Inhibitor

96 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

DNA metiltransferaz inhibitörü RG108 ve histon deasetilaz inhibitörü trikostatin a'nın nörit gelişiminde epigenetik etkilerinin karşılaştırılması

Nörodejeneratif hastalıkların nöropatolojisi genel olarak, beynin spesifik bölgelerindeki spesifik nöronların kaybı veya atrofisi ile ilişkilendirilir. Rejenerasyonun olmayışı; hasarlı nöronların ölümü, rejenerasyon kapasitesindeki düşüş, büyümeyi destekleyen nörotrofik faktörlerin eksikliği, rejenerasyon ve büyümeyi engelleyici santral sinir sistemi ortamı gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Nörojenezin başlıca morfolojik karakteristiği, akson uzaması ve dendrit dallanmasının takip ettiği nörit gelişimidir. Nöritojenik maddeler, nöronal hücrelerdeki nörit gelişimini stimüle edebilme yetenekleri nedeniyle nöronal hasarların tedavisinde umut vadetmektedir. Susturulmuş genlerin aktivasyonu, kromatinin yeniden düzenlenmesi ve transkripsiyon gibi hücresel mekanizmalar üzerine etkili ve küçük moleküllü epigenetik ilaçların, nörotrofik faktörler ile kombinasyonu, nöronal hasarlarda alternatif bir yaklaşımdır. Bu çalışmada, iki yeni epigenetik ilaç olan, bir histon deasetilaz inhibitörü Trikostatin A ve bir DNA metiltransferaz inhibitörü RG108'in PC-12 Adh hücre hattı üzerindeki nöronal farklılaşma ve nörit gelişimi üzerine etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. İki ilacın sitotoksisitesi MTT yöntemiyle belirlenmiştir. Hücre farklılaşması, migrasyon ve invazyon analizleri için Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sistemi (RTCA DP) kullanılmıştır. Hücre migrasyonu verileri morfolojik olarak da test edilmiştir. Nörit gelişimi sonrasında hücrelerdeki Matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2) miktarı, ELIZA tekniğiyle ölçülmüştür. Son olarak, nörit gelişimi immünofloresan boyalar yardımıyla fotoğraflanmış ve PC-12 Adh hücre hattı nörit analizi yapılmıştır. Deney sonuçlarına göre, hem Trikostatin A hem de RG108'in, sinir büyüme faktörü ile kombine halde, PC-12 Adh hücre hattında nöronal farklılaşma ve nörit gelişimini indükleyici etkileri bulunmuştur. Hücre farklılaşması, migrasyon, invazyon ve nörit gelişimi üzerine Trikostatin A, RG108'den daha etkili bulunmuştur.

Antifungal ajanlarDNAEnzime bağlı immünosorbent testi+7
Elif Kaya
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı gentiana türlerinin farmakognozi yönünden incelenmesi

Gentiana türleri halk arasında sindirimi kolaylaştırıcı, antidiyabetik, antiinflamatuvar, hepatoprotektif ve antihipertansif gibi pek çok tıbbi amaçla kullanılmaktadır. Gentiana asclepiadea L., G. brachyphylla Vill., G. cruciata L., G. gelida Bieb., G. olivieri Griseb., G. pyrenaica L., G. septemfida Pallas., G. verna L. subsp. pontica (Soltok.) Hayek, G. verna L. subsp. balcanica Pritchard ve ülkemiz için endemik olan G. boissieri Schott et Kotschy ex Boiss. türlerinden elde edilen ekstre ve fraksiyonların LC/MS-IT-TOF ile analizlerinde; sekoiridoitler; gentiopikrozit, sverozit, svertiamarin, loganin, svertianolin, norsvertianolin, 3'-asetil sverozit, flavon glikozitleri; östomoruzzit viteksin ve orientin bellidin, bellidifolin ve ksanton-C glikozitleri; mangiferin ve oleanolik asit tespit edilmiştir. Biyolojik aktivite sonuçlarına göre; G. boissieri, G. brachyphylla, G. cruciata metanol ekstreleri belirgin DNA hasarı koruyucu; G. cruciata, G. asclepiadea ve G. boissieri metanol ekstreleri yüksek metal şelatlayıcı; G. verna subsp. pontica metanol fraksiyonu yüksek ABTS•+ radikal katyon renksizleştirici; G. brachyphylla etil asetat ve metanol fraksiyonları yüksek DPPH• serbest radikal süpürücü antioksidan aktivite; G. pyrenaica, G. brachyphylla ve G. verna subsp. pontica metanol ekstreleri ile G. pyrenaica, G. brachyphylla metanol fraksiyonları çok yüksek MAO-A ve MAO-B inhibitör; G. olivieri metanol ekstresi çok yüksek BChE inhibitör ve orta düzeyde COX-2 inhibitör etki göstermiştir. Ayrıca Gentiana ekstrelerinin genotoksik etkiye sahip olmadığı görülmüştür. Tez kapsamında, G. boissieri, G. brachyphylla, G. gelida, G. pyrenaica, G. verna subsp. balcanica ve G. verna subsp. pontica türlerinin antioksidan, antiinflamatuvar, antikolinesteraz etkileri; G. asclepiadea, G. cruciata, G. boissieri, G. brachyphylla, G. gelida., G. olivieri ve G. septemfida türlerinin MAO-A, MAO-B inhibitör etkileri ve G. asclepiadea hariç diğer türlerin genotoksik etkileri ilk kez çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Gentiana sp., LC/MS-IT-TOF, antioksidan, MAO, BChE inhibitör.

AntioksidanlarBitki özütüButirilkolinesteraz+7
Hülya Tuba Kıyan
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yumuşak çeliğin korozyonuna bazı kuruyemiş özütlerinin inhibitör etkisinin araştırılması

Bu çalışmada fenolik bileşenler içeren ceviz, fındık ve yer fıstığı kabuğu özütlerinin yumuşak çelik için inhibitör etkisi asidik (0,2 M HCl çözeltisi), klorürlü (%5 NaCl çözeltisi) ve bazik (0,2 M NaOH çözeltisi) ortamlarda araştırılmıştır. Fındık, yer fıstığı ve cevizin dış kabukları ekstraksiyon işlemine tabi tutulmadan önce temizleme, kurutma, öğütme ve belirli tane boyutunda eleme ön işlemlerinden geçirilmiştir. Ekstraksiyon işlemi sonrasında özütler santrifüjlenerek katısından ayrılmıştır. Uygun çözücünün bulunması için Folin-Ciocalteu yöntemi ile özütlerdeki toplam fenolik madde (TPC) tayin edilmiştir. Yapılan bu analiz sonucunda en yüksek TPC değerine sahip özüt eldesinde kullanılan çözücünün hacimce 75/25 aseton/su olduğu tespit edilmiştir. Aseton ve su karışımının çözücü olarak kullanılmasıyla elde edilen kuruyemiş özütlerinin farklı derişimlerini içeren (500, 1000 ve 2000 ppm) 0,2 M HCl, %5 NaCl ve 0,2 M NaOH gibi korozif ortamlarda yumuşak çeliğin korozyon davranışı dönüşümlü voltametri ve Tafel polarizasyon eğrileri kullanılarak incelenmiştir. Deneyler sonucunda tüm özütlerin derişimlerinin artması ile korozif ortamlarda inhibitör etkinliklerinin arttığı belirlenmiştir. Bazik ortamda (0,2 M NaOH) en iyi inhibitör etkinliği %80,6 ile ceviz, asidik ortamda (0,2 M HCl) %88,6 ile fındık ve klorürlü ortamda ( % 5 NaCl) % 49,2 ile fındık özütleri ile sağlanmıştır.

KorozyonKuru yemişlerÇelik+1
Hacer Ebru Singer
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik faz KML hastalarında tirozin kinaz inhibitörlerinin tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi

Amaç:Merkezimizde takip edilen kronik faz kml hastalarının tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörlerinin etkinliğini inceleyip,gerçek yaşam verilerini tek merkez olarak sunmak ve EMR ve MMY yanıtın uzun dönemde hastalık sonuçları ile ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji polikliniğine 2007-2021 yılları arasında başvuran, en az 1 yıl TKİ tedavisi alan, sitogenetik ve moleküler yanıtı düzenli olarak takip edilen 184 hasta çalışmaya alınmıştır Sağkalım analizleri Kaplan Meier analizi ile gerçekleştirilmiştir. Analizler SPSS 22.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. p<0,05 anlamlılık seviyesi seçilmiştir. Bulgular: Birinci basamak tedavi olarak imatinib mesilat alan hastaların 124'ünde (% 67,4) ilaç değişimi olmayıp 60 hastada (% 32,6) ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. İkinci basamak tedaviye geçilen 60 hastanın 36'sında (% 60) dasatinib, 24'ünde (% 40) nilotinib tedavisi başlanmıştı. İkinci basamak ilaç değişimi yapılması nedenlerinde 8 hastada (% 4,3) yan etki, 52 hastada (% 28,3) MMY kaybı nedeni ile ilaç değişimi görüldü. İmatinib alan hastalada 3. Ayda bakılan PCR sonuçlarına göre 116 hastada (% 63,3) EMY olup bu hastaların 113'ünde 6. ayda PCR sonuçlarında TSY elde edilmiş, 12. ayda ise 107 hastada MMY sağlanmıştır. 3. Ayda EMY alınamayan 67 hastanın (% 36,7) 28'inde 6. Ayda TSY sağlanmıştır. Bu hastaların 21'inde (% 11,4) ise 12. Ayda MMY elde edilmiştir. Hastaların 29'unda (% 15,8) EMY, TSY ya da MMY sağlanamamıştır. Tüm hastalara bakıldığında ortalama sağkalım (OS) süresi 137,5±4,5 ay olarak bulunmuştur. İmatinib alan hastalarda 5 yıllık OS oranı % 85,4 ve 5 yıllık progresyonsuz sağkalım (PS) oranı % 62.8 olarak hesaplanmıştır. İmatinib alan 3. ayda EMY alınan hastaların 3 yıllık PS oranı % 94,4 iken EMY alınamayan hastaların 3 yıllık PS oranı % 22,9 olarak bulundu. İmatinib tedavisi altında EMY alınan ve alınamayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (p:0,001). İmatinib tedavisi alan hastalarda, 12. ayda MMY durumu ile PS arasındaki ilişki incelendiğinde MMY alınan hastalarda 3 yıllık PS oranı % 85,9 iken, MMY alınamayan hastalarda ise % 16,8 olarak saptanmıştır. İki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak MMY alınan grup lehine pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir (p:0,001). Sonuç: İmatinib alan hastalarda EMY alınan hastalar ile EMY alınamayan hastalar karşılatırıldığında 5 yıllık OS ve 3 yıllık PS, EMY alınan hastalar lehine istatiksel olarak pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu görülmüştür(P:0,001). MMY alınan hastalar ile MMY alınamayan hastalar 3 yıllık PS oranı ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak MMY alınan grup lehine pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir (p:0,001). Anahtar Kelimeler: KML, TKİ, imatinib, yan etki

ErbB reseptörleriLösemiLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+3
Ferhat Çaça
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik kalp yetmezliği hastalarında SGLT-2 inhibitörlerinin ekokardiyografik bulgular, oksidatif stres göstergeleri, endopeptidaz enzim dengesi ve fonksiyonel kapasite üzerine etkisi

Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne 15.03.2022 ve 15.06.2022 tarihleri arasında başvuran; Düşük Ejeksiyon Fraksiyonlu Kalp Yetmezliği (HFrEF) olan ve beraberinde Tip 2 diyabeti bulunan 56 hasta ve randomizasyon amacıyla bilinen sağlık problemi olmayan 30 adet sağlıklı gönüllünün dahil edildiği araştırmamızın sonucunda SGLT-2 inhibitörü moleküllerin etkilerinin mekanizmalarını incelemeyi hedefledik. Bunun yanında mortalite ve morbidite azalmasını sağlayan bu gizemli moleküllerin etki mekanizmalarının ekokardiyografik olarak tespit edilebilirliği üzerine de çalışmamızı genişlettik. Hasta grubunda; SGLT-2 inhibitörü ilaç kullanımı başlangıcında ve 3. ayda olmak üzere iki kez, benzer cinsiyette olan kontrol grubundaki sağlıklı gönüllerden ise normalizasyon amacıyla yalnızca başlangıçta bir kez 5 cc venöz kan örnekleri toplandı. Her iki gruba da aynı değerlendirme esnasında rutin transtorasik ekokardiyografik incelemenin yanında sol ventrikül longitudinal ve sol atrial strain ekokardiyografik ölçümler yapıldı. Çalışma sonunda alınan venöz kan örneklerinden Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda biyokimyasal parametreler, oksidatif stres göstergeleri ve çeşitli endopeptidaz enzim dengesi (MMP, TIMPs, SESTRIN-2, NRF2, KEAP 1, Asprosin) çalışıldı. Çalışmamızın sonucunda kalp yetmezliği olan grubun başlangıç değerleri sağlıklı gönüllülere kıyaslandığında; LVEF (Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu), GLS Average (Ortalama Global Longitudinal Strain), LA Vmax (Sol Atrial Maksimum Volüm), LA Vmin (Sol Atrial Minimum Volüm), LA EF (Sol Atrial Ejeksiyon Fraksiyonu), LA Strain (Sol Atrial Strain Ekokardiyografi), Sestrin 2 ve Asprosin değerlerinde anlamlı düzeyde azalma tespit edildi. Çalışmanın kalp yetmezliği kolunda SGLT-2 inhibitörü moleküllerin kullanımını takip eden 3. ay değerleriyle başlangıç değerleri kıyaslandığında ise yine LVEF (Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu), GLS Average (Ortalama Global Longitudinal Strain), LA Vmax (Sol Atrial Maksimum Volüm), LA Vmin (Sol Atrial Minimum Volüm), LA EF (Sol Atrial Ejeksiyon Fraksiyonu), LA Strain (Sol Atrial Strain Ekokardiyografi), HbA1C (Glikolize hemoglobin), CRP (C-reaktif protein), nt-proBNP (N-terminal pro Brain Natriüretik Peptid), Sestrin 2 ve Asprosin değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı artış ve azalmalar saptandı. Anahtar kelimeler; Kalp Yetmezliği'nde Oksidatif Stres, Tip-2 Diyabet, SGLT-2 İnhibitörleri, Global Longitudinal Strain, Pik Atrial Longitudinal Strain

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Ekokardiyografi+4
Mert Deniz Savcılıoğlu
Gaziantep University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Poli ADP-riboz polimeraz inhibitörü olaparib'in nanotaşıyıcı ilaç şeklinin geliştirilmesi, karakterizasyonu ve SH-SY5Y nöroblastoma hücre hattında hidrojen peroksit ile oluşturulan hasara karşı etkilerinin incelenmesi

Poli (ADP-riboz) polimerazlar (PARP), organizmada hasar gören hücrelerin onarım mekanizmalarında rol oynayan enzimlerden biridir. PARP, DNA hasarının onarımına katılır, hücre farklılaşması ve apoptozuna kadar geçen süreçte farklı biyolojik yolaklarda görev alır. PARP inhibitörlerinden Olaparib'in farmasötik özelliklerine bakıldığında yağda ve suda çözünürlüğü düşük olduğundan (BCS sınıf 4) nanosüspansiyon şekline getirilmiştir. Bu çalışmada, FDA onaylı bir PARP inhibitörü olan Olaparib'in ve nanoformülasyonunun hidrojen peroksit (H2O2) ile oksidatif hasar oluşturulmuş insan nöroblastoma hücre hattı SH-SY5Y'ye uygulanarak, nöroblastomalar üzerindeki olası antioksidan ve sitoprotektif etkilerini araştırmak ve Olaparib'in bu etkilerini in vitro ortamda karşılaştırmalı olarak incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda Olaparib grubu (OLA) ve nanosüspanse şekilde verilen Olaparib grubu (NOLA) incelendiğinde NOLA 100 μM grubunun, 100 μM alfa lipoik asit grubuna (ALA) yakın derecede MDA seviyelerinin azalttığı görülmektedir. Yine 100 μM OLA ve NOLA gruplarının her ikisi de alfa lipoik aside benzer şekilde 3-NT ve LDH seviyelerini düşürmüştür. Elde ettiğimiz sonuçlara baktığımızda bazı parametreler açısından yüksek doz Olaparib uygulamasının alfa lipoik asite benzer derecede antioksidan ve sitoprotektif etkiler sergileyebileceğine ait bulgulara ulaşılmıştır. Ancak bu etkiler incelediğimiz tüm parametrelerce desteklenmemiştir. Bu açıdan PARP inhibitörleri ile yapılacak daha fazla bilimsel veriye ihtiyaç vardır. Çalışma sonuçları özellikle nanofarmasötiklerin Olaparib gibi yağda ve suda çözünürlüğü düşük olma potansiyeli taşıyan etkin maddeler için hücresel emilim ve hedefleme açısından umut verici olabileceğini göstermiştir.

EnzimlerHücre dizisiNöroblastom+6
Elif Baysalman
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

CDK4/6 reseptör inhibitör tedavisi alan hormon reseptör pozitif metastatik meme kanseri hastalarda tedavi yanıtını değerlendirmede 18F-FDG PET/BT suvmax değerlerinin rolü

Metastatik meme kanseri çok kötü prognozlu bir hastalıktır. Yıllardır hormonoterapi ile tedavi edilir ancak CDK 4/6 inhibitörlerinin verdiği umut sonuçlarından dolayı hormonoterapi ile kombine edilmesi son yıllarda metastatik meme kanserinin tedavisinde yerini almıştır. CDK 4/6 inhibitörlerinin yanıtını değerlendirmek için standart bir yaklaşım bulunmamakla birlikte PET BT ile değerlendirilmesi mümkün olabilir. Çalışmamızda CDK 4/6 inhibitörleri uygulanan hormon pozitif metastatik meme kanseri hastalarında PET BT SUVmax değeri ile tedavi yanıtını ölçmeye amaçladık. Çalışmamız 94 hasta (93 kadın, 1 erkek) üzerine tek merkezli retrospektif olarak tasarlandı. Hastaların tanı yaşı ortalamasını 55,03 olarak saptandı. Hastaların genel sağkalım süresi (GSS) 169 ay, 5 yıllık ortalama genel sağkalım %77,4, 10 yıllık genel sağkalım %60,9 olarak saptandı. Çalışmamızda en çok kullanılan kombinasyon Ribosiklib + Letrozol (%45,7) olarak saptandı. CDK 4/6 inhibitörlerine bağlı yan etki profiline bakıldığında nötropeni en yaygın yan etki olarak saptandı (hastaların %35,5'inde). İkinci ve üçüncü sırada halsizlik ve bulantı yer aldığı saptandı (sırayla %25,8 , %19,4). CDK 4/6 inhibitörleri başlanmadan önce en yüksek SUVmax değerinin ortalaması (primer kitle+ metastaz) 11,20 olarak saptandı. Tedavi başladıktan sonra en yüksek SUVmax değerinin ortalaması 7,32'ye düştüğü saptandı (p=0,001). SUVmax değerlerinde ciddi düşüşü olan (AUC: 0,769, p=0,001, cut off 3,35 olarak hesaplanmıştır) vakaların progresyonsuz sağkalım süresinin (28,92 ay), SUVmax değerlerinde düşüşü olmayanlara göre (14,47) daha fazla olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası en yüksek SUVmax değer farkının Clinical Benefit Rate (CBR), Objective Response Rate (ORR) ile anlamlı ilişkisi saptandı (p= 0,001). Metastatik meme kanseri tedavisinde hormonoterapi yanına CDK 4/6 inhibitörlerinin kullanımını hastalığın progresyonunu önleyebileceğinden önermekteyiz.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazm metastazları+4
Rahime Dilara Özbek
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Tiyoürenin değişik korozif ortamlarda demirli malzemelere inhibitör etkisinin araştırılması

ÖZETKorozyonu önlemek yada kontrol etmek amacıyla kullanılan en yaygın yöntemlerden biri de inhibitor kullanımıdır. Kapalı devre çalışan sulu sistemlerde inhlbitörlerle koruma yapılabileceği gibi sulu olmayan ortamlarda da inhibitor kullanılabilir. Bir maddenin inhibitor etkinliği moleküllerin metalle olan etkileşmesine bağlıdır. Asitli çözeltilerde (1 M HCI, 1 M H2SO4) demirli malzemelerin korozyonu önlemede tiyoüre ve onun türevleri inhibitor olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Tiyourenin inhibitor olarak kullanılmasında karşılaşılan en önemli sorun tiyoüre derişimidir. pH'a bağımlılık ise belirsizdir. Asitli ortamlarda ve düşük derişmekle tiyourenin demirli malzemelerde korozyonu önlediği ileri sürülmektedir. Bu amaçla yapılan çalışmada, saf demirin başlangıç pH'ı 4 olan, Üyoüre içeren ve içermeyen 0,1 M Na25C>4, 0,1 M Na2SÛ4 + 0,01 M Ftalik asit 0,1 M Na2S04 + 0,01 M Ftalik asit + % 3,5 NaCI, 0,01 M Ftalik asit + % 3,5 NaCI, %3,5 NaCI çözeltilerinde korozyon davranışları; kütle kayıpları, korozyon potansiyelleri (H^ct), polarizasyon dirençleri (Rp-1) ve akım-potansiyel eğrileri yardımıyla araştırılmıştır. Başlangıç pH'ı 3 olan 0,1 M NagSC^ çözeltisinde değişik derişimlerde (5, 15, 50 mM) tiyourenin demirli malzemelerin korozyonunu azalttığı elde edilen sonuçlardan görülmektedir. Bu ortamlarda tiyoüre derişimi arttıkça korozyon hızının da arttığı saptanmıştır. Ortam pH'ı 3'e ftalik asitle tamponlandığı 04 M Nag504 + 0.01 M ftalik asit ortamında 5, 15 ve 50 mM derişimlerde tiyoüre çözeltisinde demirli m 1rgrn**lftHT* korozyon hıya oldukça dfopr^kt^İr- Burada ftalik asitteki aromatik halkanın, karboksil gruplarının ve tiyourenin II. bağlarının etkisi ile oluşan yüzeydeki koruyucu tabakası kuroayu hızını azaltmaktadır. Verilere göre tiyourenin yüksek derişimlerinde bu koruyucu5? 0,1 M Na2S04 + 0,01 M ftalik asit çözeltisine (pH - 3) % 3,5 NaCI eklendiğinde korozyon hızının yükseldiği saptanmıyor. CI" iyonlarının yüzeye saldırgan tavırları yüzeyde oluşan Üyoüre kritik bir derişimde (5 mMM - 15 mM) arasında korozyon hızının düşmesinde etkin olmaktadır. Ortamdan SO4"1 fonlarının uzaklaştırılması durumunda yani 0,01 M İtalik asit + % 3,5 NaCI çözeltisinde (pH - 3) demirin korozyon hızı yükselmektedir. SQ4T iyonları, Cr iyonlarının yüzeye saldırısını kısmen önlediği bu ortamda elde edilen sonuçlardan anlaşılmaktadır. 0,01 M ftalik asit + % 3,5 NaCI çözeltesinde (pH « 3) Üyoürenin yüksek derişimlerinde azalmaktadır. % 3,5 NaCI çözültesinde (başlangıç pH'ı 3 olan) üyoürenin yüksek derişimleri demirin korozyon hızını çok az azaltmaktadır.

DemirKorozyonTiyoüre+2
Hatice Özdemir
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
1993
00
Master'sOpen AccessEN

The in vitro and in silico inhibition mechanism of glutathione reductase by some small molecules

Reduced glutathione (GSH), a product of the antioxidant glutathione reductase (GR), has a dual function in affected cells and is thus a therapeutic target for many diseases. The purpose of this investigation was to include new GR inhibitors in the current scientific literature. Some modifications were made to the original coumarin structure, and a docking research against the enzyme was performed in this investigation. Here, the standard coumarin structure was modified and bound to an enzyme using the Molegro Virtual Docker software. Docking experiments were performed on the crystal structure of human glutathione reductase (PDB ID: 2GH5). Template values for coumarin isotopes ranged from -158.567 to 109.516. The degree of affinity for the enzyme glutathione reductase. The results indicate that with a little tweaking, coumarin derivatives can be used to effectively block the enzyme Glutathione Reductase. In this study, eight complexes were used, and one of these complexes The Cu (S1M-S2) molecule 2 inhibited the GR enzyme, to put it another way. At an IC50 value of 7.92168 µM, Cu(S1M-S2)2 was shown to inhibit the GR enzyme, and 3D interaction maps between the two were shown.

GlutathioneGlutathione reductaseCoumarins+2
Ahmed Sabah Shamı Mosleh
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Genetic study of hemophilia A in Iraqi teenager

Hemophilia A (HA) is caused by a deficiency in FVIII, an essential cofactor in the activation of the FX complex. In DNA, SNPs have a major role in gene alterations that disturb gene product sequencing. In this thesis, blood samples were taken to tube with EDTA from 60 patients ranging in age (6-24) years with severe, moderate, and mild deficiency of factor VIII. The samples were stored at -20℃ until using. All samples were obtained from the Medical City of Baghdad between the 13th of Jun 2021 to 28th of September of 2021. This research aims to study the clinical and biological factors and the extent of their impact on the F8 gene that causes HA. All were examined by conventional PCR and then sequencing for intron 18 specifically at SNP (rs4898352) located at chrX:154903815 (GRCh38.p13). The results showed severe HA 75% (45/60), moderate 15% (9/60), and mild 10% (6/60). The ages between (20-29) years (n=25) (41.6%) showed the major age range of severe HA. PCR sequencing confirmed the causative mutation for the hemophilic patients showed A>T Nucleotide Location (123909) transversion mutation. There is a strong relationship between family history and HA that caused traits to be passed to children, especially mothers. Our results indicated a big correlation among young ages with HA. Furthermore, early clinical examinations should be performed for early treatment.

Factor VIIIGenesYoungs+6
Alı Adıl Murtadha Al-arajı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Irak'ta tip 2 diyabet hastalarında DDP4 inhibitörleri ve metforminin ınterleukın-1ß ve metabolik parametreler üzerine etkilerinin incelenmesi

Hiperglisemi, birçok metabolik bozuklukta anormal insülin sentezi, etkisi veya her ikisinden kaynaklanır. DM bir hastalık grubudur. Bu çalışma, DPP-4 ve metforminin tip 2 diyabet ve yeni tanı konmuş bireylerde metabolik göstergeler üzerindeki etkisini değerlendirdi. Bu çalışma 30 ila 83 yaşındakileri içeriyordu. Bu araştırmada tip 2 diyabet hastaları kullandıkları ilaçlara göre üç gruba ayrıldı. Kontrol grubu sağlıklı hastalar 49'du. DDP4 ve IL-1ß seviyeleri ELISA ile ölçüldü ve biyokimyasal özellikler sağlıklı gruplardan farklıydı. Yalnızca metformin grubu dışında, DDP4 inhibitör ilacı tüm biyokimyasal belirteçlerle ilgilidir. Yeni teşhis edilen tip 2 diyabet hastaları, DDP4 inhibitörleri ve metformin alanlara göre daha yüksek IL-1 seviyeleri gösterdi. Daha yüksek IL-1 seviyeleri, IL-1 aktivasyonunu arttırdı. Sistemik bir inflamatuar süreç, erken tip 2 diyabette beta hücre ölümünü gösterebilir. Bu verilere göre DDP4 ve DDP4 daha fazla kişiye yardımcı olabilir. Mevcut öneriler, tip 2 diyabet tedavisi için DDP inhibitörlerini önermektedir. Bu çalışma, IL-1ß gibi diyabetik sitokinlere odaklanmaktadır.

Diabetes mellitusGlikoproteinlerMetformin+1
Athmar Jawad Ahmed Abusıba
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Inhibitory effects of some Schiff bases and metal complexes on xanthine oxidase

Gout, cancer, diabetes, and metabolic syndrome are all linked to xanthine oxidase deficiency. Schiff Bases and Metal Complexes, a bioactive substance, and its derivates were tested for their ability to inhibit the enzyme xanthine oxidase in the present study. The objective is to create bioactives with antioxidant potential from Schiff Bases and Metal Complexes. Metal complexes, Schiff bases, hydrazines and natural acids were all employed to produce ester bonds using molecular docking techniques. The compounds' antioxidant and xanthine oxidase inhibitory activities were evaluated. 4-Metoksi S1 derivatives demonstrated a competitive inhibition of XO ability with IC50 value of 6,601 M and 4-Metoksi S1 was identified as the most active derivative. In the binding site of XO, the new 4-metoksi S1 derivatives bind to amino acid residues Leu257, Glu263, Thr262, Gly260, Ser347, Alkyl and Pi-Alkyl (Lys256, Ile353, Val259, Leu305, Ala346, Phe337). Testing for antioxidant capability of all compounds revealed that they were all very effective. Hybridization of Schiff Bases and Metal Complexes 4-metoksi S1 might lead to more potent xanthine oxidase inhibitors via molecular docking.

Xanthine oxidaseMetal complexesSchiff bases+1
Ronak Mohammed Azeez Azeez
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

The determination of G6PD enzyme levels and some biochemical parameters in breast cancer patients and computer modeling and in vitro determination of the effects of some molecules on G6PD activity

One of the characteristics of cancerous cells is modified metabolism. The pentose phosphate pathway PPP is an important part of cellular metabolism. The rate-limiting enzyme of the PPP, glucose-6-phosphate dehydrogenase G6PD, is raised in several types of cancer and relates to tumor growth by generating ribose-5-phosphate and NADPH via PPP. The aim of the thesis is to confirm that high level of Glucose 6 Phosphate Dehydrogenase G6PD enzyme and lipid profile in breast cancer patients and how to inhibit the activity of this enzyme as a therapeutic target for cancer. A study involved 45 patients and 45 controls (female). Their ages ranged between 29-57 years old. These patients were registered they have breast cancer at Iraq, AL-Qadisiyah city. G6PD enzyme levels were measured by ELISA when the first and second groups are compared, the differences between the two groups are statistically significant. On the basis of all results, it was concluded that breast cancer patients group have a higher level of G6PD enzyme and higher level of lipid profile in state of healthy group, based on the above results we used some compound to inhibit the activity of G6PD enzyme. This chemical compounds are successed to inhibit the G6PD enzyme activity.

HDLCholesterolLDL+5
Hayder Hameed Kadhım Shubbar
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda proton pompa inhibitörlerinin glisemik kontrol üzerine olan etkileri

Amaç: Tip 2 diabetes mellitus tedavisinde son yıllarda glisemik kontrolü sağlamaya yönelik kullanılan ilaçlara ek olarak fonksiyonel ß hücre rezervini arttırmaya ve/veya kalan ß hücrelerini korumaya yönelik yeni tedavi seçenekleri ortaya sürülmüştür. Bu tedavi seçeneklerinden bir tanesi gastrindir. Diyabetik hastaların sık olarak kullandıkları proton pompa inhibitörlerinin mide asit salgısını baskılayarak hipergastrinemi yaptığı bilinmektedir. Bu nedenlerle bu ilaçların diyabet seyrini etkileyip etkilemediği merak uyandırmıştır ve bu konuda sınırlı sayıda çalışma yapılmıştır. Oysa ki sıklığı giderek artan bu hastalığın tedavisi için hem yeni tedavi seçenekleri ortaya çıkarmak hem de PPI kullanımı sırasında diyabetik hastalarda hipergastrineminin kan şekeri üzerine olan etkileri ile ortaya çıkabilecek sonuçları öngörebilmek önemlidir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla Fakültemiz Hastanesi'nde takipli, dispeptik yakınmaları nedeniyle proton pompa inhibitörü tedavisi başlanması planlanan tip 2 DM, bozulmuş açlık glukozu ve/veya bozulmuş glukoz toleransı tanılı insülin tedavisi kullanmayan 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tedavi başlangıcında ve 12 haftalık tedavi sonrası vücut ağırlıkları, serum insülin, C-peptid, hemoglobin A1c ve gastrin düzeyleri tayin edildi. İstatistiksel analiz ile bazal ve tedavi sonrası değerler arasında anlamlı fark olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: 43 hastanın 36'sı (% 83,7) tedavi sonrası kontrole geldi. Hastaların başlangıç ve 12 haftalık tedavi sonrası ortalama gastrin değerleri arasında anlamlı fark varken (p<0,001) diğer verilerde anlamlı fark saptanmadı. Hastaların hiçbirisi tedavi sırasında hipoglisemi atakları tariflemedi.Sonuç: Proton pompa inhibitörleri ile indüklenen hipergastrineminin diyabet tedavisinde kullanılabilmesi sınırlı sayıda hayvan deneyi ve retrospektif çalışma ile desteklense de, daha fazla sayıda hasta içeren, verileri güvenilir, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: ß hücre rezervi, Diabetes mellitus, Dispepsi, Gastrin, Proton pompa inhibitörleri

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Dispepsi+2
Burçak Evren Taşdoğan
Çukurova University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit ve romatoid artrit hastalarında wingless/beta-catenin yolağı inhibitörlerinin düzeyi ve anti-TNF tedaviler ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmadaki öncelikli amacımız ankilozan spondilit (AS), romatoid artrit (RA) hastalarında ve sağlıklı kontrollerde Dickkopf-1 (dkk-1) ve sklerostinin düzeylerini karşılaştırmaktı. İkincil amacımız anti-tümör nekrozis faktör- (anti-TNF-) tedavilerinin serum dkk-1 ve sklerostinin serum düzeylerine olan etkisini değerlendirmekti. Son olarak dkk-1/sklerostin düzeyleri ile ankilozan spondilit hastalık aktivite skoru arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza 70 AS (35 anti-TNF- tedavi alan, 35 anti-TNF- naive), 60 RA (30 anti-TNF- tedavi alan, 30 anti-TNF- naive) ve 31 sağlıklı kontrol alındı. Serum dkk-1, sklerostin, C-reaktif protein ve eritrosit sedimentasyon hızı ölçüldü. ASDAS, Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Hastalık Aktivite Skoru-28 (DAS-28) hesaplandı. Radyografiler hasta bilgilerine körleştirilmiş deneyimli bir radyolog tarafından modifiye Stoke Ankilozan Spondilit Spinal Skoru (mSASSS) ve Sharp/van der Heijde yöntemlerine göre skorlandı. Bulgular: AS-anti-TNF- tedavi alan hastalarda BASMI ve mSASSS skorları AS- anti-TNF- naive hastalara göre anlamlı olarak yüksekti. AS ve RA hastalarında serum dkk-1 ve sklerostin düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü. AS hastalarında dkk-1 düzeyleri ile ASDAS ve BASMİ arasında ters yönlü bir korelasyon vardı. Dkk-1 ve sklerostin düzeyleri ile mSASSS arasında korelasyon yoktu. AS hastalarında BASMİ skoru ile mSASSS arasında anlamlı bir korelasyon vardı. RA hastalarında dkk-1 düzeyleri ile lomber toplam, kalça toplam ve femur boyun kemik mineral yoğunluğu arasında ters yönlü bir korelasyon vardı. Sonuç: AS hastalarındaki dkk-1 düzeyleri ile BASMİ arasında ters yönlü bir korelasyon vardı, diğer yandan BASMİ ve mSASSS skorları arasında güçlü bir korelasyon vardı. Bu nedenle, bu bulgular ankilozan spondilit hastalarındaki düşük dkk-1 seviyelerinin yeni kemik oluşumunda rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, Dickkopf-1 (dkk-1), sklerostin, anti-TNF tedavi, yeni kemik oluşumu

Artrit-romatoidKateninKemik rejenerasyonu+6
Ahmet Akyol
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

1-(2-hidroksietil)-2-imidazolidion (2-HEI) 'in yumuşak çelik korozyonuna 0,5 m HCl çözeltisi içinde etkisi

1-(2-Hidroksietil)-2-İmidazolidion 2-(HEI)'ın yumuşak çelik korozyonuna karşı 0,5 M HCl çözeltisi içinde potansiyodinamik polarizasyon, elektrokimyasal impedans spektroskopisi (EIS) ve lineer polarizasyon direnci (LRP) methodlar ile araştırılmıştır. Ayrıca inhibitör etkisi farklı sıcaklıklarda incelenmiş ve yumuşak çelik yüzeyinin morfolojisi inhibitörsüz ve inhibitörlü ortamda taramalı elektron mikroskobu ile incelemiştir. İnhibitör etkinliği, inhibitör derişimi artıkça artmıştır ve sıcaklık artıkça azalmıştır. Potansiyodinamik polarizasyon sonuçları çalışılan inhibitörün karma bir inhibitör gibi davrandığını göstermiştir. Yumuşak çelik yüzeyinde 2-HEİ'nin adsorpsiyonun Langmuir izotermine uyduğu belirlenmiştir ve Kads, ∆G○ads gibi termodinamik parametreler hesaplanıp tartışılmıştır.

İnhibitör
Ayşen Sarı
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Klinik örneklerden izole edilen pseudomonas aeruginosa suşlarında n-asetilsistein'in çeşitli antibiyotiklerin mik değerlerine etkisinin araştırılması

Pseudomonas aeruginosa hastane infeksiyonlarının en önemli nedenlerinden biridir. Hastane infeksiyonlarında Pseudomonas'ları önemli kılan virulans faktörlerinin yanında, oluşturdukları plazmid ve kromozom kontrolündeki beta-laktamazları da bulunmaktadır. Asetilsistein doğal bir aminoasit olan L-sistein'in N-asetillenmiş türevi olup mukolitik olarak kullanılan ajandır. Bu çalışmada, klinik örneklerden izole edilen P. aeruginosa suşlarında, N-asetilsistein'in (NAC) çeşitli antibiyotiklerin Minimal İnhibitör Konsantrasyon (MİK) değerleri üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 50 P. aeruginosa suşu değerlendirmeye alındı. Antibiyotiklerin MİK değerleri Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) önerileri doğrultusunda sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle araştırıldı. Daha sonra aynı antibiyotikler NAC (10 mM, 1.6 mg/ml) ile kombine edilerek MİK değerleri yeniden belirlendi. Kolistine duyarlı 37 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 1.07±0.65 µg/mL ve kolistin+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 1.62±1.36 µg/mL (p<0.05), Siprofloksasine duyarlı olan 11 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 0.78±0.31 µg/mL, siprofloksasin+NAC kombinasyonu'nun 1.36±0.63 µg/mL (p<0.05), Amikasine duyarlı olan 42 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 6.80 ±1.92 µg/mL ve amikasin+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 8.09 ±3.36 µg/mL (p<0.05), Meropeneme duyarlı 40 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 2.52 ±1.36 µg/mL ve meropenem+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 53.70 ±17.65 µg/mL (p<0.05), Seftazidime duyarlı 37 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 6.05 ±2.18 µg/mL ve seftazidim+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 10.05 ±5.76 µg/mL olarak belirlendi (p<0.05). Antibiyotiklerin NAC ile kombinasyonları'nda MİK değerlerindeki artış göze çarpmaktadır, en ciddi artış meropenem+NAC kombinasyonun'da gözlendi. Klinik kullanımda bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca bu konuda daha ileri çalışmalar yapılmalıdır

AntibiyotiklerN-asetilsisteinPseudomonas aeruginosa+2
Yılmaz Arı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İmmun kontrol noktası inhibitörlerinin immun ilişkili yan etki sonuçları

Kanser immün sistemi ilişkisinin daha iyi anlaşılması sonrası immunoterapiler, ana olarak immün kontrol noktası inhibitörleri, kanser tedavilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde henüz geri ödemesi olmayan immunoterapilere erken erişim ve klinik çalışma kapsamında ulaşılabilmekte buna karşılık batı ülkelerinde birçok kanser türünde rutin kullanıma girmiş durumdadır. İmmünoterapi ilaçları sitotoksik kemoterapiler ile karşılaştırıldığında daha düşük profilli bir yan etki profiline sahip olsa da yan etkilerin çıkış zamanı daha belirsiz, tanınması yüksek klinik şüphe ve detaylı bir ayrıcı tanı değerlendirmesi gerektirmektedir. Birçok organı etkileyebilse de özellikle cilt, hepatobiliyer, gastrointestinal, akciğer ve endokrin sistemleri etkilemektedir11,12. Yan etkilerin birçoğu immün sistemin gereksiz aktivasyonu sonrası ortaya çıkıp 'immune related adverse events' irAE olarak adlandırılır6. Bu farklı yan etki profili bu ilaçları klinik pratikte kullanan onkoloji uzmanları için zorlayıcı olabilmektedir8,13. Bu çalışmada çoğunluğu klinik çalışma ve erken erişim ile kullanılan ipilimumab, nivolumab ve pembrolizumab ile tedavi gören kanser hastalarında görülen metabolik yan etkilerin saptanması ve bu yan etkilerin görülme sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma verileri hastane arşivindeki elektronik veya kağıt bazlı hasta dosyalarından arşiv taraması yapılarak oluşturulmuştur. Çalışma dizayn olarak retrospektif vaka kontrol çalışmasıdır. Klinik pratikte ve Faz çalışmalarında İpilimumab, Nivolumab ve Pembrolizumab tedavisi protokolleri uygulanmış Renal Hücreli karsinoma, Malign Melanom,ileri evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinoma tanıları bulunan 34 hastanın arşiv hastane dosyalarından laboratuvar parametreleri olası toksisite yönünden incelenmiştir. Çalışmaya İpilimumab kullanan 12, Nivolumab kullanan 16 ve Pembrolizumab kullanan 6 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada en sık görülen yan etkiler karaciğer (% 11) ve tiroid (% 17,6) fonksiyonları ile ilişkili olarak saptanmış ve ayrıca metabolik (% 6) ve elektrolit (% 14,7) değişiklikler gözlenmiştir. İpilimumab verilen hastalarda en sık görülen yan etkiler karaciğer toksisitesi (% 25) ve elektrolit disfonksiyonları (% 25); Pembrolizumab uygulanan hastalarda tiroid disfonksiyonu (% 33); nivolumab verilen hastalarda diyabet (% 13) olmuştur.Çalışma sonucunda ilaç kesimine yol açabilecek yan etki gözlenmemiştir.İmmun kontrol noktası inhibitörü ilaçları ile tedaviler sırasında karaciğer ve tiroid fonksiyon bozuklukları yanı sıra metabolik ve elektrolit değişiklikleri gözlenmektedir. Bunların çoğu hafif düzeydedir ancak gerçek yaşam verilerinin sunulduğu büyük çalışmaların verileri yayınlanıncaya kadar az sayıdaki klinik çalışma hastalarına ait bu verilerin dikkate alınması önemli olacaktır.

Antineoplastik ajanlarNivolumabPembrolizumab+7
Eda Gedikoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Hemofili hastalarında bazı genlerin ve bazı immün belirteçlerin belirlenmesi

Hemofili binlerce yıldır bilinen bir hastalıktır. Hemofili olabileceğine dair en eski anlatımlar MS 2. yüzyıla aittir ve TALMUD'da (Yahudi yazıları) anlatılmıştır. Metin, Patrik Haham-Yahuda'nın aynı anneden üçüncü çocuğu sünnetten muaf tutma kararını, çünkü ilk iki çocuğunun sünnetten sonra kanamadan ölmesi nedeniyle bildirmektedir. İncelenen 35 vakadan 27 vakada Ig alt sınıfını belirlemek mümkün olmuştur. Çoğu vaka, IgG1 ve IgG4 alt sınıfları için aynı anda %25 pozitifti. Diğer %15.62 (n=5) vakası sadece IgG1 sınıfı için ve 3 sadece IgG4 için pozitifti. Literatürde zaten gösterildiği gibi, vakaların %28.12'si (n=9) IgG2 sınıfı için bir miktar pozitifliğe sahip olsa da, bu IgG1 ve/veya IgG4 ile ilişkili olarak meydana geldi. Şiddetli A hemofili hastalarının n=14'ünde (%43.75) ve n=5'inde (%25.92) sırasıyla intron 22 inversiyonu ve intron 1 inversiyonu varlığının analizi pozitifti. Şiddetli AH'li, INV-1 ve INV-22 negatif olan hastalardan 26 aileye ait %56,2 (n=18) olguda F8 geninde hemofili A varlığına bağlı mutasyon saptandı. Altı STR belirteci (daha önce tarif edilmiş) Irak nüfusunda kontrol grubu olarak kullanılan ve etkilenen ailelerle karşılaştırılacak bir veri tabanı oluşturan 35 kişiden oluşan bir örneklemde araştırıldı. Katılan 35 hasta arasında, sadece 35 aile temsil edilen iki çift kardeş vardı. Anneleri zaten ölmüş, ancak kızları olduğu için zorunlu taşıyıcı olan iki hasta, hasta aile üyeleri grubuna katılmaya kabul edildi ve metodolojinin etkinliğinin kanıtlanmasına yardımcı oldu. Çalışmalar sırasında, özellikle semptomatik taşıyıcıların belirlenmesi ve genetik danışmanlık sağlanması konusunda, taşıyıcılara yeterli takibin sunulması için daha yapılacak çok şey olduğu gözlemlendi. Bununla birlikte, taşıyıcıların belirlenmesinde rutin olarak uygulanacak uygulanabilir bir metodoloji oluşturularak hem etkilenen hem de taşıyıcıların erken teşhis ve tedavisini sağlayacak çok şey yapıldığı da görülmektedir.

GenlerHemofiliİnhibitör
Saıf Abdulmahdı Owaıd
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör (MIF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF), aşırı aktif mesane (AAM) tanısında belirteç olarak kullanımı ve bu belirteçlerin aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar süreçlerdeki rolünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji kliniğine aşırı aktif mesane şikayetleri ile başvuran 30 kişi hasta grubu olarak, şikayeti ve ek hastalığı olmayan 30 kişi de kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunda ve hasta grubunda, serum ve idrar endostatin, galektin-3, MIF ve VEGF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Hasta grubunda 4 haftalık medikal tedavi sonrası ölçümler tekrarlandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 21.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, aşırı aktif mesane hastalarında serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmamızdaki bu sonuçlar, AAM patofizyolojisinde anjiyogenik sürecin önemli olabileceğini ve serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeylerinin AAM sendromu tanı ve tedavi süreçlerinde belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Aşırı aktif mesane, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör, vasküler endotelyal büyüme faktörü

EndostatinGalektin-3Makrofajlar+4
Caner Buğra Akdeniz
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yumuşak çelik üzerinde silan filmi oluşturulması ve bu filmin suni yağmur suyunda korozyonu önleme etkisinin araştırılması

Yumuşak çeliğin korozyonuna karşı vinil tri etoksi silan bileşiğinin inhibisyon yeteneği, alkol ve suda ayrı ayrı hazırlanan % 5 lik çözeltilerinde sırasıyla 10 dk, 20 dk, 30 dk, 60 dk bekletilerek silan filmi ile kaplandıktan sonra suni yağmur suyunda anodik polarizasyon ve elektrokimyasal impedans spektroskopisi (EIS) teknikleri kullanılarak incelenmiştir. Elde edilen sonuçlardan suni yağmur suyunda yumuşak çeliğin korozyonunun yüzeyde koruyucu bir film tabakası oluşturan vinil tri etoksi silan çözeltilerinde bekletilmesiyle azaldığı gözlenmiştir. İnhibisyon etkinliği yumuşak çeliğin silan çözeltilerinde bekleme sürelerinin artmasıyla doğru orantılı olarak artmaktadır. En yüksek inhibisyon etkinliği vinil tri etoksi silan bileşiğinin suda hazırlanan çözeltisinde 60 dk bekletilerek film tabakası oluşturulduğu ortamda gözlenmiştir.

KorozyonTrimetoksiVinil+2
Nurcan Yüksekbaş
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

CRISPR-Cas9 aracılı PIK3CA gen modifikasyonunun kanser hücreleri üzerindeki terapötik etkilerinin araştırılması

Genom düzenleme metotlarında birinci sırada yer alan CRISPR-Cas teknolojisi en çok kanser etyogenezi, ilaç etkinlik çalışmaları, tümör mikroçevresi çalışmaları ve yeni biyobelirteç tespiti ile yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalarda kullanılmaktadır. Meme kanserinde kanser hücrelerinin apoptozdan kaçması, hücre büyümesi ve sınırsız proliferasyonunda PI3K/Akt/mTOR yolağının etkisi bilinmekte olup literatürde bu yolağın özellikle hedefe yönelik ilaç çalışmalarında büyük bir öneme sahip olduğu ve hedefe yönelik tedaviler için yüksek potansiyel taşıdığı öngörülmektedir. Yapılan bu tez çalışmasında da Çukurova Üniversitesi AGENTEM ve Çukurova Teknokent İnfoGenom altyapısı kullanılarak, karsinogenezde etkinliği bilinen bu yolak üzerindeki PIK3CA geninin CRISPR-Cas9 aracılı modifikasyonun tüm yolak üzerindeki etkisinin ortaya konması ve bu etki altında kanser hücrelerinin davranışının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. MCF-7 hücre hattı ile gerçekleştirilen çalışmalarda transfeksiyon metodu olarak elektroporasyon yöntemi kullanılmış olup elektroporasyonun optimizasyonu, floresan mikroskobu ve akım sitometri aracılığıyla hücre canlılığı ve transfeksiyon etkinliği değerlendirilerek yapılmıştır. Etkinliği kanıtlanan protokoller ile CRISPR-Cas9 aracılı PIK3CA gen modifikasyonunun kanser hücreleri üzerindeki etkisi ise invert mikroskop, akım sitometri, gerçek zamanlı PZR aracılı ekspresyon çalışması ve ile gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar CRISPR-Cas9 aracılı PIK3CA geninin susturulmasının hücre ölümünü indüklediği ve yeni terapötik yaklaşımların geliştirilmesi için potansiyel taşıdığını göstermiştir. Bu tez çalışması ile özellikle PIK3CA geninin CRISPR-Cas9 temelli modifikasyonu ilişkili yeni tedaviler için literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır.

CRISPRMeme neoplazmlarıTerapötik yöntemler+1
Özge Sönmezler
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisli hastalarda serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-B düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, psoriazisli hastalarda serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß düzeylerinin hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, klinik ve histopatolojik olarak psoriazis tanısı konulan toplam 62 hasta alındı. Alınan periferik venöz kan örneklerinde serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß düzeyleri Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda ELISA yöntemiyle ölçüldü. İstatistiksel analizler SPSS 17.0 programı ile yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 62 psoriazis hastasından 29'u (% 46,8) kadın, 33'ü (% 53,2) erkekti. Hastaların yaşları 10-72 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 43,51±15,04 idi. Cinsiyet, aile öyküsü, artrit varlığı, ve laboratuvar parametreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Hastalık süresiyle TIMP-1 düzeyi anlamlı olarak korele saptandı. TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß değerleri ile PASI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. MMP-9 ile TGF-ß seviyeleri ve MMP-2 ile TIMP-2 seviyeleri anlamlı olarak korele bulundu.Sonuç ve Öneriler: Çalışmada psoriazis aktivite indeksi ile matriks metalloproteinazlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. MMP'ların psoriazis patogenezindeki rolünü açıklığa kavuşturmak için tüm parametreleri içeren geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Matriks metalloproteinaz 9Matriks metalloproteinazlarMetalloproteinazlar+3
Tuba Çelebi Kayhan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Asit çözeltisi içinde 1050 çeliğinin korozyonunun amino asitlerle kontrolü

Bu çalışmada 1050 çeliğinin kullanıldığı sistemlerde asitlerlerin kullanımı sırasında meydana gelen korozyon olaylarının önlenmesi amaçlanmıştır. 1050 çeliğinin korozyonunu önlemek için, kütlece %0,5 HCl çözeltisi içinde L-Cysteine Hydrochloride Monohydrat, L-Cystine (L-Cys2), N-Acetyl - L-Cysteine, L-Arginine, D-Alanine, L-Methionine, L-Aspargine Monohydrate, Glycolic Acid, D-Valine, D-Phenylalanine, L-Aspartic Acid, DL-Aspartic Acid, D(-)-Mandelic Acid, L-Leucine, Oxalic Acid Dihydrate inhibitörleri ile çalışılmıştır. Tafel ekstrapolasyonu ve Lineer polarizasyon direnci yöntemiyle korozyon hızı belirlenmiş ve inhibitör verimleri hesaplanmıştır.Kütlece %0,5 HCl çözeltisi içerisinde 25C sıcaklık ve 1000 ppm'de çeşitli inhibitör ile çalışılmış, bunlar arasında L-Cysteine Hydrochloride Monohydrat, N-Acetyl-L-Cysteine, L-Cystine (L-Cys2), L-Methionine inhibitörlerinden yüksek verim elde edilmiştir. Bu inhibitörlerin etkinlikleri ise sırasıyla %91, %90,3, %88,4 ve %86,1 olarak bulunmuştur. 25C sıcaklıkta yüksek verime sahip bu inhibitörlerin daha yüksek sıcaklıklarda da etkili olup olmadıklarının incelenmesi amacıyla 30C, 40C ve 50C sıcaklıklarda çalışılmış ve yüksek sıcaklarda da diğer inhibitörlere göre daha etkili oldukları belirlenmiştir. Verimi belli bir değerin üstünde olan bazı inhibitörlerin farklı konsantrasyonlardaki etkinliklerini de incelemek amacıyla 25C sıcaklık ve 500 - 3000 ppm aralığındaki farklı konsantrasyonlarda deneyler yapılmıştır. Yüksek verime sahip olan L-Cysteine Hydrochloride Monohydrat, L-Cystine (L-Cys2) için en yüksek verimler 25C'de 3000 ppm'de sırasıyla %94 ve %91,7 olarak elde edilmiştir. N-Acetyl-L-Cysteine ve L-Methionine için en yüksek verimler ise % 91,6 (30C, 2000 ppm) ve % 86,1 (25C, 1000 ppm) olarak elde edilmiştir.%0,5 H2SO4 çözeltisi içerisinde yüksek verime sahip olan L-Cystine(L-Cys2), L-Cysteine Hydrochloride Monohydrat, N-Acetyl-L-Cysteine için 25°C, 30°C, 40°C ve 50°C sıcaklıklarda ve 1000 ppm'de ve 25°C'de, 2000 ppm ve 3000 ppm'de sabit inhibitör konsantrasyonlarında deneyler yapılmıştır. En yüksek verimler L-Cystine, L-Cysteine Hydrochloride Monohydrat ve N-Acetyl-L-Cysteine için 25°C sıcaklıkta 3000 ppm`de sırasıyla % 88,6, %83, %82,7 olarak elde edilmiştir.Aminoasitlerin adsorpsiyon yoluyla metal yüzeyi ile etkileşime geçtiği düşünülerek, adsorpsiyon izotermleri çizilmiş ve genel olarak adsorpsiyon izotermlerinin Langmuir ve Freundlich adsorpsiyon izotermlerine uyduğu tespit edilmiştir.İnhibitörlerin Aktivasyon enerjilerini (Ea) hesaplamak amacıyla sabit inhibitör derişiminde inhibitörlü ve inhibitörsüz ortamlar için Lni - 1/T grafikleri çizilmiştir. İnhibitör içermeyen ortama ait aktivasyon enerjisi, inhibitör içeren ortamdaki aktivasyon enerjisinden düşük çıkmıştır. Bu sonuç, inhibitörlü ortamda metalin çözünmesinin zorlaştığını, korozyon reaksiyonunun daha zor gerçekleşeceğini ve sonuç olarak korozyon hızını azaltacağınıgöstermektedir. Sonuç olarak, inhibitörün koruyuculuğu aktivasyon enerjisi ile de desteklenmiştir.Anahtar Kelimeler : ?nhibitör, amino asitler, korozyon, 1050 çeliği

Amino asitlerKorozyonİnhibitör
Efe Erbil Kırkoğlu
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00

Related subjects