Karşılaştırmalı hukuk
118 theses under this subject heading
Roma hukukunda condictio causa data causa non secuta ve Türk hukukuna etkileri
Roma Hukuku'nda, Modern Kıta Avrupası Hukuku ve Türk Hukuku'nun aksine açıkça bir borç kaynağı olarak iade konusunu düzenleyen genel bir sebepsiz zenginleşme kuralı ve kavramı bulunmamaktadır. Roma Hukuku'nda sebepsiz zenginleşmeden doğan uyuşmazlıklar condictio adı verilen davalar (actio) ile çözüme ulaştırılmıştır. Condictiolar çeşitli türlere ayrılmaktadır. Condictio causa data causa non secuta, gerçekleşmesi beklenen bir amaç uğruna verilen şeyin, amacın gerçekleşmemesi sebebiyle iadesinin sağlanmasına ilişkin condictio türüne verilen isimdir. Condictio causa data causa non secutanın oluşum süreci ile Roma Hukuku'nda kabul edilen sert sözleşmeler sisteminin esneklik kazanma süreci birbiri ile sıkı sıkıya bağlantılı ilerlemiştir. Condictio causa data causa non secutanın, özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak önemi Roma Hukuku'nda her türlü sözleşmeden doğan hakkın dava (actio) ile talep edilebilir olmaması gerçeğinden doğmuştur. TBK. m. 77 ve devamında sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK. m. 77/II hükmünde yer alan gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme türü asıl olarak Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının günümüzdeki yansımasını bulmuş halidir. Türk Hukuku'nda gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme taleplerine ilişkin uygulanma alanları ile Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının uygulanma alanları çeşitli noktalarda kesişmektedir.
Bangladeş medeni hukukunun gelişimi ve İslam hukuku açısından değerlendirilmesi
Hukuk, toplumda barış ve refahın sağlanması için kurulmuş olan sistemlerden biridir. Tezimizde inceleme konusu yapacağımız Bangladeş dünya haritasında küçük bir ülke olmasına rağmen, 160 milyon nüfusunun % 90.4'ü Müslüman ülkedir. Bangladeş'in medeni hukuk kanunlarında Müslüman halklara yönelik kanunlar uygulanmaya devam etmektedir. Bu çalışmamız Bangladeş'te yürürlükte olan medenin hukukun tarihsel gelişimi ve İslam hukukuna göre değerlendirilmesi için hazırlanmıştır. Bu çalışmada, Bangladeş'in siyasi ve coğrafi yapısı, dini nüfusu ve İslamlaşması hakkında genel bilgiler verildikten sonra Bangladeş'teki hukuk sisteminin tarihsel gelişimi dönemler halinde incelenmiş ve Bangladeş'teki medeni hukuk sistemi İslam hukuku açısından değerlendirilmiştir.
زواج الصغير وطلاقه في الفقه الإسلامي وقانون الأحوال الشخصية العراقي (دراسة مقارنة)
The importance of this study comes from the fact that it addresses the most important issues of the Islamic society, it is the issue of child marriage and divorce, and its great impact on protecting the family from moral deviation and loss, and providing psychological and spiritual security for family members. The study aimed to know the judgements of child marriage and divorce in Islamic jurisprudence and Iraqi law, especially most of new jurists permitted the marriage of a young man or girl under puberty. The study also aimed to determine the legal age for marriage, as well as determining the punishment for legal violations in this matter in the Iraqi personal status law and methods of treatment. The researcher followed the descriptive, analytical and comparative approach between what came from the provisions of Sharia in the marriage and divorce of minors, and the effective Iraqi Personal Status Law No. 188 for the year (1959), and eliciting the appropriate opinion of custom, interest, and the spirit of Sharia, and one of the most important findings of the study. The validity of the minor's marriage contract with the consent of his guardian, whether he is discerning or not, according to Islamic law. Contrary to what came from the Iraqi legislator, who stipulated that the young person reach fifteen years of age, and that is only after the approval of the judge. As well as the agreement of the Sharia and the law on the age (eighteen) of age is the appropriate age for marriage. As for the divorce of a minor, it does not count as such according to the majority of scholars, unlike the Hanbalis, who said that the divorce of a discerning boy is valid. As for the issue of forcing a minor to marry or divorce, Sharia has forbidden it, and the Iraqi legislator has set a punishment for that as well. Keywords: Jurisprudence(Fiqh), Child Marriage, Child Divorce, Minor, Iraqi Law.
التوافق الفقهي بين الإمام الشافعي والإمام أبي يوسف (دراسة فقهية مقارنة)
This thesis aimed at studying the jurisprudential agreement between Imam Abu Yusuf (d. 182 AH) and Imam Al-Shafi'i (d. 204 AH); To know the issues on which they agreed, and to explain that jurisprudential agreement does not require the unification of the approach in deriving rulings, and considering the evidence, and that the jurisprudential dispute between the imams is based on evidence and devoid of fanaticism and self-defense, Despite the fact that the two imams are from two different schools of jurisprudence: namely hadith and opinion, and the disagreement between these two schools is well-known, they agreed on a number of jurisprudential issues, and the study sought to extract and study them. To achieve this goal: the historical descriptive approach was followed when studying the biographical and scientific biographies of the two imams, and the comparative descriptive approach when studying the issues agreed upon, and the scholars who agreed with the two imams, then the most correct opinion was mentioned, The findings of the study are the following: That many of the issues on which the jurists agreed despite the difference in their schools and approaches, is due to their commitment to the principles of the general Sharia, and this explains the agreement of the two imams Abu Yusuf and Al-Shafi'i despite the fact that they are from two different schools. And that most of the issues on which the two imams agreed were based on taking into account the most general precaution, and the easiest and lightest for people, and what is in agreement with the spirit of the law and the era, such as: The permissibility of a woman giving her husband from the zakat of her money, and the permissibility of pregnant and breastfeeding women to make up for fasting without expiation, whatever the reason for breaking the fast, The approach of the two imams in most of the fatwas was distinguished by pursuing the public interest, legislative wisdom, and the general purposes of the Sharia, and their reliance on peremptory and general legal evidence, which added to their jurisprudence richness and diversity, and two personalities of judgment that had a great impact on the Hanafi and Shafi'i jurisprudence. Keywords: Jurisprudence. Abu Youssuf. Shafi'i. Jurisprudential Agreement. Comparison.
Taşınmaz rehni : Irak ve Türkiye karşılaştırması
Tez konumuz, Türk ve Irak Hukuku arasında taşınmaz rehni konusuyla ilgili, karşılaştırmalı bir çalışmadan ibarettir. Her iki hukukta birbirinden farklı hukuk sistemleri uygulanmaktadır. Türk hukukunda İsviçre hukuk sistemi kabul edildiği halde, Irak hukukunda Mısır dolayısıyla Fransız hukuk sistemi kabul edilmiştir. Taşınmaz rehni konusunda da her iki hukuk sistemi arasında mevcut olan bazı farklılıklar kendini göstermektedir. Herşeyden önce iyi niyet Türk hukukuna göre bir ilke olarak kabul edildiği halde, Irak hukukunda, Fransız hukukunda olduğu gibi, bir ilke olarak değil, bazı maddelerde münferit bir unsur olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Türk hukukunda taşınmaz üzerinde bulunan kalıcı inşaat ve fidanlar ilke olarak üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetine girer (bütünleyici parça ilkesi uyarınca). Buna karşılık, Irak hukukunda taşınmaz üzerinde bulunan inşaat ve fidanların mülkiyetinin taşınmazın mülkiyetine tabiiyeti bir ilke olarak değil, bir karine olarak kabul edilmektedir. İki hukuk sistemi arasında bulunan farklılıklar önemli sonuçlara yol açmaktadır. Bu tezeden Hedefim Irak ve Türkiye Taşınmaz Rehin kunusunda Farkları çıkarmak. Anahtar Kelimeler: Taşınmaz, Mülkiyet, Rehin, İpotek, Taşınmaz Rehni Sözleşmesi.
Ortaklığın giderilmesi davası: Irak ve Türkiye karşılaştırması
Irak Medeni Kanunu esas olarak Fransa'da hukuk eğitimi almış ve Mısır Medeni Kanunu'nun da temel tasarımcısı olan Abdürrezzak Ahmed el Senhuri (1895-1971) tarafından hazırlanmıştır. Mısırlı ünlü bir hukukçu olan el Senhuri, 1943 yılında, kapsamlı bir medeni kanun hazırlatılmak üzere dönemin hükümeti tarafından Irak'a davet edilmiştir. Irak hukukçular komitesinin başkanı olarak neredeyse on yıl çalışmış, Mısır Medeni Kanunu'nubir model olarak kullanarak, Irak Medeni Kanunu olacak taslağıhazırlamıştır.Irak Medeni Kanunu 8 Eylül 1951'de kabul edilmiş ve iki yıl sonra 8 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Irak Medeni Kanunu, özellikle Mısır ve Fransız Medeni Kanunlarının etkisinde hazırlanmıştır. İslami unsurlar içeriyor olsa da genel yapısı ve esas olarak Kıta Avrupası Hukuku'na dayanmaktadır. Bu nedenle model olarak, Mısır, Fransa ve Etiyopya gibi ülke hukuk sistemleriyle; yasal teoriler olarak ise, İspanya, İtalya ve Louisiana eyaletinin hukuk sistemleriyle benzerlikler taşımaktadır. Irak Medeni Kanunu giriş kısmı, iki ana bölüm ve her bir bölümde iki kitap olmak üzere toplam 4 kitaptan oluşmaktadır. Kanunda toplam 1383 madde düzenlenmiş bulunmaktadır.Giriş kısmında, kanunun geri kalan kısmı boyunca uygulama alanı bulan tanımlara ve genel ilkelereyer verilmiş,Birinci bölümde sözleşmelere, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme gibi konulara, İkinci bölümde mülkiyet, sahiplik ve ayni haklara genel olarak yükümlülüklere ve alt öğelere yer verilmiştir. Tez çalışmamız bir giriş ve İki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tez konusunun takdimi, önemi ve kapsamındankısaca bahsedilmiştir. Birinci bölümde Türk hukukunda ortaklığın giderilmesi davasına, İkinci bölümde ise, Irak hukukunda ortaklığın giderilmesi davalarına ve bununla ilgili olarak ortakların hakları, görevli mahkeme ve ortaklığın sona ermesi gibi konulara değinilmiştir.Çalışmamızda her iki hukuk sistemi arasında, benzerlikler ve farklılıklar ortaya konulmuş ve her iki hukuk sistemi ile ilgili görüşler sunulmuştur. İncelemelerimiz sırasında vardığımız kanaatleretoplu bir şekilde çalışmamızın sonuç kısmında yer verilmiştir. Bu tezeden Hedefim Irak ve Türkiye Ortaklığın Giderilmesi Davası kunusunda ortak benzelikleri çıkarmak. Anahtar Kelimeler: Medeni Kanun, Mülkiyet, Müşterek mülkiyet, Ortaklıktan çıkarılma, Ortaklığın giderilmesi davası, taşınır ve taşınmaz mülkiyeti, miras,
Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin sona ermesi: Irak ve Türkiye karşılaştırması
Bu tezin birbirine sınır komşusu olan iki ülkenin, Türkiye ve Irak'ın konut ve çatılı işyeri kiralama usulünde birbirlerine benzer noktaları ve farklı yönlerini ortaya çıkarmak amacıyla yazılmıştır. Coğrafi olarak çok yakın olsalar da iki ülkenin hukuk sistemleri farklıdır. Bunun sebebi ise her iki ülkenin başka ülkelerin hukuk sistemlerinden faydalanmış olmasıdır. Örneğin, Türkiye, İsviçre Hukuk Sistemini baz alırken, Irak Fransa'nın hukuk sistemini uygulamaktadır. Türkiye'deki sistemde konut ve işyeri kiralanmasının sonlanması için fesih bildiriminden yararlanılabilir. Buna ek olarak, kiralayanlar dava yoluyla kendi haklarını savunabilirler. Kiralama yapılmadan önce sözleşme kiracı ve kiraya veren arasında kurulur. Kiralamanın sonlanması için bu sözleşme kurallarına göre hareket edilmesi gerekir. Irak'ta uygulanan sistemde ise mülk sahibi, sözleşme kurallarına göre sahip olduğu hakları kullanmakta özgürdür. Her iki ülkenin farklı sistemler uyguluyor olması, sonuçlarında da farklılık göstermesi anlamına gelmektedir. Bu tez iki ülkenin mülk kiralama konusunda kanunlar doğrultusunda uygulanan sistemleri kıyaslamaktadır.
Ticari işletme kavramı ve korunması
Bu çalışmada öncelikle ticaret hukukunun Türk Hukuku'nda ve Karşılaştırmalı Hukuk'ta dayandığı temel esaslar incelenmiş (ticari iş, ticari hüküm, tacir esası), ardından ticari işletme örneklerine yer verilmiş, ticari işletmenin bütünlük ilkesine ticari işletmenin hukuki işlemlere konu olması bağlamında değinilmiş ve bu genel açıklamalardan sonra tezin ağırlık noktasını teşkil eden ticari işletmenin bir bütün olarak ve tekil unsurları yönünden (örneğin malvarlığı), yine kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde muhasebe düzeninin denetlenmesi, rekabetin kötüye kullanılmasına mâni olunması, ticari sırların muhafazası ve iflasa sürüklenmesine karşı alınabilecek tedbirler marifetiyle korunması incelenmiştir.
Sözleşme hukukunda koşul
Eski ve köklü bir hukuki kavram olan koşul, gelecekte gerçekleşmesi belirsiz olayların hukuki işlemin sonuçlarına tesir etmesini sağlar. Koşulun geleceğe ilişkin olmasının sonucu olan belirsizlik, kavrama hususi yapısını kazandırır. Koşul, doğurduğu hukuki sonuçlar bakımından geciktirici ve bozucu koşul ayrımına tâbi tutulur. Taraf iradeleriyle geciktirici koşul olarak belirlenen olayın gerçekleşmesi, hukuki işlemin hüküm doğurmaya başlaması sonucunu ortaya çıkarır. Taraf iradeleriyle bozucu koşul olarak belirlenen olayın gerçekleşmesi ise hukuki işlemin etkisinin sona ermesine sebep olur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uyarınca, kural olarak koşulun gerçekleşmesi ileriye etkilidir. Bozucu koşulun gerçekleşmesi, iade yükümlülüklerinin doğmasına neden olabilir. Koşulun gerçekleşmesinden önceki dönem, koşulun gerçekleşmesi ve gerçekleşmenin hukuki sonuçları, farklı hukuk sistemlerinde değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumlar, farklı hukuki uygulamaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Çalışmamızda sözleşme hukukunda koşul, koşul kurumunun tarihi gelişim süreciyle birlikte, Türk/İsviçre hukukunda ve uluslararası hukuk uyumlaştırma metinlerinde (PICC, PECL ve DCFR) ele alınma şekilleri bakımından incelenmiştir.
Bilirkişilerde yetkinlik ve yeterliliklerin değerlendirilmesi
Bilirkişilerde Yetkinlik Ve Yeterliliklerin Değerlendirilmesi Bilirkişiler, hukukun uygulanması ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında yargılamada etkin rol oynayan, kendi uzmanlık alanlarında yetkin ve yeterli olarak adalet sistemine yardımcı olan uzman kişilerdir. Bilirkişilerin alanında uzman olmaları ve bu uzmanlığa hakim olabilme becerisi hukukun uygulanmasında büyük öneme sahiptir. Bilirkişilik sisteminin genel tanımı ile birlikte, bilirkişilerin hukuk sistemimizde ve diğer hukuk sistemlerinde yetkin ve yeterli olma şekil ve esasları çalışmamızda incelenmektedir. Adli bilimler ve bilirkişilik sisteminin birbirleriyle ilişkisi, bu ilişkinin önemi ve yargılamaya etkilerinin ortaya konması hedeflenmektedir. Çalışmamızda, bilirkişilik ve bilirkişi kavramlarını genel hatlarıyla incelenmiştir. Yetkinlik ve yeterlilik kavramlarının hukuk sistemimizdeki karşılığı ortaya konmuş, ve karşılaştırmalı hukukta ele aldığımız diğer ülke modelleri ile karşılaştırılmıştır. Ulusal ve uluslararası yetkili kurum ve kuruluş raporları, kanunlar, bilimsel araştırmalar ile birlikte güncel yüksek yargı kararları ele alınarak ülkemiz hukuk sistemi içerisinde bilirkişilerin yetkinlik ve yeterlilikleri değerlendirilmiştir. Uygulamada aynı uzmanlık ve özel bilgi konusunda alınan farklı bilirkişi raporlarının farklı sonuçlar verdiği, inceleme yapan bilirkişinin uzmanlığının yeterli olup olmadığının belirli bir standarta bağlanamadığı, bilirkişilik kurumlarının her birinin kendine has ve birbirlerinden farklı kurallarla çalıştığı, bilirkişiliğe kabul, atama ve değerlendirilme esaslarının yetersiz olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu eksikliklerin yargılama sürelerini uzattığı ve beklenen yararın sağlanamdığı görülmüştür. Tüm bu incelmeler sonucu ulaşılan bilgiler ışığında bilirkişilerin yetkin ve yeterli olmaları konusunda belirli bir bilimsel standart ölçünün oluşturulmasının, bu standartın tek bir elden yürütülerek ülke geneline yayılmasının önemi ve gerekliliği ortaya konmuştur. Anahtar Sözcükler: Bilirkişi, Adli Bilimler, Yetkinlik, Yeterlilik, Karşılaştırmalı Hukuk
Suç karineleri ve ilgili yenilikler İslam hukuku ve beşeri hukuk açısından karşılaştırmalı inceleme
Hakikat; adaletin inceleme ve delillendirme suretiyle ulaştığımız yitik yanıdır. İslam hukuku; üzerinde anlaşmazlık bulunan olaylara dair çeşitli emare ve delillerden hareketle çıkarımda bulunulmuş bazı araçları, hükümleri yoluyla irdelemiştir. Bu araçlar, karineler ismiyle bilinmekte olup karineler bir şeye, o şeyde kullanılmaksızın delalet eder. Bir diğer ifadeyle karineler, bilinenden hareketle bilinmeyen hakkında çıkarımda bulunulmasını sağlayan delillerdir. İslam hukukçuları nezdinde karine; ortaya çıkarılması istenen duruma eşlik eden, o durumla beraber bulunan emarelerden hareketle çıkarımda bulunmak suretiyle kişiyi bilinmeyene ulaştıran emare anlamına gelmektedir. Bu emarenin var olmaması durumunda sözü edilen bilinmeyene ulaşılması da mümkün değildir. Hz. Yusuf (as) kıssası ile ilgili "Eğer (adamın) gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, adam yalancıdır." ayet-i kerimesinde yer alan karine buna örnek olarak verilebilir. Bir diğer örnek de Hz. Peygamber'in (sa) şu sözünde görülmektedir: "Çocuk yatak sahibinindir. Zina edene ise mahrumiyet vardır." Çeşitli hadiselerde var olup sahabilerin İslam hukukuna dair hükümlerin çıkarımında istinat ettikleri daha başka karinelerin de örnek olarak sunulması mümkündür. Buradan hareketle suç mahallinden alınan kan ve saç teli gibi örnekler üzerinde yapılan DNA profillemesi (kimliklendirmesi) veya laboratuvar analizleri, ses veya görüntü kayıtlarının kullanılması gibi çağdaş araçlara istinat edilmesinin mümkün olduğu söylenebilir. Ayrıca çeşitli suçların ortaya çıkarılmasında polis köpeklerinin kullanılması da imkân dâhilindedir. Zira bu yöntem de suça işaret eden veya suç hadisesine eşlik eden karinelerden sayılmaktadır. Eski ve yeni tüm karineler, kanıtlamanın hakikate ulaştıran, adaleti sağlayan asli araçlarından gaye ve anlam bakımından farklı değildir. Herhangi bir çelişki içermeyen karinelerin görmezden gelinmesi, hukukun zayi edilmesi ve ortadan kalkması anlamına gelmektedir. İslam Hukuk Konseyi tarafından alınan kararlar bu yöndedir.
Çeşitli hukuk sistemlerinde internet ortamında yalan haberin önlenmesi
Bu çalışmada yalan haber kavramı hukuki açıdan ele alınmaktadır. Sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasına bağlı olarak dezenformatif paylaşımların artışı ile bireylerin hak ve menfaatlerinin ihlâllerinden toplumsal krizlere yol açacak kadar ciddi bir tehdit unsuru olan yalan haberler ortaya çıkmıştır. 2016 yılı Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri başta olmak üzere farklı dünya ülkelerinde önemli toplumsal olaylar söz konusu olduğunda, bu haberlerin birey ve toplum üzerinde ciddi boyutlarda olumsuz etkilerinin olduğu görülmüştür. Dolayısıyla temel hak ve özgürlükleri koruyabilmek ve kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek adına yalan haber sorununun düzenlemelere konu olması gerektiği anlaşılmıştır. Avrupa Birliği bünyesinde yapılan araştırmalar ile farklı ülkelerin mevzuatları incelendiğinde, öncelikle yalan haberin tanımlanması ayrı bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple çalışmada yalan haberin hukuki niteliği ile kapsadığı türler incelenmiştir. Ayrıca yeni nesil dezenformasyon teknikleri irdelenerek yapılacak hukuki düzenlemelere konu olması düşünülen hususlar tartışılmıştır. Türkiye'de mevcut düzenlemeler detaylı olarak incelenerek hukuki zeminde hangi normlar çerçevesinde mücadele edildiği ve bu normların etkinliği araştırılmış ve yer yer somut örnekler üzerinden normların etkinliği üzerine tartışmalar yapılmıştır. Karşılaştırmalı hukuktaki örnekler incelendiğinde farklı hukuk sistemlerinin konuya yaklaşımları ve düzenleme örnekleri görülmüş, bu çerçevede Türkiye'de mevcut düzenlemelerin ne şekilde iyileştirilebileceğine dair sonuçlar elde edilmiştir. Neticede sosyal ağ sağlayıcılar ve şebekeler üstü hizmet sağlayıcılar için yeni kurallar oluşturulması gerektiği anlaşılmıştır. Yeni düzenlemeler yapılana kadar, sosyal ağ sağlayıcılar ve şebekeler üstü hizmet sağlayıcılar için getirilmiş olan kuralların etkin bir şekilde kullanılarak konunun platformların insiyatifine bırakılmaması gerektiği, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlıklı bir şekilde tesis edilebileceği ortamın sağlanması için ise gerekli tedbirlerin ivedilikle alınması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Türk ceza muhakemesi hukukunun modernleşme başlangıcı
Bu çalışmada Türk ceza muhakemesi hukukunun modernleşme başlangıcı incelenmiştir. Ceza muhakemesinin modernleşmesi olgusu, dünyada 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu (Code d'instruction criminelle) ile oluşturulmuştur. Türkiye'de ise diğer kıta Avrupası ülkelerinde olduğu gibi, adı geçen kanunun bazı değişikliklerle 1879 tarihinde Usûl-i Muhâkemât-ı Cezâiye Kânûn-ı Muvakkati adıyla kabul edilmesiyle bu modernleşme süreci başlamıştır. Kıta Avrupası'nın ceza muhakemesinin gelişimi ve modernleşmesi birden olmamış, zamanla ve diyalektik bir süreçle ortaya çıkmıştır. Çalışmada bu süreç, 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu'na gidilen yol olarak ifade edilmiş ve bu yolların aşamaları belirtilmiştir. Antik Roma'daki ceza muhakemesi uygulamaları, Cermen kavimlerinin ceza muhakemesi pratikleri ve Roma Katolik kilisesi merkezinde Kanon hukuku çevresinde şekillenen engizisyon usulü, kıta Avrupası'nın ceza muhakemesi gelişiminde etkili adımlar olmuştur. Engizisyon usulünün, maddi hakikati arama yolunda sanığı hukuki güvencelerinden yoksun bırakması ve işkenceyi bir araç olarak kullanarak insan haklarını sistematik şekilde ihlal eden mekanizmaları saat gibi işletmesi, zamanla eleştirilere muhatap olmasına ve Fransız İhtilali döneminden sonra bu eleştirilerin kuvveden fiile çıkmasıyla yeni bir ceza muhakemesi sistemi arayışına vesile olmuştur. Bu yolun adı tüm kıta Avrupası ceza muhakemesi hukukunu doğrudan etkileyen Code d'instruction criminelle'dir. Modernleşme süreci Avrupa için bu kanunla başlamıştır. Türk ceza muhakemesi hukukunun modernleşme süreci, Avrupa ceza muhakemesinin iç dinamiklerinden farklı bir çerçevede gerçekleşmiştir. Bu kapsamda, Türk ceza muhakemesi hukukunun gelişimi, zamana, coğrafyaya, sosyal yaşam koşullarına ve siyasi yapıya bağımlı olarak şekillenmiştir. Bu bağlamda klasik öncesi dönemdeki Türk ceza muhakemesi hukuku, göçebe hayatın getirdiği pratik bir karakter taşırken klasik dönemde İslam hukukunun kurumsallaşmasıyla daha sistematik bir paradigmaya geçmiştir. Tanzimat Fermanı sonrası yapılan hukuk reformları çerçevesinde ceza muhakemesi hukukunun iyileştirilmesi için Fransız hukukunda Code d'instruction criminelle'in büyük oranda iktibas edilmesi Türk ceza muhakemesi hukukunu yeni bir paradigmaya dahil etmiştir. Bu yeni paradigma modern ceza muhakemesidir.
Konkordato mühleti verilmesinin sürekli borç ilişkilerine etkisi
Konkordatonun sürekli borç ilişkilerine etkisinin alacaklı ve borçlu perspektifinden farklı sonuçları bulunmaktadır. Kanun koyucu, bir yandan konkordatonun başarıya ulaşmasındaki üstün kamu menfaatini korumaya çalışırken diğer yandan taraflar arasındaki menfaat dengesini muhafaza etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda borç ilişkisinin karşı tarafının konkordatodan etkilenip etkilenmediğine bakılmaksızın borçlunun işletmesinin faaliyetlerinin devamı için önem arz eden sözleşmelerin sırf konkordato başvurusu nedeniyle sona erdirilemeyeceği düzenlenmiştir. Borçlunun konkordato başvurusunda bulunmasının, haklı nedenle fesih sebebi, sözleşmeye aykırılık ya da borcu muaccel kılan bir neden olarak kabul edildiği önceden yapılmış anlaşmalar ve sözleşmelerde bu yönde yer alan kayıtlar geçersiz kılınmıştır. Bununla birlikte borçlunun konkordato başvurusu dışında temerrüt nedeniyle veya borç ilişkisini çekilmez kılan başka bir sebeple sözleşmenin sona erdirilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Sözleşmenin karşı tarafı, koşulların oluşması halinde ödemezlik defini veya ifa güçsüzlüğü sebebiyle ödemezlik defini ileri sürebilir. Öte yandan konkordatonun başarıya ulaşmasını engelleyen sürekli borç ilişkilerinin konkordato komiserinin uygun görüşü ve mahkemenin izniyle feshedilebileceği ve fesih nedeniyle ortaya çıkan tazminatın konkordatoya tâbi olacağı düzenlemeye kavuşturulmuştur. Hizmet sözleşmeleri ise bu kuraldan istisna tutulmuştur. Böylelikle işletmenin ekonomik varlığının devamlılığı, istihdamın sürekliliği, vergisel yükümlülüklerin kesintisiz bir şekilde ifası ve iflâs haline nazaran alacaklıların daha fazla bir alacağa kavuşması amaçlanmaktadır. Karşılaştırmalı hukuk bağlamında çoğu ülke hukukunda benzer düzenlemeler bulunmakla birlikte sözleşmelerin feshine ilişkin birtakım farklılıklar söz konusudur. Bazı hukuk sistemlerinde belirli bir miktarın altındaki yapılandırmalar bakımından borçlunun kendisi sözleşmeyi feshedebilirken bazı hukuk sistemlerinde sözleşmeler, yeniden yapılandırma yöneticisi ya da komiserin onayıyla ve diğer bazı hukuk sistemlerinde ise mahkemenin onayı ile feshedilebilmektedir. Konkordatonun sözleşmelere etkisi bağlamında İcra ve İflâs Kanunu'nun 296'ncı maddesinde düzenlenen hususlar esasen maddi hukuka ciddi bir müdahaledir. Kanun koyucu, bir taraftan sözleşme özgürlüğünü sınırlandırırken diğer taraftan ahde vefa ilkesinden ayrılmayı tercih etmiştir. Konkordatonun başarıya ulaşmasındaki üstün yarar, maddi hukuka bu şekilde bir müdahaleyi kabul edilebilir hale getirmektedir. Bu çalışmada konkordatonun sürekli borç ilişkilerine etkisi, hem borçlu hem de alacaklı penceresinden ele alınmış ve karşılaştırmalı hukuktaki benzer düzenleme ve uygulamalarla birlikte incelenmiştir.
Yabancı boşanma kararlarının tanınması ve tenfizi
Boşanma, evlilik ilişkisini sona erdiren nedenlerden biridir. Ülkemizde boşanma mahkemeye başvurularak karar alınmasıyla gerçekleştirilebilmektedir. Karşılaştırmalı hukuka baktığımızda ise birçok ülkede taraflara mahkemeden karar almadan boşanabilme imkânı tanındığı görülmektedir. Bu bağlamda boşanma ile evlilik ilişkisi adlî makam kararı, idari makam kararı, adlî ya da idarî makam kararı gerekmeksizin sona erdirilebilmektedir. Bilindiği üzere tarafların boşanarak, evlilik ilişkisini sona erdirmelerinin birçok hukuksal sonucu mevcuttur. Yabancı ülkelerde farklı yöntemlerle gerçekleştirilen boşanmaların hukukî sonuçlarının kabulü milletlerarası özel hukukun ehemmiyet arz eden konularındandır. Boşanma ve boşanmaya bağlı ortaya çıkan hukukî sonuçların kabulü tarafların hukuksal konumlarını etkilemektedir. Özellikle yeniden evlenebilme, mirasçılık sıfatı, mal rejimi tasfiyesi, soybağı, velayet hakkına bağlı işlemleri gerçekleştirme, seyahat, ikamet, çalışma gibi çeşitli sosyal haklardan yararlanma gibi konular diğer ülkelerde gerçekleşen boşanmaların hukukî sonuçlarının kabulünü gerekli kılmaktadır. Bu şekilde hukukî ilişkilerde istikrar sağlanarak, tarafların yaşayacakları olası hak kayıpları önlenebilmektedir. Ülkemizde yabancı boşanma kararlarının hukukî sonuç doğurması tanıma ya da tenfizle mümkün olmaktadır. İlk olarak belirtmek gerekir ki, taraf olduğumuz bazı milletlerarası sözleşmeler çerçevesinde yabancı boşanma kararlarının tanıma ya da tenfizi imkân dâhilindedir. İç hukukumuzda tanıma ve tenfizle ilgili temel düzenlemeler ise Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'da yer almaktadır. Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 27/A ve Mavi Kartlılar Kütüğü ve Beyan Edilen Nüfus Olaylarının Tutulması Hakkında Yönerge çerçevesinde de yabancı boşanma kararları dava açılması gerekmeksizin nüfus kütüğüne tescil edilerek tanınabilmektedir. Çalışmamızda taraf oluğumuz milletlerarası sözleşmeler, Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 27/A ile Mavi Kartlılar Kütüğü ve Beyan Edilen Nüfus Olaylarının Tutulması Hakkında Yönerge çerçevesinde yabancı boşanma kararlarının tanıma ve tenfizinde ortaya çıkan hukukî sorunların belirlenmesi ve değerlendirmesi amaçlanmaktadır.
Kamu İhale Hukukunda şartnameler
Kamu İhale süreci, yalnızca kamunun ihtiyaçlarını gidermesinin bir aracı değil, aynı zamanda çeşitli ekonomik ve sosyal amaçların da gerçekleştirilmesi yoludur. Her iki açıdan da, bu süreçte büyük oranda kamu kaynağı harcanması söz konusudur. Süreçteki hukuka aykırılılar ilgililerin mağduruiyetleri yanısıra büyük oranda kamu kaynağının da kaybına sebep olmaktadır. Şartname ihale sürecini düzenleyen bazen sözleşme aşamasına ilişkin de kurallar getiren bir metin olması sebebiyle, sonradan ortaya çıkabilecek sorunları önlemek adına şartname sürecin en önemli parçasıdır. Başka bir ifade ile şartname ihale sürecinin ?çekirdeği? olup, hazırlanması büyük özen, uzmanlık ve hukuk bilgisi gerektirmektedir. Bu çalışmada şartnamenin hukuken taşıması gereken özellikler ve hukuka aykırılıkların sonuçları Avrupa Birliği ve Alman Hukuku ile mukayeseleli olarak ele alınmıştır.
Tazminat davalarının Kamu Hukuku (tam yargı davaları) Özel Hukuk karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Tazminat davaları özel hukuk ?kamu hukuku karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılmıştır. Tezin kapsamı Bedensel zararlar sonucu açılan Tam Yargı Davalarıdır. Bu davalar maddi tazminat, Destekten Yoksun Kalma Tazminatı, Manevi Tazminat olarak görülmektedir. İki ayrı usul yasasının olması gerek özel hukuk açısından gerekse idare hukuku açısından davaların açılmasında takip edilmesi gereken yöntemleri, süreye, görev ve yetkiye ilişkin konuları ayrıntılı incelemeyi zorunlu kılmıştır.Tazminat davalarında sorumluluk konusu ve de zarar önemine binaen ayrıntılı incelenmiştir.Bu davaları kimler açacaktır? Açılan davalar sonucu mahkemeler ne tür kararlar vermekte, olayın çözümüne nasıl yaklaşmaktadırlar. Bu hususlar mümkün olduğunca karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler:1.Tazminat2.Sorumluluk3.Zarar4.Süre5.Destek
Nikâh akdinde feshin hukuki sonuçlarının medeni hukuk ve İslam hukuku bağlamında mukayesesi
İslam dininin temel gayesi hak ve adâleti ayakta tutmak, toplum düzenini sağlamaktır. Bu bağlamda aile hayatı kurulurken evlenmeye büyük önem vermiştir. Zira evlenme, hem birey hem de toplum açısından dünyevî ve uhrevî birçok faydayı barındırmaktadır. Bunların en önemlisi de fıtrî bazı arzuların helal dairede karşılanması ve neslin bir düzen dâhilinde devamının sağlanmasıdır. Ancak bazı durumlarda taraflar, rahmet, ülfet ve muhabbet duygularını yitirebildiklerinden evliliğin sona erdirilmesi zorunlu hale gelebilmektedir. Bu nedenle İslam hukukunda evlenme gibi evliliğin sonlandırılmasına ilişkin de köklü düzenlemeler getirilmiştir. Çalışmada karşılaştırmalı bir biçimde İslam hukuku ile medeni hukuka göre nikâh akdinin fesih sebepleri incelenmiştir. Konunun İslam hukukuna bakan yönü dört mezhebin görüşleri çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim İslam hukukçuları, nassların farklı yorumlanmasına bağlı olarak nikâh akdinin feshi ile ilgili bazı meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Konunun medeni hukuka bakan yönü ise evlenmenin yokluk ve butlanı kavramları üzerinden işlenmiştir. Zira medeni hukukun evlenmenin sonlandırılmasıyla ilgili kanun maddelerinde, fesih kavramı yerine yokluk ve butlan kavramları geçmektedir.
Anayasa Hukuku açısından özel hayatın gizliliği ve korunması
Teknolojik ve bilimsel alandaki gelişmeler ve küresel tehditlere karşı geliştirilen koruma mekanizmaları özel hayata müdahaleyi gerektirdikçe ve müdahale yöntemlerinde çeşitlilik arttıkça önemi daha çok hissedilmeye başlayan hak kategorisinin başında özel hayatın gizliliğinin korunması hakkı gelmektedir. Uluslararası belgelerde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve devletlerin anayasalarında ve ihtiyaç doğdukça alt normlarda bu hakkın korunmasına ilişkin özel hükümler yer almaya başlamıştır.Bu tez Anayasamızdaki özel hayatın gizliliğinin korunmasına ilişkin düzenlemenin, geçmişteki düzenlemelere, uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre durumunun, bu hakka yapılan müdahale çeşitliliği ve ağırlığına karşı etkin koruma sağlayıp sağlamadığının, hakkın korunmasında karşılaşılan güçlüklerin ve bunların sebepleri ile gerekiyorsa çözüm yollarının incelenmesi amacıyla hazırlanmıştır.Birinci bölümde özel hayatın gizliliği ve korunmasına ilişkin kavramlar, ikinci bölümde uluslar arası alanda ve karşılaştırmalı hukukta özel hayatın gizliliği ve korunması; üçüncü bölümde ise anayasalarımızda tarihi gelişim gözetilerek Anayasa'daki düzenleme şekil ve içeriğine göre, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı ve haberleşme özgürlüğü kapsamında 1982 Anayasasındaki özel hayatın gizliliğinin korunması doktrin ve uygulama esas alınarak, konuyla ilgili yasal düzenlemelere de yer verilerek incelenmiştir.Özel hayatın gizliliğinin korunmasında mevzuat açısından eksikliklerin ya da muğlâklıkların neler olduğu belirlenerek, insan onurunun korunmasıyla doğrudan etkili bu hakkın korunmasında yasa koyucuya ve uygulamacılara yön verecek çözüm yolları üretilmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler:1. Özel hayatın korunması2. Konut dokunulmazlığı3. Haberleşme özgürlüğü4.1982 Anayasası'nda özel hayat5. Mahremiyet
Türk hukukunda ve mukayeseli hukukta uzlaştırma
Çalışma konumuzu "Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta Uzlaştırma" oluşturmaktadır. Uzlaştırma kurumu, 5271 sayılı Kanun'un 253-254-255 maddelerinde ve Ceza Muhakemesinde Uzlaştırma Yönetmeliğinde düzenlenmiştir. Bu kurum klasik ceza adaleti sistemlerinin tatmin edici olmaması nedeniyle ve suçun işlenmesi ile bozulan toplumsal düzenin hızlıca tekrardan temin edilmesi için ihtiyaç duyulan onarıcı adalet sisteminin uzantısı konumundaki alternatif uyuşmazlık çözüm yönetimidir. Tez çalışmamız beş ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın ilk bölümünde, onarıcı adalet ve uzlaştırmanın tarihi gelişim süreci irdelenmiş, ikinci bölümde uzlaştırmaya hâkim olan ceza muhakemesi hukuku temel ilkeleri incelenmiş, üçüncü bölümde uluslararası hukukta ve karşılaştırmalı hukukta uzlaştırma ele alınmış, dördüncü bölümde Türk hukukunda uzlaştırma anlatılmış, beşinci bölümde uzlaştırmanın usulüne ilişkin bilgiler verilmiş olup sonuç bölümünde ise, daha etkin bir şekilde uzlaştırmanın nasıl olması gerektiği ve uzlaştırma konusunda eksikliklerin neler olduğu üzerinde durulmuştur.
Uzlaştırma kurumu ve kovuşturma evresinde uygulamaya ilişkin sorunlar
Türk toplumunda, görsel ve sosyal medyaya yansıyan şekliyle, her geçen gün daha fazla olarak travma, adaletsizlik ve eşitsizlik şeklinde şiddet eylemleri işlenmektedir. Cezai adaletin yetersizliği, Türkiye'deki mevcut hukuki ve sosyal tartışmaların içerisindeki temel sorunlardan biridir. Bunun yanı sıra, "Onarıcı adalet" terimi oldukça yeni bir kavramdır. Mağdur ve fail arabuluculuğu ise onarıcı adaletin bir sonucu olarak toplumsal barışı sağlamak için adalet ve eğitim sistemleri arasında uyum gerektirir. Bu çalışmanın amacı, fail-mağdur uzlaştırmasına ilişkin uygulamada yaşanan sorunları ele alarak, özellikle kovuşturma evresinde incelemelerde bulunmaktır. Bu tez, mağdur ve fail arabuluculuk hizmetlerini şu şekilde ele almaktadır: uzlaştırma kurumunun işleyişi ve kovuşturma evresindeki sorunlar. Uyuşmazlıkların alternatif çözüm yolları ile giderilmeye çalışılması klasik ceza yargılaması yerine alternatif olarak günümüz hukuk sistemlerinde her geçen gün daha da önem kazanan bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır. Mağdur haklarının korunmasına ilişkin hassasiyetlerin artması da uzlaştırma benzeri alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına duyulan ihtiyacı artırmaktadır. Günümüz teknoloji dünyasında hızla artan nüfus ve suç çeşitlerinin kısa zamanlarda birden bire fazlalaşabilmesi, devletleri yargılama öncesi başkaca çözümler bulmaya iten önemli etkenleri bünyesinde barındırmaktadır. Bu etkenlerin başında da mahkemelerin üzerindeki iş yükü gelmektedir. Çalışmamızda birinci bölümde onarıcı adalet anlayışı çerçevesinde uzlaştırma kurumunun tarihi gelişimi ve hukuki niteliği, uzlaştırma kurumuna ilişkin temel ilkeler ve kavramlar üzerinde durulmaya çalışılacaktır. İkinci bölümde ise genel hatları ile Türk hukukunda uzlaştırma kurumu, mukayeseli hukukta ve uluslararası hukuk bağlamında uzlaştırma kurumunun farklı yönleri, işleyiş ve yapısı noktasında incelemelerde ve değerlendirmelerde bulunulacaktır. Üçüncü bölümde ceza muhakemesi hukukunda uzlaşma kapsamına giren suçlara değinilecek ve soruşturma evresinde uzlaşma kurumu genel hatları ile ele alınacaktır. Son olarak dördüncü bölümde uzlaşma kurumunun kovuşturma evresindeki görünümü ve uygulamada yaşanılan sorunlar ele alınarak öğretideki tartışmalar ile uygulamadaki farklılıklar karşılaştırılacak, çözüm yollarına ilişkin yeni görüşler dile getirilmiştir.
Fikri içtima
İçtima öğretisi birden fazla suç işlenmesi halinde failin sorumluluğu ve cezanın belirlenmesi sorunu ile meşguldür. İçtima öğretisi, esas itibariyle fiil tekliği-fiil çokluğu ayırımına dayanır. Fiil kavramının içeriğinin belirlenmesi ve fiil tekliği-fiil çokluğu ayırımı, içtima öğretisinin gelişim sürecinde ceza hukuku doktrininde tartışılan önemli sorunlardan biri olmuştur. Suç tekliği-suç çokluğu ayırımı ve suç tipleri arasındaki yapısal ilişkinin tespit edilmesi, içtima öğretisinde ortaya çıkan bir başka sorundur.Suçların içtimaının bir türü olan fikri içtimaı konu alan çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, içtima öğretisinde anahtar fonksiyonu gören fiil kavramı üzerinde durulmuştur. Fiil kavramının içeriğinin, bu kapsamda neticenin suçun maddi unsurları içindeki yerinin belirlenmesi, fiil tekliği esasına dayanan fikri içtima bakımından önem taşır.Fikri içtima ile ilgili olarak ele alınması gereken bir başka husus, birden fazla suç bulunmasına rağmen faile neden tek ceza verildiğidir. Bu sorunun açıklığa kavuşturulması, fikri içtima kavramının ortaya çıkışındaki temel düşünceyi ve gerçek içtima ile farkını ortaya koyması bakımından zorunludur. Türk hukuk doktrininde bu hususa ilişkin olarak herhangi bir açıklamaya rastlanmadığı gibi; fikri içtimaı düzenleyen 5237 sayılı TCK'nın 44. madde gerekçesi bu sorunu çözmekten uzaktır.Fikri içtima, yine fiil tekliği esasına dayanan görünüşte içtima ile benzerlik gösterdiğinden fikri içtima ile görünüşte içtima birbiriyle karıştırılmıştır. Bu nedenle, tarihi gelişim sürecinde fikri içtima kavramının izlediği seyir, aralarındaki farklar ortaya konulmak suretiyle görünüşte içtima ile bağlantılı olarak çalışmamızın birinci bölümünde incelenmiştir.İkinci bölümde, fikri içtimaın şartları tetkik edilmiştir. Fiil tekliği-fiil çokluğu ayırımı ile fiilin ayniyeti, içtima öğretisi alanında öteden beri tartışılan sorunlardan biri olmuştur. Sözü edilen sorunlara yaklaşım şekli, fikri içtimaa ilişkin hükmün uygulanması ile doğrudan ilintilidir. Bu nedenle ikinci bölüm, esas itibarı ile fiil tekliği ile fiilin ayniyeti konusunda yapılan açıklamalardan oluşmaktadır.Üçüncü bölümde ise, fikri içtimaın özel görünüm şekilleri ve fikri içtimaa bağlanan sonuçlar ele alınmıştır.Çalışmamızda, fikri içtima kavramı yargı kararları ışığında, özellikle Alman hukuku ile mukayeseli olarak incelenmiştir.
Right to manifest religious belief through clothing and symbols in the practice of the European Court of Human Rights and the United Nations Human Rights Committee: Application of the same right within different interpretative contexts
Article 18 of the Universal Declaration on Human Rights (UDHR) is the common origin for Article 18 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR) and Article 9 of the European Convention on Human Rights (ECHR). Both provisions, formulated with parallel wordings, protect the right to freedom of religion or belief. However, the monitoring bodies of the two conventions, respectively the United Nations Human Rights Committee (HRC) and the European Court of Human Rights (ECtHR), have delivered contradictory decisions while interpreting the right. This contradiction is particularly visible with regards to the applications concerning wearing religious signs, symbols or clothing. Despite dealing with similar, or in some cases even identical complaints, the HRC is likely to find a violation on restrictions of religious signs justified by reference to public security, public order, or protection of the rights of the others whereas the ECtHR tends to decline these complaints relying on the margin of appreciation of the member states of the Council of Europe. This thesis provides a comparative analysis as to the interpretation of the right to manifest religion before the HRC and the ECtHR. The thesis has two specific aims. First, it identifies the main diverging points between the HRC and the ECtHR in their interpretation of the right to manifest religion. There, it surveys the relevant jurisprudence of the two bodies through a comparative lens, and shows three main points of divergence: interpretation of (i) safety and order (ii) barrier to equality or social interaction and (iii) duty of neutrality. Second, the thesis investigates the factors that could explain this divergence. There, the thesis identifies three factors: (i) different mandates, (ii) different methods and (iii) different interpretative contexts. The thesis argues that the difference of the interpretative contexts is the main factor creating this divergence. In conclusion, the study briefly examines the current and potential implications of this divergence on International Human Rights Law, on litigation strategies of the future applicants, and on implementation responsibilities of the states.
Consumer protection in contracts for the supply of digital content and digital services – an analysis of Turkish law in light of the EU Directive 2019/770
The European Union's Digital Contents Directive (2019/770), DCD in short, entered into force on June 11, 2019, and as of January 1, 2022, the changes deriving from the DCD took effect in all member states. The DCD, which specifically regulates the consumers' rights deriving from the supply of digital contents and digital services, brought about custom-tailored rules dedicated to the needs arising from contracts of this nature. The DCD, other than specifically defining the terms "digital content" and "digital service", sets forth certain subjective, objective, and integration requirements the traders are to abide by in their transactions with the consumers. Furthermore, the DCD also provides for specific performance, price reduction, and termination as alternative remedies for non-conformity. Given that there is not yet a special law dedicated to the supply of digital contents and digital services under Turkish law, the issues that fall under the scope of the DCD are mostly regulated under the Turkish Consumer Protection Act, its affiliated regulations, and the Turkish Code of Obligations. While the comparison of the two systems reveals many similarities, it also signals the need for the adoption of a special law, or at least special provisions, under Turkish law as well, given the shortcomings of the existing legislation in tackling the problems posed by the contracts for the supply of digital contents and digital services. Key Words: Digital Contents Directive, Digital Content, Digital Service, EU Consumer Law, Turkish Consumer Law