Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
100 theses under this subject heading
Türk ceza mevzuatında yapılan düzenlemelerin adil yargılanma hakkına katkıları
İnsan Hakları günümüzde oldukça popüler bir kavram haline geldi. Gerçekte ise insanın var oluşundan beri onun sadece onurlu bir varlık olmasından kaynaklanan haklardır. Sadece insan olmak bu haklara sahip olmak için yeterlidir.İnsan haklarını korumanın en etkili yolu adil bir yargılama sisteminin bulunmasıdır. Aynı zamanda bir insan hakkı olan adil yargılanma hakkı, diğer tüm haklarında güvencesini oluşturur. Genellikle Adil Yargılanma hakkı adalet kavramı ile birlikte anılır. Bu tezde birinci bölümde genel olarak adalet ve adil yargılanma hakkı kavramları açıklandı. İkinci bölümde, Adil yargılanma hakkı ile ilgili bulunan başlıca uluslar arası belgeler incelendi. Türk hukukuna etkisi ele alındı. Üçüncü bölümde ise İnsan Hakları ve Adil yargılanma hakkı ile ilgili uluslararası düzenlemelerin Türk iç hukukuna etkileri incelendi. Türk Ceza Mevzuatında Adil Yargılanma hakkını sağlamak amacıyla yapılan düzenlemeler araştırıldı. Bu düzenlemelerin Adil Yargılamaya olan katkısı incelendi. Türkiye'nin tarafı olduğu İnsan Hakları ve adil yargılanma hakkı ile ilgili Uluslararası antlaşmalar da birlikte ele alındı. Özellikle iç hukuk uygulaması bakımından önemli olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmeden doğan denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile birlikte mevzuattaki değişimin adil yargılamaya olan katkısı araştırıldı ve incelendi. Bu değişikliklerin adil yargılanma hakkının uygulanması anlamında olumlu katkıda bulunup bulunmadığı araştırıldı.
AİHS ve Anayasa hukuku bağlamında vergide adalet ilkesi
İdarenin kamu giderlerini karşılamak amacıyla özel bir karşılığı olmaksızın hukuki cebir ile elde ettiği gelirlere vergi denir. Verilendirmeye dair hukuki ilişkilerde taraflardan bir tanesi egemenlik gücü ve ayrıcalıklarına sahip olan devlet, diğer tarafta ise kanunların kendisine maddi ve şekli ödevler yüklediği mükellef bulunmaktadır. Bu orantısız hukuki ilişki sebebiyle zaman zaman iktidarlar keyfiliğe ve aşırılığa kaçabilmiş bu sebeple insan hak ve hürriyetleri ihlal edilmiştir. Bu sebeple vergilendirme işleminde tarafların uyması gerekli bir takım prensipler zaman içerisinde oluşmuştur. Vergiye ilişkin temel prensiplerin normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasada düzenlenmiş olmasının sebebi vergi düzenlemelerinin tüm hak ve özgürlükleri ilgilendirip etkileyen ve aynı zamanda onlardan etkilenen nitelikte olmasıdır. Anayasal vergi hukukunda bu tür prensipler genel olarak vergide adalet ilkesi kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Vergi adaleti kamu harcamaları sebebiyle alınan verginin, bireyler arasında hakkaniyetli dağılımını ve vergilendirme sürecine ilişkin idari işlemlerin hukuk ve hakkaniyete uygunluğunu ifade eder. AİHS'i Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından kabul edilmiş ve iç hukukun sözleşmeye uygun biçimde düzenlenmesi ve insan hak ve hürriyetlerinin ihlalinin engellenmesi amacıyla çeşitli kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumların başında Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru mekanizması gelmektedir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde vergi kavramından kısaca bahsedildikten sonra vergide adalet kavramı, tarihsel gelişimi, vergide adalet ilkeleri, vergide adalet oluşumunu engelleyen faktörlerden bahsedilmiştir. Özellikle vergide adalet ilkeleri olan vergide genellik uygunluk açıklık belirlilik eşitlik ilkelerine değinilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde insan hakları bağlamında AİHS'nin ve Anayasanın vergide adalet ilkesi çerçevesinde hükümleri ele alınmış olup bu bağlamda insan hakları, insan haklarının bütünlüğü veya bölünmezliği ilkesi ele alınmıştır. Vergide adalet ilkelerinin uygulamada sağlanmasının sosyal devlet ilkesinin ayrılmaz bir parçası olduğu belirtilmiştir. Sosyal ve hukuk devleti çerçevesinde mükellef temel hak ve özgürlüklerinin neler olduğu ve mükellef temel hak ve özgürlükleri ile doğrudan ilişkili olan mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, masumiyet karinesi, susma hakkı vb. temel haklara ayrıntılı bir şekilde değinilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise vergi mükelleflerinin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin ihlali karşısında Anayasa Mahkemesi'ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuruda izlemesi gereken prosedürler için yer verilmiştir.
Türkiye'de serbest seçim hakkı
Serbest seçim hakkı, demokrasinin kurucu bir unsuru olarak halkın devlet yönetimine katılımını sağlamaktadır. Bu bakımdan Türkiye'de demokrasinin geliştirilebilmesi ile birey ve hak temelli bir yaklaşımın hâkim olması için seçimlerle ilgili kuralların serbest seçim hakkı yönünden nasıl geliştirilebileceği önemli bir sorundur. Bu çalışmada serbest seçim hakkının hem teorik temelleri hem de uluslararası belgelerdeki düzenlemeler üzerinde durularak, Türkiye uygulamasındaki sorunlara dair bazı çıkarımlarda bulunulmuştur. Bu çıkarımlar yapılırken teorik yaklaşımlar ve uluslararası insan hakları hukuku, özellikle de Türk mevzuatına da yön veren İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi sistemi incelenmiştir. Anayasal ve yasal düzenlemelerde yer alan bazı problemler doktrin ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihatları ışığında yorumlanmıştır. Çalışmada serbest seçim hakkı ile ilgili sorunlardan ilki oy kullanma hakkına yönelik sınırlamalar ve seçimlerde aday olma yeterlikleri ile ilgili bazı Anayasal hükümler olarak belirlenmiştir. Ayrıca kişiler seçildikten sonra görevini sürdürülebilme hakkına da sahiptir. Bu bağlamda, çalışmada bu hak ile yakından bağlı olan yasama dokunulmazlığı kurumu ile ilgili Anayasal hükümler ele alınmıştır. Öte yandan çalışmada Türkiye'de mevcut seçim sistemi ile ilgili eleştiriler de ele alınmıştır. Son olarak Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru dâhil iç hukuk yolları ile ilgili düzenlemelerde yer alan sorunlar değerlendirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında umut hakkı
Ömür boyu hapis cezası, uluslararası insan hakları hukuku açısından ciddi anlamda sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın yansımaları, pozitif hukuku değişikliğe zorladığı gibi ulusal ve uluslararası mahkemelerin kararlarında da vücut bulmaktadır. Ömür boyu hapis cezası mahkûmlarının tahliye olma imkânlarının bulunmamasının eleştirildiği söz konusu kararlar, temel itiraz noktalarıyla birlikte bu çalışmada incelenmiştir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu konuda vermiş olduğu kararlar, ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü uluslararası insan hakları hukukunun genel prensiplerini etkileyen alanlarda, Mahkeme'nin iç hukuka müdahale etme gücü bulunmaktadır. Zira verilen kararlar, üye devletler açısından yerine getirilmek zorundadır. Bu konuda üye devletlerin egemenlik anlamındaki bazı kaygıları da birlikte düşünülünce, Mahkeme'nin kararlarını analiz etmek, ayrı bir anlam taşımaktadır. Genel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde umut hakkı kavramı bulunmamaktadır. Ancak Mahkeme, bireylerin ölünceye kadar sürecek bir hapis cezası almaları durumunu dinamik bir şekilde yorumlamaktadır. Bu anlamda bir hükümlünün tahliye olma imkânı bulunmadan bir müebbet hapis cezasına çarptırılması, Sözleşme'nin 3. maddesindeki işkence yasağıyla birlikte ele alınmaktadır. Çünkü bu ceza, kişinin ölüm anına kadar sürdüğü için insan onuru ve işkence yasağına aykırılık yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu açıdan Mahkeme, Sözleşme'nin 3. maddesinin standartları olarak adlandırdığı şartları, umut hakkı kavramının mihenk taşları olarak oluşturmuştur. Sözleşme üzerinden üye devletlere yapılan denetim de genel olarak bu kriterlere göre gerçekleştirilmektedir.
Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvuruların kabul edilebilirlik bakımından incelenmesi
Bu çalışmada, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğiyle Türk Anayasa Hukuku'na giren bireysel başvuru kurumu genel olarak tanıtılmış, kabul edilebilirlik kriterleri detaylıca incelenmiş ve doktrindeki görüşler etraflıca ele alınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvurular konusunda 2018 tarihinde verdiği bazı kararlar da incelenmiştir. Çalışmanın pozitif temellerini, anayasanın ilgili maddeleri, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü oluşturmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde bireysel başvuru kavramına, bireysel başvurunun işlevlerine, karşılaştırmalı hukukta bireysel başvuru kurumuna, başvuru usulüne, başvurunun Anayasa Mahkemesi'nce incelenmesine ve bireysel başvuruda verilebilecek kararlara değinilmiştir. İkinci bölümde usul bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan başvurunun süresine, Anayasa Mahkemesi'nin kişi, zaman ve konu bakımından yetkisine ve başvuru yolarının tüketilmesi hususlarına ve son bölümde de bireysel başvurunun esas bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan, açıkça dayanaktan yoksunluk, önemli bir zararın bulunmaması, başvurunun anayasal açıdan önem taşımaması ve başvuru hakkının kötüye kullanılması hususları incelenmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında vergi yargılamasında adil yargılanma hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Vergi Yargılamasında Adil Yargılanma Hakkı başlıklı yüksek lisans tezi çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Çalışmamız içeriğinde bir insan hakkı olarak ortaya çıkan adil yargılanma hakkının kavram olarak ifade ettiği değer, unsurları ve vergi yargılamasında karşımıza çıkış biçimleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde açıklanmıştır. Bu çerçevede, birinci bölümde insan haklarının bir alt başlığı olarak ulusal ve uluslararası metinlerde yerini bulan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da ihlaline sıkça rastlanılan adil yargılanma hakkının terim anlamı ve unsurları içtihatlar ışığında ortaya konulmuştur. İkinci bölümde adil yargılanma hakkının, idare ile birey arasında birtakım hak ihlallerine dayanarak gerçekleştirilen vergilendirme işlemleri neticesinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözüm yeri olan vergi yargılamasında uygulanabilirliği incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında ve dolayısıyla Sözleşme'de adil yargılanma hakkının unsurlarından sayılan kriterlere ait olmasa da vergi yargılaması özelinde sorun arz eden birtakım hususlara değinilmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur.
Kültürel görecelilik bağlamında Avrupa'da ve Amerika'da insan haklarının mukayesesi
İnsan hakları literatüründe en yoğun tartışma, insan haklarının evrensel olduğu iddiasıyla ilgilidir. Evrensellik-kültürel görecelilik tartışması genellikle Batı ile diğer toplumların kültür ve değerlerinin mukayesesi bağlamında yürütülmektedir. İnsan haklarının evrenselliğinin test edilmesi için Batı ile diğer toplumların kıyasına geçmeden önce Batı (Avrupa) ile Batı (Amerika) mukayesesinin yapılması ve evrenselliğin ilk olarak bu aşamada test edilmesi kültürel görecelilik tartışmalarına özgün bir katkı sunacak niteliktedir. Bunu sağlamak adına tezde hem tarihi gelişim süreçleri hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi kararları açısından iki insan hakları sistemi mukayese edilmiş ve sistemler arasında önemli farklılıklar tespit edilmiştir. Söz konusu farklılıklar Batılı insan hakları düşüncesinin evrenselliği iddiasının sorgulanması açısından önem arz etmektedir. Zira Batı uygarlığının farklı kesitlerinde bile insan hakları farklı algılanmakta, farklı şekillerde kurumsallaştırılıp uygulanmaktadır. Kendi içerisinde dahi ahenkten yoksun olan Batılı insan hakları anlayışının diğer kültür ve medeniyetleri kapsayan bir evrenselliğe ulaştığının savunulması oldukça zordur.
Kriz zamanlarında insan hakları: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 15. madde kapsamında derogasyon rejimi
Eski çağlardan itibaren krizler karşısında yönetimler, durumun üstesinden gelmek üzere olağanüstü araçlar ve yetkiler tesis etmiştir. Tarihteki kriz yönetimlerinin veya yetkilerinin ortaya çıkışındaki olgusal temeller çoğunlukla savaş veya önemli ulusal güvenlik sebeplerine dayanmıştır. Bu yönetimlerin hayatta kalmak için kendini koruma güdüsü veya içinde bulunduğu zaruret koşulları nedeniyle olağanüstü nitelikteki yetkilere başvurması ya da kendini müdafaa etmek durumunda kalması anlayışı bu rejimlerin kaynağını ve mahiyetini açıklayan ilk teoriler olmuştur. Olağanüstü rejimlerin liberal demokrasilerdeki düzenlenişi ise sınırlı yetki anlayışı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Çeşitli olgusal koşullar nedeniyle başvurulan bu olağanüstü yönetim usulleri ve yetkileri, ulusal hukuk düzenlerince normatif temellere yerleştirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devletlerin yalnızca iç hukuk meselesi olmaktan çıkan temel hak ve özgürlükleri en yoğun şekilde test eden uygulamalardan biri olağanüstü rejimler olmuştur. Buradan hareketle, devletlerin olağanüstü yönetim usullerinin yürürlüğü esnasında aldıkları tedbirlere ilişkin uluslararası ve bölgesel insan hakları koruma sistemlerinde bir kriz normu olarak derogasyon rejimi tasarlanmıştır. Olağanüstü durumların üstesinden gelmek üzere başvurulan tedbirler ile bireysel hak ve özgürlüklerin korunması arasındaki denge bu maddeler aracılığıyla sağlanmaktadır. Devletlerin belirli koşullar altında ve belli bir ölçüde başvurabilecekleri bu yetki, aldıkları tedbirlere yönelik Sözleşme ile üstlendikleri yükümlülüklerini azaltma imkanı tanımaktadır. Uluslararası ve bölgesel düzeydeki koruma sistemlerinin bir kısmında yer alan derogasyon maddeleri arasında, etkin bir denetim mekanizmasına sahip olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde düzenlenen 15. madde öne çıkmaktadır. Bu çalışma olağanüstü rejimlerin tarihsel-teorik arka planı ile insan hakları hukukunda olağanüstü rejimlere ve yetkilere ilişkin tasarlanan 15. madde üzerine kurulmuştur. Çalışmanın normatif incelemesini oluşturan "derogasyon" teriminin tercih nedeninden ve kavramsal açıklamadan başlamak üzere bu çalışmada, devletlerin Sözleşme ile yüklendikleri yükümlülüklerinin olağan zamanlara göre azalmasını düzenleyen rejime ve denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin denetimine odaklanılmaktadır. Bir kriz haliyle veya olağanüstü durumla mücadele esnasında, demokratik bir toplumda bireyin menfaati ile kamu yararı arasındaki hassas dengeyi korumak üzere 15. maddenin Sözleşme sisteminde kritik bir rolü bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 15. madde kapsamındaki derogasyon rejiminin maddi ve usulî unsurları ile birlikte denetim mekanizmasının içtihadi standartlarının dikkatli şekilde incelenmesi ve ortaya konması "krizler çağı" olarak anılan günümüz dünyası için gittikçe önem kazanmaktadır.
AİHM ve AYM kararları çerçevesinde mülkiyet hakkı ile vergilendirme ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma ile öncelikli olarak mülkiyet hakkının tarihçesi incelenerek tarih boyunca kişilerin bir şekilde mülkiyete sahip olduğu, ancak bu hakkın sınırsız olmadığı ve mülkiyet hakkına çeşitli sınırlandırmaların getirildiği sonucuna ulaşılmıştır. İkincil olarak verginin tarihçesi mülkiyet hakkı bağlamında ele alınmış ve vergi ile mülkiyetin tarih boyunca aldığı biçimlerden bağımsız olarak verginin her halükarda mülkiyet hakkı açısından bir sınırlandırma/müdahale olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tarih boyunca vergiler kişilerin mülklerinden bir şekilde alınmış, günümüzde de alınmaya devam etmektedir. Üçüncül olarak tarih boyunca vergi nedeniyle yaşanan tecrübeler neticesinde adil bir vergilendirmenin yapılabilmesi için geliştirilen ve maliye teorisi tarafından sistemleştirilen vergilendirme ilkeleri mülkiyet hakkı bağlamında ele alınmış ve mülkiyet hakkına yapılan vergisel müdahalelerin meşru sınırlar içerisinde kalıp kalmadığının test edilmesinde kullanılan ve AİHM ile AYM yargılamaları ile geliştirilen (hukukilik/kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük olmak üzere) üç kriter ile arasındaki ilişki incelenmiştir. Son olarak ise üç kriter, AİHM ve AYM kararları ışığında açıklanmıştır. Tez kapsamında ulaşılan sonuç vergilendirmenin mülkiyet hakkına her halükarda bir sınırlandırma teşkil ettiği, bu nedenle yapılan vergilendirmenin mülkiyet hakkına haksız bir müdahale teşkil etmemesi için dikkate alınabilecek iki araç olduğu, bunların vergilendirme ilkeleri ve üç kriter olduğudur. Yapılan vergilendirme hem vergilendirme ilkeleri yönünde hem de üç kriter yönünden test edildiğinde benzer sonuçları vereceği, vergilendirme ilkeleri ile üç kriter arasında hem amaçsal olarak hem de tarihsel olarak bir uyum söz konusu olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Antlaşmaların yorumuna farklı bir yaklaşım: AİHM'nin dinamik yorumu ve takdir payı doktrini
Uluslararası antlaşmaların yorumuyla ilgili kurallar Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (1969) ile belirlenmiştir. Klasik antlaşmalar rejimine göre belirlenen bu kurallar, insan hakları antlaşmalarının uygulanmasına nezaret eden yargı organları tarafından farklı yorumlanıp uygulanmaktadır. Antlaşmanın amacını ön planda tutan insan hakları antlaşmalarının denetim organları, klasik antlaşmalar rejiminin mütekabiliyet ve rıza unsurunu geri plana atmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de antlaşmanın amacını merkeze aldığı dinamik yorum yöntemini uygulamaktadır. Dinamik yorum yöntemi maddi hakların kapsamını genişletici bir rol oynamaktadır. Yöntemin bu etkisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olan devletlerin başlangıçta kabul etmedikleri yeni yükümlülüklerle karşılaştıklarına dair eleştirilere yol açmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi getirilen eleştirileri hafifletmek adına içtihat yoluyla takdir payı doktrinini geliştirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin uygulanması konusunda taraf devletlere belirli bir hareket alanı tanıyan bu doktrin, dinamik yorum yönteminin hakların kapsamını genişletici etkisi nedeniyle istenilen sonucu vermekten uzak kalmakta ve sınırları belirsizleşmektedir. Mahkemenin benzer davalarda farklı kararlar vermesi hukuki belirliliği azaltmakta ve hatta Mahkemenin çifte standart uygulamakla itham edilmesine yol açmaktadır. Bu tezde, dinamik yorum yöntemi ve takdir payı doktrininin teoride ve pratikte nasıl işlediği izah edilmeye çalışılmış ve ikisi arasındaki ilişki analiz edilmiştir.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarında düşünce özgürlüğü
Türk Hukukunda insan hakları konusunda en çok tartışılan konulardan birinin düşünce özgürlüğü olduğu bilinmektedir. Bu özgürlüğün sözü edilen özelliği ise daha çok İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları doğrultusunda verilen ihlal kararlarıyla ilintilidir. Bu nedenle, mevcut çalışma konuya ilişkin içtihatların tanıtılmasını ve Türk doktrini tarafından benimsenen temel yaklaşımları belirlemeyi amaçlamıştır.Bu yüksek lisan tezinde; makaleler, monografik eserlerin yanında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Türk Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına da yer verilmiş, özellikle İnsan Hakları Mahkemesi'nin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin ilgili maddelerinin ihlali kararını verdiği hallerde uyguladığı kriterler irdelenmek istenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Düşünce Özgürlüğü2.İfade Özgürlüğü3.İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi4.İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi5.Anayasa Mahkemesi
Türk idari yargı düzeninde adil yargılanma hakkı
AYDIN Bihter. Türk İdari Yargı Düzeninde Âdil Yargılanma Hakkı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2012Âdil yargılanma hakkı bir çok uluslararası sözleşme ve ulusal anayasalarda güvence altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Hukuk devletinin temel unsurlarından olan ve demokratik toplumda çok önemli bir rol oynayan âdil yargılanma hakkı hukuk, ceza ve idare hukuku alanındaki davalarda, yargılamaya ilişkin kuralları belirlemektedir.Âdil yargılanma hakkının tüm unsurlarıyla birlikte etkin olarak korunmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi mümkün kılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen bu hak, Sözleşmede yer alan diğer hakların korunabilmesi için de kilit bir rol oynamaktadır.Âdil yargılanma hakkını konu edinen akademik çalışmalarda genellikle bu hakkın ve unsurlarının ceza yargılaması ilgili olarak ele alındığı, ancak bu hakkın idarî yargıya yönelik olarak irdelenmediği görülmüştür. Tezin bu anlamda katkısı olacağı ümit edilmektedir.Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde âdil yargılanma hakkı kavramından ve uluslararası belgeler ile Kanun-ı Esasi'den 1982 Anayasasına kadar Türk Anayasalarında âdil yargılanma hakkının nasıl düzenlendiğinden bahsedilecektir. İkinci bölümde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında hakkın koruma alanı ele alınacaktır. Son olarak üçüncü bölümde ise âdil yargılanma hakkının unsurları idarî yargıya bakan yönüyle incelenecektir.Anahtar Sözcükler:1- Adil Yargılanma Hakkı2- Hukuk Devleti3- İdari Yargı4- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi5- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında Türkiye'de din ve vicdan özgürlüğü
İnsanlık tarihi inanç farlılıkları sebebiyle yaşanan savaşlarla doludur. Din adına yaşanan bu savaşlar yapılan katliamlar, din ve vicdan özgürlüğünü uluslararası düzeyde güvence altına alınması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda atılan adımlardan en önemlisi Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nin kabulüdür; zira Sözleşme'de tanınan hakların ihlâli halinde bireylere, diğer insan hakları sözleşmelerinden farklı olarak yine bu Sözleşme ile kurulan yargı organlarına başvuru hakkı tanınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.9 ile ?düşünce, vicdan ve din özgürlüğü? başlığı altında inanç özgürlüğü ve bu özgürlüğün iki temel boyutu tanınmış, güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile din ve vicdan özgürlüğünün içsel alanına (forum internum) mutlak ve sınırsız bir koruma sağlanmıştır; dışsal alan (forum externum) ise sınırlamalara konu olabilmektedir.
The right of liberty and security in Turkish Positive Law and European Human Rights Law
The right of liberty and security, which takes place in European Convention on Human Rights, has been explained under the title of "protection measures" in Turkish positive law. Purpose of this study that the regulations about protecting the right of freedom and security are compatible with or not European Convention on Human Rights, how well it is understood in National Law. Also, it is discussed that how the right of liberty and security is handled in regulations and practices in Turkish positive law by examining the judgements of the European Court of Human Rights and higher judicial bodies. Moreover, in this thesis it is mentioned as the time occasion arises that some alterations which should be made the protection measures in Turkish law more compatible with European Convention on Human Rights. Keywords: Human rights, the right of liberty and security, arrest, detention.
Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ekseninde toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ve Türkiye örneği
Çalışmamızın konusunu oluşturan toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, demokratik toplumların vazgeçilmezi konumundaki düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğü ile yakından ilgilidir. Kişiler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri sayesinde, belirli bir amaç ve ortak menfaatler doğrultusunda bir araya gelir ve bazı konularda düşüncelerini başkalarına aktararak kamuoyu oluşturmaya çalışır.Çalışmamızın amacı, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün AİHS boyutlarıyla incelenmesi ve Türkiye'nin bu konuda ihlalci bir devlet olup olmadığını tespit etmektir. Bu doğrultuda, AİHM'nin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü hakkında verdiği kararlar incelenmiş ve Türkiye'nin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü bağlamında ihlalci bir ülke olduğu sonucuna varılmıştır. Nitekim AİHM'nin 1959-2013 yılları arasında, 11. madde kapsamında verdiği 151 ihlal kararının 61'i Türkiye aleyhindedir. Verilen ihlal kararlarında öne çıkan hususlar; kolluk güçlerinin sabırsızlığı, orantısız güç kullanımı, kamu makamlarının hoşgörü eksikliğidir. AİHM, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ile ilgili önüne gelen uyuşmazlıklarda, ilk olarak, müdahalenin yasal dayanağının olup olmadığı incelemekte, sonrasında ise bu müdahalenin 11. maddede belirtilen meşru amaçları taşıyıp taşımadığını tespit etmektedir. Son aşama olarak, AİHM, bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını araştırmaktadır. Türkiye aleyhine verilen birçok ihlal kararında, kolluk güçlerince yapılan müdahalelerin, yasal dayanağı olduğu ve meşru amaç taşıdığı belirtilmesine rağmen, demokratik toplumlarda olmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. O halde, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün bir ülkede tam anlamıyla yerleşebilmesi için hem devletlere hem de kolluk güçlerine büyük görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Hak, Özgürlük, İnsan Hakları, Toplantı, Gösteri Yürüyüşü, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Özgürlüğü.
1982 Anayasasında ve Türk Ceza Yargılamasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulaması ışığında suçsuzluk karinesi
Suçsuzluk karinesi suç ile itham edilen kişinin, bir mahkeme hükmü ile itham edildiği suçu işlediği hukuka uygun delillerle adil bir şekilde yapılan yargılama neticesinde sabit kabul edilinceye kadar kişinin suçsuz kabul edilmesidir. Bu ilke birçok milletlerarası sözleşmede de ifade edilmiştir. Bu kapsamda ilkenin Evrensel İnsan Hakları Bildirisinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer aldığı görülmektedir. İlke Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince adil yargılanma hakkı içerisinde, bu hakkın bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Suçsuzluk karinesi düzenlemesi hukukumuzda açık olarak ilk kez 1982 tarihli Anayasada yer almıştır. Bu düzenleme öncesinde İslam hukukundan kaynaklı olarak ilkenin hukuk uygulamamızda olduğu iddia edilmiş ise de, yazılı kural olarak ilkenin 1982 tarihli Anayasadan önce bulunmadığı görülmektedir. Suçsuzluk karinesi fonksiyonu itibariyle suskun kalma hakkı, ispat, şüpheden sanığın faydalanmasına ilişkin evrensel hale gelmiş ceza muhakemesi müesseseleri ile de çok yakından ilgilidir. Suçsuzluk karinesi tüm kişi ve kurumların saygı göstermesi gereken bir haktır. Basın ve yayın organları soruşturma ve ceza muhakemesine ilişkin haber ve yorum hak ve özgürlüğüne sahiptir ancak bu özgürlüğün kullanılmasında, basın yayın kuruluşları da soruşturulan ya da kovuşturulan kişilerin suçsuzluk karinesinden kaynaklanan lekelenmeme hakkına özen göstermek ve bu hakka uygun davranmak zorundadırlar. Türk Ceza Kanununda suçsuzluk karinesinden kaynaklanan kişisel hakkın korunması amacıyla, bu hakkın ihlaline havi eylemler suç olarak düzenlenmek suretiyle karineden kaynaklanan hak koruma altına alınmıştır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın da karineyi dikkate alarak bazı durumlarda değerlendirme yaptıkları görülmektedir. Ancak bu değerlendirmelerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaptığı derinlikte ve genişlikte olmadığı görülmektedir. 1982 tarihli Anayasanın 90. maddesi uyarınca milletlerarası sözleşmelerin doğrudan uygulanma olanağı getirildiğinden ve AİHS'si de bu kapsamda bir sözleşme olduğundan, ayrıca Ülkemizce AİHM'nin yargılama yetkisi kabul edilmiş olduğundan, karine ile ilgili uygulama, yorum ve değerlendirmelerde milli soruşturma ve yargılama makamlarının AİHM'nin içtihatlarını gözetmeleri gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ilkeleri ışında işkence yasağı ve Türkiye'deki uygulaması
İşkence ve kötü muamele konusunda, uluslararası insan hakları belgelerinde birtakım unsurlar belirlenmiştir. Bu unsurlar aşağılatıcı muamele, insanlık dışı muamele, haysiyet kırıcı muamele, aşağılayıcı ceza, insanlık dışı ceza gibi kavramlardır. Bu kavramların ayrımını yapmak kolay olmamakla birlikte uluslararası kuruluşların önüne gelen somut olaylarda ortaya koydukları kriterler ulusal hukuktaki uygulamalar açısından son derece önemlidir. Somut vakalarda ulusal mahkemeler işkence hususunda karar verirken AİHM'nin içtihatlarını göz ardı etmemelidirler.Başlangıçta cezalandırma yöntemi veya ispat aracı olarak kullanılan işkence, tarihsel süreç içerisinde mutlak bir yasak olarak bir çok uluslararası belgede yer almıştır. Fakat işkence yasağının, uluslararası belgeler ve uluslararası mevzuatta yer alması, uygulamada yaşanan işkence olaylarının önlenmesine yetmemiştir.Bu çalışmayla amaçlanan, tarafı olduğumuz temel insan hakları belgelerinden biri olan, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'yle temel çerçevesi belirlenen işkence yasağını önlemeye yönelik girişimlere az da olsa katkıda bulunabilmektir.
AİHM yargısında adil yargılanma hakkı ve makul süre
Demokratik ve çağdaş toplumlarda insanlar haklarını yargı önünde ararlar. Adil yargılanma hakkı da yargılamayı ilgilendiren temel insan haklarından birisi olup, hukuk devletinin temel güvencelerindendir. Adil yargılanma, hukuk veya ceza davalarında, hatta belli ölçülerde idare hukuku alanındaki davalarda, yargılamaya ilişkin ilkeleri belirleyerek, hukuk devletinin temel unsurunu oluşturmaktadır.Demokratik bir toplumda adaletin yerine getirilme süreci, adaletin yerine getirilmesi kadar önem taşımaktadır, yani varılan so¬nuç kadar, yargılama süreci de önemlidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleş¬mesinin 6. maddesi adil yargılanma hakkını düzenlerken işte bu yargılama sürecini de ele almıştır. Yargılamanın adil olabilmesi, her şeyden önce yargılamanın makul sürede bitirilmesini gerektirmektedir. Aslında bu durum toplumun yargı organlarına olan güveninin korunabilmesi, hakkın gerçek sahibine bir an önce tesliminin sağlanması ve uyuşmazlığın taraflarının en kısa süre içerisinde tatmin edilebilmesinden çok yargı organlarının kendilerine karşı sorumluluğunun bir göstergesidir.
Yabancılar Hukuku çerçevesinde uluslararası koruma
Sosyal açıdan tümü göç olarak adlandırılan sığınma, iltica ve göçün tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Savaşlar veya baskıcı rejimlerin ortaya çıkardığı insan hakları ihlalleri, doğal afetler ve iklim koşulları sonucu, yaşam mücadelesi içerisinde olan insanlar, gerek bireysel gerekse yoğun nüfus hareketleri meydana getirirler. Yaşanan bu nüfus hareketlerinin mağdur konumuna getirdiği kişileri, kendi vatandaşı oldukları ülkelerin koruyamaması ya da korumak istememesi, uluslararası koruma kurumunu ortaya çıkartmıştır. Devletlerin, kendi vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerini gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde korumak ve güvence altına almak gibi, yükümlülükleri vardır. Söz konusu hak ve özgürlüklerin, menşe ülke tarafından korunmadıkları veya korunamadıkları durumlarda, kişilerin sığınma talep ettikleri ülkeler, sığınma talebinde bulunan kişilerin haklarını güvence altına alarak iyileştirmekle yükümlüdürler. Bu kişilerin, tehlike veya tehdit altında bulundukları ülkelere geri gönderilmeleri veya sınır dışı edilmeleri, uluslararası hukuk yönünden mümkün değildir. Diğer taraftan, devletler bu kişilere, ülkelerinde yaşayan diğer yabancıların faydalandıkları haklardan yararlanmalarını temin etmek ve ayrımcılık yapmamakla yükümlüdürler. Bu yükümlülükler, insancıl hukuk, yapıla geliş kuralları, taraf oldukları uluslararası andlaşmalar ve Uluslararası Adalet Divanı-UAD, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-AİHM gibi, mahkeme kararlarından kaynaklanmaktadır. Konu, yabancılar kapsamında oldukları kabul edilen, sığınmacı, mülteci vatansız veya göçmenlerin gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde temel hak ve özgürlükler yönünden, uluslararası minimum standartlar düzeyinde yararlanmaları ve bu bağlamda koruma altına alınmalarıdır.
İfade özgürlüğünün sınırlandırılmasında devletin takdir marjı
Takdir marjı doktrini, insan haklarının uluslararası düzeyde korunmasında denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla oluşturulmuştur. Takdir marjı doktrini ile taraf devletler, kendi egemenlik alanları içerisinde mahkemeden daha doğru bir değerlendirme yapacak konumda kabul edilmiş ve bu nedenle temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahaleler için mahkeme tarafından taraf devletlere bir alan bırakılmıştır. Mahkeme, ifade özgürlüğü kapsamında takdir marjı doktrini değerlendirirken, ifade özgürlüğünün demokratik toplumlardaki yeri ve önemi gereği, müdahalenin demokratik toplumda gerekli olup olmadığını dikkatle incelemektedir. Bu kapsamda, Türkiye'de ifade özgürlüğünün durumunun anlaşılması için, ulusal makamların mahkeme tarafından kendilerine tanınan takdir marjını nasıl yorumladığının örnek kararlar ışığında açıklanması önem arz etmektedir.
Mülkiyet hakkı kapsamında kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davaları
Pierre-Joseph Proudhon'a göre hırsızlık olan mülkiyet, günümüz modern devlet anlayışında kişi hakları arasında önemli bir yere sahiptir. Toplum Sözleşmesiyle yalnız kullanma hakkının mülkiyet olarak değerlendirilmesi gerektiği anlayışına karşılık modern devlette kişiye, şey üzerinde egemenlik sağlayan hak anlayışı olarak karşımıza çıkan mülkiyet hakkı, bu kadar öneme sahip olmasına rağmen mutlak bir hak olmayıp kamu yararı nedeniyle kısıtlanabilen bir haktır. Çalışmanın birinci bölümünde mülkiyet hakkı, bu hakkın kapsamı ve bu hakkın kamu yararı gerekçesiyle kısıtlanmasının en görünen hali olan kamulaştırma işleminden bahsedilecektir. Kamulaştırma işleminin anlaşılması ve ülkemiz hukuk sisteminde kamulaştırma işlemi nedeniyle mülkiyet hakkını kısıtlayan uygulamaların görülmesi açısından mülkiyet hakkının doğuşunun, gelişme evrelerinin ve kapsamının açıklanması ve sonrasında kamulaştırma işleminin anlatılması yolu izlenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde kamulaştırma işleminin aşamalarına ayrıntılı bir şekilde değinilerek kamulaştırılan taşınmazın gerçek bedelinin belirlendiği ve tapusunun idare adına geçmesi sonucunu doğuran kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davaları açıklanmıştır. Bu davalar açıklanırken uygulamadan ve yüksek mahkeme kararlarından yararlanılmış, bir nevi üçüncü bölümde incelenecek mülkiyet hakkı ihlali oluşturabilecek durumların altı çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ilk iki kısımda incelenen bilgilerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları incelenerek oluşabilecek mülkiyet hakkı ihlalleri üzerinde durulmuştur. Gerek uygulamadaki aksaklıklara gerekse de kanundaki eksikliklere dikkat çekmek suretiyle mülkiyet hakkı ihlallerinin önüne geçmek için birtakım çözüm önerilerinde bulunulmuştur.
Right to manifest religious belief through clothing and symbols in the practice of the European Court of Human Rights and the United Nations Human Rights Committee: Application of the same right within different interpretative contexts
Article 18 of the Universal Declaration on Human Rights (UDHR) is the common origin for Article 18 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR) and Article 9 of the European Convention on Human Rights (ECHR). Both provisions, formulated with parallel wordings, protect the right to freedom of religion or belief. However, the monitoring bodies of the two conventions, respectively the United Nations Human Rights Committee (HRC) and the European Court of Human Rights (ECtHR), have delivered contradictory decisions while interpreting the right. This contradiction is particularly visible with regards to the applications concerning wearing religious signs, symbols or clothing. Despite dealing with similar, or in some cases even identical complaints, the HRC is likely to find a violation on restrictions of religious signs justified by reference to public security, public order, or protection of the rights of the others whereas the ECtHR tends to decline these complaints relying on the margin of appreciation of the member states of the Council of Europe. This thesis provides a comparative analysis as to the interpretation of the right to manifest religion before the HRC and the ECtHR. The thesis has two specific aims. First, it identifies the main diverging points between the HRC and the ECtHR in their interpretation of the right to manifest religion. There, it surveys the relevant jurisprudence of the two bodies through a comparative lens, and shows three main points of divergence: interpretation of (i) safety and order (ii) barrier to equality or social interaction and (iii) duty of neutrality. Second, the thesis investigates the factors that could explain this divergence. There, the thesis identifies three factors: (i) different mandates, (ii) different methods and (iii) different interpretative contexts. The thesis argues that the difference of the interpretative contexts is the main factor creating this divergence. In conclusion, the study briefly examines the current and potential implications of this divergence on International Human Rights Law, on litigation strategies of the future applicants, and on implementation responsibilities of the states.
International human rights law and the child's upbringing: Reconciling children's rights, parental control rights and state interests
This thesis investigates whether and how international human rights law (IHRL) reconciles children's rights with parental control rights and state interests in the child's upbringing. To answer these questions, it first originally identifies four normative models on the child's upbringing drawing from moral, legal, and political theory, and then assesses which of these models find reflections in IHRL. In so doing, it offers the most comprehensive account of the IHRL practice concerning the child's upbringing to date, providing an analysis of not only the drafting histories of human rights instruments, but also the general comments and the case law of the human rights systems in Europe, the Americas, Africa and the United Nations. This thesis shows that IHRL has overtime endorsed more than one normative model. The central argument of the thesis is twofold. First, the Convention on the Rights of the Child has been central to the endorsement of the model combining the liberal conception of children's rights and the fiduciary conception of parental rights. This model assigns multiple functions to the state, endorsing not only a minimal state when intervening into the parent-child relationship but also supportive and prescriptive roles, alongside recognizing autonomy-related and civic interests of the state in education. Second, the thesis indicates that the legal practice, particularly in adjudication, deviates from this model. All IHRL organs are not fully committed to the liberal and fiduciary conceptions as they do not give sufficient weight to the child's substantive rights and the limitations of parental rights.
İklim krizi ve hukukun hak temelli dönüşümü: Uluslararası hukuktaki gelişmeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Dünyamız, insan faaliyetleri sebebiyle ekosisteminde geri dönülemez ve yıkıcı sonuçlar doğuracak biçimde ısınmakta olup, insanlık bir iklim kriziyle karşı karşıyadır. İklim krizi, insan örgütlenmesini ciddi anlamda etkileyecek bir fenomen olarak sosyal yaşamı düzenleyen hukukun da bir konusudur. Dolayısıyla, bu çalışma da iklim krizine karşı hukuk eliyle nasıl mücadele edilebileceği sorgulanacaktır. Hukuk, iklim krizine yol açan kapitalizm ve liberal mülkiyeti güvence altına alan bir olgu olarak iklim krizinin failleri arasındadır. Bu doğrultuda çalışmanın ilk başlığında mevcut insan merkezli hukukun iklim krizi karşısındaki sınırlılıkları irdelenerek, bu paradigmanın nasıl aşılabileceği tartışılacaktır. İklim krizi karşısında hukukun nasıl bir dönüşüm geçirmesi gerektiği yönünde çeşitli görüşler olmakla birlikte genel olarak kabul gören ve iklim krizinin ilk kez düzenleme alanı bulduğu uluslararası çevre hukukunun da takip ettiği görüş, insan merkezli paradigma içerisinde kalınarak sürdürülebilir kalkınma kavramı ve insan hakları hukuku eliyle hukukun sınırlılıklarının aşılması yönündedir. Dolayısıyla çalışmanın ikinci bölümündeyse iklim krizi karşısında uluslararası çevre hukukunun dönüşümü irdelenecektir. Fakat uluslararası çevre hukuku, iklim kriziyle yeterli düzeyde mücadeleyi mümkün kılmamış ve bu durum sivil toplumda mahkemeler eliyle devletlerini iklim eylemi almaya yöneltme eğilimini oluşturarak hukuk dünyasında yeni bir dava tipi olan iklim davalarının doğmasını sağlamıştır. Bu doğrultuda, günümüzde devletlerin kapsamlı iklim eylemine yöneltilmesinin temel araçlarından biri haline gelen iklim davalarının dünyadaki önemli örnekleri incelendikten sonra çalışmanın üçüncü bölümünde henüz hiçbir iklim davası kararı vermemiş ve fakat ihtiva ettiği potansiyel sebebiyle iklim mücadelesinden çok önemli bir yere sahip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin iklim krizi karşısında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne nasıl bir yön verebileceği inceleme konusu yapılacaktır.