Türk vergi hukuku
Bu konu başlığı altında 112 tez
Türk vergi hukuku açısından mükellef haklarının değerlendirilmesi: Edirne Merkez ilçe örneği
VUK' da kanun koyucu mükellefi; vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettüp eden gerçek ya da tüzel kişiler olarak tanımlanmıştır. Vergi mükellefiyeti vergiyi doğuran olay ile birlikte gerçekleşir ve vergiyi doğuran olay her vergi bakımından yasalarla belirlenmiştir. Vergileme iki taraflı bir işlemdir. Bunlardan biri vergi tahsilatını cebren dahi yapmaya yetkili devlet, diğer taraf ise vergilendirmenin muhatabı olan mükelleftir. Bu işlem itibariyle her iki tarafın da sahip olduğu haklar ve yerine getirmesi gereken yükümlülükler bulunmaktadır. Günümüzde, mükellef haklarının açıklanması ve bunların korunmasına yönelik çalışmalara önem verilmesi, bir ülkede devletin vergileme işlemine ve mükelleflerine yaklaşımının bir göstergesi kabul edilir hale gelmiştir. Aynı zamanda mükelleflerin haklarının bilincinde olması vergileme sürecinin sağlıklı işleyebilmesi açısından da önem arz etmektedir. Özetle, mükellefin sahip olduğu hakların farkında olarak vergileme sürecinde bulunması hem birey hem de toplum için son derece önemlidir. Bu çalışma ile Edirne Merkez ilçe özelinde bulunan mükelleflerin farkındalık düzeyleri tespit edilerek değerlendirmelerde bulunulacaktır.
Türkiye'de gayri maddi haklarda transfer fiyatlandırması ve vergilendirme
Küreselleşmenin etkisiyle birlikte para ve sermaye hareketleri önündeki engeller kalkmış, ticarette yaşanan bu serbestleşme sonucunda uluslararası ticaret hacmi hızla büyümüş, para ve sermaye piyasalarında uluslararası entegrasyon gerçekleşmiştir. Çağımızda bilgi önemli bir sermaye haline gelmiştir. Küreselleşen ekonomide ülkelerin rekabet avantajı sağlamasındaki stratejik kaynak artık sermayeden ziyade bilgi olmuştur. Günümüzde özellikle sanayi, teknoloji, yazılım ve ilaç sektörü gibi bilgi yoğun alanlarda faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin piyasa değerinin önemli bir kısmını gayri maddi haklar/maddi olmayan duran varlıklar oluşturmaktadır. İşletmeler açısından gayri maddi hakların öneminin artması sonucu, gayri maddi haklar aynı ülke içerisinde ya da farklı ülkelerde faaliyette bulunan grup işletmeleri ya da ilişkili işletmeler arasında lisans, kiralama, devir ve rehin gibi işlemlere de konu olmaya başlamıştır. İlişkili kişiler arasında gerçekleşen bu gayri maddi hak ödemelerinin emsaline uygun yapılıp yapılmadığının tespiti transfer fiyatlandırmasının konusuna girmektedir. Transfer fiyatlandırması, işletmelerin, ilişkili kişilerden mal veya hizmet alım ya da satımında emsallere uygunluk ilkesine aykırı olarak tespit ettikleri bedel veya fiyattır. Transfer fiyatlandırması konusu iktisat, işletme ve maliye gibi birçok disiplin tarafından incelenmiştir. Ancak günümüzde transfer fiyatlandırması deyince ilk akla gelen konu vergisel yönüdür. Mali açıdan bakıldığında, transfer fiyatlandırması muhtemelen uluslararası en önemli vergi sorunlarının başında gelmektedir. Transfer fiyatlandırması uygulamasında emsal bedelin tespitinde en fazla güçlük yaşanan varlıkların başında ise gayri maddi haklar gelmektedir. Tez çalışmamızda gayri maddi haklar ayrıntılı olarak irdelenerek, bu varlıkların vergi kanunları karşısındaki durumu ve transfer fiyatlandırması işlemleri incelenmiştir. Türkiye'nin transfer fiyatlandırması uygulamasında temel aldığı OECD'nin transfer fiyatlandırması rehberindeki gayri maddi haklara ilişkin güncel değerlendirmeleri esas alınarak, bu varlıkların emsal fiyatının belirlenmesine ilişkin yeni yaklaşımlar ele alınmıştır.
Özel inşaat işlerinde vergilendirme
Türkiye'de inşaat sektörü, hem istihdamı artırmayı hem de büyüme rakamlarına katkıda bulunmayı sağlayan öncü sektörlerden biridir. Bu sektör, kendisi ile ilgili yaklaşık 200'den fazla alt sektörün ürettiği ürünlere talep ve işgücü yaratmada stratejik bir öneme sahiptir. İnşaat işlerinin, vergi hukukundaki yeri özel inşaat ve yıllara sari inşaat ayrımına göre belirlenmektedir. Çalışmanın konusu Türkiye'de özel inşaat işlerinin vergilendirilmesi olup, konu hukuki anlamda hem özel hukuk hem de vergi hukuku alanındaki mevzuat ile iç içedir. Bu bağlamda öncelikle inşaat kavramlarının özel hukukta ve vergi hukukundaki anlamları üzerinde durulmuştur. Özel inşaat, kişilerin kendi kişisel ihtiyaçları için yapılabileceği gibi, kazanç elde etmek amaçlı da yapılabilir. Bu inşaat hizmetleri, kendi arsası üzerine inşaat veya başkasının arsasına sözleşmeye dayanarak yapılan arsa payı karşılığı inşaat veya hasılat paylaşımlı inşaat şeklinde gerçekleştirilebilir. Özel inşaat işlerinde vergilendirme, bu inşa faaliyetlerinden dolayı elde edilen kazancın gelir vergisi, kurumlar vergisi, katma değer vergisi ve diğer vergiler (emlak vergisi, tapu harcı vb.) kapsamında vergiye tabi olup olmadığı, vergiye tabi olması durumunda vergilendirme sürecinin nasıl olduğunun belirlenmesidir. Bu tanım, çalışmanın özü olup, konu ile ilgili literatürdeki çalışmalar, vergi idaresi yorumları, özelgeleri, düzenleyici işlemleri ve yargı kararları irdelenerek sorunun tespiti ve çözüm önerileri oluşturulmuştur.
Vergi kolaylıkları
Vergi kolaylıkları, vergilendirme yetkisini vergi dışı bırakma ya da vergi yükünü azaltma yönünde kullanıldığı yöntemlerin genel adıdır. Geçmişte belirli bir toplumsal gruba imtiyaz tanımak için kullanılan bu yöntemler, günümüzde meşru kabul edilen ekonomik ve sosyal nedenlere dayanılarak anayasal ilkelere uygun şekilde kanunla düzenlenmektedir. Muaflık, istisna ya da indirim şeklinde düzenlenen bu yöntemlerin muhataplarının ekonomik ve sosyal hayatına yönelik kolaylıklar sağladığı, öğretide de bu yöntemlerin vergi kolaylıkları olarak nitelendiği görülmektedir. Tezin ilk bölümünde vergi kolaylıkları kavramı tanımlanmış, benzer kavramlardan farkı ve anayasal vergilendirme ilkeleri bakımından önemi ortaya konulmuştur. Böylece, vergi kolaylıkları kavramının vergilememe yetkisinin kullanılmasını sağlayan yöntemlerin genel adı olduğu ve hukukla sınırlandırılmasının önemi vurgulanmak istenmiştir. Vergi kolaylıklarının vergilememe yetkisinin bir yöntemi olarak hem ulusal hukukta hem de uluslararası hukukta düzenlenmesi açıklanarak, konunun ne kadar geniş bir alanı ilgilendirdiği ortaya konmak istenmiştir. Bu amaçla hem Türk hukukunda hem de modern devletlere örnek olan ülkelerin hukukunda konuyla ilgili anayasal gelişmeler ile uluslararası örgütler ve Avrupa Birliği'ndeki uygulamalara yer verilmiştir. Türk Vergi Hukuku'nda vergi kolaylıkları, sosyal ve ekonomik nedenler temelinde ele alınmıştır. Bu kapsamda, vergi kolaylıklarının kanunlarda hangi süreçlerden geçerek nasıl düzenlendiğine, idarenin düzenleyici işlemlerine konu olmalarına ve mahkeme kararlarında nasıl ele alındığı incelenmiştir. Buradaki amaç, vergi kolaylıklarının anayasal ilkeler çerçevesinde kanunla düzenlenmesinin ve idarenin düzenleyici işlem yapma yetkisinin sınırlanmasının önemini izah etmektir.
Türk vergi uyuşmazlıklarında idari çözüm yolları
Devletin başlıca gelir kaynağı olan vergiler, kamu giderlerinin finansmanı için karşılıksız olarak yasalara uygun biçimde cebren alınmaktadır. Devlet, vergi gelirlerini eksiksiz olarak bir an evvel hazinesine aktararak gelirlerini arttırmak istemekte iken vergi mükellefleri de genel itibariyle vergiyi hiç ödememek veya daha az ödemek suretiyle kendi gelirlerini arttırmak istemektedir. Verginin tarafları arasındaki bu çıkar çatışmasından kaynaklanan birtakım uyuşmazlıklar meydana gelebilmektedir. Bu uyuşmazlıklar, barışçıl çözüm yolu olarak da adlandırılan idari çözüm yolları ile yargı yolu olmak üzere iki şekilde çözümlenmektedir. Bu çalışmada, öncelikle vergilendirme işlemlerinden kaynaklanan vergi uyuşmazlıklarından bahsedilecek olup, vergi uyuşmazlıklarının yargısal çözümüne kısaca değinilerek, vergi uyuşmazlıklarının idari aşamada çözümlenmesi incelenecektir.
Vergi Hukukunda temsilcinin belirlenmesi ve cezai sorumluluğu
Türk vergi hukukunda mükellefler, kanuni ödevlerini esas itibariyle kendileri tarafından yerine getirmesi prensibi öngörülmektedir. Ancak, çeşitli sebeplerden dolayı mükellef veya sorumlular tarafından yerine getirilmesi gereken ancak yerine getirilmeyen vergisel iş ve işlemlerin, kanuni temsilciler tarafından yerine getirilmesi kanuni bir zorunluluk halini almıştır. Bazı durumlarda ise kanuni zorunluluk olmamasına rağmen mükellefin iradi beyanı sonucu iş ve işlemlerinin temsilciler aracılığıyla da görülmesi de mümkün olabilmektedir. Vergi hukukunda gerçek kişiler, tüzel kişilikler, herhangi bir tüzel kişiliği olmayanlar ve Türkiye'de bulunmayan kişiler olmak üzere 4 çeşit temsili gerektirir husus söz konusudur. Vergilendirmeyi gerektiren iş ve işlemlerde bu kişiler her zaman bire bir iş ve işlemlerini takip etmemekte veya edememektedir. Bu iş ve işlemler temsilci dediğimiz kişiler aracılığıyla yürütülmektedir. Bu temsilciler ya iradi olarak belirlenir ya da kanuni düzenleme ile belirlenmektedir. Dolayısıyla vergi idaresi ve mükellef açısından temsilcilerin tespiti ve buna bağlı olarak temsilcilerin cezai sorumluluğu önem arz etmektedir. Bu nedenle vergi hukukunda temsilcinin belirlenmesi ve cezai sorumluluğu bir bütün olarak değerlendirilerek, yasal mevzuat ile uyumlu olmalıdır ve uygulamada tereddüt oluşturmayacak ifadelerle düzenlenmelidir.
Türkiye'de uzlaşma mekanizmasının işleyişi ve anayasal vergileme ilkeleri açısından analizi
Türk vergi hukukunda vergilendirme süreci içerisinde mükellef ile idare arasında çeşitli nedenlerden dolayı uyuşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümü için idari ve yargısal yöntemler kullanılmaktadır. Bunların içerisinde uzlaşma müessesesinin yeri çok önemlidir. Devlet, sunmuş olduğu kamu hizmetlerinin finansmanını sağlamak için vergi toplarken, mükellef ile idare arasında yaşanan sorunları barışçıl yollarla çözüme kavuşturulmasını istemektedir. Vergileme sürecinde yaşanan anlaşmazlıkların idari aşamada çözüm yolu olarak kullanılan uzlaşma mekanizması barışçıl çözüm yollarından biridir. Bu çalışmada, Türkiye'de uzlaşma mekanizmasının işleyişi incelenmiş ve anayasal vergilendirme ilkeleri açısından uzlaşma sonuçlarının analizi yapılarak yorum ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Çalışma üç bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde, vergi uyuşmazlığının ortaya çıkış süreci ve bu sürece etki eden unsurlar incelenmiştir. İkinci bölümde, vergi uyuşmazlıklarının idari aşamada çözümüne ve uzlaşma mekanizmasının amacı, kapsamı, işleyişi ve sonuçları üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise, Türkiye'deki uzlaşma mekanizmasının tarihsel gelişimi ve uygulama sonuçlarının sayısal ve Anayasal vergileme ilkeleri açılarından değerlendirilmesi yapılmıştır.
Türk Vergi Hukuku kapsamında haciz ve elektronik haciz uygulaması ve değerlendirilmesi
Elektronik Devlet anlayışının gereği olarak kamu hizmetleri alanının genişlemesi, vatandaş memnuniyetinin sağlanması yanında daha kolay ve tasarruflu vergi tahsilâtı yapılabilmesi için Elektronik Devlet uygulamalarından yararlanarak kamu gelirlerinin arttırılması amaçlanmaktadır. Türk vergi siteminde kamu alacakları 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çerçevesinde izlenmektedir. Kamu alacaklarının vadesinde ödenmemesinden dolayı alacaklı olan kamu idaresi cebren tahsil yöntemleriyle kamu borçlusunu takibe almaktadır. Bu takip yöntemleri arasında önemli bir yere sahip olan haciz uygulaması ile kamu borçlusunun mal, alacak ve haklarına el konularak kamu alacağının tahsil edilmesi yoluna gidilmektedir. Bahsi geçen el koyma işlemi fiilen yapılabildiği gibi elektronik ortamda da yapılabilmektedir. Bu uygulama ile amaçlanan; tahsilatın en kısa sürede yapılması ve kamu borçlusu ile alacaklı kamu idaresi arasında menfaat dengesinin sağlanmasıdır. Ancak bu uygulamayı kullanırken mevzuat hükümlerine ve mülkiyet hakkına azami dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada kamu alacağı ve vergi alacağı kavramları ve bu alacakların temerrüde düşmüş olanlarının haciz uygulamaları ile takibinin ve tahsilâtının yapılması konusu üzerinde durulmuştur. Ayrıca haciz işlemlerinin uygulama süreçleri, bu süreç içerisinde taraflar arasında yaşanan ve yaşanması muhtemel olan sorunların tespiti ve çözümü noktasında getirilen çözüm önerileri çerçevesinde haciz ve elektronik haciz uygulanmasıyla ilgili etkinliği arttıracak önerilere de yer verilmiştir.
Türk vergi usul hukukunda tebliğ kurumu
Türk vergi hukukunda, verginin tahakkuk etmesi tebliğe bağlanmış olup, vergiye ilişkin yükümlendirici işlemlere karşı başvurulacak yasal yolların süresi tebliğ ile başlamaktadır. Yükümlülerin nezdinde vergisel sonuçların doğması ve verginin tahsil edilebilirliği bakımından son derece önemli bir yere sahip olan tebliğe ilişkin hükümler, Vergi Usul Kanunu'nda düzenlenmektedir. Her gün işletilen bu hükümlerin uygulamasında çeşitli sorunlarla karşılaşılmakta ve bu durum çeşitli ihtilaflara yol açmaktadır. Dolayısıyla vergi hukukunda çok sayıda yargı kararının konusunu teşkil etmektedir. Aynı zamanda, sorunların çözümü için zaman zaman yasama organı tarafından mevzuatta değişiklik yapılmaktadır. Özellikle mevzuat ve içtihatta meydana gelen değişikliklere odaklanılan çalışmada, Türk vergi usul hukuku bağlamında tebliğin kavramsal içeriği, kaynakları, hukuki niteliği, unsurları ve yöntemleri ile kendisine bağlanan sonuçlar ele almaktadır. Gümrük vergilerinin tebliği, Vergi Usul Kanunu hükümleri yerine Tebligat Kanunu hükümlerinin uygulanması nedeniyle, çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır.
Yunanistan deneyimi ışığında Türk vergi sisteminin Avrupa Birliği'ne uyumu
Bu tezin amacı; Türkiye'nin AB üyeliği halinde, vergi uyumlaştırmasının gelecekteki yönünü analiz etmek, olası uyumsuzlukları göz önüne sermek ve söz konusu sorunların giderilmesine yönelik çözüm önerileri geliştirmektir. Bu amaçla, Yunanistan'ın deneyiminden faydalanarak Türkiye için uyum sürecine ilişkin çıkarımlarda bulunulmuştur. Tez, Yunanistan incelemesi ile Türkiye'nin üyelik halindeki vergi uyumunun yönünü açığa çıkaran ilk bilimsel çalışmadır. Yunanistan örneğinin seçilmesinde; her iki ülkenin vergiye bakış açısının ve vergi uyumunun benzer olması ile ilgili ülkenin sisteminin rahat incelenebilirliği dikkate alınmıştır. Yunanistan'ın ABAD önünde neredeyse verginin her alanında dava sahibi olması da söz konusu örneğin önemini arttırmaktadır. İlgili davaların Türk bilimsel literatüründe ilk defa kullanılıyor olması literatüre özgün bir katkı sağlamaktadır. Tezde; Avrupa Komisyonu'nun özellikle ülkelerin dolaysız vergi sistemlerinin farklılığından kaynaklanan anormallikleri, vergi uyumlaştırması olmaksızın, ulusal kuralların yakınlaştırılmasıyla ele almaya çalıştığı bulgusu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, üye devletlerin vergi uyumu alanında tam olarak özgür bırakıldığı sonucuna varmak da yanlış olacaktır. Ayrıca tezde incelenen davalardan anlaşıldığı üzere; ABAD kararları vergi uyumunun gerçek lokomotifi niteliğindedir. AB ve ABAD vergilendirme gücünden yoksun olmakla birlikte, vergilendirme üzerine önemli bir düzenleyici kontrol uygularken daha sıkı kısıtlamalar getirmektedir. Bu nedenle, Yunanistan vergi davaları, Türkiye için başta dolaysız vergiler olmak üzere tüm vergilere ilişkin uyumlaştırmanın şekillenmesinde faydalıdır.
Vergilendirme yoluyla mülkiyet hakkının ihlaline dair bireysel başvurulara uygulanan ölçülülük denetiminin Anayasa Mahkemesi kararları ışığında analizi
Ölçülülük ilkesi temel hak ve hürriyetlere yapılan müdahalelere ilişkin evrensel bir sınır olup hem Anayasa Mahkememiz hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kararlarında yoğun olarak kullanılmaktadır. Anayasa Mahkememiz 2012 yılından beri gündeminde olan bireysel başvuru yolu vesilesiyle, vergilendirme yoluyla mülkiyet hakkına müdahalede bulunulduğunu iddia eden birçok başvurucunun dosyasını incelemiş, yaşanan ihlalleri bizzat ilgilisinden öğrenerek kararlarını vermiştir. Bireysel başvuru ihlale uğrayan tarafın sorunu bizzat aktardığı bir yöntem olması nedeniyle iptal ve itiraz davalarından çok daha sağlıklı bir bilgi aktarımı olduğu kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesinin müdahalenin ölçülülüğünü denetlediği düşünüldüğünde ihlale dair yaşananların doğrudan ihlali yaşadığını iddia eden tarafça aktarılmasının ne denli değerli bir yöntem olduğu anlaşılmaktadır. Devletin bir hakkı ve aynı zamanda görevi olan vergilendirme yetkisinin kullanımı esnasında mülkiyet hakkına dokunması ve onu zedeleyecek uygulamaların gündeme gelmesi olasıdır. Vergilendirmenin kamuya sağladığı yarar nedeniyle yasaların ve özellikle idarenin takdir yetkisini kullandığı durumların kişi hak ve hürriyetleri ile dengelenmesi çok önemlidir. Anayasa Mahkememizin konuya yaklaşımının birçok noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamaları ile uyumlu olduğu görülmekte olup çalışmada analizi yapılan belli başlıklar altındaki yaklaşımlarının kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkını dengeleyecek şekilde ele alınması halinde çok daha sağlıklı bir vergisel düzende ilerlenebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Ölçülülük, Bireysel Başvuru, Kanunilik
Vergi cezalarının tarhiyat öncesi genel vergi güvenlik önlemleri çerçevesinde değerlendirilmesi
Devletlerin kamu hizmetlerini yürütebilmesi için ihtiyaç duyduğu gelir kaynaklarından en önemlisini vergi gelirleri oluşturmaktadır. Bu bağlamda verginin zamanında, tam ve doğru olarak toplanabilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle vergi sistemlerinde mükelleflerin doğru ve eksiksiz beyanda bulunmalarını sağlayacak vergi güvenlik önlemlerine yer verilmesi gerekmektedir. Bir vergi sisteminde vergi güvenlik önlemlerinin bulunması tek başına yeterli değildir. Ayrıca mükelleflerin vergi kanunlarına uyma konusunda isteksizlik göstermesi durumunda onları vergi kanunlarına uymaya yöneltecek, uymayanlara da gerekli yaptırımların uygulanacağı bir sistemin uygulanması gerekir. Vergi cezaları ile amaçlanan vergi kanunlarına uyulmasını sağlayarak devletin vergi alacağını güvence altına almaktır. Bu çalışmada, vergi cezaları tarhiyat öncesi genel vergi güvenlik önlemleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışmada ilk olarak, vergi güvenliği ve vergi cezalarına ilişkin teorik temeller yer almıştır. Daha sonra, çeşitli ülkelerde vergi kabahat, suç ve cezaları ile tarhiyat öncesi genel vergi güvenlik önlemleri incelenmiştir. Son bölümde, Türkiye'deki vergi kabahat, suç ve cezaları ile tarhiyat öncesi genel vergi güvenlik önlemleri ele alınarak vergi cezaları bu önlemler çerçevesinde değerlendirilmiştir. Son olarak, vergi cezaları tarhiyat öncesi genel vergi güvenlik önlemleri çerçevesinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve önerilerde bulunulmuştur.
Türkiye'de limited şirketlerin kanuni temsilcilerinin vergisel sorumluluğunun değerlendirilmesi
Devletin kamu hizmetlerini yerine getirebilmesi için kamu gelirlerine ihtiyacı vardır. Kamu gelirlerinin büyük çoğunluğunu vergiler oluşturur. Bu nedenle kanun koyucu, vergi borçlarını güvence altına almak amacıyla özel düzenlemeler yapmıştır. Bunlardan biri de kanuni temsilcilerin vergisel sorumluluğuna ilişkin düzenlemedir. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda kanuni temsilcilerin vergisel sorumluluklarına ilişkin bazı düzenlemeler yapılmıştır. Çalışmada çok geniş bir kavrama sahip olması nedeniyle genel olarak vergi hukukundaki sorumluluk hükümlerine değinilmekte ve özellikle vergi sorumlusunun hak ve yetkilerine odaklanılmaktadır. Ayrıca bu düzenlemelerin niteliği, koşulları ve kapsamı incelenmektedir. Bir sermaye şirketi türü olan limited şirket, aynı zamanda vergi ödemek zorunda olan tüzel kişilerden biridir. Limited şirketler Türkiye'deki sermaye şirketlerinin büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu nedenle limited şirketlerin vergi borçlarının güvence altına alınmasının ve yasal temsilcilerinin vergi sorumluluklarının incelenmesi önem arz etmektedir. Çalışmada limited şirketlerin kanuni temsilcilerinin vergisel sorumluluğu, yargı kararları ve hukuki dayanakları açısından değerlendirilmiştir. Ayrıca seçilen bazı ülkelerdeki vergisel sorumluluğa ilişkin düzenlemeler incelenmiş ve çözüm önerileri getirilmek suretiyle konuyla ilgili sorunlar tartışılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Limited Şirket, Kanuni Temsilci, Vergi Sorumluluğu, Sorumluluk
Sermaye Piyasası Hukukunda örtülü kazanç aktarımı suçu
Örtülü kazanç aktarımı, şirketlerin ilişkili kişilerle yaptıkları her türlü ticari işlemde, işlemin piyasa değerinin üzerinde veya altında bir fiyatla mal veya hizmet alım ya da satımında veya borç-alacak işlemlerinde bulunması, kazancın tamamen veya kısmen örtülü olarak dağıtılması şeklinde tarif edilmektedir. Örtülü kazanç aktarımı suçu ise, sermaye piyasası hukuku alanında yaygın olarak işlenen ekonomik suçtur. Örtülü kazanç aktarımı suçu kendine özgü yapısı ve hızlı değişen işleniş yöntemleri ile esasen piyasanın etkinliğini ve derinliğini zedeleyen dolandırıcılık fiilinin özel bir türü olarak ifade edilebilecek hileli hareketlerle işlenebilmektedir. Örtülü kazanç aktarımı suçu sermaye piyasasının önemli suç tiplerinden biri olup bu suç halka açık anonim ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarında işlenebilmektedir. Halka açık anonim şirketler ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıkları, yönetim, denetim veya sermaye bakımından ilişkili bulundukları başka şirketlerle veya kişilerle emsallerinden farklı fiyat, ücret veya bedel uygulamak suretiyle örtülü şekilde kârlılığını veya mal varlığını azaltamaz. Buna aykırı davrandıkları takdirde cezai yaptırımlara maruz kalırlar. Bu suç türü ilk defa 1981 yılında düzenlenen SerPK ile hukuk düzenimizde yer edinmiş ve bu düzenlemede örtülü kazanç aktarımı suçunun halka açık anonim ortaklıklar bünyesinde işlenebilmesi hali öngörülmüştü. Uluslararası sözleşmelerde ve yabancı hukuklarda ise örtülü kazanç aktarımı bir sermaye piyasası suç müessesesi değil; vergi hukukuna ilişkin bir müessese olarak kabul edilmiş ve bu alanda ikili veya çoklu anlaşmalar yapılmıştır. Son olarak örtülü kazanç aktarımı hem Kurumlar Vergisi hem de Sigortacılık Kanunun bakımından da yasaklanmış ve yaptırıma bağlanmıştır.
Türk Vergi Hukukunda denetim yolları ve hukuka aykırı deliller
Beyan esasına dayanan vergi sistemimizde, vergiyi doğuran olaya ilişkin gerçek mahiyetin ortaya konulabilmesi açısından vergi denetimlerinin etkin bir şekilde tamamlanması gerekmektedir. Vergi denetimleri aracılığıyla gerçekleştirilen tarhiyata dayanak oluşturması için elde edilen bulguların hukuka uygun olarak sağlanması, çıkabilecek uyuşmazlıklarda idareye eylemleri konusunda haklılık kazandırabilecektir. Türk vergi hukukunda idare ile mükellef arasında çıkabilecek uyuşmazlıklar konusunda delil önemli bir yere sahiptir. Vergi hukukumuzda vergiyi doğuran olay yemin hariç her türlü delil ile ispat edilebilmektedir. Buradan hareketle, serbest delil ilkesinin benimsenmesinin sebebi, vergilendirmeye ilişkin gerçek mahiyetin ortaya konulması olarak gösterilebilecektir. Ancak, her türlü delilin kullanılabileceğine dair bu ilkenin bazı sınırlamaları mevcuttur. Bu sınırlamalar, maddi gerçeğe ulaşmayı engeller niteliktedir. Vergi yargılamasında hâkim, re'sen araştırma yetkisine sahiptir. Gerek idarenin gerekse mahkemenin araştırma ve incelemelerdeki amacı vergiyi doğuran olaya ilişkin gerçek mahiyeti bulmaya yönelik tüm delillere ulaşmaktır. Vergi hâkimi, delilleri değerlendirirken muhakkak hukuka uygunluk hususunu da dikkate almak suretiyle hukuk devleti olmanın bir gereği olarak idarenin eylemlerinin yargı denetimine tabi olması adına hukuka aykırı delilleri dikkate alamayacaktır. ANAHTAR KELĠMELER: Denetim, Vergi Denetimi, Yoklama, Vergi Ġncelemesi, Arama, Bilgi Toplama, Ġspat, Delil, Hukuka Aykırı Delil
Türk Vergi Hukukunda uzlaşma müessesesi ve etkinliği
Mükellefle vergi idaresi arasında meydana gelen uyuşmazlıkların giderilmesinde genel ilke, Demokrasinin üç erkinden biri olan yargı organının sorunu çözmesidir. Ancak, vergi idaresi ile mükellef arasındaki sorunlardan, mükellefin kastı olmadan meydana gelenlerin, ya da mükellefin, vergi idaresinin açık hatalarından meydana gelenlerin, yargı yoluna gidilmeden her iki tarafın rızası ile çözülebilmesi için; 1963 yılında "205" Sayılı Kanunla Uzlaşma Müessesi Türk Vergi Hukuk sistemine getirilmiştir. Amaç, mükellefle vergi idaresi arasındaki uyuşmazlığın önce, uzlaşma yolu ile giderilmesine çalışılmasıdır. Bu müessese zaman içinde günün değişen şartlarına göre gözden geçirilmiş ve değiştirilmiştir. 3239 Sayılı kanunla vergi incelemesine dayanılarak salınacak vergilerde ve kesilecek cezalarda daha benüz vergi salınmadan ve ceza kesilmeden vergi idaresi ve i mükellef arasında uzlaşmi yapmalarına imkan tanıyan tarhiyat öncesi uzlaşma müessesi vergi hukukumuza getirilmiştir. Bu şekilde Vergi Hukukumuzda iki ayrı uzlaşma kurumu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, adına vergi salınan ve ceza kesilen mükelleflerin başvurabileceği genel uzlaşma müessesi, ikincisi ise vergi incelemesine dayanılarak salınacak vergi ve kesilecek cezalar konusunda henüz vergi salınmadan, ceza kesilmeden mükelleflerin başvurabileceği tarhiyat öncesi uzlaşma müessesidir. Bu tez çalışmamızda Türkiye'de ve,Dünyada Uzlaşma Müessesi bir çok yönüyle incelenmiş, anlatılmış ve örneklenmiştir.
Türk vergi hukukunda gayrimaddi haklar
Günümüz dünyası yaratıcılık, girişimcilik ve bilgi üzerine şekillenmektedir. Bu nedenle fikri ürünler her alanda paydasını arttırmakta ve 21. yüzyılda çoğu ticari işlem maddi mal satışından ziyade fikri ürünler üzerinden gerçekleşmektedir. Söz konusu işlemlere ilişkin gelir ve gider kalemleri ise vergi hukuku alanında kendine yer bulmaktadır. Marka, patent, tasarım, eser gibi fikri ve sınai hakların yanında ekonomik değeri bulunan ticaret unvanı, işletme adı, teknik bilgi ve imtiyazlar gibi kavramlar gayrimaddi hakları meydana getirmektedir. Gayrimaddi hak terimi Vergi Usul Kanunu m. 269'da yer almasına karşın hak sistemi içindeki yeri ve mahiyeti kavranmaya muhtaçtır. Nitekim fikri mülkiyet haklarıyla karıştırılabilmektedir. Çoğunluğu özel hukuk nitelikli haklardan oluşan kavram, muhasebe sistemleri bakımından iktisadi değeri ile ele alınmaktadır. Ancak bazı durumlarda hakkın kullanım süresi, işletmeye faydası ve değeri iktisadi tespite elverişli olmamaktadır. Türk vergi sisteminde gayrimaddi haklar, mükelleflerin hangi konu, sorumluluk veya gelir unsuru kapsamında vergilendirileceğine ilişkin değerlendirmelerde önem arz ederek istisnalara da konu olmuştur. Tam ve dar mükellef açısından tespitlerin yanında hakkın hak sahibi, mirasçılar veya üçüncü kişilerce kullanımı ve işlemlere konu edilmesi halleri de incelemeye muhtaçtır. Her bir vergi türü bakımından vergiyi doğuran olaylar, istisnalar ve vergi sorumluluklarını açıklamak çalışmanın hedeflerindendir.
Vergi hukukunda hibrit uyumsuzluk düzenlemeleri
Dinamik bir yapıya sahip ve küresel çapta bütünleşmiş ekonomik yaşamın aktörlerinden olan mükelleflerin iş ve işlemlerinin uluslararası boyutta yoğunluğunun arttığı günümüzde, vergiden kaçınma yöntemleri de sürekli bir devinim içindedir. Söz konusu yöntemlere karşı ülkelerin alabileceği önlemlere ilişkin OECD ve G20 tarafından hazırlanan BEPS Projesi'ndeki konu başlıkları arasında yer alan sorunlardan birisi de hibrit uyumsuzluk düzenlemeleridir. Ülkelerin, işletme türleri ve finansman kaynaklarına ilişkin hukuki nitelendirme ve sınıflandırmaları arasındaki farklılıklardan yararlanılmak suretiyle çifte vergilendirilmeme sonucuna erişme çabasını ifade eden hibrit uyumsuzluk düzenlemeleri, agresif vergi planlaması örneği olarak nitelendirilmektedir. Bu yöntem; çok uluslu işletmeler tarafından ülkelerin vergi tabanlarının azımsanmayacak ölçüde aşındırılması ve buna bağlı olarak mali güç, adalet ve eşitlik gibi vergilendirme ilkelerinin yanı sıra rekabetin de zedelenmesi sonuçlarını doğurmaktadır. Bu sonuçların ortadan kaldırılması için BEPS 2 No'lu Eylem Planı ile OECD bünyesinde hibrit uyumsuzluk düzenlemelerine karşı ülke iç hukuklarına yönelik on iki adet kural tavsiyesinde bulunulmuş olup günümüzde ülkelerin mevzuatlarını bu yönde geliştirme eğiliminde oldukları görülmektedir. Özellikle gelişmekte olan ekonomisi ve sermaye piyasası düşünüldüğünde, hibrit uyumsuzluk düzenlemeleri kavramının Türkiye için de bir tehlike arz ettiği görülmekte olup bu bakımdan OECD'nin kural tavsiyelerinin incelenmesi büyük önem taşımaktadır. Buradan hareketle bu tezde; hibrit uyumsuzluk düzenlemelerinin kavramsal çerçevesi, arka planıyla birlikte çizilerek OECD'nin ortaya koyduğu on iki adet kural tavsiyesi ve bu tavsiyeler dairesinde isimlendirilerek tanımlanan uyumsuzluk türleri incelenmekte, bu incelemeye binaen Türk vergi mevzuatında halihazırda mevcut kuralların hibrit uyumsuzluk düzenlemelerine karşı etkinliği değerlendirilerek kural boşluğu olan noktalar ortaya koyulmakta ve bu noktalardan hareketle mevzuatın geliştirilmesi için politika tavsiyelerinde bulunulmaktadır.
Taxation of the digital economy: The case of Türkiye
Rapid developments in information and communication technologies (ICT) have significantly transformed the global economy and created the concept of the digital economy. However, this dynamic sector, despite its increasing importance, brings several problems. The primary challenge lies in effectively taxing the digital economy. Traditional taxation models fail to accurately reflect the value created by digital business models and the cyber economy. This circumstance may result in diminished tax revenues and an inequitable tax system. The taxation of the digital economy is experienced internationally. Global and national studies include efforts to find a fair, effective, and sustainable solution for this taxation. In this context, it is important for countries to update their tax systems to make them suitable for the dynamic structure of the digital economy and to take steps to prevent tax evasion through international cooperation. This thesis aims to reveal the taxation of the digital economy and the difficulties encountered in this context, to explain the international studies on the taxation of the digital economy and the solution proposals, and within this framework, to present some policy recommendations by examining the studies on the infrastructure and taxation of the digital economy in Turkish Tax Law. In addition, it is emphasised that international cooperation should be taken as a basis for effective and sustainable taxation in Türkiye and on a global scale.
Yargı kararları ışığında Türk vergi hukukunda muvazaa ve peçeleme işlemleri
Çağdaş toplumlarda devletler, yüklenmiş olduğu misyon gereği kamu gelirlerine ihtiyaç duymaktadır. Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için vergi toplanarak vergi geliri elde edilmesi, devletlerin geçirmiş olduğu uzun bir evrimin sonucudur. Bununla birlikte vergilerin, devletin üstün egemenlik gücüne dayanılarak toplanmasının yanı sıra, vergilendirmede keyfiyete engel olan bireyleri koruyucu anayasal ilkeler de mevcuttur. Bunlardan en önemlileri, 1982 Anayasası'nda yer alan eşitlik ve mali güce göre vergilendirme ilkeleridir. Bu kapsamda Türk vergi sistemine ilişkin uygulamalarda, devletin kamu hizmetlerini görürken ihtiyaç duyduğu vergi gelirlerinde kayba sebebiyet veren ve aynı zamanda eşitlik ve mali güce göre vergilendirme ilkelerine de zarar veren bazı işlemler mevcuttur. Bu işlemler, muvazaa ve peçeleme işlemleridir. Türk vergi sistemi içerisinde mükellef ve vergi sorumlularının sözleşme özgürlüklerini kullanarak, vergiden kaçınma veya vergiden kaçırma amacıyla giriştikleri bu işlemler, vergi hukuku açısından tespiti, nitelendirilmesi ve yargı aşamasında ispatı çok önemli hususlardır. Vergi mevzuatının kapsamlı ve karmaşık yapısı sebebiyle bu işlemler çok farklı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu işlemlerin dinamik yapısı sebebiyle de yeni peçeleme ve muvazaa işlemleri de ortaya çıkabileceğinden, bu işlemleri mevzuat kapsamında yasaklamak kalıcı bir çözüm olamayacaktır. Bu sebeple muvazaa ve peçeleme işlemlerin önlenmesine yönelik çabaların en başında doğru nitelendirme ile etkin ve etkili bir yargılama sistemi olması gerekmektedir. Peçeleme ve muvazaa işlemlerinin içeriğini belirlemek, yargı kararlarında bu işlemlerin ne şekilde ele alındığı göstermek, akademik literatüre katkı sağlamak ve vergi hukuku alanında üzerinde sınırlı çalışma yapılmış bir konuyu incelemenin yararlı olacağı sebebiyle, peçeleme ve muvazaalı işlemler, araştırma konusu olarak belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, muvazaa ve peçeleme işlemleri kavramları, bu kavramların benzer diğer kavramlardan farkları, yargı kararları ve öğreti doğrultusunda bu işlemlerin ne şekilde ortaya çıktığına yönelik örnekler ve bu işlemlerin ispatının ne şekilde olacağı hususları ele alınmıştır.
Muhasebe denetiminin Türk hukuk sistemindeki yerinin incelenmesi (İcra İflas Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Vergi Usul Kanunu açısından)
Muhasebe denetimi işletmelerin, mali tablolarının, mali durumuyla ilgili verilerin ve faaliyet sonuçlarının yasal düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesidir. Bu kapsamda incelendiğinde muhasebe denetimi ve hukuk multidisipliner alanlardır. Bu alanların başlı başına birer çalışma alanı olduğu ve farklı anabilim dallarında çalışılması muhasebe denetimi ve hukuk disiplininin birbirinden nispeten soyutlanmasına neden olmuştur. Bu soyutlama neticesinde ortaya çıkan en büyük problem iyi bir hukukçunun mali denetim bilgisinin nispeten zayıf kalmasına, iyi bir mali denetimcinin ise hukuk bilgisinin nispeten zayıf kalmasına neden olmuştur. Doktora tezi kapsamında yapılan bu çalışmada muhasebe denetimi ve muhasebe denetiminin hukuki boyutu birlikte ele alınarak derinlemesine incelenmiştir. Çalışma neticesinde; Türk Ticaret Kanunu'na göre gerçekleştirilen muhasebe denetimi sürecinde denetlenen finansal tabloların Vergi Usul Kanunu'na göre işletme tarafından düzenlenen finansal tablolar olmadığı, bu tabloların yerine Kamu Gözetim Kurumu tarafından yayımlanmış olan muhasebe ve denetim standartları çerçevesinde hazırlanan finansal tabloların muhasebe denetiminde denetlenen tablolar olduğu, muhasebe ve finansal raporlama standartlarına göre hazırlanan finansal tablolar ticari kar (ticari bilanço) esasını benimserken Vergi Usul Kanunu'na göre hazırlanan tablolar ise mali kar (mali bilanço) esasını benimsediği, Türk Ticaret Kanunu'na göre gerçekleştirilmek istenen muhasebe denetimi Vergi Usul Kanunu kapsamında hazırlanan finansal tablolar üzerinden yapılamadığı için kanun koyucular tarafından işletmelerdeki finansal tabloların, defterlerin Türk Ticaret Kanunu ve Vergi Usul Kanunu açısından uyumluluğun sağlanacağı çalışmaların yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Türk Vergi Hukukunda defterlere ilişkin ödevlere aykırılık ve sonuçları
Türk vergi hukukunda vergi matrahı ilke olarak mükellefin beyanına dayanarak belirlenmektedir. Mükelleflerin beyan ettikleri vergi matrahı ise defter, kayıt ve belgelere dayanmaktadır. Ödenecek verginin belirlenmesi açısından defterlerin doğru ve eksiksiz bir şekilde tutulması önem taşımaktadır. Aksi takdirde kişiler arasında adaletsiz bir vergi dağılımı oluşacaktır ki bu durum beraberinde birçok sosyal sorunlara da yol açmaktadır. Defterlerin doğruluğunu sağlamak amacıyla kanunlarda birtakım ödevler belirlenmiştir. Defter tutma ödevi mükellefin vergi ile ilgili servet, sermaye, hesap durumu, vergi ile ilgili muamelelerini tespit ve üçüncü şahısların vergi karşısındaki durumunu belirlemek amacıyla getirilmiştir. Defterlere ilişkin diğer ödevlerden olan kayıt düzenine uyma, defterlerin onaylattırılması, defter kayıtlarının belgelendirilmesi, defterlerin muhafaza ve ibraz ödevi gibi ödevler de defter tutma ödevinin sistematik bir şekilde yerine getirilmesini ve denetlenmesi nedeniyle güvenilir olmasını sağlamaktadır. Ayrıca teknolojinin gelişmesiyle birlikte vergi sistemi de elektronik ortam üzerinden yürütülmeye başlanmış ve bu kapsamda yeni uygulamalar getirilmiştir. Söz konusu bu ödevlerin yerine getirilmesini sağlamak amacıyla bazı yaptırımlar öngörülmüştür. Bu yaptırımlar ile eksik verginin tahsil edilmesi ve ceza hukukunun caydırıcı ve önleyici amaçları gerçekleştirilmek istenmektedir. Çalışmamızın ilk bölümünde defterlere ilişkin ödevler incelenmiştir. İkinci bölümünde ise defterlere ilişkin ödevlere aykırılıklar ve sonuçları anlatılmıştır.
Türk vergi hukukunda vergi affı ve 6736 sayılı Kanunun mali yönden değerlendirilmesi
Vergi aflarına gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler başvurabilmektedir. Ancak vergi sistemi içinde vergi afları yarattıkları etkiler açısından tartışılan bir konu olmuştur. Vergi affı ekonomik, teknik, mali, siyasal gibi çeşitli amaçlar ile başvurulur. Bu çalışmada vergi affının mali amacı esas alınmaktadır. Tezin amacı, Türk Vergi Hukukunda vergi affına yönelik uygulamaları inceleyerek 9 Ağustos 2016 da yürürlüğe giren "6736 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına ilişkin Kanun" özelinde vergi affı uygulamasını mali açıdan değerlendirmektir. Çalışma bulgularına dayalı olarak yapılacak değerlendirme ve öneriler gelecek vergi affı uygulamalarına yön gösterici olacaktır.
Vergi Hukukunda ispat ve delil uygulamaları
Türk vergi sistemi beyan esasına dayan bir vergi sistemidir. Mükelleflerin beyanlarına dayanan vergilerin doğru ve eksiksiz bir şekilde beyan edilmiş olduğunun araştırılması gerekmektedir. Vergilerin doğru ve tam olarak beyan edilmesinin araştırılması işlemi vergi idaresi tarafından yapılmakta olup yapılan işlem vergi incelemesi olarak adlandırılır. Vergi incelemesi sonrasında mükelleflerin beyan etmiş oldukları vergiyi eksik ve/veya hatalı beyan ettiğinin iddia edilmesi ise mükellefleri bir takım cezai yaptırımlar ile karşı karşıya bırakmaktadır. Cezai işlemin hatalı iddia olunması durumunda ise konu yargıya taşınabilir. Yargıya taşınan konunun normal bir durumun aksini iddia eden tarafça ispat edilmesi yani yargıcı inandırma faaliyetini yerine getirmesi esastır. Yargılama safhasında ispatın sağlanabilmesinde yardımı olabilecek araçlar ise delil olarak adlandırılmaktadır. Çalışmamızın üç bölümden oluşmakta olup ilk bölümümüzde genel olarak ispat ve delil kavramları açıklanacak, ikinci bölümde hukukun farklı alanlarında ispat ve delile ilişkin ilkeler ayrıntılarıyla kaleme alınacak, son bölümde ise Türk vergi sisteminde ispat ve delil uygulamaları incelenerek, yargı kararları ile yargının bakış açısı hakkında değinilecektir. Sonuç bölümünde ise mükelleflerin kimi zaman sunmuş olduğu delillerin yeteri kadar dikkate alınmadığı, kimi mükelleflerin ispat ve delil konusunda yeterli derecede bilgiye sahip olmadığı ve gereken özeni göstermediği ayrıca yargıya intikal eden uyuşmazlık konusu içeren bir davanın mahkeme tarafından re'sen araştırma yapılması durumunda elde edilen belgenin davacı tarafa iletilmemesi hakkında var olan sorunlar yazılacak ve çözüm önerileri getirilecektir.