Lymphocytes
124 theses under this subject heading
Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite
Anca ilişkili vaskülit tanılı hastalarda platelet lenfosit oranının inflamasyonla olan ilişkisinin değerlendirilmesi
ANCA ilişkili vaskülitler (AAV) doku hasarının başlatıcı bir inflamatuvar olayla yüksek düzeyde spesifik bir immün yanıtın etkileşiminden kaynaklanan karmaşık immün aracılı hastalıklardır. Hastalık aktivitesini değerlendirmek adına Birmingham Vasculitis Activity Score (BVAS) gibi yöntemler geliştirilmiştir. Çalışmamızda AAV tanılı hastalarda, platelet/lenfosit (PLR), nötrofil/lenfosit (NLR) oranlarını belirleyerek bu değerlerin hastalık aktivitesi ile ilişkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2004-2022 yılları arasında merkezimizde AAV tanısı ile takip edilen 123 hasta ve kontrol grubu olarak da nefroloji bilim dalı hipertansiyon polikliniğinde takip edilen 50 hasta dahil edildi. Olguların yaş, cinsiyet, tanı tarihi, ANCA serolojisi, başvuru kreatinin, lökosit, nötrofil, lenfosit, hemoglobin ve platelet, albümin, sedimantasyon, CRP düzeyleri, başvuru anına kadar olan hastalık ile ilişkilendirilebilen klinik bulgular; böbrek tutulumu, akciğer tutulumu, genel semptomlar, cilt tutulumu, mukozal membran tutulumu, kulak burun boğaz tutulumu, nörolojik tutulum, kardiyak tutulum, gastrointestinal sistem tutulumu olup olmadığı kaydedildi. Bu veriler doğrultusunda hastaların tanı anı BVAS, PLR, NLR oranları hesaplandı. BVAS ölçümü ile PLR düzeyi arasında aynı yönde anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p=0,008). BVAS düzeyinin NLR düzeyi ile arasında yine aynı yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,001). PLR ve NLR düzeylerinin CRP düzeyi ile de aynı yönlü anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu belirlendi (sırasıyla r=0,22; p=0,015 ve r=0,29; p=0,001). GPA ve MPA alt tanı grupları arasında PLR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). AAV'li hastalarda PLR ve NLR'nin CRP ve BVAS ile korele olduğu görülmüş ve hastalık aktivitesini veya inflamasyon şiddetini göstermede bir belirteç olarak kullanılabileceği öngörülmüştür. Ancak bunun için daha fazla sayıda hasta içeren kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: ANCA ilişkili vaskülit, platelet lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı
Kütahya ili hava kirliliğinin koyunların bazı kan parametreleri üzerine etkisi
IV KÜTAHYA'DA HAVA KİRLİLİĞİNİN KOYUNLARIN BAZI KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİ İlker Özcan Ertürk Biyoloji Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 2002 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Hayri DAYIOĞLU ÖZET Bu çalışmada iki farklı bölgede bulunan yaş, ırk ve yetiştirme Özellikleri benzer olan dağlıç ırkı koyunların kan özellikleri karşılaştırılmıştır. Yoğun kirlilik bölgesinde yetiştirilen koyunların lökosit, lenfosit değerleri çok önemli ölçüde yüksek bulunurken (P < 0.01) eritrosit ve hemoglobin miktar ve indekslerinde istatistik önem sınırına ulaşmayan fakat % 8 ile % 79' lara varan düşük değerler tespit edilmiştir. Çevre kirliliğinin koyunların kan kimyasında önemli ve olumsuz değişimlere sebep olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Eritrosit İndeksleri, Hava Kirliliği, Hemoglobin, Koyunlar, Lenfosit Lökosit.
Polikistik over sendromu tanılı çocuklarda immün ve endokrin sistem arasındaki ilişkinin araştırılması
Polikistik over sendromu doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Hastalığın temelinde insülin direnci, kronik düşük seviyeli inflamasyon ve hiperandrojenizm gibi patolojiler olduğu düşünülse de hastalığın patofizyolojisi tam anlamıyla aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada rutin bakılan endokrinolojik belirteçler ile kronik inflamasyonla alakalı belirteçler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve bu değerlerin hastalığın tanı, izlem ve tedavisindeki yerinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran 32 PCOS tanılı hasta ile genel çocuk polikliniğine başvuran 39 sağlıklı kız çocuğu katıldı. Her iki grupta antropometrik ölçümler dışında lenfosit subgrupları bakıldı. Hasta grubunun lipit profili, FSH, LH, testosteron, östrojen, glikoz, insülin, HOMA skoru, ACTH, kortizol, AMH, DHEA-S ve tiroid fonksiyon testlerinin sonuçları referans değerler ile karşılaştırıldı. PCOS hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalmış CD8+ ve CD16/56+ yüzdeleriyle (p=0,037 ve p=0,001), artmış AMH ve HOMA skoru değerleri saptandı. Hasta grubunda CD3+ yüzdesi ile östrojen hormonu arasında pozitif (p=0,023), CD4+ yüzdesi ile LDL, trigliserit ve AMH arasında negatif ilişki (p=0,01, p=0,038 ve p=0,005) saptandı. Buna ek olarak HLA-DR+ yüzdesi ile 17-OH progesteron ve DHEA-S arasında negatif ilişki (p=0,008 ve p=0,023) gözlenmiştir. Sonuç olarak PCOS'un, sadece endokrinolojik temele sahip bir hastalık olmayıp patofizyolojisinde özelikle immün disregülasyon ile birlikte birçok farklı patolojinin rol oynadığı karmaşık bir hastalık olduğu görülmüştür.
Meme kanserinde foliküler yardımcı T lenfositlerin fonksiyonel ve moleküler analizi
T foliküler yardımcı (Tfh) hücreler, lenf nodu (LN)'nda antijene özgü antikor üreten B hücrelerinin olgunlaşmasında görev alır. Kanser hastalarının LN ve periferik kanlarında bulunan Tfh hücrelerinin moleküler ve fonksiyonel karakterizasyonu net bir şekilde tanımlanmamıştır. Bu çalışmada fenotipik karakterizasyon için meme kanseri hastaların LN ve periferik kanından izole edilen lenfositler kullanıldı ve CD4, CD8, PD-1, CXCR5, CCR7, CD45RO, CD127, CD25, TIM-3, LAG-3, CTLA-4 ve ICOS ifadeleri, akım sitometresi aracılı analiz edildi ve klinik veriler ışığında incelendi. LN kesitlerinden CD4, CD19 ve BCL-6 immünofloresan boyamalar yapıldı. Fonksiyonel analizlerde, CD4+ T hücreleri izole edildi ve anti-CD3/CD28 uyarımı sonrası zamana bağlı; PD-1 ve CXCR5 ilişkili, erken aktivasyon ve inhibitör belirteçlerinin ifadelerindeki değişimler ve proliferasyonları incelendi. Uyarım sonrası CD4+ T hücreler PD-1 ve CXCR5 bağımlı olarak izole edildi ve bu hücrelerdeki BCL-6, ICOS ve TIM-3 ifadeleri immünfloresan boyama ile ve bu popülasyonlardaki diğer T hücre alt grupları ile ilişkili moleküllerinin mRNA düzeyi RT-PZR tekniği ile araştırıldı. Sonuç olarak, LN'de dolaşıma kıyasla daha yüksek Tfh ilişkili CD4+PD-1+CXCR5+ hücreler tespit edildi, bu hücrelerin CCR7+CD45RO+ merkezi bellek fenotipik özelliği taşıdığı ve yüksek oranda CD127, TIM-3 ve ICOS ifadesine sahip olduğu saptandı. Ayrıca, CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinin yüksek oranda çoğalma kapasitesine sahip olduğu ve uyarım ile erken aktivasyon ve inhibitör reseptör ifadelerini arttırdığı tespit edildi. Uyarım sonrası CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinde yüksek oranda BCL-6 mRNA düzeyi, ICOS ve TIM-3 ifadesi de görüldü. Böylelikle çalışmamız, Tfh hücrelerinin esas olarak LN'de yüksek çoğalma kapasitesindeki CD4+PD-1+CXCR5+BCL-6+ICOS+TIM-3+ hücreler olarak karakterize edilebileceğine ışık tutmaktadır ve bu hücrelerinin aktivasyonunun hedeflenmesi ile anti-kanser hümoral bağışıklık yanıtını indüklenebileceğini düşünülmektedir.
Sistemik sklerozda interlökin-1, interlökin-6, soluble interlökin-2 reseptörü düzeylerinin ve subpopulasyonlarının incelenmesi
ÖZET Immün sistem tarafından salgılanan sitokinler sistemik sklerozda fîbrozis gelişimine ve vaskûler zedelenmeye yol açabilir. Çalışmamızda, sistemik skleroz patogenezinde immün mekanizmaların rolünü incelemek amacıyla serum sitokin düzeyleri ve lenfosit yüzey belirleyicileri tayini yapıldı. Bu nedenle biri lokalize, 24'ü diffiiz kutanöz sklerodermalı 25 hasta ile 21 aktif romatoid artrit hastası ve 21 sağlıklı kontrol çalışma grubuna dahil edildi. Sistemik sklerozlu hastalar cilt, kardiyovasküler, pulmoner, gastrointestinal ve renal sistem gibi organ tutulumları yönünden incelendi. Ayrıca antinükleer antikorlar, anti-DNA, romatoid faktör, anti-Scl-70, anti-SSA, anti-SSB, anti-RNP, anti-Sm gibi immünolojik parametreler tüm hastalarda ve sağlıklı kontrollerde araştırıldı. Sistemik sklerozlu ve RA'li hastalar ile sağlıklı kontrollerde sitokin düzeyleri mikro-elisa yöntemi ile lenfosit yüzey belirleyicileri "flow cytometry" yöntemi ile çalışıldı. IL-la sistemik sklerozlu hastalarda sağlam kontrollere göre düşük bulundu. IL-1/3 ve IL-6 düzeyleri SSc'lu hastalarda normal kontrollere göre belirgin artış göstermesine rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Soluble IL-2R düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı bir yükselme göstermekteydi. Serum sitokin düzeyleri ile organ tutulumu, eritrosit sedimentasyon hızı, Raynaud fenomeni ve dijital ülser gibi klinik bulgu ve belirtiler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Lenfosit yüzey belirleyicilerinden CD4, CD8, CD25 ve CD4/CD8 düzeylerinde sistemik sklerozlu hastalarda normal kontrollere göre bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak, İL- 1/3 ve IL-6 sistemik sklerozda hastalık oluşumuna katkıda bulunabilir. Bu hastalarda sIL-2R'nin yüksek düzeylerde bulunması kronik immün hücre aktivasyonunun bir bulgusu olarak yorumlanmıştır. 64
Tip 2 diyabetlilerde ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmzı hücre dağılım genişliği (RDW) ve nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ile mikrovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişki
GİRİŞ: Diyabetes Mellitus (DM) vücuttaki insülin salgısının eksikliği ve/veya direnci ile oluşan kan şeker düzeyinde yükseklik ile ortaya çıkan, multiorgan tutulumu gözlenen ve mikro/makro komplikasyonlar ile karakterize kompleks bir sendromdur. Hastalığın tedavi ve komplikasyonlarının süreci gerek toplum gerekse birey için büyük bir maddi ve manevi sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. AMAÇ: Bizim bu çalısmamızdaki amacımız kan şeker düzeyinin kontrolü ile kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit sayısı, Notrofil/Lenfosit oranı (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV) arasındaki ilişkiyi belirlemek ve ek olarak diyabetik hastalarda ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyon riskini önceden gösterebilecek birer belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermektir. Erken dönemde tanınıp önlem alınan komplikasyonlar sayesinde hastaların yaşam süresinde ve kalitesinde ciddi katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 60 adet sağlıklı birey ile 60 adet diyabet tanısı almış hasta alındı. Retrospektif olarak dosya taraması yapıldı ve hemoglobin, MPV, RDW, glikolizillenmiş hemoglobin (HbA1c), nötrofil ve lenfosit sayıları, mikrovasküler komplikasyonlar (nöropati, retinopati, nefropati) gibi bilgileri toplandı. Diyabet tanısı almış hastalar da kendi içinde HbA1c düzeyine göre degerlendirildi. BULGULAR:sDiyabetik hastalarda mikrovasküler koplikasyon ile RDW, MPV NLO arasındaki ilşkiyi inceledigimiz bu çalışmada RDW, MPV ve NLO ile nefropati arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırası ile p: 0.008, p: 0.014 ve p: 0.017). Retinopati ile RDW ve MPV arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunurken (sırası ile p: 0.036 ve p: 0.019) NLO da ise anlamlı fark saptanmadı (p: 0.129). Nöropati ile RDW ve NLO arasında ise istatiksel olarak anlamlı bulunurken (sırası ile p: 0.001 ve p: 0.045) MPV'de ise anlamlı fark saptanmadı (p: 0.157). SONUÇ: Bu çalışmamızda hastalardan genel olarak rutin kontrollerde bakılan hemogram gibi basit bir laboratuar testinin içinde bulunan RDW, MPV, NLO'nun diyabetik mikrovasküler komplikasyonlar arasında ilişkiyi göstermesi açısından maliyet-etkin parametreler olduğunu göstermiş olduk. RDW, MPV ve NLO'nun diyabet hastalarının takibinde ve mikrovasküler komplikasyon riskinin tahmin edilmesinde etkinliğinin değerlendirilmesi için daha büyük çaplı prosepektif çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
Normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez bireylerde nötrofil/ lenfosit(N/L) oranının insülin direnci ile arasındaki ilişki
Obezite vücutta kronik inflamasyon ve kronik oksidatif stres durumudur. Obezlerde oksidatif stres belirteçlerinin yükseldiği ve antioksidan savunma enzimlerinde azalma olduğu bilinmektedir. Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO); rutin bir tetkik olarak yapılan tam kan sayımından hesaplanabilen basit bir parametredir ve inflamasyon marker'i olduğu gösterilmiştir. NLO obez bireylerde glukoz intoleransının bir prediktörü olabilir ve glukoz intoleransının erken saptanmasında fayda sağlayabilir. Bu çalışmada normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez bireylerde; inflamatuar bir belirteç olan NLO ve insülin direnci arasındaki ilişkinin degerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada; beden kitle indeksi (BKİ) ≥30 kg/m2 olan ve tarama amaçlı OGTT yapılan 73 obez hastanın (grup 1: normal glukoz toleranslı 43 kişi; grup 2: bozulmuş glukoz toleranslı 30 kişi ve normal BKİ'ne sahip olan sağlıklı 27 kişinin (grup 3) retrospektif olarak dosyaları tarandı. Tüm olguların biyokimyasal parametreleri (tam kan sayımı, insülin, HbA1C, lipid profili, ALT, TSH, CRP) kaydedildi ve NLO hesaplandı. İnsülin direnci (IR), Homeostasis Model Assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Olguların demografik özellikleri, boy, vücut ağırlığı ve bel çevresi kaydedildi. Çalışmaya alınan olguların 59'u kadın, 41'i erkek olup yaş ortalaması 36,4±10,4 yıl idi. Gruplar arasında yaş bakımından anlamlı fark vardı (p=0,005). Çalışmamızda HOMA-IR'nin yanı sıra BKİ, bel çevresi, insülin, TSH, CRP ve nötrofil değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Lenfosit ve NLO değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Alt grupların karşılaştırılmasında; NGT obez hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre; insülin, HOMA-IR, TSH, CRP ve nötrofil anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). BGT obez hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre; insülin, HbA1C, HOMA-IR, CRP, nötrofil ve TSH anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). BGT obez hasta grubunda; NGT obez hasta grubuna göre, HbA1C ve HOMA-IR düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Obez hastalarda CRP yüksekliği saptanması, obezitede bir inflamasyon varlığına işaret etmektedir. Obez olgularda CRP yüksekliği yanı sıra, nötrofil düzeylerinin artmış olması, özellikle bozulmuş glukoz toleranslı hastalarda ilerde diyabete progresyon için bir belirteç olabilir. BGT obez hasta grubunda; nötrofil ile BKİ arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon olması ve NGT obez hasta grubunda, CRP ile BKİ ve bel çevresi arasında anlamlı pozitif korelasyon olması bu ifadeyi destekler niteliktedir. Buna karşılık çalışmamızda NLO değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu ve insülin direnci ile NLO arasında ilişki bulunmadı. Buna göre; glukoz toleransının bozulmasının obez hastalarda NLO'yu anlamlı derecede etkilemediği düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Nötrofil, Diyabetes Mellitus, Obezite, CRP, insülin direnci, Nötrofil /Lenfosit oranı
Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Yoğun bakımda yatan COVİD-19'lu hastalarda bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, D-dimer, fibrinojen, trombosit, lenfosit değerlerinin hastalığın şiddeti ve mortaliteyle ilişkisi
31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde sebebi bilinmeyen pömoni vakalarının ortaya çıkması ile yeni bir Coronavirüs keşfedilmiştir. Hızla tüm dünyaya yayılan bu hastalığı Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart'ta pandemi ilan etmiştir. Aynı gün Türkiye'de ilk Covid-19 vakası görülmüştür. Dünya çapında ve ülkemizde alınan önlemler ile hastalığın yayılım hızı yavaşlatılmak istenmiştir. Ancak hastalığın yayılım hızının yüksek olması sebebiyle hastanelerde yatak dolum oranı ve mortalite artmıştır. Vaka sayılarının hala yeterli düzeyde azalmaması nedeniyle birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada amacımız yoğun bakımda yatan Covid pozitif hastaların bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, Fibrinojen, Trombosit, Lenfosit değerlerinin hastalığın şiddetinde ve mortaliteye etkisini incelemektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 1 Nisan 2019- 1 Mayıs 2020 tarihlerinde Yozgat Şehir Hastanesi yoğun bakımda yatan 75 Covid-19 hastasının laboratuar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda hastaların 30'u kadın (%40), 45'i erkektir (%60). Hastaların yaş ortalaması 68 (±12,53)'dir. Hastaların 28 (%37.3)'inde DM ve pulmoner hastalık görülmüştür. Hipertansiyon 20 (%26.6) , böbrek hastalıkları 20 (%26.6), kardiyak hastalıklar 17 (%22.6), nörolojik hastalıklar 2 (%2.6) ve tiroid hastalıklarına 2 (%2.6) hastada rastlandı. Hastaların yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ex olmadan ya da servise çıkmadan önceki LDH,D-dimer, Trombosit, Lenfosit değerleri arasındaki farkın mortaliteyle ilişkisi anlamlı bir sonuç içermektedir. CRP ve Fibrinojen değerleri arasındaki fark incelendiğinde anlamlı bir sonuç içermemektedir. Hastaların yoğun bakımda kalma süreleriile yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ölmeden ya da servise çıkmadan önceki LDH, CRP, D-Dimer, Fibrinojen, Trombosit değerlerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Lenfosit değerleri anlamlı çıkmıştır.
Nötrofil/lenfosit oranı ve trombosit/lenfosit oranının guillain barre sendromlu hastalarda hastalığın prognozu ve şiddeti üzerine etkisinin araştırılması
Guillain Barre Sendromu (GBS, Akut inflamasyonla ilişkili demyelinizan polinöropati) , santral ve periferik sinir sisteminin inflamatuvar bir hastalığıdır. Kliniği değişken olup, etiyolojisi bilinmekle birlikte patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Tanısında ve şiddetinin belirlenmesinde günümüzde halen kullanılabilecek özgül bir biyokimyasal parametre yoktur. Bu çalışmanın amacı Guillain Barre Sendromlu hastalarda subklinik inflamasyonun bir göstergesi olan Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit oranının (TLO) hastalığın şiddetini değerlendirmede ve progresyonunun takibinde bir parametre olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermeyi amaçladık GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı'na 2009-2016 yılları arasında yürüyememe şikayeti ile başvuran ve GBS tanısı alan 27 hasta (16 erkek, 11 kız) alındı. Hastalara ait yatış dosyaları, epikrizler ve taburcu olduktan sonra izlendikleri poliklinik dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit (TLO) oranı hesaplanarak veriler analiz edildi. Hastalar Hughes Fonksiyonel Derecelendirme Skalasına göre hafif form GBS ve ağır form GBS olarak gruplandırıldı. BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilme kriterine uyan Guillain Barre Sendromu tanısı konulmuş 27 hasta geriye dönük olarak çalışmaya alındı. Hastaların 16'sı (%59,7) erkek, 11'i (%40,7) kız idi. Her iki grup arasında cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Hastaların tedavi öncesi NLO ile tedavi sonrasında bakılan NLO açısından birbiri ile karşılaştırıldı. Hasta tedavi öncesi grubunun NLO ortalaması 3,2619±4,24195, tedavi sonrası grubunun NLO ortalaması 1,3637±0,71355 idi. NLO tedavi öncesi grubu tedavi sonrası grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Hastaların tedavi öncesi TLO ile tedavi sonrasında bakılan TLO açısından birbiri ile karşılaştırıldı. Hasta tedavi öncesi grubunun TLO ortalaması 126,5281±53,24868, tedavi sonrası grubun TLO ortalaması 127,2259±58,66141 idi. TLO tedavi öncesi grubunda tedavi sonrası grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunamadı (p>0,05). Hafif form GBS ile ağır form GBS grupları arasında tedavi öncesi NLO ile tedavi sonrasında bakılan NLO açısından birbiri ile karşılaştırıldı. Ağır form GBS grubunda hafif form GBS grubuna göre tedavi öncesi NLO (p=0,482) ve tedavi sonrası bakılan NLO (p=0,512) karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunamadı. Hafif form GBS ile ağır form GBS grupları arasında tedavi öncesi TLO ile tedavi sonrasında bakılan TLO açısından birbiri ile karşılaştırıldı. Ağır form GBS grubunda hafif form GBS grubuna göre tedavi öncesi bakılan TLO (p=0,332) ve tedavi sonrası bakılan TLO (p=0,159) karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunamadı. SONUÇ: Çalışmamızda Guillain Barre Sendromu tanısı alan hastalarda NLO anlamlı olarak yüksekliği saptansa da hastalığın şiddeti ve prognozu ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca çalışmamızdaki diğer parametre TLO, GBS hastalarında anlamlı olarak yüksek saptanmamıştır. ANAHTAR KELİMELER: Guillain Barre Sendromu, nötrofil/lenfosit oranı, trombosit/lenfosit oranı, prognostik faktörler
Akut iskemik inmeli hastalarda erken dönemde nötrofil/lenfosit oranı ve bazı kan biyokimya ve seroloji sonuçlarının klinik ve radyolojik bulgularla birlikte değerlendirilmesi
Nötrofil lenfosit oranının (NLR) bazı hastalıklarda prognozu öngörmede bir parametre olabileceği düşünülmektedir. Platelet lenfosit oranının (PLR) da benzer şekilde kullanılabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada inme hastalarında akut dönemde bakılan NLR ve PLR'nin klinik, labaratuar ve görüntüleme bulgularıyla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Aralık 2015-Eylül 2016 arasında Gaziantep Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı' na başvuran 80 iskemik inme hastası retrospektif olarak değerlendirildi. İstatistik değerlendirmelerde, sosyodemografik özellikler, başvuru esnasındaki NIHSS ve mRS skorları, akut dönemdeki NLR ve PLR değerleri, kontrol kanlarındaki NLR ve PLR değerleri, bazı biyokimyasal ve serolojik parametreler, beyin görüntüleme özellikleri, Doppler USG, EKO, EKG bulguları, hastanede yatış sırasında çıkan komplikasyonların ve hastanede yatış süresi gibi değişkenlerin karşılıklı ilişkilerinin olup olmadığı araştırıldı. Değerlendirmeler sonucunda farklı zamanlarda bakılan NLR ve TLR oranları arasında farklılık izlenmedi. İnme ağırlığını değerlendirmek için belirlenen NLR kesim noktası 2,86' nın sensitivitesi %88,9, spesifitesi %72,6 olarak bulundu. Enfeksiyon bulgusu olmayan hastalarda kesim noktası tüm grupla benzer olarak 2,86 bulundu, sensitivitesi ve spesifitesi daha yüksekti (%100, %83, sırasıyla). NL oranı düşük hastaların yaş ortalaması, NIHSS, CRP, sedimentasyon, lökosit, trombosit değerleri ve hastanede yatış süreleri NL oranı yüksek olanlardan daha düşük bulundu. NL oranı yüksek hastalarda daha fazla oranda enfeksiyon bulgusu izlendi. TLR için bir kesme noktası elde edilemedi. TLR NLR ile ilişkili olarak bulunsa da benzer ilişkiler TLR için gösterilemedi Sonuç olarak erken dönemde bakılan NLR değerleri inmenin ağırlığını değerlendirmede, hastanede yatış süresini ve yatış sırasında enfeksiyon gelişme riski yüksek olan hastaları öngörmede kullanılabilir. NLR kesme noktası enfeksiyonu olmayan hastalarda tüm hasta grubuna benzer bulunmuştur. Hatta, yatış sırasında enfeksiyon gelişmeyen hastalarda duyarlılığı ve özgünlüğü daha yüksektir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, Trombosit lenfosit oranı, İskemik inme, Komplikasyon, NIHSS
Endometrium kanserli olgularda preoperatif monosit sayısı, nötrofil lenfosit oranı, ortalama trombosit hacmi, ortalama trombosit hacminin trombosit sayısına oranı ve trombosit lenfosit oranının prognoza etkisi
Amaç: Monosit sayısı, Nötrofil/lenfosit oranı (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), PLO (platelet/ lenfosit oranı) gibi hematolojik faktörlerin çeşitli kanser türlerinde prognostik belirteçler olarak kullanımı son yıllarda ilgi odağı olmuştur. Biz çalışmamızda endometriyum kanserinde; preoperatif NLO, monosit sayısı, MPV, PLO, ortalama trombosit hacminin trombosit sayısına oranının (MPV/PO) prognoz ile ilişkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 1991- Şubat 2016 tarihleri arasında, Çukurova Üni-versitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde opere edilen ve takibi yapılan, prognozlarına ulaşılabilen 763 endometrium kanserli olgu değerlendirmeye alınmıştır. Hastaların preoperatif hematolojik parametreleri ve histopatolojik tip, grade, servikal tutulum, myometrial invazyon derecesi, LN tutulumu, cerrahi evresi, operasyon özellikleri gibi klinik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu faktörlerin prognoz üzerine etkileri Kaplan Meir ve Cox Regresyonu gibi istatistiksel yöntemler ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 763 hastanın ortalama yaşı 57,2 ±10,5 ve ortancası 58'dir (27-91). Hastaların % 74,2' si evre I, % 7,5'u evre II, % 15,2'si evre III ve % 2,4' ü evre IV olarak saptandı. Histolojik tiplendirmede 573 (%76,2) olgu endo-metriod adenokarsinom (tip 1), 179 (%23,8) olgu tip 2 (seröz, clear, karsinosarkom ve mikst) endometriyum kanserine sahipti. Hastaların ortalama sağkalım süreleri 194,1 (GA:175,0-213,1) aydır. Beş yıllık yaşama olasılıkları %86'dır. Ortalama yaşam süresi (ay) için NLO değeri (p=0,017) anlamlı bulunurken; PLO değeri (p=0,283), Monosit değeri (p=0,670), MPVPO değeri (p=0,122) ve MPV değeri için (p=0,452) anlamlı bir farklılık saptanmadı. NLO değerleri yüksek olanların sağkalımı kısa olmuştur. NLO'nun evre, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, servikal invazyon, lenfovasküler invazyon, adneksiyel tutulum, sitoloji pozitifliği, histoloji ve hayattaki durum ile ilgili olduğu görüldü. PLO'nun evre, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, servikal invazyon, lenfovasküler invazyon ve adneksiyel tutulum ile ilgili olduğu görüldü. Monosit sayısının evre, metastatik lenf nodu, grade, sitoloji pozitifliği ve hayattaki durum ile ilgili olduğu görüldü. MPVPO' nun evre ve metastatik lenf nodu ile ilgili olduğu görüldü. Sonuç: Yaş, komorbidite, histopatolojik tip, evre, grade, lenfovasküler invazyon, servikal invazyon, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, kemoterapi, NLO ve tedavi şekli endometrium kanserinde prognostik faktörler olarak bulunurken çok değişkenli analizde total sağkalım üzerinde yaş, evre, komorbidite ve servikal invazyon bağımsız prognostik faktörler olarak saptanmıştır.
Paroksismal atriyal fibrilasyonlu hastalarda kriyoablasyon sonrası sol atriyal yeniden şekillenmenin değerlendirilmesi
Amaç: Paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) tedavisinde kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu (PVI) son yıllarda sıklığı artan bir ablasyon yöntemi olarak uygulanmaktadır. Ablasyon tedavisinin ilaçlara göre PAF hastalarını daha fazla sinüste tuttuğu bilinmektedir. Bununla birlikte PVI'nun atriyal yeniden şekillenme üzerine etkisi tam bilinmemektedir. Sol atriyal yeniden şekillenmeyi gösteren önemli parametreler sol atriyal volüm (LAV) ve sol atriyal volüm indeksidir (LAVi). Galektin-3 (Gal-3) ve nötrofil/lenfosit oranı (N/L oranı) kardiyak fibrozis, inflamasyon ve yeniden şekillenmeyi gösteren önemli biyobelirteçlerdir. Bu çalışmada kriyoablasyon ile PVI yapılan hastalarda LAV, LAVi, Gal-3 ve N/L oranı ile AF nüksü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza semptomatik, en az 1 antiaritmik tedaviye yanıt vermeyen ve kriyoablasyon ile PVI uygulanan 50 PAF'lı hasta dahil edilmiştir. Her hastaya ablasyon öncesi, 6 ay sonrası ve 12 ay sonrası Gal-3, N/L oranı bakılmış, LAV ve LAVi ölçülmüştür. Ablasyon sonrası 6. ve 12. aylarda tüm hastalara AF nüksünü belirlemek için 7 gün süreyle olay kaydedici takılmıştır. 12. ay sonunda hastalar nüks olanlar (n=14) ve olmayanlar (n=36) olarak iki gruba ayrılmıştır. Bu iki grup arasında LAV, LAVi, Gal-3 ve N/L oranı karşılaştırılarak sol atriyal yeniden şekillenme ve nüks gelişimindeki rolleri değerlendirilmiştir. Bulgular: LAV ve LAVi 12. ayın sonunda nüks gelişen vakalarda anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Nüks gelişen hastaların işlem öncesi LAV'leri 41.39±18.13 ml iken 12. ayın sonunda 53.24±22.11 ml olarak ölçülmüştür (p=0.037). LAVi ise işlem öncesi nüks gelişen vakalarda 20.9±8.91 ml/m2 iken 12. ayın sonunda 26.85±11.28 ml/m2'dir (p=0.005). Hem Gal-3 hem de N/L oranı AF nüksünde anlamlı olarak artış göstermemiştir. AF nüksü gelişen hastaların ablasyon öncesi Gal-3 ortalaması 6.34±4.13 ng/ml, ablasyon sonrası 12. ayda 6.66±4.09 ng/ml olarak tespit edilmiştir (p=0.516). N/L oranı ise nüks gelişenlerde ablasyon öncesi 3.15±1.59 103/µl iken ablasyon sonrası 12. ayda 2.28±1.07 103/µl olarak ölçülmüştür (p=0.674). Sonuç: PAF hastalarında kriyoablasyon sonrası yeniden şekillenmenin takibinde ve nüksü öngördürmede LAV ve LAVi kullanılabilir. Gal-3 ve NLR gibi fibrozis belirteçleri AF nüksünü öngördürmede anlamlı değildir. Anahtar sözcükler: Paroksismal atriyal fibrilasyon, sol atriyal volüm, sol atriyal volüm indeksi, galektin-3, nötrofil/lenfosit oranı,.
Prolidaz enziminin psöriazisli hastalardaki aktivitesinin araştırılması
Amaç: Psöriazis, keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş parlak, sedef beyazı skuamlarla karakterize, kronik ve tekrarlayıcı özelliğe sahip, genetik ve immünolojik mekanizmaların etiyolojisinde rol oynadığı düşünülen bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada, kollajen proteininin metabolizmasını yansıtan prolidaz aktivitesinin psöriazis hastalığındaki olası rolünü gösterebilmeyi hedefledik. Bu amaçla, çalışmada psöriazis hastalarından ve sağlıklı kontrol grubundan kan alınarak serumlarındaki prolidaz aktivitesi ölçüldü. Ayrıca prolidaz aktivitesi ile tam kan parametreleri arasında ilişki olup olmadığı incelendi. Materyal ve Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine başvuran, klinik olarak kronik orta ve şiddetli plak tip psöriazis tanısı konulan 40 hasta ile herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, alkol, sigara ve ilaç kullanmayan sağlıklı 50 kişi kontrol grubu olarak alındı. Çalışma kapsamında katılımcıların serum plolidaz aktivitesi Chinard yöntemi ile, ve tam kan parametreleri flow sitometri yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: Ölçüm sonunda elde edilen bulgulara göre psöriazis hastalarının serum prolidaz aktivitesinde sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlendi (t=8,075; p<0,0001). Hasta ve kontrol grubundan alınan örneklerden yapılan tam kan ölçümleri ile prolidaz aktiviteleri arasında bir ilişki olup olmadığı incelendiğinde çok zayıf şiddette, pozitif yönde bir korelasyon bulundu. Bu ilişkinin lenfosit yüzde seviyesinin yüksekliği ile açıklanabileceği düşünüldü (r=0,105; p<0,0001). Sonuç: Hastaların prolidaz aktivitesi ile lenfosit oranı arasında anlamlı negatif bir ilişki olduğu saptandı. Bu bulgular prolidaz aktivitesi ile doku yıkımı arasında bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Yapılan çalışmalar bizim sonucumuzu destekler niteliktedir. Bu konuda yürütülecek yeni çalışmalar etiyopatogenizin aydınlatılması için büyük önem arz etmektedir.
Geç preterm ve term bebeklerde kordon klempleme zamanının lenfosit subgrupları üzerine etkisi
Amaç: Kordon klempleme zamanının geç preterm ve term bebeklerde lenfosit subgruplarına etkisinin değerlendirilmesi, Gereç ve Yöntemler: Çalışma Şubat 2016 ile Mart 2016 arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapıldı. Çalışmaya belirtilen süre içerisinde gebelik haftası 34 ile 41 arasında olan 74 bebek alındı. Bu bebeklerden 37'sinin kordonu bebek uterus dışına alındıktan sonra hemen klemplendi, 37'sinin ise kordonu bebek uterus dışına alındıktan sonra uterus seviyesi veya 30 cm altında bir dakika beklendikten sonra klemplendi. Bebekler term ve preterm olarak iki gruba ayrıldı. Bebeklerin prenatal, natal, postnatal özelikleri ve kordon kanı ile 7. gün venöz kanda biyokimyasal, hematolojik ve lenfosit subgrup değerleri incelendi. Lenfosit subgrupları flow sitometri yöntemiyle değerlendirildi. Bulgular: Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm ve term bebeklerde kordon kanı ve 7. gün periferik venöz kanda bakılan hemoglobin ve hematokrit değerlerinde değişim saptanmadı (p>0,05). Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD3+T lenfosit yüzdesi azaldı ve bu azalış 7. günde de devam etti (p=0,01, p=0,013). Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD19+B lenfosit düzeyi arttı ve bu artış 7. günde de devam etti (p=0,002, p= 0,043). Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD4+T lenfosit yüzdelerinde fark gözlenmezken 7. günde azalma saptandı (p>0,05, p=0,007). Hastaneye yatış oranları ve mekanik ventilasyon ihtiyacı preterm bebeklerde kordonu geç klemplenen grupta istatistiki açıdan anlamlı düzeyde düşük bulundu( p= 0,02, p= 0,04). Sepsis gelişen preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD8+T lenfosit yüzdesi sepsis gelişmeyen gruba kıyasla daha yüksek saptandı (p=0,04). Kordonu hemen klemplenen bebeklerde gebelik haftası arttıkça kordon kanında bakılan CD3+T lenfosit yüzdesi azaldı ve bu azalış 7. gün periferik venöz kanda devam etti (p=0,03 R²=0,25, p=0,017 R²=0,02). Kordonu hemen klemplenen bebeklerde gebelik haftası arttıkça kordon kanında bakılan CD8+T lenfosit yüzdesi azaldı fakat bu azalış 7. gün periferik venöz kanda saptanmadı (p=0,02 R²=0,161, p> 0,05 R=0,23). Kordonu hemen klemplenen bebeklerde gebelik haftası arttıkça kordon kanında bakılan CD19+B lenfosit yüzdesi arttığı tespit edildi, fakat bu artış 7. gün periferik venöz kanda tespit edilmedi (p=0,004 R²=0,23, p=0,63 R=0,15). Sonuç: Kordon klempleme zamanının geciktirilmesinin term ve preterm bebeklerde sepsis gelişme oranı, fototerepi ihtiyacı üzerine etkisi saptanmadı. Kordon klempleme zamanı geciktirilen bebeklerde hastaneye yatış oranı ve mekanik ventilasyon ihtiyacı daha düşük tespit edildi. Kordonu geçklemplenen geç preterm bebeklerde CD3+T lenfosit yüzdelerindeki azalmanın ve CD19+B lenfosit yüzdelerindeki artmanın enfeksiyon gelişimi üzerindeki etkisini değerlendirmek için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Geç preterm, Term, Kordon klempleme zamanı, Lenfosit subgrubu, Sepsis.
Yeni tanı konulmuş hipertansif hastalarda nötrofil lenfosit oranı ve epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ilişkisi
Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı (EFT) ve nötrofil lenfosit oranı (NLR) aterosklerozla ilişkili paramatrelerdir. Bu parametrelerin yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarındaki ilişkisi konusunda yeterince çalışma yoktur. Biz bu çalışmada, 24 saatlik ambulatuar kan basıncı takibi (AKBT) ile tespit edilmiş yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarında EFT ve NLR ilişkisini araştırdık. Bu amaçla kronik hastalığı olmayan ardışık AKBT değerlerine göre hipertansiyon olan ardışık 80 hasta ve kan basınçları normal sınırlarda olan ardışık 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ekokardiyografik olarak EFT değerleri ölçüldü. Venöz kan örneklerinden C-reaktif protein (CRP), NLR değerleri elde edildi. Hipertansiyon grubunda 24 saatlik ortalama sistolik kan basıncı 143±17 mmHg iken kontrol grubunda bu değer 117±7 mmHg idi (p<0,001). Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi açısından istatiksel fark yoktu. Bu çalışmada, hipertansiyon hastalarında EFT'nin, NLR'nin ve CRP düzeyinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu saptandı (tüm karşılaştırmalar için p değeri <0,001). Ayrıca hem tüm çalışma popülasyonunda (r=0,409; p<0,001) hem de hipertansiyon tanısı alan hasta grubunda (r=0,534; p<0,001) EFT ile NLR arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Benzer şekilde CRP değerleri hem EFT değerleri (r=0,349; p<0,001) hem de NLR değerleri (r=0,343; p<0,001) ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Sonuç olarak yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarında ateroskleroz ile ilişkili olan yüksek EFT ve NLR değerleri kan basıncı yüksekliğinin uzun süredir olduğuna ve kardiyovasküler sistemde kalıcı etkiler yaptığına işaret edebilir. Anahtar Kelimeler: Ambulatuar Kan Basıncı Takibi; C-reaktif protein; Ekokardiyografi; Epikardiyal Yağ Dokusu; Hipertansiyon; Nötrofil Lenfosit Oranı
Hodgkin lenfoma ve diffüz büyük b hücreli lenfoma tanılı hastalarda, tanı anındaki nötrofil/lenfosit oranının klinik parametreler, prognoz ve sağ kalımla ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: : Lenfomalar, bağışıklık sistemi hücrelerinden; lenfositler veya NK (doğal öldürücü) hücrelerinden köken alan klonal tümörlerdir. Lenfomalar; hodgkin lenfomalar (HL) ve non-hodgkin lenfomalar (NHL) olmak üzere iki ana başlıkta tanımlanmıştır. HL tüm kanser türlerinin %1' ini, lenfomaların ise yaklaşık %25-40' ını oluşturmaktadır. NHL' ların en sık rastlanan alt tipi olan diffüz büyük b hücreli lenfomalar (DBBHL) yetişkinlerde görülen en sık lenfoid malignite iken yeni tanı lenfoid malignitelerin de yaklaşık %20' sini oluşturmaktadır. DBBHL tanılı hastalarda, prognoz durumunu belirlemede en sık International Prognostic Indeks (IPI) kullanılır iken, HL' lı hastalarda International Prognostic Score (IPS-7) kullanılmaktadır. Bu parametreler prognozu belirlemede bazen yetersiz kalabilmektedir, çünkü günlük pratikte kullanılması zordur. Bu nedenle basit, ucuz ve kolaylıkla ulaşılabilir prognostik biomarkerların tanımlanma çalışmaları devam etmektedir. Çoğu araştırmacı, mutlak lenfosit sayısını, tümör tarafından infiltre edilmiş ve konağın immün yanıtında rol oynayan lenfositlerin önemli bir belirteci olarak kabul ederken, mutlak monosit sayısını tümör mikroçevresindeki, tümör ile ilişkili makrofajların belirteci olarak ve mutlak nötrofil sayısını ise malignensi ve sistemik inflamatuar yanıtın göstergesi olarak kabul etmektedir. Mutlak monosit ve lenfosit sayıları, HL' da önemli bir prognostik faktör olarak kullanılabileceği önerilmektedir. Mutlak lenfosit sayısı ve nötrofil lenfosit oranı (NLO), solid tümörlerde yaşam ve sağ kalım açısından önemli bir prognostik belirteç olarak kullanılmakta olup, son yıllarda DBBHL' lı hastalarda da önemli bir prognostik belirteç olabileceğini gösteren yayınlar mevcuttur. Ayrıca, DBBHL tanılı hastalar üzerindeki bir çalışmada, tanı anındaki NLO' nın 3,5 altında olmasının progesyonsuz sağ kalım (PS) ve toplam sağ kalım (OS) üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda HL ve DBBHL tanılı hastalarda NLO' nın; klinik parametreler, prognoz ve sağ kalımla olası ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2006-Haziran 2018 yılları arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji Kliniğinde HL ve DBBHL tanısı ile takip edilen 16 yaş üstü hastalar alınmıştır. HL tanılı 146 ve DBBHL tanılı 146 hastanın verilerine erişilmiş olup toplam 292 hasta çalışmaya alınmıştır. Veriler retrospektif olarak sunulmuştur. Hastaların patalojik tanısı, tanı anındaki yaşı ve Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performans durumu, yaşam durumu, cinsiyeti, takip süresi, evresi, birinci basamak tedavi ile remisyona ulaşılabilmesi, OS ve PS süreleri, hastalığın progresyon durumu, HL tanılı hastalar için Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Kurumu (EORTC) ve IPS-7 skorlaması, DBBHL tanılı hastalar için IPI skorlaması gibi klinik verilere ulaşılmıştır. Laboratuvar parametreleri olarak ise hemoglobin (Hb), lökosit sayısı (WBC), mutlak nötrofil sayısı, mutlak lenfosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), albümin, C- Reaktif Protein (CRP), laktat dehidrogenaz (LDH) ve beta-2 mikroglobulin seviyeleri değerlendirilmiştir. Bulgular: DBBHL tanılı hastalarda, ileri yaş ve ileri ECOG performans skorunun, OS (p<0,001 ve p=0,002) ve PS (p=0,002 ve p=0,002)' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu, ayrıca yüksek NLO' nın; OS ve PS üzerinde etkisi olmadığı saptandı (p=0,139 ve p=0,333). HL tanılı hastalarda; ileri yaş ve yüksek NLO; OS' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu (p=0,004 ve p=0,014), ileri yaş, yüksek NLO ve 2. basamak tedavi gereksiniminin ise PS' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu saptandı (p=0,003, p=0,011 ve p=0,011). Sonuç: NLO' nın özellikle HL tanılı hastalarda OS ve PS üzerinde bağımsız risk faktörü olduğu, DBBHL tanılı hastalarda ise ileri yaş ve ileri ECOG performans skorunun OS ve PS üzerinde bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. Özellikle HL' da prognostik değeri gösterilen NLO' nın; EORTC ve IPS-7 gibi risk skorlama sistemlerine eklenebileceği, non-invaziv ve basit bir belirteç olarak, klinik gidiş ve agresif tedavi kararında rol alabileceği, klinisyeni yönlendirebileceği sonucuna varılmıştır.
Multiple myelom hastalarında nötrofil ve trombosit değerlerinin lenfosit değeriyle oranlanmasının prognostik önemi
Giriş ve amaç: Multipl myelom (MM), non hodgkin lenfoma grubundan sonra görülen ikinci en sık hematolojik malignitedir. Tüm hematolojik malignitelerin %10-15'ini oluşturmasıyla öne çıkar. MM'li hastalarda tanı anındaki nötrofil ile lenfosit sayısının; trombosit ile lenfosit sayılarının oranlanması sonucu elde edilecek kesim noktalarının bir belirteç olarak tanımlanması halinde sağ kalıma yönelik öngürü yönünden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2012 ve Eylül 2018 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde International Myeloma Working Grup (IMWG) kriterlerine göre Multiple Myelom tanısı konulmuş, tedavisi ve takibi bu merkezde yapılmış, dahil edilme kriterlerini taşıyan 327 hasta retrospektif değerlendirme ile alınmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkilerin test edilmesinde Spearman rank korelasyon analizi ve kesim noktası belirlenmesi için ROC analizi uygulanılmıştır. Bulgular: Nötrofil / Lenfosit oranı, kreatinin değeriyle (p: 0,010), tanı yaşıyla (p:0.011), ECOG 2-4 grubunda olmakla (p:0,044), kadın cinsiyetinde (p:0,002), ISS evre 2 grubunda olmakla (p:0,002), immünmodülatuar ve proteozom inhibitörü alan hastalarda sağ kalımla ilişkili (p:0,040) korelasyon göstermektedir. Nötrofil / Lenfosit oranındaki her bir birimlik artış ölüm riskini 1,093 kat arttırmaktadır (HR:1,093 %95 GA:1,018-1,173, P:0,015). Nötrofil / Lenfosit oranında prognoz belirlenmesi için kesim değeri olarak bizim çalışmamızda 1,7 değeri öngörüldü fakat bu değerin klinik olarak zayıf bir önemi olduğunu, Trombosit / Lenfosit oranının ise prognoz açısından önemli olmadığını saptadık. Sonuç: Multiple Myelom'da prognozu değerlendirmek için ISS ve R-ISS gibi sistemlere ek olarak Nötrofil / Lenfosit oranının bir öngörü sağlamadığını tespit ettik. MM'de risk faktörleri içerisinde yer alan biyokimyasal ve hematolojik laboratuar değerlerinin oranlanmasıyla elde edilecek yeni kesim noktalarının prognoz açısından önemi olup olmadığının başka çalışmalarla ele alınmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myelom, Nötrofil Lenfosit Oranı, Trombosit Lenfosit Oranı, Prognoz
Otizm spektrum bozukluğunda inflamasyon göstergesi olarak ortalama platelet hacmi
Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) multifaktöriyel ve nörogelişimsel bir bozukluktur. Son zamanlarda immün sistemdeki değişikliklerin ve otoimmünitenin etiyolojide rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada; inflamasyon sürecini belirlemek için Ortalama Platelet Hacmi (MPV), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) ve Platelet/Lenfosit Oranı (PLR) ile OSB arasındaki olası ilişkiyi göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-01.10.2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Polikliniği'ne başvuran OSB tanılı, daha önce tedavi almamış 80 hasta ve 50 sağlıklı kontrolün dosyaları retrospektif olarak tarandı. Olguların sosyodemografik verileri, klinik özellikleri, Ankara Gelişim Tarama Envanteri, ABC psikometrik testleri ve rutin kan tetkiklerinden elde edilen ASO, MPV, NLR, PLR değerleri retrospektif araştırıldı. İstatiksel analiz SPSS 22.00 ile yapıldı. Bulgular: MPV, OSB'lilerde istatistiksel anlamlılığı olmamasına rağmen kontrol grubundan daha yüksek bulundu (9,87±0,94; 9,58±0,84 p=0,076). MPV, istatistiksel anlamlılığı olmamasına karşılık Regresif OSB (OSB-R) ve Regresif Olmayan OSB'de kontrol grubundan daha yüksekti (10,07±1,11; 9,75±0,81; 9,58±0,84 p=0,069). OSB-R'liler kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek MPV'ye sahipti (10,07±1,11; 9,58±0,84 p=0,030). OSB'liler kontrol grubundan istatistiksel anlamlı daha düşük PLR'ye sahipti (80475,4±24234,5; 94721,68±37201,4 p=0,009). OSB-R ve Regresif Olmayan OSB, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük PLR değerine sahipti (78802,27±22230,27; 81479,28±25527,9; 94721,68±37201,4 p=0,032). ASO; istatistiksel olarak anlamlı biçimde OSB'lilerde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (104,53±168,43; 45,65±37 p=0,016). NLR açısından gruplar arası istatistiksel anlamlı bir fark yoktu. Sonuç: Otizm heterojen etyolojili bir bozukluktur. MPV, PLR, NLR taraması kolay, maliyeti düşük ve subklinik inflamatuar süreci predikte edebilecek hematolojik parametrelerdendir. Bu parametreler, OSB'de daha büyük klinik örneklem üzerinde ve özellikle otoimmun etyolojili alt gruplarda klinik açıdan yol gösterici olabilir. Anahtar Sözcükler: İnflamasyon, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Ortalama Platelet Hacmi, Otizm Spektrum Bozukluğu, Platelet/Lenfosit Oranı
Biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili ve hemogram parametrelerine etkisi
Giriş ve Amaç: Biyolojik ajanların lipid profili ve hemogram profiline etkileriyle ilgili literatürde çelişkili veriler mevcuttur. Bu çalışmada amacımız, biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili, hemogram parametreleri, NLO, TLO, MPV ve CRP üzerindeki etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak psoriasis tanısıyla en az 6 aydır biyolojik ajan kullanan (Adalimumab,etanercept, infliksimab,ustekinumab, sekukinumab) hastaların yaş, VKI, sigara kullanımı, bilinen ek hastalık, kullanılan ilaçlar, psoriasis için aldığı geçmiş tedaviler incelendi. 12.ve 24.haftalardaki takiplerinde lipid profilleri, CRP, hemogram parametreleri ve aterojenik indeksleri, nötrofil/trombosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), PAŞİ, MPV değerlendirildi. Dahil edilme kriterleri 210 hastaya uygulandıktan sonra hemogram parametreleri analizi grubunda 153 hasta, lipid profili analizinde 124 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler normal dağılıma uygun olmadığı için non-parametrik testler uygulandı. İstatistiksel analizde Kruskal Wallis, Friedmann testi , ANOVA (Repeated measures of ANOVA), Spearman testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Adalimumab ilaç grubunda (p<0,05) ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında hemoglobin değerlerinde anlamlı farklılık saptandı. Etanercept (p<0,001) ve sekukinumab (p<0,05) ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında trombosit değerlerinde anlamlı farklılık ve azalma saptandı. Adalimumab (p<0,001) ve etanercept (p<0,05) alan ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) lenfosit değerlerinde takip değerleri arasında anlamlı farklılık ve artış görüldü. TLO ve NLO değerlerinde adalimumab, etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arası anlamlı olarak farklılık ve azalma saptandı (p<0,05). Etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arasında CRP değerlerinde anlamlı olarak farklılık ve azalma görüldü (p<0,05). Tüm hastalarda ve ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde takip haftaları arasında anlamlı farklılık ve artma saptandı (p<0,05). Ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde 12. Takip haftasında bazale göre %10.91, tüm hastalarda ise %3.2 artma saptandı. Tüm hastalarda ve ilaç gruplarında total kolesterol, LDL, HDL değerlerinde ve aterojenik indekste takip haftalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). 12.haftadaki bazal değere göre PAŞİ değişim yüzdesi ile NLO, TLO, CRP ve MPV değişim yüzdesi arasında pozitif korelasyon izlenmedi. Sonuç: Biyolojik ajan kullanan psoriasis hastalarında ve özellikle ustekinumab ilaç grubunda trigliserid düzeylerinin takiplerde yakından izlenmesi gerekmektedir. NLO, TLO, CRP değerleri ucuz ve basit sistemik inflamasyon belirteci olarak kullanılabilir. Biyolojik tedavi sırasında hematolojik parametrelerde ve lipid profilinde bazı değişiklikler meydana gelmesine rağmen, bu değerler takip sırasında sekonder faktörlerden dolayı da değişim gösterebildiği için hangi değerlerin tedaviyle değişim gösterdiğinin bilinmesi yanlış yorumlamaların ve gereksiz testlerin önüne geçicektir.
Larenks kanseri hastalarında trombosit ve sistemik enflamatuvar yanıt biyomarkerlarının prediktif ve prognostik öneminin belirlenmesi
Bu çalışmada larenks kanserli hastaların tam kan sayımı parametrelerinden özellikle son yıllarda enflamasyon belirteci olarak kullanılabileceği belirtilen trombosit sayısı, Mean Platelet Volume (MPV) ve trombosit/lenfosit (PLR) oranı gibi parametrelerin prediktif ve prognostik öneminin olup olmadığının belirlenmesi, ayrıca bu tam kan sayımı parametrelerinin tümör patolojik özellikleri (lenf nodu invazyonu, perinöral invazyon, perinodal invazyon vs.) ile ilişkisinin olup olmadığının da incelenmesi amaçlanmıştır. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı arşivinde 2007-2016 yılları arasında larenks kanseri tanısı ile kayıtları yapılmış olgular retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmanın evrenini 219 larenks kanseri hastası oluşturmuştur. Hastalara ait demografik veriler cinsiyet ve yaş olarak toplanmıştır. Hasta ve hastalığa ait evre, bölge, tiroid kıkırdak tutulumu,T-evre, N-evre, M-evre, TN-evre, lenf nodu durumu, perinodal tutulum, grade, primer tedavi yöntemi, cerrahi teknik, lokorejyonel rekürrens varlığı, rekürrenste tedavi durumu, rekürrenste total larenjektomi gereksinimi, uzak metastaz durumu, uzak metastaz yeri, ikinci primer durumu, ikinci primer yeri, hastaların sağkalım durumu ve ölümün kanser ilişki durumu ile trombosit sayısı, MPV ve PLR düzeyi incelenmiştir. Tam kan sayımı parametrelerinden PLT, MPV ve PLR değerlerinin hasta ve hastalık verileri üzerindeki prediktif ve prognostik etkileri incelenmiştir. PLT düzeyi hastaların yaş, evre, evre-2, T-evre, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu ve lenf nodu tutulumu üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). MPV düzeyinin çalışmamızda yer alan değişkenler üzerinde anlamlı prediktif etkisi bulunmamıştır (p>0,05). PLR oranı hastaların evre-2, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu, uzak metastaz ve sağkalım durumları üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). PLR düzeyi hastaların genel sağkalım süresi üzerinde prognostik etkiye sahiptir (p<0,05). Larenks kanserinde, trombosit sayısı ve PLR tümör evresi ve yayılımı ile ilgili klinik durumlar için prediktif öneme sahiptir. Bunun yanı sıra, PLR genel sağkalım tahmininde de kullanılabilecek bir biyobelirteçtir. Trombosit sayısı, MPV değeri ve PLR düzeyi diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde klinisyene ek bakış açısı sağlayabilme açısından faydalı olabilir. Özellikle larenks kanserli olgularda bu konuya ilişkin çalışmaların gerekliliği ve devamlılığının önemli olduğu kanaatindeyiz.
COVID-19 hastalarının takibinde hastalık şiddeti ile dolaşımdaki T ve B lenfosit alt gruplarının ilişkisinin multiparametrik immünfenotiplendirme aracılı belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmada SARS-CoV-2 PCR pozitifliği ile COVID-19 enfeksiyonu tespit edilen erişkin hastalarda tanı sırasında ve izlemde T ve B hücre alt tiplerinde akım sitometri ile saptanan değişiklikleri ve hastalık şiddeti ile ilişkisini irdelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya etik kurul onayı ve katılımcıların yazılı onam belgeleri alındıktan sonra 1.10.2021-9.9.2022 tarihleri arasında 18 yaş üzeri COVID-19 tanısı alan hastalar dahil edildi. Tanı konulmuş hastalardan başvuru sırasındaki klinik özelliklerine göre hastalık şiddeti için DSÖ'nün COVID-19 için şiddet tanımlarına esasen hafif, şiddetli ve kritik olarak sınıflandırıldı ve takip durumuna göre ayaktan, serviste takip edilen ve YBÜ'de takip edilen olmakla 3 grupa ayrıldı. Her gruba 30 hasta alındı. Ayaktan takip edilen hastalarda tanı günü ve takibinde 7.günde, serviste yatan hastalardan hastaneye yattığı ilk gün ve takibinin 5-10. gününde veya taburculuk gününde, YBÜ'de yatan hastalardan hastaneye yattığı ilk gün ve takibinin 7-14. gününde veya servise çıktığı gün veya taburculuk gününde kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden önce tam kan sayımı ve daha sonra akım sitometri çalışmaları yapıldı. Her hasta grubu için akım sitometri ile 20 hücre tipi çalışıldı. Çalışmamızda akım sitometri kullanılmak üzere T lenfositlerin alt gruplarının belirlemek için CD3, CD4, CD8 gibi sık kullanılan T lenfosit belirteçleri ve timustan yeni çıkmış hücreleri, naif T hücreleri, santral hafıza hücreleri, efektör hafıza hücreleri gibi alt grupların tayini için CCR7, CD45RA, CD62L, CD31 gibi belirteçleri kullanıldı. B lenfositler için ise CD19 ile beraber transisyonel hücreler, naif hücreler, hafıza hücreleri, sınıf değiştirmiş hücreler, plazmablast hücreleri gibi alt grupların tayini için CD21, CD24, CD27, CD38, IgM gibi belirteçler kullanıldı. Yapılan analizlerde CD45/SSC (Side scatter channel) nokta grafiğinde tüm lökositler üzerinden lenfositler kapılanarak lenfosit yüzdesi ve sayısı; T hücreler için lenfositler üzerinden CD3/SSC grafiğinden CD3+ hücreler seçilerek T lenfosit yüzde ve sayısı; B lenfositler için lenfositler üzerinde CD19/SSC grafiğinden CD19+ hücreler seçilerek B lenfosit yüzde ve sayısı belirlendi. Daha sonraki aşamada ise T ve B lenfositleri için ayrı akım sitometri çalışmaları yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya COVID-19 tanılı 90 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalamaları 56,7±17,9 (minimum:18, maksimum: 95) yıl iken, 46 (% 51,1)'sı erkek, 44 (% 48,9)'u kadın idi. Sigara kullanımı hastaların 15 (% 16,7)'inde tespit edildi. 21 (% 23,3)'ü eski kullanıcı idi. Hastalardan 66 (% 73,3)'sında komorbidite tespit edildi. En sık gözlenen komorbidite sırasıyla 33 (% 50)'ünde HT, 22 (% 33,3)'sinde DM, 22 (% 33,3)'sinde kalp hastalığı, 17 (% 25,8)'sinde malignite, 8 (% 12,1)'inde KOAH-astım, 7 (% 10,6)'sinde böbrek hastalığı, 6 (% 9,1)'sında immünsüpresyon (aktif kemoterapi alan hasta, nötropenik hasta), 5 (% 7,6)'inde otoimmünite, 1 (% 1,5)'inde kronik karaciğer hastalığı, 13 (% 19,7)'ünde ise diğer komorbidite bulgularına rastlanıldı. DSÖ skalasına göre hastalardan 39 (% 43,3)'unda hafif, 33 (% 36,7)'ünde şiddetli, 18 (% 20,0)'inde ise kritik hastalık saptandı. Kritik hastalık oranı erkeklerde (% 26,1; n:12), kadınlara (% 13,6; n:6) göre daha yüksek iken; şiddetli hastalık oranı ise kadın (% 21,1; n:47,7) hastalarda, erkek (% 26,1; n:12) hastalara göre daha yüksek olduğu gözlenmesine karşın aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Cinsiyete göre sağkalım ve ölüm ilişkisinin sonuç bulgularına bakıldığında hastalardan 72 (% 80)'sinde şifa bulgularına rastlanırken, 18 (% 20)'sinde eksitus varlığı tespit edildi. Kadın ve erkek oranında eksitus bulgularının ise benzer olduğu tespit edildi. DSÖ skalasına göre şiddetli olmayan hastalarda komorbidite oranı daha düşük bulundu. Başvuru ve takip anında naif B hücre oranları YBÜ'de takip edilen hastalarda daha düşük saptandı. IgM+ hafıza B hücreleri ise ayaktan takip edilenlerde, servis ve YBÜ'de takip edilenlere göre anlamlı derecede daha düşük tespit edildi. Ayaktan takip edilen hastaların CD4+ santral, hafıza B hücre ve plazmablast oranlarında zamanla yükselme; sadece IgD+ hafıza B hücreleri ve naif B hücre oranlarında ise zamanla anlamlı azalma tespit edildi. Serviste takip edilen hastalarda CD4+ santral, CD4+efektor ve sınıf değiştirmiş hafıza B hücre oranlarında zamanla artış, sadece IgM+ hafıza B hücre oranlarında ise zamanla azalma tespit edildi. YBÜ'de takip edilen hastalarda CD4 yenigöçeden, CD4+efektor, transisyonel ve sınıf değiştirmiş hafıza B hücre oranlarında zamanla yükselme; sadece IgM+ hafıza B hücreleri ve plazmablast oranlarında ise zamanla azalma tespit edildi. Sonuç: Çok çeşitli çalışmalar, T ve B hücre yanıtlarının SARS-CoV-2'ye karşı bağışıklık korumasının kritik bir bileşeni olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda T ve B hücre alt popülasyonlarında ayaktan, servis ve YBÜ olmakla her 3 grupta anlamlı farklılıklar tespit edildi. Çalışmamız SARS-CoV-2'nin normal adaptif bağışıklık tepkisini indükleyebileceğini göstermektedir. Toplu olarak, bu veriler, hastalık şiddetinin bir fonksiyonu olarak T hücresi yanıtlarındaki potansiyel varyasyonlara ışık tutmaktadır; bu, immünopatolojinin hastalıktaki potansiyel rolünü anlamanın yanı sıra aşı tasarımını ve değerlendirmesini bilgilendirmek için anahtar bir konu olduğunu ve benzer çalışmalar olmasına rağmen T ve B lenfositlerin zamansal değişikliklerine dair kısıtlı çalışmalar olmasından dolayı literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların oluşumunu öngörmede nötrofil / lenfosit oranı prediktif bir parametre olarak kullanılabilir mi?
Amaç: Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların sıklığını değerlendirmede ve tedavi planlamasında nötrofil / lenfosit oranının prediktif değerinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Böbrek taşı tanısı alan ve endikasyon dahilinde Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Üroloji kliniğimizde ve İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji kliniğinde perkütan nefrolitotomi (PNL) tedavisi uygulanmış olan toplam 335 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İdrar kültür sonuçları pozitif çıkan hastalar ve takibinde antibiyotik değişikliği yapılan hastaların verileri incelenip nötrofil lenfosit oranları hesaplandı. Bu hastalarda post operatif dönemde nötrofil / lenfosit oranına bakılarak enfektif komplikasyon öngörme sonuçları karşılaştırılmıştır. Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri alt gruplara ayrılıp SPSS programı kullanılarak regresyon analizi, Mann-Whitney U testi, ROC analizi, Youden indeksi metodu ve ki-kare testi ile analiz edildi. Bulgular: Medyan NLO, Postop sepsis olmayan hastalarda 2.4 (0.66-45.6) ve olan hastalarda 4.48 (1-33.14) olarak hesaplandı. Postop sepsis olan ve olmayan hastaların medyan NLO değerleri anlamlı olarak farklı bulundu (p=0.026). Postop sepsis için için eğri altında kalan alan 0.697 olarak hesaplandı (p=0.026). NLO≥2.495 eşik değeri için duyarlılık %81.8 ve özgüllük %51.9 olarak hesaplandı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda NLO' nun, preop IKAB, postop IKAB, pelvis kültürü, postop ateş ve postop sepsisi öngörme yeteneği olduğu saptandı. NLO ≥2.495 durumunda geniş spektrumlu antibiyoterapi ile post op sepsis riski minimuma indirgenebileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, sepsis, nötrofil lenfosit oranı