Lenfositler

Bu konu başlığı altında 145 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Multipl myelomalı hastalarda lenfosit ve alt gruplarının immünfenotipik analizleri

Multipl miyelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin büyümesiyle karakterize hematolojik bir malignitedir. Tüm malignitelerin %1'ini, hematolojik malignitelerin %15'ini oluşturur. MM'un nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, kemik iliğinde klonal proliferasyona uğrayan plazma hücreleri tarafından salgılanan paraproteinler aracılığı ile oluşan fonksiyon bozukluğunun neden olduğu immün yetmezliğe bağlı semptomlarla karakterize neoplastik bir hastalıktır. Son yıllarda MM'nın biyolojisinin daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla hastalığın patogenezinde önemli bir rol oynayan kemik iliği mikroçevresini ve myelom hücrelerini hedefleyen talidomid, lenalidomid ve bortezomib gibi güncel tedavilerin geliştirilmesinin önü açılmıştır. Bu çalışmamızda MM hastalarında daha çok kullanılan immünomodülatör ajanlardan (IMA) Lenalidomid'in, kan T lenfosit alt grupları (CD4+ ve CD8+), doğal öldürücü hücre (NK) ve doğal öldürücü T hücre (NKT) üzerindeki etkilerini akım sitometrisiyle değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 64 hasta katıldı. Hastaların ortanca yaşı 64 yıl (33-79) olup erkeklerin oranı (%59) kadınlardan (%41) bir miktar daha yüksekti. 34 (%53) lenalidomid tedavisi alan 30 (%47) lenalidomid tedavisi almayan MM hastasının periferik kan örnekleri toplandı. Anti-CD3, CD4, CD8 ve CD56 monoklonal antikorları kullanılarak T lenfosit alt grupları, Doğal öldürücü hücre (NK) ve Doğal öldürücü T hücre (NKT) sayıları saptandı. Çalışma neticesinde lenalidomid tedavisi alan hasta grubunda lenalidomid tedavisi almayanlara göre, total lenfosit sayısı ve CD8+ T hücrelerin sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi. CD4+ T hücre, NK ve NKT hücre sayılarında ise istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmadı. Sonuç olarak MM hastalarında Lenalidomid'in etkilerinin literatür ile benzer olduğu tespit edilmiştir.

Akım sitometrisiLenalidomidLenfositler+2
Ramadan Bilgin Akalın
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün trombositopenik purpuralı hastalarda B lenfosit alt gruplarının araştırılması

İmmün trombositopenik purpura trombosit sayısında düşüş ile seyreden otoimmunitenin rol oynadığı bir hastalıktır. Birinci basamak tedavi sonrasında remisyon oranı yüksek olmasına rağmen remisyon kaybı sık görülür ve nüks nedeniyle ikinci basamak tedavi ihtiyaçları oluşur. Aynı tedaviden bir hastanın fayda görmesi diğer hastanın fayda görmemesine sebep olan farklılık net değildir. Lenfositler tüm kan hücreleri gibi kemik iliğindeki kök hücrelerinden köken alır, antijen reseptörleri üretir ve matür hücrelerin karakteristik özelliklerini geliştirirler. Bu matür B ve T lenfositlere naif lenfositler denir. Kemik iliğinden ve timustan göç eden bu hücreler antijen uyarıları ile değişim ve olgunlaşmalarını tamamlamak üzere periferik lenf organlarına göç ederler. Antijenler ile uyarılan lenfositler klonal genişleme yaşar, bir kısmı antieni elimine eden efektör hücrelere dönüşürken bir kısmı sekonder immun yanıtta rol almak üzere hafıza hücreleri olarak farklılaşılar. Lenfositler ve diğer lökositlerin tanımlanması modern sınıflandırma sisteminde CD yüzey antijenleri ile yapılır. CD yüzey markerları hücrenin hangi kümeye farklılaştığını gösteren monoklonal antikorlardır. B lenfositlerin (CD45+, CD19+) immün sistemdeki ana rolü immünojenik yapıları tanımak, onları hatırlamak ve daha sonra bu antijenlere karşı antikor sentezleyecek plazma hücrelerine farklılaşmaktır. Kemik iliğinden periferik lenf organlarına göçü IgM ve IgD sentezi ile ilişkilidir. Maturasyonun erken safhalarındaki bir B lenfositte IgM+ iken CD24 sentezi artmış, CD27 ise negatif tespit edilir. CD27 yüzey antijeninin kazanılmasıyla B lenfositin naif B lenfositten marjinal zon fenotipe farklılaştığı anlaşılır. CD38 yüzey antijeni pozitifleşen hücre hafıza B lenfosite farklılaşmış olarak tanımlanır. IgM ve IgD yüzey antijenlerinin kaybının tespiti ile antikor değişimi ile hafıza hücresinin plazmablasta farklılaştığı söylenebilir. Akım sitometride, hücre yüzeyindeki veya içerisindeki proteinlere özgü antikorlarla inkübe edilir sonrasında antikenlere bağlanır. Buradaki spesifik antikorlar spesifik floresan boyalarla (FITC, PE, PerCP gibi) işaretlenmektedir. Bu sayede hücrelere özgü antijenler floresan sinyalleri değerlendirilerek belirlenebilmektedir. Biz çalışmamızda İTP tanısı ile takip edilmekte olan hastaların akım sitometri yardımı ile B lenfosit alt gruplarını inceledik. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Kliniği tarafından, İTP tanısı ile takip edilmekte olan hastaların rutin muayeneleri sonrasında yaklaşık 4 ml kan örneği alınarak ve B lenfosit yüzey antijenlerini içeren DuraClone IM B cells Tube kullanarak akım sitometri ile tespit edildiği cross sectional bir çalışmadır. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, laboratuvar bulguları, aldıkları tedavi seçenekleri ve akım sitometri verileri kaydedildi. Çalışmamızın istatistiksel analizler Jamovi (Version 2.2.5.0) ve JASP (Version 0.16.1) programları ile yapılmış olup ve istatistik analizlerde anlamlılık düzeyi 0.05 (p-value) olarak dikkate alındı. Çalışmaya 39 hasta 9 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiş olup bunların 33'ü kadındı. Hastaların yaş ortalamaları 46.58±13.61 (min-max: 20-72 yaş) yıl olarak belirlenmiştir. Kontrol grubu hasta grubu ile aynı demografik özelliklere sahipti. Hasta ve kontrol grubunun B lenfosit alt grupları karşılaştırıldığında; IgD+CD27+(marginal zon B hücresi), IgD-IgM-CD27- CD38+High, IgD+IgM+CD27+CD38- (unswitched hafıza B hücresi), IgD+IgM+CD27+ CD38+High B lenfosit alt tipleri yüzdeleri hasta grubunda anlamlı derecede düşük saptanırken, IgD+IgM+CD27-CD38Dim B lenfosit alt tipi yüzdeleri ise hasta grubunda anlamlı biçimde yüksek saptandı. İTP hastalarında sağlıklı popülasyona göre yaş ile azalması beklenen naif B hücresi anlamlı derecede yüksek saptanırken diğer B hücrelerinde anlamlı fark saptanmadı. Rituksimab uygulanan hastalarda CD27+ hafıza B hücreleri genel anlamda düşük saptanırken, naif B hücrelerinin arttığı görüldü. Eltrombopag kullanan hastalarda da benzer sonuçlar alınmış olup öncesinde rituksimab kullanımı olması bu duruma neden olduğu düşünülmüştür. Splenektomi uygulanan hastalarda beklendiği gibi marjinal zon B hücresi anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İmmün Trombositopenik Purpura , B Hücreleri , CD Yüzey Belirteçleri , CD27

Antijenler-CDB lenfositleriLenfositler+2
Ahmet Tuğser Demirel
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Meme kanserli hastalarda çevresel kanda T lenfosit fonksiyonel değişimleri

Meme kanseri dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüm kadın kanserleri içinde en sık olarak gözlenen kanserdir. Bağışıklı sisteminin hastalık sürecindeki prognostik rolü son yıllarda giderek önem kazanmaktadır. Kanser hastalarında tümör ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimi değerlendirme için periferik kandaki T lenfositlerin alt gruplarından faydalanılabilir. Bizde erken evre meme kanserinde periferik kanda T lenfosit alt gruplarının durumunu değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle, neoadjuvan kemoterapi alan 47 meme kanserli olgunun başlangıç periferik T lenfosit alt grupları ile tedavi yanıtı (en iyi objektif yanıt-EIOY) arasındaki ilişkiyiaraştırtık. Çalışmamızdaolguların başlangıç CD3, CD4 ve CD8 mutlak sayısı ile EİOY arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptandı. Ayrıca EİOY'ı etkileyen diğer faktörler incelediğimizde CD4/PD1 ekspresyonu yüksek olan hastalarda, tedavi yanıtı kötü olarak bulundu (OR:0.212 %95 CI: 0,061-0,735, p=0.015). Benzer şekilde CD8/PD1 expresyonu yüksek olanlarda objektif yanıt oranı anlamlı olarak düşük saptandı. (OR: 0,250 %95 CI: 0,073-0,858, p=0,028). Sonuç olarak, meme kanserinde periferik kandaki T lenfositlerin alt grup dağılımları hem tedavi yanıtına hem de hastalıkla ile ilişkili sağkalıma etkisi olabileceği gösterilmiştir.

LenfositlerMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Tarkan Yetişyiğit
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otolog kemik iliği transplantasyonu yapılan multiple myelom hastalarında engraftman döneminde mutlak lenfosit sayımınınprogresyonsuz ve genel sağkalıma etkisinin değerlendirilmesi

Multiple myelom (MM) tedavide yaşanan birçok gelişmeye rağmen halen kür elde edilebilen bir hastalık değildir. Transplantasyona uygun hastalarda yüksek doz kemoterapi ile otolog kemik iliği transplantasyonu (OKİT) en iyi hastalık kontrolü sağlayan yöntemdir. OKİT sonrası genel sağkalım (OS) ve progresyonsuz sağkalım (PFS) açısından sonuçlar oldukça değişkenlik gösterebilmektedir. Çalışmamız birçok kanserde klinik sonuçları etkilediği gösterilen periferik kan lenfosit, monosit, nötrofil, platelet sayıları ile nötrofil lenfosit oranı (NLR), lenfosit monosit oranı (LMR), platelet lenfosit oranı (PLR) gibi immünolojik ve inflamatuar biyobelirteçlerin OKİT sonrası OS ve PFS üzerindeki etkilerini göstermeyi amaçladı. Çalışmaya 2001-2022 yılları arasında MM tanılı OKİT yapılan 325 hasta dahil edildi. Bu belirteçler OKİT-2., +15. ve +100. günde Kaplan-Meier sağkalım analizi ile değerlendirildi. Mutlak lenfosit sayımı ise Kaplan-Meier ve çok değişkenli Cox regresyon analizinde değerlendirildi. OKİT +15. gün lenfosit sayımı OS (HR, 0,656 ;95% CI, 0,444-0,970; p=0,035) ve PFS (HR, 0,558; 95% CI, 0,403-0,771; p <0.001)'yi öngörmede bağımsız, anlamlı faktör olarak tespit edildi. -2. ve +15. gün monosit sayısı ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanırken, monosit sayısı ile OS arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. -2., +15. ve +100.gün platelet sayısı ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanırken, platelet sayısı ile OS arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Bu çalışma MM'da OKİT sonrası prognozu öngörmede immünolojik ve inflamatuar biyobelirteçleri değerlendiren kapsamlı çalışmalardan birisidir. Nakil sonrası immünolojik ve inflamatuar biyobelirteçler hastalık prognozu açısından non-invaziv, ulaşılabilir ve maliyet etkin göstergeler olarak kullanılabilir.

Hematopoetik kök hücre transplantasyonuKemik iliği nakliLenfositler+1
Mehmet Fatih Aydın
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sistemik isotretinoin tedavisi alan akne vulgarisli hastalarda tedavi öncesi ve sonrası periferik lenfosit subsetlerinin değerlendirilmesi

Sistemik isotretinoin şiddetli nodülokistik aknede başarı ile kullanılan bir retinoik asit türevidir. Retinoik asit türevlerinin periferik dolanımdaki lenfositler üzerine etkileri konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada sistemik isotretinoin kullanması önerilen 32 akne vulgaris hastası tedavi başlangıcında ve tedavinin 4-6. ayı içerisinde iki kez alınan periferik kan örneklerinin flow sitometrik incelemesi yapılarak değerlendirildi. CD16/56+ hücrelerin şiddetli akneli hastalarda orta şiddetli hastalara göre daha yüksek olduğu, global akne değerlendirme skorları (GADS) ile pozitif korelasyon gösterdiği ve cinsiyetle birlikte değerlendirildiğinde akne şiddeti ile ilişkili bir parametre olduğu saptandı (p=0,048; p=0,022, r=0,440; R= 0,795). Hastalarda tedavi öncesi ortalama CD45RA pozitif hücre yüzdesi ve mutlak hücre sayısı 66,9 ± 6,5 ve 1415,2 ± 499,5 hücre/μl iken, tedavi sonrası düzeylerin azalarak 63,9 ± 7,5 ve 1437,3 ± 519,9 hücre/μl olduğu saptandı (p=0,013 p=0,168). Ortalama CD19 pozitif hücre yüzdesi ve mutlak hücre sayısı tedavi öncesi 8,0 ± 3,1 ve 161,3 ± 73,6 hücre/μl iken tedavi sonrası bu değerlerin sırası ile 10 ± 2,7 ve 227,7 ± 108,7 hücre/μl olduğu saptandı (p=0,007, p=0,011). Çalışmamız sonucunda CD16/56+ hücre değerlerinin akne şiddeti ile ilişkili bir parametre olabileceği saptanmıştır. CD45RA+ hücrelerin seviyelerinin tedavi ile azaldığı gösterilmiştir dolayısı ile CD45RA+ hücrelerin akne patogenezinde ve şiddetinde rolü olduğu düşünülebilir. Son olarak, sistemik isotretinoinin matur B hücrelerinin proliferasyonunu stimule ettiği öne sürülebilir.

Akne vulgarisAkım sitometrisiLenfositler+2
Sibel Doğan Günaydın
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit -lenfosit ve nötrofil-lenfosit oranlarının tularemi ile ilişkisi ve tularemili hastalarda işitme düzeylerinin değerlendirilmesi

Tularemi hastaları Kulak Burun Boğaz Polikliniğine genellikle boyunda apse veya lenfadenit ile başvurmakta ve çoğu zaman nonspesifik tedaviler verilmektedir. Buda hem tanı hem de tedavi sürelerini uzatmaktadır. Erken tanı konması tedavi ve prognozu olumlu etkilemekte, ayrıca morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bizim bu çalışmada ki amacımız tularemi tanısında ve inflamasyon şiddetini belirlemede güncel, kolay, ucuz ve hızlı aktivite belirteçleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit/lenfosit oranı (TLR) ve nötrofil/lenfosit oranı (NLR) kullanıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Bu amaçla orofarengeal, glandüler ve ülseroglandüler tip tularemi tanısı alan hastaların MPV, RDW, NLR, TLR değerleri incelenerek gerekli istatistiksel analizler yapıldı ve sağlıklı gruptaki değerlerle karşılaştırıldı. Ayrıca tularemili hastaların tedavilerinde ototoksik ajanlar kullanıldığı için; takiplerde hastalığa bağlı işitme kaybı varlığını araştırmak için tedavi öncesi hastaların odyogramları incelendi, gerekli istatistiksel analizle yapıldı ve sağlıklı grup ile karşılaştırıldı. Çalışmada MPV, RDW ve NLR düzeylerinin tularemili hastalarda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu, TLR düzeylerinin ise sağlıklı gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Odyolojik değerlendirmede ise tularemi tanısı almış hastalarda sağlıklı gruba göre anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak çalışma bakılması kolay ve ucuz olan hemogram parametrelerinin tanıda yardımcı olabileceğini düşündürmekle beraber geniş kapsamlı hasta gruplarında prospektif randomize kontrollü uzun süreli takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca yapılan odyolojik incelemeler tulareminin işitme üzerine etkisinin olmadığını göstermektedir.

EritrositlerKan trombositleriLenfositler+5
Koray Avcı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik skleroz hastalığında nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi ile pulmoner arter basıncı arasındaki ilişki

AMAÇ: Sistemik skleroz nedeni bilinmeyen, gelişiminde vaskülopati, immün aktivasyon ve fibrozisin rol oynadığı, deride progresif kalınlaşma ile karakterize, sistemik bir bağ dokusu hastalığıdır.Küçükveortaçaplıpulmonerdamarlarınobliteratifvaskülopatisi SSk'lıhastalarda izolePAH (pulmonerarteryel hipertansiyon)'aneden olur. Bunun yanında Ssk'lı hastalarda PAH interstisyel fibrozise ve kardiyak tutuluma sekonder olarak da gelişebilir.Son yıllarda MPV,NLR(nötrofil lenfosit oranı), PLR (platelet lenfsoit oran) değerlerinin sistemik inflamasyonun bir göstergesi olabileceği ve birçok kronik inflamatuvar hastalık, maligniteler ve kardiyovasküler hastalıklarda prognoz ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.Çalışmamızda inflamasyon ile ilişkili olduğu bilinen sistemik skleroza bağlı pulmoner arteriyel basıncın prognoz ve takibinde; pratik, ucuz ve kolay ulaşılabilir test olan NLR, PLR, MPV' nin kullanılabilirliğini göstermeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, FTR-Romatoloji Polikliniğine başvuran ACR/EULAR sınıflama kriterlerine göre sistemik skleroz tanısı almış, tedavi ve takipleri FTR-Romatoloji Polikliniğinde devam etmekte olan , yaşları 18 ile 65 arasında değişen toplam 38 hasta alındı. Hastalar transtorasik EKO'da bakılan sPAB değerlerine göre 2 gruba ayrıldı.sPAB<25 olan 17 hastagrup 1'e, sPAB≥25 olan 21 hasta grup 2'ye alındı.Hastalardan kan alınarak hemogram bakıldı.Hemogramda MPV,NLR ve PLR değerleri kaydedildi.Sonrasında MPV(ortalama platelet hacmi), NLR(nötrofil lenfosit oranı) ve PLR(platelet lenfosit oranı) ile pulmoner arter basıncı arasında ilişki olup olmadığı değerlendirildi. BULGULAR:sPAB≥ 25mmHgolan grupta NLR değeri 3.21±2.21 iken; sPAB< 25 mmHg olan grupta 1,75±0,65 olarak saptandı ve bu fark anlamlıydı(p=0.013).sPAB≥ 25mmHg olan grupta PLR değeri 243.10±213.790 iken; sPAB< 25 mmHg olan grupta 128.90±57.752 olduğu gözlemlendi ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(p=0.040).Gruplar arası MPV değeri istatistiksel olarak anlamlı değildi.sPABdeğeri ile NLR düzeyi arasında pozitif yonde ve orta düzeyde korelasyon saptandı(r=0.502, p<0.01).CRP düzeyi ile sPAB arasında pozitif yönlü ortadüzeyde korelasyon saptandı(r=0,437,p<0.01).PLR ve sPAB arasında korelasyon saptanmadı SONUÇ:Sistemik sklerozda NLR ve PLR değerlerinin sPAB'ı yüksek olan grupta anlamlı derece yüksek olduğu ve bu değerlerin sPAB değerini öngörmede ve takibinde dikkate alınması gereken parametreler olabileceği sonucuna vardık.

Hipertansiyon-pulmonerHipertansiyon-pulmonerKan trombositleri+5
Sedat Öztürk
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ani sensörinöral işitme kaybı hastalarında serum prestin düzeyinin değerlendirilmesi

Giriş: Ani sensorinöral işitme kaybı (ASNİK), ani başlayan, tedavi edilmediğinde kalıcı işitme kaybına sebep olan, hastanın sosyal hayatını ve yaşam kalitesini bozan akut bir olaydır. Etyopatogenezde birçok faktör suçlanmış fakat halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu yüzden halen kesinleşmiş bir tedavisi yoktur. Muhtemel etyolojiler göz önünde bulundurularak birçok ilacı barındıran kombine tedavi prosedürleri uygulanmaktadır. Erken dönem başlanan tedavinin en önemli prognostik faktörlerden biri olması erken tanıyı çok daha önemli kılmaktadır. Ani sensörinöral işitme kaybı gelişen hastalarda kokleadaki dış tüy hücreleri zarar görmektedir. Bu dış tüy hücrelerinin hareketinden sorumlu motor protein olan prestin molekülünün işitme kaybı ile ilişkisi önem arzetmektedir. Bu çalışmada ani sensorinöral işitme kaybı bulunan hastalarında serum prestin düzeyinin prognozu belirlemedeki değerini saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi K.B.B. Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvurmuş ve Ani idiopatik sensorinöral işitme kaybı tanısı konulan 40 hasta birey vaka grubunu ve laboratuvarlara başvuran herhangi bir kalıtsal, edinsel veya kronik hastalığı bulunmayan yaş ve cinsiyetleri benzer 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturmak üzere çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan açlık kanları, biyokimya tüplerine alındı. Alınan kanlar santrifüj edilerek serumları ayrıldı. Bu serumlardan prestin düzeyi ELISA yöntem ticari kit kullanılarak ölçüldü. Vaka grubuna tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ayda olmak üzere iki kez, kontrol grubuna başvuru anında olmak üzere bir kez YYU Dursun Odabaş Tıp Merkezi Odyoloji Ünitesi'nde saf ses odyometri testi yapıldı. Bulgular: Vaka grubu ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. ( Sırası ile P Değeri) Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) ve Platelet Lenfosit Oranı (PLO) tedavi öncesinde, tedavi sonrası ve kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur. (p). 2. Haftada gelen hastaların serum prestin düzeyi 1. Haftada gelen hastalardan istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p). 2. Hafta gelen hastaların serum prestin düzeyi geç gelen gruptan ve kontrol grubundan yüksek olmasına rağmen bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). 1. Haftada gelen hastaların serum prestin düzeyi kontrol ve geç gelen hastalardan düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (p>0.05). Tedavi sonrası Prestin düzeyleri incelendiğinde, en düşük prestin seviyesi iyileşme olmayan grupta tespit edildi ancak diğer gruplarla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p). En yüksek serum prestin düzeyi ise tam İyileşme olan grupta saptanmasına rağmen diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu(p). Başvuru anında serum prestin düzeyi düşük olan hastalarda iyileşme düzeyi daha yüksek tespit edildi. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p). Sonuç: Çalışmamız ile ASNİK etyolojisindeki enflamatuar proçesinin varlığı ve NLO ve PLO düzeylerinin prognostik önemi istatiksel olarak tespit edildi. Hastaların tedavi sonrası ölçülen prestin düzeyleri ile tedaviye cevapları arasında korelasyon saptandı. Ayrıca, başvuru anında bakılan serum prestin düzeyinin düşük olması ile iyileşme arasında korelasyon tespit edildi. Bu nedenle, Prestin'in ASNİK için prognostik bir belirteç olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ani Sensorinöral İşitme Kaybı, Enflamasyon, Prestin, Prognoz

Kan trombositleriKulak hastalıklarıLenfositler+6
Yasin Sonkaya
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Anemik prematürelerde eritrosit transfüzyonu öncesi ve sonrasında natural killer ve lenfosit alt gruplarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada anemik prematüre olan 40 (kırk) bebekte lenfosit alt grupları CD4–CD8, B Lenfosit CD19, T Lenfosit belirteci CD3, Doğal öldürücü Naturel Killer CD16+CD56 Monoklonal antikorlarının flow sitometri cihazında ışınlanmamış eritrosit transfüzyonu öncesinde ve sonrasında ölçümleri yapıldı sonuçları değerlendirildi. Her iki kategorinin sonuç değerlendirmesine ve karşılaştırma farklılıklarına bakıldı. Çalışmada anemik prematüre anemisi tanısı ile takip edilen postkonsepsiyonel 36. hafta ve altındaki prematüre 40 (kırk) bebekten K2 Edtalı kan tüplerine alınan kanları kullanıldı. Testlerde üç gurup oluşturuldu; Grup I (Kontrol): 37 ve 40 haftalık anemik olmayan prematüre 22 (yirmiki) bebekten alınan kanlar. Grup II: Eritrosit transfüzyonu öncesinde 40 (kırk) postkonsepsiyonel 36. hafta ve altındaki prematüre bebekten alınan kanlar. Grup III: Grup II deki bebeklere eritrosit transfüzyonu uygulandıktan sonra aynı 40 (kırk) bebekten alınan kanlarının oda ısısında en fazla 12 saat içerisinde BD Facs Canto II flow sitometri cihazında test analizleri yapıldı. Bu çalışmamızda anemik olmayan 37. ve 40. haftalarda doğmuş prematüre bebeklerden oluşturulan kontrol grubu ile çalışma gruplarındaki bazı parametreler arasındaki farklılıkların yapılan çalışmaların ortalamalarına bakıldığında anlamlı olmadığı görüldü. Çalışma gruplarını oluşturan postkonsepsiyonel 36. hafta ve altındaki prematüre bebeklerin lenfosit alt grupları ve naturel killer sonuç ortalamalarının daha önce yapılan benzer çalışmaların 6-12 ay, 1-2 yaş ve 2- 6 yaş ortalamalarıyla uyumlu olduğu gözlemlendi. Çalışmamız ES transfüzyonlarının prematüre immünitesinde özellikle lenfosit alt gruplarına ve dağılımlarına olumsuz etkisinin olmadığını göstermektedir. Bu nedenle organizmaya bu açıdan olumsuz olmayan, güvenilir bir tedavi yöntemi olarak kabul edilebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlar literatür ışığında tartışılmıştır.

Akım sitometrisiAnemi-neonatalB lenfositleri+7
Mustafa Sarp
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetes mellitus tanılı hastalarda farklı tedavi rejimlerinin ortalama trombosit hacmi, trombosit/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranlarına etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes mellitus (DM) tedavisinde oral antidiyabetikler ve subkutan uygulanan insülin tedavi seçenekleri mevcut olup, Sodyum glukoz ko-transporter-2 (SGLT-2) inhibitörleri yaygın olarak kullanılmaktadır. SGLT-2 inhibitörleri (glukoretikler; gliflozinler) renal proksimal tubulusda SGLT-2 inhibisyonuna yol açarak böbrekten glukoz reabsorpsiyonunu azaltır ve idrar yolu ile glukoz atılımını artırırlar. Konjestif kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı ve diyabetik nefropati üzerinde olumlu etkileri görülmüştür. Son zamanlarda Ortalama Trombosit Hacmi (MPV) ve Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit oranı (TLO) yeni inflamasyon belirteçleri ve bağımsız kardiyovasküler risk faktörleri olarak ilgi çekmektedir. Biz bu çalışmada SGLT-2 inhibitörülerin oral andiyabetik ilaçlarla ve insülin ile kombine kullanımının inflamatuar parametreleri üzerine olan etkisinde farklılık olup olmadığını göstermeyi amaçladık. Bulgular: Çalışmaya Tip 2 DM tanısı olan 64 kadın ve 56 erkek olmak üzere toplam 120 olgu alındı. Hastalar 4 grup olarak değerlendirildi. Her gruba 30 hasta dahil edildi. 1. Grup: en az 3 ay boyunca sadece SGLT-2 inhibitörü dışı sadece oral antidiyabetik kullanan hastalar, 2.grup: SGLT-2 inhibitörü dışı oral antidiyabetik ve insülin kullanan hastalar, 3.grup: SGLT-2 inhibitörü ilaç ve oral antidiyabetik kullanan hastalar, 4. Grup: SGLT-2 inhibitörü ve insülin kullanan hastalar olarak belirlendi. Kadınların ortalama yaşı (56,22±8,75) ile erkeklerin ortalama yaşı (57,84±9,47 yıl) olarak hesaplandı ve arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,44). Ortalama DM süresi 1.grupta 9±5 yıl, 2.grupta 6±6 yıl, 3.grupta 10±6 yıl ve 4.grupta 9±7 yıl olarak saptandı. 4 grubun başlangıç karşılaştırılmasında MPV (p=0,194), NLO (p=0,065), TLO (p=0,272) anlamlı bir fark izlenmedi. 4 grubun en az 3 aylık tedavi sonrası yapılan karşılaştırılmasında MPV (p=0,001), NLO (p=0,458), TLO (p=0,052) bulundu. Sadece MPV değeri 4.grupta anlamlı olarak daha düşük izlendi. Ayrıca her grubun tedavi öncesi ve tedavi sonunda NLO, TLO ve MPV değerleri karşılaştırıldı. İlk 3 grupta anlamlı fark izlenmezken (p>0,05), 4.grupta MPV değeri anlamlı olarak daha düşük izlendi (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörü ve insülin birlikte kullanan 4. Grupta MPV değerinin hem başlangıç değeriyle hem de diğer grupların tedavi sonrası değerleri ile karşılaştırılmasında istitistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi (p=0,001). SGLT-2 inhibitörünün ve insülinün inflamasyonu azaltarak kardiyovasküler riski azalttığı düşünüldü. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, Tip 2 Diyabetes Mellitus, MPV, NLO, TLO

Diabetes mellitusKan trombositleriLenfositler+4
Abdurrahman Yıldız
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsan serebral mikrovasküler endotel hücrelerinin T hücre ko-inhibisyonuna etkisi

Naif yardımcı T (Th) lenfositlerin sürekli uyarı ile ilk önce efektör hale geldiği, geç dönemlerde ise sitokin üretimi ve çoğalma kapsitesi düşük olan yorulmuş/hafıza Th hücrelere dönüştüğü bilinmektedir. Ayrıca bu farklılaşma sürecinde T lenfositlerin üzerlerindeki kostimulatuvar ve koinhibitör molekkülerde değişiklikler olmaktadır. Serebral endotel hücreleri T lenfositlerle karşılaştıklarında yapısal değişiklikler gösterir. Ancak farklı yapısal ve fonksiyonel özellik taşıyan T hücrelerinin kan beyin bariyeri endotel yapısının nasıl değiştirdiği net değildir. Bu tez çalışması ile serebral mikrovasküler endotel hücrelerinin ve farklı aktivasyon durumlarındaki T hücrelerle etkileşimi ve süregelen inflamasyon durumunda genotipik ve fenotipik değişikliklerinin araştırılması planlanmıştır. Çalışmada ticari olarak elde edilen insan serebral mikrovasküler endotel hücre (hCMEC/D3), akut myeloid lösemi (THP-1) hücre hatları ve sağlıklı bireylerin periferik kan polimorfonükleer hücrelerinden saflaştırılmış CD4+ T lenfositler kullanılmıştır. hCMEC/D3 hücreleri inflamatuvar sitokinler (TNF-α, IFN-γ) ile kültür ortamına alındıktan sonra hücreler üzerinde ifade olan çeşitli yüzey molekülleri (CD40, CD80, CD86, HLA-DR, CD14, PD-L1, PD-L2, CTLA-4, LAG3, TIM3 gibi) akım sitometri ile; farklı transkript varyantları RT-PCR ile analiz edilmiştir. CD4+ T lenfositler, THP-1 hücreleri ile ko-kültür edilerek farklı fenotip ve fonksiyonel özelliklere ulaştırılmıştır (0, 24, 72 ve 120. saatler). Sonrasında FACS yöntemi ile tekrar saflaştırılan CD4+ T hücreler h-CMEC/D3'ler ile ko-kültür edilmiş ve seçilmiş yüzey belirteçlerinin ifadesi, hücrelerin proliferasyonu ve supernatanlardaki çeşitli sitokinlerin düzeyi akım sitometri yöntemi ile değerlendirilmiştir. IFN-γ olmak üzere inflamatuvar sitokinler, h-CMEC/D3 hücrelerinin CD40 ve CD86 kostimutaltör moleküllerinin ifade yüzdesini arttırmaktadır. IFN-γ h-CMEC/D3 hücrelerinin HLA-DR ifadesini arttırmıştır. Naif ve aktif CD4+ T hücrelerin ko-kültürler sonrasında değerlendirilen h-CMEC/D3'lerdeki HLA-DR ifade yüzdesi kontrol ile karşılaştırıldığında artmıştır. Ko-stimulauvar CD40 molekülünin ifadesini en belirgin oranda naif ve 24.saatteki efektör T hücreler arttırmış, 120.saat sonrasındaki yorgun/hafıza T hücreler CD40 ifadesini etkilememiştir. Ko-inhibitör moleküllerden PD-L1 ve PD-L2 h-CMEC/D3'lerde kontrol durumda da yüksek oranda bulunmaktadır. PD-L1 ifade yoğunluğu en belirgin olarak 0 ve 24. saatlerde artmıştır.120. saatteki yorulmuş T hücreler PD-L1 ve PD-L2 ortalama floresan yoğunluğunu etkilememiştir. Serebral mikrovasküler endotel hücreleri Th hücrelerle karşılaştıklarında antijen sunma kapasiteleri artmaktadır. Naif ve aktive Th hücreler h-CMEC/D3'lerin hem kostimulasyonunu hem ko-inhibisyonunu yorgun Th lenfositlere göre daha fazla uyarmaktadır.

Endotelyum-vaskülerLenfositlerSerebrovasküler dolaşım+2
Nazire Pınar Acar Özen
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnvaziv duktal meme kanseri hastalarında eşlik eden in situ duktal karsinomun prognoza ve sağkalıma etkisi

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olmakla birlikte kanser ilişkili ölümlerin en sık 2. sebebidir. Meme kanserlerinin en sık görülen histopatolojik tipi invaziv duktal karsinoma (IDC)'dır. Duktal karsinoma in situ (DCIS) ise invaziv meme kanseri öncülüdür. Bazı çalışmalar, salt IDC ve IDC+DCIS tümörler arasında biyolojik farklılıklar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmada IDC'ye eşlik eden DCIS komponentinin tümör mikroçevresine, tümörün klinik ve patolojik özelliklerine, prognoza ve sağkalıma etkisine bakıldı. Araştırmaya 165 IDC, 404 IDC+DCIS hastası olmak üzere 569 hasta dahil edildi. Ayrıca aynı dekatta, AJCC 8. versiyon TNM evrelemesine göre aynı evrede, invaziv komponenti aynı grade ve hormon reseptör ve Her2 durumu aynı olan 164 salt IDC hastası 1:1 oranında 164 IDC+DCIS hastası ile eşleştirilerek ayrı bir kohort daha oluşturuldu. Tüm kohortta salt IDC ve IDC+DCIS hastalarının klinik ve patolojik özellikleri karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubundaki hastalarda daha çok ER ve PR pozitifliği (her biri için p< 0,001) ve bu hastaların daha çok hormonoterapi tedavi aldığı saptandı (p< 0,001). Tüm kohortta 2 grup arasında ki-67 yüzdesi karşılaştırıldığında salt IDC grubunda, ki-67 yüzdesinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p< 0,001). Tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta iki grubun genel sağkalım süresi karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubunun genel sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p= 0,001 ve p= 0,01). Aynı şekilde tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta sağkalım süresi karşılaştırıldığında ise yine IDC+DCIS grubunun hastalıksız sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p< 0,001 ve p= 0,04). Ayrıca çalışmamızda tüm kohortta salt IDC grubunda IDC+DCIS grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak ölüm riskinin 2,14 kat, hastalık (lokal nüks veya uzak metastaz veya ölüm) riskini ise 2,44 kat arttığı tespit edildi. Eşleştirilmiş kohortta ise stromal tümörü infilte eden lenfositlerin (TILs) yüzdesindeki her %1'lik artışın ölüm riskini 0,87 kat, hastalık riskini ise 0,89 kat azalttığı saptandı. Son olarak tüm kohort ve eşleştirilmiş kohorttaki hastalar salt IDC ve IDC+DCIS hastaları olarak gruplandırılıp ayrı ayrı sağkalıma etki eden stromal TILs yüzdesi kesme değeri belirlendi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC hastalarının genel sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri %7,5 (AUC sırasıyla: 0,832 ve 0,834; her iki kohort için de sensitivite %95, spesifite %67) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC'li hastalar için hastalıksız sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri ise %12,5 (her iki kohort için de AUC: 0,806; sensitivite %97, spesifite %58) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta IDC+DCIS hastalarının genel ve hastalıksız sağkalımı için yapılan ROC analizlerinde AUC her bir durum için 0,5 civarında tespit edilmiş olup ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri tespit edilemedi. Bu veriler stromal TILs yüzdesinin salt IDC grubunda sağkalımı tahmin etmekte kullanılabilecek bir parametre olduğuna işaret etmektedir, ancak aynı durum IDC+DCIS grubu için geçerli değildir. Yapılan son çalışmalarda biyolojik açıdan farklı davrandığı gösterilen bu iki grup antitümöral immün yanıt açısından da birbirinden farklı davranıyor olabilir. Bu açıdan bu hasta grubunda daha çok çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.

KarsinomaLenfositlerLenfositler-tümör enfiltre edici+5
Neslihan Koray Fedai
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tonsillektomi öyküsünün meme kanserli hastaların patolojik ve klinik özellikleri üzerine etkisinin incelenmesi

Tonsillektomi öyküsünün meme kanseri için risk faktörü olabileceğinde dair kanıtlar gün geçtikçe artmaktadır. Bu çalışmada tonsillektomi öyküsünün meme kanserli hastaların patolojik ve klinik özellikleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesinde 2005-2020 yılları arasında meme kanseri nedeniyle takip edilen, tonsillektomi öyküsü olan 200, olmayan 400 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve klinikopatolojik özelllikleri kaydedildi. Ayrıca 34 kişilik (tonsillektomi öyküsü olan 19, olmayan 15) bir hasta grubunun tümör dokuları, meme kanserinde prediktif ve prognostik öneme sahip olduğu bilinen tümör infiltre edici lensosit (TIL) varlığı açısından incelendi. Bu amaçla immünohistokimyasal olarak CD4 ve CD8 ekspresyonu değerlendirildi. Büyük örneklem grubunda kontrol ve tonsillektomi grubundaki hastalar yaşları ve moleküler alt tiplerine göre eşit seçildi. Perinöral invazyon sıklığı kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (30,3 vs 8,9 p<0,01), bunun dışında grupların kinik ve patolojik özellikleri benzer bulundu. Kontrol ve tonsillektomi grubunun ortanca hastalıksız sağkalım süreleri (101,0 vs. 105,7 ay, p=0,17) ve ortanca genel sağkalım süreleri (103,4 vs. 106,4 ay, p=0,177) benzerdi. İmmünohistokimayasal olarak incelenen alt grupta, kontrol gurubunun ortalama CD4+ T hücre sayısı 62,40±69,60, tonsillektomi grubunun 41,05 ±27,18 olarak hesaplandı (p=0.115). Yine aynı şekilde kontrol grubunun ortalama CD8+ T hücre sayısı 72,07±86,44 tonsillektomi grubunun 40,95 ±34,10 şeklinde idi, grupların hücre sayısı arasında anlamlılığa yakın fark vardı (p=0,066). Her iki grubun CD4+ ve CD8+ T hücreleri sayısı grafiksel olarak incelendiğinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa bile, hücre sayısının tonsillektomi yapılan grupta, yapılmayan gruba göre daha az olduğu saptandı. İstatiksel olarak anlamlılık bulunmaması hasta sayısının yetersizliğine bağlı olarak değerlendirildi. Sonuç olarak tonsillektomi, meme kanserli hastalarda tümör TIL sayısında azalmaya sebep olabilir. TIL'lerin immünoterapi geliştirilmesinde hedef haline geldiği göz önünde bulundurulduğunda, tonsillektomi öyküsü prediktif değere sahip olabilir.

LenfositlerMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Fatma İş
Hacettepe University
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Evaluation of T cell responses in the co-cultures established with neutrophils, monocytes and lung adenocarcinoma cells

CD4+ and CD8+ T cells are critical mediators in anti-tumor immunity. Together with neutrophils, they have been shown to dominate the immune landscape of the non-small cell lung cancer (NSCLC). A number of studies have estimated the prognostic significance of neutrophil-to-lymphocyte ratio in NSCLC. However, immune regulatory role of neutrophils has not yet been fully elucidated. Hence, this study aims to evaluate T cell responses in the presence of neutrophils, monocytes and lung adenocarcinoma cell lines, in vitro. Peripheral blood neutrophils, CD14+ monocytes, and CD8+ or CD4+ T cells were purified from the healthy volunteers. In order to optimize the co-cultures, different combinations of these cell types were employed under various stimuli. Neutrophils were stimulated with different combinations of IFN-γ, G-CSF, N-acetylcysteine (NAC), and N-Formylmethionine-leucyl-phenylalanine (fMLP). At different ratios, pre-stimulated or freshly isolated neutrophils were co-cultured with NSCLC cell lines media (A549, NCI-H1299, or NCI-H441) or their conditioned with or without monocytes. Soluble anti-human CD3 mAb was added in order to test the antigen-independent influences on T cells. Proliferation, viability, activation, ROS production capacity, cytokine secretion, and expression of co-stimulatory molecules were tested on specific cell types. Based on TIM-3 expression, CD8+ T cells were recovered from the co-cultures and re-stimulated to test whether the TIM-3mod/high subpopulation is exhausted. G-CSF and NAC stimulation promoted the PMN longevity, diminished the ROS production, and enhanced the stimulatory capacity of PMNs on T cell proliferation. The presence of lung cancer cells and monocytes prolonged the survival of neutrophils. In co-cultures, neutrophils swiftly acquired an activated state with decreased CD62L. Besides, ROS production by neutrophils was decreased in the co-cultures. The presence of monocytes, neutrophils, and lung cancer cells enhanced CD8+ T proliferation and the expression of inhibitory receptors. Under certain conditions lacking monocytes as major supporters of T-cell proliferation, the presence of neutrophils together with lung adenocarcinoma cells, barely supported CD8+ T cell responses. TIM-3mod/high CD8+ T cells recovered from NSCLC co-cultures were not exhausted and displayed high proliferation and IFN-γ secretion. NAC stimulation did not modulate the CD8+ T cell proliferation or TIM-3/LAG3 expression in co-cultures. Expression of 4-1BBL, OX40L and B7-2 costimulatory genes were increased in the PMNs co-cultured with lung cancer cells, monocytes and CD8+ T cells. Consequently, in a co-culture setup employing neutrophils, monocytes, CD8+ T cells and lung cancer cells, which was established to partially model the tumor microenvironment, our findings indicate the importance of neutrophils as a critical modulator for CD8+ T cell responses.

AdenocarcinomaLung neoplasmsLymphocytes+4
Feyza Gül Özbay
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nandrolonun genotoksisitesinin tek hücre jel elektroforez tekniği ile in vitro incelenmesi

Nandrolon, kas gücünü ve performansını arttırmak üzere genellikle gençler ve sporcular tarafından sıklıkla süistimal edilen anabolik androjenik steroidler arasında yer alır. Birçok ülkede kontrole tabidir ve bu nedenle tıbbi olmayan kullanımı genellikle yasa dışıdır. Sağlığı olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. Önemli yan etki risklerine rağmen, yaygın olarak kötüye kullanılmaktadır. Yüksek doz ve uzun süreli kullanımı söz konusudur. Literatür taramasının sonucu olarak, nandrolon dekanoatın genotoksisitesi konusunda birkaç çalışmanın yapıldığı ve bu çalışmaların da yetersiz olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, nandrolon dekanoatın geniş aralıktaki dozlarda V79 Çin hamster fibroblast hücrelerinde hücre canlılığı ve sitotoksik olmayan dozlarda insan lenfositlerinde DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Sitotoksisite, MTT yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Nandrolon dekanoatın insan lenfositlerinde genotoksisitesi ve ayrıca H2O2 ile oluşturulan oksidatif DNA hasarına karşı etkisi alkali tek hücre jel elektroforez yöntemi (Comet yöntemi) ile belirlenmiştir. V79 hücrelerinde 250 µM üzeri konsantrasyonlarda nandrolon dekanoatın hücre canlılığını doz-bağımlı bir şekilde anlamlı olarak azaltmıştır. IC50 dozu 739 μM olarak belirlenmiştir. Nandrolon dekanoat, tek başına çalışılan tüm konsantrasyonlarında (0,5-100 μM) lenfositlerde DNA hasarına yol açmamıştır. 10-100 μM arasındaki konsantrasyonlarda doz-bağımlı olarak oksidatif DNA hasarını önemli ölçüde azalttığı; ancak düşük konsantrasyonlarında (0,5 ve 1 μM) değiştirmediği görülmüştür. Çalışmanın sonuçları, nandrolon dekanoatın, genotoksik olmayan dozlarda oksidatif stres ile indüklenen DNA hasarını azaltabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, nandrolonun çalışmamızda gözlenen oksidatif strese karşı olası antigenotoksisitesi toksisite mekanizmasının ortaya çıkarılmasında mevcut bilimsel çalışmalara katkıda bulunabilir, bununla birlikte daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.

DNADNA hasarıElektroforez+5
Emre Korkmaz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Over kanserlerinde primer tümör dokusunda ve omental metastazlarlarda lenfosit infiltrasyonunun sağkalıma etkisi

Amaç: Bu çalışmada, over karsinomlarında erken ve ileri evrelerde, ayrıca ileri evre olguların metastatik odaklarında lenfosit infiltrasyonu ve bunların sağkalıma olan etkileri araştırılmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 1997-2008 tarihleri arasında malign over tümörü nedeniyle opere edilmiş ve operasyon sonrası en az 12 aylık izlemi olan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, operasyon bilgileri ve nihai patoloji sonuçları (evre, histolojik derece, histolojik alt tipi) kaydedilmiştir. Hastaların hastalıksız ve genel sağkalım süreleri kaydedilmiştir. Hastaların mevcut parafine gömülü dokularından kesitler alınarak, bu kesitlerde immunohistokimyasal olarak lenfositler üzerinde bulunan moleküller olan CD3, CD4, CD8, CD20 (Ventana Medical Systems, Tucson, AZ) ve FoxP3 (Abcam, USA) ekspresyonları değerlendirilmiştir. Bu moleküllerin ekspresyon düzeyleri ile sağkalım süreleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, over kanseri nedeniyle opere edilen 62 hasta değerlendirilmiştir. Bu hastalardan, 21'i erken evre (Evre I-II), 42'si ileri evredir (evre III-IV). 14 ileri evre olgunun, arşiv materyalinde omental metastaz odağına ait parafin blokları bulunmuş; bu olgularda, primer odak ve metastatik odak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. İleri evre olgularda operasyon öncesi serum CA125 düzeyi, seröz histoloji ve yüksek dereceli tümör görülme oranı erken evreye göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ortalama takip süresi 87 aydır. Erken evrede hastalıksız sağkalım (DFS) 108 ay, genel sağkalım (OS) 111 ay iken, ileri evrede hastalıksız sağkalım 36.4 ay, genel sağkalım 74.6 ay olarak bulunmuştur (DFS için p=0.0001, OS için p=0.006). Tüm olgular bir arada değerlendirildiğinde, CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu, yüksek dereceli, ileri evre ve omental metastazı olan olgularda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla CD3 için p=0.0001, p=0.029, p=0.016; CD8 için p=0.044, p=0.002, p=0.046). CD8+ T lenfosit infiltrasyonu olan hastalarda, hastalıksız sağkalım süresi, infiltrasyon olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha az saptanmıştır (p=0.028). 5 yıllık hastalıksız sağkalım CD8+ T lenfosit bulunmayan grupta %67 iken, CD8+ T lenfosit bulunan grupta %39'dur. Bu grupta genel sağkalım açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Diğer antijenleri içeren T lenfositlerin infiltrasyonu ile sağkalım arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Metastatik odaktaki T lenfosit infiltrasyonu ile sağkalım arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu over kanserinde ileri evre, yüksek dereceli tümör ve omental metastaz ile ilişkili bulunmuştur. CD8+ T lenfosit infiltrasyonu bulunan hastalarda, hastalıksız sağkalım daha az bulunmuştur. Sonuç olarak over kanserinde, CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu, over kanserinde kötü prognoz ile ilişkilidir.

LenfositlerNeoplazm evreleriNeoplazm metastazları+4
Nuri Yıldırım
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2010-2017 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan geriatrik hasta (>65 yaş) populasyonunda mortalite belirteçlerinin retrospektif olarak incelenmesi

GiriĢ: Dünyada ve ülkemizde yaĢlı popülasyon oranları her geçen yıl artıĢ göstermektedir. Geriatrik yaĢ grubundaki hastaların YBÜ‟lerinde takipleri sırasında karĢılaĢılan sorunlar, halen daha sağlık politikalarının baĢta gelen sorunlarından birisidir (194-195). Dünya nüfusunun artması ile birlikte insanların yaĢam sürelerin uzamasının sonucu, yoğun bakımlara da yansımıĢtır. Yoğun bakımda bakılan yaĢlı hasta sayısı artmıĢtır. EriĢkin Yoğun Bakım Ünitelerinde yatan hastaların önemli bir kısmını ileri yaĢtaki hastalar oluĢturmaktadır (194). Bu hastalarda mortalite öngörücülerinin saptanmasının ve olası erken önlemlerin alınmasının, hem bu hastalardaki hastane yatıĢları hem de bu hastaların sonlanımları üzerine olumlu etki sağlayacağı açıktır. Amaç: 2010-2017 yılları arasında, Ġç Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesi‟nde yatan geriatrik hasta popülasyonunda, demografik verilerin, yatıĢ nedenlerinin ve hasta sonlanımlarını belirleyen faktörlerin incelenmesi amaçlanmıĢtır. Bu sonuçlarla elde ettiğimiz veriler ıĢığında, ileride yatacak olan hastaların ve hastalığın gidiĢatı hakkında bilgi sahibi olmak amacıyla çalıĢma baĢlatılmıĢtır. Daha sonraki çalıĢmaların planlanmasında yol gösterici bir araĢtırma olması da amaçlanmıĢtır. Amacımız, Ġç Hastalıkları Yoğun Bakımda sınırlı yatağa sahip ünitemize yatıĢı yapılan 65 yaĢ ve üstü hasta grubunun demografik verilerinin, yatıĢ nedenlerinin ve hasta sonlanımlarını belirleyen faktörleri incelemek ve bu durumlar ile mortalite arasındaki iliĢkiyi değerlendirmektir. Bulgular: Hastaların %46‟sı (n: 503) erkek, %54‟ ü (n: 593) kadın, hastaların yaĢ ortalaması 77,2 ± 7,1 yıl olarak saptandı. ÇalıĢmamızda tüm geriatrik hastaların ortalama yatıĢ süresi 7,7 ± 6.0 gün, 80 yaĢ üstü hastalarda ise 8.0±7.2 olarak saptandı. Takipte hastaların %24,0 „u sonlanım noktası olan ölüm gerçekleĢti. ÇalıĢma hastalarının (n= 262) mortalite sebeplerine baktıldığında; 134 hastanın sepsisten, 103 hastanın kardiyovasküler nedenlerden, 13 hastanın ARDS (Akut VII Respiratuvar Distres Sendrom) ve 2 hastanın ise gastrointestinal kanamadan kaybedildiği saptandı. ÇalıĢma populasyonunda DM tanılı hasta sayısı 443 (%40.5), KKY tanılı hasta sayısı 513 (%56.1), ABY tanılı hasta sayısı 402 (%36.7), KBY tanılı hasta sayısı 213 (%19.5), GĠS hastalığı olan 84 (%7.7), malignite dıĢı Hematolojik hastalığı olan hasta sayısı 44 (%4.0), Romatolojik hastalığı olan hasta sayısı 27 (%2.5), Endokrinolojik hastalığı olan hasta sayısı 63 (%5.8) olarak saptanmıĢtır (Tablo 3). Mortalite oranında azalmayla beraber taburculuk oranınında yıllara göre arttığı, ortalama taburculuk oranı %46.9 olduğu belirlendi. ÇalıĢmaya alınan 80 yaĢ ve üstü hastaların mortalite ve taburculuk oranları sırasıyla %26.3 ve %46.8 olarak saptandı. Bazal NLO (Nötrofil/Lenfosit oranı) değeri yaĢayanlarda (n: 826) 11.38±11.71, ölenlerde (n: 256) 16.78±17.60 olarak ölçüldü. Hem univarite (p=0.000), hem de multivarite (p=0.000) analizinde istatistiksel anlamlı bulundu. [OR: 1.02 (1.01-1.03)]. (Tablo 22). ÇalıĢma hastalarında izlemde NLO‟ nun azalması ya da aynı kalmasının, artmasına oranla mortaliteyi %59 azalttığı saptandı (p<0,001). ÇalıĢma hastalarında izlemde MPV‟ nin azalması ya da aynı kalmasının, artmasına oranla mortaliteyi %57 azalttığı saptandı. [OR: 0,43 (0.31-0.59, ( p<0,001)]. Bunun dıĢında çalıĢma popülasyonumuzda literatürle uyumlu olarak hasta verilerinin çok değiĢkenli regresyon analizi yapılarak CRP, albumin ve HD alınmıĢ olmanın bağımsız mortalite öngörücüsü olduğu belirlendi. Sonuç: Ġzlemdeki NLR/O ve MPV değiĢimi, geriatrik yoğun bakım hastalarında bağımsız mortalite öngörücüsü bir parametre olarak kullanılabilir. Bu retrospektif çalıĢma, literatürde, bu hasta sayısında, malignite, kemoterapi ve erken ölümler göz ardı edildiğinde, bu büyüklükteki ilk çalıĢmadır.

Belirti ve semptomlarGeriatriLenfositler+7
Namıg Jafarov
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çölyak hastalığında duodenal mukozal patoloji spektrumunun değerlendirilmesinde intraepitelyal lenfositlerin değeri

Amaç: Çalışmamızda TCRδ monoklonal H-41 antikoru kullanılarak duodenal mukozada γδ+ İEL varlığının değerlendirilmesi; klinik ve serolojik tanı güçlüğü yaşanan ÇH olgularında γδ+ İEL'lerin tanısal öneminin belirlenmesi, hafif villus değişikleriyle karakterli çölyak olgularının non-çölyak İELozislerden ayrımının sağlanması ve H&E, CD3+ ve γδ+ İEL sayılarını diğer morfometrik histopatolojik veriler ile kombine ederek diskriminant analiz eşliğinde ÇH'nin histopatolojik tanısının kesinliği ve güvenirliğinin arttırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: AÜTF Erişkin ve Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dallarında 2010-2021 yılları arasında tanı almış 117 aktif çölyak hastası (29 tip 1, 29 tip 2, 39 tip 3) ile glutensiz diyet ile takip ve tedavi edilen 20 tedavili çölyak olgusu çalışmanın 'çölyak' grubu olarak seçilmiştir. Serolojisi negatif, dispepsi, anemi veya diyare gibi çeşitli nedenlerle biyopsi alınan, biyopside normal villus/kript yapısı olmasına karşın İEL artışı gösteren 26 non-çölyak İELozis olgusu ile dispeptik nedenlerle duodenum biyopsisi alınıp normal olarak değerlendirilen 24 kontrol olgusu da 'çölyak-dışı' tanı gruplarını oluşturmuştur. Bu hastalara ait duodenum biyopsilerinin H&E ve CD3 boyalı kesitlerine patoloji arşivinden ulaşılmış, ÇH tanı biyopsilerinin tümü 'güncellenmiş Marsh klasifikasyonuna' göre tekrar tiplendirilmiştir. Olgulara ait parafin bloklardan alınan kesitlere γδ T hücre markerı olan anti-TCRδ antikoru uygulanmıştır. Kantitatif ve morfometrik incelemeler ışık mikroskobunda ve AÜ BAP A14023003 nolu BAP projesi ile kurulan dijital patoloji ünitesinde preparatların taranmasıyla bilgisayar ortamında değerlendirilmiş, İEL sayı ve dağılımları ile villus yüksekliği, kript derinliği ve villus/kript oranı ölçülerek kaydedilmiştir. Verilerin analizi "SPSS for Windows 11.5" paket programında yapılmış, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: "Çölyak" grubunda TCRγδ+ İEL sayısı ve TCRγδ+ İEL'lerin toplam İEL sayısına oranı "non-çölyak" grubuna göre anlamlı yüksektir. TCRγδ+ İEL sayısı CD3 ve H&E-İEL sayısına göre "çölyak" ve "non-çölyak" gruplarını biribirinden ayırmada daha yüksek performans göstermiştir. "Çölyak" grubunu "non-çölyak" grubundan ayırmada en yüksek sensitivite ve spesifisiteye sahip kesim noktalarını belirlemek için yapılan ROC analizi sonucunda TCRγδ+ İEL sayısının "çölyak-dışı" grubu "çölyak" grubundan ayırmada bir kriter olarak kullanılabileceği gözlenmiştir. γδ+ İEL sayısı için eşik değerin %84,54 sensitivite ve %84 spesifisite ile 9,5 İEL/100 enterosit olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda aktif çölyak hastalığında ve glutensiz diyet tedavisi altındaki çölyak tanılı olgularda TCRγδ+ İEL sayısının çölyak dışı olgulara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu ve monoklonal H-41 antikorunun γδ+ İEL'leri spesifik olarak saptayabildiği izlenmiştir. Serolojik ve histopatolojik bulguların "borderline" olduğu durumlarda rutin histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeye ek olarak TCRδ antikoru ile γδ+İEL'lerin değerlendirilmesinin doğru tanıya ulaşmayı kolaylaştıracağını öngörmekteyiz. Sonuç olarak, çalışmamızda kullanılan yöntemin çölyak hastalığının tanısında kullanılacak bir 'histopatolojik algoritma' olarak rutin patoloji pratiğine katkı sağlayacağı kanısındayız.

Bağırsak mukozasıDuodenal hastalıklarDuodenum+4
Eda Nur Kozan
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı erişkinlerde D vitamini seviyesi ile trombosit parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ: Son yıllarda D vitamininin fonksiyonları ve trombosit parametreleri oldukça popüler hale gelmiştir. D vitamini seviyelerinin trombosit parametrelerine etkisi tartışmalı bir konudur. D vitamini seviyeleri ile Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Trombosit Dağılım Genişliği (PDW), Trombosit Lenfosit oranı (NLO) ve Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) arasındaki ilişki hakkında yayınlanmış az sayıda çalışma mevcuttur. Bizim çalışmamızın amacı da D vitamini seviyelerinin trombosit parametreleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. YÖNTEM: Çalışmamız da hastanemiz aile hekimliği polikliniklerinde 01.01.2016-31.08.2016 tarihleri arasında halsizlik, yorgunluk gibi müphem şikayetlerle başvuran hastalarımızın bakılan D vitamini ve hemogram tetkikleri incelenmiş olup bireyler arasından 18-28 yaş arası bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen bireylerin medikal geçmişinde herhangi bir kronik hastalık, sürekli kullandığı ilaç ve hamilelik durumu yoktur. Kriterlere uyan 877 hasta tespit edilmiş olup ardından hastalar D vitamini seviyelerine göre 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların 5 tanesinin D vitamini seviyesi 150 ng/ml'nin üstünde saptanmış olup çalışmadan çıkarılmıştır. Hastaların D vitamini grupları ise 30-150 ng/ml, 20-30ng/ml ve 20 ng/ml'nin altı şeklinde ayrılmıştır. İlk grupta 114 kişi, ikinci grupta 111 kişi ve üçüncü grup 647 kişi olarak belirlenmiştir. Ancak istatistiksel olarak 3. grup diğer gruplara göre çok kişi içerdiği için 3. gruptan rastgele 111 kişi çalışmaya seçilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 20.0 paket programı kullanılmıştır. BULGULAR: D vitamini grupları, MPV, PDW, TLO ve NLO açısından değerlendirildiğinde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,112, p=0,236, p=0,223 ve p=0,249). SONUÇ: Çalışmamızda D vitamini seviyesinin MPV, PDW, TLO ve NLO parametreleri üzerine etkisi saptanmamıştır. Fakat bu konu üzerine yapılmış çalışma sayısı oldukça azdır. Daha büyük gruplarla ve prospektif kohort çalışmalarının yapılması gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: D vitamini, Trombosit parametreleri

Kan trombositleriLenfositlerNötrofiller+3
Samet Uludağ
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil serviste iskemik inme tanısı alan hastalarda nötrofil lenfosit oranı ve tiyol disülfid dengesinin araştırılması ve 28 günlük mortalite ile karşılaştırmaları

Giriş ve Amaç: İnme global olarak gittikçe artan mortalite/morbidite nedenlerinin başında gelir ve tüm inmeler arasında en sık iskemik inme görülür. İskemik inmeli hastada hızlı tanı ve etkin tedavi mortalite ve morbiditenin azaltılmasında en etkin silahtır. Bu nedenle inme geçiren hastanın ilk başvuru yeri olan acil servislerde, bu hastalar için prognostik belirteçlere ihtiyaç her zaman olacaktır. Bu çalışma ile başvuru anında hesaplanan nötrofil lenfosit oranı ve oksidatif belirteçler ile hastalığın mortalite/morbiditesi arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmeyi amaçlamaktayız. Materyal ve metod: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine 18.03.2017 ve 30.11.2017 tarihleri arası başvuran iskemik inmeli 143 hasta, "hasta grubu" olarak ve hiçbir yakınması olmayan hasta grubu ile benzer yaşta 85 sağlıklı gönüllü "kontrol grubu" olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu dâhiliye polikliniğine rutin kontrole gelen, ek hastalığı olmayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden bireylerden seçildi. İki grubun yaş, cinsiyet, nötrofil, lenfosit, platelet, üre, kreatinin, albümin, native tiyol (NT), toplam tiyol (TT), disülfid (D), iskemi modifiye albümin (İMA) ve ferroksidaz değerleri kaydedildi. Nötrofil/lenfosit (NLO), platelet/lenfosit (PLO), indeks 1 ( disülfid/native tiyol), indeks 2 (disülfid/toplam tiyol), indeks 3 (native tiyol/toplam tiyol) oranları ile hasta grubun 28. gün sonu mortaliteleri kaydedildi. Tam kan ve biyokimya tetkiklerine ek olarak çalışılan oksidasyon parametreleri için ek kan numunesi alınmadı. Hâlihazırda biyokimya tüpüne alınan kan numunesinden oksidatif parametreler çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 143 hastadan 67'si kadın (%49,6), 76'sı erkekti (%53,1). Yaş ortalamalar 71,99 yaş ± 11,57 yaştı. Yaş parametresi için hasta ve kontrol grubu arasında fark yoktu. Hasta grupta platelet sayısı daha düşük saptandı (hasta grup için medyan: 277x10³, min: 98x10³ maks: 473x10³; kontrol grubu için medyan: 258x10³ min: 72x10³ maks: 575x10³; p= 0,02 Mann Whitney U-test). Nötrofil sayısı ve NLO hasta grupta daha yüksekti (Sırasıyla hasta grupta nötrofil için medyan: 5600/μL min: 900/μL maks: 19900/μL; NLO için medyan: 3,64 min: 0,90 maks: 33,17; kontrol grubunda medyan: 4580 min: 1820 maks: 12740; sırasıyla p< 0,01; p= 0,01 Mann Whitney U-test). 28'inci gün sonunda eksitus olan grupta albümin değeri daha düşük saptandı (Yaşayanlarda medyan: 4,19 g/dL min: 2,96 g/dL maks: 5,0 eksitus grupta medyan: 4,02 g/dL min: 2,79 g/dL maks: 4,53 g/dL; p= 0,021; Mann Whitney U-test). Sürekli değişkenler içinde sadece NT ve TT parametrelerinin normal dağılıma uyduğu görüldü. NT ve TT değeri hasta grupta daha düşük saptanırken (sırasıyla p= 0,002; p= 0,007; independent samples t-test) İMA değeri hasta grupta daha yüksekti (p< 0,001; Mann Whitney U-test). Mortal seyreden hasta grubunda albümin, mortal olmayan hastalara kıyasla düşük saptandı (p< 0,021, Mann Whitney U-test). Ancak albümin mortalite için güçlü belirteç olarak saptanmadı Sonuç: Nötrofil ve NLO değerleri iskemik inmeli hastalarda daha yüksek saptanmış olup mortalite ile ilişkili bulunmamıştır. NT ve TT değerleri hasta grupta daha düşük bulunmuştur ancak mortalite ile ilişkilendirilmemiştir. Bu durum oksidan son ürünlerin artışından kaynaklanıyor olabilir. İMA hasta grupta yüksektir. Albümin hasta grupta mortalite ile ilişkili bulunsa da güçlü bir belirteç olarak öngörülememiştir. Sonuç olarak çalışmamız inflamatuar belirteçler ve oksidatif parametrelerin iskemik inmeli hastalarda önemini ortaya koymuştur

Acil servis-hastaneAcil tıpDisülfitler+7
Aysel Begüm Yılmaz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Investigation of the effectiveness of the rate of neurophil lymphocyt in the estimation of the prognosis of the disease in 65 years and older with community-acquired pneumoni̇a patients in emergency service

OBJECTIVE:Theaimofthisstudywastoevaluatetheprognosisofthediseasebylookingat the NLR levels of patients aged 65 and over. In addition, the NLR level in patients diagnosed with CAP was compared with other infection markers to have an idea about thedisease. MATERİALS AND METHODS: This study included patients aged 65 years and older who were admitted to the Emergency Department of the Atatürk Training and Research Hospitalof Ankara Yıldırım Beyazıt University between January 2016 and December 2017 with the diagnosis of community-acquired pneumonia. The study was performed with a retrospective observational method. The demographic data, vital signs, laboratory parameters and radiological examinations of the patients included in the study were examined via HBYS system. The dates of application, gender and presence of additional diseases were recorded in the follow-upforms.. RESULTS: A total of 628 patients with CAP were included in the study. 267 (42.5%) of the patientswerefemaleand361(57.5%)weremale.Themeanageoftheparticipantswas78(65- 98). While 14 (2.2%) of the patients diagnosed with CAP were receiving Invasive Mechanical Ventilatorsupport,29(4.6%)patientsreceivednoninvasivemechanicalventilatorsupport,and 9 (1.4%) patients received vasopressor support. While 305 (48.6%) of the patients diagnosed withCAPweretreatedasoutpatients,253(40.3%)wereinpatientintheChestDiseaseService and 70 (11.1%) patients received treatment in the Intensive Care Unit. Mortality rates of the patientswereexaminedand33(5.3%)patientsdiedinthefirst28days,and40(6.4%)patients died in six months. 28-day mortality risk has increased in patients with heart failure, cerebrovascular disease and active tumor. 28-day mortality rates were significantly increased inpatientswithConsciousnessDisorder,RespirationRateof29,SystolicBloodPressurebelow 90mmHg,Pulserateofmorethan124perminute,PaO2<60orSaO2<90.The28-day Mortality rates of patients with acidosis (ph<7.35), BUN value greater than 29, detected pleural effusion in radiological examinations and hyperglycaemia (Glucose> 249) were significantly increased. The 28-day mortality rate was 42.9%, 20.7% and 33.3% for IMV, NIMV and Vasopressor support, respectively. The relationship between the parameters showing the infection status and the 28-day mortality was investigated and the values of Procalcitonin (p: 0,039) and Lactate (p: 0,011) were found to be effective in showing the 28-day mortality. The NLR value is different between the patients who are dischargedand the patients admitted to the hospital. However, the difference between those in the Service and Intensive Care Unit is not significant. Although the area under the curve is significant in the ROC analysis for NLR to distinguish inpatients and discharged patients, NLR cannot be interpreted as a strong marker for this purpose. CONCLUSION:NLR level is not effective inpredicting the mortality of patients. In this study, PSI, PCT and Lactate were found to be more effective. On the other hand, there is adifference between the patients who were discharged and admitted to the hospital in terms of NLR value. We can use this value for safedischarge.

Emergency service-hospitalEmergency medicineGeriatrics+5
Benan Koyuncu Aydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pankreatit hastalarının CRP-albumin oranı, nötrofil-lenfosit oranı ve glukoz -lenfosit oranı ile hastalığın şiddeti, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde akut pankreatit tanısıyla hospitalize edilen hastalarda hastaneye başvuru anında bakılan CRP-Albumin oranı , Nötrofil-Lenfosit oranı ,Glukoz-Lenfosit oranının hastalığın şiddeti,hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede rolü araştırılmıştır. Bakılan bu parametrelerin birbirine üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak yürütülmüştür. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde 1 Ocak 2012- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında hastaneye yatış yapılan 200 akut pankreatit hastası dahil edilmiştir. Gebe hastalar, aktif malignitesi olan hastalar ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların başvuru anındaki CRP-albumin oranı, Nötrofil-lenfosit oranı(NLR), Glukoz-lenfosit oranı(GLR) ile hastalığın şiddeti hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi planlanmıştır. Akut pankreatit şiddetini derecelendirebilmek için 2012 yılında yayınlanan revize Atlanta sınıflaması ve Abdominal bilgisayarlı tomografiye dayalı Balthazar Şiddet skoru kullanılmıştır. Hastaların ölçülmüş verileri hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve istatistiksel değerlendirme SPSS versiyon 26.0 programı ile yapılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%40) erkek 120 (%60) kadın olmak üzere toplam 200 akut pankreatit tanılı hasta dahil edildi. Kadın hastaların yaş ortalaması 66,93±17,88 erkek hastaların yaş ortalaması 59,41±19,38 yıldı. 126 (%63) hasta 60 yaş ve üzerindeydi. Ek hastalıklar incelendiğinde 93 (%46,5) hasta sayısıyla en sık hipertansiyon(HT) görüldü. 68(%34) hastanın ek hastalığı yoktu. Etiyolojik incelemede non-biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 89 (%44,5), biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 111 (%55,5) olarak saptandı. Revize Atlanta Sınıflamasına göre 52(%26) hasta hafif, 79(%39,5) hasta orta şiddetli, 69(%34,5) hasta şiddetli; Balthazar Şiddet Skoruna göre ise 150(%75) hasta hafif, 38(%19) hasta orta şiddetli, 12(%6) hasta şiddetli akut pankreatit olarak değerlendirildi. Lokal komplikasyonu olan hasta sayısı 137(%68,5), sistemik komplikasyonu olan hasta sayısı 27(%13,5), organ yetmezliği olan hasta sayısı 42(%21) olarak saptandı. Hastaların hastanede ortalama 9,9±7,6 gün yattığı ve 16 (%8) hastanın exitus olduğu görüldü. CRP/Albumin, NLR, GLR ile Atlanta sınıflaması (p<0,001) ve Balthazar Şiddet skoru (p<0,001; p<0,001; p=0,012) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Atlanta sınıflamasına göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001), NLR (p<0,001), GLR (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %79,7 duyarlılık ve %83,5 özgüllük, NLR değeri için %76,8 duyarlılık ve %64,9 özgüllük, GLR değeri için %71 duyarlılık ve %51,9 özgüllük değerleri elde edildi. Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulunurken NLR ve GLR istatistiksel olarak anlamsızdı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %75 duyarlılık ve %85,1 özgüllük oranı elde edildi. Ölen hastaların CRP/Albumin ve NLR düzeyleri yaşayanlardan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001; p=0,027). GLR ile hastane içi mortalite arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %68,8 duyarlılık ve %79,9 özgüllük, NLR değeri için %87,5 duyarlılık ve %57,6 özgüllük elde edildi. CRP/Albumin, NLR, GLR ile hastanede kalış süresi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001; p=0,003; p=0,015). Hastanede yatış süresi arttıkça CRP/Albumin, NLR ve GLR değerlerinin arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamız sonucunda CRP/albümin değeri Atlanta Sınıflaması ve Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli akut pankreatit hastalarını orta ve hafif şiddetli akut pankreatit hastalarından ayırmada, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede istatistiksel olarak NLR ve GLR ye üstün bir biyobelirteç olarak saptanmıştır. (p<0,001). Kolay ulaşılabilen, ucuz ve basit hesaplanabilen bu parametrelerin akut pankreatit hastalarında hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmede kullanılabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak daha kapsamlı, prospektif ve çok merkezli çalışmalar hastalık prognozunu öngörmede yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, CRP-Albümin Oranı, Nötrofil-Lenfosit Oranı, Glukoz-lenfosit Oranı, Atlanta Sınıflaması, Balthazar Şiddet Skoru, Mortalite, Hastanede Kalış Süresi v

AlbüminlerC reaktif proteinGlükoz+7
Sevgi Koca Türkmen
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil serviste akut apandisit tanısı alan hastaların geriye dönük analizi

ÖZET Amaç: Acil servis (AS) başvurusunda akut apandisit (AA) tanısı alan hastaların rutin parametrelerini değerlendirilerek, hastaların komplikasyon durumunu ve bu parametrelerin hastalığın ciddiyeti üzerindeki etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, AS'de 1 Ocak 2019 ve 31 Aralık 2020 tarihleri arasında AA tanısı alan hastaların araştırıldığı retrospektif bir çalışmadır. Hastaların yaşı ve cinsiyeti gibi demografik verileri, kan tetkiklerinden elde edilen laboratuvar değerleri, AS'de hesaplanan Apandisit İnflamatuar Yanıt (AIR) ve Alvarado skorları kayıt altına alınmıştır. Elde edilen veriler sonucunda hastaları komplike apandisit (KA) ve non-komplike apandisit (NKA) vakaları olarak iki gruba ayırdık. Bulgular: Çalışmamıza dâhil edilen 223 hastanın %63,7'si erkek olup yaş ortalaması 37.5 ± 16.8 yıl olarak hesaplanmıştır. KA olgularının hematolojik parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek nötrofil / lenfosit oranı (NLR), platelet / lenfosit oranı (PLR), C-reaktif protein (CRP), sistemik immun inflamasyon indeksi (SII), beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil düzeylerine, daha düşük lenfosit / C-reaktif protein oranı (LCRP) ve lenfosit sayısına sahip olduğu belirlenmiştir. Biyokimyasal parametreleri karşılaştırdığımızda ise KA olgularının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek üre, kreatinin, total bilirubin, indirekt bilirubin seviyelerine sahip olduğu bulunmuştur. Ayrıca KA olgularının istaistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek AIR ve Alvarado skorlarına sahip oldukları tespit edilmiştir. KA tespit etmede AIR ve Alvarado skorları, LCRP ve NLR paramatrelerinin sensivite ve spesifiteleri incelendiğinde; AIR Skoru için sırasıyla %85,9, %47,9 (kesme ≥6, %95 CI, 0.675-0.821, AUC: 0.748; p: 0,00), Alvarado skoru için sırasıyla %80,6, %44,5 (kesme ≥6, %95 Cl, 0,527-0,683, AUC 0,605; p: 0,10), LCRP oranı için sırasıyla %78,9, %89,7 (kesme ≤0.1 %95 CI, 0,711-0,847, AUC 0,782; p: 0.00), NLR oranı için sırasıyla %64,9, %77,1, (kesme ≥8.2 95% Cl, 0,585-0,743, AUC 0,664; p: 0,01) olarak bulunmuştur. Sonuç: İnflamatuvar belirteçlerin, KA / NKA apandisit ayrımında kıymetli parametreler olduğu düşünülmektedir. Bizim çalışmamızda; LCRP, SII, NLR, PLR gibi değerlerin, KA / NKA ayrımında kullanışlı parametreler olarak bulunmuştur.

Acil servis-hastaneAcil tıpApandisit+6
Mehmet Gökhan Kaya
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Malign melanoma olgularında yeni B hücre alt gruplarının araştırılması

İmmün kontrol noktası inhibitör (ICI) tedavisinin malign melanoma olgularındaki etkinliğinin belirlenmesi için öngörücü biyo-belirteçlerin tanımlanması, tedavi seçimine ve klinikte takibine yardımcı olması açısından önemlidir. Malign melanomada ICI'nin ana hedefi T hücre efektör fonksiyonları olmasına rağmen, olgun ve farklılaşmış B hücre fenotiplerinin de ICI yanıtları ile pozitif ilişkide olduğu öne sürülmekte ancak ICI tedavisindeki rollerine yönelik çalışmalar az sayıdadır. Bu çalışmada, uzun süreli takip edilen metastatik melanoma (MM)'lı olguların ICI immünoterapisine verdikleri B-hücre aracılı immün yanıtları, tedaviye yanıt veren (YV) ve yanıtsız (YZ) olgulardaki B hücre alt gruplarındaki farklılıkların saptanması ve B hücre ilişkili sitokinlerin prognostik ve öngörücü klinik biyo-belirteç olarak kullanılabilme potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. MM'li olgular ve sağlıklı kontrollerden alınan periferik kan örneklerinden akan hücre ölçer ile B hücre alt grupları saptanmıştır. Aynı grupların serum örneklerinden BAFF ve APRIL sitokin seviyeleri Elisa yöntemi ile tespit edilmiştir. ICI tedavisinin, YZ olgularda naif B hücre frekanslarını periferde arttırırken, dönüşmüş bellek (IgD-CD27+), klasik (CD21+CD27+), dönüşmemiş bellek B hücre ve IgA+ B hücre frekanslarını azalttığı saptanmıştır. Tedavinin erken ve geç vizitlerinde dönüşmüş (IgM-IgD-) ve dönüşmüş bellek B hücreler YV'lerde yüksek frekanslarda bulunmuştur. ICI tedavisinin, CD21-/dü dönüşmüş B hücre frekanslarının YZ olgularda arttırdığı, YV olgularda BAFF-R ekspresyonunu azalttığı saptanmıştır. YZ olgulara nazaran her vizitte BAFF-R ve TACI ekspresyonları YV olgularda yüksek tespit edilmiştir. Tedavi başlangıcında YZ olguların BAFF serum konsantrasyonlarının, kontrollerden ve YV olgulardan yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tez çalışma sonuçları, serum BAFF seviyelerinin, BAFF-R ve TACI ekspresyonlarının ve CD21-/dü B hücre frekanslarının ICI tedavisi altındaki MM'li hastaların efektif anti-tümör yanıtlarında rolü olduğunu ileri sürmektedir.

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörLenfositler+4
Laçin Cevhertaş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00

İlgili konular