Judgement
177 theses under this subject heading
Savunma hakkı bağlamında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda basit yargılama usulü
Ceza Muhakemesi sistemine 7188 sayılı Kanun'la eklenen basit yargılama usulü, CMK'nın 251 ve 252. maddeleri yeniden düzenlenmek suretiyle ceza muhakemesi sistemimize getirilmiştir. Görece basit nitelikte kabul edilen suçlarda duruşma yapılmaksızın hüküm vermeye olanak sağlayan bu usul, mülga 1412 sayılı CMUK'ta düzenlenen sulh ceza hâkiminin ceza kararnamesine son derece benzemektedir. Bu çalışmada, kovuşturma evresine özgü, klasik kovuşturmaya alternatif ve ancak mahkemenin takdiriyle uygulanan bu usul öncelikle; hukuki niteliği, amacı, tarihsel gelişimi, uygulanma şartları, uygulanamayacak haller, verilecek karar, karar karşı başvurulabilecek hukuki çareler bakımından incelenecektir. Ardından, basit yargılama usulünün uygulanması ile savunma hakkının kullanılması arasındaki ilişkiye değinilecek, son olarak savunma hakkı ihlali oluşturabilecek durumlar ortaya konulduktan sonra çözüm önerileri ortaya konulacaktır.
Yassıada mahkemelerinde yargılanan Diyarbakır milletvekilleri
Daha Diyarbakır şehri ilkçağlardan günümüze kadar tarihi ve kadim bir şehir olma özelliğini her daim muhafaza etmiştir. Tarihin birçok kültürüne ve medeniyetine ev sahipliği yapan bu şehir, günümüze kadar varlığını koruyabilmiştir. Tarihi zenginliklere sahip Diyarbakır, bu yönüyle birçok araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmada Yassıada'da yargılanan Diyarbakır Milletvekilleri incelenmiştir. Tez çalışmasındaki amaç XI. Dönem Diyarbakır Milletvekilliği görevini icra eden 9 siyasetçinin Ülke ve Diyarbakır özelinde ele aldıkları siyasal, sosyal ve ekonomik faaliyetleri, yasama çalışmaları ve tutuklu bulundukları Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanınca yargılanmalarını inceleyip değerlendirmektir. CHP içinden çıkan farklı seslerin oluşturduğu muhalif grup, Demokrat Partiyi kurarak 1950 seçimlerinde, aralıksız 27 yıl süren, CHP yönetimine son verip iktidara oturmuştur, 1954 ve 1957 seçimlerini de zaferle kazanıp iktidar koltuğunu korumuştur. Ancak on yıllık siyasi varlıkları 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle son bulmuştur. Demokratlar Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından Ada mahkemesinde yargılanıp hapis cezasına çarptırılmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın siyasi tarihinde CHP-ordu-basın üçlüsü etkili bir rol oynamıştır. Özellikle ülkedeki darbe gibi teşebbüslerde TSK başrolü üstlenmiştir. Ülkenin bir buhran ve kargaşanın içinde olduğunu düşünen Türk ordusu, kendince aksaklıkları gidermek adına iktidara müdahale etmekten geri durmamıştır. Bu doğrultuda Cumhuriyet tarihindeki ilk müdahalesini 27 Mayıs ihtilaliyle gerçekleştirmiştir. Darbenin akabinde muhalefet ve basın, Demokratları karalama siyaseti güderken 1960 Darbesini gerçekleştirenler kahraman olarak anılmıştır. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, TBMM, Diyarbakır Milletvekilleri, Ordu, 27 Mayıs, Yassıada
Yassıada Mahkemesi: Anayasa ihlal davasında yargılanan dört kişi
Türkiye, 1950 yılında 27 yıl aradan sonra farklı bir parti tarafından yönetilmeye başlandı. Artık Demokrat Parti 27 Mayıs 1960 yılına kadar ülkenin idaresinde yegâne güçtü. İktidarın el değiştirmesiyle ülkenin üzerindeki tek parti havası giderilmeye çalışıldı. Muhalefet, iktidarı kaybetmenin etkisindeyken iktidar daha da güçlenmenin peşindeydi. Demokrat Parti iktidarının her çeşit siyasi tasarrufları muhalefet tarafından şiddetle eleştirildi. Menderes'in kabul ettiği bazı kanunlar Anayasaya aykırı kabul edildi. Hem muhalefet hem basın DP hükümetini şiddetle eleştirdiler. DP tarafından çıkarılan kanunlar ve Menderes'in tutumu orduyu da rahatsız etmişti. Böylece askeri bir cunta iktidarı düşürmek ve ülkeye demokrasi getirmek amacıyla harekete geçtiler. Menderes bir darbe ile yerinden indirildi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'le birlikte DP'li bütün arkadaşları tutuklanarak Yassıada Mahkemelerinde yargılandılar. Yaklaşık bir yıl süren mahkemelerde koca bir devrin muhasebesi yapıldı. En ince ayrıntısına kadar hazırlanan iddianamelerle, çok sayıda şahidin dinlenerek sanıkların çapraz sorgulamasıyla gergin geçen duruşmalar neticesinde Mahkeme 15 kişiye idam cezası verdi. Fakat neticede 3 kişinin cezası MBK tarafından kesinleştirilerek infazı gerçekleştirildi.
Yargı harçları (I sayılı tarife)
Tezin konusunu oluşturan yargı harçları, 1964 tarihli 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun birinci kısmında ve bu kanunun I sayılı tarifesinde düzenlenmiştir. Harçların ve yargı harçlarının temeli ise çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Geçmişten bugüne yargı harçlarının gelişiminin ele alınmasının ardından, harçların hukuki niteliği ve unsurları ve harçların güncel mevzuatımızdaki durumu incelenmiştir. Güncel mevzuatın incelenmesinin yanı sıra harç sisteminin adaletli bir yapıda olup olmadığı, harçların vatandaşların adalete erişimi noktasındaki yeri, teknolojik gelişmelerin harçlar hukuku bağlamında getirdiği dönüşüm ve değişim süreci de dikkate alınmıştır. Yargı harçlarının hukuk sistemi içerisindeki yeri hemen hemen her hukuki süreçte işlemi yapan tarafların harç ödemekle yükümlü olmasından veya olabileceğinden dolayı büyük önem arz etmektedir. Bu öneme binaen yapılan tespitleri somutlaştırmak adına çalışmada istatistiki verilerden, mahkeme kararlarından, örneklerden ve ulusal yargı ağı bilişim sistemi (UYAP) üzerinden alınan örneklerden faydalanılmıştır. Yargı harçlarının tarihsel gelişimi, hukuki niteliği ve unsurları, konusu ve türleri faydalanılan bu verilerle desteklenerek değerlendirilmiştir. Suret harçları, mahkeme harçlarından başvurma harcı, celse harcı, karar ve ilam harcı, temyiz, istinaf ve itiraz harçları, keşif harcı, icra harçlarından başvurma harcı, peşin harç, icranın yerine getirilmesi harcı, tahsil harcı, icra takibinden vazgeçme harcı, cezaevi harcı, merkezi takip sistemi harcı, iflas harçları, konkordato harçları, haciz, teslim ve satış harçları hukuki süreçlerde alınan harç türleri olarak başlık başlık incelenmiştir. Geçmiş ve güncel mevzuat, istatistikler ve örnekler ışığında yargı harçlarının mali hukuk çerçevesindeki yeri bu çalışmada analiz edilmeye çalışılmıştır. Yaklaşık bir asırlık uygulaması olan fakat adalet duygusunu zedeleyecek nitelikteki çocuk tesliminin icrası aşamasında alınan harçların kaldırılması gibi harç sistemi içerisinde yapılması gereken değişiklikler araştırılmıştır. Harçlar hukuku alanında bu olumlu örneklerin geliştirilebileceği noktalar mali hukuk ilkeleriyle birlikte değerlendirilmiştir. Netice itibariyle bu çalışmada yargı harçları mali hukuk odaklı olmak üzere çok yönlü olarak incelenmeye çalışılmıştır.
Nişancızâde'nin Nûru'l- Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (33. fasıl)
On yedinci yüzyıl Osmanlı fakîhi olan Nişancızâde, Şeyh Bedreddin'in yargılama hukukuna dair olan ve uzun yıllar hakimlerin el kitabı olarak kullanılan eseri Câmi'u'l Fusûleyn'i düzenlemek ve ıslah etmek amacıyla Nûru'l-'Ayn fi Islâhi Câmi'u'l Fusûleyn adlı eseri kaleme almıştır. Bu çalışma, Nûru'l-'Ayn'ın "Ahkâmât" faslı (33. fasıl) ile Câmi'u'l Fusûleyn'in "Ahkâmât" faslının (34. fasıl) incelenmesini ve karşılaştırılmasını hedeflemektedir. Nûru'l-'Ayn'da "Ahkâmât" faslı kırk bir adet başlıktan oluşmaktadır. Bu başlıkların bir kısmı Câmi'u'l Fusûleyn'le ortakken, bir kısmı Nişancızâde'nin fasla ilave ettiği başlıklardır. Araştırmamız üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, iki eser arasındaki ortak başlıklar üslup ve telif tarzı bakımından karşılaştırılmış, Nişancızâde'nin nerelerde ve hangi yöntemlerle ıslahta bulunduğu incelenmiştir. İkinci bölümde, Nişancızâde'nin bölüme ilave ettiği başlıklar üslup ve telif tarzı bakımından ele alınmış, bu başlıkların nereden alıntılandığı ve kapsamında bulunan konuların klasik fıkıh kitaplarındaki yeriyle ilgili genel bir çıkarım yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise Nûru'l-'Ayn'ın 33. faslı, aralarında bazı farklar bulunan iki farklı müellif nüshasına dayanılarak tahkik edilmiştir.
17. yüzyıl Osmanlı hukukunda tesebbüb halinde damân
Osmanlı ulemasından Fudayl Çelebi gibi bazı âlimler tazmin sorumluluğuyla ilgili özel eser kaleme almak suretiyle Hanefi literatürüne önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı şekilde şeyhülislamlar da tazminle ilgili verdikleri fetvalarla Hanefi geleneğini sürdürmüşlerdir. Bu çalışmanın birinci bölümünde Osmanlı âlimlerinin eserlerine de atıf yapılarak Hanefilerin genel tazmin sorumluluğu itlâf üzerinde yoğunlaşmak suretiyle ortaya konulduktan sonra ikinci bölümde bu tazmin sorumluluğuyla ilgili olan üç konu ele alınacaktır. Tesebbüb halinde damânla ilgili seçilen bu üç konu, Hanefilerin genel tazmin sorumluluğundan nasıl ve neden ayrıldıklarını ortaya koymaya yöneliktir. Bu üç konudan birincisi olan siâye meselesi, tamamen Hanefilerin tazmin sorumluluğundan ayrılmalarını göstermesi açısından önemlidir. Diğer iki konuda ise tamamen Hanefiler tazmin sorumluluğunu terk etmemiş, sadece bazı meselelerde zaman içerisinde buna aykırı hükümler vermişlerdir. Ayrıca bu çalışmanın amacı, üç meseleyle ilgili 17. yy şeyhülislamlarının verdikleri fetvalarla, Hanefi geleneği ne ölçüde ve nasıl sürdürdükleri ve mezhep içerisinde tartışılan hangi görüşleri esas aldıklarını göstermeye yöneliktir.
Nişancızâde'nin Nûru'l-ʻAyn adlı eserinin tahkik ve tahlili (34-39. fasıllar)
On yedinci yüzyılda yaşayan Nişancızâde, on beşinci yüzyıl fakihi Şeyh Bedreddin'in yargılama usûlü ve muamelata dair telif ettiği ve uzun yıllar mahkemelerde başvuru kaynağı olarak kullanılan eseri Câmi'u'l-fusûleyn'i düzenlemek ve ıslah etmek amacıyla Nûru'l-'ayn fi ıslâhi Câmi'u'l-fusûleyn adlı eseri kaleme almıştır. Bu çalışma, Nûru'l-'ayn'ın 34-39. fasıllarının Câmi'u'l-fusûleyn ile incelenmesini ve karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Nûru'l-'ayn'daki 34-39. fasıllar birbirinden farklı altı konuyu kapsamaktadır. Bu fasılların konuları Câmi'u'l-fusûleyn'le ortakken, muhtevaları farklılık arzetmektedir. Araştırmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, iki eserdeki bu fasılların muhtevası üslup ve telif tarzı bakımından karşılaştırılmış, Nişancızâde'nin yaptığı eklemeler ile fasıllardan çıkardığı meseleler ve son olarak kaynaklardan yararlanma üslubu incelenmiştir. Böylece Nişancızâde'nin Câmiʿu'l-fusûleyn'i nasıl ve hangi yöntemlerle ıslah ettiği tespit edilmiştir. İkinci bölümde ise Nûru'l-'ayn'ın 34-39. fasılları, iki farklı müellif nüshasına dayanarak tahkik edilmiştir.
Aydın Vilayeti Maarif Müdürü Emrullah Efendi'nin yolsuzluk iddiasıyla yargılanması(1893-1908)
Maarife yaptığı hizmetlerle II. Meşrutiyet devrine damgasını vurmuş bir Maarif Nazırı (1910-1912) olan Emrullah Efendi, maarif nazırlığı ile görevlendirilmeden evvel sırasıyla Yanya, Selanik, Haleb ve Aydın Maarif Müdürlükleri vazifelerini üstlenmiştir. Bu çalışmada ise, Şûrâ-yı Devlet mahkeme evrakı üzerinden onun Aydın Vilayeti Maarif Müdürü (1892-1893) olduğu döneme tesadüf eden yargılanma süreci ele alınmıştır. Emrullah Efendi‟nin Aydın Maarif Müdürü iken maarif sandığından para alarak Gazeteci Tevfik Nevzad ve Avukat Güzel Hasan ile Avrupa‟ya kaçtığı yönünde literatürde yer alan iddialar bu araştırmanın temel problematiğini teşkil etmektedir. Bu olayda dahli olan bir çok kişi mahkeme tarafından Emrullah Efendi‟ye yapıldığı gibi sıkı bir sorgudan geçirilmiş, suçlular ve bu kişilerin hangi gerekçelerle suçlandıkları tesbit edilmeye çalışılmıştır. Bu kişilerin en önde gelenlerinin ifadeleri dinlendikten sonra savunmalarının kayda geçirildiği görülmüştür. Maarif Müdürü Emrullah Efendi ile onun en yakın meslek arkadaşı Maarif Muhasebecisi Mustafa Şükrü Efendi maarifin kasasında kaydına rastlanamayan bir miktar para ile ilgili sorumlu tutulan ve dolayısıyla da bu çalışmanın merkezinde bulunan iki mühim şahsiyettir. Kritik vazifeleri gereği durumla ilgili ifadelerinin alındığı ve sonrasında da savunmalarını mahkemeye sundukları görülmektedir. Ayrıca bu çalışmada, ele alınan dava süreci üzerinden Osmanlı adalet sistemi karşısında sirkat (yolsuzluk) suçu işlediği iddia edilen bir memurun hangi süreçlerden geçerek ne şekilde yargılandığı ve hakkında hükmün nasıl verildiği Emrullah Efendi örneği üzerinden ortaya konulmuş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Emrullah Efendi, Mustafa Şükrü, Tevfik Nevzad, Aydın, Soma, maarif nazırı, Aydın vilayeti maarif müdürü, Fransa, Cenevre, İsviçre, maarif sandığı, kaçış, firar, yargı, hâkim, mahkeme, sirkat, ihtilas, senet.
Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (1-6. fasıllar)
Bu çalışma, Nişancızâde Mehmed Efendi'nin kendisinden iki asır önce yaşamış Şeyh Bedreddin'in Câmiʿu'l-fusûleyn adlı eseri üzerine hazırladığı Nûru'l-'ayn adlı eser hakkındadır. Nûru'l-'ayn'ın müellifi Nişancızâde Muhyiddin Mehmed kâdılık yaptığı dönemde Câmi'u'l-fusûleyn'e sıkça başvurmuş, duyduğu ihtiyaç üzerine muhtemelen mülâzemet dönemlerinden birinde eseri düzenlemeye girişmiştir. Nûru'l-'ayn, Câmi'u'l-fusûleyn üzerine yapılan diğer çalışmalarla kıyaslandığında eserin bütünü üzerine yapılmış olması ile dikkat çekmektedir. Nişancızâde'nin çıkış noktası eserin kullanımını kolaylaştırmaktır. Nüshalarının çokluğu, fıkıh literatüründe kullanıldığının bilinmesi ve bazı yazmalarda kadıların esere teveccühüne işaret eden notların bulunması eserin aktif olarak kullanıldığı ve kabul gördüğünü göstermektedir. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci ana bölüm eserin ortaya çıktığı dönem ile müellifinin hayatını anlatan ve teze konu olan eserin tanıtımını yapan üç kısımdan oluşmaktadır. Bu bölümün eserin anlaşılmasına zemin hazırlaması amaçlanmaktadır. İkinci ana bölüm Nûru'l-'ayn metninin Câmiʿu'l-fusûleyn ile karşılaştırılmasıyla elde edilen bulguların değerlendirilmesine ayrılmıştır. Üçüncü ana bölümde ise eserin I-VI. fasıllarının tahkikli metnine yer verilmiştir. Bu sayede proje tamamlandığında XVI-XVII. yüzyıl Osmanlı hukuk literatürüne ait bir yazma eser ilim dünyasının istifadesine sunulmuş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Nişancızâde, Nûru'l-'ayn, Şeyh Bedreddin, Câmiʿu'l-fusûleyn, Yargılama Usulü, Kâdı, Kaza, Osmanlı, XVI. Yüzyıl, XVII. Yüzyıl
Fıkıh teori ve uygulamasında yargılama ve infazın aleniliği (Erken dönem ve Osmanlı örneği)
Ceza hukukunda alenilik, kelimenin sözlük anlamıyla kullanıldığında suçun maddi unsurunu oluşturması veya suçu nitelikli hâle getirmesi yönüyle söz konusu edilir. Cezaların infazında alenilik ise hem önleme/caydırıcılık gibi olumlu, hem de hükümlüye ve insanın saygınlığına yönelik olumsuz etkileri bakımından gündeme gelmektedir. Aleniliğin modern hukukta terim anlamıyla kullanımı, hukuk güvenliğini sağlaması yönüyle yargılamanın kamuya açık gerçekleşmesi ilkesini ifade etmektedir. Bu çalışmada tezin geneline ışık tutacağı düşüncesiyle İslâm ceza hukukuna genel bir bakış yapıldıktan sonra fıkıh teori ve uygulamasında erken dönem ve Osmanlı örneği eksene alınarak ceza yargılaması ve infazı aşamalarında aleniliğin nasıl ve ne ölçüde yer aldığı araştırılmıştır. Bu yapılırken aynı zamanda İslâm ceza hukukuna alenilik kavramı perspektifinden bütüncül bir yaklaşımın imkânı da araştırılmıştır.
İslam fıkhında farz-ı kifâye
"İslâm Fıkhında Farz-ı Kikâye" isimli bu çalışma bir giriş ile iki bölümden meydana gelmektedir. Giriş bölümü araştırmanın amacı, önemi, yöntemi ve sınırlılıklarından oluşmaktadır. Birinci bölümde önce hüküm kavramı üzerinde durulmakta daha sonra dört mezhebin önde gelen isimlerinin hüküm kavramına yükledikleri anlamlara işaret edilmektedir. Ardından araştırmanın konusu olan farz-ı kifâyenin hüküm bahsindeki yerini tespit etmek için hükmün kısımları ve hükümle alakalı konulara özetle değinilmektedir. İkinci bölümde ise "farz-ı kifâye" tamlamasını oluşturan "farz" ve "kifâye" kavramlarına yüklenen anlamlara ayrı ayrı değinildikten sonra terkip olarak "farz-ı kifâye"ye yüklenen anlamlara işaret edilmektedir. Peşinden farz-ı kifâye ile farz-ı ayn karşılaştırmalı olarak ele alınıp aralarındaki farklılıklar ortaya konmaktadır. Devamında farz-ı kifâyenin önemi ve fazileti üzerinde durulup farz-ı kifâyenin farz-ı ayna dönüştüğü durumlar zikredildikten sonra farz-ı kifâyeye muhatap olacak kesimlerin kimler olduğu hususu tahlil edilmektedir. Çünkü bazı farz-ı kifâyeler vardır ki bunlar bazen sadece belli bir kesime veya gruba yönelik olup diğer mükelleflerin takatini aşmaktadır. Bazen de bir kısım farz-ı kifâyelerin ifası için kurum ve kuruluşlar inşa etmek gerekmektedir. Bunlar hakkında da araştırmanın gerekli yerlerinde izahat yapılmaktadır. Daha sonra toplumda yaygınlaşmış olan farz-ı kifâyelerden; cemaatle namaz kılmak, cenaze işlemleri (techiz, tekfin, teşyi ve cenaze namazı gibi ), ictihad, emr-i bi'l-ma'ruf (iyiliği emretmek) nehy-i ani'l-münker (kötülükten sakındırmak) ve cihad konuları ele alınarak incelenmiştir. Farz-ı kifâye bağlamındaki bu örneklerin psikolojik ve sosyolojik boyutlarına her bir konunun kendi başlığı altında yer yer atıflar yapılmaktadır. Farz-ı kifâyeleri eda etmenin toplumsal dayanışmaya etkilerinden bahsettikten sonra toplumsal ödev bilincinin insanlarda oluşabilmesi ve Müslüman topluluklarının da medeni toplumlar arasındaki yerini alabilmesi için bu görevlerin ifa edilmesinin gerekliliğine değinilmektedir. Nihayet her biri birer toplumsal ödev olan farz-ı kifâyelerin şer'an temellendirilmesi adına her bir konu başlığının altında ilgili ayet ve hadislere yer verilerek konu bitirilmiştir.
The provisions Of the missing in Islamic Law (Comparative with Iraq)
Undoubtedly, the situation with respect to the life of the person before the law; It is divided into three parts: the exact one who lives, the exact one who dies, and the missing / weird / lost, that is, whether he is alive or not. Our research focuses on the legal situation of the human being in the third situation, for which there is no clear information about his life or death. In the legal literature, this is called missing. The situation of the missing person is of paramount importance in positive laws, including the Iraqi constitution. However, before all this, Islamic law emphasized this issue and emphasized its importance. The missing person; The fact that they describe them as unidentified people, whether they are alive or not, shows the importance given to sectarian imams. Inspired by this definition, the Iraqi constitution has described the missing person as absent a missing person whose survival is unknown. In fact, the Iraqi constitution has taken many of its provisions from Islamic law. Our research has addressed the issue in terms of Islamic law and the Iraqi constitution. In Islamic law and the Iraqi constitution, the provisions concerning the missing person were stated and preferred among the views of the four Sunni sects and the Shi'a imamiyya sect. In addition, provisions concerning both the missing person and his family and property were determined. In this study, the conflicts of the sect imams concerning the missing persons were examined. Because this issue is more important especially due to the frequent incidents of loss. Our study; The preface consists of an introduction and two main sections. In the preamble; the subject, importance, objectives, previous studies and method of the research are discussed. In the introduction section; The dictionary and term meanings of the concept of "disappeared" are discussed and the difference between this concept and the concepts of "captive" and "weird" is mentioned. In addition, it was stated that the loss was divided into two parts, one of which was considered to be the apparent salvation of the disappeared and the other was considered to be destroyed, but both cases resulted in the emergence or death of the disappeared. In the first chapter: The provisions of the missing person in Islamic law and the Iraqi constitution are discussed. According to Islamic law, a person is considered "lost an from the moment the news of the disappearance is presented to the court, which affects the driver's license and causes him to be considered a kişi restricted person.. The Iraqi constitution also complied with Islamic law. the judge shall set a deadline for the disappeared person to be considered dead and, if not present, shall rule on his or her death. There is controversy among sect imams about how long this period should be. Some are based on the average life expectancy, some have limited this period to a few years, while others have left the decision on the judge's initiative. Our research; the opinion which gives the decision of the judge to the initiative of the judge was preferred. In the Iraqi constitution; if the disappeared person is normally lost, a waiting period of four years is determined. In addition, provisions relating to the disappeared person's spouse are discussed in this section. Because in marriage, the person's life or death of his wife must wait for a while until the final judgment. However, there is disagreement among the denominations regarding this period and each denomination has a waiting period according to the situation of the loss. The Iraqi constitution complied with the Hanbali sect. All denominations agree that the spouse has the right to child support during the waiting period. The Iraqi constitution has adopted the opinion of sects on this issue. However, in the absence of child support, the imams disputed whether or not the woman had the authority to divorce her missing husband. In this case, Hanafi and Imamiyya sects do not give women the right to divorce, while Malik and Hanbali sects gave this right to women. The Iraqi constitution also granted this right to women. There is disagreement among sects about whether a woman has the right to divorce her missing husband because of her need for marriage. While the Shafi'i, Hanafi and Imamiyya sects did not give this right to women, the Malik and Hanbali sects gave him this right. The Iraqi constitution did not provide a clear view on this issue. Since the whereabouts of the missing person is not known, there are different opinions among the denominations as to whether the spouse has the right to divorce. According to Hanafi, Shafi'i and Imamiyya sects women do not have this right. However, according to the sects of Malik and Hanbali he has this right. The Iraqi constitution, on the other hand, complied with the Shafi'i, Maliki and Imamiyya sects and decided that the woman did not have the right to divorce her missing husband. After the death sentence is issued for the missing husband, his wife must expect violence just like the woman whose husband died. There is a consensus between Islamic law and the Iraqi constitution. Provisions concerning other relatives of the missing person are also discussed in this section. There is no controversy between Islamic law and the Iraqi constitution as to the need to pay child support from the property of the missing person. In addition, the missing person loses all of his powers as long as he is lost because his license is limited. In this section, the provisions concerning the property of the missing person is also mentioned. Issues such as how the attorney appointed before the disappearance or the attorney appointed by the judge after the disappearance should save on the property of the disappeared person, the will and legacy of the missing person were also discussed. In the second part: the provisions concerning the occurrence of the disappeared after the sentence of death have been emphasized. Because in this case, all the provisions given to him are considered to be dead and all his legal rights are returned to him. Because precise information removes the provisions on suspicion. In this case, she still has the right to demand the return of her spouse, provided that she does not marry another person or is married but has no sexual relations. However, if the new husband has sexual intercourse with the woman, provided that he is unaware of the disappearance of the disappeared person, the right of the ex-husband to request the return of his wife falls. There is no controversy among sect scholars in this regard. However, the Iraqi constitution granted the new husband the right to disappear and not return husband. The missing person has the right to reclaim his property when he returns. All goods are returned to him except the goods that are spent or wasted after being given to the heirs. The situation of the goods expended caused a conflict among the sects. However, the Iraqi constitution ruled that all goods, except those consumed for alimony, be returned. To know what happened in the Iraqi courts; Some examples and judicial decisions related to the missing person, family, property and return are mentioned at the end of the chapter. In the conclusion part, the most important points reached in the research are mentioned.
348 numaralı Tarsus Şerʻiyye Sicilinin transkripsiyon ve değerlendirilmesi (H. 1315-1316 / M. 1897-1898. 1898-1899)
"348 Numaralı Tarsus Şerʻiyye Sicili'nin Transkripsiyon ve Değerlendirilmesi" başlığıyla şerʻiyye sicillerinin önemi ve mâhiyeti kronolojik sıralamaya tâbi' tutularak ele alınmış ve şer'iyye sicilleri açıklanmıştır. Şerʻiyye sicilleri, Osmanlı Devleti'nin hukukî yapısında önemli bir yere sahiptir. Şer'iyye sicilleri ayrıca, yazıldığı dönemde-ki toplumun dini, kültürü, ekonomik gibi pek çok alan hakkında bilgi sağlamaktadır. Çalışmada Tarsus hakkında bilgi verilmiştir. Osmanlı Devleti'nin hukukî yapısı ve konuya bağlı başlıklar bulunmaktadır. Şerʻiyye sicilleri ile ilgili açıklamalar verilmiştir. 348 Numaralı Tarsus Şer'iyye Sicili'nin özet tablosu belirtilmiştir. 348 Numaralı Tar-sus Şerʻiyye Sicili ele alınarak transkripsiyonu yapılmıştır. Transkripsiyonda; sicillerin sayfa numaraları, hüküm numaraları ve sicillerin yazıldığı tarihler verilmiştir. Transk-ripsiyonu yapılan sicillerin vermiş olduğu bilgiler dâhilinde değerlendirme bölümünde sicillerin değerlendirmesi tablolar ile belirtilerek ele alınmıştır. Ayrıca sicillere bağlı olarak sosyal hayat, ekonomik hayat ve yer isimleri gibi konulara değinilmiştir.
İslam ibadet fıkhında niyet ve hükümlere etkisi
İnsanların yaratılış gayesi Allah Teâlâ'ya ibadet etmektir. İbadet ise Yüce Allah'ın azameti karşısında derin bir saygıyla boyun eğmektir. Dinimizin emrettiği her bir ibadetin kendine göre rükünleri, şartları ve sünnetleri vardır. Nasslarla belirlenen kriterlere göre eda edilmeyen bir ibadet sahih kabul edilemez. Tüm ibadetlerde gerekli olan en önemli kriter hiç şüphesiz niyet olarak kabul edilir. Zira niyet ibadetlerin aslı ve ruhu olarak addedilir. Çünkü halis bir niyet olmayınca yapılan ameller ve ibadetlerin tamamı manevi açıdan değersiz kalır. Niyete bu kadar önem atfedilmesi üzerine biz de bu çalışmamızda "İslam İbadet Fıkhında Niyet ve Hükümlere Etkisi" başlığı altında konuyu araştırdık. Yaptığımız çalışmanın birinci bölümünde niyetin anlam alanı üzerinde durarak ve niyetin tüm bileşenlerini (kasıt, ihlâs, irade, ihtiyar, azim) bu başlık altında ele aldık. Özellikle bu kavramların semantik tahlilini yaparak ve niyetle olan ilişkilerini ortaya koyduk. Ayrıca nasslar açısından niyet, niyetin kısımları, niyeti iptal eden durumlar, niyetin yeri ve niyet-amel ilişkisine de değindik. Bu başlık altında nasslar tarafından niyete büyük bir ehemmiyet verildiğini, niyetsiz hiçbir ibadetin geçerli olmadığını ortaya koyduk. Gerekli şartları taşımayan bir niyetin geçersiz olduğunu ve niyetin yerinin kalp olduğunu bu bölümde ele aldık. İkinci bölümde ise, ibadetlerde (namaz, oruç, hac, zekât, kurban, yeminler, kefaretler, cihat) niyetin hükmü, vakti, şekli ve niyette teşrik gibi konuları inceledik. Niyetin varlığını bazı fakihler şart bazıları ise rükün olarak kabul etmiş, niyetin vakti, şekli ve niyette teşrik gibi konularda ise ihtilafa düşmüşlerdir. Biz de bu konularda mevcut olan ihtilafları ve fakihleri bu ihtilaflara sevk eden sebepleri değerlendirerek çıkarsamalarda bulunduk. Anahtar Kelimeler : Niyet, amel, ihlâs, ibadet fıkhı, hüküm. Sayfa sayısı : 273 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Mehmet Selim ASLAN
التفريق القضائي في الفقو الإسلامي مقارنة بقانون الأحوال الشخصية الع ا رقية
There is no doubt that the subject of judicial separation is one of the important topics that needs to be discussed in the field of scientific research, the stability of marital life is one of the most important goals that Islam has been keen on, as the family is the first building block and the main pillar for building and sustaining society. Marriage is the only lawful method that God has permitted for reproduction, and the continuation of marital life. The Islamic law has laid down precise legislations for the permanence and continuation of the marital relationship. As marriage is a contract which stresses on perpetuation, the Islamic Sharia ordered both spouses to promote wellbeing, for the husband to treat his wife kindly, and for the wife to safe keep her husband's children and property in his absence. when contemplating the Sharia, one can see that it is comprehensive, encompassing all of an individual's needs and reflects any changes which may occur in an individual's life including any changes in a marital life, which could make the harm caused by its continuity outweigh the benefits gained by a divorce. In addition, it is known that the religion of Islam is compatible with the intuition and nature of mankind, thus considered and accounted for cases of disharmony and dispute that can occur between the spouses and lead to the impossibility of continuing the marriage. I began my research with an introduction and a preamble, and divided it into five chapters and a conclusion. Each chapter addresses several concepts, in the introduction I summarized the importance of this thesis in several points, the reasons behind choosing this topic for my thesis, the former studies conducted on the topic of judicial separation, and the methodology I have adopted to writing this thesis. The first section in the first chapter sheds light on the meaning of judicial separation, its legitimacy and conditions, the second section elaborates on the differences between judicial separation, divorce, annulment and abrogation. The second chapter, which contains four sections, discusses separation because of intentional harm, for example separation due to poor companionship or deprivation of the wife of expenses or lawful copulation, or separation due to the absence of the husband and any other intentional harm practiced by one of the spouses that could lead to their separation. The Third chapter discusses separation caused by unintentional harm for example the imprisonment of the husband, or for insolvency for expenses or dowry. The fourth chapter is dedicated to the reasons and the permissible faults for any of the spouses to request separation. The fifth chapter discusses separation due to apostasy or should any of the spouses convert to Islam, and the type of separation executed in the case of apostasy. The end of each chapter vi includes the legal texts according to the Iraqi law and a comparison between the legal texts and the Islamic law. In the conclusion, the thesis draws a conclusion based on the research conducted in this thesis. The conclusion is followed by the list of references that have been used in this thesis. This thesis is but a humble attempt to expand further on such an important topic and is the accumulation of research done over countless of hours. Should this thesis be deemed praise worthy then success a blessing awarded by God and should this thesis contain errors, I humbly take pride in learning from my errors as glory and perfection is an attribute of God alone. To conclude, after having delved into this broad field of study, I hope that it will be received well and would like to use this occasion to express my sincere gratitude and thanks to my highly esteemed Doctor, Muhammad Salim Aslan for his efforts and valuable instructions, which proved to be highly beneficial in the course of writing my thesis. I ask God Almighty to envelop him with his blessings and grant him the highest of rewards. I would also like to extend my utmost appreciation and respect to Doctor Hemin Balisani whose feedback and constructive notes shaped this thesis. My everlasting gratitude also goes to all the professors and teachers who provided me with their support to complete this thesis. Key words: Islamic Law, Divorsce, Judiciary, Judgment
Hukukun piyasalaşma uğrağı olarak alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri ve arabuluculuk kurumu
Alternatif uyuşmazlık çözümü ve arabuluculuk ülkemiz özelinde yaklaşık son yirmi, dünyada ise altmış yıldır hukuk ve yargı gündemini meşgul etmektedir. Klasik yargılama sistemi olan dava usulünün artık küreselleşen dünyada uyuşmazlık çözümü için tek yol olmadığı doktrinde dile getirilmektedir. Hakim eğilime göre mahkemelerde davaların çok uzun sürmesi, yargılama masraflarının pahalılığı, dava yolunun hantallığı gibi sorunlar kökten halledilmesi gereken problemlerdir. Mevcut sorunlar doğru olmakla birlikte, bunların ele alınış biçimi ve bunlara getirilen reçeteler, neoliberal dönüşümün dinamikleriyle oldukça paralel yürümektedir. Bu doğrultuda bir kamu hizmeti olarak uyuşmazlık çözümü gittikçe özelleşmekte ve piyasalara devredilmektedir. Yargılama da artık kapitalist üretim tarzındaki çoğu ilişki ve nesne gibi bir metaya dönüşmektedir. Parası olanın adalete kavuşabilmesi, alternatif uyuşmazlık çözümü ve arabuluculuk vesilesiyle daha da kolaylaşmaktadır.
Hukuk yargılamasında uzman görüşü (özel bilirkişi)
Hukuk Muhakemeleri Kanunu, uzman görüşünü madde 293'te düzenlemiştir. Artık taraflar kendi görevlendirecekleri uzmana başvurma imkanına sahip olmuştur. Bu çalışmanın amacı, uzman görüşü kurumunun değerlendirilmesidir. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, uzman görüşünün tarihi gelişimi, amaçları, tanımı, hukuki niteliği ve benzer kurumlarla kıyaslanması üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde, uzmandan görüş talep edilmesi, uzmanın nitelikleri, hakları, yükümlülükleri ve sorumluluğu incelenecektir. Üçüncü bölümde, öncelikle uzman görüşünün açıklanması, içeriği ve tebliği açıklanacaktır. Ardından, uzman görüşüne itiraz, uzmanın çağrılması ve dinlenilmesi ve uzman görüşünün değerlendirilmesi üzerinde durulacaktır.
İdari yargılama hukukunda özel yargılama usulleri
İdari yargı sistemimizde, uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin uzun yıllar boyunca yazılılık esasına dayalı, genel yargılama usulü olarak ifade edilen usul uygulama alanı bulmuştur. Bazı idari davaların uzun sürmesi gerek davacılar gerekse davalı idareler açısından yargılama neticesinde verilecek kararın etkililiğine ilişkin belirsizlik oluşturmaktadır. Bu kapsamda bazı uyuşmazlıkların niteliği gereği daha hızlı karara bağlanması hususunda beliren ihtiyaçlar çerçevesinde birtakım düzenlemeler yapılmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na 6545 ve 6552 sayılı Kanunlar ile "ivedi yargılama usulü" ve "merkezi ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usulü" eklenerek uyuşmazlıkların daha hızlı çözümlenmesi amacına yönelik özel yargılama usulleri öngörülmüştür. Bu düzenleme kapsamında yargılama sürecindeki bazı süreler kısaltılmış olup genel yargılama usulünde uygulanan müesseselerin bir kısmı özel yargılama usulüne tabi uyuşmazlıklar açısından kaldırılmıştır. "İdari Yargılama Hukukunda Özel Yargılama Usulleri" adlı bu çalışmada yargılama kavramına ilişkin genel bir çerçeve çizilecek, akabinde yargılama usulleri; ilgili mevzuat hükümleri, öğretideki görüşler, yargı kararları ve güncel gelişmeler dikkate alınarak incelenecektir. Ayrıca düzenleme yapılırken esinlenilen Fransa örneğinde ivedi yargılama usulünün görünümü ve uygulama alanı aktarılmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: İdari Yargı, Yargılama Usulleri, İvedi Yargılama Usulü, Merkezi ve Ortak Sınavlara İlişkin Yargılama Usulü, Özel Yargılama Usulleri, Fransız İdari Yargı Sistemi.
Salgın hastalıkların fıkhî hükümlere etkisi: COVID-19 pandemisi örneği
İnsanlık, tarih boyunca salgın hastalık gibi birçok olağanüstü durumla karşı karşıya kalmış ve karşılaşılan bu olaylar büyük tahribatlara yol açmıştır. Bu afetler ekonomik, siyasi, sosyal vb. alanları etkilediği gibi dinî ve hukukî alanı da çok yakından etkilemiş ve ulemâyı birtakım tedbirlere ve hükümlere başvurmaya sevketmiştir. Günümüzde de Çin'in Vuhan eyaletinde ateş, öksürük vb. belirtilerle ortaya çıkan Koronavirüs (Covid-19) salgını ile birlikte geçmiş dönemlerde olduğu gibi yetkililer tarafından bir dizi önlem alınmış, din adamları ve fetva kurulları salgının ortaya çıkarmış olduğu birçok meseleyi dinî perspektiften ele alarak, Kur'an ve sünnet ışığında fetvalar vermişlerdir. Bu çalışmamızda öncelikle İslâm tarihinin ilk dönemleri ve Osmanlı döneminde ortaya çıkmış belli başlı salgın hastalıklara yer verilmiştir. Toplumu nasıl ve ne derecede etkilediği, dinî yönden salgın karşısında nasıl tavır takınıldığı ve ne tür hüküm ve içtihatlarda bulunulduğu, kaynaklara dayalı olarak, ibadet ve muâmelât özelinde ortaya konmaya çalışılmıştır. Son olarak karşılaştığımız ve birçok kişinin ölümüne sebep olan koronavirüs salgını sürecinde Fıkhın önemli bir bölümünü teşkil eden ibadet ve muâmelât alanın, bu durumdan ne derece etkilendiği ve hükümlerdeki değişim durumu ortaya konmuştur. Covid-19 salgını ile birlikte ortaya çıkan bazı meselelerde fetva ihtiyacı hâsıl olmuş, uluslararası alanda faaliyet gösteren fetva kurulları ve din adamları, virüsün yayılımını engellemek ve bulaşı önlemek için fetvalar yayımlamışlardır. Bununla birlikte fetva kurullarının ve din adamlarının bu konudaki görüşlerine yer verilerek, topluma yön veren fıkhın bu salgın karşısında nasıl rol oynadığı ve tavır aldığı, ibadet ve muâmelât konuları ekseninde aktarılmış, çıkarımlarda bulunularak, ortaya çıkan sorunlara çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Sözcükler: İslâm Hukuku, Fıkhî Hüküm, Salgın (Covid-19), İbadet, Muâmelât.
Limited şirketlere uygulanan hükümler
6102 sayılı Türk Kanunu'nda limited şirketlere ilişkin hükümler TTK m. 573-644 arasında düzenlenmiştir. Söz konusu hükümler içerisinde kanun koyucu limited şirketlerin kendi yapısına uygun hükümler getirmenin yanı sıra anonim şirketler ile benzer unsurlar ihtiva etmesinden dolayı da gerek gördüğü konularda anonim şirket hükümlerine atıfta bulunmuştur. Atıf yapılan bu hükümler ise TTK m. 644'te tek bir hüküm içerisinde ve TTK m. 573-644 arasında ise ilgili konu bağlamında dağınık bir şekilde yer almaktadır. Ancak her ne kadar ilgili konularda atıfta bulunmuşsa da limited şirketlere ilişkin hükümler bazı düzenleme eksiklikleri/ kanun boşluğu bulunmaktadır. Bu düzenleme eksiklikleri ise limited şirketlerin kişisel ögeleri barındıran bir sermaye şirketi türü olması sebebiyle şahıs şirketleri ve/veya sermaye şirketlerine özellikle de anonim şirketlere ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanması yoluyla giderilebilir. Çalışmamızda limited şirketlerin yapısı, anonim şirket hükümlerine yapılan atıflar ve kanun boşluğu bulunan konularda uygulanabilecek sermaye ve şahıs şirketi hükümleri incelenecektir.
Kelâmî yaklaşımları bağlamında Eş'arî usulcülerde şer'î hükmün tanımı
Şer'î hükme dair teorik çerçeve fıkıh usûlü tarafından belirlenmiştir. Usûl eserleri bağlamında şer'î hükme dair yapılan incelemelere bakıldığında bunların yoğun bir kelâmî arka plana dayandığı görülür. Zira şer'î hüküm bir yönüyle ilâhi bir kaynağa aitken bir diğer yönüyle de insan fiillerine ilişkin bir olgudur. Dolayısıyla kelâm ilmi kapsamında incelenen bu iki konuya dair tartışmaların şer'î hükme dair anlayışa etkisi kaçınılmazdır. Kelâm ilmindeki yaklaşımların şer'î hüküm konusundaki belirleyici rolü, bu yaklaşımlar noktasında ayrışan kelâmî ekollerin kendilerine özgü bir şer'î hüküm anlayışı geliştirmelerini de beraberinde getirmiştir. Bu çalışma İslâm kelâmının önde gelen ekollerinden biri olan Eş'arîliğe mensup usûlcülerin şer'î hüküm anlayışını, kelâmî tercihlerine bağlı şekillenen şer'î hüküm tanımı bağlamında belirginleştirmeyi hedeflemektedir. İlk bölümde, şer'î hüküm tanımına etki eden kelâmî meseleler belirlenmiş ve Eş'arî usûlcülerin bu konulardaki yaklaşımları netleştirilmeye çalışılmıştır. Buna göre Eş'arî usûlcülerin şer'î hüküm anlayışlarını belirleyen temel yaklaşımın, şer'î hükümlerin kaynağı niteliğindeki emir ve nehyin kelâm-ı nefsîye ircâ edilmesine bağlı, şer'î hükmü insan fiilinin bir parçası değil de ilâhi sıfata ilişkin bir olgu olarak benimsemeleridir. İkinci bölümde ise başta bu temel yaklaşım olmak üzere ilk bölümde ortaya konan çerçevenin şer'î hüküm tanımı üzerindeki etkisi incelenmiştir. Bu bağlamda şer'î hüküm tanımındaki unsurlardan her biri, Eş'arî usûlcülerin kelâmî yaklaşımları doğrultusunda incelenmiştir. Eş'arî usûlcülerin benimsediği kelâmî yaklaşımların hem şer'î hüküm tanımındaki unsurlara yüklenen anlamı belirlemede hem de bu anlam aracılığıyla birtakım tartışma alanlarının doğmasına zemin teşkil etme şeklinde iki yönlü bir etkisinin olduğu saptanmıştır.
Toplum vicdanının yargılamadaki rolü
Bu çalışmada temel alınan düşünce, toplum ve hukuk arasındaki ilişkinin, toplum vicdanı kavramı üzerinden incelenmesi ve hukukun, toplum vicdanı ile uyum içerisinde olma zorunluluğunun vurgulanmasıdır. Bunun için öncelikli olarak vicdan kavramının belirlenmesi gerekmektedir. Binlerce yıllık geçmişe ve birikime sahip olan vicdan kavramı değişik yaklaşımlarla ele alınmıştır. Bu yaklaşımlarda vicdan esas olarak bireysel boyutta açıklansa da, insanların bir arada yaşama zorunluluğu, toplum vicdanı olgusunu kaçınılmaz olarak ortaya çıkarmıştır. Vicdan, hukuk ile yakından ilişkili bir kavram olma niteliği taşımaktadır. Ancak, tarihsel gelişim süreci içerisinde bu ilişkinin olumsuz yönde değiştiği, hukukun öncelikli amacının adaleti sağlama olduğu düşüncesinin göz ardı edilerek, hukukun "toplumu düzenleyen kurallar" tanımının içine hapsedildiği görülmektedir. Bunun sonucunda da toplum vicdanı ile hukuk arasında olması gereken uyumlu düzen bozulmuştur. Toplum vicdanı ile hukukun uyumu, adalet inancı kuvvetli ve sağlıklı bir toplum için mutlak bir öneme sahiptir. Bu önemi vurgulama amacı taşıyan çalışmamızda, hukuk ve toplum vicdanı arasındaki ilişkinin en belirgin şekilde mahkemelerin vermiş olduğu kararlar ve bu kararlara karşı toplumun gösterdiği tepkinin incelenmesi suretiyle anlaşılacağı düşüncesinden hareket edilmiştir. Bu sebeple konu, öncelikle teorik boyutlarıyla ele alınmış, sonrasında ise mahkeme kararları ve bu kararlara verilen tepkiler neticesinde yargılamada toplum vicdanının yeri ve önemi gösterilmeye çalışılmıştır.
Türk yargılama hukukunda maddi gerçeğin araştırılması
Bu çalışmada temel alınan düşünce, yargılama sonunda adil bir sonucun ortaya çıkması için uyuşmazlık konusu olayların maddi gerçeğe uygun olarak ele alınması gerekliliğinin vurgulanmasıdır. Bunun için öncelikle yargılama kavramının çeşitli yönleriyle açıklanması gerekir. Yargılama etimolojik kökeni itibariyle bir değer atfetme eylemidir. İnsanlar kişileri, eylemleri ve hatta nesneleri bazı değerler üzerinden anlamlandırmaya çalışırlar. Yargılama, ihlal eylemini gerçekleştiren kişinin hukuk normları bakımından değerlendirilmesidir. Sosyolojik açıdan yargılama ise haksızlığın cezalandırma yoluyla giderilmesidir. Bu tanım yargılamanın amacı sorununa yakından bakmayı gerekli kılar. Yargılamanın amaçları arasında gösterilen maddi gerçeğe ulaşma, adalete ulaşma amacına hizmet etmesi yönüyle önemlidir. Yargılama hukukunda maddi gerçek, geçmişte yaşanmış bir olayın deliller vasıtasıyla hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde mahkeme önüne getirilmiş hali olarak tanımlanabilir. Yargı ayrılığı rejiminin uygulandığı ülkemizde farklı yargılama kollarında yer alan farklı usul kuralları nedeniyle maddi gerçeğe ulaşma noktasında bazı sorunlar yaşanmaktadır. Özellikle medeni yargılama usulüne hâkim olan ilkeler nedeniyle yargılamanın maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet etmediği söylenebilir. Bu durum çalışmamızda tüm yargılama kollarına hâkim olan ilkelerin mukayeseli şekilde incelenmesi ve bazı yüksek mahkeme kararlarının değerlendirilmesi yoluyla ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: maddi gerçek, yargılama, yargılamanın amacı, hak, yargılamaya hâkim olan ilkeler
27 mayıs'a giden süreçte Demokrat Parti ve Yassıada yargılamaları
Türkiye 1923 yılında ilan edilen cumhuriyet öncesinde ve sonrasında türlü badireler atlatmıştır. Öncelikle ülke işgalden kurtarılmış sonrasında iç ve dış ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşulmuştur. 1946 yılına kadar tek parti ile yönetilen Türkiye'de, II. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan demokrasi rüzgârının da etkisi ile çok partili siyaset ancak 1946 yılında başlayabilmiştir. 1946 yılı başında kurulan Demokrat Parti 1950 yılından itibaren arka arkaya üç seçim kazanmıştır. 1957 yılından itibaren kendini iyice hissettiren ekonomide yönetim zaafları hem muhalefeti güçlendirmiş, hem de toplumda iktidara karşı tepkiyi arttırmıştır. Toplumdaki tepkiyi azaltamayan DP iktidarı sert önlemlere başvurmuştur. Bu önlemler karşısında daha fazla artan tepkiler kontrolden çıkmış ve sonunda 27 Mayıs Askeri Darbesi gerçekleşmiştir. 27 Mayıs'ın hemen ertesinde darbeden sonrasını planlamayan subaylar tarafından anayasa profesörlerinin telkini ile Milli Birlik Komitesi kurulmuştur. Profesörlerin hazırladığı Geçici Anayasa ile eski iktidar üye ve milletvekilleri Yassıada'da hazırlanan mahkeme ile yargılanmıştır. Bu çalışmada üzerinden 60 yıl geçmesine rağmen toplumda ve siyasette etkisini yitirmemiş olan 27 Mayıs Darbesi ve Demokrat Parti yöneticilerinin yargılanmalarının öncesi ile birlikte sonuçları; zamanın tanıklarının görüşleri, dönemin TBMM zabıt tutanakları, Yassıada Mahkemesi tutanakları ve bu alandaki kitap ve araştırmalardan yararlanarak incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, 27 Mayıs Askeri Darbesi, Yassıada