İskemi
Bu konu başlığı altında 327 tez
Demographic characteristics and socioeconomic conditions of acute ischemic patients who apply to the emergency service
Objective: To determine the socioeconomic status of patients diagnosed with ischemic stroke who applied to the emergency department in our hospital and to reveal the relationship between low socioeconomic status and stroke severity. Material and Method: In our study, a questionnaire was applied to 65 patients who were diagnosed with acute ischemic stroke who applied to the emergency service between April 2019 and January 2020, or their relatives, to determine their socioeconomic status. Age, gender, marital status, education levels, economic levels, economic perceptions, nutritional habits, risk factors, vital signs, NIHSS, arrival time to the emergency room, and routine laboratory tests were created as independent variables. In particular, the relationship between socioeconomic status and education levels and stroke severity was analyzed statistically. Results: A total of 65 patients (mean age 74.1 ± 11.5 years) with acute ischemic stroke admitted to the emergency department were included in the study. It was found that cases with lower education level, working with physical strength and income level below 1500 TL were independently associated with higher NIHSS. Conclusion: Socioeconomic status was found to be related to the severity of stroke. Less education level and low economic level were found to be associated with more severe stroke in acute ischemic stroke patients. It was found that those who worked with physical force had a severe stroke. Keywords: ischemic stroke, socioeconomic status, educational level, NIHSS, physical stregth
Ratlarda karaciğer iskemi reperfüzyon hasarına deksmedetomidinin etkisi
Amaç: Karaciğer İR hasarı hepatik doku ve hücrelerde bir seri hasara sebep olabilir. Bu da hastaların prognozunu, operasyonun başarısını etkileyen temel faktörlerden biridir. Karaciğer nakli sonrası kötü fonksiyon gören greftin yaygın görülen bir sebebidir. İskemi-reperfüzyon hasarının mekanizması tam olarak açıklanamamıştır ancak kanıtlar hasarda anahtar rolün serbest oksijen radikalleri olduğuna işaret etmektedir.Deksmedetomidin çok güçlü ve ileri derecede selektif bir ?2 reseptör agonistidir. Artan klinik kullanımına karşın karaciğer iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin etkileri bilinmemektedir.Çalışmamızda ratlarda, karaciğer İR ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin koruyucu etkisi olup olmadığını inceledik.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet ağırlıkları 250-350 g arasında değişen Sprague-Dawley genç, erkek rat randomize olarak 10'arlı 4 gruba ayrıldı.Grup 1: Batın açıldı ancak oklüzyon uygulanmadı.Grup 2: Batın açıldıktan sonra segmental hepatik iskemi modeli ile 60 dakika iskemi ve 60 dakika reperfüzyon uygulandı.Grup 3: İskemiden 30 dakika önce deksmedetomidin 10 µg/kg periton içine (ip) uygulandı.Grup 4: İskemiden 30 dakika önce deksmedetomidin 100 µg/kg i.p uygulandı.Deney tamamlandıktan sonra ratlar kalpten kanatılarak sakrifiye edildi. Çıkarılan karaciğer dokuları alüminyum folyoya sarılarak biyokimyasal analizler yapılıncaya kadar -80°C'de derin dondurucuda saklandı.Bulgular: Doku MDA düzeyi Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı yüksek idi (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 3 ve 4'te MDA düzeylerinde ki düşüş anlamlı idi (p<0.05).Doku SOD ve KAT düzeyleri Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 4'de anlamlı artış olduğu görüldü (p<0.05).Karaciğer dokusundaki GSH düzeyi Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 3 ve 4'de GSH düzeylerinde anlamlı artış saptandı (p<0.05).Doku GSH-Px düzeyi Grup 1'e göre Grup 2 ve Grup 3'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 3 ve 4 arasında da GSH-Px aktivitesi açısından anlamlı fark vardı (p<0.05).Sonuç: Ratlarda yapılan deneysel karaciğer İR modelinde deksmedetomidinin doza bağlı olarak karaciğer oksidatif hasarını azalttığı görülmüştür. Araştırmamızın sonuçları, deksmedetomidinin karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarındaki muhtemel koruyucu rolünün daha geniş deneysel ve klinik çalışmalarla desteklenmesi gerektiği kanaatini doğurmuştur.
Sıçanlarda böbrek iskemi reperfüzyonu ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin etkisi
Amaç: Alfa-2 adrenerjik reseptör agonisti olan deksmedetomidinin iki farklı dozunun sıçanlarda böbrek iskemi-reperfüzyonu sırasında oluşan oksidatif hasara karşı koruyucu etkisi olup olmadığını bulmaya çalıştık. Aynı zamanda böbrek fonksiyon testlerinden olan kan üre azotu (BUN) ve kreatinin (Cre) düzeyleri ile proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-? düzeyine etkilerini araştırdık.Materyal ve Metod: Erkek Sprague Dawley sıçanlar herbirinde 10 hayvan olmak üzere 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (kontrol), grup 2 (iskemi-reperfüzyon), grup 3 (deksmedetomidin 100 µg/kg) ve grup 4 (deksmedetomidin 10 µg/kg). Sıçanların sağ böbreği alındıktan sonra sol böbreğe 40 dakika iskemi ve sonra 3 saat reperfüzyon uygulandı. Deney sonunda alınan kan ve sol böbrek dokusunda biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre Grup 2'de serumda ölçülen BUN ve Cre düzeyleri ile böbrek dokusu malondialdehit (MDA) düzeyi belirgin artarken (p<0.05), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitesi ve glutatyon (GSH) seviyesi belirgin azaldı (p<0.05). Grup 2'ye göre grup 3'te BUN ve Cre düzeyleri belirgin azalırken (p<0.05), SOD enzim aktivitesinde belirgin artış görüldü (p<0.05). Tüm ölçümlerde grup 3 ile grup 4 arasında anlamlı fark bulunmadı ve tüm ölçümlerde grup 2'ye göre grup 4'teki değişiklikler, grup 3'teki değişikliklere benzer bulundu. TNF-? yönünden grup 2'ye göre grup 4'te belirgin azalma saptandı (p<0.05).Sonuç: Böbrek iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin 100 µg/kg ve 10 µg/kg dozlarda belirgin antioksidan etkiler göstermektedir.Anahtar kelimeler: Sıçan, böbrek, iskemi-reperfüzyon, oksidatif stres, deksmedetomidin.
Testis iskemi/reperfüzyonu oluşturulmuş ratlarda apocyninin testis dokusu üzerine koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif stresi biyokimyasal, histopatolojik olarak belirlemek ve apocynin tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal metod: 250-350 gr ağırlığında 32 adet wistar albino rat gelişi güzel olarak 4 gruba ayrıldı. 1.grup sham grubu olarak belirlendi. 2. grupta torsiyon + detorsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak torsiyonun (iskemi) 210. dk?sında tek doz salin tedavisi intraperitoneal uygulandı (10ml/kg ). 4. grupta 2. gruba uygulanan prosedüre ek olarak iskeminin 210. dk?sında tek doz apocynin tedavisi intraperitoneal uygulandı. (20 mg/kg ). Sham grubu hariç diğer gruplara 240 dk `lık torsiyon sonrasında 60 dk detorsiyon (reperfüzyon) uygulandıktan sonra sol orşiektomi yapılıp ratlardan kan örnekleri alınarak ötenazi uygulandı ve işleme son verildi. Bulgular: MDA, TOS ve OSİ değerleri I/R ve I/R+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak artmış izlendi. Süperoksit dismutaz, CAT, GPX ve GSH değerleri IR ve IR+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak azalmış izlendi. Malonoldialdehit, TOS ve OSİ değerleri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre anlamlı olarak azalmış, SOD ve CAT değerleri ise anlamlı olarak artmış izlendi. Myeloperoksidaz değeri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre azalmış, TAK değeri ise I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre artmış izlensede tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. İskemi reperfüzyon yapılan gruplarda tübül çapının azaldığı, ancak apocynin tedavisi verilen grupta seminifer tübüllerinin ortalama çapının I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptandı. Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonda artış testis dokusunda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında apocyninin testisteki oksidatif stresi azalttığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
İskemik kalp hastalığı olan hastalarda kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kanbasıncı değişkenliği üzerine etkisi
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda kardiyak rehabilitasyon sonrası hastaların uzun dönemde herhangi bir nedene bağlı ölüm oranlarında anlamlı düşüş olduğu gösterilmiş olup kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle iskemik kalp hastalığı olan hipertansif hastalarda kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 05.10.2022-169) alındıktan sonra başlandı. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve çalışmaya hipertansiyon ve iskemik kalp hastalığı tanıları ile takipli koroner stent ve/veya koroner By-pass öyküsü bulunan, kardiyak rehabilitasyon programına alınmış toplam 151 hasta dahil edildi. Ambulatuvar kan basıncı ölçüm cihazları kullanılarak üç aylık kardiyak rehabilitasyon programı öncesinde ve sonrasında 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alınmış olan hastaların ölçümlerinden matematiksel hesaplama ile kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Kardiyak rehabilitasyon ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Başlangıç ölçümlerine göre kardiyak rehabilitasyon programı sonrası hastaların 24 saatlik sistolik, diyastolik ve ortalama arteriyel kan basınçlarındaki düşüş anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Aynı şekilde başlangıç ARV değerlerine göre 24 saatlik sistolik, diyasyolik, ortalama arteriyel, gece sistolik ve gece diyastolik ARV değerlerindeki düşüş de anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Diabetes mellitus, konjestif kalp yetmezliği, obezite, yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, kullanılan antihipertansif tedavi çeşidi, koroner stent ve/veya By-pass öyküsü açısından alt grup analizlere bakıldığında kardiyak rehabilitasyon öncesi ve sonrası kan basıncı değişkenliği açısından anlamlı farklılık saptanmadı (hepsi için p> 0,05). Sonuç: Kardiyak rehabilitasyon sonrası 24 saatlik sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı, gece sistolik ve gece diyastolik kan basıncı değişkenliklerinde başlangıca göre düşüş saptandı. Bu sonuçlar eşliğinde, kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kan basıncı VI değişkenliği üzerinde regülatuar rol oynayabileceği ve dolaylı olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: İskemik kalp hastalığı, Kan basıncı değişkenliği, Hipertansiyon, Kardiyak rehabilitasyon
CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri
AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon
Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.
Adenozin A2A reseptör agonist ve antagonistinin sıçanlarda over iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması
Over torsiyonu kadınlarda sık görülen ve ameliyat gerektiren en tehlikeli jinekolojik acil durumlardan biridir. Over torsiyonu görülen hastalarda klinik bulguların spesifik olmaması tanıda ve tedavide gecikmeye neden olmaktadır. Over torsiyonunda doku hasarını irreversibl hale getiren başlıca patoloji iskemidir. Detorsiyondan dolayı over reperfüze olmaya başladığında iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı riski oluşur. Çalışmamızda, over İ/R hasarı ile selektif adenozin A2A reseptör agonisti Regadenoson ve selektif adenozin A2A reseptör antagonisti İstradefilin arasındaki ilişki ve bunların over İ/R hasarına karşı biyokimyasal ve histopatolojik düzeylerde koruyucu etkilerine aracılık etmede rolü olup olmadığı araştırıldı. Bu çalışmada toplam 80 adet Wistar albino dişi sıçan kullanıldı ve her bir grupta 8 sıçan olmak üzere 10 gruba ayrıldı. Ayrıca, daha önce çalışılmamış İstradefilin nanoformülasyonunun over İ/R modelinde etkisinin ortaya koyulması amaçlandı. Bundan dolayı da boş ve İstradefilin yüklü nanosüspansiyon formülasyonları hazırlanarak bunların SEM analiziyle görüntüleri incelendi. Biyokimyasal analizler, kanda NO, MDA, tiyol/disülfit dengesi, 3-NT düzeylerinin araştırılmasını; dokuda ise, NO, SOD1, tiyol/disülfit dengesi ve 3-NT analizlerini kapsamaktadır. Elde edilen sonuçların korelasyon analizleri yapıldı. Adenozin A2A reseptör agonisti Regadenosonun oksidatif ve nitrozatif stresi azaltıcı etkileri gözlendi. Yüksek doz Regadenoson uygulaması ile serum doğal tiyol düzeyi ve serum doğal tiyol/total tiyol oranında belirgin artış gözlendi (sırasıyla P<0.01, P<0.01). Ayrıca, serum disülfit düzeyi, serum disülfit/total tiyol oranı, serum disülfit/doğal tiyol oranı, serum 3-NT düzeyi, doku 3-NT ve serum NO düzeyinde ise Regadenoson ile azalma saptanmıştır (sırasıyla P<0.05, P<0.001, P<0.01, P<0.05, P<0.05, P<0.05). Bu çalışma, sıçan over İ/R hasarına karşı Regadenoson ve İstradefilin ile yapılan ilk çalışmadır.
İskemik perfüzyon defektlerinde iki farklı bt perfüzyon işleme metodunun karşılaştırılması
Amaç İnme tanısı ile gelen olgu grubunda iki farklı BT perfüzyon işleme metodunun görsel ve ölçümsel farklılıkları ve kritik darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem Kırk yedi inme olgusının 45'i çalışmaya dahil edildi. Olguların perfüzyon ham veriler gecikmeye duyarlı (delay sensitive) (SVD) ve gecikmeye duyarsız (delay insensitive) (SVD+) iki farklı yöntemle işlendi. Olguların CBV, CBF, MTT haritaları değerlendirildi. Parametrelerin karşı normal hemisfer ile oranı ve farklılıkları hesaplandı (rCBV, rCBF, rMTT ve dMTT). Olgular her iki metodun penumbra değerlendirmedeki görsel üstünlüklerine göre 5 gruba kategorize edildi. Her bir grubun kritik darlık lokalizasyonları ve oranları saptandı ve gruplar arası karşılaştırıldı. Her iki metod ile penumbra alanlarından ölçülen perfüzyon değerleri arasında farklılık Wilcoxon Signed Ranks Test ile değerlendirildi. Ayrıca her iki metodla elde edilen ölçümsel parametrelerin gruplararası ve grup içi değişkenlikleri One Way ANOVA ve Post Hoc TUKEY testleri ile analiz edildi. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0,005 olarak alındı. Bulgular Penumbra threshold değerlerinde MTT'de karşı hemisfere göre > %145 uzama izlendi ve CBV değeri > 1,9 ml/ 100 gr olarak bulundu. rCBF değerinde SVD'de SVD+'a göre 1,5 kat azalma izlenirken, SVD'de MTT uzaması SVD+'a göre 1,3 kat daha belirgin izlendi. İki yöntem arasındaki farklılığın en belirgin ortaya konduğu parametre dMTT idi, SVD'de ölçülen MTT farklılığının, SVD+'a göre 3 kat daha belirgin olduğu izlendi. Birinci grup (N:3) SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yalancı hiperperfüzyonun izlendiği, 2. grup (N:22) penumbranın SVD'de SVD+'a göre daha iyi, 3. grup (N:9) penumbranın SVD'de SVD+'a göre kısmen iyi izlendiği, 4. (N:9) grup penumbranın her iki metodda benzer izlendiği ve 5. Grup (N:2) penumbranın SVD+'da daha iyi izlendiği gruptu. Grup 1 ve grup 5 kritik distal darlık oranlarının %100 olduğu gruplardı. Grup 2, grup 3 ve grup 4 ise sırasıyla giderek azalan oranda kritik proksimal darlık oranlarının yüksek izlendiği gruplardı (%90, %87, %77). 2 Parametrelerden rCBV ölçümlerinde her iki yöntem arasında grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arası değerlendirmede her iki metodda rCBF, rMTT ve dMTT değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi. Grup içi analizde ise ise tüm gruplarda rMTT ve ek olarak grup 5 hariç diğer gruplarda dMTT değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılıkta idi (p ≤ 0,005). Sonuç İki perfüzyon işleme metodu arasında perfüzyon parametreleri arasında ölçümsel farklılık en çok dMTT değerinde saptanmıstır. Proksimal darlıklarda SVD'de, distal darlıklarda da SVD+'da penumbra görsel daha kolay ayırt edilebilmektedir. İpsilateral proksimal ve distal kritik darlığın izlendiği olgularda SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yönteminde yalancı hiperperfüzyon izlendi. Literatürde BTP post-processing metodlarının penumbra değerlendirilmesinde darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmamıştır. Bu bulgu özellikle proksimal darlıkların eşlik ettiği distal darlıklarda SVD+ methodunda kontrast gecikmesinin çıkarılması hatalı sonuçlara neden olduğunu düşündürmektedir.
Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi
Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan
Hipoksik-iskemik serebral hasar oluşturulan yenidoğan rat modelinde allopürinolün kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitesi ile nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Amaç:Hipoksi-iskemi (H-İ) sonrası reperfüzyon-reoksijenasyon döneminde küçük damar endotel hücrelerinde serbest radikallerin üretimine neden olan siklooksijenaz ve ksantin oksidazın aktive olduğu iki önemli yol tetiklenir. Açığa çıkan serbest radikaller lökosit, platelet ve endotel hücrelerindeki adezyon moleküllerini aktive ederek lökositlerin adezyonu ve ekstravazasyonunu sağlar. Ksantin oksidaz inhibitörü olan allopürinolün hipoksik sikemik ensefalopatide (HİE) nöroprotektif olabileceği gösterilmiştir. Kaspaz 3 ve kaspaz 8 nöronal apoptozisde önemli bir role sahiptir. Biz hipoksik-iskemik ensefalopatili yenidoğan ratlarda farklı doz allopurinolün kaspaz-3 ve kaspaz-8 üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 10 günlük yenidoğan ratlar alındı. Çalışma modeli olarak Rice'ın hpoksi-iskemi modeli kullanıldı. Ratların sol karotid arterleri bağlandı ve %8 oksijen ile %92 nitrojenli ortamda 2.5 saat bekletildi. Hİ sonrası allopurinol uygulanarak beyin dokusunda her iki hemisferde apopitozis öncül proteinleri olan kaspaz 3 ve 8 ölçümü yapıldı. Allopürinol AL48 tedavi grubuna, ratlar hipoksiye maruz kaldıktan 30 dakika ve 12 saat sonra, 24 mg/kg olmak üzere iki eşit dozda, AL72 tedavi grubuna ratlar hipoksiye maruz bırakıldıktan 30 dakika, 12 saat ve 24 saat sonra aynı dozlarda intraperitoneal olarak uygulandı. Son ilaç uygulanmasından 12 saat sonra ratlar dekapite edildi. Diğer gruplar sham ve Hİ grubuydu.Bulgular: Her bir grupta 10 rat vardı. Gruplar arasında cinsiyet ve ağırlık farkı yoktu (p>0.05). Hİ, AL48 ve AL72 gruplarında kaspaz 3 ve kaspaz 8 düzeyleri sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin yüksekti (her biri için p= 0,0001). Hİ ve AL48 grupları arasında kaspaz aktivitelerinde farklılık olmamasına rağmen (p>0.05) kaspaz -3 ve kaspaz-8 aktiviteteleri HI ve AL48 gruplarıyla kıyaslandığında AL72 grubunda daha düşüktü (her biri için p=0,001).Sonuç: Sonuçta AL72 grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitelerinin azalması yüksek doz allopurinolün nöronal apopitozisin azalmasında etkili olabileciğini düşündürmektedir.
Hipoksil iskemik ensefalopati oluşturulan rat modelinde indometazinin nöronal apopitoz üzerine etkisi
Amaç: Siklooksijenaz yolağı ve prostaglandinler hipoksik-iskemik beyin hasarı patogenezinde ve gecikmiş beyin hasarı mekanizmasında önemli rol oynar. Bu çalışmada hipoksik iskemik rat modelinde farklı dozlardaki nonselektif siklooksijenaz inhibitörü olan indometazinin nöronal apopitoz üzerine etkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Levine-Rice metoduna göre hipoksik iskemi oluşturulan yedi günlük ratlar beş gruba ayrıldı. Grup I (n: 15) ratlara serum fizyolojik verildi, arter ligasyonu ve hipoksi yapılmadı. Grup II (n: 15) ratlara hipoksik-iskemiden sonra serum fizyolojik verildi. Grup III (n: 15) ratlara hiposik-iskemiden önce tek doz 2 mg/kg indometazin verildi. Grup IV (n: 15) ratlara hipoksik-iskemiden sonra 12 saat arayla üç doz 2 mg/kg indometazin verildi. Grup V (n: 15) ratlara hipoksik-iskemiden sonra 12 saat arayla üç doz 4 mg/kg indometazin verildi. Ratlar hipoksik-iskemiden 72 saat sonra dekapite edildi ve beyin hemisfer dokuları TUNEL yöntemi ile değerlendirildi.Bulgular: Hipoksik-iskemi öncesi ve sonrası verilen indometazin tedavisi hipoksik-iskemi sonrası serum fizyolojik verilen grup ile karşılaştırıldığında rat beynindeki apopitotik hücre sayısını önemli ölçüde azalttı (p<0,001).Sonuç: Bu sonuçlara göre indometazin tedavileri hipoksik iskemik beyin hasarı tedavisinde iyi bir seçenek olabilir.Anahtar kelimeler: Hipoksik-iskemi, beyin zedelenmesi, apopitozis, indometazin
Femur başı avasküler nekrozunda kor dekompresyon tedavisinin fonksiyonel sonuçları
Amaç: 1996-2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvurup femur başı avasküler nekrozu tanısı konulan ve kor dekompresyon yöntemi ile tedavi edilen hastaların sonuçlarının incelenmesi.Gereç ve Yöntem: Femur başı avasküler nekrozu tanısıyla kor dekompresyon tedavisi uygulanan 33 hastanın 44 kalça eklemi incelendi. Avasküler nekroz evresi Ficat-Arlet evreleme sistemine göre gruplandırıldı. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası aktivite düzeyleri ile fonksiyonel durumları Harris kalça skorlama sistemine göre değerlendirildi. Ek cerrahi girişim gerekliliği ve süresi ile bunlara neden olabilecek durumlar incelendi.Bulgular: Hastaların 11'i kadın, 22'si erkek, ortalama yaşı 34,8 yıl (16-57 yıl) idi. 12(% 27,3) si Evre 1, 27 (% 61,4) si Evre 2, 5 (% 11,3) i Evre 3 olarak tespit edildi. Hastalar, kor dekompresyon uygulandıktan sonra ortalama 89 ay (17- 171 ay) takip edildi. Takip edilen 44 kalça ekleminin 16 (1'i Evre 1, 11'i Evre 2, 4'ü Evre 3) sında ortalama 37,8 ay sonrasında, kor dekompresyon tedavisine rağmen ileri derecede dejeneratif artrit gelişmesi üzerine bu kalçalara total kalça artroplastisi uygulandı. Bu hastalarda cerrahi öncesi Harris kalça skoru ortalaması 57,9 (32-78) iken son takipte Harris kalça skoru ortalaması 92,8 ( 65-100) olarak saptandı (p<0,001).Sonuç: Femur başı avasküler nekrozu ilerleyici bir hastalık olup, erken evrede tanı konulabildiği durumlarda kor dekompresyon gibi eklem koruyucu girişimler ile hastalık durdurulabilmekte ve dejeneratif artrit gelişmesi engelleyerek total kalça artroplastisi ihtiyacını azaltmaktadır. Erken evrede yapılacak olan kor dekompresyon tedavisi hastanın kalça eklemi fonksiyonlarını da koruyarak hastanın ağrısız ve rahat hareketine olanak sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler: femur başı avasküler nekrozu, kor dekompresyon, fonksiyonel sonuçlar
Tümör nekroz faktör beta A329G gen polimorfizmi ve akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişki
Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, dünyada en önemli morbibite ve mortalitenedenleri arasında yer almaktadır. Son çalışmalarda; aterosklerozun başlaması, gelişimive tamamlanması sürecinde enflamasyonun önemli işlevi olduğu bildirilmiştir. Bubilgiler doğrultusunda, birçok çalışmada enflamasyon belirteçleri, koroner kalphastalıklarının ve miyokard infarktüsünün bir göstergesi olarak araştırılmıştır. Tümörnekroz faktör-beta gibi bir çok sitokin, miyokard infarktüsü için yeni potansiyel riskfaktörü olarak araştırılmıştır. Bu çalışmada; acil servise göğüs ağrısı şikayeti ilebaşvuran ve miyokard infarktüsü tanısı konulan hastalarda tümör nekroz faktör-betaA329G gen polimorfizminin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya miyokard infarktüsü tanısı konulan 90 hasta (78erkek, 12 kadın) ve kontrol grubu olarak 78 sağlıklı birey (28 erkek, 50 kadın) dahiledilmiştir. DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti (High Pure PCR Template Preparationkit, Roche Diagnostic, Germany) ile yapılmıştır. Gen mutasyonları ise, Real-Time PCR(Light Cycler) ile saptanmıştır.Bulgular: Tümör nekroz faktör-beta A329G polimorfizmi ile miyokard infarktüsüarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Miyokard infarktüs' lühastaların % 42,2' sinde AG genotipi ve % 6,7'sinde ise GG genotipi saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada tümör nekroz faktör-beta A329G gen polimorfizminin miyokardinfarktüs' lü hastalarda genetik yatkınlığı olmadığı saptanmıştır. Bu çalışma, diğerçalışmalara ışık tutabilir ve tümör nekroz faktörün diğer polimorfizmleri araştırılarakdevam ettirilebilir.Anahtar sözcükler: Gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklar, miyokardinfarktüsü, sitokin, tümör nekroz faktör-beta
Fosfodiesteraz ıv inhibitörü olan rolipramın renal reperfüzyon hasarı üzerine etkisi
Amaç: Böbrek iskemisi; böbrek transplantasyonu, parsiyel nefrektomi, sepsis, çeşitli ürolojik girişimler ve hidronefroz gibi çeşitli klinik durumlarda sık görülen bir tablodur. Bu yüzden nefron koruyucu cerrahinin önemi zamanla daha da artmaktadır. Böbrek iskemisine bağlı böbrek dokusunda meydana gelen hasarı en aza indirmek için çeşitli farmakolojik alanlar deneysel olarak çalışılmaktadır. Bunlar içinde çeşitli fosfodiesteraz inhibitörleri mevcuttur. Bizde bu çalışmamızda fosfodiesteraz 4 inhibitoru olan Rolipram adlı ajanın renal reperfüzyon hasarı üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem ve Gereçler: Çalışmamızda 30 adet sıçan altışarlı 5 ayrı gruba ayrılması planlandı. 1.gruba herhangi bir şey yapılmadı, 2.gruba 30 dk boyunca renal pediküle klemp konuldu. 3.gruba klemp konulmadan 30 dk önce, 4.gruba klemp konulduğu esnada, 5.gruba klemp açıldıktan 30 dk sonra 1mg/kg intraperitoneal rolipram verildi. Klempleme süresi 30 dakika olarak belirlenmiştir. Bu grupların hepsine 24 saat sonra nefrektomi uygulandı. Alınan her böbrek dokusunun yarısının histopatolojik incelenmesiyle enflamasyon, tubuler nekroz ve apoptosize bakıldı. Diğer yarısının biokimyasal yöntemlerle malondialdehit, süperoksit dismutaz, katalaz seviyeleri ölçüldü.Bulgular: Çalışmada Rolipram verilmesiyle, sıçanlarda renal İ/R hasarı belirgin azaldı. Oksidatif hasarda serbest radikallerin neden olduğu lipit peroksidasyonunun stabil metaboliti olan malondialdehid seviyeleri; 2.(İ/R) grupta özellikle 5 gruptan belirgin olarak daha yüksekti. Aynı zamanda antioksidan enzim olan Superoksit Dismutaz ve Katalaz seviyesi 5.grupta 2.gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Histopatolojik olarak enflamasyon açısından Rolipram verilen gruplarla 1.( kontrol) ve 2.(İ/R ) gruplar arasında istatistiksel çok anlamlı fark olmamasına rağmen,5 grupta tubuler nekroz ve apoptosis 1.( kontrol ) grup hariç diğer gruplardan anlamlı derecede düşük bulunmuşturSonuç: Rolipram, renal İ/R hasarına yol açabilecek cerrahi girişimlerde kullanılarak, oluşabilecek oksidatif renal doku hasarı azaltılabilir ve renal fonksiyonun ileri derecede bozulması engellenebilir kanısındayız.Anahtar Sözcükler: Rolipram, renal iskemi, iskemi reperfuzyon hasarı ( İ /R )
Orak hücre anemili hastalarda iskemik ataklarda T helper, T sitotoksik ve natural killer hücre profili ve klinik prognozla ilişkisi
Orak Hücre Anemili Hastalarda İskemik Ataklarda T Helper, T Sitotoksik ve Natural Killer Hücre Profili ve Klinik Prognozla İlişkisi Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen ve tedavisi yapılan 29 orak hücre anemi hastası çocukta iskemik atakta ve atak dışı dönemde T helper, sitotoksik T ve doğal öldürücü hücre düzeylerinin karşılaştırılması ile iskemik atağın immun fonksiyonlara etkisinin belirlenmesi ve klinik prognoz ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Çalışmada 29 orak hücre anemili hastadan ağrılı kriz ve kriz dışı dönemde, kontrol grubu olarak da aynı yaş grubunda HbAA olan 24 sağlam çocuktan akım sitometri yöntemi ile toplam T lenfosit düzeyi için CD3, T helper hücreleri için CD4, sitotoksik T hücreleri için CD8, doğal öldürücü hücreler için CD16 ve CD56 monoklonal antikor düzeyleri akım sitometri yöntemi ile tetkik edildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Orak hücre anemili hastaların kriz dönemlerinde bakılan HbS ortalaması % 83,8±6,6 bulundu. Orak hücre anemili hastalarda kontrol grubuna göre hemoglobin ve hematokrit değerleri düşük idi (p<0,001). Orak hücre anemili hastaların kriz dönemlerinde bakılan CD3 değerleri (% 62,31±7,79) aynı hastaların stabil dönemlerinde bakılan CD3 değerlerine (% 65,53±5,72) ve kontrol grubunda bakılan CD3 değerlerine (% 69,09±9,18) göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,007). Orak hücre anemili hastaların kriz dönemlerinde bakılan CD16+56 değerleri (% 13,07±7,67) aynı hastaların stabil dönemlerinde bakılan CD16+56 değerlerine (% 12,71±5,62) göre anlamlı olarak faklı bulunmaz (p>0,05) iken kontrol grubunda bakılan CD16+56 değerlerine (% 8,11±4,67) göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,009). Hastaların CD3, CD4, CD8 ve CD16+56 değerlerine bakıldığında bu değerlerin ile kan transfüzyonu sayısı ile anlamlı bir değişiklik göstermediği görülmüştür Sonuç: Çalışma sonucunda kronik hemoliz ve doku hipoksisi ile seyreden orak hücre anemili hastalarda iskemik atak sırasında toplam T hücre sayısını gösteren CD3 değerleri kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0,007). Hastalarda sitotoksik T ve T helper düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak farklı saptanmadı (p>0,05). Orak hücre anemili hastalarda iskemik atak sırasında ve stabil dönemde doğal öldürücü hücreler kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Hastaların kriz döneminde CD16+56 değerleri ortalaması kontrol grubuna göre belirgin yüksekti ve istatistiksel olarak bu fark çok önemliydi (p=0,009). Orak hücre anemili hastalarda T helper, sitotoksik T ve doğal öldürücü hücrelerin kliniğe ve prognoza etkisinin net bir biçimde belirlenebilmesi için daha geniş hasta grubunda yapılacak çalışmalarla değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: ağrılı kriz, orak hücre anemisi, T hücre profili
Akut iskemik inme hastalarında serum neurogranin düzeyinin tanısal ve prognostik değeri
AMAÇ VE HİPOTEZ: Modern tıbtaki tüm gelişmelere rağmen inme tüm dünyada ciddi bir sakatlık ve ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. İskemik inme sık görülen tipidir. Neurogranin (Ng) beyinde, özellikle dendritlerdeki dikensi çıkıntılarda eksprese edilen postsinaptik bir proteindir. Kısıtlı literatür örnekleri akut santral sinir sistemi hasarı durumlarında istatistiksel olarak Ng düzeyinin değiştiğini göstermektedir. İlişkili çalışmalarda ise Aİİ yeterince incelenmemiştir. Bu çalışma ile Aİİ hastalarında serum Ng düzeyinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak tanısal ve prognostik bir biyobelirteç olarak klinik kullanımını değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışma Yozgat Bozok Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran ve Aİİ tanısı alan 86 hasta ve 55 kontrol katılımcısından oluşmaktadır. Serum Ng düzeyleri ELISA tekniği kullanılarak hesaplandı ve gruplar arası veriler karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık için p değeri ˂ 0.05 kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 86 Aİİ hastası ve 55 kontrol olmak üzere toplamda 141 katılımcı dâhil edildi. Çalışma grubunda bulunan hastaların %48,8'si (n = 42) erkek, % 51,2'si (n = 44) kadın olup kontrol grubunun %41,8'i (n = 23) erkek iken, %58,2'si (n = 32) kadındı. Hasta grubunda yaş ortalaması 69,15 ± 11,86, kontrol grubunda 61,24 ± 9,87 idi. Hasta grubu ve kontrol grubu cinsiyet, yaş ve eşlik eden kronik hastalıklar bakımından istatistiksel olarak benzerdi. Hasta grubunun serum Ng düzeyi ortalama 155,38 ± 51,47 ng/mL iken, kontrol grubunun serum Ng düzeyi 104,45 ± 56,47 ng/mL olarak saptanmış olup, istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p ˂ 0.001). Aİİ'nin ilk 24 saatlik akut dönem tanısı için ideal serum Ng cut-off değeri ROC analizi ile 122,92 ng/mL (AUC:0.717, Sen:%66,3, Spe:%65,5) olarak tespit edildi. Aİİ'nin hiperakut dönemi ilk 6 saat içinde olduğu tespit edilen 25 hastanın serum Ng düzeyi 183,35 ± 36,15 ng/mL olarak ölçülürken, 6-24 saat arasında başvuran hasta sayısı 61, serum Ng düzeyi ise 143,92 ± 52,64 ng/mL olarak tespit edildi. İskemik inme başlangıcından itibaren ilk 6 saatin içerisinde başvuran 25 hasta için serum Ng cut-off değeri ROC analizi ile 160,13 ng/mL (AUC:0.868, Sen:%84,0, Spe:%83,6) olarak tespit edildi. Trombolitik tedavi adayları için uygun pencere olan ilk 4.5 saatte başvuran 19 hastanın ise serum Ng düzeyi 186,78 ± 38,00 ng/mL bulunurken, Ng düzeyinin tanısal performansının ilk 6 saat için olan performansı ile benzer olduğu görüldü (AUC:0.874). Ancak serum neurogranin düzeylerinin akut iskemik inmede iskemik enfarkt hacmi, 6-aylık modifiye Rankin Skalası skoru ve 6-aylık mortalite ile korele olmadığı görüldü (sırasıyla p = 0.218, 0.893 ve 0.585). SONUÇ: Bu çalışma akut iskemik inme hastalarının serum Ng düzeyini kontrol grubu ile karşılaştırarak tanısal ve prognostik klinik kullanımını değerlendiren ilk çalışmadır. Akut iskemik inme hastalarında kontrol grubuna göre serum Ng düzeyi anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Serum Ng düzeyi akut iskemik inme tanısını öngörmede oldukça başarılıdır. Ancak iskemik enfarkt hacmi ile uzun dönem morbidite ve mortalite açısından yararı gösterilemedi. Anahtar Kelimeler: Akut İskemik İnme, Neurogranin, Biyobelirteç
Akut iskemik inmeli hastalarda erken dönemde nötrofil/lenfosit oranı ve bazı kan biyokimya ve seroloji sonuçlarının klinik ve radyolojik bulgularla birlikte değerlendirilmesi
Nötrofil lenfosit oranının (NLR) bazı hastalıklarda prognozu öngörmede bir parametre olabileceği düşünülmektedir. Platelet lenfosit oranının (PLR) da benzer şekilde kullanılabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada inme hastalarında akut dönemde bakılan NLR ve PLR'nin klinik, labaratuar ve görüntüleme bulgularıyla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Aralık 2015-Eylül 2016 arasında Gaziantep Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı' na başvuran 80 iskemik inme hastası retrospektif olarak değerlendirildi. İstatistik değerlendirmelerde, sosyodemografik özellikler, başvuru esnasındaki NIHSS ve mRS skorları, akut dönemdeki NLR ve PLR değerleri, kontrol kanlarındaki NLR ve PLR değerleri, bazı biyokimyasal ve serolojik parametreler, beyin görüntüleme özellikleri, Doppler USG, EKO, EKG bulguları, hastanede yatış sırasında çıkan komplikasyonların ve hastanede yatış süresi gibi değişkenlerin karşılıklı ilişkilerinin olup olmadığı araştırıldı. Değerlendirmeler sonucunda farklı zamanlarda bakılan NLR ve TLR oranları arasında farklılık izlenmedi. İnme ağırlığını değerlendirmek için belirlenen NLR kesim noktası 2,86' nın sensitivitesi %88,9, spesifitesi %72,6 olarak bulundu. Enfeksiyon bulgusu olmayan hastalarda kesim noktası tüm grupla benzer olarak 2,86 bulundu, sensitivitesi ve spesifitesi daha yüksekti (%100, %83, sırasıyla). NL oranı düşük hastaların yaş ortalaması, NIHSS, CRP, sedimentasyon, lökosit, trombosit değerleri ve hastanede yatış süreleri NL oranı yüksek olanlardan daha düşük bulundu. NL oranı yüksek hastalarda daha fazla oranda enfeksiyon bulgusu izlendi. TLR için bir kesme noktası elde edilemedi. TLR NLR ile ilişkili olarak bulunsa da benzer ilişkiler TLR için gösterilemedi Sonuç olarak erken dönemde bakılan NLR değerleri inmenin ağırlığını değerlendirmede, hastanede yatış süresini ve yatış sırasında enfeksiyon gelişme riski yüksek olan hastaları öngörmede kullanılabilir. NLR kesme noktası enfeksiyonu olmayan hastalarda tüm hasta grubuna benzer bulunmuştur. Hatta, yatış sırasında enfeksiyon gelişmeyen hastalarda duyarlılığı ve özgünlüğü daha yüksektir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, Trombosit lenfosit oranı, İskemik inme, Komplikasyon, NIHSS
Acil servise başvuran akut iskemik inme hastalarının klinik ve laboratuvar bulgularının kısa dönem mortalite ile ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırma, akut iskemik inme hastalarının demografik özellikleri, hastaneye başvuru zamanı, vital bulguları ve şikayetleri gibi çeşitli faktörlerin hayatta kalma durumlarıyla ilişkisini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma kapsamında farklı inme skalaları kullanılarak hastaların semptomları, inme durumu ve hayatta kalma durumları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Metodoloji olarak, FAST, Cincinati, Los Angeles Hastane Öncesi, NIHSS, Glaskow Koma ve Modifiye Rankin skalaları kullanılarak hastalar değerlendirilmiş, bu skalaların sonuçları cinsiyet ve hayatta kalma durumu açısından analiz edilmiştir. Ayrıca, skor puanlamaları ile hastaların hayatta kalma durumları arasındaki ilişki de değerlendirilmiştir. Sonuçlar, NIHSS Skoru ve GKS Skoru puanlamalarına göre, hayatta olmayan ve taburcu edilen hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunduğunu göstermektedir. Ancak, MRS Skoru ile hayatta kalma durumları arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilememiştir. Ayrıca, FAST Skalası ve Cincinati İnme Skalasına göre semptomsuz hastaların hastanede yatış süreleri, yoğun bakım sürelerine göre daha kısa bulunmuştur. Los Angeles Hastane Öncesi İnme Skalasına göre, kriterleri sağlayan hastaların hastanede yatış süreleri, kriterleri sağlamayanlara göre daha uzun bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları, farklı inme skalalarının kullanılmasının hastanın inme durumu ve hayatta kalma durumu arasındaki ilişkileri anlamamıza yardımcı olduğunu vurgulamaktadır. Bu bulgular, akut iskemik inme hastalarının daha iyi yönetilmesi ve tedavi edilmesi için önemli klinik öngörüler sunabilir.
Uykuda solunum durması olan kalp yetmezlikli hastalarda pozitif basınçlı ventilasyon tedavisinin apelin ve iskemi modifiye albumin düzeylerine etkisi
Uykuda solunum durması kardiyovasküler morbidite ve mortalite sebebi olup kalp yetmezliği ile birlikteliği sıktır. Bu nedenle kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluğu birlikteliğini akla getirmek ve tedavisini vermek önemlidir. Apelinin kardiyovasküler etkileri başta olmak üzere, gıda alımının düzenlenmesi, sıvı metabolizması, deneysel ağrı modelleri, kemik metabolizması ve insan adipositlerinde oluşan oksidatif stresin önlenmesinde yer aldığı görülmüştür. İskemi modifiye albümin (İMA) ise iskemi, hipoksi durumunda artış gösteren, özellikle akut myokard enfarktüsünde biyomarker olarak yeri olan bir belirteçtir. Bu çalışmadaki amacımız kalp yetmezlikli hastalarımızda morbidite ve mortalite üzerine olumsuz etkileri olan uykuda solunum bozukluğu tespit etmek ve pozitif basınçlı ventilasyon (PAP) tedavisinin apelin 13 ve İMA üzerindeki akut ve kronik etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Laboratuarında, Nisan 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, aydınlatılmış onam formunu imzalayan, ekokardiyografik olarak ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤%50 tespit edilen ve PAP tedavisine uygun olan 50 olgu dahil edildi. Hastaların anamnezleri alınıp, fizik muayeneleri yapılıp polisomnografi (PSG) planlandı. Apelin 13 ve İMA düzeyleri için venöz kanları alındı. Hastaların %96'sında uykuda solunum bozukluğu tespit edildi. Bu hastalar Bilevel Positive Airway Pressure (BPAP) titrasyonuna yatırıldı. Bunlardan 21'i BPAP'ı tolere etti. 21 hastadan BPAP titrasyonunun sabahında tekrar venöz kan alınarak apelin 13 ve İMA bakıldı. Apelin 13 düzeyi bazal değeri 8.635±6.344 pg/ml iken BPAP 1. günde 16.353±11.999 pg/ml olarak bulundu (p=0.022). İMA düzeyi bazali 4.511±2.026 IU/ml iken BPAP 1.günde 3.977±1.985'e düşüş görüldü (p=0.302). 21 hastanın eve BPAP cihazı reçete edildi. Bu hastalardan BPAP kullanımı olan 11 hastaya 3 ay sonra ulaşılarak kontrol kan alındı. Bu hastalarda bakılan apelin 13 değerleri 6.021±3.529 pg/ml iken 3. ay sonunda 8.458±3.510 pg/ml olarak tespit edildi (p=0.117). İMA düzeylerinde bazale göre BPAP 3.ayda görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.445). Sonuç olarak kalp yetmezlikli ve uykuda solunum durması tespit edilen hastalarda PAP tedavisi ile İMA düzeyinde anlamlı değişiklik görülmediği fakat kardiyoprotektif özelliği olduğu düşünülen apelin 13'ün PAP tedavisi ile sadece akut dönemde artış gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, santral uyku apne sendromu, apelin, kalp yetmezliği, IMA
Iskemik optik nöropatili hastalarda klinik sonuçlarımız
İskemik Optik Nöropatili Hastalarda Klinik Sonuçlarımız Giriş-Amaç: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili hastalarda steroid tedavisinin etkinliğini belirlemek. Gereç-Yöntem: Mayıs 2011- aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Nöroftalmoloji biriminde nonarteritik anterior iskemik optik nöropati tanısı ile takibi yapılan 12 hastanın 14 gözü çalışmaya alındı. Ani görme kaybı geliştikten itibaren ilk 2 hafta içinde başvuran; sistemik olarak kontrendikasyon bulunmayan 5 hastaya (7 göz) Hayreh protokolüne uygun olarak sistemik steroid tedavisi başlandı (Grup 1). Tedavisiz izlenen nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili 7 hasta Grup 2'i oluşturdu. Olguların cinsiyeti, tanı yaşı, lateralite durumu, sistemik ve oküler risk faktörleri, görme keskinlikleri, görme alanları ve retina sinir lifi tabakası analizi yapılarak her iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Tedavi alan olguların Snellen eşeli ile alınan en iyi düzeltilmiş başlangıç görme keskinliği logMar 1,0±0,7 olarak, tedavisiz izlenen olguların logmar 0,8±1,0 olarak saptandı (p=0,689). Grup 1'in görme keskinliği farkı ortalaması (6ay-ilk) logMar -0,4±0,7, grup 2'nin logMar 0,03±0,3 olarak saptandı (p=0,126).Görme alanı parametreleri karşılaştırıldığında Grup 1; MD fark (son-ilk)-0,6±5,7dB , Grup 2'nin -3,3±6,5dB(p=0,7), PSD fark (ilk-son) 0,7±1,7dB ve -1,5±1,4 dB (p=0,192) olarak bulundu. Retina sinir lifi tabakası kalınlığı farkı ortalama-üst-nazal-temporal-alt kadran grup1 ve 2 olarak sırası ile 29,5±35,4μ, -45,7±29 μ (p=0,5), -26,1±30 μ, -43,8±37,2 μ (p=0,2), -12±9,3 μ, -49,1±54 μ (p=0,002), -17±22 μ, -45±29 μ (p=0,2), -22,5±18 μ, -66±55 μ (p=0,007) bulundu. Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda steroid başlanan grupta retina sinir lifi tabakası kalınlığında alt ve nazal kadranda incelmenin daha az olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sistemik kortikosteroid başlanmasının, görme keskinliği, görme alanı mean deviasyon ve patern standart deviasyon parametreleri, RNFL ortalama, üst ve temporal kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasa da iyileşme olduğu görüldü.. Anahtar Kelimeler: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili, steroid tedavisi, Retina sinir lifi tabakası, görme alanı,
Akut iskemik inmeli hastalarda diyabetin oksidatif strese olan etkisinin değerlendirilmesi
Oksidatif stresin inme etyopatogenezindeki rolü son yıllarda yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu klinik çalışmada diyabeti olan ve olmayan akut inmeli olgularda oksidan ve antioksidan durumun ilişkisi araştırılarak ilgili karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda 8-hydroxy 2 deoxyguanosine (8-OH-dG), Ürik asit, Total Antioxidant Status (TAS), Total Oxidant Status, (TOS), Nitrik oksit (NO), Tiyol Disülfid Dengesi, Lipoprotein a[Lp(a)] parametrelerinin çeşitli faktörlerle ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 27'si (%28.4) diyabetli akut iskemik inme hastası, 36'sı (%37.9) diyabetli olmayan akut iskemik inme hastası, 32'si de (%33.7) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 95 kişi dahil edilmiştir. Araştırma parametreleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Biyokimya Birimi'nde ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda mevcut olan cihazlarda incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlar SPSS 22.0 Paket Programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analizler neticesinde diyabetik iskemik inme hastalarının nitrik oksit, native tiyol, total tiyol, dinamik disülfid, lipoprotein-a, 8-OH-dG, ürik asit ve TOS değerleri diğerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Yine yapılan çalışma neticesinde sağlıklı kontol grubunun TAS düzeyi hasta grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında diyabetik iskemik inme hastalarının oksidatif strese maruz kalma risklerinin daha yüksek olduğu söylenebilir.
Fare alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde RHO-RHO kinaz sinyal ileti yolunun incelenmesi
ÖZET Fare Alt Ekstremite İskemi-Reperfüzyon Modelinde Rho-Rho Kinaz Sinyal İleti Yolunun İncelenmesi Giriş ve Amaç: İskemi ve reperfüzyon (İ/R) hasarı, enfeksiyon veya kanser gibi çok sayıda klinik durumu ilgilendiren; klinik veya moleküler düzeyde pek çok basamağı tam olarak aydınlatılmamış geniş fizyopatolojik bir süreçtir. Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskemi-reperfüzyon hasarı ile ilişkili olduğu; serebral, renal, myokardiyal ve hepatik sistemlerde gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, fare alt ekstremisinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarında, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskelet kası dokusunda gerek enzim aktivitesi gerek protein düzeyleri anlamında uğradığı değişikliklerin irdelenmesidir. Bu sayede, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasına yönelik yeni stratejiler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, Rho Kinaz inhibitörlerinin, plastik cerrahinin klinik uygulamalarında kullanılabileceği alanlar tartışılmıştır. Materyal ve Metod: Ağırlıkları 20-30g arasında değişen, swiss albino cinsi fareler, kontrol ve deney grubu olarak 12'şer fareden oluşan iki gruba ayrıldı. Deney grubu, ksilazin ve ketamin anestezisi altında, alt ekstremitesine "trochanter majus" düzeyinden uygulanan turnike ile, 4 saat iskemiye maruz bırakıldı. Dört saatin sonunda turnike çözüldü ve 4 saat reperfüzyon dönemine bırakıldı. Toplam 8 saatin sonunda "biceps femoris" kasından kas örneği alınarak ELISA yöntemi ile RhoA proteini, Rho Kinaz enzimi düzeyi ve Rho Kinaz enzim aktivitesi ölçüldü. Kontrol grubunda ise turnike uygulanmaksızın, 8 saat anestezi sonrası kas biyosisi alındı ve ELISA ile sonuçlar karşılıştırıldı. İskemi reperfüzyon hasarını göstermek amacı ile histopatolojik inceleme için, kas dokusundan örnekler alındı. Bulgular: Rho kinaz aktivitesi İ/R grubunda kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Rho Kinaz düzeylerinde fark bulunmazken, RhoA düzeyleri İ/R grubunda anlamlı olarak azalmıştır. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçları, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun, iskelet kası iskemi-reperfüzyonu ile, kinaz aktivitesi düzeyinde uyarıldığını göstermektedir. Rho Kinaz inhibitörleri, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, gerek nekrozun gerek apoptozun azalmasına katkı sağlayarak, ameliyat başarısına olumlu etkilerde bulunabilirler. Anahtar Kelimeler: İskemi-reperfüzyon, iskelet kası, Rho, Rho Kinaz
Deneysel olarak oluşturulan diyabet ve iskemi-reperfüzyonda liraglutidin testis üzerine etkileri
Testiküler torsiyon, neonatal ve ergenlik döneminde sıklıkla görülen ürolojik bir problemdir. Testiküler torsiyondaki temel patoloji, torsiyonu takiben serbest oksijen radikalleri tarafından oluşturulan doku hasarı ile birlikte ortaya çıkan biyokimyasal ve yapısal değişikliklerdir. Diyabetes Mellitus; insülin eksikliği ve/veya insülin direnci sonucu kanda glukoz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak gelişen, akut ve kronik komplikasyonlara neden olabilen, sistemik bir hastalıktır. Literatürde glisemik kontrol için liraglutid uygulaması rapor edilmiştir. Ayrıca son yıllarda özellikle tip 2 diyabet hastalarında böbrek, kalp, mide, bağırsak, beyin, pankreas, over, karaciğer ve adipoz doku gibi, çeşitli organ ve dokularda da deneysel araştırmalar yapılmıştır. Erkek üreme sistemi üzerine liraglutidin etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve iskemi/reperfüzyon uygulanan sıçanlarda testiste, liraglutidin antidiyabetik, antioksidatif ve antiapopitotik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda Wistar albino cinsi toplam 36 adet erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubu (Grup 1, n=6), diyabet grubu (Grup 2, n=12), torsiyon grubu (Grup 3, n=18) olmak üzere denekler 3 gruba ayrıldı. 2.grup sıçanlarda, 50 mg/kg streptozosin uygulamasından 72 saat sonra kan glukoz seviyeleri ölçüldü, > 300 mg/dL olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Diyabetik sıçanlar da kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. 2a grubu sıçanlar, 14 gün boyunca normal koşullarda yaşatılırken, 2b grubuna 14 gün boyunca 0,3 mg/kg liraglutid günde 2 kez subkutan olarak uygulandı. 3. grup sıçanların sol testisleri 720° döndürülerek torsiyon gerçekleştirildi. Torsiyon yapılan bu grup sıçanlar da kendi içerisinde 3 alt gruba ayrıldı. 3a grubu denekler, 3 saatlik torsiyondan sonra sakrifiye edildi. 3b grubundaki sıçanların ise testislerine 3 saatlik torsiyon sürecinden sonra detorsiyon yapıldı ve 14 gün yaşatıldı. 3c grubuna torsiyonun 2. saatinde subkutan olarak 0,3 mg/kg liraglutid enjekte edildikten 1 saat sonra detorsiyon yapıldı ve ardından 14 gün boyunca, günde 2 kez liraglutid enjeksiyonuna devam edildi. Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde MDA, SOD ve testosteron ölçümleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik marker olan kaspaz-3 ekspresyonu immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmamızda; ışık mikroskobik olarak diyabet (Grup 2a), torsiyon (Grup 3a) ve torsiyon/detorsiyon (Grup 3b) gruplarında seminiferöz tübüllerde dejenerasyon ve interstisyumda ödem gözlenirken, ince yapı düzeyinde elektron dens Sertoli hücre sitoplazmasında dev lipid damlacıkları, SER vakuolizasyonu ve dejenere mitokondriyonlar dikkati çekti. Ayrıca spermatojenik hücrelerde büzüşmeler ve apopitotik değişiklikler izlendi. Liraglutid uygulanan gruplarda ise, ışık mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlenirken, ince yapı düzeyinde; bazı tübüllerde çift çekirdekli anormal spermatidlere, lümende immatür, fagositik ve apopitotik hücrelere rastlandı. İmmünohistokimyasal bulgularda 2a, 3a ve 3b gruplarında, kaspaz-3 ekspresyonu belirgin olarak gözlenirken, 2b ve 3c gruplarında, kontrol grubuna benzer ekspresyon elde edildi. Biyokimyasal analizlerde; 2a, 3a ve 3b gruplarında MDA seviyelerinde artış, SOD ve testosteron düzeylerinde azalma görüldü. 2b ve 3c gruplarında; SOD, MDA ve testosteron seviyelerinin kontrol grubuna yakın olduğu dikkati çekti. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; liraglutidin diyabet ve torsiyon/detorsiyon gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ile hormon seviyeleri üzerine olumlu etkilerinin, uzun süreli kullanımda daha etkin olabileceği düşünüldü. Liraglutidin, testise etkileri ile ilgili ileri araştırmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla, gelecekte diyabet hastalarında ve/veya torsiyon/detorsiyon vakalarında, testis yapısı ve fonksiyonunun korunmasında, alternatif bir tedavi ajanı olabileceği kanaatine varıldı.