Heart defects-congenital
92 theses under this subject heading
Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.
Kritik konjenital kalp hastalıklarında sıklık, mortalite ile ilişkili durumlar ve taramanın gerekliliğinin belirlenmesi
Kritik konjenital kalp hastalığı (KKH) yaşamın erken dönemlerinde girişim ve/veya cerrahi tedavi gerektiren doğumsal kalp lezyonlarını tanımlamaktadır. Bu çalışma ile kritik KKH sıklığının, bebek ölümleri içinde kritik KKH oranının, mortalite ile ilişkili durumların belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 2018-2021 yıllarında Ölüm Bildirim Sistemine (ÖBS) kayıtlı 4083 kritik KKH bebek ölümü olgusu ve 2018-2020 doğum kohortunda kritik KKH tanısı olan 9884 olgu dahil edildi. Bebek ölümlerinin %9,8'i neonatal ölümlerin %8.0'i kritik KKH ile ilişkiliydi. Kritik KKH' ye özel bebek ölüm hızı 10.000 canlı doğumda 8,8, neonatal ölüm hızı 4,6 iken, kritik KKH mortalite hızının en yüksek olduğu değişkenler prematürite ve düşük doğum ağırlığı (DDA) idi. Doğum kohortunda kritik KKH sıklığının 10.000 canlı doğumda 27,8 olduğu bulundu. Kritik KKH sıklığının en yüksek olduğu değişkenler prematüre doğum ve DDA'dır. 2018-2020 doğum kohortunda Kritik KKH tanılı canlı doğan bebeklerde ölüm oranı neonatal dönemde %16,6 yaşamın ilk yılında %31,6 idi. 2018-2020 doğum kohortunda ortalama sağkalım süresi 40,0 ay (%95 GA: 39,5-40,6) olarak bulundu. Sonuç olarak; bu çalışma Kritik KKH'lerin ülkemizde sık görüldüğünü, mortalite oranlarının yüksek olduğunu, Kritik KKH'nın yenidoğan ve bebek ölümleri içinde önemli yer tuttuğunu gösterdi.
Konjenital kalp ameliyatı olan yenidoğanlarda endotrakeal aspirasyon sırasında dinletilen beyaz gürültü ve ninni sesinin ağrı üzerine etkisi
Araştırma, konjenital kalp ameliyatı olan yenidoğanlarda endotrakeal aspirasyon (EA) sırasında nonfarmakolojik iki yöntem olan beyaz gürültü ve ninni sesi dinletmenin ağrıya etkisini belirlemek amacıyla randomize çapraz tasarım (crossover) olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini, Haziran 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında İstanbul Mehmet Akif Ersoy Kalp, Damar ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pediatrik Kardiyovasküler Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan entübe yenidoğanlar, örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan 27 bebek oluşturdu. Veri toplamada Yenidoğan Tanıtıcı İzlem Formu, Yenidoğan Girişim İzlem Formu, Yenidoğan Ağrı/Ajitasyon ve Sedasyon Ölçeği (N-PASS) kullanıldı. Endotrakeal aspirasyon işleminden beş dakika (dk) önceden 15 dk sonrasına kadar yer aldığı gruba göre bebeklere beyaz gürültü ve ninni sesi dinletildi. İşlem öncesi, sırası ve sonrası bebeklerin fizyolojik parametreleri (kalp tepe atımı (KTA), solunum, kan basıncı, satürasyon) kaydedildi ve video kaydı alınarak iki gözlemci tarafından N-PASS puanları verildi. Araştırmada başlangıç değerleri açısından grupların tüm parametrelerinin benzer olduğu, ses dinlemeye başladıktan sonraki 5.dk, EA sırası, hemen sonrası, 5 dk ve 15 dakika sonrası ninni ve beyaz gürültü gruplarının N-PASS puan ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu, beyaz gürültü grubunun N-PASS puan ortalamasının da ninni grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı. (p<0,001). Ninni ve beyaz gürültü gruplarının EA sırasındaki KTA, sistolik ve diastolik kan basıncı ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p<0,05). Araştırmada EA işlemine bağlı ağrının azaltılmasında yenidoğanlara beyaz gürültü ve ninni sesi dinletmenin etkili olduğu sonucuna varıldı. EA işlemi sırasında yenidoğanların ağrısının azaltılması amacıyla öncelikle beyaz gürültü tercih edilmesi, beyaz gürültü dinletmenin mümkün olmadığı durumlarda ninni dinletilmesi önerilir. Beyaz gürültü ve ninni dinletmenin yenidoğana özgü diğer nonfarmakalojik yöntemlerle karşılaştırıldığı çalışmalar yapılması önerilir. Anahtar Kelimeler: ağrı, beyaz gürültü, endotrakeal aspirasyon, ninni, yenidoğan.
Konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların ebeveynlerinde travma sonrası büyümenin değerlendirilmesi
Bu çalışma, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların ebeveynlerinde travma sonrası büyümenin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Ankara Şehir Hastanesi'nde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan ve Eylül 2019-Mart 2020 tarihleri arasında hastaneye başvuran çocukların ebeveynleri oluşturmuştur. Araştırma örneklemine, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan 27 çocuğun ebeveyni dahil edilmiştir. Araştırma verileri ''Sosyodemografik Bilgi Formu'', ''Travma Sonrası Büyüme Ölçeği'', ''Olayların Etkisi Ölçeği'' ve ''Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği'' ile hastane ortamında, katılımcılarla yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Araştırmada, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların ebeveynlerinin travma sonrası büyüme puanı 71,67±13,54 olarak bulunmuştur ve sosyal destek algısı ile yaşanan olayın etkisinin travma sonrası büyüme üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir. Çalışma sonucunda konjenital kalp hastalığı olan çocukların ebeveynlerinde travma sonrası büyümeyi ve etkileyen faktörleri araştıran yeni çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Travma sonrası büyüme, ebeveyn, çocuk, konjenital kalp hastalığı ldurulacaktır
Siyanotik ve asiyanotik konjenital kalp hastalığı olan bebeklerde cerrahi öncesi dönemde fidgety hareketlerin analizi
Konjenital kalp hastalıkları (KKH) doğumsal defektlerin en fazla görülen tipi olmakta ve varlığında nörogelişimsel gecikme riski artmaktadır. Fidgety hareketlerin post-term 9-20. haftalar arasında görülmemesi ya da anormal olması nörogelişimsel bozukluk varlığını düşündürmektedir. Çalışmanın amacı, siyanotik ve asiyanotik KKH bebeklerde; cerrahi öncesi dönemde fidgety hareketleri (FMs) ve kaba motor gelişimi karşılaştırmaktı. Çalışmaya yaş ortalaması 15 hafta olan 19 asiyanotik ve 16 hafta olan 13 siyanotik KKH bebek dahil edildi. Takip edilen bebeklerin 20'si kız, 12'si erkekti. Bebeklere ait demografik bilgiler, klinik özellikler ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Bebeklerin FMs'leri video kayıt yöntemi ile kaydedilerek Motor Optimalite Skoru (MOS) hesaplandı. Kaba motor gelişim Alberta Infant Motor Scale (AIMS) ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda siyanotik ve asiyanotik KKH bebeklerin MOS arasında fark bulunmadı (p>0,05). Kaba motor gelişim değerlerini karşılaştırdığımız AIMS yüzdelik değerleri asiyanotik KKH grubunda daha düşüktü (p<0,05). Siyanotik KKH bebeklerin laboratuvar değerlerinden hemoglobin, hematokrit değerleri daha yüksek (p=0,002, p=0,001 sırasıyla), trombosit ve oksijen saturasyonu değerleri asiyanotik KKH bebeklere göre daha düşük (p=0,006, p<0,001sırasıyla) bulundu. Kalp hastası bebeklerde siyanozun varlığına bakılmaksızın kaba motor gelişimlerinin değerlendirilmesi, oksijen saturasyonu takibinin yapılması önemlidir.
Down sendromlu bireylerin klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi, 11 yıllık tecrübe
Down sendromu toplumda 800 canlı doğumda bir görülür ve zihinsel yetersizliğin en sık genetik sebebidir. Down sendromu vakalarının %96'sı klasik (regüler) Down sendromuyken, %3-4'ü translokasyon tipi ve %1-2'si mozaik tiptir. Vakaların <%1'i parsiyel trizomiye bağlı gelişmektedir. Regüler Down sendromu için bilinen en önemli risk faktörü ileri anne yaşıdır. Down sendromlu bireyler konjenital kalp hastalıkları, anal atrezi, konjenital hipotiroidi, Hashimoto tiroiditi, Graves hastalığı, çölyak hastalığı, tip 1 diyabet, atlantoaksiyal instabilite, eklem laksisitesi, beslenme problemleri, işitme kaybı, otitis media, uyku apnesi, görme problemleri, cilt problemleri, geçici anormal miyelopoez, akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi için artmış risk altındadırlar. Bu çalışmada kliniğimize ilk başvurusu 01.01.2010-31.12.2020 tarihleri arasında olan 264 Down sendromlu birey incelemeye alınmış bireylerin; prenatal, natal, postnatal, medikal ve cerrahi tedavi öyküleri, demografik özellikleri ve klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları retrospektif şekilde değerlendirilmiştir. Down sendromlu bireylerin %97'sinin regüler tip %2,3'ünün translokasyon tipi %0,7'sinin ise mozaik tip Down sendromu olduğu saptanmıştır. Anne yaşı verisine ulaşılan bireylerin %48,8'inde anne yaşı 35 ve üzerindedir. Down sendromlu bireylerin %71,8'inde konjenital kalp hastalığı saptanmış olup en sık olarak sekundum ASD görülmüştür. Down sendromlu bireylerin %33,7'sinde aşikar veya subklinik hipotiroidi saptanmış olup aşikar hipotiroidi saptananların %82'sinin konjenital hipotiroidi olduğu gözlenmiştir. Down sendromlu bireylerin %14'ünde işitme kaybı olduğu, bunların %77,7'sinin iletim tipi işitme kaybı olduğu anlaşılmıştır. Down sendromlu bireylerin %12,6'sında otitis media geçirme öyküsü saptanmıştır. Polisomnografi yapılan Down sendromlu bireylerin %95,6'sında uyku apnesi saptanmıştır. Otitis media öyküsü ile uyku apnesi arasında bir korelasyon olduğu saptanmıştır. Down sendromlu bireylerin %12,5'inde tekrarlayan pnömoni öyküsü saptanmış olup bu durumun konjenital kalp hastalığı, yüksek konjenital kalp hastalığı sınıfı ve immünolojik parametre bozukluğu ile korelasyon göstermektedir. Down sendromlu bireylerin %6,1'inde geçici anormal miyelopoez , %1,2'sinde akut lenfoblastik lösemi ve %1,6'sında akut miyeloblastik lösemi görülmüştür.
Konjenital kalp hastalığı olan ve olmayan down sendromlu çocuklarda kardiyopulmoner parametreler, motor gelişim ve kas kuvvetinin incelenmesi
Konjenital kalp hastalıkları (KKH), Down sendromluların (DS) % 40-60'ında saptanmaktadır ve sendromların varlığında gelişimsel gecikme riski artmaktadır. Çalışmanın amacı, KKH olan ve olmayan DS'lilerde; kardiyopulmoner parametreler, kaba motor gelişim ve el kavrama kuvvetini karşılaştırmaktı. Çalışmaya yaş ortalaması 30,5±3,55 ay olan 14 KKH olan ve yaş ortalaması 29,85±3,75 ay olan 14 KKH olmayan DS'li dahil edildi. Down sendromlu çocukların 18'i kız, 10'u erkekti. Demografik bilgiler, kardiyopulmoner parametreler ve ekokardiyografi değerleri kaydedildi. Kaba motor gelişim, Kaba Motor Fonksiyon Ölçeği-88 (KMFÖ-88) ile değerlendirildi. El kavrama kuvveti Baseline Pnömatik Ampul Dinamometre ile ölçüldü. Çalışma sonucunda KKH olan DS'lilerin KMFÖ-88 skorları ve el kavrama kuvveti KKH olmayanlara göre daha düşüktü (p<0,05). Kardiyopulmoner parametrelerden Wang solunum skoru, ekokardiyografi bulgularından fraksiyonel kısalma değeri KKH olan DS'lilerde daha yüksek bulundu (p<0,05). Çalışmaya katılan DS'lilerin KMFÖ-88 skorları oksijen saturasyonu, sağ el kavrama kuvveti ve sol el kavrama kuvveti değerleriyle orta düzeyde pozitif yönde ilişki bulundu (r=0,46, p=0,01; r=0,67, p=0,00; r=0,51, p=0,005 sırasıyla). Konjenital kalp hastalığı olan DS'li çocuklarda zayıf el kavrama kuvveti ve düşük oksijen saturasyonu kaba motor gelişimi etkileyen faktörlerden olabilir. Bu doğrultuda, özellikle KKH olan DS'li çocuklarda kardiyopulmoner parametreler, motor gelişim ve el kavrama kuvvetinin takibinin yapılması, risklerin belirlenmesi ve bireyselleştirilmiş rehabilitasyon programlarıyla erken müdahalede bulunulması, gelişimi desteklemek amacıyla önemli olabilir.
Konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan bebeklerin annelerine yönelik hemşirelik izleminin anksiyete, bakım yükü ve öz yeterlik üzerine etkisi
Bu araştırma, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan bebeklerin annelerine yönelik hemşirelik izleminin anksiyete, bakım yükü ve öz yeterlik üzerine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla ön test-son test kontrol gruplu yarı deneysel tipte tasarlanmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Servisi, Ankara Şehir Hastaneleri Kalp Damar Hastanesi Çocuk Kalp Damar Cerrahisi Servisi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Kardiyoloji poliklinik ve kliniklerinde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan bebeğe sahip ve araştırmaya dahil edilme kriterlerine uyan 40 anne alınmıştır. Araştırma bir müdahale (n=20) ve bir kontrol (n=20) grubu olmak üzere iki grupla yürütülmüştür. Müdahale ve kontrol grubundaki bebekler, yaş (ay) ve konjenital kalp hastalığı tipine göre eşleştirilmiştir. Araştırmanın verileri 1 Ekim 2019 – 11 Mayıs 2020 tarihleri arasında Konjenital Kalp Hastalığı Olan Bebeklerin Annelerinin Bakım Gereksinimlerini Tanılama Formu, Spielberger'in Durumluluk ve Sürekli Anksiyete Ölçeği, Bakım Verme Yükü Ölçeği ve Ebeveyn Öz Yeterlik Ölçeği ile toplanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan etik kurul izni alınmıştır. Tanımlayıcı verilerin analizinde; kesikli veriler için sayı ve yüzde, sürekli veriler için ortalama±standart sapma kullanılmıştır. Gruplar arasındaki farkın belirlenmesinde bağımsız gruplarda t-testi, iki bağımsız kategorik değişken arasındaki ilişkinin belirlenmesinde Pearson Ki-Kare Testi ve Fisher's Exact Testi, ikiden fazla bağımlı kategorik değişken arasındaki ilişkinin belirlenmesinde Cochran's Q Testi kullanılmıştır. Müdahale grubundaki annelere konjenital kalp ameliyatından sonraki üçüncü aya kadar toplam 6 kez ev izlemi yapılmış, Kuzey Amerika Hemşirelik Tanıları Birliği Hemşirelik Tanılama Sistemi ve Hemşirelik Girişimleri Sınıflaması kullanılarak hemşirelik bakımı verilmiştir. Kontrol grubundaki anneler ise hastanede verilen hemşirelik bakımını almışlardır. Müdahale grubundaki annelerin grup içi anksiyete ve bakım verme yükü puan ortalamaları ziyaretler süresince anlamlı düzeyde azalmış olup, ebeveyn öz yeterlik puan ortalamaları ise artmıştır (p<0,05). Ameliyattan sonraki üçüncü ayda müdahale ve kontrol grubundaki annelerin son test anksiyete, bakım verme yükü ve ebeveyn öz yeterlik puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,05). Müdahale grubundaki annelerde tespit edilen hemşirelik tanılarının tümünde ev izlemleri süresince istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur (p<0.05). Bu bulgular doğrultusunda, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan bebeklerin annelerinin anksiyete ve bakım verme yükünün azaltılması ve ebeveyn öz yeterlik düzeyinin artırılması için bakım gereksinimlerine yönelik ev izlemleri ile verilen hemşirelik bakımının sağlanması önerilmiştir. Anahtar kelimeler: Anksiyete, bakım verme yükü, öz yeterlilik, ev izlemi, hemşirelik, konjenital kalp hastalığı
Fontan prosedürü uygulanmış tek ventriküllü hastaların retrospektif değerlendirilmesi ve prognostik faktörlerin belirlenmesi
Fontan operasyonu fonksiyonel veya anatomik tek ventrikülü olan hastalarda uygulanan palyatif bir cerrahi işlemdir. Son yıllarda Fontan operasyonunun kullanıldığı malformasyon tipleri önemli ölçüde genişlemiş, Fontan operasyonu herhangi bir tek ventrikül tipi olan hastalar için yapılan en yaygın ameliyat haline gelmiştir. Yıllar içinde cerrahi tekniklerin de gelişmesi ile farklı tiplerde Fontan prosedürleri uygulanmaya başlanmıştır. Fontan prosedürü uygulanan hastalar, sağ kalımın istikrarlı bir şekilde iyileşmesiyle birlikte uzun dönemde önemli morbidite riski ile karşı karşıya kalmaktadır. Fontan operasyonu sonrası hastalar genellikle korku nedeniyle sınırlı aerobik aktivite yapmaktadır ancak periferik kasların Fontan dolaşımına olumlu etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Bizim çalışmamızda 2000 yılından itibaren Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğinde takip edilen Fontan operasyonu uygulanmış 56 hastanın demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi, operasyon öncesi ve sonrası ekokardiyografi ve klinik bulgularının karşılaştırılması, eşlik eden kardiyak problemlerin ve yapılmış diğer cerrahi girişimlerin belirlenmesi, elde edilen verilerin daha önce yapılmış çalışmalarla karşılaştırılması ve literatüre katkı sunulması amaçlanmıştır. Hastalarımızın Fontan cerrahi özelliklerine göre biyokimyasal değerleri, hastanede yatış süreleri, son poliklinik kontrollerinde ölçülen oksijen saturasyon değerleri karşılaştırılmıştır. El kavrama kuvvetleri ölçülüp kardiyopulmoner egzersiz testleri ve 6 dakika yürüme testleri yapılmıştır. Çalışmamızda klasik tipte Fontan cerrrahisi uygulanan hastaların diğer cerrahi tiplerle karşılaştırıldığında daha uzun süre postoperatif yatış süresine sahip olduğu belirlenmiş fakat istatistiksel olarak değerlendirildiğinde anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,4778). Fontan cerrahi tipine göre ölçülen oksijen saturasyonu değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.006). Farkı oluşturan, diğer tiplere göre daha yüksek oksijen saturasyonuna sahip lateral tünel tipi olarak görülmüştür. Ekstrakardiyak tip ile intra-ekstrakardiyak tip, klasik tip ile ekstrakardiyak tip, intra-ekstrakardiyak tip ile klasik tip arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,723, p=0,491, p=1,000). İskelet kası fonksiyonunu değerlendirebilmek için el kavrama kuvvetleri intra-ekstrakardiyak ve ekstrakardiyak grupta değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,152). Altı dakika yürüme testi ile baskın el kavrama kuvveti arasında istatiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur (korelasyon katsayısı: 0,543*, p=0,13). Gelecekte daha büyük hasta gruplarıyla çalışmalar yapılarak 6 dk yürüme testi uygulamasının yerini poliklinik şartlarında kolayca uygulanabilen el kavrama testi alabilir. Egzersiz kapasiteleri, tahmini VO2maks (ml/kg/dk) ile değerlendirilmiştir. Hastalarımızda ortanca tahmini VO2maks değeri 35,6 mL/kg/dk olarak hesaplanmıştır. İntra-ekstrakardiayak ve ekstrakardiyak gruplar VO2maks değerlerine göre karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,23). Vücut yağ kompozisyonları değerlendirildiğinde intra-ekstrakardiyak tipte ekstrakardiak tipe göre vücut yağ oranlarının daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,038). Yağsız vücut komponentine sahip olmanın uzun dönemde Fontan cerrahi prosedürü uygulanmış hastalarda prognoz ve yaşam kalitesi açısından daha iyi bir sonuçla ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Hastalarımızda yağsız vücut kütle indeksi (FFMI) ile 6 dk yürüme testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu görülmüştür (korelasyon katsayısı: 0,526*, p=0,017).
Prenatal dönemde kardiyak anomali saptanan hastaların genetik hastalıklar açısından postnatal değerlendirilmesi
Konjenital kalp hastalıkları (KKH) kalbin ya da intratorasik büyük damarların intrauterin gelişim döneminde oluşan yapısal veya fonksiyonel hastalıklarını ifade etmektedir. KKH tüm konjenital anomalilerin yaklaşık üçte birini oluşturur. KKH'nin etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler rol oynar, ancak bunlar oldukça heterojen olup günümüzde çok azı bilinmektedir. Bu araştırmada fetal görüntüleme yöntemleriyle kardiyak defekt saptanan fetüslerden postnatal veya postmortem değerlendirme ile KKH olduğu doğrulananlarda genetik etiyolojinin araştırılması amaçlanmıştır. Ağustos 2016 ile Mart 2020 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji veya Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerinde fetal kardiyak anomali saptanan ve Çocuk Genetik Hastalıkları polikliniğine yönlendirilen 268 olgu KKH tipleri, sınıflaması, prenatal ve postnatal tanı uyumu, antropometrik ölçümler, maternal enfeksiyon ve ilaç kullanımı, ailede KKH varlığı, eşlik eden anomaliler, işlevsel bozukluklar ve genetik hastalıklar yönünden incelenmiştir. Postnatal veya postmortem kardiyak değerlendirmeyle 258 olguda, 100 (%38,8) basit, 84 (%32,6) kompleks ve 22 (%8,5) önemli kardiyak malformasyon ile dört (%1,6) diğer kalp anomalisi olmak üzere, toplam 210 hastada (%81,4) farklı kategorilerden KKH saptanmıştır. Fetal ve postnatal kardiyak bulguların büyük ölçüde korelasyon gösterdiği, fetal hiperekojen odak bulunan fetüslerin %39 oranında normal kardiyak anatomiyle doğduğu görülmüştür. Hastaların 61'inde (%29) ekstrakardiyak malformasyonlar saptanmış; en sık renal (%25,3), intrakraniyal (%17,3), musküloskeletal (%10,4) ve abdominal (%9,6) anomalilerin eşlik ettiği bulunmuştur. Ayrıca gelişimsel gecikme (%17,5), oftalmik anomaliler (%13,2), hipotiroidi (%7,8), hipokalsemi (%4,2) ve işitme kaybı da (%1,3) izlenmiştir. Çalışmamızda 210 hastanın 25'i (%11,9) genetik hastalık tanısı almıştır. Kromozom analiziyle yedi trizomi 21, iki trizomi 18, bir trizomi 13; kopya sayısı inceleyen tetkiklerle beş 22q11.2 delesyon sendromu, bir 9p34 delesyonu ve bir 4q31 duplikasyonu ve 10p26 delesyonu, ayrıca klinik değerlendirmeyle iki 22q11.2 delesyon sendromu, iki VACTERL assosiasyonu, bir PHACES sendromu, bir akrokardiyofasiyal sendrom, bir CHARGE sendromu ve bir Ivemark sendromu tanı almıştır. KKH hastalarının genetik etiyoloji ve eşlik eden anomaliler yönünden değerlendirilmeleri bütüncül klinik tanı oranını artıracaktır. Anahtar Kelimeler: konjenital kalp hastalığı, genetik tanı, ekstrakardiyak anomali, kopya sayısı değişikliği, genetik sendrom
Açık kalp ameliyatı yapılan konjenital kalp hastalığı olan çocuk hastalarda miyokardiyal mitokondri fonksiyonlarının histopatolojik ve enzimatik değişikliklerle olan ilişkisi
Siyanotik ve asiyanotik olarak iki gruba ayrılan konjenital kalp hastalıklarında mitokondriyal transplantasyon gibi inovatif yaklaşımlar çocuk kalp hastaları için yeni cerrahi alternatifler yaratmaktadır. Prospektif çalışmamızdaki amaç mitokondri transplantasyonunun belirli bir grup konjenital kalp hastalığı için cerrahi tedavi sırasında rutin uygulanabilecek bir yaklaşım olup olamayacağını araştırmaktır. Çalışmamıza 5 siyanotik-5 asiyanotik konjenital kalp hastalığı olan çocuk hasta dahil edilmiştir. Siyanotik ve Asiyanotik olarak iki grupta değerlendirilen hastalarda mitokondri fonksiyon bozukluğu, fibrozis, nükleer atipi ve kardiyak enzim değerleri ana parametre olarak kabul edilmiş ve hepsinin ayrı ayrı siyanotik grup ve mitokondriyal disfonksiyon ile ilişkisinin olup olmadığına bakılmıştır. Ayrıca, kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süreleri, yoğunbakım takip süreleri, hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyaçları kaydedilmiştir ve siyanotik grup ile mitokondri fonksiyon bozukluğuyla olan ilişkisine bakılmıştır. Araştırmanın sonucunda siyanotik hasta grubundaki tüm hastalarda mitokondriyal disfonksiyon tespit edilmiştir. Asiyanotik grupta ise hiç bir hastada mitokondri fonksiyon bozukluğu görülmemiştir. Mitokondriyal disfonksiyon olan siyanotik grupta kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süresi, yoğunbakım takip ve hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyacının asiyanotik gruba göre fazla olduğu görülmüştür. Hem siyanotik hem asiyanotik grupta tüm biyopsi örneklerinin normal doku ve normal nükleer yapıdan ciddi fibrozis ve skor 4 nükleer atipiye kadar değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Son olarak, postoperatif kardiyak enzim artış miktarının mitokondri disfonksiyonu olan siyanotik grupta istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Araştırmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde çocuk kalbinde mitokondriyal fonksiyonların ve enzimatik sonuçlarının incelendiği ilk ve tek çalışmadır. Sonuç olarak siyanotik konjenital kalp hastalıklarında mitokondri fonksiyon bozukluğunun olduğu görülmüş, bu disfonksiyonun intraoperatif ve postoperatif sonuçlarla ilişkisi değerlendirildiğinde mitokondri transplantasyonunun siyanotik konjenital kalp hastalığı olan cocuk hastalar için rutin uygulanabilecek ve cerrahi başarı oranını arttırabilecek bir yaklaşım olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Badminton, Fiziksel performans, Teknik performans, Basit hata, İlişki
Tam düzeltme operasyonu yapılmış olan fallot tetralojili olgularda aritmi komplikasyonunun preoperatif ve postoperatif EKG parametreleri ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada, opere Fallot tetralojili olgularda EKG bulgularının ve bu bulguların komplikasyonlarla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2006 – Aralık 2014 arasında tam düzeltme operasyonu yapılan Fallot tetralojili 0-18 yaş arasındaki olgular kaydedildi. Bu olguların arşiv dosyalarında kayıtlı veriler retrospektif olarak incelendi. Operasyon raporu, postoperatif ekokardiyografi raporu, kataterizasyon bilgileri, önceki palyatif operasyon bilgileri, preoperatif ve postoperatif elektrokardiyografi ve Holter elektrokardiyogram sonuçları gibi çalışmaya yön verecek bilgileri eksik olanlar çalışma dışı bırakıldı. Bu kriterlere göre dışlandıktan sonra 38 olgu çalışmaya alındı. Olgular telefon numaraları ile arandı ve çağırıldı. Bilgilendirilmiş Olgu Onam Formu eşliğinde ailelerine bilgi verildi. Onam alındıktan sonra demografik ve klinik verileri kaydedildi, EKO verileri, EKG parametreleri kaydedildi. Veriler SPSS 18.0 programıyla analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan olguların ortanca yaşı 9'du (aralık: 4-21) ve 15'i kız, 23'ü erkekti. Tam düzeltme operasyonu öncesinde 16 olguda palyatif modifiye Blalock-Taussing (MBT) şant uygulanmıştı. Düzeltme operasyonunda RVOT genişletilmesi 13 olguda greft, 3 olguda perikardiyal yama, 22 olguda transanuler yamayla yapılmıştı. 3 olguda EKO'da pulmoner gradient <15 mmHg, 28 olguda 15-29 mmHg (hafif), 6 olguda 30-49 mmHg (orta) ve 1 olguda 50 mmHg (ağır) olarak ölçülmüştü. >50 mmHg gradientli hasta saptanmadı. Ayrıca 12 olguda orta, 1 olguda ağır pulmoner yetmezlik (PY) saptandı. Orta-ağır PY saptanan 13 olgunun 5'inde aynı zamanda PS gradientinin ≥30 mmHg olduğu gözlendi. Operasyon tipleri ile PS ya da PY gelişimi arasında ilişki saptanmadı. Tüm olgularda postoperatif dönemde QRS süresinde artış saptandı. QRS süreleri preoperatif dönemde %15,8 olguda >120 msn iken, operasyon sonrası 1. yılda 28,9%, 2. yılda 39,5%, 3. yılda ise 55,3% oranında saptandı. Özellikle postoperatif 3. yılda PY derecesi ile QRS süresi artışı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,03). QRS süresindeki değişimin operasyon tipi ve PS derecesi ile korelasyonu saptanmadı (p>0,05). PR sürelerinin hastaların tümünde izlemde arttığı gözlenirken operasyon tipi, PS ve PY ile aralarında korelasyon saptanmadı (p>0,05). P dispersiyonu normal sınırlarda (<40 msn) bulundu ancak postoperatif dönemde gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı. QRS aksının preoperatif ve postoperatif karşılaştırılmasında PY orta-ağır olan olgularda postoperatif dönemde sol aksa kaydığı, PS ≥30 mmHg olan olgularda ise sağ aksın sebat ettiği görüldü. QTc süresi tüm olgularda artarken diğer bulgularla ve aritmi gelişimi ile korelasyonu saptanmadı. Postoperatif dönemde QTd düzenli bir azalma ya da artış göstermedi; operasyon tipleri ve diğer bulgularla korelasyonu saptanmadı. Postoperatif 3.yılda 31 olguda (%81,57) RBBB, 6 olguda (%15,7) inkomplet sağ dal bloğu ve 1 olguda (%2,6) 1. derece AV blok saptandı. Holter elektrokardiyografide 1 olguda VEV (normal ritmin %5'inden az) ve 1 olguda aralıklı ektopik ritm görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda postoperatif PS ve PY gelişim oranları ve QRS artışıyla korelasyonları diğer çalışmalarla benzer şekilde bulunmuştur. QRS süresi >180 msn olan hasta saptanmadı. Ayrıca aritmi gelişimi ve QT dispersiyonunun yapılan diğer çalışmalara göre daha düşük çıkmasının, hasta sayısının ve izlem süresinin diğer çalışmalara görece yetersiz olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Postoperatif komplikasyon ve EKG bulgularının; daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği çalışmalarla değerlendirilmesi gerekliliği aklımızda bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Fallot tetralojisi, tam düzeltme, QRS uzaması, erken dönem izlem, operasyon komplikasyonları, aritmi, EKG
Bir üniversite pulmoner arteriyel hipertansiyon(PAH) merkezinde doğumsal kalp hastalıkları ile ilişkili PAH tanısı ile takip altında olan hastaların uzun dönem izlemi: Gerçek yaşam verileri
Giriş: DKH-PAH, şant varlığında DKH'nın herhangi bir döneminde gelişebilen, yüksek morbidite ve mortalite oranı ile karakterize heterojen hasta popülasyonunu içeren bir hastalıktır. Bu hastaları tanımlamak için Anatomik-Fizyolojik ve Klinik sınıflamalar kullanılmaktadır. Literatürde anatomik ve klinik sınıfların sağkalımını değerlendiren birkaç çalışma olsa da sınıflar arasında sağkalım farkı henüz tam belirlenememiştir. Ayrıca DKH- PAH hastalarında mortaliteni öngördürücü parametreleri de henüz kesinleşmemiştir. Amaç: Çalışmamızda DKH-PAH'ın hem anatomik, hem de klinik sınıflarının 5 ve 10 yıllık sağkalımını ve mortalitenin prognostik faktörlerini saptamaya çalıştık. Aynı zamanda DKH-PAH hastalarının hastalıkla ilgili hayat kalitesini, duygu-durum bozuklukarını ve bilişsel fonksiyonlarını değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Çalışmamızın retrospektif ve kesitsel olmak üzere 2 komponenti vardır. Kliniğimizde izlenmiş olan 82 DKH-PAH hastası geriye-dönük olarak değerlendirilerek sağkalım analizleri yapıldı ve prognostik faktörler belirlendi. Hayatta olan 40 DKH-PAH hastasına ise kesitsel olarak SF-36, MoCA ve HAD ölçekleri uygulandı. Bulgular: Toplamda 82 hasta (%62.2'si kadın, yaş: 39±15 yıl) çalışmaya dahil edildi. ES, Sol-Sağ şanta bağlı PAH, Küçük defekt bağlı PAH ve Düzeltici kalp cerrahisinden sonra gelişen PAH grupları için 5 yıllık sağkalım sırasıyla %85, %88, %50 ve %83 olarak saptandı. ES, Sol-Sağ şanta bağlı PAH ve Düzeltici kalp cerrahisinden sonra gelişen PAH grupları için 10 yıllık sağkalım ise sırasıyla %78, %70 ve % 53şeklinde idi (p=0.022). Anatomik sınıfların 5 yıllık sağkalımları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.422). Çok-değişkenli analizlerde yüksek Nt-Pro BNP ve yüksek SaAB mortalite açısından öngördürücü bulundu. (p=0.009 ve p=0.022). Hasta grubunun SF-36 parametreleri Türkiye ortalaması ile karşılaştırıldığında Ruhsal sağlık dışında tüm parametrelerin daha düşük olduğu ve hastaların hayat kalitesinde ciddi bozulma olduğu saptandı. 5 (%12.5) hastanın anksiyete, 10 (%25) hastanın depresyon açısından risk taşıdığı, 26 (%69) hastada ise hafif bilişsel bozukluk olabileceği saptandı. Sonuç: En iyi 5 yıllık sağkalım Sol-sağ şanta PAH sınıfında, en kötü sağkalım ise Küçük defekte bağlı PAH sınıfında saptandı. ES grubunun 10 yıllık sağkalımı ise Sol-sağ şanta bağlı PAH grubundan daha iyi idi. Tek-değişkenli analizlerde 17 parametre ölüm açısından prognostik öneme sahip bulunsa da, çokdeğişkenli analizlerde sadece 2 parametre (yüksek Nt-Pro BNP ve SaAB) ölüm ile ilişkili bulundu. DKH-PAH hastalarının hayat kalitesinde belirgin kötüleşme olduğu, duygu-durum bozukluğunun da hayat kalitesini etkilediği görüldü.
Doğumsal kalp hastalığı olan yenidoğanlarda erken dönem prognozun retrospektif değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç Doğumsal kalp hastalıkları, kardiyovasküler sistemdeki doğuştan olan yapısal ve fonksiyonel anormallikleri içerir. Doğumsal kalp hastalıklarının canlı doğumlarda görülme sıklığı %0,8-0,9 arasında değişmektedir. Doğumsal anomaliler içerisinde mortalite riski en yüksek grubu oluşturur. Gelişmiş görüntüleme yöntemleri ile antenatal izlemde tanı şansı artsa da tüm doğumsal kalp hastalıklarının doğum öncesi tanınması mümkün değildir. Doğumsal kalp hastalıklarına bağlı ölümler en sık yenidoğan döneminde görülmektedir. Ülkemizde doğumsal kalp hastalığı saptanan yenidoğanlar sıklıkla yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatmaktadır. Doğumsal kalp hastalıklarının epidemiyolojisi ve mortalitesi üzerine veriler çok kısıtlıdır. Bu çalışmada hastanemiz ikinci ve üçüncü düzey yenidoğan yoğun bakım ünitesine Ocak 2014- Aralık 2015 yatırılan hastalarda doğumsal kalp hastalığı sıklığı ve mortalitesinin saptanması ve mortalite için olası risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak 2014-Aralık 2015 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen tüm hastaların elektronik kayıtları incelenerek doğumsal kalp hastalığı saptanan yenidoğanların demografik özellikleri, klinik gidişleri ve prognoza etki eden risk faktörleri değerlendirildi. Hasta dosyalarından detaylı demografik özellikler, antenatal tanı özellikleri, doğum yeri, tanı anındaki klinik özellikleri, hastalığa bağlı yada bağımsız morbidite ve mortaliteyi etkileyecek risk faktörlerine göre böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, diğer organ yetmezliği gelişimi), immunlojik ve genetik açıdan durumları (Di George Sendromu ilişkisi, diğer genetik sendromlar) TORCH serolojisi, medikal tedaviler, anjiografik katerter girişimleri, cerrahi prosedür, operasyon kararının verilme zamanı, mortalite sebepleri ve zamanı araştırıldı. Hastalar ekokardiyografi sonuçlarına ve kliniklerine göre normal, önemsiz, önemli, ciddi ve kritik olarak gruplandırıldı [5]. Patent duktus arteriyozus saptanan prematüre bebekler bu gruplandırma dışında tutularak kendi içlerinde hemodinamik olarak anlamlı ve anlamlı olmayanlar şeklinde gruplandı. Doğumsal Kalp Hastalığı nedeniyle cerrahi girişim yapılan tüm hastalar ayrıca RACHS-1 klasifikasyonuna göre değerlendirildi. Bu skorlama sisteminde; 18 yaşın altındaki hastalarda, doğumsal kalp cerrahisinin kısa dönemdeki mortalitesi hakkında öngörüde bulunabilmek amaçlanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 16.0 programı kullanıldı. Numerik değişkenleri normal dağılım gösteren veriler T –Testi ve ANOVA ile; normal dağılım göstermeyenler Mann- Whitney U Testi ve Cruswell Well ile değerlendirilerek, veriler ortalama ± standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum) değerleri kullanılarak özetlendi. Kategorik verilerde çapraz tablo oluşturulup ki kare testi veya Fisher Exact Testi yapıldı. Risk faktörleri belirlendikten sonra lojistik regresyon analizi yapılıp anlamlı bulunan parametrelerde çoklu değişkenli regresyon analizi (tam model, ileriye ve geriye adım adım seçim) uygulanarak analiz edildi. p < 0,05 değerler anlamlı kabul edildi. Veri analizleri Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bioistatistik Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bulgular Ocak 2014 ve Aralık 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım ünitesinde yatırılarak izlenen 1650 hastanın elektronik hasta kayıtları incelendiğinde; 869 (%52-869/1650) hastanın ekokardiyografi olarak incelendiği görülmüştür. Sekiz yüz altmış dokuz ekokardiyografi incelemenin 144'ü (% 16.5 - 144/869) normal olarak sonuçlanırken; geriye kalan 725 (% 83.4 ) incelemede anormallik saptanmıştır. Anormallik saptanan ekokardiyografi inceleme sonuçları incelendiğinde bunların 117'sinin (%16.1 -117/725) preterm bebeklerde saptanan izole PDA olguları olduğu; geriye kalan 608 ( % 83 ) hastanın ise doğumsal kalp hastalığına sahip olduğu görüldü. Ekokardiyografik sınıflamaya göre önemsiz kabul edilen grup 2 (önemsiz) çıkarıldığında ise yenidoğan kliniğinde Önemli/ciddi/kritik DKH görülme oranı % 5.2 ( 87/ 1650 ), DKH hastalarında mortalite %37 (33/87) idi. Kritik Doğumsal Kalp hastalığı tanısı alan 71 hastadan 9 hastaya anjiografik gişirim uygulandı, 53 hasta opere edildi. Antenatal tanı alma, opere olamama, mekanik ventilasyon gereksinimi, postoperatif aritmi gözlenmesi kaybedilen hastalarda daha sık gözlendi. Tüm faktörler göz önüne alındığında genetik sendrom ve postoperatif aritmi saptanmasının en önemli risk faktörleri olduğu bulundu. Tartışma ve Sonuç Hastanemiz YYBÜ'de saptanan DKH sıklığı literatür ile benzer bulunmuştur. DKH na bağlı ölümleirin büyük kısmı HSKS tanısı ile izlenen olgularda gözlenmiştir. Operasyon ciddiyeti arttıkça beklendiği üzere mortalitenin arttığı gözlenmiştir. Antenatal tanı sıklığının mortalite riski ile ilişkisi perinatal merkez olunmasına bağlanmıştır. DKH tanılı olguların genetik sendromlar açısından incelenmesi mortalitenin tahmini açısından önemlidir. Preoperatif dönemde hastaların stabilizasyonu mümkünse mekanik ventilasyondan kaçınılarak sağlanmalıdır. Hastaların operasyona verilebilmesi mortalitenin düşürülmesi açısından uygun yaklaşımdır. Postoperatif dönemde aritmiler açısından dikkatli yaklaşılması gereklidir.
Detection and assessment of cardiac patent foramen ovale
Arterial microemboli are gas filled structures which are formed in intravascular and extravascular environment. They are characterized in spherical or ellipsoid forms which would cause diseases in a broad range from stroke to migraine. Cardiac Patent Foramen Ovale (CPFO) is considered as a congenital defect through both atria as a permeable shunt with a prevalence frequency of 25-30\% in asymptomatic population. Decompression Sickness (DCS) is a fatal disease during hyperbaric and hypobaric activities due to unestimated effects of microemboli. CPFO aperture combined with DCS is a clinical problem where bubble analysis is managed manually by special and trained cardiologists. Even this problem was considered recently by different groups within sound, image and video forms, an automated tool is considered as a challenge due to algorithmic and mechanical constraints related to noise, monitoring and probe localization. We aimed to develop a spatio-temporal methodology for clinicians which would not carry out long lasting videos where the number and the size of microemboli alter dynamically. In this thesis, developed methods are classified into two groups; qualitative and quantitative assessments. These approaches were tested initially in a simulation environment with artificial microemboli. Furthermore, microemboli and CPFO were monitored in subjects through videos using two modalities: contrast Trans Esophageal Echocardiography and contrast Trans Thoracic Echocardiography. Even our procedures would get accurate findings within videos, it is important to note that low resolution, high speckle noise, shadowing would introduce false alarms. Consequently, we conclude that this routine would standardize CPFO analysis and offer better adjustment for bubble detection.
Yenidoğan bölümünden çocuk kardiyolojisine konsülte edilen hastaların değerlendirilmesi
Yenidoğan döneminde kardiyovasküler hastalıkların erken tanı ve tedavisi hayati öneme sahiptir. Bu çalışmada hastaların kardiyak değerlendirmelerinin geriye dönük olarak incelenmesi; konsültasyon endikasyonlarının ve sonucu etkileyebilecek olası parametrelerle birlikte konsültasyon sonuçlarının incelenmesi, saptanan kardiyak hastalıkların sınıflandırılması, benzer çalışmalarla kıyaslanması, eksiklik veya farklılıkların göz önüne serilerek yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. Bu çalışma, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Haziran 2016-Eylül 2021 tarihleri arasında yenidoğan bölümünden çocuk kardiyolojisine konsülte edilen hastaların (n=804) değerlendirildiği retrospektif bir çalışmadır. Veriler sistem kayıtlarından elde edilmiştir. Konsültasyon sonucunda hasta grupları oluşturulurken öncelikli olarak ekokardiyografik değerlendirme göz önüne alınmış, konjenital kalp hastalıkları (KKH) ve normal değerlendirme şeklinde iki bağımsız grup elde edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics 27.0 programı kullanılmış, p<0,05 olduğunda farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu kabul edilmiştir. Çalışmamızda konsültasyon sonucunda hastaların %52,1'i (n=419) KKH olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca konsültasyon esnasında hastaların %5,1'inde (n=41) aritmi (15'inde aynı zamanda KKH olduğu) ve %0,2'sinde (n=2) miyokardit tespit edilmiştir. Tüm hastaların %46,3'ünün (n=372) kız, %53,7'sinin (n=432) erkek olduğu; %89,6'sının (n=720) tekil, %10,4'ünün ise (n=84) çoğul gebelikten doğduğu tespit edilmiştir. Erkek bebeklerin 5. dk APGAR değeri ve doğum ağırlığı kız bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı yüksek (p<0,05) bulunmuştur. Çoğul gebelikten doğan bebeklerin gebelik yaşı ve doğum ağırlığı tekil gebelikten doğan bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı düşük (p<0,05) bulunmuştur. Hastaların %18,9'unun (n=152) normal spontan vajinal yolla, %81,1'inin (n=652) sezaryenle doğduğu tespit edilmiştir. KKH tespit edilen hastaların gebelik haftası, doğum ağırlığı, doğum boyu ve doğum baş çevresi ekokardiyografik değerlendirmesi normal olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0,05). Annelerin %19,3'ünde (n=155) endokrinolojik hastalık; bu grupta da en sık diyabet ve tiroid hastalıkları olduğu tespit edilmiştir ve en sık kullanılan ilaç (%7,7) levotiroksindir. Sigara-madde kullanımı olan anne bebeklerinde %75,7 oranında (n=25) kardiyak ve/veya non-kardiyak anomali tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %26,9'unun (n=216) anne-babası arasında akrabalık olduğu; ailede 30 yaş altında kardiyak hastalık öyküsü olan hastaların %52,6'sında (n=20) KKH tespit edilmiştir. En sık konsültasyon nedeni %22,1 (n=186) oranında üfürümdür. KKH tespit edilen ve normal hastalar arasında konsültasyon esnasındaki nabız ve SpO2 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). En sık kardiyak fizik muayene bulgusu %52,8 oranında (n=424) üfürümdür. Ekokardiyografik değerlendirmede en sık ventriküler septal defekt (%24) tespit edilmiştir. Hastaların %4,5'inde (n=36) majör kardiyak bozukluk olup en sık Fallot tetralojisi tespit edilmiştir. Hastaların %23,7'sinde (n=191) ekstrakardiyak anomali olduğu tespit edilmiş olup en sık tanı konan down sendromu (%9,4, n=77) olmuştur. Konsültasyon sonucuna göre hastaların %14,2'sine (n=114) medikal ve/veya cerrahi tedavi önerilmiştir. Çalışma esnasında yapılan taramada hastaların %10,9'unun (n=88) exitus olduğu ve bunların %8'inin (n=7) izole kardiyak nedenli exitus olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: yenidoğan, kardiyoloji, konsültasyon, konjenital kalp hastalığı, aritmi, miyokardit
Açık kalp cerrahisi uygulanan pediatrik olgularda perioperatif vücut sıvı dağılımındaki değişikliklerinin bioimpedans spektroskopi yöntemi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pediatrik kardiyoloji ve kalp cerrahisi bölümlerine başvuran konjenital kalp hastalığına sahip olguların perioperatif vücut sıvı kompozisyonundaki değişiklikler önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilmekte ve hastanede kalış sürelerini etkileyerek maaliyetleri arttırabilmektedir. Bu amaçla günümüzde kullanılan metodlar yoğun bakım ünitesinde izlenen hastaların yönetiminde yeterli olamamaktadir. Bu çalışmada amacımız Bioimpedans spektroskopik (BİS) yöntemlere göre ölçüm yapan ve vücut kompozisyon monitörü (BCM) kullanılarak tespit edilen perioperatif volüm durumunun klinik , transtorasik ekokardiyografi , invazif monitorizasyon yöntemleri ile karşılaştırılarak pratik , ucuz , non-invazif , kolay uygulanabilir bir yöntem olan bioimpedans spektroskopinin (BİS) pediyatrik kardiyoloji ve kalp cerrahisi yoğun bakım ve klinik takiplerinde kullanılabilir olup olmadığını ortaya koymaktır. Materyal ve Yöntem : Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyolojisi ve Kalp-Damar Cerrahisi bölümlerinde Temmuz 2015 – Ekim 2015 tarihleri arasında konjenital kalp defekti nedeniyle açık kalp cerrahisi uygulanan 10 yaş altında 20 olgu hasta gurubu olarak ve 20 sağlıklı olgu kontrol gurubu olarak dahil edildi . BİS , ekokardiyografi , invazif monitorizasyon , klinik yöntemler ile değerlendirildi. BİS yöntemi ile elde edilen sonuçlar klinik , transtorasik ekokardiyografi, invazif monitorizasyon yöntemler ile karşılaştırılarak volüm durumunun BİS yöntemi ile etkinliği araştırıldı. Çalışmaya konjenital kalp hastalığı dışında sistemik diğer organ yetersizliği olanlar ve pace maker'lı hastalar dahil edilmemiştir. İstatistiksel analizler SPSS for Windows 11.5 programı ile yapıldı . Bulgular: Hasta grubunun 8'i kız (%40) , 12'si erkek (%60) idi ve 20 sağlıklı çocuktan oluşan kontrol gurubunun 13'ü erkek (%65) , 7'si kız (%35) idi. Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaşı 21,10 ± 28,03 ay idi . Hastaların boy ortalaması 75,15 ±21,78cm , ağırlık ortalaması 9,12 ±5,81 kg ve vücut yüzey alanı 0,41± 0,19m2 olarak hesaplandı , vücut kitle indeksi 14,61±2,07 kg/m2 idi . Hasta ve olgu gurubunda demografik bulgular arasında anlamlı istatiksel fark yoktu . BİS bulgularından ECW ile transtorasik ekokardiyografi bulgularından VCIs arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu. (p<0,05).Bioimpedans bulgularından E/I ile genel volüm dengesi arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Diğer parametreler arasında arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı . Olgu grubunda preop ve postop Bioimpedans , TTE ve CVP değerlerinin karşılaştırıldığında TE/TA , OH , ROH ve E/I oranının istatiksel olarak anlamlı fark bulunduğu saptandı (p<0,05) ancak CVP değeri anlamlı bulunmadı. Overhidrasyonun saptanmasında BİS parametrelerinin sensitivitesi %70,58 , spesifitesi %58,8 bulundu. Sonuç: Açık kalp cerrahisi ve kardiyopulmoner bypass uygulanan pediatrik olgularda perioperatif vücut sıvı kompozisyonundaki değişikliklerin klinik, transtorasik ekokardiyografi, invazif monitorizasyon yöntemleri ile karşılaştırıldığında BİS yönteminin volüm durumunu belirleme gücünün diğer yöntemler ile birlikte uygulandığında klinik değerlendirmede ameliyathane ve yoğun bakım şartlarında pratik , ucuz , non-invazif ve kolay uygulanabilir bir yöntem olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Konjenital kalp hastalığı, bioimpedans , vücut sıvı kompozisyonu , BIS
Doğuştan kalp hastalığı (DKH) olan çocuklarda bağışıklama durumunun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma ile Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyolojisi polikliniğine 01.09.2022 – 01.01.2023 tarihleri arasında izlem için başvuran doğuştan kalp hastalığı olan 0 - 5 yaş aralığında çocuklarda rutin aşı takviminin ve rutin aşı takvimi dışında hastalıklarına özgü olan bağışıklamaların uygulanma durumlarının saptanması; uygulamada aksaklıkların sebepleri ile ilgili bilgi toplanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi Çocuk Kardiyoloji polikliniğine 01.09.2022 – 01.01.2023 tarihleri arasında izlem için başvuran doğuştan kalp hastalığı olan 0 - 5 yaş aralığında bebek ve çocukların ailelerinden çalışmaya katılmak isteyenlere öncelikle gönüllü bilgilendirilme onam formu devamında enfeksiyonlara karşı koruyucu yaklaşımlar hakkındaki Bağışıklık Değerlendirme Formu (ekte) doldurulmuştur. Formu doldurmak için gerekli bilgiler aileden ve tıbbi kayıtlardan (hastanenin bilgi sistemindeki kayıtlar ve hastanın e-nabız kayıtları) alınmıştır. Bağışıklık değerlendirme formunda hastaya ait demografik bilgiler, aile bilgileri, tıbbi özgeçmişi sorgulanmıştır. Sağlık Bakanlığının rutin aşı takvimi, takvim dışı yapılması gereken aşılar, İnfluenza ve RSV profilaksisi uyumu sorgulanmış, aşılamada eksiklik varsa sebepleri kaydedilmiştir. DiGeorge sendromu, aspleni gibi özel aşılama gerektiren durumların varlığı durumunda aşı uyumu sorgulanmıştır. Bulgular: Çalışmanın toplam örneklem sayısı 154 olup, çalışma grubunun tanı dağılımları 119 (%77.3 ) olguda asiyanotik doğuştan kalp hastalığı, 35 (%22.7) olguda siyanotik doğuştan kalp hastalığı şeklindedir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 28,85±19,25 ay iken, 81'i (%52,6) kız ve 73'ü (%47,4) erkekti. T.C. Sağlık Bakanlığı Ulusal Çocukluk Dönemi Aşılama Takvimine göre aşılama durumu tam uyumlu olan 150 (%97,5) çocuk mevcuttu. Çalışma grubumuza dahil olup influenza endikasyonu açısından riskli grupta olan 125 (%81,2) çocuktan %91,2'sinin influenza aşı uyumu uyumsuzdu, %5,6'sı ise tam uyumluydu. Uyumsuzluk sebeplerine bakıldığında %92,4'ünün ise takip edildiği sağlık çalışanı tarafından aşı olması gerekliliğinin vurgulanmaması olduğu görüldü. Rutin aşılama takvimine dahil olmayan menenjit ve rotavirüs aşılarına uyumu değerlendirdiğimizde çalışma grubumuza dahil olan hastaların %87,0'sinde menenjit aşısında, %84,4'ünde ise rotavirüs aşısında uyumsuzluk saptandı ve en yüksek uyumsuzluk sebebinin ailenin ücretli olması nedeniyle yaptırmak istememesi olduğu görüldü. Uyumsuzluk sebebleri olarak ailenin aşı karşıtlığı ve takip edildiği sağlık çalışanı tarafından aşı olması gerekliliğinin vurgulanmaması olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda T.C.Sağlık Bakanlığı Çocukluk Dönemi Aşılama Takviminde olan tüm aşıların yaşa uygun tam aşılanma oranları ve RSV profilaksisi uyum oranı yüksek olmakla beraber %100 olması hedeflenmelidir. T.C.Sağlık Bakanlığı Çocukluk Dönemi Aşılama Takviminde bulunmayan meningokok ve rotavirüs aşıları ile aşılanma oranları çok düşüktür. En yüksek uyumsuzluk sebebinin aşının Sağlık Bakanlığı tarafından karşılanmamış olması ve ücretli olması nedeni ile ailenin yaptırmak istememesi ile ilişkili olduğu görüldü. Risk grubuna dahil olan hastaların aşılarının Sağlık Bakanlığı tarafından karşılanmış olmasına rağmen İnfluenza aşılanma oranı çok düşüktür. Bu grup hastaları takib eden sağlık ekibinin aileyi yönlendirme eksikliği ve kalp hastalığına odaklanıp koruyucu sağlık hizmetlerini yeterince vurgulamamasına bağlı olabileceği düşünülmüş olup, hizmet içi eğitim programlarında ve ailelere İnfluenza aşısının öneminin vurgulanması gerektiği ve daha yakın takip edilmesi gerektiği düşünülmektedir. Doğuştan kalp hastalığının varlığı aşılama için kontrendikasyon oluşturmaz. T.C.Sağlık Bakanlığı Çocukluk Dönemi Aşılama Takviminde olan ve olmayan aşılar hakkında ailelere her görüşmede bilgi verilmeli ve kardiyolojik hastalık takibine ek olarak aşıların da yakın takibi yapılmalıdır. DKH olan çocukların aşılanma durumları ve etkileyen faktörler ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Sol sağ şantlı doğumsal kalp hastalıklarına bağlı kalp yetersizliği tedavisinde digoksin etkinliğinin serum NT-PRO BNP düzeyi ile değerlendirilmesi
GİRİŞSoldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı almış ve tedavide digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid şeklinde iki farklı ilaç kombinasyonu verilen hastalarda tedavinin etkinliğini klinik olarak Ross puanı ile ve NT-pro BNP düzeyi ile değerlendirmek.GEREÇ VE YÖNTEMLERÇalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2010?2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Pediyatri polikliniğine başvuran ve yapılan muayene ve tetkikler sonucunda soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, yaşları 10 gün ile 24 ay arasında değişen 37 hasta (grup-1 ve grup-2) ve 20 sağlıklı çocuk (grup-3) kontrol grubu olarak belirlenerek prospektif olarak değerlendirildi. Fizik muayene ve ekokardiyoğrafi bulgularına göre KY bulguları olan 19 hastaya (grup 1) digoksin, enalapril ve furosemid; 18 hastaya (grup 2) enalapril ve furosemid tedavisi verildi. Hastalar yaklaşık bir ay sonra tekrar değerlendirildi. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrası NT-proBNP çalışıldı. Yine tedavi öncesi ve sonrası ekokardiyografik verileri ve Ross klasifikasyonuna göre evreleri kaydedildi.BULGULARGrup 1, 6 (%31,6) kız, 13 (%68,4) erkek; Grup 2, 10 (%55,6) kız, 8 (%44) erkek hastadan oluşuyordu. Grup 3 ise 9 (%45,0) kız, 11 (%55,0) erkek sağlıklı çocuktan oluşuyordu. Grup I'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,7 ± 4,4 ay, grup II'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,4 ± 3,5 ay, grup III'de bulunan hastaların yaş ortalaması ise 5 ± 3,7 ay bulunduKontrol grubunda yaşa ve cinsiyete göre NT-proBNP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Hasta grubunda tedavi öncesi ve tedavi sonrası ölçülen NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında NT-proBNP'nin düşüş sergilediği görüldü. Her iki gruptaki NT-proBNP düşüşü arasında fark saptanmadı (p=0,372). Grup 1 ve grup 2'nin tedavi sonrası NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında grup 1 ile istatiksel olarak anlamlı fark (p=0.045) saptanırken kontrol grubunun grup 2 ile istatiksel olarak anlamlı farkı (p=0,003) olmadığı tespit edildiSONUÇÇalışmamızdaki bulgulara göre soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid tedavisi verilmiş çocukların tedavi sonrası değerlendirilmelerinde NT-proBNP düzeyi açısından iki grup arasında farklılık saptanmadı. Her iki tedavi de etkin bulunmuş olup, digoksinin bu hastalarda kullanılmasının ek bir yarar getirmediği görüldü.Anahtar Kelimeler: Soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığı, kalp yetersizliği, NT-proBNP, çocuk, tedavi
İdiyopatik pulmoner arteryel hipertansiyon etiyolojisinde ANO1 geninde RS7127129, RS2509153 polimorfizimlerinin araştırılması
Giriş: Pulmoner Arteryel Hipertansiyon, bazı gen polimorfizimlerinin de sorumlu tutulduğu, birçok nedene bağlı gelişen nadir görülen patofizyolojik bir bozukluktur. Yakın zamanda ANO-1 genetik varyasyonları bir çok araştırmacının ilgisini çekmiştir. Çalışmalarda ANO-1 geni tarafından kodlanan bir proteinin, pulmoner hipertansiyonda patofizyolojik süreçte önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmada İdiyopatik pulmoner arteryel hipertansiyon (İPAH), konjenital kalp hastalığı (KKH), kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) tanılı hastaların kan örnekleri alınarak ANO-1 genindeki rs7127129 ve rs2509153 polimorfizimlerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza 2022 yılında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji kliniğin de pulmoner hipertansiyon tanısı ile takip edilen ve çalışmaya katılım onayı veren İPAH 106 hasta, KKH 40 hasta, KTEPH 30 hasta alındı. Kendisinde ve ailesinde pulmoner hipertansiyonu olmayan yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı gönüllülerden oluşan 125 kişi kontrol grubu olarak alındı. Bulgular: Çalışmada hastaların %79 kadın ve yaş ortalamasının 58 yaş idi. rs2509153 ve rs7127129 gen polimorfizimleri ile kontrol grubu ve hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olmadığı saptandı. (p>0,05) rs7127129 açısından kontrol grubu ile KKH grubu arasında gözlenen farklılığın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(p<0,05). Hipertansiyon hastaları dışlandıktan sonra yapılan analizde rs2509153 ve rs7127129 polimorfizim'lerinin konjenital kalp hastalığı grubu ile kontrol gurubu istatisliksel anlamlılığının devam ettiği görüldü (p<0,05). Sonuç: Çalışmada İPAH, KKH, KTEPH, kontrol gurubunda ANO-1 genindeki rs7127129 ve rs2509153 polimorfizim'lerinin araştırılması sonucu İPAH ve KTEPH hastalarında anlamlı ilişki saptanmamıştır. KKH grubunda anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır, ANO-1 genindeki mutasyonların KKH'ında daha geniş örneklem gurubunda araştırılması literatüre büyük katkı sağlayacaktır. AnahtarKelimeler: İdiyopatik Pulmoner Hipertasiyon, Konjenital Kalp Hastalığı, ANO-1 rs2509153polimorfizmi, rs712712 polimorfizmi
Asemptomatik yenidoğanlarda konjenital kalp hastalığının nabız oksimetri yöntemi ile taranmasına perfüzyon indeksinin eklenmesinin etkisinin araştırılması
Asemptomatik yenidoğanlarda konjenital kalp hastalığının nabız oksimetri yöntemi ile taranmasına perfüzyon indeksinin eklenmesinin etkisinin araştırılması Giriş ve Amaç: Yenidoğanda konjenital kalp hastalığı (KKH) insidansı ortalama %0.8-1 dir. KKH hem antenatal hem postnatal teşhisinde zorluklar vardır. KKH ile doğanlar erken tanı sayesinde günümüzde başarılı ve erken düzeltme cerrahileri mümkündür. Bu sayede hem morbidite hem de mortaliteye katkı sağlanır. Ancak henüz KKH taraması için duyarlılığı ve seçiciliği yüksek bir yöntem bulunamamıştır. Çalışmamız KKH taraması için nabız oksimetre ile taramaya perfüzyon indeksi ekleyerek duyarlılığı ve seçiciliği artırmayı amaçlamıştır. Gereç ve yöntem: Bu retroprospektif çalışmaya, Ankara Şehir Hastanesi doğum sonrası anne yanında izlenen 32422 yenidoğan dahil edildi. Her bir bebeğin preduktal ve postduktal saturasyonu (SpO2) ve perfüzyon indeksi (Pİ) her iki yöntem ile ölçüldü. Pozitif tarama kriterleri postduktal oksijen satürasyonu (SpO2) %95'in altında olması, preduktal, postduktal SpO2 arasındaki fark %3'ten büyük fark olması veya Pİ değerinin 0.7'nin altında olması olarak tanımlandı. Doğrulanmış pozitif vakalara kesin tanı için ekokardiyografi (EKO) yapıldı. Verilerle uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak, duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya dahiledilen 32422 yenidoğanın 16396'sı (%50.3) kız, 16026'sı (%49.4) erkekti. Yenidoğanların 30383'ü (%93.7) term, 2039'u (%16.3) pretermdi. Gebelik haftası 34 hafta ile 42 hafta arasında; ortalama 38.5 (± 1.39 SD) hafta idi. Olguların doğum ağırlığı 1830 gr ile 5000 gr arasında; ortalama 3259 (± 436.30 SD) gr olarak bulundu. Yenidoğanların preduktal SpO2 ortalama 97.75 (±1.68 SD), postduktal SpO2 ortalama 97.6 (±1.77 SD), preduktal Pİ ortalama 2.10 (±1.01 SD) olarak hesaplandı. Postduktal Pİ 2.0 (±0.98 SD) olarak hesaplandı. Tüm vakaların 283'ü nabız oksimetrisi taraması pozitif olarak değerlendirildi. EKO sonucuna göre 236'sında kardiyak patoloji saptandı. 47 kişide kardiyak patolojisi saptanmadı. 276 kişi ise Pİ taraması pozitif olarak belirlendi. EKO sonucuna göre 37'sinde kardiyak patoloji saptandı. 5'inde kardiyak patoloji saptanmadı. Nabız oksimetrisinin tek başına duyarlılığı %85.5, nabız oksimetrisi Pİ ile birlikte kullanılınca duyarlılık %94.2'ye çıkmaktadır. Nabız oksimetsisi için yanlış pozitifliğini %0.1, Pİ için yanlış pozitiflik %0.02 iki yöntem birlikte kullanımında yanlış pozitifliğini % 0.2 olarak hesaplanmıştır. Birlikte kullanımda yanlış pozitiflik yaklaşık 2 kat artışa neden olmaktadır. Nabız oksimetsisi için yanlış negatiflik %14.5, Pİ için yanlış negatiflik %86.6 iki yöntem birlikte kullanımında yanlış negatiflik %5.6'a gerilemektedir. 7 Kritik Konjenital Kalp Hastalığın (KKKH)'dan pulmoner atrezi vakası her iki yöntem ile ortak tespit edildi. Sadece Pİ taraması pozitif olan 1 aort koarktasyonu vakası vardı. Her iki yöntemin atlatığı 3 KKKH ise 1 hipoplastik sol kalp, 1 fallot tetralojisi, 1 aort koarktasyonu'dur. Sonuçlar: Sonuçlarımız nabız oksimetrisi ve perfüzyon indeksi ölçümünün KKH taramasında kullanılmasının faydalı olabileceğini ancak iki yöntemin birlikte kullanımasının farklı hasta gruplarını yakalamada daha başarılı olduğunu göstermektedir. Bu konuda büyük popülasyonlarda daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nabız oksimetrisi, perfüzyon indeksi, yenidoğan, konjenital kalp hastalıkları
Anjiyografi yapılan çocukların anne ve babalarında depresyon ve anksiyetenin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalına Ocak –Mayıs 2014 tarihleri arasında konjenital kalp hastalığı nedeniyle başvuran ve anjiyografi yapılan hastaların anne ve/veya babalarında anjiyografi işlemi öncesi depresyon ve anksiyete düzeylerini belirlemek amacıyla yapıldı. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Ocak - Mayıs 2014 tarihleri arasında anjiyografi yapılan 73 konjenital kalp hastasının anne ve babaları dahil edildi. Değerlendirmede Beck depresyon ve Beck anksiyete ölçekleri kullanıldı. Anjiyografi işleminden bir gün önce anne ve babaya Beck depresyon ve Beck anksiyete ölçekleri verilerek kendilerine uygun biçimde işaretlemeleri istendi. Bulgular: Anjiyografi yapılan 73 hastanın 31'i (%42.5) kız, 42'si (%57.5) erkekti. Hastalarımızın 61'i (%83.6) asiyanotik konjenital kalp hastalığı, 12'si (%16.4) siyanotik konjenital kalp hastalığıydı. Hastaların 25'ine (%57.5) tanısal anjiyografi yapılırken, 48'ine (%42.5) girişimsel anjiyografi işlemi uygulandı. Yapılan Beck depresyon skorlaması sonucunda 73 anneden 41'i (%56.2) normal, 8'inde (%11.0) hafif düzeyde depresyon, 14'ünde (%19.2) orta düzeyde depresyon, 10'unda (%13.7) şiddetli düzeyde depresyon saptandı. Yapılan Beck anksiyete skorlaması sonrası 73 anneden 36'sı (%49.3) normal, 16'sında (%21.9) hafif düzeyde anksiyete, 8'inde(%11.0) orta düzeyde anksiyete, 13'ünde (%17.8) şiddetli düzeyde anksiyete saptandı. Yapılan Beck depresyon skorlaması sonucunda 73 babadan 43' ü (%58.9) normal, 12' sinde (%16.4) hafif düzeyde depresyon, 10'unda (%13.7) orta düzeyde depresyon, 8'inde (%11.0) şiddetli düzeyde depresyon saptandı. Yapılan Beck anksiyete skorlaması sonrası babaların 43'ü (%58.9) normal, 12'sında (%16.4) hafif düzeyde anksiyete, 10' unda (%13.7) orta düzeyde anksiyete, 8' inde (%11.0) şiddetli düzeyde anksiyete saptandı Siyanotik KKH olan hastalarla asiyanotik KKH olan hastaların anne depresyon düzeyleri karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p = 0.049). Siyanotik KKH olan hastalarla asiyanotik KKH olan hastaların anne anksiyete düzeyleri karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p = 0.043). Sonuç: Konjenital kalp hastalığı olan ve anjiyografi yapılan çocukların anne ve babalarında depresyon ve anksiyete düzeyleri normal populasyona göre yüksek bulundu. Anjiyografi işleminin konjenital kalp hastalığı olan çocukların ebeveynlerinde depresyon ve anksiyete düzeylerini arttırdığı görüldü. Siyanotik konjenital kalp hastaları ile asiyanotik konjenital kalp hastalarının anne ve babaları depresyon ve anksiyete düzeyleri açısından karşılaştırıldığında siyanotiklerde depresyon ve anksiyete düzeyleri belirgin yüksek bulundu. Anahtar Kelimeler: Konjenital kalp hastalığı, Aile, Anjiyografi, Depresyon, Anksiyete
Pulmoner balon valvüloplastide başarıyı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, pulmoner darlıklı hastalarda; balon valvüloplasti öncesi ve sonrası ekokardiyografik ve anjiyografik bulguların değerlendirilmesi ve balon pulmoner valvüloplastide başarıyı etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Materyal ve Metot: Bu retrospektif çalışmaya; Ocak 2010 - Ağustos 2014 tarihleri arasında orta veya ağır dereceli pulmoner darlık nedeniyle balon valvüloplasti yapılan, 48 pediyatrik hasta alındı. Balon pulmoner valvüloplasti öncesi ve sonrası ekokordiyografik ve anjiyografik ölçümler kullanıldı. Bulgular: 48 hastanın; %45,8'i kız, %54,2'si erkekti. 39 hastada izole valvüler pulmoner darlık izlenirken; 3'ünde valvüler ve infundibuler, 5'inde ise valvüler ve supravalvüler tip pulmoner darlık birlikteliği görüldü. Kalp kateterizasyonu ile pulmoner valvüloplasti öncesi 72,3 ± 26,8 mmHg olarak ölçülen darlık gradiyenti; valvüloplasti sonrası 26,8 ± 19,8 mmHg'ye düştü (P<0,05). Doppler ekokardiyografiyle de pulmoner gradiyent; valvüloplasti öncesi 73,6 ± 22,1 mmHg ölçülürken; işlemden bir gün sonra 34,3 ± 19,2 mmHg olarak ölçüldü (P<0.05). Pulmoner balon valvüloplasti; %85,4 hastada tam veya kısmi başarılı, %14,6'sında ise düşük başarısız veya başarısız olarak sonuçlanmıştır. Başarısız işlemlerin ağır darlıklarda anlamlı derecede daha fazla olduğu ayrıca balon uzunluğunun azalması ile pulmoner balon valvüloplasti başarısızlığı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Yaş, ağırlık, anulus çapı, balon çapı, balon/pulmoner anulus çapının balon pulmoner valvüloplastinin başarısına etkisi bulunamamıştır. Sonuç: Yaş, ağırlık, cinsiyet, balon çapı, pulmoner anulus çapı ve balon çapı/pulmoner anulus çapı oranının PBV başarısında rolü olmadığı, pulmoner kapak darlığının ağır dereceli olması ve valvuloplastide kullanılan balon uzunluğunun az olmasının PBV başarısını azalttığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner darlık, stenoz, pulmoner balon valvüloplasti, çocukluk.
Pediatrik kalp hastalarında kalp kateterizasyonunuda sedoanaljezi için Ketamin + Midazolam kullanımının farklı kombinasyonlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kardiyak kateterizasyon uygulanan pediatrik konjenital kalp hastalarında, ketamin+midazolamın farklı kombinasyonlarının hemodinami, sedasyon seviyesi ve derlenme süresi üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'nun ve ebeveynlerin onayı ile kardiyak kateterizasyon uygulanacak, yaşları 3 ay-16 yaş, 68 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalarımız rastgele iki gruba ayrıldı. Dört hastaya enfeksiyon nedeni ile anestezi verilemedi. Grup K'ya 30 hasta ve grup M'ye 34 hasta alındı. Grup K'daki hastalara anestezi indüksiyonunda ketamin 2 mg/kg ve midazolam 0,05 mg/ kg iv verildi. Grup M'ye ise indüksiyonda ketamin 2 mg/kg ve midazolam 0,1mg/kg iv verildi. Anestezi idamesinde 0,05 mg/kg/st dozunda midazolam infüzyonu uygulandı. Her iki grupta da hastanın uyanması, hareket etmesi, ağrı hissetmesi veya yetersiz sedasyon olduğu düşünüldüğünde ek dozlar halinde 1mg/kg ketamin yapıldı.Hemodinamik veriler, hemodinamik verilerdeki % 20 ve daha fazla değişimler, sedasyon skorları, periferik oksijen satürasyonları, ketamin tüketimi işlem süresince ve işlem sonrasında ise ek olarak sedasyon seviyesi, derlenme ve göz açma süresi kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri benzerdi (p>0,05). Sedasyon skoru indüksiyondan 2 dakika sonra Grup K'de, işlem bitiminden hemen sonra Grup M'de daha yüksekti, (p=0,003 ve p=0,021). Sistolik arteriyel basınçta (SAB) % 20 artış veya düşüş kaydedilen olgu sayıları açısından iki grup arasında fark saptanmamasına karşın Grup K'de daha fazla hastada % 20 artış ve/veya düşüş olmuştu. SAB'ta % 20'den daha fazla değişiklik saptanan Grup M olgularında SAB tekrar bazal değere döndüğü halde Grup K'da bazal değere dönmedi. Diğer izlenen parametrelerde gruplar arasında istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05).Sonuç: Kalp kateterizasyonu uygulanan pediyatrik hastalarda, ketamin+midazolam kombinasyonu ile etkili ve güvenli bir sedoanaljezi sağlandığı, ketamin+midazolam'ın infüzyon şeklinde kullanılması ile daha iyi bir hemodinamik stabilite sağlandığı saptanmıştır.Anahtar Sözcükler: Ketamin, midazolam, sedoanaljezi, pediyatrik kalp kateterizasyonu.