İdare hukuku
118 theses under this subject heading
İdari işlemin konu unsuru
İdare asli gayesi olan kamu yararını idari işlem ve eylemlerle yerine getirir. Hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerinden biri idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olmasıdır. İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ise idari yargıda işlemin; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurlarının hukuka aykırılığının incelenmesi ile sağlanır. Bu bağlamda idari işlemin konusu, doğuracağı hukuki sonuçtur. Bu çalışmanın birinci bölümünde genel olarak idari işlem kavramı ile idari işlemin özellikleri ve unsurları incelenmiştir. İkinci bölümde ise idari işlemin konu unsuru, konu unsurundaki sakatlıklar ve idarenin takdir yetkisinin konu unsuruna yansıması doktrindeki görüşler ve yargı içtihatları ile ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İdari işlem, idari işlemin unsurları, idari işlemin konu unsuru,takdir yetkisi, hukuk devleti…
İdari yargılama hukukunda ısrar kararı
Israr kararı alt derece mahkemesinde görev yapan yargıcın üst derece mahkemesinin vermiş olduğu karara karşı direnmesine imkan tanıyan bir usul hukuku müessesesidir. Çalışmanın esas amacını ısrar kararının idari yargılama hukuku açısından mahiyetinin ortaya konulması oluşturmaktadır. Bunu gerçekleştirirken pozitif hukuk düzenlemeleri, doktrinde yer alan görüşler ile yargı kararlarına yer verilmiş ve ısrar kararına ilişkin tartışmalı meselelere çözüm önerileri geliştirilmeye çalışılmıştır.
İdarenin kusursuz sorumluluğu ve idarenin kusursuz sorumluluğunun içtihadi değerlendirmesi
Bu çalışmada idarenin kusursuz sorumluluğu, mevcut hukuki durum göz önüne alınarak ve çeşitli yargı kararlarından örnekler verilerek incelenmiştir.Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak idarenin yaptığı eylem ve işlemlerden doğan zararı karşılaması gereklidir. Nitekim Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrasın da `idare kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür' denilmektedir. İdarenin ortaya çıkan zararları karşılaması için önceleri kusur şartı aranıyordu; ancak endüstrileşme, makineleşme ve zamanın değişen ihtiyaç ve şartları sebebiyle bu ilke yetersiz kalmış ve gerek ulusal gerekse uluslararası hukukta kusursuz sorumluluk ilkesi yerleşmeye başlamıştır.Tez çalışmasının konusu kusursuz sorumluluk kavramının tanımı, gerekliliği, uygulaması yargı kararlarından örneklerle birlikte incelenmiştir. Ülkemizde idare hukuku genç bir hukuk dalı olduğundan zaman zaman uluslararası hukuk kaynaklarından da yararlanılmıştır.İdarenin kusursuz sorumluluğu konusu mevzuatta açıkça düzenlenmemiş olduğundan doktrin ve içtihadi kaynaklardan yararlanılmıştır. İçtihadi değerlendirme neticesinde, aynı ya da benzer olaylarda gerek idarenin sorumlu tutulup tutulmaması, gerek idarenin sorumlu tutulmasında kusur şartı aranıp aranmaması, gerekse idareye karşı hükmedilen tazminat miktarları arasında farklılıklar bulunduğu görülmüştür. Bu nedenle incelemeler neticesinde, bu konuda yargısal olarak da bir içtihat birliği sağlanamadığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: İdare, kusur, sorumluluk, zarar.
Kanuni idare ilkesi bağlamında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
"Kanuni İdare İlkesi Bağlamında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" başlıklı tez çalışmasında, Anayasa'ya yeni bir hukuki işlem türü olarak dahil edilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin anayasal kapsamı, hukuki niteliği ve normlar hiyerarşisindeki yeri öğretideki farklı görüşler çerçevesinde açıklanmıştır. 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu, hükümet sistemi değişikliğinin ötesinde Anayasa'nın yürütme bölümünde radikal bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirmiştir. Bu değişimin önemli sonuçlarından biri de kanunilik güvencesi kapsamında bulunan idari birimlerin teşkilatlanma yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin düzenleme alanına bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanuni idare ilkesinin unsurlarından olan "kanun" ve "idarenin kurulması" kavramları kapsamında incelenmiştir. Son olarak, yasama ve yürütme fonksiyonlarına ilişkin temel prensiplerin kanuni idare ilkesi ile kesiştiği zemin üzerinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesine yönelik tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
İdare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi
İdarenin kusursuz sorumluluğu sanayi devriminin ve bunun birlikte gelişen makineleşme, kentleşme ve sosyal devlet anlayışının bir ürünüdür. Kusura dayanmayan bu sorumluluk türü fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi üzerine kuruludur. Ancak Türk idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi, literatürde ve yargı kararlarında genellikle risk ilkesinin yanında tamamlayıcı bir ilke olarak ele alınmakta ve ayrıntılı bir şekilde açıklanan risk ilkesinin ardından fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden kısaca bahsedilmektedir. Bu çalışma, idari sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, uygulama alanı ve işlevine yönelik ayrıntılı bir çalışmaya duyulan ihtiyaçtan doğmuştur. Çalışmanın asıl amacı, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin, idarenin kusura dayanmayan sorumluluğu içindeki konumunun, anlamının ve işlevinin belirlenmesidir. Bununla bağlantılı bir diğer hedef ise, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin teorik ve pratik temellerini, kapsamını ve yargı mercilerinin bu ilkeye bakışını ortaya koymaktır. Söz konusu amaçlar doğrultusunda öncelikle, çeşitli hukuk sistemlerinde ve idari sorumluluk hukukundan çok daha eski bir geçmişe sahip olan medeni sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin varlığı araştırılmıştır. Ardından, idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, unsurları belirlenmiş, kendine özgü nitelikleri ortaya konulmuştur. Risk ilkesi ile arasındaki ilişki üzerinde özellikle durulmuştur. Risk ilkesi karşısında fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin konumu, risk ilkesine atfedilen belirleyicilik ve fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesine atfedilen tamamlayıcılık nitelikleri değerlendirilmiştir. Literatürde fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden daha fazla ilgi gösterilen risk ilkesinin, ayrı bir ilke olarak gerekliliği sorgulanmıştır. Son olarak fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin uygulama alanı, idarenin faaliyetleri ve idarenin müdahalesinin birey üzerindeki etkisi üzerinden kategorilere ayrılmıştır. Çalışma konusu ilkenin ihlali sebebiyle idarece ödenen tazminatın anlamı ve kapsamından söz edilmiştir.
Sosyal risk ilkesinin tarihsel gelişimi ve Türk hukukunda idarenin sosyal risk kapsamında sorumluluğu
Hukuk Devleti ilkesinin bir sonucu olarak idare, işlem ve eylemleri neticesinde kişilere verdiği zararları karşılamakla yükümlüdür. Bu husus Anayasanın 125.maddesinde "İdare kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." biçiminde yerini almıştır. Söz konusu çalışmamızda idarenin mali sorumluluğuna neden olan idarenin eylemleri ve işlemleri incelenmiş olup, kişiler bir zarara uğradığında idarenin hangi şartlar altında sorumlu olacağı, bu sorumluluğun hangi temel ilkeler ışığında doğduğu ayrıntıları incelenmiştir. İdarenin sorumluluğu ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru belli bir olgunluğa erişerek kabul görmüştür. Hatta o kadar ki idarelerin kusuru bile varken sorumlu olmadıkları bu son derece yanlış yaklaşım uzunca bir müddet sonra yerini idarelerin meydana gelen zararlarda herhangi bir kusurları bulunmasa da sorumlu olacakları bir anlayışa bırakmıştır. Bu sancılı süreç tarihe geçen ilk kararlar dikkate alınarak anlatılmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda; dünya gündemini epeyce meşgul eden terör saldırıları veya kitle hareketleri ile fikirlerini duyurmak isteyenlerin verdikleri zararlar ve bu zararların hangi ilkeler ışığında giderildiği incelenmiş olup uygulama esnasında meydana gelen sorunların giderilmesine yönelik fikirler sunulmuştur. Ülkemizde henüz kısıtlı belli alanlarda yasal düzenlemeler bulunup ortaya çıkabilecek yeni sosyal risk alanları için yargısal içtihatların yeterli olup olmadığı her alanda yasal düzenleme imkânının bulunup bulunmadığı incelenmiştir.
Türk idare hukukunda kişisel verilerin korunması
Türk İdare Hukukunda Kişisel Verilerin Korunması isimli yüksek lisans tez çalışması giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu çalışmada idarenin kamu hizmetini yerine getirmek amacıyla işlediği kişisel verilerin niteliği, idarenin sorumluluğu ve hukuki denetimi incelenmiştir. Bu doğrultuda birinci bölümde; kişisel veri kavramının doğuşu, hukuki dayanağı, kişisel verinin tanımı, unsurları, çeşitleri, veri işleme faaliyetinin tarafları, veri işlerken uyulması gereken genel ilkeler ve işleme şartları tespit edilmiştir. İkinci bölümde; Kişisel Verileri Koruma Kurumuna, idarenin veri işleme faaliyetinden kaynaklanan hukuki sorumluluğuna ve bu sorumluluğu etkileyen hallere değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise; veri işleyen idarenin hukuki denetiminin gerekliliği, idarenin yargı dışı denetimi ve yargısal denetimine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kişisel veri kavramı, idarenin sorumluluğu, idarenin hukuki denetimi.
Türk hukukunda Cumhurbaşkanı kararları
2017 Anayasa değişikliklerine uyum sağlanması amacıyla çıkarılan 700 ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle kanunlarda yer alan "Bakanlar Kurulu" şeklindeki ifadeler "Cumhurbaşkanı" olarak değiştirilmiştir. Bu değişimin neticesinde Türk Hukukunda Bakanlar Kurulu kararları olarak bilinen idari işlemlerin yerini yeni bir idari işlem tipi olan Cumhurbaşkanı kararları almıştır. Cumhurbaşkanı kararları Türk Hukukunda yeni bir idari işlem tipi olması nedeniyle birçok belirsizliği beraberinde getirmiştir. Bu belirsizlikler Cumhurbaşkanı kararlarının hukuki rejiminin anlaşılmasını engellemektedir. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı kararlarının Anayasa'da düzenlenmemiş olması, ilgili Danıştay kararlarının konu hakkında sistematik bir içtihat oluşturmaması ve doktrindeki yazarların konuyu kapsamlı bir şekilde ele almamış olması Cumhurbaşkanı kararlarına ilişkin temel öncüllerin belirlenmesini zorlaştırmaktadır. "Türk Hukukunda Cumhurbaşkanı Kararları" adlı çalışmamız Cumhurbaşkanı kararlarına ilişkin bu belirsizlikleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemektedir. Bu hedef kapsamında, çalışmamızda Cumhurbaşkanı kararları öncelikle farklı yönlerden tasnif edilerek konuya ilişkin genel çerçeve oluşturulmak istenmiştir. Bu çerçeve oluşturulduktan sonra Cumhurbaşkanı kararları maddi içerik yönünden incelenmiştir. Maddi içerik yönünden yapılan incelemede Cumhurbaşkanı kararlarının yetki, şekil, konu, sebep ve amaç unsurları irdelenmiştir. Cumhurbaşkanı kararlarının unsurları incelenirken konuyu somutlaştırmak adına ilgili mevzuat hükümlerine ve mahkeme kararlarına yer verilmiştir. Aynı zamanda Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı kararları örneklerine de yer verilerek çalışmada ulaşılan sonuçlar desteklenmiştir. Ayrıca çalışmamızda düzenleyici nitelikteki Cumhurbaşkanı kararlarının normlar hiyerarşisindeki konumu saptanmıştır. Ardından ise düzenleyici nitelikteki Cumhurbaşkanı kararları Cumhurbaşkanının diğer düzenleyici işlemleriyle mukayese edilmiştir.
İdare hukuku açısından fahiş fiyat artışı
"Fiyat" ve "fiyatlandırma" kavramları, modern iktisat biliminin üzerinde çalıştığı temel kavramlardandır. Bir malın veya hizmetin fiyatının belirlenmesi, birden fazla parametreye bağlı bir olgudur. Bir malın veya hizmetin fiyatının "fahiş fiyat" olarak nitelendirilebilmesi de zaman ve ekonomik koşullara göre değişebilmektedir. Devletler modern ekonomik düzende, gerek yasalar yoluyla gerek de düzenleyici ve denetleyici kurumlar eliyle fahiş fiyat artışlarının önüne geçerek kamu yararı ilkesi çerçevesinde hareket etmektedirler. Çalışmada, öncelikle fahiş fiyat kavramı ve bu kavramın tarihsel süreçte izlediği yol değerlendirilerek günümüzde yapılan çalışmalar ile kıyaslanması sağlanmıştır. Türk hukuku bağlamında olağan dönem ve olağanüstü dönemlerde fahiş fiyata idarenin verdiği tepkiler, düzenlemeler ile yaptırımlar, incelenerek kavramın hukukumuzdaki yeri ve konumu tespit edilmeye çalışılmıştır. Uygulamada konu ile ilgili Kurullar ve yargının verdiği kararlar, sistematik bir inceleme yapılarak, idarenin tutumu değerlendirilmiştir. Her ne kadar fahiş fiyat artışını düzenleyen mevzuat, genel olarak özel hukuk bağlamında inceleme konusu yapılabilir olsa da devletin müdahalesi anlamında idari yaptırımlar da öngörülmüş ve bu durumda konunun idare hukuku bağlamında incelenmesini zorunlu kılmıştır. Fahiş fiyat artışları; ekonomik kamu düzenini ihlal edici nitelik taşıdığından, idari yaptırım uygulanmasını gerektiren bir fiil olarak Türk hukuk sistemine dahil edilmiştir. Fahiş fiyat uygulamalarına yönelik idari para cezalarının idari işlemin unsurları bakımından incelenmesi yapılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, fahiş fiyat artışına yönelik davranışları hukuk sistemlerinin farklı şekilde yorumladığına değinilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde serbest piyasa sistemi gereği, fahiş fiyat artışına müdahale edilmemesi düşüncesi hakimdir. Ancak doğal afet veya kriz gibi olağanüstü dönemlerde, kişilerin hayatlarını devam ettirebilmeleri için zorunlu olan beslenme, barınma ve giyinme gibi temel ihtiyaçlar üzerinde yapılan fahiş fiyat artışları karşısında yaptırım uygulanması gereken bir fiil olarak eyalet yasalarında yer almıştır. Avrupa Birliğinde ise, olağan dönem veya olağanüstü dönem ayırt edilmeksizin fahiş fiyat uygulaması hukuka aykırı sayılmıştır. Fahiş fiyat, modern devletlerin ekonomik düzenlerinin sağlıklı işleyebilmesi ve kamu yararının sağlanması için müdahale etmeleri gereken bir alan olarak düşünülmektedir. Devletlerin, piyasa aktörü rolünden çok düzenleyici ve denetleyici mekanizmalar yoluyla yapacağı müdahaleler daha sağlıklı piyasa koşullarının oluşmasını sağlayacaktır.
İdari yargı kararları kapsamında deprem nedeniyle idarenin kusur sorumluluğu
Dünya var olduğundan beri yeryüzündeki fay hareketleri nedeniyle deprem doğal afeti meydana gelmektedir. Eski zamanlarda depremin ne zaman ve nerede olacağını bilemeyen toplumlar, doğal afet neticesinde çok zarara uğramışlardır. Ancak ilerleyen, gelişen teknoloji, bilim sayesinde depremin hangi bölgelerde ne sıklıkla olabileceği tam olarak belirlenemese dahi yüksek oranda tahmin edilmeye başlanmıştır. Günümüz toplumlarında pek çok yetkiyi bünyesinde barındıran idarenin depremler hakkında da bilgi sahibi olması gerekmektedir. Bu konu yaşam ve mülkiyet hakları ile doğrudan ilgilidir. Bu çerçevede, kişilerin yaşam ve mülkiyet haklarını göz önünde tutması ve depremlerin hangi gölgelerde yıkıcı etkiye sahip olacağını bilmesi gereken idare, bu durum için gerekli önlemleri almak zorundadır. Üzerine düşen bu yükümlülükleri yerine getirmeyen idarenin, idare hukuku açısından sorumlu kabul edilmesi kaçınılmaz olacaktır. Anayasa gereğince eylem ve işlemlerinden sorumlu olduğu kabul edilen idarenin, yapmakla yükümlü olduğu eylemleri yapmamasından sorumlu tutulması ve meydana gelen zararları tazmin etmesi gerekmektedir. İdare hukukunda önemli bir başlık olan idarenin sorumluluğu kavramı idarenin fiili ve meydana gelen zarar arasındaki illiyet bağı ile de ilgilenmektedir. Danıştay'ın da bu konuyla alakalı pek çok kararı bulunmaktadır. Kararlar incelendiğinde deprem gerçekleşmeden önce idarenin üzerine düşen eylemleri yerine getirmediği ve zarara sebebiyet verdiği hallerde tazminata hükmedilmiş; diğer durumda ise mücbir sebebe ya da illiyet bağı yoksunluğuna karar verilmiştir. Çalışmada Türkiye'deki önemli depremlere, ilgili mevzuata, yetkili kamu kurumlarına, idarenin sorumluluğuna ve bu konuyla alakalı açılmış davalar ve değerlendirmelere yer verilmiştir.
Sosyal devlet ilkesi kapsamında idarenin tehlikeli salgın hastalıklarla mücadelesi
Tehlikeli salgın hastalıklar ile mücadele, ülkemiz de dâhil olmak üzere pek çok devletin sağlıklı bir toplum inşa etmek ve kamu düzenini sağlamak amacıyla önem vermesi ve bu doğrultuda çözümler üretmesi gereken elzem bir konudur. Bu konunun önemi günümüzde yaşanan Covid-19 salgınıyla daha iyi anlaşılmıştır. Yirminci yüzyılda Batı demokrasilerinde ortaya çıkan "sosyal devlet" kavramı gereği devletlerden, sosyal barış ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla ekonomik ve sosyal hayata aktif olarak müdahale etmeleri beklenmiştir. Dolayısıyla devletlerin sosyal devlet anlayışının bir yansıması olarak bireylerin refah içinde yaşamalarını garanti etmesi ve sağlık hakkını koruyan tedbirler alması gerekmektedir. Tehlikeli salgın hastalıklarla mücadele söz konusu olduğunda, idare bu tedbirleri, genel sağlığın korunması amacıyla kolluk faaliyetleri aracılığıyla yürütmektedir. Bu bakımdan tezin amacı, Anayasa'da belirtilen sosyal devlet ilkesi kapsamında, genel sağlığın korunması konusunda en büyük risklerden biri olan ve Anayasa'da "tehlikeli salgın hastalıklar" şeklinde ifade edilen salgın hastalıklar ile mücadelede idarenin sorumluluğunu, görev ve yetkilerini tespit etmektir. Bu doğrultuda ilk olarak salgınlarla mücadelede, sosyal devlet ilkesi çerçevesinde devletin pozitif yükümlülüğünün önemi ortaya konulmak istenmiştir. Bu amaçla sosyal devlet ile sağlık hakkı ilişkisi açıklanmış, sağlık hakkını gerçekleştirmede kamu sağlığını korumanın önemi ele alınarak salgın hastalıklar, idare hukuku disiplini yaklaşımıyla incelenmiştir. Bu doğrultuda konunun son dönemlerde disiplinler arası tartışılması dikkate alınmış ve farklı disiplinlere ilişkin kaynaklardan da yararlanılmıştır. Ayrıca salgın hastalıklarla mücadelede idarenin kolluk faaliyetleri ve bu faaliyetlerini yerine getirirken uyması gereken hukuka uygunluk sınırları en güncel mahkeme kararlarıyla açıklanarak idare hukuku çerçevesinde konu izah edilmeye çalışılmıştır.
İdare Hukukunda rücu müessesesinin kamu görevlileri açısından uygulanması
Çalışmanın temel amacı rücu müessesesinin teorik temellerini ve uygulamadaki sorunları aşmak için önerilen çözüm yollarını incelemektir. Bu kapsamda çalışmanın ilk bölümünde sorumluluk hukukuna ilişkin genel bilgilere yer verilerek idarenin sorumluluğu konusundaki temel kurumlara yer verilmektedir. İkinci bölümde rücu kurumunun genel yapısı, kamu görevlisi kavramı ve idare ile kamu görevlisi arasında rücu ilişkisi doğuran kusur halleri incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise rücu mekanizmasının işletilmesine ilişkin sorunlu konular ve idare hukuku kurallarına göre rücu mekanizmasının ne şekilde işletilmesi gerektiğine dair görüşler irdelenmektedir.İdare ile zarar gören arasındaki tazminat davası idare hukuku kurallarına göre çözümlenmektedir. Esas davanın devamı niteliğinde olan rücu davasının da idare hukuku kurallarına göre çözümlenmesi gerekmektedir. 1982 Anayasasının konuya ilişkin mevcut kuralları, kamu görevlisinin herhangi bir surette zarar görenin idareye karşı açtığı davanın tarafı olmasına izin vermemektedir. Bu nedenle kamu görevlisinin esas davanın tarafı olması neticesini verecek çözüm yollarının kabulü mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla mevzu hükümler karşısında idare ile kamu görevlisinin taraflarını teşkil ettiği ikinci bir davanın açılması gerekmektedir.Anahtar Sözcükler:1.İdari sorumluluk2.Kişisel kusur3.Kamu görevlisi4.Rücu müessesesi5.İdari yargı
Kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleri
Kamulaştırma, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konuları arasında yer almaktadır. Küreselleşme ile birlikte yabancı yatırımcıların faaliyetlerini gerçekleştirmek için yatırım yaptığı ülkelerdeki taşınmazlara ihtiyaç duyduklarında, kamulaştırmaya başvurulacaktır. Hal böyle olmakla birlikte kamulaştırma işlemiyle bireyin gerek Anayasada gerekse yasalarda güvenceye bağlanan en temel haklarından biri olan mülkiyet hakkına müdahale edilecektir. Bu nedenle kamulaştırmanın ön koşulu olan kamu yararı ile bireyin kamulaştırmaya konu taşınmaza malik olmasından kaynaklı bireysel yarar arasında bir denge gözetilmelidir.Kamulaştırmayla ilgili konularda ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi önem arz ettiğinden, mevzuatta ortaya çıkacak tereddütler yasal düzenlemeler ile giderilmeli böylece mülkiyet hakkı asgari düzeyde ihlal edilmelidir.Çalışmamızın amacı, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konularından biri olan kamulaştırmayı, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu ile 1982 Anayasası'nda 2001 yılında yapılan köklü değişiklikler çevresinde tezimizin konusu kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleriyle bağlantılı olarak incelemek; tartışmalı konuları ortaya koymak, değerlendirmek ve bir nebze olsun çözüme yönelik görüşleri ortaya koyabilmektir.Anahtar Sözcükler1.Kamulaştırma2.Kamu Yararı3.Bedel Tespiti ve Tescil Davası4.Hak5.Yükümlülük
Kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından yürütme ve idari yargı
Hukuk Devleti kavramı, ülkemizde önce doktrinde, sonra yargı kararlarında ve en son olarak Anayasa metinlerinde yer almıştır. Bu sürece ilişkin olarak kurucu iktidarların gösterdiği çekingenlik ve kıskançlık yargının içtihatlarına tesir etmemiş; kavram geniş bir boyutta, evrensel değerleri de gözetir bir şekilde tanımlandırılmaya çalışılmıştır.Hukuk devletinde, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle kamu gücünden kaynaklanan yetkiler bölünmüş ve dağıtılmış olduğu için, devletin gücü dizginlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devletinde siyasal gücün sınırlandırılmasını sağlayan en etkili yollardan biridir. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında organik ve fonksiyonel ayrılık esasına dayanan bu ilke, egemenliğin sınırlanmasında zorunlu olduğu kabul edilen bir sistemdir.İdari yargının temel işlevi, yönetimin hukuka uygunluğunun denetlenmesi ve sağlanmasıdır. Bu sağlanırken idari yargının vereceği kararlar idari işlem ve eylem niteliğinde olmaması gerekir.Bu çalışmamızda; kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yürütme ve yargı organlarının fonksiyonları incelenmeye çalışılacaktır. Her devlette gördüğü işlev bakımından bireylerle sürekli karşı karşıya gelen, yürütme organıdır. Hukuk devletinin en önemli öğesi olan yargı bağımsızlığı devlet gücünün konulmuş hukuk kurallarıyla sınırlandırılmasında önemini yürütmeye karşı göstermektedir. Bu nedenle hukuk devleti ilkesi ile kuvvetler ayrılığı ilkesi birlikte ele alınarak, yürütme organı ve yargı organı konusuna genel olarak değinilmiştir.
Kamu tüzel kişiliği
?Kamu tüzel kişiliği? kavramı, idare hukuku açısından taşıdığı önemin aksine, Türk Hukukunda üzerinde müstakil bir çalışma yapılmamış bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamu tüzel kişiliği, evzuatımızda her ne kadar, kuruluşu, bazı türleri ve ana hatları belirlenmiş ise de anayasal ya da yasal bir tanımının da bulunmamasının etkisi ile halen tartışılmaya devam eden bir konudur. Amacımız kamu tüzel kişiliği kavramının, kişi ve tüzel kişi kavramlarından başlayarak ortaya çıkış sürecini, içeriğini, özelliklerini, özel hukuk tüzel kişiliğinden ayrılmasındaki ölçütleri ve Türk idare teşkilatında bürünmüş olduğu formları incelemek, bu arada özellikle tartışmalı konular hususunda gerek doktrindeki gerekse yargı kararlarındaki farklı bakış açısı ve yaklaşımları ortaya koyabilmektir. Kamu tüzel kişiliğinin anlaşılabilmesi için öncelikle tüzel kişilik kavramının anlaşılması gerekmektedir. Zira kamu tüzel kişisi öncelikle bir tüzel kişidir. Bu ise medeni hukuka başvurma gereğini doğurmuştur. Bu yüzden çalışmamızın ilk bölümü medeni hukuk çerçevesinde tüzel kişi kavramını açıklamaya dönük bir nitelik taşımaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerde özellikle tartışmalı konular üzerinde durmamızın nedeni, çalışmamızın, gereksiz bilgi tekrarından ziyade -her ne kadar bu mütevazı çalışma ile tedaviye dönük ciddi öneriler ortaya koymanın mümkün olmadığının farkında isek de- en azından doğru teşhisi yapabilmek gayesini taşıyor olmasıdır.
Milli eğitim müdürlüğünde açılan davaların bazı değişkenlere göre analizi
Bu çalışmada, Burdur İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nde bulunan dava dosyalarının doküman incelemesi yöntemiyle ele alınması ve bu doğrultuda belirlenen başlıklar çerçevesinde verilerin yorumlanması amaçlanmıştır. Araştırma sürecinde doküman analizi yönteminin adımları takip edilerek yıl, cinsiyet, maliyet, konu, sendika, yargı kolu, açılış türü, eğitim kademesi, branş, kıdem, sonuç, süre, idarenin konumu ve davanın tarafları bakımından 01.01.2012 ile 31.12.2019 tarihleri arası baz alınarak incelemeye elverişli 424 dava dosyası çalışmaya dahil edilmiştir. Verilerin analizi için doküman analizinin aşamaları takip edilerek öncelikle kurumdaki dokümanlara ulaşılmış, dokümanların orijinal olup olmadıkları tek tek kontrol edilmiş, dokümanların anlaşılması ve özümsenmesi için bir süre beklenmiş, verilerin analiz edilmesi için veriler konu başlıkları çerçevesinde anlamlı gruplara ayrılmış ve elde edilen verilerin gizlilik çerçevesinde kullanılmasına özen gösterilmiştir. Elde edilen veriler 14 konu başlığında toplanmış, dava ve davacı ile ilgili bilgilerin; yıllar, cinsiyet, idareye maliyet, yargı kolu, konu, sendika, açılış türleri, eğitim kademesi, branş türleri, eğitimcilerin kıdemi, sonuçları, yargılama süreleri, idarenin konumu ve davanın tarafları açısından farklılaşıp farklılaşmadığı incelenerek yorumlaması yapılmıştır. Buna göre en çok davanın 2019 yılında açıldığı; erkeklerin kadınlara göre daha fazla dava açtığı; davaların idareye getirisinin götürüsünden fazla olduğu; en çok idari yargı kolunda dava açıldığı; dava konusu olarak alacak davalarının ön plana çıktığı; Türk Eğitim-Sen sendikasına kayıtlı eğitimcilerin daha çok dava açtıkları; davaların büyük oranda vekil aracılığıyla açıldığı; davaların büyük çoğunluğunun ortaöğretim kurumu öğretmenleri tarafından açıldığı; branş bazında sınıf öğretmenlerinin, kıdem olarak 11-15 yıl arası kıdeme sahip öğretmenlerin ön plana çıktığı; davaların genel olarak red kararı ile sonuçlandığı; davaların en çok ilk bir yıl içinde bittiği; idarenin davalarda çok büyük oranda davalı sıfatıyla yer aldığı, davaların taraflarının genellikle öğretmenler olduğu görülmüştür. İnsanların adalet ve hak arama yollarından birinin dava açma olduğu göz önüne alındığında, açılan davaların yaşanan sorunların çözümünde yol gösterici olduğu düşünülebilir. Bu araştırmada ise hem hukuk hem de eğitim branşları ortak bir süzgeçten geçirilerek sorun geniş bir perspektiften ele alınmıştır. Doküman analizi yöntemiyle şimdiye kadar açılmış olan dava dosyalarının ayrıntılı bir analizinin yapılması ve bu verilerin yorumlanması yoluyla alana katkı sağlanmaya çalışılmıştır. Toplumun öğretmen, öğrenci veli üçgeninde büyük bir kesimine hitap eden eğitim çalışanlarının hukuksal anlamda nelerle karşılaştıkları ve bunun çözümü için ne gibi yollar izlenebileceği noktasında değerlendirmelerde bulunmak, dava sonuçlarının eğitim politikacıları ile yöneticiler tarafından yorumlanması ve kendilerini eksik gördüğü hususları gidermelerinde katkı sağlamak, mutlu birey mutlu toplum ilkesinden hareketle eğitim çalışanlarının hukuksal açıdan incelemesini yaparak toplumsal barışının sağlanmasına katkı vermek amaçlanmıştır.
İdari yaptırımlarda ölçülülük ilkesi
Kamu hizmetinin yerine getirilmesi, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması, kamu sağlığının korunması faaliyetlerini gerçekleştirmek için geniş bir görev alanı bulunan idarenin görev alanına giren bu hizmetleri, faaliyetleri gerçekleştirebilmesi için yaptırım uygulama yetkisine sahip olması zorunludur. İdarece yargı kararına gerek olmadan yasaların açıkça verdiği bir yetkiye dayanarak uygulanan idari yaptırımların uygulama alanı özellikle bağımsız idari otoritelerin oluşturulmasıyla ve bunlara idari yaptırım uygulama yetkisinin verilmesiyle genişlemiştir. Bu nedenle idari yaptırımları sınıflandırmak zorlaşmıştır.İdari yaptırımlar uygulanırken, idare karşısında güçsüz konumda olan kişilerin hukuki güvenliğinin sağlanması hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Bu amaçla anayasada bir takım sınırlayıcı ilkeler öngörülmüştür. Genel olarak savunma hakkı, gerekçe ilkesi, tarafsızlık ilkesi, yasallık ilkesi, kusur ilkesi ve ölçülülük ilkesi olarak belirlenen sınırlayıcı ilkelerden en etkili olanı ölçülülük ilkesidir. Bir özgürlük ya da hakkı sınırlamada başvurulan aracın sınırlandırmayla ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olması, sınırlandırma aracının, amaç için gerekli olması ve araçla amaç arasında ölçülü bir oran bulunmasını ifade eden ölçülülük ilkesi öteden beri yargı mercilerince denetim ölçütü olarak kullanılmıştır. 2001 yılında yapılan değişiklik neticesinde Anayasa'nın 13. madde metninde açıkça düzenlenmesiyle ilke hukuki dayanağa sahip olmuş böylece idari yargı hakimi tarafından da kolaylıkla ve rahatlıkla uygulanabilmiştir. İdare hukukunda özellikle idari yaptırımlar alanında uygulanan ölçülülük ilkesinin denetiminde idari yargı hakimi idari ihlal ile yaptırım arasında adil bir dengenin bulunup bulunmadığını, idari yaptırımın gerekli olup olmadığını ve idari yaptırımları uygulamada kullanılan araçların elverişli olup olmadığını denetlemektedir. İdarece denge gözetilmemişse yaptırım içeren işlemi iptal etmektedir. Buna ilişkin olarak tezimizde uygulamaya yönelik örnekler verilerek idari yaptırımlar alanında ölçülülük ilkesinin uygulanması anlatılmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler1. İdari yaptırım2. Ölçülülük ilkesi3. İdarenin takdir yetkisi4. Hukuk devleti
İptal davalarında hukuka uygunluk denetiminin sınırları
Kamu hizmeti faaliyetini yerine getirirken idareye birey karşısında bir takım üstün yetki ve ayrıcalıklar tanınmıştır. Örneğin, idare, tek yanlı işlemleri ile idare edilenlere yükümlülükler getirebilmekte, haklar tanımakta, bu şekilde hukuk aleminde değişiklikler yapabilmekte; ayrıca tek yanlı olarak tesis ettiği bu işlemleri re'sen icra edebilme yetkisine de sahiptir.İşte, idarenin, bu üstün yetkilerini suiistimal edip bireyin temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmesinin önüne geçmek ve hukuk alanında kalmasını temin etmek için idari işlemlerin yargısal denetimi ilkesi öngörülmüştür.Kuvvetler ayrılığı ilkesinin zorunlu bir sonucu olarak idarenin eylem ve işlemlerini denetleyen idari yargının bir sınırı olmalıdır. Bu ilke uyarınca yargı, yasama ve yürütme karşısında bağımsız olduğu gibi yürütmenin bir parçası olan idare de, yargı karşısında bağımsızdır.Söz konusu sınır, gerek Anayasanın 125. maddesinde gerekse 2577 sayılı Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenmiş olup, bu hükümlere göre idari yargının yetkisi, idari işlemlerin hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı olup, idari işlemlerin yerindelik denetimi bu yetkinin kapsamı dışındadır.Hukuka uygunluk denetiminin, önceden konulacak kurallarla belirlenebilen kesin ve her olaya uygulanabilecek bir sınırı bulunmayıp, her somut olayın özelliklerine göre değişkenlik arz ettiğinden objektif ve istikrarlı içtihatları ile meseleyi somutlaştırmak yargı merciine düşmektedir.Anahtar Sözcükler1. Hukuka Uygunluk Denetimi,2. Yerindelik Denetimi,3. Takdir Yetkisi,4. İdari Yargının Sınırı,5. İptal Davası.
İdari yargılama usulünde kesin hüküm
Roma hukukundan beri var olan ve nerdeyse bütün hukuk sistemlerince kabul edilmiş olan kesin hüküm ilkesi yargı erkinin etkinliğinin sağlanmasında büyük öneme sahiptir. Mahkeme önüne gelmiş bir uyuşmazlık hakkında karar verildikten sonra bu karar aleyhine başvurulacak başkaca bir olağan kanun yolunun kalmaması halinde mahkeme kararı şekli anlamda kesinleşir ve artık değiştirilemeyecek kanuni gerçeklik niteliğine sahip olur. Aynı taraflar, aynı uyuşmazlığı, aynı nedene dayanarak tekrar mahkeme önüne getiremezler. Kamu düzeniyle yakından ilgili olan kesin hüküm hem bir dava şartı, hem bir itiraz, hem de bir delildir. Uyuşmazlıkların nihai olarak sona ermesini, hukuki barışı ve usul ekonomisini sağlama amaçları da güden kesin hüküm ilkesi medeni usul kanunumuzda düzenlenmiş ama idari yargılama usulü kanununda yer almamıştır. Ancak, kesin hüküm, idari yargılama usulünde de yer alan ve mahkeme kararlarına konu olan bir kurumdur. Bununla birlikte, iptal davalarında verilen iptal kararlarının kesin hüküm etkisinin genel olması istisnai bir durumdur ve diğer yargısal kararlardan farklı bir özellik gösterir.
İdari Yargılama Hukukunda yargılamanın yenilenmesi
Çalışmamızın konusu İdari Yargılama Hukukunda Yargılamanın Yenilenmesidir. Yargılamanın Yenilenmesi kanun yolu, diğer usul hukuklarında olduğu gibi idari Yargılama Usulünde de olağan kanun yolları kadar kapsamı ve şartları iyi bilinen bir kanun yolu değildir. Bu nedenle yargılamanın yenilenmesi kanun yolu hakkında bir çalışma yapma gereğini duyduk.İdare hukukunun genç ve gelişimini sürdüren bir hukuk dalı olması dolayısıyla, İdari yargılama hukuku da diğer usul hukuku kavramları ile etkileşim halindedir. Ancak bu etkileşim İdari yargılama hukukunun kendine özgü kuralları nedeniyle çok kapsamlı değildir. Bu nedenledir ki, İYUK'da belirtilen yargılamanın yenilenmesi sebepleri diğer usul kanunlarında yer alan yenilenme sebepleri ile bazı farklılıklar göstermiştir.Bu nedenle çalışmamızda hem genel olarak kanun yolları hem de yargılamanın yenilenmesi kanun yolu, idari yargılama hukukunun özelliği dikkate alınarak incelenmiştir.Çalışmamız iki bölümden oluşmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde kanun yolları, kesin hüküm ve yargılamanın yenilenmesi kavramları bir bütün olarak incelenmiştir. İkinci bölümde ise, çalışmamızın ana başlığını taşıyan yargılamanın yenilenmesi sebepleri ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuştur.Tezin kapsamı kuramsal içtihatların yanı sıra yargısal içtihatları da içerir şekilde olmuştur. Yapılan çalışmada yargılamanın yenilenmesi olağanüstü kanun yolu, özellikle idari yargılama hukuku kapsamında değerlendirilirken, ülkemizdeki diğer yargı kolları ile Avrupa ülkelerindeki düzenlemeler karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.İdari yargılama hukukunun yargısal içtihatlarına yön veren Danıştay kararları ile, karşılaştırılması amacıyla benzeri yönleri olan adli yargı kolundaki Yargıtay kararlarına ilişkin uygulamaya yönelik örnekler verilmiştir.Araştırmayı yaparken özellikle İdari Yargılama Usul Kanununda yargılanmanın yenilenmesini düzenleyen maddeye bağlı kalmak suretiyle hangi hallerde bu kanun yoluna gidilebileceği, bu yollar için belirlenen süreleri ve yenileme isteğini karara bağlayacak yargı yerinin dikkate alması gereken konular incelendi.Bu araştırmayla gerek bilimsel doktrinler arasındaki farklı görüşlerin tartışmaları, gerekse de mahkeme kararları arasında yorum farklılığından kaynaklanan değişik sonuçları ortaya koymaya çalıştık.
İdarenin sorumluluğunun anayasal temelleri
Çalışmamızda, idarenin, yaptığı işlem ve eylemleri sebebiyle bireylere karşı sorumluluğunun tarihsel gelişimi ve sorumluluk sebepleri de göz önünde bulundurulmak suretiyle, idarenin sorumluluğunun pozitif hukuk alanındaki temelleri, özellikle de anayasal düzenlemeler dikkate alınarak kamu gücünün sorumluluğunun anayasal sınırlarını ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Tezin birinci bölümünde, idarenin sorumluluğunun tarihsel süreci, genel olarak kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk ilkesi incelenmiştir.İkinci bölümde, idarenin sorumluluğunun pozitif hukuk alanındaki düzenlemeleri ele alınmıştır.İdarenin sorumluluğun dayanağı konusunda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. İdarenin sorumluluğunun dayanağı olarak ?hukuk devleti?, ?kamu yükümleri karşısında eşitlik?, ?imkan ve fırsat eşitliği? gibi ilkeler öne sürülmüştür. İdarenin sorumluluğunun dayanağı konusunda öğretide bir görüş birliğinin olmadığı, bu husustaki tartışmaların devam ettiği sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler1. İdare2. Zarar3. Sorumluluk4. Anayasa5. Kusur
Vergi yargısında yürtmenin durdurulması
İdari Yargıda iptal davası açılabilmesinin ön koşulu ortada, kesin ve yürütülmesi gereken bir idari işlemin bulunmasıdır. İdari işlemin kesinliği, varlık kazanabilmesi için tamamlanması gereken idari prosüdürün son aşamasını da geçirmiş bulunması anlamına gelir. İcrai olması ise başka bir merciin ön iznine gerek bulunmaksızın uygulanabilmesi ve bu uygulamanın da gerekli olması demektir. İdari işlem aleyhine İdari Yargı merciinde dava açılmış olması 2577 sayılı Kanunun 27/3. fıkrasında vergi mahkemelerinde vergi, resim ve harçlarla bunların zam ve cezaları dolayısıyla açılan davalarla ilgili istisna dışında o idari işlemin yürütülmesini durdurmaz.İdare, tesis ettiği işlem aleyhine dava açılsa bile işlemini yürütmeye devam eder ve işlem, tüm sonuçları ile hukuk aleminde varlığını ve uygulanabilirliğini sürdürür. Yine kişinin idari işleme karşı iptal davası açmış olması, işleme uygun hareket etme mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Açılan davada yürütmenin durdurulması konusunda yapılan isteğin İdari Yargı yerince reddedilmesi veya yapılan isteğin davalı idarenin savunması(ya da ara kararına cevap) alındıktan sonra incelenmesi, yahut, istek hakkında herhangi bir nedenle karar verilmesine yer olmadığına dair kararlar da idari işlemin yürütülmesini durdurmaz.İdari işlem yargı kararıyla iptal edilinceye ya da idarece geri alınıncaya kadar etkili olarak sonuç doğurur. İşlem mahkemece iptal edilirse artık hiç yapılmamış gibi sonuç doğurur ve iptal kararı ile birlikte geçmişe etkili olarak tüm sonuçları ile birlikte hukuk aleminden silinir.Bu nedenle, yürütmenin durdurulması kararı, idari işleme karşı açılan iptal davası sonuçlanıncaya kadar işlemin yürütülmesini durdurur. Yani, işlemin icrailik vasfını işlem hakkında yargı merciince esas hakkında bir karar verilinceye kadar askıya alır.İdari işlem aleyhine dava açılması işlemin yürütülmesini durdurmadığından günümüz yargı sisteminde kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması, idarenin denetlenmesi ve keyfiliğinin önlenmesi açısından etkin bir yol olan yürütmenin durdurulması kurumu son derece önemli bir hal almıştır.Bu çalışmada İdari Yargı, vergi yargısı, yürütmenin durdurulması, vergi yargısında yürütmenin durdurulması konuları Mahkeme ve Danıştay kararları ışığında incelenmiş, idare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararları arasındaki fark ortaya konulmuştur. Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için usule ve esasa ilişkin koşullar sayılmış, yürütmenin durdurulmasına itiraz kurumu etraflı bir şekilde incelenmiştir. Çalışmanın son kısmında ise yargı kararlarının yerine getirilmesi ve yerine getirilmemesinden doğan sorumluluk özlü bir şekilde açıklanmıştır.Sonuç olarak ise yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için aranan şartlar her olay için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması, idarenin denetlenmesi ve keyfiliğinin önlenmesi açısından Kanunda yer alan iki şartın birlikte gerçekleşmesi unsuru her olayda aranmamalıdır. Ayrıca, idari uyuşmazlıkların en aza indirilmesi ve idarenin hukuka uygun davranması için de Hukuk Devleti ilkesinin tüm unsurlarıyla benimsenmesi ve özümsenmesi gerekmektedir.
İdare Hukukunda hukukun genel ilkeleri ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi uygulamaları
Tezin konusu, idare hukukunda hukukun genel ilkeleri ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararlarında bu ilkelerin nasıl uygulandığı; amacı ise, hukukun genel ilkelerini daha iyi anlayabilmek ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararlarında bu ilkelerin doğru şekilde uygulanıp uygulanmadığını ortaya koymaktır.İdare hukukunun bir içtihat hukuku olması, hukukun genel ilkelerinin idare hukuku alanında idari yargı içtihatlarıyla ortaya çıkartılmasına yol açmıştır. Ancak hukukun genel ilkeleri, yalnızca idare hukukuna özgü bir kavram olmayıp, anayasa hukuku ve uluslararası hukuk başta olmak üzere diğer hukuk dallarında da mahkemeler tarafından da uygulanmaktadır.Hukukun genel ilkelerinin kapsamının geniş olması nedeniyle tezin birinci bölümünde önce hukukun genel ilkelerinin anlamı ve özellikleri incelenmiş; daha sonra da tarihsel gelişimi incelenmiştir. Birinci bölümde bu ilkelerin, diğer hukuk kaynakları arasındaki değeri ve sınıflandırılmasına ilişkin tartışmalar da incelenmiştir.İkinci ve üçüncü bölümde ise Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kararlarında yer verdiği hukukun genel ilkeleri incelenmiştir. Mahkeme kararları incelendiğinde, bu ilkeleri şu şekilde saymak mümkündür: Hukuk devleti ilkesi, savunma hakkı ilkesi, eşitlik ilkesi, ölçülülük ilkesi, kazanılmış haklara saygı ilkesi, idari istikrar ilkesi, idari işlemin geriye yürümezliği ilkesi, hakkaniyet ve nasafet ilkesi. Bu ilkelerin önce kısaca anlamları incelenmiş; daha sonra da Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararları taranarak, bu ilkelerin nasıl uygulandığı ortaya konmaya çalışılmıştır.
İdari yaptırım olarak mülkiyetin kamuya geçirilmesi, el koyma ile karşılaştırılması ve örnek olay incelemesi
Günümüzde hayatın her alanında gelişim ve değişim süreci oldukça hızlı bir şekilde yaşanmaktadır. Bu değişim doğrultusunda hukuk kuralları toplumsal hayatı belli sınırlar çizerek güvence altına almak fonksiyonunun üstünde işlevler yüklenmiştir. Bu şekilde yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları arasındaki etkileşim artmış, klasik anlamlarından sıyrılarak birbirlerinin yetki ve görevlerini üstlenir, hatta çoğu zaman birbirlerinin yerine görev yapar duruma gelmişlerdir. İdarenin herhangi bir yargı kararı olmadan yasaların kendisine verdiği yetki doğrultusunda idare hukuku ilkeleri doğrultusunda kurduğu bir idari işlem ile uyguladığı zorlama olarak karşımıza çıkan idarî yaptırımlar günlük yaşamın her alanında yer almaktadır. Bu doğrultuda suç olgusu ve suç işleyen kişilerle savaş vermek, ilgili suçun yapılıp yapılmadığını ve yapıldıysa, yapanı tespit etmek amacıyla bireylerin temel hak ve özgürlüklerine ilişkin bazı müdahalelere olanak tanınmıştır. Bu müdahalelerden olan el koyma, idari yaptırımların genel nitelikleri ile birlikte çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır.