Kan basıncı
118 theses under this subject heading
Koroner arter hastalarında efor testi sonrası kan basıncı toparlanma oranı ile syntax skoru arasındaki ilişki
Amaç: Koroner arter hastalığı yaygınlığını gösteren SYNTAX skoru ile efor testi sonrası kan basıncı toparlanma oranı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Yöntem:Çalışmamıza kardiyoloji polikliniğine başvuran, efor testi sonucunda KAG kararı alınan 142 hastadan KAG sonucunda en az bir damarda >%50 lezyon saptanan 98 hasta (79erkek, 19kadın; ortalama yaş: 57.3 ± 7.3) alındı.SYNTAX skoru ≤ 22 olanlar düşük SYNTAX skoru grubunu, >23 olanlar orta-yüksek SYNTAX skoru grubunu oluşturdu. Tüm verilerbu iki grup arasındakarşılaştırılmıştır. SKB toparlanma oranı toparlanma dönemi üçüncü dakika sistolik kan basıncının egzersizde tepe sistolik kan basıncına bölünmesiyle hesaplandı. Bulgular:Sistolik kan basıncı toparlanma oranı düşük SS grubunda 0,87± 0,06 iken orta-yüksek SS grubunda 0,96 ± 0,05 olarak saptanmıştır (p<0,001). Ekokardiyografi bulgularından EF, lateral anüler e′ velositesi, septal annüler velosite ve E/e′orta-yüksek SS grubunda anlamlı olarak düşük(hepsi için p<0,05),SVEDÇ, sol atriyum çapı ve sol atriyum hacmi orta-yüksek SS grubunda anlamlı olarak daha yüksek(hepsi için p<0,05)saptandı.SYNTAX skoru ile ilişkili sürekli değişkenlerin korelasyon analizinde, EF,e′ lateral,E/e′, LA hacmi, SKB toparlanma oranıSYNTAX skoruile korele bulunmuştur. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde SKB toparlanma oranı(OR:1,446, p<0.001) ve EF(OR:0,802, p:0.005)orta-yüksek SYNTAX skorunun bağımsız belirleyicileri olarak saptandı.Yapılan ROC analizinde,cut-off değeri 0,928 olarak alındığında SKB toparlanma oranının%86,1sensitivite,%82,3spesifite ile orta-yüksek SYNTAX skorunu öngördürdüğü saptandı. Eğri altında kalan alan (AUC) 0,892 olarak bulundu (p<0,001). Sonuç: SYNTAX skoru ile sistolik kan basıncı toparlanma oranı arasında güçlü bir korelasyon bulundu. Egzersiz testi sırasında kan basıncı ölçümlerinden kolaylıkla elde edilebilen kan basıncı toparlanma oranı, koroner arter hastalığı yaygınlığı göstermede egzersiz testinin öngördürücülüğünüartırabilir. Anahtar Kelimeler: Kararlı koroner arter hastalığı, Egzersiz testi, SYNTAX skoru, Sistolik kan basıncı toparlanma oranı
Yoğun bakım hastalarında ventilatör ilişkili pnomoninin önlenmesinde kullanılan demetlerin pnomoni gelişiminin önlenmesi ve mortalite üzerine etkisinin değerlendirilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: Hastane enfeksiyonları arasında önemli yer tutan, mortalite vemorbiditesi yüksek olan ventilatör ilişkili pnömoni (VİP)'nin önlenmesine yönelik birçok önleme stratejileri geliştirilmiştir. Son yıllarda bu önlemlerin tek tek uygulanmasıyerine, VİP önleme demeti (bundle) oluşturularak uygulanması üzerinde durulmaktadır.Hastanemizde önemli bir sorun olan VİP'in azaltılmasına yönelik VİP önlemedemetinin VİP gelişimi ve mortalite üzerine etkisini araştırmak amacıyla bu çalışmaplanlandı.Gereç ve Yöntem: Mart 2011 ile Nisan 2012 tarihleri arasında ReanimasyonYoğun Bakım 1ve 2 ünitelerinde prospektif, vaka kontrol çalışması gerçekleştirildi. VİPtanısı, CDC önerileri doğrultusunda nosokomiyal PNÖM-1 kriterlerine göre kondu.Hastalar VİP gelişmesi yönünden ve VİP önleme demetlerini oluşturan parametrelereuyum yönünüden günlük olarak değerlendirildi. VİP önleme demeti; subglottikaspirasyonlu endotrakeal tüpün (SSD-ETT) kullanımı, kaf basınıcının ölçülmesi, yarıoturur pozisyon, klorheksidinli ağız bakımı, sedasyona günlük ara verilmesi, peptikülser proflaksisi, orogastrik kateterin nazogastrik katetere tercihi ve derin ven trombozuproflaksisi şeklinde oluşturuldu. Çalışma 2 dönemde gerçekleştirildi. İlk 6 aylıkdönemde SSD-ETT ve kaf basınç ölçerlerin olmaması nedeniyle kontrol grubu vakalarıağırlıklı bu dönemde çalışmaya dahil edildi ve bu iki parametre dışında kalanlara uyumyönünden hastalar izlendi. İkinici dönemde SSD-ETT ile entübe edilen hastalar vakagrubunu oluştururken standart endotrakeal tüple entübe edilen hastalar kontrol grubuna71dahil edildi. Vaka ve kontrol grupları VİP gelişimi, mortalite ve demete uyum yönündenizlendi.Bulgular: Vaka grubunda 37, çalışma grubunda 96 olmak üzere 133 hastaçalışmaya dahil edildi. Grupların yaş ortalamaları vaka ve kontrol grubunda sırasıyla60,3 ve 61,3, (p=0,7) geliş APACHE II skoru ortalamaları ise 29,3 ve 28,9 (p:0,7)olarak saptandı . Vaka grubunda kontrol grubuna göre VİP insidansında 1000 ventilatörgününde 41,86'dan 22,16'a gerileme (P<0,05) saptandı. Ortalama VİP gelişme günüvaka grubunda 17,33±21,09 olurken, kontrol grubunda 10,43±7,83 olduğu tespit edildi(p:0,04). Demetlere uyum oranı; kaf basınç ölçer için vaka ve kontrol grubundasırasıyla %50,1 ve %6,6, klorheksidinle ağız bakımında ise %37,4 ve 18,6 olaraksaptandı (p<0,05). Bu iki parametre dışında uyum oranlarında anlamlı fark tespitedilmedi (p>0,05). Her iki grupta da tüm demete tam uyum sağlanan hasta olmadı.Vaka ve kontrol grubu arasında 14. gün ve 30. gün mortaliteleri yönünden farksaptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak; SSA-ETT kullanımının, kaf basınç ölçümünün ve klorheksidinliağız bakımının dahil edildiği ve SSD-ETT'nin tam kullanımının sağlandığı VİP önlemedemetleri VİP hızını azaltmada etkilidir. Ancak mortalite üzerine etkisi saptanmadı.Demetlere uyum oranları düşük olup artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Ventilator ilişkili pnömoni, VİP Önleme, VİP önlemedemetleri, subglottik sekresyon drenajı ve kaf basınç monitorizasyonu.
Tek taraflı displastik, hipoplastik, agenetik ve atrofik böbrek hastalığı olan çocuklarda hipertansiyonun yaşam içi kan basıncı izlemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda YİKBİ ile hipertansiyonun erken tanınması, gerekli önlemlerin alınması ve tedavilerin başlanması sayesinde ileride doğacak ciddi sorunlardan korunulmasına katkı sağlamak amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada; İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında 1995-2013 yılları arasında takip edilen 9 MKDB?li, 25 URA?lı, 10 atrofik böbrekli ve 5 nefrektomili olup, yaşları 5-18 arasında değişen toplam 49 hasta grubu ve bu gruba yaş, cins, kilo ve boy olarak benzer olup yaşları 6-16 arasında değişen böbrekle ilgili hastalığı olmayan ve hipertansiyon semptomları bulunmayan 30 kontrol grubu seçildi. Her iki grubun da yaş, cins, kilo, boy, BMI?leri kaydedildi. Poliklinikte takipli olan hasta grubunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Gerekli laboratuar verileri ve radyolojik sonuçları kaydedildi. Eksik labaratuar verileri ve radyolojik görüntülemeler yapılarak kaydedildi. Kontrol grubunda yer alan çocuklardan kan, idrar ya da radyolojik görüntüleme istenmedi. Her iki grubun poliklinik şartlarında ölçülen KB değerleri ve YİKBİ ile ölçülen KB değerleri karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz SPSS (Statististical Program in Social Sciences) 17.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grubundaki kız sayısı 22 (%44,9) erkek sayısı 27 (%55,1) ,kontrol grubunda ise kız sayısı 15 (%50), erkek sayısı ise 15 (%50) idi. YİKBİ?ye göre MKDB?li toplam 9 hastanın 5?inde (%55,5), RA?li hastaların 25`inin 10?unda (%40) , atrofik böbrekli hastaların 10?unun 4?ünde (%40) ve nefrektomili toplam 5 hastanın 2?sinde (%40) hipertansiyon saptandı. Gruplar kendi içlerinde karşılaştırıldı. MKDB?li grubun gece SKB yükü ve 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. RA?li hastaların gece SKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. Atrofik/hipoplazik böbrekli hastaların 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. YİKBİ sonuçlarına göre hasta grubunda maskeli hipertansiyon, kontrol grubunda ise beyaz önlük hipertansiyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda hipertansiyon sıklığı yüksek bulunmuş olup, gerek hipertansiyonun erken dönemde belirlenip önlem alınması adına gerekse de maskeli hipertansiyon ve beyaz önlük hipertansiyonun tespit edilmesinde YİKBİ?nin önemini bir defa daha göstermiş olduk. Anahtar kelimeler: Agenetik, atrofik, displastik, hipertansiyon, hipoplastik, tek böbrek, YİKBİ.
Diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişki
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hiperüriseminin, hipertansiyon gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmekle birlikte kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle kronik böbrek hastalarında ürik asit düzeyinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 07.07.2021-482) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya evre 2- 4 kronik böbrek hastalığı olan 90 hasta dahil edildi. Serum ürik asit düzeyi kolorimetrik yöntemle ölçüldü. Hastalara AKBÖ cihazı takılarak 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alındı. 24 saatlik kan basıncı ölçümlerinden matematiksel ölçümlerle kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Serum ürik asit düzeyi ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,012, p= 0,041, p= 0,044). Kronik böbrek hastalığı evrelerine göre serum ürik asit düzeyi ile kan basıncı değişkenliği arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yaş ile 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV, gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,030, p= 0,001, p= 0,003). 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri ile vücut kitle indeksi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,032, p= 0,045, p= 0,014). Hipertansiyon süresi ile tüm ARV değerleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p< 0,001). Sonuç: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif bir korelasyon saptandı. VI Bu sonuçlar eşliğinde, ürik asit yüksekliğinin kronik böbrek hastalığı olanlarda kan basıncı değişkenliğinde bir artışa katkıda bulunabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kan Basıncı Değişkenliği, Kronik Böbrek Hastalığı, Serum Ürik Asit
İskemik kalp hastalığı olan hastalarda kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kanbasıncı değişkenliği üzerine etkisi
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda kardiyak rehabilitasyon sonrası hastaların uzun dönemde herhangi bir nedene bağlı ölüm oranlarında anlamlı düşüş olduğu gösterilmiş olup kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle iskemik kalp hastalığı olan hipertansif hastalarda kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 05.10.2022-169) alındıktan sonra başlandı. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve çalışmaya hipertansiyon ve iskemik kalp hastalığı tanıları ile takipli koroner stent ve/veya koroner By-pass öyküsü bulunan, kardiyak rehabilitasyon programına alınmış toplam 151 hasta dahil edildi. Ambulatuvar kan basıncı ölçüm cihazları kullanılarak üç aylık kardiyak rehabilitasyon programı öncesinde ve sonrasında 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alınmış olan hastaların ölçümlerinden matematiksel hesaplama ile kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Kardiyak rehabilitasyon ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Başlangıç ölçümlerine göre kardiyak rehabilitasyon programı sonrası hastaların 24 saatlik sistolik, diyastolik ve ortalama arteriyel kan basınçlarındaki düşüş anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Aynı şekilde başlangıç ARV değerlerine göre 24 saatlik sistolik, diyasyolik, ortalama arteriyel, gece sistolik ve gece diyastolik ARV değerlerindeki düşüş de anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Diabetes mellitus, konjestif kalp yetmezliği, obezite, yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, kullanılan antihipertansif tedavi çeşidi, koroner stent ve/veya By-pass öyküsü açısından alt grup analizlere bakıldığında kardiyak rehabilitasyon öncesi ve sonrası kan basıncı değişkenliği açısından anlamlı farklılık saptanmadı (hepsi için p> 0,05). Sonuç: Kardiyak rehabilitasyon sonrası 24 saatlik sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı, gece sistolik ve gece diyastolik kan basıncı değişkenliklerinde başlangıca göre düşüş saptandı. Bu sonuçlar eşliğinde, kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kan basıncı VI değişkenliği üzerinde regülatuar rol oynayabileceği ve dolaylı olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: İskemik kalp hastalığı, Kan basıncı değişkenliği, Hipertansiyon, Kardiyak rehabilitasyon
Kardiyoloji polikliniğine gelen HT hastalarının sağlık hizmeti kullanım özellikleri ve tedaviye uyumları
Giriş ve amaç Çalışmamızın amacı, üçüncü basamak Kardiyoloji polikliniğine gelen hipertansiyon hastalarında ilaç tedavisine uyum, yaşam tarzı değişikliklerine uyum, tedavi etkinliği ve sağlık hizmeti kullanım durumunun belirlenmesidir. Gereç ve yöntem Araştırma tanımlayıcı bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Örneklem büyüklüğü, evrenin büyüklüğünün bilinmediği durumda 0,05 örneklem hatası, 0,05 yanılma payı ve %50 prevalansla 384 olarak hesaplandı. Eylül-Ekim 2016 tarihleri arasında ADÜ Kardiyoloji Polikliniğinde, yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulandı ve standardize edilmiş yöntemle kan basınçları ölçüldü. Katılımcıların tedaviye uyumlarını ölçmek için MMAS ölçeği kullanıldı. 5 ve altı puan alanlar tedaviye kötü uyumlu, 6 ve üstü alanlar tedaviye iyi uyumlu olarak kabul edildi. Veriler SPSS 15.0 istatistik programıyla analiz edildi. Bulgular Katılımcıların yaş ortalaması 65,1±10,5(65) idi; %59'u (s=226) kadın, %41'i (s=158) erkekti. Yüzde 79,2'si (s=304) evli, %44,0'ü (s=169) ev hanımı, %76,8'i (s=295) 9 yıldan az eğitimli olan katılımcıların %55,2'sinin (s=212) aylık eve giren toplam geliri 1380 ve 4470 TL arasında idi. Hemen tamamı (%96,4; s=370) SGK kapsamında sosyal güvenceye sahipti ve %64,3'ü (s=247) kentsel bölgelerde oturmakta idi. Katılımcıların %14,1'i (s=54) alkol ve %10,9'u (s=42) sigara içmekteydi. Egzersiz yapmayanlar tüm katılımcıların %68,2'sini (s=262) oluşturmaktaydı. Katılımcıların %84,6'sının (s=325) en az bir ek hastalığı vardı. En sık bulunan ek hastalıklar kardiyovasküler hastalık veya risk faktörleri (%68,5; s=263) ile DM (%40,9; s=384) idi. Katılımcıların % 72,9'unda (n:280) kan basıncı kontrolü sağlanmıştı. Çalışma sırasında ölçülen sistolik kan basıncı düzeyleri ortalama 127,1±17,50 mmHg ve diyastolik kan basıncı düzeyleri ortalama 79,3±11,4 mmHg idi. Hastaların %68,8'inde (s=264) HT tanısı ikinci basamak sağlık kuruluşlarında ve %58,1'inde (s=223) dahiliye ve yan dal uzmanları tarafından konmuştu. Hemen tamamı aile hekimini bilen (%96,6; s=371) katılımcıların çoğu aile hekimine en az bir kez başvurmuştu (%93,8; s=360); HT için en sık başvuru nedeni ise (%75,0; s=288) ilaç yazdırmak idi. Hipertansiyon hastalarının çoğu (%95,6; s=367) hipertansiyon ilaçlarını düzenli kullandığını belirtti. Düzenli kullanmamanın en sık bildirilen üç nedeni bilgi eksikliği (%64,7; s=11), ilacını almayı unutma (%58,8; s=10) ve ilacın kendisine zarar verebileceğini düşüncesi (%52,9; s=9) idi. Katılımcıların %39,8'i (s=153) HT tanısı konulduğundan beri diyet ve %60,9'u (s=234) egzersiz yapmamıştı; doktorundan tavsiye aldığı halde bunları yerine getirmeyenler katılımcıların %51,8'iydi (s=199). Katılımcıların Morisky puan ortalaması 6,1±1,8 (en az 0, en çok 8) idi. Katılımcıların % 67,2'si (s=258) tedaviye iyi uyumluydu. Yaş (r=0,253; p=0,000) ve egzersize uyum (r=0,101; p=0,017) arttıkça HT tedavisine uyumları artmaktaydı. Kentsel bölgelerde yaşayanlarda (z=2,29; p=0,02), ek hastalığı olanlarda (z=3,504; p=0,000), düşük ve orta gelir grubundakilerde (yüksek gelir grubundakilere göre sırasıyla z=2,507; p=0,012 ve z=3,146; p=0,02) tedaviye uyum daha yüksekti. Katılımcıların cinsiyeti, medeni durumu, eğitim düzeyi, günlük kullandıkları HT ilaç dozu sayısı, günlük alınan toplam ilaç dozu sayısı, katılımcıların diyete uyum durumları ve ilaç kullanmasına yardım eden birinin olma durumu HT tedavisine uyum üzerinde etkili değildi (p>0,05). Kentsel bölgede yaşayanlarda(χ²=5,627; 0,018), önerilen egzersiz egzersize uyum gösterenlerde (χ²=8,821; p=0,003) ilaç tedavisine uyumu daha yüksek olan katılımcılarda (χ²=5,833; p=0,016) kan basıncı kontrolü daha iyiydi. Yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, ek hastalık varlığı, yardımcısının olup olmamasının kan basıncı kontrolü üzerinde etkisi yoktu. Sonuç Çalışmamızda üçüncü basamağa başvuran hipertansiyon hastalarında tedavi uyumu yüksek bulunmuştur. Yaşam tarzı değişikliğine uyum gösteren hastaların tedaviye uyumları ve aynı zamanda kan basıncı kontrolleri yüksek bulundu. Tedaviden tam sonuç alınabilmesi için hastalara tedavinin bütün basamaklarının öneminin net açıklanması gerektiği düşünülmektedir. Hastaların hipertansiyon takibinde aile hekimlerinin yerinin sınırlı kaldığı saptanmıştır. Hastaların aile hekimlerine güvenlerinin artırılması aile hekimlerinin rolünü artırabilir.
L-name ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda fumaria officinalis ekstraktının kan basıncına etkisi
Bu çalışma, fumaria officinalis ekstraktının L-NAME ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncına etkisini geniş bir perspektif içerisinde ortaya koymak amacıyla tasarlanmıştır. Çalışmada 42 adet, 10 haftalık Wistar-Albino erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar eşit sayıda 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 4 hafta süreyle %0.9 izotonik NaCl çözeltisi i.p. uygulandı. HT grubuna hipertansiyon oluşturmak amacıyla NOS enzimi inhibitörü olan L-NAME, 40 mg/kg dozda %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde 4 hafta süreyle i.p. uygulandı. HT +FUM150mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 150 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulanadı. HT +FUM300mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 300 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulandı. FUM150mg grubuna fumaria officinalis ekstraktı 150 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. FUM300mg grubuna Fumaria officinalis ekstraktı 300 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. Sıçanların 4. haftanın sonunda sistolik kan basıncı (SKB) değerleri ölçülerek kaydedildi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. L-NAME ve fumaria officinalisin birlikte uygulandığı gruplarda SKB değerlerinin önemli ölçüde azaldığı görüldü. Fumaria grupları ve kontrol grubunda parametrelerde önemli bir değişim gözlenmedi. L-NAME grubu ile diğer gruplar arasında önemli ölçüde bir farklılık görüldü. Çalışmanın sonucu, Fumaria'nın 150 mg/kg ve 300 mg/kg dozlarının; L-NAME ile deneysel olarak hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncını düşürdüğünü göstermektedir.
Merkezi yolla uygulanan üridin ve üridin nükleotidlerinin kardiyovasküler parametreler üzerine etkileri
Üridin, dolaşımda serbest halde veya nükleotidlerin yapısında bulunan endojen bir nükleoziddir. Bu çalışmada intraserebroventriküler (i.s.v.) yolla uygulanan üridin ve nükleotidlerinin kardiyovasküler parametrelere etkileri ile muhtemel etki mekanizmalarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 120 adet 4-6 aylık Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Etki incelemesi için üridin, UMP, UDP ve UTP 0.1, 0.5 ve 1 mikromol (μmol) olmak üzere üç farklı dozda uygulanmıştır. Kan basıncı ve kalp hızı değerleri 60 dakika boyunca kaydedilmiştir. Mekanizma araştırmaları için üridin ve nükleotidlerinin en etkin bulunan dozunun enjeksiyonundan 15 dakika önce i.s.v. yolla P2Y reseptör antagonistleri (MRS2578, PPTN hidroklorür ve ARC-118925xx) enjekte edilerek kan basıncı ve kalp hızı kayıt altına alınmıştır. Ayrıca katekolaminler, oksitosin ve vazopressin analizleri için 0, 5, 10, 30 ve 60. dakikalarda kateter yoluyla kan toplanmıştır. Üridin ve UMP'nin kan basıncı ve kalp hızı üzerine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. UDP ve UTP'nin doz-yanıt gruplarında kalp hızını değiştirmediği, kan basıncını ise doza bağlı olarak anlamlı şekilde artırdığı bulunmuştur. P2Y reseptör antagonistleri ile ön tedaviler ise en etkin dozda (1 μmol) elde edilen kan basıncı artışını geri çevirmiştir. UDP ve UTP'nin en etkin dozunda serum vazopressin ve oksitosin düzeylerinin anlamlı olarak arttığı, katekolamin düzeylerinin ise değişmediği belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, merkezi yolla uygulanan UDP ve UTP'nin sıçanlarda kan basıncını anlamlı olarak artırdığını ve bu artışlara P2Y reseptör aktivasyonunun aracılık ettiğini literatürde ilk kez göstermektedir. Gözlenen etkilerin vazopressin ve oksitosin düzeylerindeki artışlarla ilişkili olması muhtemeldir. Bulgularımız, kan basıncının merkezi düzenlemesinde pirimidinerjik reseptör aktivasyonunun önemli bir mekanizma olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Üridin, üridin nükleotidleri, kan basıncı, kalp hızı, P2Y reseptörleri
Hipotansif anestezinin serebral perfüzyon ve kandaki antioksidan düzeyleri ile HIF1a düzeyi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Kontrollü hipotansiyon arteryel kan basıncının istemli bir şekilde geri dönüşümlü olarak düşürülmesidir. Hipotansif anestezi özellikle bazı cerrahilerde uygulanan kan basıncının kontrollü şekilde düşürüldüğü anestezi yöntemidir. Dar alanda çalışılan cerrahiler veya kanama potansiyeli yüksek cerrahilerde intraoperetif kanama ve kan transfüzyonu ihtiyacını azaltır ayrıca temiz bir cerrahi görüş sağlar. Ortalama kan basıncı (OKB) ya da sistolik kan basıncı (SKB)'na göre hipotansif anestezi uygulanabilmektedir. Near İnfrared Spektroskopi (NIRS) serebral oksijenizasyonu devamlı ve noninvaziv olarak takip etmeyi sağlar. HIF 1a, TAS, TOS ise doku oksijenizasyonu ve perfüzyonunu ön görmeyi sağlayan labaratuvar belirteçleridir. Çalışmanın amacı standardize edilmiş anestezi derinliği altında kontrollü hipotansif anestezi uygulanan hastalarda; ameliyat öncesi ve sonrası kanda HIF 1a, TAS, TOS ölçümleri ve NIRS ile serebral perfüzyon değerlendirilmesi yapılarak hipotansif anesteziye sekonder gelişebilecek doku hipoksisi ve buna bağlı mediatörlerin doku düzeyindeki değişimlerini ve bunların hangi tansiyon parametreleri ile ilişkili olduğunun araştırılmasıdır. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza elektif rinoplasti ve ortognatik cerrahi ameliyatı planlanan 18-75 yaş arası, ASA 1-2 olan toplam 60 hasta dâhil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu sonrası propofol ve remifentanil infüzyonu kullanılarak TİVA tekniği ile anestezi idamesi uygulandı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Bir gruba SKB'ye göre bir gruba OKB'ye göre hipotansif anestezi uygulandı. SKB grubu Grup 1, OKB grubu Grup 2'yi oluşturdu. İki gruba da operasyon boyunca NIRS ile devamlı rejyonel serebral oksijen saturasyonu takibi yapıldı. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesinde ve operasyon bitiminde 2 kez kan örneği alınarak TAS, TOS, HIF1a bakılmak üzere saklandı. Opreasyon bitiminde hastalar derlenme ünitesinde 30 dk. takip edilerek ağrı ve bulantı-kusma skorları değerlendirildi. Ayrıca iki grubun da cerrahi memnuniyet ve kanama skorları ile anestezik tüketim miktarları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda iki grubun RsO2 değerleri değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Ancak Grup 1'de serebral desaturasyon görülen hasta sayısı daha fazla idi. Grup 1 ve Grup 2'nin giriş ve çıkış TAS, TOS, HIF 1a değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1'in çıkış TOS düzeyi, Grup 2'nin çıkış HIF 1a düzeyi girişe göre anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 2'nin cerrahi memnuniyet skoru anlamlı derecede yüksek ve kanama skoru anlamlı derecede düşük idi. Sonuç: Hipotansif anestezi uygulaması hem OKB 'ye hem de SKB'ye göre yapılabilir. Fakat biz çalışmamızda çok kuvvetli verilerle desteklenmese de OKB'ye göre takibin daha avantajlı/hastayı koruyucu olduğunu tespit ettik. Önerimiz OKB'ye göre hipotansif anestezi uygulamasıdır; ancak ileriye yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Transkateter aort kapak implantasyonu sonrası kan basıncı yanıtı ile mikroRNAlar 1, 133a, 206, 202-3p arasındaki ilişki ve miyokardiyal strain parametreleri üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Başarılı Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVI) sonrası, miyokardiyal global strainde iyileşme, ve bunun sonucu olarak kan basıncında yükselme beklenir. Her iki sonuç da hastaların sağkalımını ve yaşam kalitesini etkiler. TAVI sonrası sol ventriküler basınç yükünün ortadan kaldırılmasına rağmen, kimi hastalar işlemden sonra fonksiyonel iyileşme, morbidite ve mortalite açısından fayda görmezler. Dolaşımdaki mikroRNA'lar, hücrelerden eksozomal partiküllerin içinde salınabilen yeni bir biyobelirteç sınıfı olarak önem kazanmaktadır. Spesifik bazı miRNAların dolaşımdaki miktarının sol ventriküler yeniden şekillenme (remodelling) ve aortik kapak içinden geçen akım gerilimi (shear stress) ile ilişkili olduklarını gösteren yayınlar mevcuttur. Bu çalışmada, ileri aort darlığı olan hastalarda darlığın TAVİ ile giderilmesinden sonra eksozomal miR-1, 133a, 206, 202-3p'nin varyasyonları incelenerek, miyokardiyal strain ve kan basıncındaki değişiklikler ile ilintili kötü prognoz belirteçlerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: TAVİ işlemi yapılacak 45 hastadan; işlem öncesi, taburculuk günü ve 3. ay olarak belirlenmiş 3 farklı zamanda serum örnekleri alındı. Örneklerden eksozomlar izole edilerek seçilmiş miRNAların değişimlerini saptamak için kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu uygulandı. Aynı zaman noktalarında Global Longitudinal Strain (GLS) analizini de içerecek şekilde ekokardiyografi yapıldı ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümleri ile kan basıncı değişimi kaydedildi. Bulgular: Prosedür sonrası miR-206 düşüşü ile GLS'deki iyileşme arasında negatif korelasyon saptandı. Bununla paralel olarak, miR'deki azalma ne kadar azsa, TAVI-sonrası mutlak GLS o kadar yüksekti. Ayrıca, Ki-kare testi, taburculuktan 3.aya kadar geçen sürede miR-206 miktarı daha da azalan hastaların, 3.ayda GLS kazanımlarının daha az olduğunu ortaya koydu. Ek olarak, işlemden hemen sonraki miR-206 düşüşü, 3.aydaki hem MAB hem de DKB artışı ile negatif korelasyon gösterdi. Bununla birlikte, TAVİ sonrası miR-206 miktarı belirgin olarak düşen hasta grubunda MAB artışı daha azdı. Majör kardiyak ve serebrovasküler olay (MACCE) yaşayan hastalarda miR-206, MACCE görülmeyen hastalara göre belirgin olarak azalmıştı. Üstelik 3.ayda NYHA sınıfında iyileşme olmayan hastalarda, fonksiyonel sınıfı iyileşen/sabit kalan hastalara göre miR-206 daha düşüktü. Sonuç: TAVI sonrası miR-206 düşüşü, kardiyak fonksiyon ve kan basıncında artışla ilintilidir ve kısa dönem takipte klinik sonlanım açısından prediktif olabilir. Anahtar Kelimeler: miR-206, global longitudinal strain, TAVI, kan basıncı, kalp yetmezliği
Assessment of adult knowledge towards arterial blood pressure
Hypertension is a considerable cause of many other serious diseases. It led to cardiovascular diseases and may cause premature death. Worldwide, several studies showed that adults are more vulnerable to hypertension because they had most of the hypertension factors. Therefore, a massive quantity of hypertension medication had been used all over the world to treat this disease and more financial budgets had been spent on treatment and education programs. A descriptive-correlational design was applied to measure the knowledge of the patients with hypertension. The study started on 8th Mar 2022. Data collection started on 17th May 2022 after the approval of DOH and ended on 18th Sep 2022. The study has a purposive sample that consists of 401 patients, 182 males and 219 females. Six participants had been excluded because of incorrect or uncompleted answers. Of the remaining 394 patients of 178 males and 216 had participated in the study by answering the questions. The study implements a pre-proposed assessment tool published by (Kumait 2015). A previously proposed evaluation tool published by Kumait (2015) was applied in the study. The tool consists of two parts: the first part: demographic data; This section consists of 8 items focusing on the patient's demographic characteristics (age, gender, marital status, residence, educational level, concomitant chronic disease, and income). Part Two: Knowledge; This section consists of 28 items focusing on informational characteristics for hypertensive patients. As a result of the study, the majority of the study participants were middle-aged (49-58 years old), about 33.5%, more than half (54.8%) were women, 88.3% were married, and 40.6% were literate. At the level of education: it was noted that 90.4% had a positive family history of high blood pressure and 72.4% had no additional chronic disease. consider outcomes in terms of levels of knowledge in the study; It was concluded that the knowledge levels of the patients changed according to their demographic information. It was determined that the level of knowledge of women was higher than that of men, those who lived in cities were higher than those who lived in rural areas, those without chronic diseases were more than those without chronic diseases, and those at younger ages were more knowledge with those who live in rural areas. In the study, there were differences between patients' educational levels in terms of signs and symptoms. When results are compared as a lifestyle; It was observed that the patients' lifestyle changed according to the age group, education, place of residence, and income, whether they had a chronic disease or not (p < 0.05). This study concluded that adults have good knowledge of arterial blood pressure and that the relationship between demographic information and signs and symptoms is highly significant, and further studies are needed.
Sistemik sklerozda Endotelin-1 düzeyi ve endotelin reseptör polimorfizminin hemodinamik ve klinik parametrelere etkilerinin araştırılması
Amaç: Skleroderma (SSc) ciltte ekstrasellüler matriks artışı, damar hasarı, immunulojik anormallikler ve fibrozisle giden sistemik bir hastalıktır. Endotelin-1 SSc etyolojisinde, hastalığın klinik bulgularının ortaya çıkmasında ve progresinde önemli bir role sahiptir. Yapılan çalışmalar yeni tedavi stratejilerinin gelişmesine neden olmuştur. Endotelin-1 düzeyi ve reseptör polimorfizmleri hastalığın kliniği ve tedavi yaklaşımını etkiliyor gözükmektedir. Çukurova Bölgesindeki skleroderma hastalarında plazma ET-1 düzeyinin hemodinamik ve klinik bulgularla ilişkisini incelemek, ET reseptör B G57S ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmlerinin sıklığı ve bu polimorfizmlerin hemodinamik ve klinik bulguları ile olan ilişkisini araştırmakGereç ve yöntem: Skleroderma tanısı alan 43 (2/41, E/K) hasta ve 42 (0/42, E/K) sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Plazma ET-1 düzeyine ELİSA yöntemiyle bakıldı. ET reseptör B G57S ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmlerinin belirlenmesinde PCR-RFLP tekniği uygulandı. Kardiyak bulguları transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirildi. 24 saatlik Holter ile nabız, sistolik ve diastolik kan basınçları ölçüldü. Akciğer bulguları solunum fonksiyon testleri ve bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildiBulgular: Skleroderma hastalarında plazma ET-1 düzeyi 7,23±2.15 fmol/ml (ortalama±SS) iken, kontrol grubunda 4,10±1,06 fmol/ml (ortalama±SS) bulundu. Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatitiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0,001). Plazma ET-1 düzeyi ile, hemodinamik parametreler, klinik bulgular arasında korelasyon gözlenmedi. Hasta ve kontrol grubunda 24 saatlik Holter ile ölçülen nabız, sistolik ve diastolik kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta ve kontrol grubunda ET reseptör A -231G>A polimorfizmleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (5/43, 0/42) (p=0,023). ET reseptör A -231G>A polimorfizmleri ile plazma ET-1 düzeyi, hemodinamik parametreler, klinik bulgular arasında korelasyon gözlenmedi. Hasta ve kontrol grubunda ET reseptör B G57S polimorfizmi gözlenmediSonuç: Skleroderma hasta grubunda kontrol grubuna göre plazma ET-1 düzeyi ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Plazma ET-1 düzeyi ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmlerinin hemodinamik ve klinik bulgularla ilişkisi saptanmadı. ET reseptör polimorfizmleri ile hastalık bulguları arasında ilişki gösterilememesine karşın, daha geniş hasta populasyonu ile çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünüldü.Anahtar Kelimeler:Skleroderma, endotelin-1, endotelin reseptör A -231G>A polimorfizmi, endotelin reseptör B G57S polimorfizmi, Holter, ekokardiyografi, kan basıncı, pulmoner arter basıncı
Tek taraflı multikistik displastik böbrek hastalığı olan çocuklarda hipertansiyon sıklığı ve buna etkili faktörler
Amaç: Bu çalışmada tek taraflı multikistik displastik böbrek hastalığı tanısı almış çocukların karakteristik özelliklerini irdelemek ve hipertansiyon sıklığı ile buna etkili olabilecek faktörleri (plazma renin aktivitesi, anjiyotensin, aldosteron, kan biyokimyası, idrarda proteinüri, mikroalbümin) tespit etmek amaçlandı.Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Mart 2008 ? Ağustos 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında yapıldı. Çalışmanın birinci aşamasında; 1993-2010 yılları arasında takip edilen tek taraflı multikistik displastik böbrek hastalığı olan 87 hastanın dosyaları retrospektif incelendi, karakteristik verileri irdelendi.Çalışmanın ikinci aşamasında; kan verme, idrar toplama ve yaşam içi kan basıncı izlemini gönüllü kabul eden 22 tek taraflı multikistik displastik böbrek hastası ile benzer yaş ve cinste olup, bilinen bir böbrek hastalığı ve hipertansiyon semptomları olmayan 22 sağlam çocuk kontrol grubu olarak seçildi. Bütün çocuklara 24 saat süre ile yaşam içi kan basıncı uygulaması ile hipertansiyon sıklığına bakıldı; ayrıca yine her iki gruptan kan örnekleri alınarak plazma renin aktivitesi, anjiyotensin, aldosteron, kan biyokimyası, idrarda protein ve mikroalbümin çalışıldı.Elde edilen verilerle; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda istatiksel analiz yapıldı.Bulgular: Tek taraflı multikistik displastik böbrek hastalığı olan grupta hipertansiyon sıklığı, serum plazma renin aktivitesi, aldosteron ve potasyum seviyeleri sağlam gruba göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Diğer parametrelerde istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı.Sonuç: Çalışmamızda tek taraflı multikistik displastik böbrek hastalarında hipertansiyon sıklığı önemli derecede yüksek bulundu. Hipertansiyonun renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi ile ilgili olduğu görüldü. Hipertansiyonda etkili olan hasta böbrek mi, yoksa sağlam kompanzatuar böbrek mi, keza nefrektomi ile bu sıklık azaltılabilir mi gibi sorulara cevap için ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünüldü. Ayrıca çocuklarda yaşam içi kan basıncı ölçümlerinin değerlendirilmesinde çalışmaların yeterli olmadığı ve ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu görüldü.
İki böbrek bir klip hipertansif sıçanlarda, klonidinin otonom sinir sistemi işlevi üzerindeki etkisi
İki böbrek bir klip (2B1K) hipertansiyonu, sempatik hiperaktivite ile birliktedir. Alfa 2 adrenoseptör agonisti olan klonidin sempatik etkinliği azaltmaktadır. Bu çalışmada, klonidinin, 2B1K hipertansif uyanık sıçanlarda, ortalama arteryel kan basıncı (OKB), kardiyak sempatik (ST) ve parasempatik tonus (PT), barorefleks duyarlılığı ve vasküler otonomik etkinlik üzerindeki etkisinin saptanması amaçlanmıştır. Bu amaçla, renal arterin tek taraflı kliplenmesi ya da yalancı operasyondan 1 hafta sonrasından başlayarak, sıçanlara iki hafta boyunca klonidin (200 ?g/kg/gün, oral) ya da distile su verildi. Daha sonra, OKB'nı ölçmek ve ilaçları infüze etmek için, sırasıyla, sıçanların sol femoral arter ve venine kateterler yerleştirildi. Bir günlük iyileşmeden sonra, kardiyak ST ve PT, sırasıyla atenolol (1 mg/kg) ve atropin metil nitrat (1 mg/kg) olan kalp atım hızı (KAH) yanıtından hesaplandı. Klonidin hem yalancı operasyonlu hem de 2B1K'li sıçanlarda OKB'nı artırdı (sırasıyla p<0.05 ; p<0.001). Beta 1 reseptörlerinin blokajı yalnızca distile su alan yalancı operasyonlu grupta KAH'nı azalttı (p<0.01). Klonidin, Beta 1 öncesi ile sonrası gruplardaki barorefleks duyarlılıklarını anlamlı olarak etkilemedi. Klonidin hem yalancı operasyonlu hem de hipertansif sıçanlarda kardiyak ST ve PT'yi etkilemedi. Klonidin verilen yalancı operasyonlu sıçanların intrinsik KAH, distile su verilen yalancı operasyonlu sıçanlarınkinden daha az idi (p<0.01). Hekzametonyum bromid (HX) ile yapılan otonomik blokaj, OKB'nı, distile su (p<0.05) ve klonidin (p<0.01) alan klipli sıçanlarda yalancı operasyonlu kontrollerine göre daha fazla azalttı . Klonidin HX ile olan azalmayı etkilemedi. Klonidin hem yalancı operasyonlu (p<0.001) hem de klipli (p<0.01) sıçanlarda vücut ağırlığı kazancını azalttı. Sonuç olarak, bu çalışmada kullanılan konsantrasyonunda klonidinin, hem 2B1K hipertansif sıçanlar hem de normotansif kontrollerinde, kardiyak ve vasküler otonomik etkinlik ile barorefleks duyarlılığını değiştirmeksizin, muhtemelen periferik alfa2 reseptörleri aracılığıyla, kan basıncını artırdığı ileri sürülebilir.
Tek taraflı parsiyel üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan çocuklarda yaşam içi kan basıncı izlemi ile hipertansiyonun araştırılması
Amaç: Tek taraflı üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan çocuklarda hipertansiyona eğilim olup olmadığını araştırmak ve izole üreteropelvik bileşke obstrüksiyonunun kan basıncı üzerine etkilerini incelemek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2009-2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında yapıldı. Opere olmamış, ek renal patolojisi ve sistemik hastalığı olmayan, renal fonksiyonları normal olan ve tek taraflı üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan 19 çocuk, hasta grubu olarak çalışmaya alındı. Bilinen bir hastalığı olmayan 19 sağlıklı çocuk ile de kontrol grubu oluşturuldu. Ultrasonografi ile renal pelvis anteroposterior çapları ölçüldü. Klinik kan basıncı ölçümleri yapıldı. Bütün çocuklara 24 saat süre ile yaşam içi kan basıncı izlemi uygulandı. LMS metoduna göre z skorları, uykuda ortalama kan basıncı düşüşü yüzdeleri ve kan basıncı yükleri incelendi. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Gece diastolik kan basıncı z skorları (hasta grubunda 0,553 ? 0,833, kontrol grubunda 0,132 ? 0,638) ve gece ortalama kan basıncı z skorları (hasta grubunda 0,804 ? 0,753, kontrol grubunda 0,389 ? 0,688) hasta grubunda daha yüksek bulundu. 90. persentilin ve 95. persentilin üzerinde olan kan basıncı yükleri % 30'u ve % 40'ı geçen olgu sayısı hasta grubunda anlamlı derecede yüksekti (Hasta grubunda ?90. persentil yükleri ?%30 olan 9, ?% 40 olan 6 olgu, ?95. persentil yükleri ?%30 olan 8, ?% 40 olan 4 olgu. Kontrol grubunda ?90. persentil yükleri ?%30 olan 3, ?% 40 olan 1 olgu, ?95. persentil yükleri ?%30 olan 2, ?% 40 olan 0 olgu). Hasta grubunda non-dipper olma oranı, çocuk yaş grubunda beklenen değerden yüksekti.Sonuç: Üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan çocuklarda hipertansiyona eğilim olduğu gözlendi. Çalışma grubundaki hastalar konservatif izlem grubuna uygun ve renal fonksiyonları normal olan hastalar olmasına rağmen kan basıncı seviyeleri kontrol grubundan daha yüksekti. Günümüzde daha çok konservatif olarak izlenmesi tercih edilen bu hastalarda uzun vadeli fizyopatolojik sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir.
Kronik renal replasman tedavisi alan hastalarda kan basıncı kontrolü ve inflamasyonun yaşam kalitesine etkisi
Kronik Renal Replasman Tedavisi Alan Hastalarda Kan Basıncı Kontrolü ve İnflamasyonun Yaşam Kalitesine Etkisi Giriş ve Amaç: Son dönem böbrek yetersizliği (SDBY) nedeni ile takip edilen hasta sayısı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her geçen gün artmaktadır. Hemodiyaliz (HD), periton diyalizi (PD) ve böbrek nakli (Rtx) ile tedavi edilen hastalarda yaşam kalitesi ile morbidite, mortalite arasında yakın bir ilişkinin olduğu gözlenmektedir. HD, PD, Rtx hastalarında mortalite ile ilişkili olan yaşam kalitesini etkileyen etmenlerin belirlenmesinin yaşam kalitesini daha iyi hale getireceği ön görülmektedir. Çalışmamızda; farklı renal replasman tedavisi alan SDBY hastalarında, renal replasman tedavi modalitesinin, inflamasyon belirteçlerinin, kan basıncı kontrolünün sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalında tedavi edilen 16 hemodiyaliz ve 17 periton diyalizi hastası ve 27böbrek nakil hastası alınmıştır. Kontrol grubunu hipertansiyon ön tanısı ile Nefroloji polikliniğine başvuran 29 kişi oluşturmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, böbrek yetersizliği nedeni, diyaliz tedavi yöntemi (HD, PD), diyaliz tedavi süresi, böbrek nakli süresi, kullandıkları ilaçlar [antihipertansif (ACE inhibitörü, ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokeri, alfa bloker, diüretik), immunsupresifler ve diğerleri] ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için tüm hastalar tarafından AKBM günü short form (SF-36) formu dolduruldu. AKBM oskillometrik tipte, model ve numarası Spacelabs Healt Care 2010 ref 90207-1Q, SN 207-063257 marka olan cihaz ile yapıldı. Moduler DPP cihazıyla, CRP Dode Behring II" marka cihazla immünotürbimetrik yöntemle, ferritin, Roche Modüler sistem cihazla immünotubimetrik yöntem ile çalışıldı. Tam kan sayımı Beckman marka coulter cihazı ile çalışıldı. IL-6 ve IL-10 ölçümü ise ELISA yöntemi ile (DIAsource, Belçika) çalışıldı. Bulgular: Yaşam kalitesi alt birimleri puanları PD ve HD hastaları karşılaştırıldığında fiziksel fonksiyon puanı dışındaki tüm alt grup puanları HD hastalarında daha yüksek idi. HD hastaları ve Rtx hastalarının karşılaştırmasında ise yaşam kalitesi ölçeğinin tüm alt grup puanları Rtx hastalarında daha yüksekti ve ağrı, mental sağlık, sosyal fonksiyon, fiziksel fonksiyon alt birimlerindeki fark istatistiksel anlamlı idi. (p<0,05) Rtx hastaları ve PD hastaları incelendiğinde ise yaşam kalitesi ölçeği puanlarının Rtx hastalarında daha yüksek ve genel sağlık, mental sağlık, emosyonel rol güçlüğü alt birimlerindeki farkın istatistiksel anlamlı olduğu saptandı. (p<0,05) Kontrol grubu Rtx hastaları karşılaştırıldığında ise genel sağlık, sosyal fonksiyon alt ölçeğinde kontrol grubunun puanları yüksek iken ağrı, mental sağlık, enerji, fiziksel fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü puanlarının Rtx hastalarında daha yüksek olduğu gözlendi. Ağrı, sosyal fonksiyon ölçeklerindeki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. (p<0,05) HD ve PD hastaları karşılaştırıldığında AKBM ölçümleri açısından istatistiksel farkın olmadığı izlendi. (p>0,05) HD ve Rtx hastalarına bakıldığında ise DKB ve DKB yükü ölçümlerinde anlamlı farklılık yok iken diğer ölçümlerde ise istatistiksel anlamlı fark mevcuttu. (p<0,05) PD ve Rtx hastaları karşılaştırıldığında, kan basıncı ölçümlerinin PD hastalarında istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. (p<0,05) Kontrol grubundaki hastalar ile Rtx hastalarının karşılaştırılmasında ise SKB yükü ve DKB yükünün Rtx hastalarında istatistiksel anlamlı yüksek saptandı. (p<0,05) Rtx ve kontrol hastaları ile PD ve HD hastaları karşılaştrıldığında ise sedimentasyon hızı ve CRP düzeyi diyaliz hastalarında istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları IL-6, sedimentasyon hızı, ferritin düzeyi ve ek hastalık varlığı arasında ilişkili saptanırken kan basıncı takipleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Her üç RRT alan hastalarda da gece kan basıncı yükü artmıştı. İlginç olarak gündüz kan basıncı takipleri diyaliz hastalarından daha düşük olan Rtx hastalarının gece kan basıncı takipleri ve hesaplanan kan basıncı yükleri kontrol grubundaki hastalardan daha yüksek idi. Sonuç: SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları IL-6, sedimentasyon hızı, ferritin düzeyi ve ek hastalık varlığı arasında ilişkili saptanırken kan basıncı takipleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Her üç RRT alan hastalarda da gece kan basıncı yükü artmıştı. İlginç olarak gündüz kan basıncı takipleri diyaliz hastalarından daha düşük olan Rtx hastalarının gece kan basıncı takipleri ve hesaplanan kan basıncı yükleri kontrol grubundaki hastalardan daha yüksek idi. . RRT de yaşam süresi yanısıra yaşam kaliteside önemli olup böbrek naklinin hastalara daha kaliteli bir yaşam sunduğu söylenebilir. Gündüz kan basıncı kontrolü iyi saptansa bile bu hastalarda gece kan basıncının ve kan basıncı yüklerinin yüksek devam etmesi nedeni ile hastaların AKBM ilede değerlendirilmesi önerilir.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda kardiyak ve enfeksiyöz parametrelerin değerlendirilmesi
Hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HKHT) progenitör kök hücrelerin hastaya verilmesi işlemidir. Malign ya da non malign birçok hastalığın tedavisinde yeri bulunmaktadır. HKHT planlanan hastalara öncesinde mobilizasyon rejimleri uygulanır. Bu rejimler myeloablatif, non-myeloablatif ve azaltılmış doz rejimler olmak üzere üçe ayrılır. HKHT sonrası birçok komplikasyon gelişebilmektedir. Kardiyak komplikasyonlar akut, subakut, kronik dönemlerde en önemli komplikasyondur. Kalp yetmezliği (KY) bu önemli komplikasyonlardandır. Mobilizasyon rejimleri ve öncesinde kullanılan sitoredüktif tedaviler artan kümülatif dozlarda ciddi kardiyovasküler yan etkilere sebep olabilmektedir. Antrasiklin grubu kemoterapötik ilaçların kardiyak komplikasyonları şiddetlidir. Çalışmamızda 428 HKHT yapılan hasta allojenik HKHT ve otolog HKHT gruplarında incelendi. Pre transplant EF değerleri her 2 grupta medyan % 60 idi. Post transplant EF değerleri %10 üzerinde artış gösteren allojenik HKHT kolunda 2 (%4,4) ve otolog HKHT kolunda 2 (%3,3) hasta mevcuttu. Pulmoner arter basıncı (PAB) artışı da HKHT sonrası gelişebilen diğer önemli bir durumdur. Çalışmamızda ekokardiyografi ile PAB>25 mmHg ölçülen hastalarda bu durumun sağkalıma etkisi incelendi, HKHT yapılan hastalarda 5 yıllık sağkalımın azalması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0,05).
PPAR α ve PPAR γ agonistlerinin Tip 2 Diabetes mellituslu hastalarda böbrek fonsiyonları, proteinüri, oksidatif stres, kan basıncı, kan şekeri ve HbA1c üzerine olan etkileri
Amaç: Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalığı günümüzde hızla artan bir toplum sağlığı sorunudur. Hastalık seyri sırasında gelişen mikro ve makro vasküler komplikasyonlar hastaların mortalite ve morbiditesini etkilemektedir. Bu çalışmada tip 2 DM lu hastalarda PPARs ailesi üzerinden etki eden pioglitazon ve fenofibratın tedaviye eklenerek açlık kan şekeri, HbA1c yanısıra böbrek fonksiyonları, proteinüri, kan basıncı, lipid profili, CRP ve oksidatif stres ürünleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji Bilim Dalı polikliniklerinde takip edilen tip 2 DM u olan 60 hasta alındı. Hastalar, 15 kişilik 4 gruba (A, B, C ve D) ayrıldı. Grup A: glisemik kontrolü iyi olan ve hiperlipidemisi olmayan tip 2 DM lu hastalardan oluşan kontrol grubu, Grup B: HbA1c ›7 olan ve hiperlipidemisi olmayan ilk kez pioglitazon başlanan hastalar, Grup C: HbA1c <7 olan ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez fenofibrat başlanan hastalar, Grup D: HbA1c ›7 ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez pioglitazon ve fenofibrat başlanan hastalar. Tedaviye eklenen çalışma ilaçları hastaların tıbbi durumları nedeni ile başlandı. Herhangi bir kontraendikasyon olmamasina özen gösterildi. Hastaların ilk geliş (1), 6. Hafta (2) ve 12. Haftada (3) tam kan sayımı (CBC), açlık kan şekeri, HbA1c, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, CRP, AST, ALT, total protein, albumin, total bilirübin, ALP, CK, brain natriuretic peptid (BNP), idrarda protein ve kreatinin değerlerine bakıldı. Glomerul filtrasyon hızı (GFR); Cockcroft- Gault, MDRD, CKD-EPI formülleri ile hesaplandı. Total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: HbA1C Grup B1 de, Grup A1, C1, D1 den farkli idi Pioglitazon verilen Grup B ve D de AKS ve HbA1c 1'e göre 2 ve 3 statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Grup D' de HbA1c' de Grup D2 ile 3 de farkli idi (p<0.05 hepsi için). Fenofibrat verilen Grup C ve D'de trigliserid düzeyinde 1'e göre 2 ve 3 daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Tüm gruplarda başlangıçta benzer değerde olan: kan basıncı, proteinüri, GFR, BNP, CRP. total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi takiplerde de tedaviye eklenen ilaçlarla istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Tedavi edilmekte olan tip 2 DM lu hastalarda tedaviye eklenen pioglitazon glisemik kontrol sağlanmasında ve fenofibrat hipertrigliseridemi düşüşünde etkindi. Olumlu etkiler 6. Haftada başladı ve 12 haftada da devam etti. 6 ve12 haftalik sürede bu ilaçların tek başlarına veya kombine olarak verilmesinin; proteinüri, kan basıncı, renal fonksiyonlar, CRP, BNP, total oksidan status ve paraoxonase-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu/olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: Tip 2 diyabetes mellitus, oksidatif stres, pioglitazon, fenofibrat.
Normotansif premenopozal kadın hastalarda demir eksikliği tedavisinin dipper ve non-dipper tansiyon paternlerine etkisi
Amaç: Demir eksikliği anemisi olan normotansif premenopozal kadın hastalarda demir eksikliği anemisi tedavisinin dipper tansiyon paterni ve kardiyovasküler bir risk belirteci olan non-dipper kan basıncı paternlerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza herhangi bir kronik hastalığı olmayan demir eksikliği anemisi olan 37 hasta ve 35 sağlıklı birey dahil edildi. Demir eksikliği anemisi olan bireylerin tedavi öncesi ve tedavi sonrası ayrıca demir eksikliği anemisi olan bireylerin tedavi öncesi ile sağlıklı grubun rutin biyokimya ve ambulatuar kan basıncı parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası dipper ve non-dipper kan basıncı paternlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda demir eksikliği anemisinde tedavi sonrası gece sistolik kan basıncı değerlerinin anlamlı olarak düştüğünü saptadık. Ayrıca gündüz sistolik kan basıncı ve 24 saat ortalama sistolik kan basıncı değerleri tedavi sonrası azalma eğilimindeydi. Sağlıklı grupta da sistolik kan basıncı değerleri tedavi öncesi hasta grubuna göre daha düşük seyretme eğilimindeydi. Tedavi sonrası ALT, direkt bilirubin, trigliserit, demir, TSH, ferritin, hemoglobin, hematokrit, MCV, RDW düzeyleri tedavi öncesine kıyasla daha yüksek; total demir bağlama kapasitesi ve trombosit sayısı ise tedavi öncesine kıyasla daha düşüktü. Sağlıklı grup ile tedavi öncesi hasta grubu arasında ise dipper ve non-dipper kan basıncı paternleri ile diğer kan basıncı değerleri arasında anlamlı farklılık yoktu. Sağlıklı grupta yer alan bireylerin demir, ferritin, hemoglobin, hematokrit ve MCV düzeyleri hasta grupta yer alan katılımcılara kıyasla daha yüksek; total demir bağlama kapasitesi, RDW ve trombosit sayıları ise daha düşüktü. Sonuç: Gece sistolik kan basıncında artışın kardiyovasküler risk belirteci olan non- dipper kan basıncı paternine neden olabileceği düşünüldüğünde, gece sistolik kan basıncındaki düşmenin DEA tedavisi sonrası kardiyovasküler riskteki düşmeyi sağlaması açısından oldukça önemli olduğu düşünülebilir.
Bronkoskopi işleminde müzik eşliğinde yapılan rehberlikli imgelemenin işlemin başarısına, hasta memnuniyetine ve bazı fizyolojik parametrelere etkisi
Bu çalışma, bronkoskopi işlemi sırasında müzik eşliğinde yapılan rehberlikli imgelemenin; hastanın nabzına, oksijen satürasyonuna, kan basıncına, memnuniyetine ve işlemin başarısına olan etkisini değerlendirmek amacı ile yapılmıştır. Çalışma bronkoskopi endikasyonu olan ve hekimin işleme uygun gördüğü hastalar ile randomize, kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Araştırmaya başlamadan önce kurumdan, etik kuruldan ve hastalardan yazılı onay alındı. Araştırmanın örneklemini her grupta 30 kişi olmak üzere toplam 60 hasta (α=0.05, 1-β=0.80) oluşturdu. Çalışma kriterlerine uygun olan hastalar basit rastgele örneklem yöntemi ile randomize edilerek, müdahale ve kontrol grubuna ayrıldı. Hasta memnuniyetini ve işlemin başarısını değerlendirmek için Visual Analog Scala/VAS kullanıldı. Müdahale grubuna bronkoskopi işlemi başlamadan beş dakika öncesinden ve işlem süresince toplam 15 dakika süre ile müzik eşliğinde rehberlikli imgelem uygulaması yapıldı. Tüm hastaların uygulama öncesi ve işlem süresince kan basıncı, nabız ve solunum hızı ve satürasyonu her beş dakikada bir kayıt edildi. Elde edilen veriler student t, Mann Whitney U ve tekrarlı ölçümlerde varyans analizi ile değerlendirildi. Müdahale grubunda kontrol grubuna kıyasla; işlem sırasında ve sonunda sistolik (p<0.05), diyastolik kan basıncında daha az bir artışın yaşandığı, işlem sırasında artan nabız ve satürasyon değerinin düştüğü belirlendi. Kontrol grubunda ise; işlem sırasında sistolik, diyastolik kan basıncı artışının müdahale grubuna kıyasla daha fazla yaşandığı, benzer şekilde nabız ve solunum hızının arttığı, satürasyon değerinin düştüğü saptandı. Müdahale grubunda yer alan hastaların işlem sırasında daha az bulantı yaşadığı (p<0.05), işlem süresinin daha kısa ve işlemden memnuniyetin daha yüksek olduğu (p>0.05) belirlendi. Bu çalışma sonuçları, bronkoskopi işlemi sırasında müzik eşliğinde yapılan rehberlikli imgelemin hasta sonuçlarına olumlu katkı sağladığını ve güvenle uygulanabileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Bronkoskopi, mennuniyet, müzik, yönlendirilmiş imgelem, vital bulgular
Böbrek nakilli hastalarda periferik arter basıncı ile santral aortik basıncın hedef organ hasarı ile ilişkisinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F Balcalı Hastanesi nefroloji polikliniğinde takip edilen böbrek nakilli hastalarda periferik ve santral aortik kan basıncının hedef organ hasarı ile ilişkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ç.Ü.T.F Balcalı hastanesi nefroloji polikliniğinde takipli 46 hastanın ofis – gündüz ambulatuar brakiyal ve santral aortik kan basınçları ölçülmüştür. Çalışmaya alınan tüm hastaların elektrokardiyografik ve ekokardiyografik olarak sol ventrikül hipertrofi durumu ve spot idrarda albuminüri ve proteinüri durumu incelenmiştir. Kan basıncı değerleri ile hedef organ hasar belirteçlerinin ilişkisi incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Böbrek nakilli hastalarda gündüz ambulatuar brakiyal kan basıncı, ofis kan basıncı değerlerine göre daha yüksek bulunmuştur(hipertansif hasta grubunda: 135,6/85,6 mmHg ve 121,8/77,5 mmHg; normotansif hasta grubunda: 118,8/77,6 mmHg ve 101,6/62,5 mmHg). Ofiste yapılan ölçümlerde normotansif olan hastaların bir kısmının [7(%15) hasta] ambulatuar kan basıncı ölçümü yöntemi ile hipertansif olduğu görülmüştür. Santral aortik sistolik kan basıncı, brakiyal arter sistolik kan basıncına göre daha düşük bulunmuştur(santral aortik basınç ortalaması:123±23 mmHg; minimum:87,5 mmHg-maksimum:213,8 mmHg). Sol ventrikül kitle indeksi ve proteinüri yüksekliği ile santral aortik sistolik basınç(sırasıyla p=0,015 r=0,358 ve p=0,022 r=0,499), periferik kan basıncına göre daha fazla ilişkili bulunmuştur(sırasıyla p>0,05 ve p=0,049 r=0,356). Ayrıca istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte ACE-İ kullanan hastalarda sol ventrikül hipertrofisi daha az görüldüğü tespit edilmiştir(p>0,05). Sonuç: Böbrek nakilli hastalar ofiste bakılan kan basıncı değerleri normal seviyelerde olsa dahi ambulatuar kan basıncı ölçümü ile kontrol edilmelidir. Hipertansif hastalarda hedef yalnızca brakiyal arter basıncını düşürmek değil, santral aortik sistolik kan basıncının da yaşa göre olması gereken aralıkta tutulması, hedef organ hasarı gelişimini önleyebilir.
Aerobik ve anaerobik egzersizin dolaşım parametrelerine akut etkileri
Bu çalışmada aerobik ve anaerobik egzersizin dolaşım parametrelerine akut etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 23 sedanter erkek gönüllü olarak katılmıştır. Gönüllülerin kalp atım sayısı, oksijen satürasyonu, sistolik kan basıncı ve diastolik kan basıncı genel ısınmadan önce, genel ısınmadan sonra, anaerobik egzersizden sonra ve aerobik egzersizden sonra olmak üzere dört farklı uygulamada akut olarak ölçülmüştür. Uygulamalar arasındaki farklılığın belirlenmesi için tekrarlı ölçümlerde tek yönlü varyans analizi ve LSD düzeltme testleri kullanılmıştır. Elde edilen verilere göre kalp atım sayısı, oksijen satürasyonu ve sistolik kan basıncı uygulamalar arasında anlamlı farklılıklar oluşmuştur (p<0.05). Diastolik kan basıncında uygulamalar arasında anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0.05). Özellikle anaerobik egzersizden sonra dolaşım parametrelerinde daha belirgin değişimler saptanmıştır. Sonuç olarak ısınmanın, anaerobik ve aerobik egzersizin dolaşım parametrelerini akut olarak etkilediği söylenebilir.
Yeni tanı konulmuş hipertansif hastalarda nötrofil lenfosit oranı ve epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ilişkisi
Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı (EFT) ve nötrofil lenfosit oranı (NLR) aterosklerozla ilişkili paramatrelerdir. Bu parametrelerin yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarındaki ilişkisi konusunda yeterince çalışma yoktur. Biz bu çalışmada, 24 saatlik ambulatuar kan basıncı takibi (AKBT) ile tespit edilmiş yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarında EFT ve NLR ilişkisini araştırdık. Bu amaçla kronik hastalığı olmayan ardışık AKBT değerlerine göre hipertansiyon olan ardışık 80 hasta ve kan basınçları normal sınırlarda olan ardışık 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ekokardiyografik olarak EFT değerleri ölçüldü. Venöz kan örneklerinden C-reaktif protein (CRP), NLR değerleri elde edildi. Hipertansiyon grubunda 24 saatlik ortalama sistolik kan basıncı 143±17 mmHg iken kontrol grubunda bu değer 117±7 mmHg idi (p<0,001). Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi açısından istatiksel fark yoktu. Bu çalışmada, hipertansiyon hastalarında EFT'nin, NLR'nin ve CRP düzeyinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu saptandı (tüm karşılaştırmalar için p değeri <0,001). Ayrıca hem tüm çalışma popülasyonunda (r=0,409; p<0,001) hem de hipertansiyon tanısı alan hasta grubunda (r=0,534; p<0,001) EFT ile NLR arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Benzer şekilde CRP değerleri hem EFT değerleri (r=0,349; p<0,001) hem de NLR değerleri (r=0,343; p<0,001) ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Sonuç olarak yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarında ateroskleroz ile ilişkili olan yüksek EFT ve NLR değerleri kan basıncı yüksekliğinin uzun süredir olduğuna ve kardiyovasküler sistemde kalıcı etkiler yaptığına işaret edebilir. Anahtar Kelimeler: Ambulatuar Kan Basıncı Takibi; C-reaktif protein; Ekokardiyografi; Epikardiyal Yağ Dokusu; Hipertansiyon; Nötrofil Lenfosit Oranı
1,25-dihidroksikolekalsiferol verilen tip 1 diyabetli sıçanlarda vasküler yanıtın değerlendirilmesi
Bu çalışmada, kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesinde, ayrıca diyabete bağlı gelişen çeşitli komplikasyonların önlenmesinde ve iyileştirilmesinde önemli rolleri olan 1,25-dihidroksikolekalsiferolün, kan glikoz değerleri ve vasküler yanıta etkilerini değerlendirmek amaçlandı. Bu amaçla, 28 adet Sprague Dawley erkek sıçan; kontrol (K), vitamin D (VitD), diyabet (D) ve Diyabet+Vitamin D (DVD) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Diyabet oluşturmak için D ve DVD gruplarına streptozotosin tek doz 50 mg/kg dozunda, K ve D grubuna ise eş hacimde sitrat tampon solüsyonu intraperitoneal olarak verildi. Diyabet tanımlaması yapıldıktan sonra VitD ve DVD grubundaki sıçanlara 1,25-dihidroksikolekalsiferol 120 ng/100 g haftada bir kez subkutan yolla 6 hafta boyunca uygulandı. Kan glikoz düzeyleri, vücut ağırlığı ve kan basıncı ölçümleri haftalık olarak kaydedildi. Deney sonunda torasik aort halkalarında kasılma ve gevşeme yanıtları in vitro organ banyosunda değerlendirildi. Diyabet, 1. haftadan itibaren vücut ağırlığında azalmaya neden oldu (P<0,001). DVD grubu ortalama kan glikoz düzeyleri D grubuyla karşılaştırıldığında 5. ve 6. haftalarda azaldı (sırasıyla P<0,05 ve P=0,069). Diyabet gruplarında 2. haftadan itibaren ortalama kan basıncı değerleri düştü (P<0,01). KCl kasılma yanıtı VitD grubunda diğer gruplardan daha yüksek iken (P<0,01), fenilefrin kasılma yanıtının VitD ve DVD gruplarında daha düşük olduğu belirlendi (P=0,076). Ayrıca diyabet gruplarının asetilkolin gevşeme yanıtlarının diyabet olmayan gruplara göre daha yüksek olduğu (P=0,082) dikkati çekti. Araştırma sonuçları; 1,25-dihidroksikolekalsiferolün tip 1 diyabetik sıçanlarda kan glikoz düzeylerini düşürebileceğini, buna karşın kan basıncı ile aort kasılma ve gevşeme yanıtlarına önemli bir etkisinin olmadığını ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: 1,25 dihidroksikolekalsiferol, aort, asetilkolin, kan basıncı, tip 1 diyabet.