Cardiovascular diseases
142 theses under this subject heading
Formulation and in vitro-in vivo evaluation of rosuvastatin calcium incorporated cyclodextrin, solid lipid and chitosan based drug delivery systems
Cardiovascular diseases are the main reasons of death worldwide. Considering that many of the active pharmaceutical ingredients (APIs) used for the treatment of the such severe diseases have poor aqueous solubility which leads to insufficient treatment with poor bioavailability data. Therefore, there is a need for formulation of novel drug delivery systems for the enhancement of the efficacy with lowering the side effects of the APIs. In this study Rosuvastatin Calcium (RCa) which is one of the most effective cholesterol-lowering statin group agents was selected as a model drug aiming to prevent the coronary heart diseases with the reduction of the abnormal levels of lipids in the blood. For the enhancement of the efficacy of the API with lowered side effects, cyclodextrin (CDs) complexes, solid lipid nanoparticles (SLNs), polymeric nanoparticles with chitosan (Cs), were formulated. Characteristic properties of CDs complexes as well as the nanoparticles were revealed in detail. And also, stability of the formulations prepared were evaluated during the storage period of 3 months. Cytotoxic evaluations were also conducted with the MTT tests on Caco-2 cell lines. Ex vivo permeation performances on Caco-2 cell lines as well as in vivo pharmacokinetic studies were also evaluated on selected formulations. The comprehensiveness of the study and uniqueness of selected drug delivery systems are the major original values of our project. And since there is no study has done for the in vitro-in vivo efficiency of the CD-polymer based drug delivery systems for the RCa improves the originality of the study.
Kadınlarda sağlık okuryazarlığının kardı̇yovasküler hastalık rı̇sk faktörlerı̇ bı̇lgı̇ düzeyı̇ ve dı̇yabet rı̇skı̇ne etkı̇sı̇
Kadınlarda sağlık okuryazarlığının kardiyovasküler hastalık risk faktörleri bilgi düzeyi ve diyabet riskine etkisini belirlemek için tanımlayıcı ve kesitsel tipte yapılmıştır. Gaziantep Binevler Aile Sağlığı Merkezi, Halide Alevli Aile Sağlığı Merkezi ve Mehmet Ali Özkara Aile Sağlığı Merkezine gelen 18 yaş üzerinde kronik hastalığı olmayan 300 kadınla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada "Kişisel Bilgi Formu", "Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği – 32 (TSOY-32)" " Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği" ve "Finlandiya Diyabet Risk Anketi (FINDRISC)" kullanılmıştır. IBM SPSS 22 programında sıklık, yüzde, ortalama, Kruskal Wallis ve Mann Whitney U ve korelasyon analizleriyle yapıldı. Katılımcıların ölçek toplam puanları; TSOY-32 28.48±11.02, KARRİF-BD 16.77±4.46 ve FINDRISC 13.93±3.63 olarak belirlendi. Çalışma kapsamına alınan kadınların TSOY-32 ölçeği ve alt boyutlarıyla FINDRISC toplam puanı arasında ilişki tespit edilmiştir (p<0.05). Çalışmadaki kadınların genellikle eğitim seviyesinin düşük, yaşlarının daha ileri, genel sağlık durumlarını kötü olarak gördükleri ve yeşil kart kullananların sağlık okuryazarlığı seviyesin yetersiz ve TSOY-32 ölçek ortalamalarının daha düşük olduğu saptandı. Okuryazar olmayanların ve ekonomik durumları geliri yetersiz olanların KARRİF-BD ölçeğinden aldıkları puanların daha az olduğu belirlendi. Bekar olanların sayısı arttıkça, eğitim seviyesi yükseldikçe, birinci derece yakınlarında kalp hastalığı olanların sayısı azaldıkça, her zaman okuma ve yazma ile ilgili aktivitelerinde yardım alanlar sayısı azaldıkça, genel sağlık durumu iyileştikçe FINDRISC puanı istatistiksel olarak azaldığı görüldü. Kadınlara sağlık okuryazarlığı konusunda gerekli eğitimlerin verilmesi önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Sağlık okuryazarlığı, diyabet riski, kardiyovasküler hastalıklar risk faktörü, hemşirelik.
Yağ asitleri ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkinin farmakolojik açıdan incelenmesi
Yağ asitleri ve kalp-damar hastalıkları arasındaki ilişki uzun yıllardır araştırmalara konu olmakla birlikte henüz tümüyle aydınlatılmış değildir. Bu çalışmanın amacı, yağ asitlerinin kalp-damar hastalıklarının fizyopatolojisindeki rolünün incelenmesi ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların yağ asidi kompozisyonuna etkisinin araştırılmasıdır. Bu amaçla; 98'i kadın, 216'sı erkek olmak üzere toplam 314 katılımcı koroner arter hastalığı, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve kontrol gruplarına ayrıldı. Katılımcıların plazma ve eritrosit hücre zarı yağ asitleri gaz kromatografisi-kütle spektrometresi tekniği ile analiz edildi. Hastalık grupları, yağ asidi kompozisyonu açısından kontrol grubu ile ayrı ayrı kıyaslandı. Katılımcıların kullandığı ilaç bilgilerinden hareketle kardiyovasküler sistem ilaçlarının yağ asidi kompozisyonuna etkisi incelendi. Hasta gruplarında pentadekanoik asit, palmitik asit, palmitoleik asit, oleik asit düzeyleri, doymuş yağ asitleri toplamı, tekli doymamış yağ asitleri toplamı ile delta 6 ve delta 9 desatüraz aktivitelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. Bunun aksine linoleik asit ve dokozahekzaenoik asit seviyeleri, çoklu doymamış yağ asitleri toplamı ve Omega 3 İndeksi kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. Her bir yağ asidi için hasta ve kontrol grupları arasındaki düzey farklılıklarının sabit olmadığı gözlendi. Dolayısıyla, toplam veya gruplandırılmış yağ asidi düzeyi ifadelerinin tek başına yeterli olmadığı, tüm kompozisyonun incelenmesi gerektiği görüldü. İlaçların yağ asitlerine etkisiyle ilgili analizde beta bloker, diüretik ve trombosit topaklanmasını önleyen ilaçların yağ asidi düzeylerini etkilediği tespit edildi. Sonuç olarak yağ asidi kompozisyon değişikliklerinin koroner arter hastalığı, hipertansiyon ve kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu ve kardiyovasküler sistem ilaçlarının yağ asidi kompozisyonunu değiştirebileceği yorumu yapıldı.
Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi
Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.
Asemptomatik sağlıklı gönüllülerde kardiyak MRG ile sağ ventrikül myokardiyal yağ araştırılması: Cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi ile ilişkisi
Amaç: Birçok patolojiye eşlik edebilen intramyokardiyal yağ bulgusunun, kardiyak patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdeki oranını ve obezite, cinsiyet gibi faktörlerle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyak patolojisi veya semptomu bulunmayan, 18-65 yaş arası 107 olgu sağ ventriküler myokardiyal yağ varlığı açısından incelendi. Tüm olgulara Siemens Avanto 1,5 T cihazı ile EKG tetiklemeli kardiyak manyetik rezonans (MRG) görüntülemesi yapıldı. T1A incelemelerde hiperintens yağ infiltrasyonu saptanan segmentlerde doğrulamak amaçlı 5 mm kesit kalınlığı ile T1A yağ baskılı görüntüler alındı. Her olgu myokardiyal yağ varlığı, tutulan segment sayısı, segmentlerin sıklığı, eşlik eden diskinezi varlığı açısından değerlendirildi. Sağ ventrikül end diyastolik ve sağ ventrikül çıkım yolu (RVOT) çapları, ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Elde edilen bulgular ile cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Toplamda 65 olguda (%60,7) intramyokardiyal yağ saptanmış olup, 42(%39,3) olguda ise yağ izlenmedi. Yağ saptanan olguların 49 u kadın, 16 sı ise erkektir. Erkek olguların %45,7 sinde yağ saptanırken bu oran kadın olgularda %68,1 e çıkmaktadır. Sağ ventriküler myokardiyal yağ birikimi ile kadın cinsiyet arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. 34 olgu BMİ <30, 73 olgu ise BMİ >30 olan gruptadır. BMİ<30 olan grupta 13 olguda yağ saptanmış olup grubun %38,2sini oluşturmaktadır. BMİ>30 olan grupta 52 olguda yağ saptanmış olup grubun %71,2 sini oluşturmaktadır. BMİ ile sağ ventriküler intramyokardiyal yağ varlığı arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. En sık yağlanma görülen segment sırasıyla midventriküler lateral, apikoanterior, midventriküler anterior, en az yağlanmanın görüldüğü alan ise RVOT olmuştur. BMİ ile tutulan segment sayısı arasındaki ilişki araştırıldığında, anlamlı ancak düşük değerde bir korelasyon tespit edilmiştir. Yağ saptanan ve saptanmayan iki grup karşılaştırıldığında sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (RV EF), sağ ventrikül end diyastolik (RV ED) çapı ve RVOT ED çapları arasında anlamlı fark saptanmamış olup, RV ED ve RVOT ED çaplarında artış mevcut değildir. İntramyokardiyal yağ miktarı artışı ile RV EF, RV ED çapı ve RVOT ED çapları anlamlı pozitif korelasyon göstermemiştir. Sonuç: MRG ile yapılan ölçümler, BT ile yapılan ölçümlere göre otopsi çalışmalarıyla daha fazla uyumluluk göstermiş olup MRG'nin yağ saptama hassasiyetinin BT'ye üstün olduğu ortaya konmuştur. Cinsiyet, BMİ, RV ED çap, RVOT ED çap ölçümleri ve EF değerleri intramyokardiyal yağ olan ve olmayan iki grup arasında karşılaştırıldığında, BMİ ve kadın cinsiyet ile yağ varlığı arasında korelasyon ve anlamlı ilişki varlığı ortaya konmuştur. Ancak ventrikül fonksiyonları arasında fark saptanmamıştır. Bu sebeple sağ ventrikül myokardiyal yağ saptanan olgularda, eşlik eden duvar hareket bozukluğu veya fonksiyonel parametrelerde bozukluk olmadığı sürece aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) veya diğer patolojik yağ infiltrasyonu sebeplerinden uzaklaşılmalıdır.
Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi
Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan
Antitrombotik tedavi alan hastalarda klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi
Antitrombotik ilaçlar kardiyoloji servisinde sıklıkla kullanılmaktadır ve bu hastaların ilaç ile ilişkili sorunlara (İLİS) açık olacağı düşünülmektedir. Bu çalışma ile antitrombotik tedavi alan hastalarda İLİS'lerin tespit edilmesi ve önlenmesi konusunda klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, prospektif randomize kontrollü bir çalışma olarak iki grup şeklinde tasarlanmıştır. Bir üniversite hastanesinin Kardiyoloji servisinde Kasım 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Klinik eczacı tarafından İLİS ve nedenleri tespit edilmiştir ve müdahale grubundaki hastalar için klinik açıdan anlamlı gördüğü İLİS'lere yönelik hekimlere önerilerde bulunulmuştur. İLİS sınıflandırması, PCNE (Pharmaceutical Care Network Europe) v9.1'e göre yapılmıştır. Hastalar taburculuk sonrası 1 ve 3 ay içerisinde tekrar hastane yatışları açısından incelenmiştir. Toplam 400 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol ve müdahale grubundaki hastaların yaş ortalaması sırasıyla 67,2±12,2 ve 67,8±12,3 olarak bulunmuştur. Koroner arter hastalığı (%74,5; %74,5) ve hipertansiyon (%70,5; %70) en yaygın hastalıklar olarak görülmüştür. Tespit edilen İLİS sayısı kontrol grubunda 561 ve müdahale grubunda 497 idi. Her iki grupta da en sık tespit edilen sorun tedavi güvenliği (%73,62; %74,25) ile ilişkili bulunmuştur. Sonrasında tedavi etkililiği (%24,06; %23,14) gelmiştir. Başlıca İLİS nedenlerinin ilaç seçimi (%81,11; %80,88) ve doz seçimi (%19,08; %16,10) olduğu belirtilmiştir. Çalışma sırasında klinik açıdan anlamlı görülen 266 İLİS'e yönelik 248 (%93,23) öneride bulunulmuştur. Bu önerilerin 235'i (%94,76) hekimler tarafından kabul edilmiştir. İlaç düzeyindeki girişimler en çok doz değiştirilmesi (%29,65) ve yeni ilaca başlanması (%28,49) şeklinde olmuştur. Gruplar arasında 1 ve 3 ay içerisinde tekrar hastane yatışı açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05) fakat müdahale grubunda sayısal olarak azalma gözlemlenmiştir. Çalışmamızda her iki grupta da İLİS'lerin fazla olduğu görülmüştür. Müdahale grubundaki sorunlara dair önerilerin kabul oranlarının yüksek olması, klinik eczacının İLİS'lerin azaltılmasında pozitif yönde bir katkısı olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, klinik eczacının sağlık ekibine dahil edilmesinin ve sunduğu hizmetlerin yaygınlaştırılmasının, daha kaliteli bir sağlık hizmeti sağlayacağını ortaya koymaktadır. Klinik eczacılar hastanede daha aktif bir rol oynayarak, hastaların tedavi sürecinin daha etkili ve verimli yönetilmesine yardımcı olabilir.
Investigation of the satisfaction levels of the patients WHO have percutaneous coronary intervention with the health services
Aim: This study was conducted to determine the satisfaction level of patients who underwent percutaneous coronary intervention with health services. Methodology: The data of the descriptive cross-sectional study were collected at Maysan Heart Center between April 2022 and September 2022. The sample consists of 307 individuals. Data were collected with sociodemographic form and Patient Satisfaction Scale-III (PSQ-III). In the analysis of data, t-test and ANOVA tests were used in the analysis of descriptive statistics (number, percentage, mean, standard deviation) and quantitative data. Results: 64.2% of the participants were male, 30.6% were between the ages of 55-64, 81.4% were living in rural areas, 73% were married, 25.1% were primary school graduates, 49%, 2 of them were not working, 54.4% are middle-income. Of the patients, 43.6% had coronary artery insufficiency, 7.2% were smokers, 72.6% had never been to a hospital, 78.5% had never had an operation before, and 77.5% were specialist physicians. 78.2% of them stated that they waited less than 30 minutes at the center's outpatient reception, and 72.6% of them waited less than 1 week for the procedure. The mean total score of PSQ-III was 184.57±15.54. The satisfaction level of the male participants, those living in rural areas, primary school graduates, retirees, those working in public institutions, those with a high-income level, those without chronic diseases, those who smoked, those who had no previous hospital experience, and those who had not undergone any surgery, were higher than the other groups (p<0.05). Conclusion and Recommendations: According to the results of our study, the satisfaction level of the participants from the health services is high. Nursing care directly affects the satisfaction level. It can be suggested that sample practices affecting satisfaction in this center be shared with public institutions and organizations and supported. 2023, 112 pages Keywords: Percutaneous Coronary Intervention, Patient Satisfaction, Health Services
Kardiyovasküler hastalığın ön tanısı olarak obezitenin plazminojen aktivatör-inhibitör-1 ve adiponektin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
Obezite, kardiyovasküler hastalık (KVH), özellikle kalp yetmezliği ve koroner kalp hastalığı (KKH) geliştirme riskinin artmasıyla ilişkilidir. Obezite, dislipidemi, tip 2 diyabet, hipertansiyon ve uyku bozuklukları dâhil olmak üzere kardiyovasküler risk faktörlerine doğrudan katkıda bulunur. Bu çalışmada, kardiyovasküler hastalığın ön tanısı olarak obezitenin plazminojen aktivatör-inhibitör-1 ve adiponektin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Irak, Zi-kar şehrinde, İmam Hussain Eğitim hastanesinde hasta ve kontrol grubu oluşturularak ve her bir grupta yaşları 35-45 arasında değişen 50 hasta olmak üzere toplam 100 kişi ile gerçekleştirildi. Tüm bireylerden serum araştırması için kan örnekleri alındı. Kan serumu örneklerinde serum kolesterol, serum trigliserid, serum düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL), serum yüksek yoğunluklu lipoproteinler (HDL), serum çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL), serum trigliserid, serum plazminojen aktivatör inhibitör-1 ve serum adiponektin seviyeleri ölçüldü. Birinci ve ikinci grup karşılaştırıldığı zaman iki grup arasındaki farklar istatiksel olarak anlamlıdır. Sonuçlar, obezitesi olan hastalarda plazminojen aktivatör inhibitör-1 düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli derecede yüksek olduğunu gösterdi. Obez hasta grubunda ortalama serum adiponektin değerleri kontrollere göre önemli derecede düşüktü. Tüm sonuçlar temelinde, aşırı kilo ve obezitenin kalp yetmezliği ve koroner kalp hastalığı gibi kardiyovasküler hastalık gelişimi için güçlü risk faktörlerine sahip olduğu sonucuna varıldı. ANAHTAR KELİMELER: Obezite, Kardiyovasküler Hastalık, Plazminojen Aktivatör İnhibitörü-1, Adiponektin, Lipid Profili
Investigate the relationship between plasma levels of irisin, galectin-3 and cystatin-C in patients with cardiovascular disease in Iraq/Al-Anbar governorate
Patients with CVD were recruited for this study to examine the cut-offs, specificity and sensitivity of plasma levels of Irisin, Galectin-3 and Cystatin-C and the association between these indicators. 60 patients with a lower left ventricular ejection fraction (EF) by transthoracic echocardiography and another 40 patients (28 male, 12 female; mean age 48.55±10.08 year with a normal EF determined by transthoracic echocardiography as the control group) were analyzed. Compared to healthy controls, patients with CVD had higher plasma levels of Galectin-3 (p=0.002) and Cystatin-C (p=0.0023) and lower plasma levels of Irisin (p=0.0023). There was good sensitivity and specificity in the ROC curves for Galectin-3 (80 % and 90 %), Irsin (85 % and 94 %), and Cystatin-C (89 % and 97.4 %) as indicators of CVD. Age, body mass index (BMI), blood pressure, creatine kinase MB (CKMB), Aspartate aminotransferase (AST), Lactate dehydrogenase (LDH), total cholesterol (TC), triglycerides (TG), and LDL-cholesterol levels were significantly higher while HDL-cholesterol levels were significantly lower among groups of patients compared to the control group. The present results concluded that Irisin, Galectin-3 and Cystatin-C assessment can be employed as a CVD diagnostic tool in clinical practice in Iraqi population. Keywords: Cardiovascular disease, Irisin, Cystatin –C, Galectin-3
The relation of serum uric acid with a risk markers of cardiovascular disease patients
Purine metabolism terminates with the formation of uric acid as the last byproduct. The frequency of cardiovascular diseases linked to high levels of blood uric acid has recently increased (SUA). People with cardiovascular disease were studied to discover whether there was an association between their blood uric acid levels and a variety of biochemical indicators. A total of 150 individuals with thrombosis, ischemic heart disease (IHD), and cardiovascular disease (CVD) participated in the study. IHD and CVD patients with elevated uric acid, triglycerides, urea, and creatinine levels as well as normal HDL cholesterol levels. Blood tests revealed increased uric acid, glucose, cholesterol, triglycerides, urea, and creatinine in individuals with thromboembolism, but HDL values were lower in these patients. Hyperuricemia was shown to be linked to an increased risk of ischemic heart disease by logistic regression analysis (IHD). Thromboembolism and ischemic heart disease, for example, have been linked to hyperuricemia, and our findings support this conclusion.
Assessment of the effect of psychological factors on adult patients at risk of cardiovascular disease in tikrit city
Objective: To evaluate the effect of psychological factors on adult patients at risk of cardiovascular disease in the city of Tikrit. Methods: A descriptive study was conducted between December 2020 and December 2021 at Tikrit Research and Application Hospital (Tikrit Emergency Hospital) and Salah Al-Din General Hospital. 245 patients who met the sample criteria were included in the study. The data were collected face-to-face in the hospital, and the personal information form and the Psychological Factors Scale-Patient version were used to collect the data. SPSS package program was used in the analysis of the data. Skewness and kurtosis testing were used to determine the normal distribution of data. In the analysis of the data, number, percentage, arithmetic mean, t-test and ANOVA test were used. In the study, p< 0.05 confidence interval was used. Results: GHQ-28 total score is 54.66 ± 28.8. In this study, it was revealed that there was a statistically significant relationship between age, education level, body mass index, family history, presence of advanced malignant disease, patient's suffering from neurological diseases, alcohol use, smoking and psychological factors, and that there was a statistically significant relationship between gender and the sub-dimensions of anxiety, social dysfunction and depression in favor of women (p<0,05). Conclusion: Psychological factors have a high impact on the development of diseases with high mortality rates such as cardiovascular diseases. Nurses who are responsible for the protection and development of health can increase the knowledge level of the society with their trainings. The protection of community mental health is also very important in terms of preventing chronic diseases.
Tümör nekroz faktör beta A329G gen polimorfizmi ve akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişki
Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, dünyada en önemli morbibite ve mortalitenedenleri arasında yer almaktadır. Son çalışmalarda; aterosklerozun başlaması, gelişimive tamamlanması sürecinde enflamasyonun önemli işlevi olduğu bildirilmiştir. Bubilgiler doğrultusunda, birçok çalışmada enflamasyon belirteçleri, koroner kalphastalıklarının ve miyokard infarktüsünün bir göstergesi olarak araştırılmıştır. Tümörnekroz faktör-beta gibi bir çok sitokin, miyokard infarktüsü için yeni potansiyel riskfaktörü olarak araştırılmıştır. Bu çalışmada; acil servise göğüs ağrısı şikayeti ilebaşvuran ve miyokard infarktüsü tanısı konulan hastalarda tümör nekroz faktör-betaA329G gen polimorfizminin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya miyokard infarktüsü tanısı konulan 90 hasta (78erkek, 12 kadın) ve kontrol grubu olarak 78 sağlıklı birey (28 erkek, 50 kadın) dahiledilmiştir. DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti (High Pure PCR Template Preparationkit, Roche Diagnostic, Germany) ile yapılmıştır. Gen mutasyonları ise, Real-Time PCR(Light Cycler) ile saptanmıştır.Bulgular: Tümör nekroz faktör-beta A329G polimorfizmi ile miyokard infarktüsüarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Miyokard infarktüs' lühastaların % 42,2' sinde AG genotipi ve % 6,7'sinde ise GG genotipi saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada tümör nekroz faktör-beta A329G gen polimorfizminin miyokardinfarktüs' lü hastalarda genetik yatkınlığı olmadığı saptanmıştır. Bu çalışma, diğerçalışmalara ışık tutabilir ve tümör nekroz faktörün diğer polimorfizmleri araştırılarakdevam ettirilebilir.Anahtar sözcükler: Gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklar, miyokardinfarktüsü, sitokin, tümör nekroz faktör-beta
Yaşlı hipertansiflerde kardiyovasküler risk,d vitamini ve parathormon düzeyleriyle arteryel sertlik arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Arteryel sertlik; sigara içimi, hiperkolesterolemi, diabetes mellitus, hipertansiyon gibi bilinen aterosklerotik risk faktörlerinin artışı ve yaşlanmanın sonucu olarak meydana gelir. Bu çalışmada 65 yaş ve üstü hipertansif hastalarda kardiyovasküler risk, D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran esansiyel hipertansiyon tanısı olan 99 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak kronik bir hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 10 sağlıklı kişi alındı. 99 hastanın serum 25(OH)D ve parathormon düzeyleri belirlendi. Ana karotis arterin sistol ve diyastol sırasındaki çapları ultrasonografi eşliğinde ölçüldü. Çeşitli sertlik parametreleri belirlendi. Eş zamanlı sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri kaydedildi. Alınan kan örneklerinden 25(OH)D vitamini ve parathormon düzeyi ölçümleri yapıldı, kardiyovasküler risk dereceleri belirlendi. Kardiyovasküler risk derecesi, D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik indeksi düzeyleri karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda 25(OH)D ve parathormon düzeyleri ile karotis sertlik indeksi düzeyleri (p=0,240 25(OH)D düzeyleri ve karotis sertlik indeksi arası p=0,240, parathormon düzeyleri ve karotis sertlik indeksi arası p=0,901) karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Kardiyovasküler risk grupları arasında yüksek derece ek riski bulunan grupta (p=0,037) karotis sertlik indeksi anlamlı derecede yüksek saptandı.Sonuç: Yaşlı hipertansiflerde 25(OH)D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bu bizim çalışmamızdaki hipertansif hastaların tansiyonlarının kontrol altında tutulması için ilaç tedavisi altında olmalarından dolayı olabilir. 65 yaş ve üstü hipertansif hastalarda D vitamini düzeyleri ile arteryel sertlik arasındaki ilişkiyi, D vitamini replasmanının gerekliliğini anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. D vitamini eksikliğinin düzeltilmesinin arteryel sertliği önlemeye katılıp katılmadığını belirlemede daha fazla klinik ve deneysel çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
ST segment yükselmesi olan ve olmayan miyokart enfarktüslü hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi
Amaç: Koroner arter hastalarında yapılan takiplerde arteriyel sertliğin majör kardiyovasküler olayları (MACE) belirlemede klasik risk faktörlerinden daha güvenilir olduğu gösterilmiştir. Ancak arteriyel sertlik derecesinin akut miyokart enfarktüsündeki (MI) yeri konusunda veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada ST segment yükselmesi olan (STEMI) ve olmayan miyokart enfarktüslü (NSTEMI) hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi ve prognostik değerinin araştırılması amaçlandı.Metod: Çalışmaya akut miyokart enfarktüsü tanısı ile yatırılan 94 hasta (72 erkek, 22 kadın, yaş ortalaması 60,41±11,17) dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların 45'i STEMI ve 49'u da NSTEMI tanısı ile yatırılmıştı. Arteriyel sertlik invaziv olmayan TensioMed Arteriograf cihazı ile değerlendirildi.Bulgular: Arteriyel sertlik parametreleri NSTEMI grubunda STEMI grubuna göre daha yüksek saptandı, ancak nabız basıncı (p=0,007) dışında istatistiksel farklılık saptanmadı. On iki aylık izlemde 15 hastada MACE görüldü. ST segment yükselmesiz MI ve STEMI grupları arasında MACE gelişmesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Nabız basıncı ve kalp hızı MACE gelişen grupta istatistiksel anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla; p=0.012 ve p=0,024). Major kardiyovasküler olay gelişen hastalarda aortik nabız dalga hızı (aortikNDH), augmentasyon indeksi (aortikAix), sistolik alan indeksi (SAI), kalp hızı ve nabız basıncı daha yüksek, ejeksiyon fraksiyonu, dönüş zamanı (RT), diyastolik refleks alanı (DRA) ve diyastolik alan indeksi (DAI) ise anlamlı derecede daha düşük bulundu. Ancak MACE gelişiminde bağımsız göstergelerin aortikNDH, kalp hızı ve ejeksiyon fraksiyonu olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,001, p=0,036 ve p=0.047).Sonuç: ST yükselmesi olan ve olmayan MI hastaların arteryel sertlik parametreleri ve bir yıllık takipte MACE görülme oranları benzer bulundu. Bağımsız prognoz göstergesi olarak bulunan aortik nabız dalga hızının MI ile yatırılan hastalarda tekrar olay geçirme riskinin belirlenmesinde kolay ve güvenilir bir yöntem olabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Miyokart enfarktüsü, arteriyel sertlik, majör kardiyovasküler olay
Erken yaşda miyokard infarktüsü geçiren ailelerin çocuklarındaki risk faktörlerini araştırmak
Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar sıklıkla erişkin dönemde bulgu vermekle birlikte aterosklerozun çocukluk döneminde başladığı bilinmektedir. Çalışmamızdaki amaç genç yaşta Miyokard İnfarktüsü geçirmiş hastaların çocuklarındaki risk faktörlerini erken dönemde ortaya koyarak koruyucu önlemlerle hastalık riskini azaltmaktır.Olgu ve Yöntem: Bu çalışma prospektif, kesitsel ve vaka kontrollü bir çalışmadır. Çalışmaya yaşları 5-18 arasında değişen ve ailesinde genç yaşta Miyokard İnfarktüsü öyküsü olan 43 çocuk risk grubu olarak ve yaşları 5-18 arasında değişen ailesinde Kardiyovasküler Hastalık öyküsü olmayan 55 çocuk kontrol grubu olarak alınmıştır. Çalışmaya katılan çocuklardan 12 saatlik açlık sonrasında plazma kolesterol, VLDL, LDL, HDL, trigliserid, glukoz ve homosistein düzeyleri bakıldı. Ekokardiyografik değerlendirme yapıldı. Eş zamanlı olarak Elektrokardiyografi çekildi. 15 dakikalık dinlenme sonrası kan basınçları ölçüldü.Bulgular: Ekokardiyografik değerlendirmede risk grubu çocuklarda IVS değeri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. (P=0,003) Risk grubu çocuklarda ortalama Total Kolesterol:180,02 mg/dl, HDL:43,37 mg/dl, LDL:109,58 mg/dl, VLDL:61,7 mg/dl, Trigliserid:136,84 mg/dl olarak saptandı. Kontrol grubu çocuklarda ortalama Total Kolesterol:140,05 mg/dl, HDL: 40,13 mg/dl, LDL:84,78 mg/dl, VLDL:21,67 mg/dl, Trigliserid:90,85 mg/dl olarak saptandı.Ailesinde erken Miyokard İnfarktüsü hikayesi olan çocuklarda ortalama plazma homosistein düzeyi olmayan çocuklara göre daha yüksek bulundu. (P<0,001)Ailenin tükettiği yağ tipi ile Total Kolesterol, Trigliserid ve Vücut Kitle Endeksi arasında istatiksel ilişki saptandı. (sırasıyla P=0,028 ve P<0,001)Sonuç: Risk grubu çocuklarda aterosklerozun en önemli nedenleri arasında sayılan Total Kolesterol, LDL Kolesterol ve homosistein düzeyleri yüksek tespit edildi.
Fazla kilolu ve obez bireylerde düzenli egzersizin cilt kan akımı ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerine etkisi
Obezite çağımızın önemli sağlık sorunlarından biridir. Kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin artışına neden olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı hızlı bir şekilde artmaktadır. Sıklığının artmasının en önemli nedenlerinden biri fiziksel inaktivitedir. Obezite çeşitli mekanizmalarla vasküler endotelde, yapısal ve işlevsel bozukluğa neden olmakta ve ateroskleroz gelişimi ile sonuçlanmaktadır. Obezitenin sebep olduğu hipertansiyon, dislipidemi, hiperglisemi, insülin direnci, kronik inflamasyon gibi patolojiler endotel disfonksiyonu gelişiminde rol oynuyor olabilir. Son dönemde bir çok araştırmacı tarafından kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde egzersizin önemini gösteren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Tüm bu araştırmalar ve bulgular ışığında biz de çalışmamızda kardiyovasküler risk ve mikrodolaşım üzerine etkili olduğu düşünülen Nitrik oksit (NO) ve Omentinin kan değerlerini ve cilt kan akımındaki egzersize bağlı değişimleri incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada iki grup kullanılmıştır. Birinci grup (n=25) fazla kilolu ve obez tanısı almış gönüllülerden ikinci grup (n=28 ) sağlıklı kontrollerden oluşmuştur. Gönüllüler 3 ay süre ile haftada 5 gün, günde 60 dakika yürüyüş egzersizi uygulamışlardır. Program öncesinde ve program bitiminde gönüllü deneklerin kanlarında NO ve Omentin seviyelerine bakılmıştır. Ayrıca üst ekstremiteden lazer doppler flowmetry ile kan akımı ölçümü yapılmıştır. Egzersiz programı sonrasında serum omentin ve Nitrik oksit seviyelerinde artış tesbit edildi. Lazer doppler flowometre (LDF) ile değerlendirilen post okluziv reaktif hiperemi ye bağlı vazodilatasyonda egzersize bağlı artış saptandı. Bu çalışma ile egzersizin, obeziteye bağlı endotel disfonksiyonuna faydalı etkileri olabileceği ayrıca LDF ve omentin değerlerinin endotel disfonksiyonunu degerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.
Korumasız sol ana koroner darlığa stent takılan hastalarda 1 yıllık izlem sonuçları
Kardiyovasküler hastalıklar(KVH) dünyada en yaygın ölüm sebepleri arasındadır. Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastaların %5-10 kadarında LMCA lezyonu tespit edilmektedir. KABG, LMCA lezyonlarının eşlik ettiği koroner lezyonlarda standard tedavi olarak şekli olarak kabul edilmektedir.Ancak son yıllarda ilaç kaplı stentlerin kullanıma girmesi,teknik ve teknolojik imkanların artması,antiplatelet ajanların kullanımı ile mortalite ve morbiditede belirgin azalma gösterilmiş olup korumasız LMCA lezyonlarına stent takılması KABG e alternatif olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır.Çalışmamızın amacı; kliniğimizde 1 Ekim 2009-1 Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniverisitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter hastalığı tanısı ile koroner anjiyografi yapılan ve bu hastalar içerisinden LMCA kritik lezyonu olup bu bölgeye stent uygulanan hastaların SYNTAX ve EuroSCORE II skorlarını,klinik ve demografik verilerini tespit etmek, hastaları 1 yıllık takip boyunca mortalite, morbidite ve revaskülarizasyon ihtiyacı açısından takip etmek ve bunlarla ilgili verileri sunmaktır. Çalışmaya alınan 53 hastanın 18 (%33,3) i bayan 35 (%66,7) sı erkekti.Hastaların yaş ortalaması 63.3+12.4 yıldı.45 ( %84.9) hasta stabil koroner arter hastalığı, 8 ( %15.1) hasta NON-ST AKS(Akut Koroner Sendrom) tanısı almıştı. Ortalama EuroSCORE II i 1.97+2.0,ortalama Syntax skoru ise 23.0 + 7.34 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde hastane içi ve 6. ay gözlemlerinde herhangi bir advers olay yaşanmadı. 1 ( %1.9) hastada takibin 8. Ayında kardiyak ani ölüm gerçekleşti. Ayrıca 1 ( %1.9) hastada takibin 9. ayında restenoz gelişti. Geriye kalan 51 ( %96.2) hastada MACCE gelişmedi. Hastaların 7 ( %13.2) sine klinik takiplerinde endikasyon dahilinde ilk 6 aylık dönemde koroner anjiyografi yapıldı, hastaların hiçbirisinde restenoz gözlenmedi. Takibin 6.-12. aylar arasındaki döneminde 10 (% 18.9) hastaya kontrol anjiyografi yapıldı ve 1 hastada restenoz saptandı. Sonuç olarak LMCA lezyonu içeren koroner aterosklerozun standart tedavisi KABG olduğu halde; ilaç salınımlı stentlerin geliştirilmesi, restenoz oranlarında ve buna bağlı revaskülarizasyon ihtiyacındaki azalmalar, perkütan ve farmakolojik alandaki ilerlemeler sayesinde ULMCA lezyonlarına perkütan girişim giderek daha iyi sonuçlar vermektedir ve yaygınlaşmaktadır. Hastaya ait faktörler, anjiyografik faktörler ve teknik faktörler ele alınarak multidisipliner yaklaşım esas alınmalıdır.
Endoskopik tanıya dayalı helikobakter pilori pozitif hastalarda hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk değerlendirilmesi
AMAÇ: Helikobakter pilori enfeksiyonu dünyada en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardandır. H. Pilorinin, gastrik mukozadaki inflamasyona bağlı salınan mediatörlerin meydana getirdiği sistemik inflamatuar cevaba sekonder olarak gastrointestinal sistem dışında ek hastalıklara yol açabildiği öne sürülmektedir. H. Pilorinin gastrointestinal sistem dışında kardiyovasküler, hepatobiliyer hastalıklarda rolünün olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada H. Pilori'nin hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk ile ilişkisini karaciğer fibrozis skorlamaları ve kardiyak risk skorlamaları ile değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunan 205 hasta, H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunmayan 153 hasta ve H. Pilori negatif, hepatosteatoz bulunmayan 110 kontrol grubu birey retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların laboratuvar bulguları (AST, ALT, GGT, ALP, LDH, T. Bilirubin, D. Bilirubin, serum albumin, lipid profili, hemogram), vücut kitle indeksi, H. Pilori biyopsi ve USG görüntüleme sonuçları kaydedildi. Sonuçlara göre kardiyak (Framingham, PAİ) ve karaciğer fibrozis (FİB4, APRI, NFS) skorları hesaplanarak grupların karşılaştırması yapıldı. BULGULAR: Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre VKİ, kilo, yaş, anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre Glukoz, AST, ALT, ALP, GGT, LDH, T. Kolesterol, Trigliserit, LDL, WBC, Hemoglobin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.05). PAİ, Framingham, FİB4, APRI, NFS skorları H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). SONUÇ: Yaptığımız çalışmada ve aldığımız örneklemde H. Pilori'nin gerek NAYKH gerekse de karaciğer fibrozisi açısından bir risk faktörü olmadığı düşünülmüş, bunun aksine NAYKH'ın kardiyak riskle ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda yapılabilecek daha kapsamlı ve yeni çalışmalar bu konunun gerçek potansiyelini daha net ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Helikobakter pilori, Hepatosteatoz, Kardiyak Risk.
İrritabl barsak sendromlu hastalarda kardiyak risk ve antropometrik ölçümlerin değerlendirilmesi
Giriş: İrritabl barsak sendromu(İBS); karın ağrısı, karında rahatsızlık hissi, dışkılama sıklığında ve dışkı şeklinde değişiklikler ile karakterize, herhangi bir organik patolojinin saptanamadığı, en yaygın gastrointestinal sistem bozukluklarından biridir. Bununla birlikte, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre 2016 yılında, tüm ölümlerin yaklaşık %31'i, yani yaklaşık 17,9 milyon kişi, kardiyovasküler hastalıklara bağlı yaşamını yitirmiştir. Ayrıca bilinen bir kardiyovasküler hastalığı olmayan 30'lu yaşlardaki bireylerde, ömür boyu genel kardiyovasküler hastalığa yakalanma riski %50'ye yaklaşmaktadır. Bu çalışmada İrritabl barsak sendromu tanılı hastalarda, kardiyak risk faktörlerinin ve bazı antropometrik ölçümlerin normal vaka grubu ile karşılaştırılması planlandı. Materyal-Metod: Çalışmaya Roma-IV tanı kriterlerine göre İBS tanısı alan 100 hasta ve herhangi bir sistemik hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan benzer yaş ve cinsiyette olan 100 kontrol grubu vaka dahil edildi. Hasta grubunun ve kontrol grubunun yaş, cinsiyet, boy, kilo, ofis kan basıncı ölçümü, bel çevresi ölçümü, vücut kitle indeksi, lipit paneli, açlık kan şekeri, açlık insulin değerleri kaydedildi. Bireylerin mevcut verileri ile HOMA-IR(İnsülin Direnci), Plazma Aterojenite İndeksi(PAİ), Visseral Adipozite İndeksi(VAİ), Vücut Şekil İndeksi(ABSI), Framingham risk skoru, SCORE risk skoru, PROCAM risk skoru hesaplandı ve sonuçların hasta-kontrol grupları arasında karşılaştırılması yapıldı. Bulgular ve Sonuç: İBS tanılı hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bel çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, açlık insülin, HOMAIR, Visseral adipozite indeksi (VAİ), Vücut Şekil İndeksi (ABSI), Framingham risk skoru puanı, Framingham skoruna göre hesaplanan 10 yıllık kvh gelişme riski yüzdesi, SCORE risk puanı, PROCAM risk puanı, PROCAM skoruna göre hesaplanan 10 yıllık kvh gelişme riski yüzdesi sonuçları anlamlı bulundu(p<0,05). Anahtar Kelimeler: İrritabl Barsak Sendromu, Kardiyovasküler Hastalıklar, Kardiyak Risk Skorlama, Antropometrik ölçümler
Biventriküler pace maker implante edilen hastalarda dissenkroni ile miyokardiyal fibrozis belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET Biventriküler Pace maker İmplante Edilen Hastalarda Dissenkroni İle Miyokardiyal Fibrozis Belirteçleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Amaç: Kalp yetersizliğinde bazı hastalarda görülen dissenkroni sol ventrikülde ciddi myokardiyal yüklenmeye ve yeniden şekillenmeye neden olmaktadır. Bu etkiler sebebiyle oluşan miyokardiyal fibrozisin kalp yetersizliğinin progresyonundan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT) ile sol ventriküler dissenkroninin düzeltilmesi hedeflenmektedir. Bunun sonucunda miyokardiyal yüklenme ve yeniden şekillenmenin düzeltilmesinin miyokardiyal fibrozis gelişimini engelleyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, KRT uygulanan kalp yetersizliği hastalarında miyokardiyal fibrozis belirteçlerini ve bu belirteçlerle dissenkroni arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya optimal tıbbı tedaviye rağmen fonksiyonel kapasitesi New York Heart Association (NYHA) sınıf II-IV olan, ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤ % 45 ve QRS süresi ≥120 msn olan 51 hasta (27 erkek, 24 kadın, ortalama yaşları (63,3±10,5)) dahil edildi. Hastaların KRT öncesi ve 6 ay sonrası elektrokardiyografi (EKG), 6 dakika yürüme testi, M-mod, B-mod ve renkli Doppler teknikleriyle ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Ayrıca serum örneklerinde miyokardiyal fibrozis beliteçleri olarak Tip I Kollajen C-Terminal Propeptit (PICP) ve Tip I Kollajen C-Terminal Telopeptit (ICTP) düzeyi ile PICP/ICTP oranı bakıldı. Miyokardiyal fibrozis belirteçleri ile EKG'deki QRS süresi ve ekokardiyografideki dissenkroni parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: KRT sonrası 6. ayda dissenkroni göstergelerinden QRS süresinin kısaldığı (p=0.0001) ve 6 dakika yürüme mesafesinin arttığı (p=0.0001) gözlendi. Kollajen döngüsünün sentez ürünü olan PICP düzeyi KRT öncesi 560,2±300,4 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 476,9±285,8 µg/L ölçüldü (p=0,004). Kollajen döngüsünün yıkım ürünü olan ICTP düzeyi ise KRT öncesi 15,0±11,5 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 16,6±9,0 µg/L ölçüldü (p=0,173). PICP/ICTP oranı KRT öncesi 79,7±10 iken KRT sonrası 6. ayda 37,1±32,8 olarak bulundu (p=0,0001). Ayrıca KRT sonrası ekokardiyografideki dissenkroni parametrelerinin (septum-posteriyor duvar hareket gecikmesi (SPDHG), interventriküler mekanik gecikme (IVMG) ve aortik preejeksiyon süresi) anlamlı olarak düzeldiği gözlendi. Bununla birlikte mitral yetersizliği (MY), sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) ve sol ventrikül sistol sonu çapında (SVSSÇ) azalma, EF' de ise anlamlı artma olduğu saptandı. PICP düzeyi ve PICP/ICTP oranı ile EF arasında negatif yönlü bir ilişki saptanırken (p=0.008, r= -0.37) PICP düzeyi ile intraventriküler dissenkroni parametrelerinden biri olan SPDHG arasında ise pozitif yönlü bir ilişki tespit edildi (p =0,039, r= 0.29). Ancak ICTP ve PICP/ICTP oranı ile diğer dissenkroni parametreleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları KRT'nin sol ventriküldeki dissenkroniyi azalttığını, buna paralel olarak ta miyokardiyal fibrozis belirteçlerinde olumlu değişikliklere yol açtığını göstermektedir. Sol ventrikül üzerindeki mekanik stresin azalması ve buna bağlı yeniden şekillenmenin geri döndürülmesi kardiyak fibrozisi engellemedeki önemli mekanizmalardan biri olabilir. Anahtar kelimeler: Kardiyak resenkronizasyon tedavisi, dissenkroni, miyokardiyal fibrozis
Sağlıklı görünen kişilerde; kardiyovasküler hastalık risk faktörleri bilgi düzeyi ölçeğinin kardiyak incelemelerle birlikte değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada üniversitemiz bünyesinde çalışan sağlıklı görünen katılımcılarda kardiyovasküler sistem hastalık farkındalıkları ve 10 yıllık kardiyovasküler hastalık gelişme riski hesaplanıp nabız dalga hızı (NDH) ile arasındaki ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, üniversitemiz bünyesinde çalışan ve örnekleme çıkan 192 gönüllü katılımcı ile yapılmıştır. (89 erkek, 103 kadın, yaş ortalaması 45,3 ± 8,0). Katılımcıların farkındalığı kardiyovasküler hastalık risk farkındalığı bilgi düzeyi ölçeği (KARRİF-BD) ile 10 yıllık kardiyovasküler sistem hastalık gelişim riski ise Framingham risk skoru ile değerlendirildi. NDH değerleri invaziv olmayan arteriografi cihazı ile değerlendirildi. Bulgular: Katılımcıların ortalama yaşı 45,3 ± 8,0 yıl,% 53,6' sı kadın, % 62'si doktora mezunu, %13,5'i obez , ortalama KARRİF-BD puanı 20,4 ± 4,0, ortalama Framingham skoru 6,9±5,6 ve NDH ortalama 7,9±1,5 idi. NDH hem Framingham skoru hem de KARRİF-BD ile ilişkili olduğu bulundu (sırasıyla p<0.001,p=0.009). Ayrıca Framingham skorunun, vücut kitle indeksi, açlık kan şekeri, LDL-K, total kolesterol, Trigliserit, high sensitive C-reaktif protein (Hs-CRP) ve Vitamin D3 seviyeleri ile pozitif yönde HDL-K değerleri ile negatif yönde korelasyonu saptanmıştır. Framingham skoru arttıkça NDH değerleri artmakta idi (p=0.002). En yüksek KARRİF-BD skoru 10 yıllık Framingham risk skoru >20 olan katılımcılarda saptandı (p=0.024). Sonuç: Çalışmamızın bulgularına göre Framingham risk skoru, NDH ve kardiyovasküler hastalık risk farkındalığı bilgi düzeyi ölçeği skoru arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır. Bu sonuçlar kronik hastalıklara karşı birincil korunma için farkındalığın pratiğe yeterince aktarılmadığını ortaya koymaktadır. Birinci basamağa başvuran bilinen kardiyovasküler hastalık veya risk faktörü olmayan sağlıklı bireylerde koruyucu hekimlik adına farkındalığın arttırılması ve uygulamaya dönüştürülmesi için daha fazla gayret gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: KARRIF-BD skoru, Framingham skoru, Nabız Dalga Hızı,
Affecting factors on physical activity in patients after cardiac surgery
The heart and blood vessels make up the cardiovascular system. Heart and blood vessel problems known as cardiovascular diseases (CVD) include coronary heart disease, cerebrovascular disease, and congenital heart disease. The most common cause of mortality and disability worldwide is cardiovascular disease (CVD), and this trend is likely to continue. The cardiovascular system is susceptible to a wide range of issues, including endocarditis, rheumatic heart disease, and irregularities in the conduction system. Although CVD may directly result from a variety of etiologies, including rheumatic fever that causes valvular heart disease and emboli in patients with atrial fibrillation that result in ischemic stroke, addressing risk factors associated with the development of atherosclerosis is crucial because it is a common factor in the pathophysiology of CVD. Drug treatment, physical activity, good eating, and heart surgery are the mainstays of CVD treatment. As the number of ways to treat CVD has grown quickly, cardiac surgery has become less invasive, and deaths from CVD have gone down. The time after surgery can be hard. Physical and mental problems and symptoms, such as pain, anxiety, depression, the inability to move, breathing problems, not getting enough sleep, and feeling tired, can lower the quality of life and make it harder for the body to work. Adequate, regular physical exercise lowers the risk of subsequent cardiac events, hospitalizations, symptoms, sadness, anxiety, and enhances quality of life. Physical activity after cardiac surgery helps individuals recover, whereas inactivity can impair recovery. Even though physical exercise following heart surgery is crucial for avoiding negative outcomes, postoperative patient participation in physical activity has typically been insufficient. This study was conducted at Ibin AL-Bitar hospital for cardiac surgery. 300 patients after cardiac surgery (185=Male and 115=Female) range of their ages (18-75) years voluntarily participated in the study. Participants were selected from surgical wards in the Ibin Al-Bitar hospital for cardiac surgery during first week postoperative. Patients were evaluated with Short-Form International Physical Activity Questionnaire (SF-IPAQ), Short Form-36 health survey (SF-36), Visual Analogue Scale (VAS), pain catastrophizing scale (PCS), Tampa scale for kinesiophobia (TSK-11), Dyspnea-12 questionnaire (D-12), Pittsburgh sleep quality index (PSQI), cardiac depression scale (CDS), fatigue severity scale (FSS), 6-minute walking test (6MWT) are used as outcome measurements. All of the patients completed scales and tests during the first week postoperatively. In statistical analysis, there was a statistically significant association between the SF-IPAQ score and type of physical activity, day of assessment after surgery, VAS score (at rest and at activity), PCS, PSQI, FSS, TSK-11, D-12, CDS, 6MWT and physical functioning subscale of SF-36, P-value < 0.001. In this study we aimed to determine affecting factors on physical activity after cardiac surgery. We found that fatigue, kinesiophobia, sleep disorders, depression, dyspnea, pain and pain catastrophizing negatively affected physical activity in post-surgery cardiac patients. Also, we observed that improvement in functional capacities and qualities of lives lead to enhanced in the physical activities. December 2022, 81 pages. Keywords: Cardiovascular diseases, cardiac surgery, physical activity, pain, functional capacity, kinesiophobia, fatigue, quality of life.
Akut miyokard infarktüsü geçiren hastalarda planlı taburculuk eğitiminin sağlık bilgi ve inançlarına etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, planlı taburculuk eğitimi verilen ve verilmeyen akut miyokard infarktüsü (AMI) geçiren hastalar arasında kardiyovasküler hastalık risk faktörleri bilgi düzeyleri, ilaç tedavisine uyum, diyete uyum ve bireysel izlem hakkındaki inançlar yönünden fark olup olmadığını değerlendirmek amacıyla deneysel randomize kontrollü olarak yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini, koroner yoğun bakım ünitesi ve kardiyoloji servisinde Eylül 2016 - Aralık 2017 tarihleri arasında yatan, araştırmanın örneklem seçim ölçütlerine uyan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 100 AMI geçiren hasta oluşturdu. Hastalar rastlantısal örnekleme yöntemi ile girişim (n=50) ve kontrol (n=50) grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Girişim grubuna planlı taburculuk eğitimi yapıldı. Her iki grup ile bir ay ara ile iki görüşme yapıldı. Araştırmanın verileri; Hasta Bilgi Formu, İlaca Uyum Hakkındaki İnançlar Ölçeği (İUHİÖ), Diyete Uyum Hakkındaki İnançlar Ölçeği (DUHİÖ) ve Bireysel İzlem Hakkındaki İnançlar Ölçeği (BİHİÖ) ve Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği ile toplandı. Bulgular: Birinci görüşmede girişim ve kontrol grubunda İUHİÖ, DUHİÖ, BİHİÖ yarar ve engel alt boyut puanları ile KARRİF-BD benzer bulundu. İkinci görüşmede; kontrol grubuna göre girişim grubunda İUHİÖ yarar alt boyut puanlarının arttığı, engel alt boyut puanlarının ise azaldığı, DUHİÖ yarar alt boyut puanlarının daha yüksek olduğu, BİHİÖ yarar alt boyut puanlarının artarken engel alt boyut puanlarının azaldığı ve KARRİF-BD arttığı belirlendi. Sonuçlar: Buna göre; AMI geçiren hastalara verilen planlı taburculuk eğitimi kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyini, ilaç tedavisine uyumu, diyete uyumu ve bireysel izlem hakkındaki inançları olumlu yönde etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Akut miyokard infarktüsü, taburculuk eğitimi, ilaca uyum, diyete uyum, KARRİF-BD.