Inhibitor

112 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Trichophyton türleri üzerine propolis ve kurkumin ekstratlarının antifungal aktivitesinin ve sinerjistik etkisinin araştırılması

Zehra Özlem Ünal, Trichophyton türleri üzerine propolis ve kurkumin ekstratlarının antifungal aktivitesinin ve sinerjistik etkisinin araştırılması, Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2019. Dermatofitler, yüzeyel mantar infeksiyonları içerisinde en çok karşılaşılan infeksiyonlar olan dermatofit infeksiyonuna sebep olurlar.Besin kaynağı olarak keratini kullanırlar ve deri, saç, tırnakta yaygın olarak bulunurlar.Dermatofitler içerisinde en sık karşılaşılan türler Trichophyton türleridir. Trichophyton türleri deri, saç ve tırnaklarda infeksiyona sebep olurlar, eşeysiz üreme özelliğine sahiptir ve antropofilik özellik gösterirler.Trichophyton türlerinin tedavisinde bir çok antifungal görev almaktadır.Bu antifungallerin tedavide bazen yetersiz olması mantar öldürücü etkisi olan daha iyi terapötik ajanların araştırılmasına yol açmıştır.Yakın zamanda yapılmış çalışmalarda kurkumin ve propolisin bu tür uygulamalar için uygun maddeler olduğu öne sürülmüş ve araştırmalar bu yönde hız kazanmıştır.Bu çalışmada 100 Trichophyton izolatının kurkumin ve propolisin antifungal etkisinin ve sinerjistik etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya 11 Ekim 2011 – 08 Nisan 2017 tarihleri arasında klinik ve poliklinik örneklerinden izole edilerek saklanan 100 Trichophyton izolatı dahil edildi. Örneklerin %42'si saçtan, %23'ü deriden, %35'i tırnaktan izole edildi. İlk olarak izolatların propolis ve kurkumin minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile belirlendi. Sinerjistik çalışma için sıvı mikrodilüsyon dama tahtası yöntemi kullanıldı.Çalışma sonucunda kurkumin ve propolisin hem ayrı ayrı hem de birlikte antifungal etkisi olduğu belirlendi. Bu çalışma literatürde tarayabildiğimiz kadarıyla Trichophyton izolatlarının kurkumin ve propolisin sinerjistik etkisinin çalışıldığı ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Trichophyton türleri, MİK, MFK, Kurkumin, Propolis, Sinerjistik etki

Antifungal ajanlarKurkuminPropolis+3
Zehra Özlem Duran
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Vankomisin, metisilin duyarlı teikoplanin dirençli bakterilerin direnç paternlerinin belirlenmesi

İnsanlarda mikrobiyota elemanlanları olan Stafilokoklar toplum ve hastane kaynaklı infeksiyonların en önemli etkenlerindendir. Metisilin dirençli Stafilokok suşlarında glikopeptid antibiyotikler kullanılır. Metisilin direncinin belirlenmesinde otomatize sistemlerin kullanımının artmasıyla düşük ve yanlış MIK sonuçlarında bile glikopeptid antibiyotiklerin kullanımını arttırmıştır. Bu sonuç vakalarda glikopeptid direncinin geliştirmesini hızlandırmıştır. Artan direnç infeksiyonların tedavisinde zorluklara neden olmuş bu da vakalarda genetik temelin araştırılmasıyla farklı tedavi yöntemlerinin bulunmasının amaçlanmasına yönlendirmiştir. Çalışmamızda laboratuvar örneklerinden izole edilen Staphylococcus suşları incelenmiştir. 30 suşun 3'ü S. aureus, 27'si KNS olarak tespit edilmiştir. Bu suşlar Kirby Bauer disk difüzyon yöntemi ile metisilin, fusidik asit, penisilin, tetrasiklin, trimetoprim-sülfametoksazole, siprofloksasine, klindamisin, eritromisin ve gentamisine direnç olanları belirlenmiştir. Vankomisin ve teikoplanin mikrodilüsyon yöntemi ile duyarlılık durumları belirlenmiştir. Çıkan sonuçlarda teikoplanin dirençli olan suşlara PCR yöntemi ile tcaRAB gen bölgesindeki mutasyonların varlığı araştırılmıştır. PCR ile mutasyon varlığı analiz edilen 15 stafilokok suşunun, 10 tanesi metisilin dirençli, vankomisin duyarlı ve teikoplanin dirençli, 5 tanesi metisilin, vankomisin duyarlı teikoplanin dirençli olarak tespit edilmişti. PCR sonuçlarına göre, teikoplanin dirençli 15 suşta gen bölgeleri amplifiye olmuştur. Sonuçta hastane enfeksiyonlarının etkin tedavisi ve mutasyonlarla oluşan direncin minumuma indirilmesinde teikoplanin dirençlinin genetik temelinin araştırılması alınacak önlemlerin belirlenmesi için önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Stafilokok, Metisilin, Vankomisin, Teikoplanin, MIK, PCR

MetisilinPolimeraz zincirleme reaksiyonuStaphylococcus+5
Nalin Gümüşçü
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik myeloid lösemi hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerinin tedavi yanıtı ile ilişkisi; retrospektif çalışma

AMAÇ: KML,BCR-ABL'yi barındıran, Ph kromozomu ile ilişkili bulunan ilk insan malignitesidir. TKİ'lerin kullanımından önce, medyan sağ kalım 5-7 yıldı. TKİ'lerin kullanımı 10 yıllık sağ kalım oranını yaklaşık %80-90 arasında arttırdı. TKİ nin tedaviye girmesiyle tedavi yanıtları ve sağkalımı belirleyen yeni prognostik skorlama sitemlerinin kullanımı gündeme gelmişti. ELTS TKİ kullanan hastalarda güncel olarak kullanılmakta olan prognostik skorlama sitemidir. Çalışmamızın TKİ ile tedavi altında olan KML hastalarımızda tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin tedaviye yanıtı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, 2010-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve takip edilmiş 50 KML hastası alındı. Hastaların demografik verileri, tam kan sayımı sonuçları (hemoglobin, lökosit, platelet, periferik yaymada eozinofil ve bazofil oranları) splenomegali varlığı, aldığı tedaviler, TSY ve MMY'leri, risk skorları, periferik kan yayması ve BCR-ABL gen transkript ölçümleri retrospektif olarak toplandı. BULGULAR: Çalışmamıza 19'u kadın ,31'i erkek 50 KF-KML hastası alındı. KML hastalarının 25'ine sadece imatinib verilirken 25 hastada ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. Çalışmamızda tanı anındaki lökosit sayısı daha düşük olan hastaların, birinci basamak tedavide TSY ve MMY verme oranı daha yüksek saptandı. Ayrıca tanı anındaki trombosit sayısı daha yüksek olan hastaların TSY varlığı oranı daha düşük saptandı.Yüksek Hgb değerlerine sahip olan hastaların daha erken TSY ve MMY ulaşıldığı gözlemlendi. Splenomegali varlığı 6.,9.,12. Ay TSY ve 12., 24.ay MMY varlığına etkisi tek faktörlü ve 24.ay MMY etkisi çok faktörlü analizimizde istatiksel olarak anlamlı bulundu. Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk grubuna kıyasla TSY oranları daha düşük olduğu görüldü. SONUÇ:Çalışmamıza katılan KML hastalarında anemi derinleştikçe tedavi yanıtını olumsuz etkilediği şeklinde yorumlandı. Tanı anındaki yüksek periferikyaymadaki bazofil oranı, yüksek lökosit ve trombosit sayısı kötü prognozla ilişkili bulundu. Tanı anında splenomegali varlığında tedavi yanıtının olumsuz etkilendiği saptandı.Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk gruplarına kıyasla TSY insidansınıazaltığı görüldü. Anahtar Kelimeler:Kronik Myeloid Lösemi, Tirozin Kinaz İnhibitörleri, Prognoz, İnsidans

Lösemi-miyeloidLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitifPrognoz+3
Dilara Koç Şeramet
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Nefroloji polikliniğinde takibi yapılan hastalarda Sodyum-glukoz ko-transporter-2 (SGLT-2) inhibitörlerinin kullanımının değerlendirilmesi

Erişkin nüfusun yaklaşık %10'unda en az bir çeşit böbrek hasarı olduğu ve böbrek hastalığı olanlarda yaşam kalitesinin düşük, mortalite ve morbiditenin 10-30 kat daha yüksek olduğu bilinmektedir. Sodyum glukoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibitörlerinin, renoprotektif ve kardiyoprotektif etkileri sebebiyle son yıllarda diyabetik ve non-diyabetik hastalarda kullanımı artmıştır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Nefroloji Bilim Dalı polikliniğinde takibi yapılan hastalarda SGLT-2 inhibitörlerinin kullanımının böbrek hastalığı ve prognozuna olan etkisinin ve hastaların kullandığı diğer ilaçların nefrotoksisite riski açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Çalışma Eylül 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında prospektif olarak yürütülmüş ve toplam 72 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 36 (%50)'sı kadın ve genel yaş ortancası (minimum-maksimum) 65 (35-83) yıldır. Hastalar ortanca 4 ay süre ile takip edilmiş olup, 2 yıllık (p=0,227) ve 5 yıllık (p=0,165) böbrek hastalığı ve kardiyovasküler hastalık risk puanlarında (p<0,001) azalma saptanmıştır. Hastaların kullandığı nefrotoksik ilaç sayısı ve nefrotoksisite puanı ortalama (±standart sapma) 1,76 (±0,91) ve 1,51 (±0,85) olarak saptanmış ve empagliflozin kullanan hastalarda nefrotoksisite skoru 1,69 (±0,93) olarak gözlenmiştir. Böbrek hastalığı olan hastaların yaşam kalitesi; hastalığın semptom ve problemleri açısından iyi (ortalama: 88,51); hastanın fiziksel durumuna olan etki açısından daha kötü (ortalama: 42,53) olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, böbrek hastalarında SGLT-2 inhibitörlerinin kullanımının klinik sonuçlara olumlu etkileri gösterilmiş olmakla birlikte, hastalarda kullanılan diğer ilaçların da, özellikle nefrotoksisite açısından, klinik eczacılar tarafından değerlendirilmesi ve multidisipliner bakım hizmetlerinin sunulması ile tedavi sürecinde başarı oranını artırabilecektir. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, yaşam kalitesi, nefroloji, klinik eczacı

EczacılarHasta takibiNefroloji+3
Zeynep Öztürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik myeloid lösemi hastalarının ikinci ve üçüncü basamak tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörü moleküllerin etkinlik, yan etki, sağkalım açısından geriye dönük analizi

Kronik Myeloid Lösemi (KML); pluripotent hematopoietik kök hücrelerin artmış tirozin kinaz aktivitesi sonucu patolojik düzeyde klonal çoğalmasıyla karakterize myeloproliferatif bir bozukluktur. KML erişkin çağı lösemilerinin yaklaşık olarak %15-20'sini oluşturur. Tirozin kinaz inhibitörleri dünyasında KML tedavisinin amacı, normal sağkalım süresi ve iyi yaşam kalitesidir. Bu çalışmanın amacı; kronik myeloid lösemi tanısı ile kliniğimizde izlenen hastaların ilk basamak tedavide yanıt oranları, ilk basamak tedavi sonrası ikinci ve üçüncü basamak TKİ tedavisine geçilme oranları, TKİ basamak sayısına etki eden faktörler, ikinci kuşak TKİ olan nilotinib ve dasatinib tedavilerinin etkinlik, yan etki, sağkalım, moleküler yanıt derinliği, moleküler remisyon süresi, MY 4.0 ve MY 4.5 hedeflerine ulaşma oran ve süreleri bakımından geriye dönük incelenmesidir. Çalışmaya 1 Ocak 2002 ve 1 Haziran 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından kronik myeloid lösemi tanısı ile izlenen 105 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda KML tanısı ile ortanca takip süresi 89(2-334) ay olarak hesaplanmıştır. Tanı anında 102(%97,1) hasta kronik fazda, 2(%2) hasta akselere fazda, 1(%1) hasta ise blastik fazda tanı aldı. Çalışmaya dahil edilen 105 hastadan 3 (%2,9) tanesinin tedavi ve izlem sürecinde akselere faza geçiş yaptığı tespit edildi, yine 3 (%2,9) hastanın izlem sürecinde blastik faza ilerlediği görüldü. KML çalışma hastalarımızda 5 yıllık sağkalım oranı %96,8  0,019 olarak hesaplandı. Takipler sırasında herhangi bir nedenle ölüm 6(%5,7) hastada gerçekleşmiştir. KML hastalarında prognostik skorlama sistemleri ile genel sağkalım ilişkisi incelendiğinde ELTS risk grupları ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0,003). ELTS risk skoru yüksek olan gruptaki hastalarda genel sağkalım daha kötü olma eğilimindeydi. Sokal, Hasford ve EUTOS risk grupları ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmaya dahil edilen 105 hastadan 61(%58) tanesi ilk basamakta imatinib tedavisi ile remisyonda izlendi, 43(%40,9) hastada ikinci basamak TKİ tedavisine geçilmesi gerekti, 14(%13,3) hastada ise üçüncü basamak TKİ tedavisine geçildiği görüldü. Tanıda varyant Ph kromozomu varlığı ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptandı (p:0,029), varyant Ph kromozomu taşıyan hastaların tamamının ikinci basamak TKİ tedavisine geçtiği görüldü. Hastaların tanıda hesaplanan Hasford, Sokal, EUTOS ve ELTS risk grupları ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. İlk basamak TKİ tedavisinde 3.ay ve 6.ayda moleküler yanıtsız olma durumu ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla p:0,014, p<0,001). İkinci basamak tedavide 26(%60,5) hastanın dasatinib, 17(%39,5) hastanın nilotinib tedavisi aldığı görüldü. İkinci basamak tedavide dasatinib ile ortanca takip süresi 39(3-102) ay, nilotinib ile ortanca takip süresi 36(2-85) ay olarak hesaplandı. İkinci basamak TKİ tedavisinde erken moleküler yanıt elde etme açısından dasatinib ile nilotinib tedavileri arasında dasatinib lehine olmak üzere, istatistiksel olarak sınırda anlamlı fark bulundu ancak; ikinci basamak tedavide moleküler remisyonda kalma süreleri, MY 4.0 ve MY 4.5 yanıt hedeflerine ulaşma oranları, MY 4.0 ve MY 4.5 yanıtlarına ulaşma süreleri açısından dasatinib ve nilotinib tedavileri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak KML ikinci basamak tedavisinde dasatinib ve nilotinib benzer etkinliğe sahiptir ve KML hastalarının genel sağkalımını öngörmede ELTS risk skorlama sistemi diğer skorlama sistemlerine göre daha başarılıdır.

LösemiLösemi-miyeloidLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+5
Yasemin Evlendi
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Mikrotübül inhibitörlerinin kanser hücrelerinde tehlike-ilişkili moleküler desen düzeylerine etkisinin araştırılması

. Kanser hücreleri hızlı ve kontrolsüz çoğalan hücrelerdir. Vinorelbin ve kolşisin gibi kemoterapötikler hücre döngüsüne ve DNA sentez mekanizmasına etki eder; mikrotübüllerin polimerazyonunu veya depolimerizasyonunu engelleyerek hücrelerin G2/M fazında tutulmasına neden olur. Vinorelbin mikrotübüllerin sonunda bulunan vinka bağlanma bölgesine bağlanarak mikrotübüllerin uzamasını engeller. Kolşisin ise çözünür formda bulunan tübülin dimerlerine bağlanarak tübülin-kolşisin kompleksi oluşturur. Bu tez çalışmasının hipotezi kapsamında hücre canlılığına zarar vermeyen konsantrasyonda uygulanan mikrotübül inhibitörleri nedeniyle G2/M fazında tutuklanan kontrol fibroblast ve kanser hücrelerinde immünolojik tehlike-ilişkili moleküler desen (danger associated molecular pattern,DAMP) moleküllerinin artış göstermesi incelenmiştir. Bu amaçla NIH/3T3, L929, 4T1, B16-F10 hücrelerinde, vinorelbin ve kolşisinin subtoksik konsantrasyonu belirlendi. Bu ajanların 10 saat ve 20 saat boyunca uygulanmasıyla G2/M oranında artış izlendi. Bu hücreleri senkron edebilmek amacıyla serum starvasyonu yapıldığında G0/G1 fazında tutulma görüldü. Senkron hale getirilmiş hücrelere vinorelbin ve kolşisin uygulandığında da 20 saat süren inkübasyonlarda G2/M oranında belirgin artış görüldü. Bu bulgular hücre iskeletindeki bozulma görüntülenerek doğrulandı. Hücre döngüsü blokajı altında gelişen hücresel stresin neden olduğu DAMP artışının belirlenmesi amacıyla 7 farklı DAMP geninin ifade düzeyindeki değişim incelendi. Vinorelbin ve kolşisin etkisi ile farklı koşullarda Hmgb1, Nlrp3, Il33, Hsp70, Hsp90, Ppia ve H3.3 DAMP genlerinin mRNA düzeyinde artış belirlendi. Hücre dışına salınan DNA molekül artışı ve HMGB1 proteininin nükleusun dışına çıkışı ile de stres durumu doğrulandı. Sonuç olarak, vinorelbin ve kolşisin mikrotübül polimerizasyonunu bozarak hücre döngüsünün G2/M fazında tutulmasına neden oldu. Hücre döngüsündeki bu blokajın hücresel stres oluşturduğu ve DAMP ifadesinde artışa neden olabildiğine dair yeni bulgular elde edildi.

KolşisinNeoplazm kök hücreleriVinorelbin+2
Sakine Ulusoy
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı Lamiaceae familyası bitkilerinin osteoartrite karşı etkilerinin matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) inhibitör etki tayini ile tespiti

Lamiaceae (Ballıbabagiller) familyası, dünyanın birçok bölgesinde yaygın olarak bulunan geniş bir familyadır. Taşıdıkları uçucu yağlar ve çeşitli fenolik bileşikler sayesinde ilaç ve kozmetik endüstrisinde, gıda ve baharatçılıkta, özellikle de parfümeride önemli bir yere sahiptirler. Osteoartrit, hayat kalitesini düşüren, yaygın bir eklem rahatsızlığıdır. Osteoartrit oluşumu ile birlikte matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) enziminin seviyesi artmaktadır. Tedavide sıklıkla MMP-3 enzim inhibitörleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada Lamiaceae familyasına ait Ajuga chamaepitys (L.) Schreber, Lamium purpureum L., Phlomis pungens Willd., Salvia cryptantha Montbret & Aucher Ex Bentham, Scutellaria orientalis L., Sideritis montana L., Stachys annua (L.) L., Teucrium chamaedrys L. ve Thymus longicaulis C. Presl. bitkileri ile okaliptüs, kekik, Niaouli, limon, servi, akgünlük, zencefil, mercanköşk, ardıç ve Romen papatyası uçucu yağlarının MMP-3 enzimini hangi oranda inhibe ettiği ilk kez tayin edilmiştir. Sonuçlar osteoartritte yaygın olarak kullanılan Abelmoschus esculentus L. (bamya) tohumu ve glukozamin içeren ürünlerle (Osteobi-flex® ve Glukorax®) karşılaştırılmıştır. Bamya tohumu ve glukozamin içeren ürünlerin MMP-3 inhibitör etkileri bu çalışma ile ilk kez tespit edilmiştir. Tüm sonuçlar, test edilen materyallerin glukozamin içeren ürünler (Osteobi-flex® ve Glukorax®) kadar güçlü MMP-3 enzim inhibitör etkiye sahip olduklarını göstermiştir. Sonuç olarak; çalışmaya konu olan Lamiaceae familyası bitkilerinden elde edilen ekstrelerin ve test edilen uçucu yağların osteoartritte önemli bir potansiyele sahip oldukları bulunmuştur.

EnzimlerLamiaceaeMatriks metalloproteinaz 3+2
Lina Tahravi
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

CORM2 molekülünün penil dokuda vasküler tonus üzerine etkisi

Amaç: Erektik disfonksiyon temelinde endotel bozukluğun geliştirdiği çok boyutlu bir hastalık olmakla birlikte hipertansiyon, diyabet gibi kardiyvasküler hastalıkların erken belirtisi olarak düşünülmektedir. Son yıllarda kardiyovasküler hastalıklarda gazotransmitterlerin önemi giderek artmıştır. Gazotransmitter olarak bilinen NO, H2S ve CO arasındaki etkileşim birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu çalışmadaki amaç CO donörü olan CORM-2'nin corpus cavernosumda gevşeme yanıtları üzerine etkilerinin ve diğer gazotransmiterler olan NO ve H2S aracılı yanıtlarla ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: CO'nun H2S ve NO ile ilişkisinin araştırılması için fare korpus kavernosum dokularında NO inhibitörü olan L-NAME ve H2S inhibitörü olan AOAA varlığında kümülatif CORM-2 yanıtları alınmıştır. Endojen H2S' e CORM-2 etkisini değerlendirebilmek amacıyla CORM-2 inkübasyonu yapılmış dokularda kümülatif L-sistein yanıtları alınmıştır. Bir diğer deney setinde ise CORM-2'nin yukarıda bahsedilen inhibitörler varlığında H2S' e etkisinin değerlendirilmesi amacı ile metilen mavisi analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: H2S inhibitörü olan AOAA varlığında alınan CORM-2 yanıtları endotelli ve endotelsiz dokularda farklılık göstermektedir. L-NAME varlığında alınan CORM2 yanıtlarında kontrol grubuna kıyasla Emaks değerleri anlamlı olarak azalmaktadır. CORM-2 inkübasyonu varlığında L-sistein yanıtlarında ise Emaks'da anlamlılık bulunmamıştır. Metilen mavisi deneyinde elde edilen sonuçlara göre, L-sistein ile indüklenen CORM-2'nin H2S düzeylerini artırdığı bu artışın ise AOAA ile geri döndüğü gösterilmiştir. Sonuç: Bütün çalışmaların doğrultusunda CORM-2 yanıtlarının endotelli ve endotelsiz dokularda farklı olması CO'nun H2S ve NO ile etkileşimine ışık tutacak yeni bir bulgu içermektedir. Anahtar Kelimeler; CORM-2, Nitrik oksit, Hidrojen sülfür, Erektil disfonksiyon

Erektil disfonksiyonFarelerHayvan deneyleri+6
Sinem Yılmaz
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Probiyotik özellikteki lactobacillus ve bifidobacterium kökenleri ile patojen bakteriler arasındaki etkileşimin araştırılması

Yüzyıllardır insanların diyetlerinde yer alan probiyotiklere ilgi son yıllarda daha çok artmış, probiyotiklerin bağırsak faaliyetlerinin iyileştirmesi, diyare, laktoz intoleransı, alerji, bağışıklığın güçlenmesi ve hatta kanser hücrelerinin yok edilmesi gibi önemli etkileri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Bu çalışmada Escherichia coli, Klebsiella pneumoniea ve Staphylococcus aureus klinik izolatları ile probiyotik özellikteki Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium animalis subs. lactis arasındaki etkileşimin araştırılması amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Bakteriyoloji laboratuvarında izole edilen her türden beş adet E. coli, K. pneumoniea ve S. aureus kökeni çalışmaya dahil edildi. Klinik izolatlar ile probiyotik bakteriler arasındaki etkileşimin araştırılması amacıyla, bir klinik izolat ile bir probiyotik bakteri sıvı besiyerinde birlikte kültür edildikten sonra katı besiyerine pasaj yapılarak, inkübasyondan sonra koloni sayılarındaki değişim incelendi. Probiyotik bakterilerin süpernatanlarının inhibisyon etkisini incelemek amacıyla agar difüzyon yöntemi ve optik yoğunluk ölçümüne dayalı yöntem uygulandı. Agar difüzyon yönteminde klinik kökenler katı besiyerine ekildikten sonra besiyerlerinde kuyular açılarak probiyotik bakterilerin kültürlerinden elde edilen süpernatanlar bu kuyulara konuldu. İnkübasyondan sonra kuyular etrafında oluşan inhibisyon zon çapları değerlendirildi. Optik yoğunluk ölçümüne dayalı yöntemde ise, 0.5McFarland bulanıklığındaki klinik kökenler mikroplakalara konulup üzerlerine probiyotik süpernatanları eklenerek inkübasyona bırakıldı ve inkübasyon sonunda optik yoğunlukları ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 22.0 ile yorumlandı. Klinik izolatlar ile probiyotiklerin birlikte inkübasyonu sonrasında bazı klinik kökenlerin koloni sayılarında anlamlı düzeyde olmasa da azalma gözlenirken, probiyotik bakterilerin son pasajlarında üreme görülmedi. Bu yöntemde yapılan tekrarlarda farklı sonuçlar elde edildi. Bu nedenle yöntemin tekrarlanabilirliği ve güvenilirliğinin arttırılması için modifiye edilmesi gerektiği düşünüldü. Agar difüzyon yönteminde, probiyotik bakteriler klinik kökenlerinin tümünün üzerine inhibitör etki gösterdi. Optik yoğunluk ölçümleri sonucunda, B. animalis subs. lactis'te L. acidophilus'a göre daha yüksek olmak üzere, probiyotik bakterilerin klinik kökenler üzerine %39 ile %86 arasında değişen oranlarda inhibisyon gösterdiği saptandı. Probiyotiklerin olumlu etkilerinin daha geniş kapsamlı araştırılması ve insan sağlığı üzerindeki etkilerinin netleştirilmesi önemlidir. Bu amaç doğrultusunda bu çalışmanın bundan sonra gerçekleştirilecek araştırmalara bir temel oluşturacağını düşünmekteyiz. Kullanılan yöntemler modifiye edilerek, tekrarlanabilir ve güvenilir yöntemler geliştirilmelidir. Probiyotiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini daha iyi gözlemlemek ve netleştirmek için in vivo çalışmaların gerçekleştirilmesi de önemli ve gereklidir.

BakterilerBifidobacteriumGastrointestinal mikrobiyom+5
Berna Güvenç
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeni sentezlenen melatonin analoglarının aromataz aktivitesi üzerine etkilerinin araştırılması

Endokrin bozucu (EB) terimi, sağlıklı organizmada veya gelecek nesillerinde advers sağlık etkilerine, endokrin fonksiyonlarda değişikliklere sebep olan ekzojen maddeleri tanımlar. EB bir kimyasal madde hormon reseptörleri ile etkileşerek agonist ya da antagonist etki gösterebileceği gibi steroid hormonların biyosentez ve metabolizma yolaklarında yer alan enzimlerle etkileşerek fizyolojik hormon düzeylerini değiştirmek yoluyla da etkisini gösterebilmektedir. Dünyada kadınlar arasında insidansının arttığı ve kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer aldığı belirlenen meme kanserinin tedavisinde de bu yaklaşımlardan faydalanılmaktadır. Meme dokusunda yüksek oranda bulunan aromataz enziminin inhibe edilerek östrojenin özellikle postmenopozal dönemde lokal üretiminin engellenmesi hormon bağımlı (östrojen reseptör pozitif; ER+) meme kanserinin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan deneysel çalışmalarda indol yapılı bir hormon olan melatoninin aromataz enzimini inhibe ettiği ve ER (+) meme kanseri hücrelerinin proliferasyonunu engellediği saptanmıştır. Bu tez kapsamında yeni sentezlenen indol türevi melatonin analoglarının aromataz aktivitesi üzerine etkileri iki farklı yöntem ile araştırılmıştır. Bunlardan ilki doğrudan aktivite ölçümü olup floresans substrat ve rekombinant insan enziminin kullanıldığı, enzim aktivitesinin spektroflorimetrik olarak ölçülmesine dayanan in vitro bir hızlı tarama testidir. İkinci yöntem ise insan meme kanseri hücresi olan MCF-7 BUS hücrelerinin östrojensiz ortamda testosteron varlığında proliferasyonu değerlendirilerek enzim aktivitesinin dolaylı olarak ölçülmesi esasına dayanmaktadır. Öncelikle her iki yöntemin duyarlılığı ve ölçüm başarısı bilinen aromataz inhibitörleri kullanılarak değerlendirilmiş, yöntemlerin laboratuvarımızda kısmi validasyonları yapılmıştır. Ardından yeni sentezlenen melatonin analoglarının olası aromataz inhibitör etkinliği hızlı tarama testi ile araştırılmıştır. Bulgular in silico yöntemi ile enzime bağlanmanın özellikleri ortaya konmuştur. Hızlı tarama testi ile aromataz etkileri belirlenen maddelerin (hit) olası etkileri hücre temelli in vitro test ile de araştırılmıştır. Bulgularımız hücre içermeyen ve hücre temelli her iki yöntemin de aromataz inhibisyonunu değerlendirmede başarılı olduğunu ancak aktivitenin dolaylı ölçümünde testi etkileyen birden fazla faktörün bulunduğunu, bunların da değerlendirilmesi ile sağlıklı yorum yapılabileceğini göstermiştir. Tüm bulgular değerlendirildiğinde yeni sentezlenen analoglar arasından aromataz inhibitörü olduğu belirlenenler yeni etkin madde olarak önerilebileceği için ilaç keşif çalışmalarında erken dönem toksisite göstergesi olarak kullanılan sitotoksik etkileri de araştırılmıştır. İnsan meme kanseri hücreleri (MCF-7 BUS) ve sağlıklı over hücrelerinde (Çin hamster over-CHO-K1) canlılık üzerine etkileri araştırılan tüm analoglar arasından 2-Metil-1-H-indol-3-karboksialdehit (3-klorofenil) hidrazon (M5) ve 2-Metil-1-H-indol-3-karboksialdehit (4-klorofenil) hidrazon (M6)'un sağlıklı hücrelerde sitotoksik etki göstermeksizin aromataz enzim inhibitörü etkileri olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu bileşiklerin, özellikle postmenopozal dönemdeki kadınlarda, ER (+) insan meme kanseri hücrelerinin gelişim ve çoğalmasını önlemek suretiyle yeni etkin madde adayı olabilecekleri düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Endokrin bozucular; Aromataz enzimi; ER (+); Meme kanseri; Aromataz inhibitörü, Melatonin

AromatazEndokrin sistemEndokrin sistem hastalıkları+4
Senem Özcan Sezer
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır hemofili A hastalarında inhibitör gelişimi risk faktörleri ve inhibitör gelişmesinin hayat kalitesine etkisi

Bu çalışmanın amacı ağır hemofili A hastalarında inhibitör gelişme riskini artıran faktörleri araştırmak ve ayrıca inhibitörlü hastalardaki hayat kalitesini değerlendirmektir. Çalışmaya 20 inhibitör negatif ve 20 inhibitör pozitif olmak üzere toplam 40 ağırhemofili A hastası alınmıştır. Her iki grupta elde edilen parametreler karşılaştırılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı bulunan tek parametre ailede inhibitör öyküsünün mevcut olmasıydı (p=0.020). Hastaların FVIII gen mutasyonları değerlendirildiğinde; null mutasyon saptanan hastalarda inhibitör geliştirme oranı istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte sınırda bir değer bulundu. (p:0.055). Rekombinant FVIII kullanımı, profilaksi protokolünün uygulanması, ailede hemofili öyküsü ve 3 günden fazla FVIII kullanımı değerlendirildiğinde her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Port kateter bulunmasının da inhibitör gelişme riskini etkilemediği görüldü. İnhibitör pozitif olgularda yıllık kanama sayısı ve eşlik eden hastalıklar anlamlı yüksek bulundu. Ancak okul ve iş devamsızlığı açısından fark bulunamadı. Eklem klinik skorlaması (HJHS) ve eklem radyolojik skorlaması (Pettersson) açısından değerlendirildiğinde her iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. Hastalara uygulanan eklem içi radyoizotop uygulaması sayıları, ortopedik operasyon sayısı ve mevcut hedef eklem sayısı açısından istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunamadı. Yaşam kalitesi skorlarından EQ5D, total SF-36 skoru ve fiziksel sağlık SF-36 skoru sonuçları değerlendirildiğinde, bu skorlar inhibitörlü hastalarda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu (p; 0.039, 0.011 ve 0.024). Yaşam kalitesi açısından değerlendirilen diğer parametreler olan EQ5D-VAS ve SF-36 ruhsal sağlık skorlarında ise fark bulunamadı. Ağır hemofili A hastalarında inhibitör gelişimi kanama ataklarının sayısını artırmakta ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir.

HemofiliHemofili ARisk faktörleri+2
Gülizar Koç
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner anjiografi ve SGLT-2 inhibitörü kullanım öyküsü olan hastalarda kontrast nefropati sıklığı

Kontrast ilişkili nefropati tanı veya tedavi amaçlı yapılan girişimlerde kullanılan intravenöz kontrast ajanlara bağlı olarak gelişen akut böbrek hasarı olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada daha önce kliniğimizde anjiografi yapılmış olan hastaların girişim öncesi ve girişim sonrası 48.saat kreatinin düzeylerinin karşılaştırmasını yaparak SGLT-2i'lerin böbrek fonksiyonlarına etkisini araştırmayı amaçladık. Bazal kreatinin seviyesi ile karşılaştırıldığında tüm hasta popülasyonunda (değişim oranı %6.22), SGLT-2'i alanlarda (değişim oranı %6.92) ve HbA1c düzeyi %6.4'ün üzerinde olanlarda (değişim oranı %6.56) 48.saat kreatin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükselmiştir (sırasıyla, p=0.006; p=0.032 ve p=0.008). HbA1c yüksekliğine göre gruplara tekrar bölününce HbA1c seviyesi düşük (≤%6.4) olan hastaların SGLT-2i alsa da almasa da bazal değerleri ile karşılaştırıldığında 48.saat kreatinin düzeyinde anlamlı yükselme olmamıştır. HbA1c seviyesi yüksek (≥%6.4) hastalarda ise SGLT-2i alan grupta kreatinin değerinde anlamlı artış olmuştur. Yaptığımız çalışmada SGLT-2i kullanımının KN üzerinde anlamlı bir artış yaratmadığı fakat kontrolsüz diyabeti olan hastalarda kreatinin progresyonunda anlamlı yükselmelere sebep olabileceği görüldü. Riskli hastaların belirlenmesi, yeterli hidrasyonun sağlanması, kullanılan kontrast miktarının azaltılması, işlem öncesi ve sonrası böbrek fonksiyonlarının yakın takibiyle bu ilaçların kullanımının güvenli olduğu düşünülebilir. Bu ilaçların KN ile ilgili fayda veya zararlarının tespitine yönelik daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, Kontrast Nefropati, Koroner anjiografi, SGLT-2 inhibitörleri

AnjiyografiDiabetes mellitusKontrast maddeler+4
Muhammed Adıyaman
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda IL-1 antagonistinin korneal vaskülarizasyon üzerine inhibitör etkisi

Amaç: Çalışmanın amacı, deneysel korneal kimyasal yanık modellemesinde IL-1 reseptör antagonistinin korneal neovaskülarizasyon üzerine etkisini göstermektir. IL-1alfa reseptör antagonistinin (IL-1ra) etkisini kontrol grubu, plasebo grubu ve bevacizumab grubu ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları laboratuvarında 40 adet Wistar Albino cinsi dişi 8'erli ratlar 5 gruba ayrıldı. Ratların her iki göz kornealarına gümüş nitrat çubuk uygulanarak kimyasal yanık modellemesi ile korneal neovaskülarizasyonlar elde edildi. Grup I kontrol grubu olup tedavi almadı. Anestezi altında 1. ve 5. gün subkonjonktival olmak üzere Grup II 0.1 ml serum fizyolojik, Grup III 0.25 mg/0.1ml IL-1a reseptör antagonisti, Grup IV 2.5 mg/0.1 ml IL- 1areseptör antagonisti, Grup V 2.5 mg/0.1 ml bevacizumab uygulanmıştır. Rat korneaları 14. günde eksize edilip sağ gözleri patolojik incelemeye, sol gözleri biyokimyasal ELISA incelemesine gönderilmiştir. Patolojik incelemede hematoksilen & eozin, CD 34 ve IL-1 alfa boyanması ile inflamatuar ve damarsal parametreler mikroskobik olarak incelenmiştir. Biyokimyasal ELISA testinde ise IL-1 alfa, Transforming Büyüme Faktörü (TGF-B), Tümör Nekrozis Faktör (TNF-a), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçülmüştür. Elde edilen veriler istatiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışma grupları arasında Grup I ratlarda IL-1α düzeyinin Grup III, Grup IV ve Grup V ratlara kıyasla daha yüksek olmasından kaynaklı bir fark tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,001; p=0,001; p=0,001). VEGF düzeylerinin dağılımında Grup IV ratlarda ölçülen VEGF düzeyinin Grup I, Grup III ve Grup V ratlara kıyasla daha düşük olmasından kaynaklı anlamlı bir fark izlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,003; p=0,040; p<0,001; p<0,001; p=0,005; p<0,001). Bu sonuçlara göre en düşük ortalama VEGF değeri 101,08 olup Grup IV'te tespit edilmiştir. Patolojik incelemede ise Grup IV ratlardaki inflamatuar membran oranı Grup II ve Grup V ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,041; p=0,005).Fibroblast proliferasyon düzeyinde Grup II ratlarda, Grup III ve Grup IV ratlara göre daha yüksek olmasından kaynaklı istatistiki bir fark bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,030; p=0,045). Damarsal v yapılaşma değerlendirildiğinde Grup I ratlardaki damarsal yapılaşma düzeyinin Grup IV ve Grup V ratlara göre daha yüksek, Grup II ratlarda Grup IV ratlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p değerleri sırasıyla; p=0,015; p=0,030; p=0,045). Damarsal yapılaşma ortalama skoru 1,5 değeri ile en düşük Grup IV'te izlendi. Grup Sonuç: Bu çalışmada korneal kimyasal yanık modellemesinde subkonjonktival IL- 1α reseptör antagonistinin IL-1α ve VEGF düzeyini düşürdüğü ELISA ile gösterilmiştir. Korneaların patolojik incelemesinde fibroblast proliferasyonunun, inflamatuar ve vasküler yapıların azalmış olduğu görülmüştür. Sonuçlar karşılaştırıldığında IL-1α reseptör antagonistinin antianjiogenik etkisi bevacizumab grubuna kıyasla daha yüksek oranda izlenmiştir. IL-1α reseptör antagonisti inflamasyona sekonder oluşan korneal neovaskülarizasyonlar üzerinde inhibitör etkiye sahiptir.

AntagonistlerKorneaKorneal neovaskülarizasyon+4
Türkan Özge Teke
Necmettin Erbakan University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Potansiyel P90 ribozomal S6 kinaz (FSK) inhibitörlerinin kolon kanseri hücre modelinde antikanser etkinliklerinin belirlenmesi

RSK proteini hücre içerisinde çeşitli rollerde görevli olan bir proteindir. Metastaz, proliferasyon ve hücre büyümesi ve gelişmesi gibi kritik yolaklarda işlevi olan bu proteinin çeşitli çalışmalar sonucunda kanser hücrelerinde normale kıyasla daha fazla ifade olduğu vurgulanmıştır. Bu tez kapsamında, in siliko analizler ile belirlenen ve ticari potansiyel RSK inhibitörlerinin kolorektal kanseri hücreleri ve sağlıklı model olan HUVEC hücreleri üzerine in vitro etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, temin edilen ticari potansiyel inhibitör adaylarının ilk olarak total RSK seviyeleri SW480 ve HT-29 hücre hatlarında western blotting metodu ile protein seviyesinde gösterilmiştir. Ticari potansiyel RSK inhibitörlerinin sitotoksik özelikleri SW480 ve HT-29 hücrelerinde MTT analizi ile belirlenmiştir ve IC50 değerleri hesaplanmıştır. Buna göre Y040-4759, S322-0083 ve C592-3214 kodlu bileşikler, özellikle SW480 ve HT-29 hücre hatlarında düşük IC50 değerleriyle öne çıkmıştır. Annexin V/PI testi ve western Blotting testi uygulanarak apoptoz tespit edilmiştir. HT-29 hücreleri için Y040-4759, 6190-0389, V030-2239, S322-0083, C592-3214 ve V031-1748 bileşikleri etkili olurken, SW480 hücrelerinde F688-0005, Y040-4759, S322-0083 bileşikleri etkili olmuştur. Koloni formasyon ve yaralanma deneyi analizleri yapılarak hücrelerin koloni oluşturabilme ve göç potansiyelleri incelenmiştir. Bunun sonucunda HT-29 hücre hattı için F688-0005, C592-3214, V031-1748, V030-2239 ve Y040-3184 bileşiklerinin ve SW480 için ise F688-0005, C592-3214 ve S322-0083 bileşiklerinin yara iyileşme potansiyelini azaltıcı etkileri ön plana çıkmıştır. Koloni oluşturma yetilerine bakıldığında SW480 için F688-0005 ve Y040-4759 bileşiklerinin koloni oluşumunu baskıladığı, HT-29 hücreleri için ise F688- 0005, C592-3214, V031-1748, V030-2239, 6190-0389 ve Y040-3184 bileşiklerinin koloni oluşturma kabiliyetini azaltmıştır. Protein seviyesinde ki sonuçlarına göre ise SW480 hücre hattında Y040-4759 ve HT-29 hücre hattında F688-0005 ve C592-3214 bileşiklerinin, total ve fosforile RSK düzeylerini düşürdüğü görülmüştür. Sonuç olarak, özellikle F688-0005 ve C592-3214'ün RSK inhibisyonu yoluyla kolon kanseri hücrelerinde potansiyel antikanser bileşikler olma yolunda umut vaat etmektedir.

AntikanserApoptozisProtein kinazlar+1
Ufuk Mülhim
Balıkesir University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı schiff bazı bileşiklerinin kuantum kimyasal özellikleri ile korozyon inhibisyonu arasındaki ilişkinin araştırılması

Bu tez kapsamında Yoğunluk Fonksiyonel Teorisi (DFT) kullanılarak, bazı Schiff bazı inhibitörlerinin elektronik ve moleküler yapısı teorik olarak incelenmiştir. Bu çalışmada daha önce deneysel olarak incelenmiş 7 adet Schiff bazı kullanılmış olup, bunlar molekül ağırlığına ve yapısına göre 2 gruba ayrılmıştır. Birinci grupta düşük molekül ağırlıklı 5 adet Schiff bazı bulunmakta iken ikinci grupta ise yüksek molekül ağırlıklı 2 adet Schiff bazı bulunmaktadır. DFT/B3LYP yöntemi ile 6-31G(d,p) baz seti kullanılarak inhibitörlerin korozyon etkinliği ve sınır molekül orbitalleri (MO) araştırılmıştır. Böylece bileşiklerin HOMO (En Yüksek Dolu Moleküler Orbital) ve LUMO (En Düşük Boş MoleBu tez kapsamında Yoğunluk Fonksiyonel Teorisi (DFT) kullanılarak, bazı Schiff bazı inhibitörlerinin elektronik ve moleküler yapısı teorik olarak incelenmiştir. Bu çalışmada daha önce deneysel olarak incelenmiş 7 adet Schiff bazı kullanılmış olup, bunlar molekül ağırlığına ve yapısına göre 2 gruba ayrılmıştır. Birinci grupta düşük molekül ağırlıklı 5 adet Schiff bazı bulunmakta iken ikinci grupta ise yüksek molekül ağırlıklı 2 adet Schiff bazı bulunmaktadır. DFT/B3LYP yöntemi ile 6-31G(d,p) baz seti kullanılarak inhibitörlerin korozyon etkinliği ve sınır molekül orbitalleri (MO) araştırılmıştır. Böylece bileşiklerin HOMO (En Yüksek Dolu Moleküler Orbital) ve LUMO (En Düşük Boş Moleküler Orbital) enerjileri, dipol moment (μ), iyonlaşma enerjisi (I), elektron ilgisi (A), elektronegatiflik (Ӽ), sertlik (η), yumuşaklık (σ), ΔEBackdonation, aktarılan elektron kesri (ΔN), elektrofilik indeks (ꞷ) gibi kuantum kimyasal özellikleri incelenmiştir. Bunların yanı sıra Mulliken Popülasyon Analizi sonucunda bileşiklerin inhibisyon etkinliği değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda birinci grup inhibitörler arasında en iyi inhibitör olma potansiyeline SB4 molekülünün sahip olduğu, ikinci grup inhibitörler arasında en iyi inhibitör olma potansiyeline DF1 molekülünün sahip olduğu tespit edilmiştir. Özellikle protonlanmış moleküllerin daha iyi inhibisyon etkinliği gösterebileceği anlaşılmıştır. Ayrıca sonuçlar molekül yapısına göre kıyaslandığı zaman, daha büyük molekül ağırlığına sahip olan DF1 molekülünün en iyi inhibitör olma potansiyeline sahip olduğu sonucuna varılmıştırBu tez kapsamında Yoğunluk Fonksiyonel Teorisi (DFT) kullanılarak, bazı Schiff bazı inhibitörlerinin elektronik ve moleküler yapısı teorik olarak incelenmiştir. Bu çalışmada daha önce deneysel olarak incelenmiş 7 adet Schiff bazı kullanılmış olup, bunlar molekül ağırlığına ve yapısına göre 2 gruba ayrılmıştır. Birinci grupta düşük molekül ağırlıklı 5 adet Schiff bazı bulunmakta iken ikinci grupta ise yüksek molekül ağırlıklı 2 adet Schiff bazı bulunmaktadır. DFT/B3LYP yöntemi ile 6-31G(d,p) baz seti kullanılarak inhibitörlerin korozyon etkinliği ve sınır molekül orbitalleri (MO) araştırılmıştır. Böylece bileşiklerin HOMO (En Yüksek Dolu Moleküler Orbital) ve LUMO (En Düşük Boş Moleküler Orbital) enerjileri, dipol moment (μ), iyonlaşma enerjisi (I), elektron ilgisi (A), elektronegatiflik (Ӽ), sertlik (η), yumuşaklık (σ), ΔEBackdonation, aktarılan elektron kesri (ΔN), elektrofilik indeks (ꞷ) gibi kuantum kimyasal özellikleri incelenmiştir. Bunların yanı sıra Mulliken Popülasyon Analizi sonucunda bileşiklerin inhibisyon etkinliği değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda birinci grup inhibitörler arasında en iyi inhibitör olma potansiyeline SB4 molekülünün sahip olduğu, ikinci grup inhibitörler arasında en iyi inhibitör olma potansiyeline DF1 molekülünün sahip olduğu tespit edilmiştir. Özellikle protonlanmış moleküllerin daha iyi inhibisyon etkinliği gösterebileceği anlaşılmıştır. Ayrıca sonuçlar molekül yapısına göre kıyaslandığı zaman, daha büyük molekül ağırlığına sahip olan DF1 molekülünün en iyi inhibitör olma potansiyeline sahip olduğu sonucuna varılmıştırküler Orbital) enerjileri, dipol moment (μ), iyonlaşma enerjisi (I), elektron ilgisi (A), elektronegatiflik (Ӽ), sertlik (η), yumuşaklık (σ), ΔEBackdonation, aktarılan elektron kesri (ΔN), elektrofilik indeks (ꞷ) gibi kuantum kimyasal özellikleri incelenmiştir. Bunların yanı sıra Mulliken Popülasyon Analizi sonucunda bileşiklerin inhibisyon etkinliği değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda birinci grup inhibitörler arasında en iyi inhibitör olma potansiyeline SB4 molekülünün sahip olduğu, ikinci grup inhibitörler arasında en iyi inhibitör olma potansiyeline DF1 molekülünün sahip olduğu tespit edilmiştir. Özellikle protonlanmış moleküllerin daha iyi inhibisyon etkinliği gösterebileceği anlaşılmıştır. Ayrıca sonuçlar molekül yapısına göre kıyaslandığı zaman, daha büyük molekül ağırlığına sahip olan DF1 molekülünün en iyi inhibitör olma potansiyeline sahip olduğu sonucuna varılmıştır.

KorozyonKuantum kimyasıSchiff bazları+2
Burçin Çakır
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

NRF2 inhibitörlerinin kanser tedavisinde kullanımına yönelik lipozomal formülasyon geliştirme çalışmaları

Kanser dünyada ölüme neden olan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alır. Kanser tedavisi için çok sayıda preparat bulunmakla birlikte hala klinik çalışmaları devam eden formulasyonlar da bulunmaktadır. Nrf2 inhibitorlerinin kanser hastalığının tedavisinde kullanılması yenilikçi yaklaşımlardan biridir. Ancak henüz tam anlamıyla klinik uygulama için uygun özelliklere sahip güçlü etkinlik ve özgünlükte Nrf2 inhibitörleri bulunarak formüle edilememiştir. Bunun en temel sebebi toksisite, düşük biyolojik aktivite, zayıf farmakokinetik özelliklerden dolayı yeterli etkinin sağlanamamasıdır. Kemoterapötik ajanların etkinliğini arttırmada ilaç taşıyıcı sistemlerin rolü bilinmektedir. Isıya duyarlı lipozomlar bu alanda gelecek vaat etmektedir. Lipozomlar, tümör hücrelerinin hedeflenmesi, hücresel alımın artırılması ve bölgesel etkin madde salımının sağlanması gibi avantajlar sunmaktadır. Tüm bu bilgiler doğrultusunda tez çalışmasında kanser tedavisinde etkinliğin artırılması amacıyla bir NRF2 inhibitörü olan brusatolün tümöre hedefli, yüksek etkinlik ve düşük yan etki profili gösterebilecek, tümöral dokuda etkin madde salımı yapabilecek ısıya duyarlı lipozom formülasyonlarının hazırlanması amaçlanmıştır. Çalışmada QbD yaklaşımı ve yapay sinir ağları (ANN) ile formülasyon optimizasyonu yapıldıktan sonra optimum formülün karakterizasyon çalışmaları yapılarak kanser hücreleri üzerindeki sitotoksik özellikleri incelenmiştir. Brusatol yüklü lipozomlarla yapılan in vitro karakterizasyon ve hücre kültürü çalışmaları neticesinde başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Hazırlanan formülün kanser tedavisine olanak sağlayabileceği ve kombinasyon kemoterapilerinde sinerjik etki sağlayacağı düşünülmektedir.

BrusatolLipozomlarNeoplazmlar+3
Gözde Bilgili
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

DNA metiltransferaz inhibitörü RG108 ve histon deasetilaz inhibitörü trikostatin a'nın nörit gelişiminde epigenetik etkilerinin karşılaştırılması

Nörodejeneratif hastalıkların nöropatolojisi genel olarak, beynin spesifik bölgelerindeki spesifik nöronların kaybı veya atrofisi ile ilişkilendirilir. Rejenerasyonun olmayışı; hasarlı nöronların ölümü, rejenerasyon kapasitesindeki düşüş, büyümeyi destekleyen nörotrofik faktörlerin eksikliği, rejenerasyon ve büyümeyi engelleyici santral sinir sistemi ortamı gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Nörojenezin başlıca morfolojik karakteristiği, akson uzaması ve dendrit dallanmasının takip ettiği nörit gelişimidir. Nöritojenik maddeler, nöronal hücrelerdeki nörit gelişimini stimüle edebilme yetenekleri nedeniyle nöronal hasarların tedavisinde umut vadetmektedir. Susturulmuş genlerin aktivasyonu, kromatinin yeniden düzenlenmesi ve transkripsiyon gibi hücresel mekanizmalar üzerine etkili ve küçük moleküllü epigenetik ilaçların, nörotrofik faktörler ile kombinasyonu, nöronal hasarlarda alternatif bir yaklaşımdır. Bu çalışmada, iki yeni epigenetik ilaç olan, bir histon deasetilaz inhibitörü Trikostatin A ve bir DNA metiltransferaz inhibitörü RG108'in PC-12 Adh hücre hattı üzerindeki nöronal farklılaşma ve nörit gelişimi üzerine etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. İki ilacın sitotoksisitesi MTT yöntemiyle belirlenmiştir. Hücre farklılaşması, migrasyon ve invazyon analizleri için Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sistemi (RTCA DP) kullanılmıştır. Hücre migrasyonu verileri morfolojik olarak da test edilmiştir. Nörit gelişimi sonrasında hücrelerdeki Matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2) miktarı, ELIZA tekniğiyle ölçülmüştür. Son olarak, nörit gelişimi immünofloresan boyalar yardımıyla fotoğraflanmış ve PC-12 Adh hücre hattı nörit analizi yapılmıştır. Deney sonuçlarına göre, hem Trikostatin A hem de RG108'in, sinir büyüme faktörü ile kombine halde, PC-12 Adh hücre hattında nöronal farklılaşma ve nörit gelişimini indükleyici etkileri bulunmuştur. Hücre farklılaşması, migrasyon, invazyon ve nörit gelişimi üzerine Trikostatin A, RG108'den daha etkili bulunmuştur.

Antifungal ajanlarDNAEnzime bağlı immünosorbent testi+7
Elif Kaya
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı gentiana türlerinin farmakognozi yönünden incelenmesi

Gentiana türleri halk arasında sindirimi kolaylaştırıcı, antidiyabetik, antiinflamatuvar, hepatoprotektif ve antihipertansif gibi pek çok tıbbi amaçla kullanılmaktadır. Gentiana asclepiadea L., G. brachyphylla Vill., G. cruciata L., G. gelida Bieb., G. olivieri Griseb., G. pyrenaica L., G. septemfida Pallas., G. verna L. subsp. pontica (Soltok.) Hayek, G. verna L. subsp. balcanica Pritchard ve ülkemiz için endemik olan G. boissieri Schott et Kotschy ex Boiss. türlerinden elde edilen ekstre ve fraksiyonların LC/MS-IT-TOF ile analizlerinde; sekoiridoitler; gentiopikrozit, sverozit, svertiamarin, loganin, svertianolin, norsvertianolin, 3'-asetil sverozit, flavon glikozitleri; östomoruzzit viteksin ve orientin bellidin, bellidifolin ve ksanton-C glikozitleri; mangiferin ve oleanolik asit tespit edilmiştir. Biyolojik aktivite sonuçlarına göre; G. boissieri, G. brachyphylla, G. cruciata metanol ekstreleri belirgin DNA hasarı koruyucu; G. cruciata, G. asclepiadea ve G. boissieri metanol ekstreleri yüksek metal şelatlayıcı; G. verna subsp. pontica metanol fraksiyonu yüksek ABTS•+ radikal katyon renksizleştirici; G. brachyphylla etil asetat ve metanol fraksiyonları yüksek DPPH• serbest radikal süpürücü antioksidan aktivite; G. pyrenaica, G. brachyphylla ve G. verna subsp. pontica metanol ekstreleri ile G. pyrenaica, G. brachyphylla metanol fraksiyonları çok yüksek MAO-A ve MAO-B inhibitör; G. olivieri metanol ekstresi çok yüksek BChE inhibitör ve orta düzeyde COX-2 inhibitör etki göstermiştir. Ayrıca Gentiana ekstrelerinin genotoksik etkiye sahip olmadığı görülmüştür. Tez kapsamında, G. boissieri, G. brachyphylla, G. gelida, G. pyrenaica, G. verna subsp. balcanica ve G. verna subsp. pontica türlerinin antioksidan, antiinflamatuvar, antikolinesteraz etkileri; G. asclepiadea, G. cruciata, G. boissieri, G. brachyphylla, G. gelida., G. olivieri ve G. septemfida türlerinin MAO-A, MAO-B inhibitör etkileri ve G. asclepiadea hariç diğer türlerin genotoksik etkileri ilk kez çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Gentiana sp., LC/MS-IT-TOF, antioksidan, MAO, BChE inhibitör.

AntioksidanlarBitki özütüButirilkolinesteraz+7
Hülya Tuba Kıyan
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Betonda kullanılan korozyon inhibitörlerinin farklı kimyasal katkılarla etkileşimi

Bu tez çalışmasında, kimyasal katkı ve korozyon inhibitörü kullanımının betonun fiziksel, mekanik ve durabilite özelliklerine ayrıca beton içerisindeki donatının korozyonuna etkileri deneysel olarak araştırılmıştır. Bu kapsamda, korozyonu engellemek için kullanılan inhibitörlerin etkileri araştırılmış ayrıca yerli ve milli bor inhibitörünün korozyonu engellemedeki etkisi ilk defa ortaya konmuştur. Çalışmada, dört farklı kimyasal katkı ve üç farklı korozyon inhibitörü ile hazırlanmış beton karışımları ile, donatılı ve donatısız beton numuneleri üretilmiştir. Kullanılan kimyasal katkılar priz hızlandırıcı, priz geciktirici, süper akışkanlaştırıcı, hiper akışkanlaştırıcıdır ve her bir katkı %1,5 oranında kullanılmıştır. Korozyon inhibitörleri, kalsiyum nitrit bazlı korozyon inhibitörü ve doğal bordan elde edilmiş inhibitördür, inhibitörler karışımlarda 20 lt/m3 miktarında kullanılmıştır. Tez kapsamında oluşturulan beton serileri dört farklı gruba ayrılmıştır. Bunlar, yalnızca inhibitör içeren seriler, yalnızca kimyasal katkı içeren seriler, kimyasal katkı ve bor inhibitörü içeren seriler, kimyasal katkı ve kalsiyum nitrit içeren serilerdir. Donatılı ve donatısız olarak iki farklı şekilde üretilen silindir ve küp numunelere, 28 ve 90 gün boyunca kür havuzunda standart kür ortamına maruz bırakılmıştır. Üretilen numunelerin fiziksel özeliklerini belirlemek amacıyla birim ağırlık ve ultrases geçiş süresi deneyleri, mekanik özeliklerini belirlemek amacıyla ise basınç ve yüzey sertliği deneyleri yapılmıştır. Üretilen numunelerin dayanıklılık özeliklerini görmek için hızlı klorür geçirimliliği, elektriksel direnç, kılcal su emme, yarı hücre potansiyeli, hızlandırılmış korozyon deneyleri yapılmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda bor inhibitörü ve kimyasal katkıların birlikte kullanıldıklarında geçirimliliği azaltarak dayanıklılık özeliklerini önemli ölçüne arttırdığı görülmüştür. BORHAK90 numunesi ilk çatlak oluşumunu 10 kat arttırarak 361 saate ulaştırmıştır. Aynı numune serisi betonların elektriksel özdirenç değerlerini kontrol numunesine göre %77,91 arttırmıştır. Bor ve süper akışkanlaştırıcı katkı içeren beton numunelerin hızlı klorürü geçirimliliği değeri %96,02 azalmıştır. Yüzey uygulamalı inhibitör kullanımı sonucunda yarı hücre potansiyel değerlerinde, çapı 100 mm ve 150 mm olan numunelerde korozyon olasılığı kontrol numunesine oranla %25,7 ve %38,4 azalmıştır

Beton katkı maddeleriBorDonatı korozyonu+4
Arda Uzunömeroğlu
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yumuşak çeliğin korozyonuna bazı kuruyemiş özütlerinin inhibitör etkisinin araştırılması

Bu çalışmada fenolik bileşenler içeren ceviz, fındık ve yer fıstığı kabuğu özütlerinin yumuşak çelik için inhibitör etkisi asidik (0,2 M HCl çözeltisi), klorürlü (%5 NaCl çözeltisi) ve bazik (0,2 M NaOH çözeltisi) ortamlarda araştırılmıştır. Fındık, yer fıstığı ve cevizin dış kabukları ekstraksiyon işlemine tabi tutulmadan önce temizleme, kurutma, öğütme ve belirli tane boyutunda eleme ön işlemlerinden geçirilmiştir. Ekstraksiyon işlemi sonrasında özütler santrifüjlenerek katısından ayrılmıştır. Uygun çözücünün bulunması için Folin-Ciocalteu yöntemi ile özütlerdeki toplam fenolik madde (TPC) tayin edilmiştir. Yapılan bu analiz sonucunda en yüksek TPC değerine sahip özüt eldesinde kullanılan çözücünün hacimce 75/25 aseton/su olduğu tespit edilmiştir. Aseton ve su karışımının çözücü olarak kullanılmasıyla elde edilen kuruyemiş özütlerinin farklı derişimlerini içeren (500, 1000 ve 2000 ppm) 0,2 M HCl, %5 NaCl ve 0,2 M NaOH gibi korozif ortamlarda yumuşak çeliğin korozyon davranışı dönüşümlü voltametri ve Tafel polarizasyon eğrileri kullanılarak incelenmiştir. Deneyler sonucunda tüm özütlerin derişimlerinin artması ile korozif ortamlarda inhibitör etkinliklerinin arttığı belirlenmiştir. Bazik ortamda (0,2 M NaOH) en iyi inhibitör etkinliği %80,6 ile ceviz, asidik ortamda (0,2 M HCl) %88,6 ile fındık ve klorürlü ortamda ( % 5 NaCl) % 49,2 ile fındık özütleri ile sağlanmıştır.

KorozyonKuru yemişlerÇelik+1
Hacer Ebru Singer
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Pirazol-3,4-dikarboksamit türevlerinin karbonik anhidraz izoenzimleri üzerine etkilerinin ın vitro koşullarda incelenmesi

Karbonik anhidraz (CA) (E.C. 4.2.1.1) aktif bölgesinde Zn2+ bulunduran, karbondioksit ve suyun geri dönüşümlü hidrasyonunu katalizleyen bir metaloenzimdir. CA, sekiz gen ailesi (α, β, γ, δ, ζ, η, θ, ι) tarafından kodlanmaktadır. α-CA, memelilerde bulunan CA ailesi olup, insanlarda 15 izoenzimi, diğer memelilerde ise 16 izoenzimi bulunmaktadır. hCA I ve hCA II izoenzimleri, diğer hCA izoenzimlerine kıyasla daha geniş bir dağılım göstermektedir. CA izoenzimleri çok çeşitli fizyolojik ve patolojik süreçlerde yer aldığı için klinikte diüretik olarak ve glokom, kanser, obezite, nöropatik ağrı, artrit gibi hastalıkların tedavisi için kullanılabileceği öngörülmüştür. Çalışmada insan eritositlerinden afinite kromatografisi kullanılarak hCA I ve hCA II izoenzimleri saflaştırıldı. hCA I izoenzimi %17,23 verimle saflaştırılıp spesifik aktivitesi 1027,06 EU/ mg protein olarak hesaplandı. hCA II izoenzimi ise % 24,71 verimle saflaştırılıp spesifik aktivitesi 1818,97 EU/ mg protein olarak belirlendi. Saflaştırılan enzimlerde kalitatif ve kantitatif protein tayinleri yapılıp SDS-PAGE ile enzim saflığı kontrolü gerçekleştirildi. Çalışma kapsamında 10 adet inhibitör bileşiğin inhibisyon potansiyeli esteraz aktivitesi metoduyla belirlendi. İnhibisyon potansiyeli bulunan bileşiklerin IC50 ve Ki değerleri hesaplandı. hCA I için Ki değerleri 0,024 - 0,496 µM arasında iken, hCA II için Ki değerlerinin 0,006 - 5,441 µM arasında olduğu bulundu. Ayrıca inhibisyon potansiyeli yüksek olan bileşiklerin in silico inhibisyon etkileri de incelendi. Anahtar Kelimeler: IC50 Değerleri, İnhibisyon, Karbonik Anhidraz, Ki Değerleri, Pirazol Karboksamit

Amino asitlerEsterazlarKarbon dioksit+7
Şüheda Özkul
Kütahya Dumlupınar University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anormal uterin kanama etiyolojisinde lösemi inhibitör faktör'ün yeri

AMAÇ: Çalışmanın amacı anormal uterin kanama (AUK) yakınması ile başvuran hastaların; kanama etiyolojilerindeki Lösemi inhibitör Faktör (LIF) ekspresyon düzeylerinin saptanarak ve progesteron reseptörü (PR) ile ilişkilerinin belirlenmesi, premalign ve benign özelliklerine göre karşılaştırılmasıdır. GEREÇ-YÖNTEM: Bu prospektif çalışma, Temmuz 2019 / Temmuz 2020 tarihlerinde, Bursa Uludağ Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı ve Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı ile birlikte yürütüldü. AUK yakınması ile başvuran; değerlendirme sonrasında endometrial örnekleme gereken hastalar çalışmaya dahil edildi. Elli iki hastanın, ikisinde belirtmedikleri hormon kullanımının olması 2 hasta ise PCR analizlerinde ekspresyonlarının olmaması sebebiyle hariç bırakıldı. Çalışmaya alınan malign, premalign ve malign potansiyeli olan hastalar Grup-1'e (AUK-M), benign özelliklere sahip hastalar Grup-2'e dahil edildi. Subgrup analizi için Grup-2'ye alınan hastalar ile AUK-Polip (AUK-P), AUK-Adenomyozis (AUK-A), AUK-Leiomyoma (AUK-L), AUK-Ovulatuar bozukluklar (AUK-O) ve AUK-Endometrial nedenler (AUK-E) olmak üzere 5 ayrı subgrup oluşturuldu. Grup-1'de 8, Grup-2'de 40 hasta mevcuttu. Alınan dokular örneklerinde LIF ve PR gen ekspresyonları real-time PCR ile değerlendirildi. Grupların gen ekspresyonları karşılaştırıldı. SONUÇLAR: Grup-1 ve Grup-2'nin LIF ve PR ekspresyonları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark yoktu. Subgruplar arasında LIF ve PR ekspresyon düzeyleri değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Gruplar, LIF ve PR ekspresyon düzeyleri ile E2, PRG, FSH ve LH düzeyleri açısından değerlendirildiğinde Grup-1'de (AUK-M), LIF ve PRG arasında ters yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı. AUK-P'de LIF ve PRG arasında yine ters yönde anlamlı bir ilişki mevcuttu. AUK-A grubunda LIF ile serum E2 arasında aynı yönde, AUK-L grubunda ise LIF ve serum PRG arasında aynı yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki elde edildi. TARTIŞMA: Gen ekspresyon düzeyleri arasında anlamlı fark olmamasının nedeninin; hiperplazi ve premalign lezyonların aynı grupta değerlendirilmesi ve eşlik eden post-reseptör mekanizmalarının etkileri olduğu düşünüldü. Subgruplardaki, değişkenler arasındaki ilişkiler göz önüne alındığında LIF ve PR'nin etiyopatogenezde karmaşık bir role sahip olup ve mekanizmaların netleştirilmesinin benign hastaların takip ve tedavileri için önemli olabileceği kanısına varıldı.

EtyolojiHemorajilerLeiomyom+6
Ayşenur Kaya
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik faz KML hastalarında tirozin kinaz inhibitörlerinin tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi

Amaç:Merkezimizde takip edilen kronik faz kml hastalarının tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörlerinin etkinliğini inceleyip,gerçek yaşam verilerini tek merkez olarak sunmak ve EMR ve MMY yanıtın uzun dönemde hastalık sonuçları ile ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji polikliniğine 2007-2021 yılları arasında başvuran, en az 1 yıl TKİ tedavisi alan, sitogenetik ve moleküler yanıtı düzenli olarak takip edilen 184 hasta çalışmaya alınmıştır Sağkalım analizleri Kaplan Meier analizi ile gerçekleştirilmiştir. Analizler SPSS 22.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. p<0,05 anlamlılık seviyesi seçilmiştir. Bulgular: Birinci basamak tedavi olarak imatinib mesilat alan hastaların 124'ünde (% 67,4) ilaç değişimi olmayıp 60 hastada (% 32,6) ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. İkinci basamak tedaviye geçilen 60 hastanın 36'sında (% 60) dasatinib, 24'ünde (% 40) nilotinib tedavisi başlanmıştı. İkinci basamak ilaç değişimi yapılması nedenlerinde 8 hastada (% 4,3) yan etki, 52 hastada (% 28,3) MMY kaybı nedeni ile ilaç değişimi görüldü. İmatinib alan hastalada 3. Ayda bakılan PCR sonuçlarına göre 116 hastada (% 63,3) EMY olup bu hastaların 113'ünde 6. ayda PCR sonuçlarında TSY elde edilmiş, 12. ayda ise 107 hastada MMY sağlanmıştır. 3. Ayda EMY alınamayan 67 hastanın (% 36,7) 28'inde 6. Ayda TSY sağlanmıştır. Bu hastaların 21'inde (% 11,4) ise 12. Ayda MMY elde edilmiştir. Hastaların 29'unda (% 15,8) EMY, TSY ya da MMY sağlanamamıştır. Tüm hastalara bakıldığında ortalama sağkalım (OS) süresi 137,5±4,5 ay olarak bulunmuştur. İmatinib alan hastalarda 5 yıllık OS oranı % 85,4 ve 5 yıllık progresyonsuz sağkalım (PS) oranı % 62.8 olarak hesaplanmıştır. İmatinib alan 3. ayda EMY alınan hastaların 3 yıllık PS oranı % 94,4 iken EMY alınamayan hastaların 3 yıllık PS oranı % 22,9 olarak bulundu. İmatinib tedavisi altında EMY alınan ve alınamayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (p:0,001). İmatinib tedavisi alan hastalarda, 12. ayda MMY durumu ile PS arasındaki ilişki incelendiğinde MMY alınan hastalarda 3 yıllık PS oranı % 85,9 iken, MMY alınamayan hastalarda ise % 16,8 olarak saptanmıştır. İki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak MMY alınan grup lehine pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir (p:0,001). Sonuç: İmatinib alan hastalarda EMY alınan hastalar ile EMY alınamayan hastalar karşılatırıldığında 5 yıllık OS ve 3 yıllık PS, EMY alınan hastalar lehine istatiksel olarak pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu görülmüştür(P:0,001). MMY alınan hastalar ile MMY alınamayan hastalar 3 yıllık PS oranı ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak MMY alınan grup lehine pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir (p:0,001). Anahtar Kelimeler: KML, TKİ, imatinib, yan etki

ErbB reseptörleriLösemiLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+3
Ferhat Çaça
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik kalp yetmezliği hastalarında SGLT-2 inhibitörlerinin ekokardiyografik bulgular, oksidatif stres göstergeleri, endopeptidaz enzim dengesi ve fonksiyonel kapasite üzerine etkisi

Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne 15.03.2022 ve 15.06.2022 tarihleri arasında başvuran; Düşük Ejeksiyon Fraksiyonlu Kalp Yetmezliği (HFrEF) olan ve beraberinde Tip 2 diyabeti bulunan 56 hasta ve randomizasyon amacıyla bilinen sağlık problemi olmayan 30 adet sağlıklı gönüllünün dahil edildiği araştırmamızın sonucunda SGLT-2 inhibitörü moleküllerin etkilerinin mekanizmalarını incelemeyi hedefledik. Bunun yanında mortalite ve morbidite azalmasını sağlayan bu gizemli moleküllerin etki mekanizmalarının ekokardiyografik olarak tespit edilebilirliği üzerine de çalışmamızı genişlettik. Hasta grubunda; SGLT-2 inhibitörü ilaç kullanımı başlangıcında ve 3. ayda olmak üzere iki kez, benzer cinsiyette olan kontrol grubundaki sağlıklı gönüllerden ise normalizasyon amacıyla yalnızca başlangıçta bir kez 5 cc venöz kan örnekleri toplandı. Her iki gruba da aynı değerlendirme esnasında rutin transtorasik ekokardiyografik incelemenin yanında sol ventrikül longitudinal ve sol atrial strain ekokardiyografik ölçümler yapıldı. Çalışma sonunda alınan venöz kan örneklerinden Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda biyokimyasal parametreler, oksidatif stres göstergeleri ve çeşitli endopeptidaz enzim dengesi (MMP, TIMPs, SESTRIN-2, NRF2, KEAP 1, Asprosin) çalışıldı. Çalışmamızın sonucunda kalp yetmezliği olan grubun başlangıç değerleri sağlıklı gönüllülere kıyaslandığında; LVEF (Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu), GLS Average (Ortalama Global Longitudinal Strain), LA Vmax (Sol Atrial Maksimum Volüm), LA Vmin (Sol Atrial Minimum Volüm), LA EF (Sol Atrial Ejeksiyon Fraksiyonu), LA Strain (Sol Atrial Strain Ekokardiyografi), Sestrin 2 ve Asprosin değerlerinde anlamlı düzeyde azalma tespit edildi. Çalışmanın kalp yetmezliği kolunda SGLT-2 inhibitörü moleküllerin kullanımını takip eden 3. ay değerleriyle başlangıç değerleri kıyaslandığında ise yine LVEF (Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu), GLS Average (Ortalama Global Longitudinal Strain), LA Vmax (Sol Atrial Maksimum Volüm), LA Vmin (Sol Atrial Minimum Volüm), LA EF (Sol Atrial Ejeksiyon Fraksiyonu), LA Strain (Sol Atrial Strain Ekokardiyografi), HbA1C (Glikolize hemoglobin), CRP (C-reaktif protein), nt-proBNP (N-terminal pro Brain Natriüretik Peptid), Sestrin 2 ve Asprosin değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı artış ve azalmalar saptandı. Anahtar kelimeler; Kalp Yetmezliği'nde Oksidatif Stres, Tip-2 Diyabet, SGLT-2 İnhibitörleri, Global Longitudinal Strain, Pik Atrial Longitudinal Strain

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Ekokardiyografi+4
Mert Deniz Savcılıoğlu
Gaziantep University
2022
00

Related subjects