak kemoterapi alan hastaların 3 yıllık sağ kalımı sadece kemoterapi alan hastalara göre daha yüksek saptandı (p=0.001). Yaşam süresi hiyalen vasküler varyantta ve tek bölge tutulumu olanlarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Sonuç: Bu çalışma Castleman Hastalığı ile ilgili ülkemizde yapılan en kapsamlı çalışma olmakla birlikte, çalışmamızda hastalığın klinik, histopatolojik ve prognositik özellikleriyle ilgili önemli bilgiler elde edilmiştir.
Pelvik enflamatuar hastalık tanısı olan hastalarda endometrial-endoservikal IL-1ß, IL-6, IL-10 düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Pelvik inflamatuar hastalıkta endoservikal-endometriyal dokudaki proinflamatuar sitokinlerin(IL-1β, IL-6 ve IL-10) tedavi öncesi ve sonrasında düzeylerini karşılaştırdık. Bununla da pelvik inflamatuar hastalıkta sitokinlerin patogenezdeki ve hastalığın progresyon sürecindeki rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Hastalık kontrol ve önleme merkezi (CDC) kriterlerine göre majör kriterlerden ikisine eşlik eden en az bir minör kriteri olan 10 Pelvik inflamatuar hastalık (PIH ) tanısı almış ve beraberinde ultrasonografide veya tomografide adneksiyel kitle izlenen 10 tuboovaryan apse (TOA) tanısı almış ve 19 kontrol grubu hastası çalışmaya alındı. PIH ve TOA olgularda tedavi öncesi ve 14 günlük antibiyoterapi sonrası endoservikal-endometriyal dokuda IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri çalışıldı. Ayrıca, tedavi öncesi ve tedavi sonrası serum lökosit, nötrofil ve C reaktif protein düzeyleri değerlendirildi. Bu belirteçler kontrol grubu ile de karşılaştırıldı. Bulgular : TOA ve PIH olgularla kontrol grubu olgulari arasinda gravida ve parite açısından kıyaslamalarda anlamlı bir fark gözlenmemiştir. PIH ve TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-6 ve IL-10 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-1β düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası Lökosit , nötrofil ve CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Ancak PIH olgularında serumda Lökosit ve nötrofil düzeyleri ile serumda aynı markerlerin tedavi sonrası düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlemlenmedi (p>0,05), sadece serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). PIH ve TOA olgularinin doku örneklerinde IL-1β, IL-6 ve IL-10 ve serumda Lökosit ve nötrofil düzeylerinin tedavi sonrası ile kontrol grubunda aynı markerlerin düzeyleri arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç : IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri PIH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu sitokinlerin doku düzeylerinin belirlenmesi PIH tanısında ve hastalığın progresyonunun öngörüsünde yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Interlökin-1β (IL-1β), Interlökin-6 (IL-6 ), pelvik inflamatuar hastalık , proinflamatuar sitokinler.
Bakteriyel, aseptik ve tüberküloz menenjitli çocuklarda serum ve beyin-omurilik sıvısı (BOS) interlökin 6 (İl-6) ve interlökin-8 (Il-8) düzeyleri
VII. TÜRKÇE ÖZET BAKTERİYEL, ASEPTİK VE TÜBERKÜLOZ MENİNJİTLİ ÇOCUKLARDA SERUM VE BEYİN-OMURİLİK SIVISINDA İNTERLÖKİN-6 VE İNTERLÖKİN-8 SEVİYELERİ Bu çalışma; bakteriyel meninjitli 17 (Gmp I), aseptik meninjitli 11 (Grup II) ve tüberküloz meninjitli 10 (Grup III) çocuk hastanın serum ve BOS interIökin-6 (İL-6) ve İL-8 düzeylerini araştırmak amacıyla yapıldı. Kültürleri de steril olmak üzere, BOS bulguları normal olan ve febril konvülziyon nedeni ile lomber ponksiyon yapılan 12 çocuk hasta kontrol grubu olarak araştırıldı. Grup I veSU'de serum ve BOS İL-8 düzeylerinin çok arttığı izlendi. Grup I velll'deki hastaların serum ve BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri aseptik meninjitli hastalardan ve kontrollerden istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Bakteriyel ve tüberküloz meninjitli çocuklarda BOS İL-6 ve İL-8 düzeylerinin çok yüksek değerlerde bulunması, bu sitokinlerin subaraknoidal aralıkta üretildiğinin ve daha sonra hastalığın erken döneminde ve sitokin kaskadının başlangıcında kan-beyin bariyerinden sistemik dolaşıma geçtiğinin kanıtıdır. Her üç grupta da BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile diğer enflamatuar BOS bulguları arasında bir ilişki saptanmadı. Bu çalışmada bakteriyel meninjitli hastalar iki alt gruba ayırıldılar. Grup la'da semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran 9 bakteriyel meninjitli hasta, Grup Ib'de ise semptomlar başladıktan 12 saatden daha geç sürede başvuran 8 hasta vardı. Grup la' da, semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran hastalarda BOS İL-6 (ört: 948.6 pg/ml) ve BOS İL-8 (ort: 816.1 pg/ml) düzeyleri Grup Ib'ye göre (ort: sırasıyla, 338.9, 195.5 pg/ml) istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0.005, p<0.001). Serum İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile başvuru öyküsündeki zaman aralığı arasında bir ilişki saptanmadı. İL-6 ve İL-8'in serum ve BOS düzeyleri arasındaki ilişki çok anlamlı bulundu (sırasıyla; r=.7456, r=.7175) (p<0.001). Anahtar kelimeler: Bakteriyel meninjit, aseptik meninjit, tüberküloz meninjit, serebrospinal sıvı, serum, interlökin-6, interiökin-8, çocukluk çağı. 54
Polikistik over sendromlu kadınlarda cerrahi olmayan periodontal tedavinin IL-6, IL-10 ve ANXA-1 seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Polikistik over sendromu (PKOS) tüm dünyada kadınların %4-21'ini etkileyen; hiperandrojenizm, polikistik overler ve ovulatuvar disfonksiyon ile karakterize olan endokrin bozukluklardan biridir. PKOS'un periodontal hastalık ile birlikte lokal ve sistemik proenflamatuvar belirteçler üzerinde etkisi olduğu gösterilmekle beraber aralarındaki ilişki belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı PKOS ve gingival enflamasyona sahip bireylerin periodontal tedaviye verdiği klinik ve biyokimyasal yanıtı sistemik sağlıklı bireylerle karşılaştırmak ve annexin-1 (ANXA1) biyobelirtecinin gingival enflamasyondaki rolünü araştırmaktır. Çalışmamız 40 PKOS teşhisi konmuş ve 40 sistemik sağlıklı toplam 80 gönüllü ile yürütüldü. Tüm bireyler periodontal muayeneleri yapıldıktan sonra dört gruba ayrıldı. a) PKOSPS (polikistik over sendromu tanısı alan sağlıklı periodonsiyuma sahip bireyler, n=20); b) PKOSG (polikistik over sendromu ve gingivitis tanısı alan bireyler, n=20); c) SG (sistemik olarak sağlıklı ve gingivitis tanısı alan bireyler n=20); d) SPS (sistemik olarak sağlıklı ve sağlıklı periodonsiyuma sahip bireyler, n=20). Çalışmaya dahil edilen tüm gönüllülerin jinekolojik ve ultrasonografik muayenesi yapılıp antropometrik ölçümleri kaydedildikten sonra hormonal tahlilleri alındı. Periodontal durumun değerlendirilmesi amacıyla çalışma başlangıcında ve gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası 6. haftada klinik periodontal ölçümler alındı. İnterlökin-6 (IL-6), IL-10 ve ANXA1 seviyelerini değerlendirmek amacıyla çalışma başlangıcında ve gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası 6. haftada diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve tükürük örnekleri alındı. Tüm örneklerin biyokimyasal analizi enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) yöntemi ile yapıldı. İstatistiksel analizler sonucunda, PKOS gruplarında sistemik sağlıklı gruplara göre modifiye Ferriman-Gallwey indeksi, LH/FSH oranı, DHEAS, AS değerlerinin daha yüksek (p<0.05) olduğu görülürken FSH değerinin ise daha düşük (p<0.05) olduğu tespit edildi. Cerrahi olmayan periodontal tedavi sonucu sondalamada kanama ve plak indeksi skorlarında iyileşme ve DOS hacminde azalma (p<0,001) olduğu belirlendi. DOS IL-6, IL-10 ve ANXA1 başlangıç konsantrasyonlarının periodontal sağlıklı gruplarda daha yüksek (p<0.05) olduğu; ilave olarak, cerrahi olmayan periodontal tedavi sonucu gingivitis gruplarında konsantrasyon miktarlarında artış (p<0.05) olduğu saptandı. Tükürük IL-6 konsantrasyonunun gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası azaldığı (p<0.05) ayrıca IL-10 ve ANXA1 konsantrasyonlarının anlamlı değişmediği (p>0.05) saptandı. ROC analizi sonuçlarına göre AUC değeri 0,974, duyarlılığı %90 ve özgüllüğü %95 olarak bulunan DOS ANXA1 biyobelirtecinin gingivitis için anlamlı (p<0.0001) olduğu tespit edildi. Bu çalışmanın sınırları dahilinde gingivitis tedavisi sonucunda klinik periodontal parametreler ve biyokimyasal parametreler ile ortaya konan iyileşmenin PKOS ve sistemik sağlıklı bireylerde benzer olduğu ve DOS ANXA1 konsantrasyonunun gingival enflamasyonda ayırt ediciliğinin yüksek olduğu sonucuna varıldı.
Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol
The prognostic value of interleukin 6 in patients with soft tissue sarcoma
This study was aimed to evaluate the prognostic values of IL-6 in patients with soft tissue sarcoma and some biochemical parameters in experimental tests. The results showed the female patients groups excel significantly in male patients with soft tissue sarcoma (STS) recorded 36 females with a percentage 60 % while the male recorded 24 with a percentage 40 %, also the female of control group recorded 42 female with percentage of 70 % while the male recorded 18 with the percentage of 30 %. Results revealed that the patients group significantly reduced the average age as compared to control group which recorded 42.30 years while in control group recorded 67.35 respectively. The tumor size of the patient's group was recorded 10,71 cm with a standard deviation 3.05. The results to important of RBC, HbA1c, GOT, GPT and CRP serum when compared to the control group. The correlation between ALP and STS showed that the patient group had significantly higher mean ALP in serum blood than the control group. The patient group recorded 136.40 U/L of ALP, whereas the control group recorded 68.05 U/L. The results showed that no significant correlation between total bilirubin, IL8 and hemoglobin, Vitamin D, WBC, platelet, and STS between the two tested groups.