Ontology
98 theses under this subject heading
Restful web servisleri ile ontoloji sorgulama
Semantik veya Anlamsal Web, günümüzde web alanında yaşanan en önemli gelişmelerden birisidir. Web'de anlamsız denen türde bilgiler arama motorlarınca kelime bazlı arama ve web belgeleri arasındaki anlamsız bağlantılar takip edilerek bulunabilmektedir. Bunun yetersizliği başta fark edilmiş ve geliştirilen semantik web teknolojileri bu boşluğu dolduracak görünmektedir.Semantik web yalnızca web tabanlı sistemler için değil diğer bilgi sistemleri için de önemli bir veri modeli ve bilgi işleme alternatifi oluşturmaktadır. Semantik Web'de kapsamlı veri modelleri ontolojilerde oluşturulmaktadır. Ontoloji belli bir alanda kullanılan veri türleri ve bunlar arasında ilişkileri tanımlayan bir yapıdır. Ontoloji tanımlama dilleri RDF, RDFS, OWL bu konuda geliştirilmiş web standartları olarak akademi ve endüstride kabul görmektedir.Ontoloji, semantik web tabanlı sistemler için bir tür şema işlevi görmektedir. Ontolojiler bu iş için geliştirilmiş özel araçlar kullanılarak oluşturulabilmektedir ve sorgulanabilmektedirler. Bu tezde ontoloji tanım ve verilerinin sorgulanması ve oluşturulması için geliştirdiğimiz RESTful web servisleri tabanlı bir protokol ve web-tabanlı gerçekleştirimi sunulacaktır.
Ontolojik iyi-oluşun duygusal zeka ile ilişkisi
Bu araştırmanın amacı ontolojik iyi oluşun duygusal zeka üzerindeki etkisinin ortaya koyulmasıdır. Araştırma yaşları 14-18 arası değişen toplam 502 öğrenciden oluşmakta olup, bunların 215'i kız ve 287'si erkektir. Katılımcılara veri toplama aracı olarak Demografik Bilgi Formu, Ontolojik İyi-Oluş Ölçeği ve Duygusal Zeka Özellik Ölçeği–Kısa Formu olmak üzere beş ölçek uygulanmıştır. Araştırmada literatür çerçevesinde öne sürülen hipotezler araştırma verileri ile doğrulanmıştır. Yapılan analizlere göre duygusal zekanın ontolojik iyi oluş tarafından yordandığı sonucuna ulaşılmıştır. Ontolojik iyi oluşun alt boyutları ayrı ayrı değerlendirilecek olursa; aktivasyon, umut ve pişmanlık alt boyutları iyi oluşu yordamaktadır. Öte yandan, alt boyut olan hiçlik, iyi oluş düzeyine etki etmemektedir. Tüm sonuçlar ilgili literatüre göre tartışılmış ve uygulamaya yönelik ileride yapılabilecek çalışmalar önerilmiştir.
Bağlanma ile depresyon ilişkisinde ontolojik iyi oluş ve duygusal zekanın aracılık rolü
Bu çalışmada Bağlanmanın depresyona olan etkisi ontolojik iyi oluş ve duygusal zeka aracı değişkenleri üzerinden incelenmiştir. Çalışma yaşları 14-19 arası değişen toplamda 512 öğrenciden oluşmakta olup bunlardan 218'i kadın, 294'ü erkek katılımcılardır. Bağlanma depresyon ilişkisini ontolojik iyi oluş ve duygusal zeka değişkeni aracılığı ile ölçmek amacıyla çalışmada, Anne-Baba ve Akran Bağlanması Envanteri (ABABE), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Duygusal zeka Özellik Ölçeği- Kısa Formu, Ontolojik İyi-Oluş Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Araştırmada literatür kapsamında öne sürülen hipotezler araştırma verileri ile doğrulanmıştır. Yapılan yapısal model analizine göre, bağlanmanın ontolojik iyi oluş ve duygusal zeka üzerinden depresyon ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır.. Tüm sonuçlar ilgili literatüre göre tartışılmış ve uygulamaya yönelik ileride yapılabilecek çalışmalar önerilmiştir.
Kişilik özellikleri ve ontolojik iyi oluşun gerilim tipi baş ağrısı üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada amaç, gerilim tipi baş ağrısı yaşayan bireylerin, ontolojik iyi oluş ve kişilik özellikleri ile ilişkisinin incelenmesidir. Bu araştırma 305 katılımcıdan oluşmaktadır, bunların 161'i erkek ve 144'ü kadındır. Çalışmada, veri toplama araçları, çalışmaya uygun olarak, 'demografik bilgi formu', 'McGill Ağrı Ölçeği Kısa Formu', 'Beş Faktörlü Kişilik Envanteri' ve 'Ontolojik İyi Oluş Ölçeği' kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen bulgulara göre kişilik özellikleri ile gerilim tipi baş ağrısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Kişilik özellikleri ile ontolojik iyi oluş değerlendirildiğinde, regresyon modeline ilişkin parametrelerde, ontolojik iyi oluş değişkenlerinden ikisi olan hiçlik ve canlılığın, baş ağrısının duyusal boyutunu anlamlı yordadığı görülmüştür. İkinci modelde, sadece hiçliğin algısal baş ağrısını anlamlı yordadığı görülmüştür. Araştırmada bulunan sonuçlara bakıldığında hiçlik ve canlılık düzeylerinin gerilim tipi baş ağrısını üzerinde etkili olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Gerilim Tipi Baş Ağrısı, Ontolojik İyi Oluş, Beş Faktör Kişilik Özellikleri; Hiçlik; Canlılık
Dis/re-appearance of illusion: The quest for an ontology of translation studies
Following the cultural turn in translation studies, postcolonial studies on translation originating from literary studies have stressed the "in-betweenness" of translation and the translator. Yet, when problematized from a descriptive stance translations positioned to be "in-between" in the target system in view to the studies on cultural translation reveal a number of underlying questions. First of all, studies on postcolonial translations require a metaanalysis from the descriptive paradigm. The literature review on the subject demonstrates a lack of precise theoretical framework between translation analysis, theory and criticism. Secondly, the cultural translation dilemma concerning the semi-ethnographic literary works, the subject topic of which is culture itself, discloses the relationship between textless backtranslations and the concepts of pseudo- and assumed translations, in Gideon Toury's terminology. Thus, this thesis also looks for an answer regarding how assumed translations can be descriptively analyzed. The corpus includes translations of works whose authenticity is contested. Translations of A Turkish Woman's European Impressions and An Englishwoman in A Turkish Harem as examples of cultural translations returning to their original source system is analyzed with a strict eye on descriptivism. Upon this analysis the nature of "illusion" in translation studies is discussed. This discussion concludes with the fundamental enigma of an ontology of translation studies.
Başka bir eleştiri: Michel Foucault'nun eleştiri felsefesi
Foucault'nun eleştiri anlayışı Kant'ınkinden farklı bir eleştiri olarak yorumlanabilir mi? Bu metin öncelikle Foucaultcu eleştirinin "Kantçı-olmayan" eleştiri olarak yorumlanabileceğini gösteriyor. Bu açıdan iki önemli hamle söz konusudur: Bunların ilki antropolojik aklın eleştirisi, diğeri Foucault'nun tarih perspektifidir. Bu tarz bir eleştiri "bilginin biçimsel ontolojisi" veya "doğruluğun analitiği" olarak değil, "güncelliğin ontolojisi" olarak anlaşılabilir. Bu eleştiriyle birlikte yönetme ve özneleşme hallerimizi sorunsallaştırırız. Yönetme ve öznelliğe dair sorular sormak bizi, ekonomik model olmakla kalmayıp düşünme, davranma ve yapma biçimi olan neoliberal rasyonalitenin şekillendirdiği güncelliğimizin merkezine götürür.
Platon metafiziği ekseninde çağdaş matematik felsefesi tartışmalarının değerlendirilmesi ve Gödel'in tamamlanamazlık teoremlerinin yorumlanması
Çağdaş felsefede ontoloji, bir açıklama dilinde nelerin "var" kabul edileceğine ilişkin bir araştırma, metafizik ise şeylerin ve gerçekliğin bizzat kendisine ilişkin bir araştırma olarak anlaşılmaktadır. Çağdaş matematik felsefesinde yapılan tartışmalar, daha çok sayı ve küme gibi matematiksel nesnelerin var olup olmadığına ilişkin olarak ontolojik bir boyutta ilerlemekte, ancak bu nesnelerin metafiziksel zemini ihmâl edilmektedir. Matematiksel nesnelerin varlığını kabul eden "Platoncular", aslında belli bir dil çerçevesinde matematiksel nesnelerin var olduğunu "varsaymakta", ancak bu nesnelerin metafiziksel doğasına ilişkin bir araştırmaya girişmemektedir. Platonculuğun adını aldığı Platon'a göre, kendinde varlıklar olarak İdealar, tüm matematiksel ve fiziksel entitelerin ve inşaların zemininde yer almaktadır. Ruh, bu İdealarla önsel olarak tanışık olduğu için, bu inşaları gerçekleştirerek matematiksel nesneleri tecrübe edebilmekte ve onlar hakkında yargılar verebilmekte ve matematik yapabilmektedir. Platon'a göre ruhun İdealarla olan bu tanışıklığı, ruhun İdealarla benzer bir yapıda olmasının ve bu sayede ölümsüz olmasının da bir delilidir. Çağdaş matematik felsefesinde matematiğin temellerine ilişkin ileri sürülen görüşler, kavramların kaplamı, biçimsel tamdeyimler ve görüsel inşalar gibi çeşitli matematiksel nesnelerden bahsetmekte, ancak bunların metafiziksel zeminini sorgulamaya girişmemektedir. Tezimizde ortaya koymaya çalıştığımız gibi, Platon metafiziğine göre, ruhun kendinde varlıklar olarak İdealarla olan tanışıklığı sayesinde, çağdaş dönemde temel matematiksel nesneler olan kümeleri inşa edip matematik yapmasının mümkün olduğu öne sürülebilir. Kurt Gödel'in biçimsel dizgelerin özsel olarak tamamlanamaz olduğunu ve kendi tutarlılıklarını ispatlayamayacağını ileri süren "tamamlanamazlık teoremleri" de bu Platoncu metafizik anlayışına bir destek sunabilir ve bu anlayış ekseninde değerlendirilebilir.
Badiou'nun 'Varlık ve Hadise' adlı eserinde ilk-felsefe olmayan bir sistematik felsefenin imkânı
Badiou'nun Varlık ve Hadise adlı eserini birbirine bağlı üç sav üzerinden okumak yerindedir: (1) Birin yokluğu, (2) felsefenin öğretisizliği ve (3) matematiğin ontoloji oluşu. Birin yokluğu kararı, ontoteolojik bakıştan kopuşun bir ifadesi olarak anlaşılabilir. Bu karar Varlık ve Hadise'nin başlangıç kararıdır. Felsefenin öğretisizliği kararı, felsefenin hakikat kategorisinin tözsel bir birliğe sahip olmaması anlamını taşır. Felsefi hakikat, bir türetim sonucu varlığı kanıtlanacak bir nesne değildir. Felsefe hakikat üretmez; başka deyişle felsefe bir hakikat yordamı değildir. Badiou'nun ̋felsefenin koşulları ̋ olarak adlandırdığı hakikat yordamları, kendilerinde bilgi-olmayan olarak hakikatlerin varlığa geldiği bilim, sanat, siyaset ve aşktır. O halde felsefenin hakikat kategorisi ile söz konusu dört yordamda varlığa gelen hakikatler farklıdır. Felsefi hakikat, söz konusu dört disiplindeki hakikatlerin kendisinde tanındığı bir boşluk olarak işlev görür. Bu minvalde düşünülen öğretisiz felsefe muhtelif görünümlere sahip olabilir. Öğretisiz bir sistematik felsefe, bir koşulu olan bilimden hareketle bir bilgi kurgusu inşa eden ve hakikatin varlık imkanını hakikatin bu bilgi kurgusuna indirgenemezliğini tanıyarak gösteren söylemdir. Varlık ve Hadise bu anlamıyla bir sistematik felsefe kitabıdır. Bu şekilde felsefenin öğretisizce kuruluşunun, Badiou'nun Varlık ve Hadise'deki hedefi olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, üçüncü sav olan matematiğin ontoloji oluşu kararı, Birin yokluğu kararı ile başlayıp öğretisiz düşünülen bir felsefeyi hedefleyen Varlık ve Hadise'de takip edilen güzergahta ilk adımdır. Zira matematik, bir taraftan aksiyomatik doğası, bir diğer taraftan da küme kuramıyla ilişkisi bakımından tam da Birin yokluğu ile uyumlu bir düşünmenin adı olarak görülür. Ontoloji olarak düşünülen matematik, Varlık ve Hadise'nin bilgi kurgusudur. Varlık ve Hadise'nin matematiksel ontolojisinden hareketle öngörülen özne kuramı ise, matematiksel ontolojiye indirgenemeyen olarak düşünülen hakikatin tanındığı yerdir. O halde, Varlık ve Hadise'nin bu üçlü yapısı içerisinde felsefe ile matematik arasında düşünülen özel bir ilişki tarzının öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu ilişkiden bir beklentimiz, bu ilişkide felsefenin matematik üzerinde bir belirleyiciliğe sahip olmamasıdır. Başka deyişle, ancak matematiksel pratik felsefi söylemden bağımsız kalıyor ise söz konusu üçlü yapı işleyebilmektedir. Aksi halde, felsefenin öğretisel bir içeriğe sahip olduğunu ve bu öğretisel içeriğin bir birliğe sahip olduğunu söylememiz gerekirdi ki bu Birin yokluğu ve felsefenin öğretisizliği ile çelişirdi. O halde Varlık ve Hadise'de düşünülen felsefe- matematik ilişkisinde belirleyicilik matematikten felsefeye doğru olmalıdır. Bu çalışma, yukarıda sunulan üçlü yapı bağlamında bir Varlık ve Hadise okuması ortaya koyduktan sonra, -söz konusu beklentinin Varlık ve Hadise'nin farklı tezlerinden hareketle sınanabileceğini kabul etmekle birlikte- metaontolojinin ilk-felsefeleşmemesi olarak adlandırdığı söz konusu beklentiyi, Boşküme aksiyomunun Varlık ve Hadise'deki kullanımından hareketle sorunsallaştırmaktadır.
Platon düşüncesinde dunamis
Bu çalışma Platon düşüncesinde "dunamis"i (δύναμις) Platon'un diyaloglarından hareketle anlamaya yönelik bir girişimdir. Söz konusu terimin Platon düşüncesindeki merkezi rolünü göstermek amacıyla öncelikle mevzubahis terimi "aretê" (ἀρετή), "epistêmê" (ἐπιστήμη) ve "kosmos" (κόσμος) gibi felsefenin başlıca kavramları etrafında araştıracağız. Ardından dunamis'in en önemli kullanımının geçtiği Sofist diyaloğunu inceleyerek me on'un (μὴ ὂν) varlığının kaynağının dunamis olduğunu gösterip Sofist'in bizi yönlendirmesi ile Platon'un Parmenides ile hesaplaşmasını gündeme getirip, Platon'un dunamis terimini hem Parmenides'e karşı çıkmak için kullandığını hem de bu terimi kendi felsefe ve varlık görüşünü belirlediğini savunacağız.
Banach-Tarski paradoksunun ortaya çıkışının gerekçesinin ontolojik cihetten değerlendirilmesi
Seçim Aksiyomu, ZFC Küme Kuramının dokuzuncu ve en tartışmalı beliti olarak literatürde yer edinmiştir. Seçim Aksiyomuna yönelik eleştirilerin en dikkat çekici olanı Banach-Tarski Paradoksudur. Banach-Tarski Paradoksunun ortaya çıkarmış olduğu sağ duyuya aykırı sonucun asıl suçlusu olarak değerlendirilen Seçim Aksiyomu görülmüştür. Ancak bu aşama Seçim Aksiyomuna yönelik eleştiriler devam ederken Banach-Tarski Paradoksuna sebep olan ve onu ortaya çıkaran sebepleri analiz eden çalışmalar eksik bırakılmıştır. Biz tezimizde literatürde ortaya çıkan bu boşluğu doldurmayı hedeflemekteyiz. Bu tez ilk olarak Seçim Aksiyomu ve Banach-Tarski Paradoksunun muhteviyatına ve sonrasında Banach-Tarski Paradoksunun arka planında yatması muhtemel sebeplere odaklanmaktadır. Anahtar kelimeler: Ontoloji, Matematik, ZFC, Seçim Aksiyomu, Banach-Tarski Paradoksu
Imam al-Ghazali's understanding of human ontology and behavior
This study aims to scrutinize Imam Muhammad Al-Ghazali's (d. 1111) understanding of human ontology within a psycho-spiritual system as well as his explanation about the formation of human behavior. It also analyzes the spiritual formation of a human being with presenting certain spiritual constituents which are the reason-intellect ('aql), heart (qalb), spirit (ruh) and self (nafs). The heart, which is the subtle tenuous substance and the essence of the human beings according to Ghazali, is under the influence of both the interactions among these spiritual elements and the external factors like angels, demons and other human beings. Depending on the interactions and influences, this study investigates how and for what reason the psychological state of human beings changes based on the levels of the self (maratibu'l nafs). In light of this, it, then, presents the ideas of Ghazali about how behaviors of human beings are produced and about the motives behind the behaviors. For Ghazali, all the behaviors stem from the heart, so the state of the heart is the essential determinant in behaving in a certain way.
Videodaki sanatsal dilin ontolojisi
Bu çalışmanın amacı, video sanatını tarihsel yönden araştırırken onun ardında yatan süreçleri irdelemektir. Televizyon estetiği, video sanatına katkıları açısından ele alınırken videonun televizyona karşı olduğu noktalar belirlenmiştir. Televizyon ve video arasında, karşılaştırmalı bir yöntem izlenerek her iki aracın birbirleriyle olan farklarının anlaşılması sağlanmıştır. Video sanatı ve Fluxus arasındaki bağ, harekete mensup sanatçılar çerçevesinde ortaya koyulmuştur. Video sanatçılarının, aygıtı kendi görüşleri doğrultusunda kullanmaları, çok sesli anlatımlara yol açmıştır. Bu durum, video sanatındaki dilsel çeşitliliği beraberinde getirmiştir. Tezde, video sanatındaki bu yaklaşımlar, kuramcılar eşliğinde analiz edilmiştir. Disiplinlerin bir arada olması ile ilgili görüşlere yer verildikten sonra disiplinlerarası sanat süreçleri tartışmaya açılmıştır. Bu süreçler video sanatıyla ilgili örnekler üzerinden değerlendirilmiştir. İzleyicinin, edilgen olma halinden etkin olma haline geçişi araştırılıp bu bağlamda etkileşimli sanat ve video sanatı farklı fikirler üzerinden incelenmiştir. Postmodern dönemin özellikleri belirtildikten sonra bu dönemdeki toplumsal yapıdan bahsedilmiştir. Post-endüstriyel toplumun, endüstriyel ve öncesi toplum yapısından ayrıldığı noktalar açıklanmıştır. Postmodern sanat bağlamında kullanılan kavramlar, sanatçıların ürettiği çalışmalar üzerinden görünür kılınmıştır. Video sanatındaki postmodern algıya ilişkin saptamalarda bulunulmuştur.
İran İslam Devrimi'nin politik-ontolojik bir analizi
Tarihi çok eskilere dayanan, Ortadoğu kültürünü taşıyan ve yansıtan, İran olarak bildiğimiz coğrafya geçmişten bugüne birçok kavimin ve milletin yaşadığı; birçok imparatorluğun ve devletin kurulduğu geniş bir alanı ifade etmektedir. İran stratejik konumu ve tarihsel yapısı itibari ile de önem arz etmektedir. Bu coğrafya üzerinde birçok siyasi ve tarihsel olaylar yaşanmıştır. İran'da 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi, hem Ortadoğu açısından hem de dünya siyaseti açısından 20. asrın en önemli olaylarından biri olma özelliği taşımaktadır. İran'da gerçekleşen bu devrim İran ve Ortadoğu açısından önem arz etmekle birlikte İslam'ın geleceği ve şekillenmesi bakımından da önem taşımaktadır. 1979 yılında meydana gelen, İran İslam Devrimi İran'ın adını "İran İslam Cumhuriyeti"ne dönüştürerek İslam dünyasında yeni ve ciddi bir heyecan yaratmıştır. İran'da 1979 yılında yaşanan devrim hem asırlardır süren monarşi geleneğinin hem de İran'ın iç ve dış siyasetinin kökten değişimini sağlamıştır. Devrim, Ortadoğu'da var olan temel dinamikleri ve gelecekte var olacak temel dinamikleri açısından dönüm noktası özelliği taşımaktadır. 1979 yılında başlayan bu sürecin tarihsel altyapısı, Tütün İsyanı ve 1906 yılında ilan edilen Meşrutiyete kadar dayanmaktadır. Bu tezde "Devrimin" başlarında birçok kesimi içerisinde barındıran sürecin bir İslam Devrimi'ne nasıl dönüştüğünü, İran İslam Devrimi sürecini, İslam Devrimi'nden sonraki süreci; dini, toplumsal ve siyasi alanlarda yaşanan olayların ve gelişmelerin tarihsel süreci çerçevesinde neler olduğunu açıklamak amaçlanmıştır. Çeşitli makale, kitap ve dergi kaynaklarından faydalanılarak bir literatür çalışması çerçevesinde; İran İslam Devrimi'nin sosyolojik, politik ve ontolojik bir analizi yapılmıştır. Bu analiz yapılırken turistik amaçlarla Van'ı ziyaret eden İranlı yurttaşlarla anket çalışması yapılarak İran İslam Devrimi hakkındaki görüşleri çerçevesinde saha çalışması yapıldı ve elde edilen sonuçlarla çeşitli bulgulara ulaşmak amaçlanmıştır.
İbn Haldun düşüncesinin varlık ve bilgi temelleri
İbn Haldun (1332-1406) İslâm düşünce tarihindeki önemli düşünürlerden biridir ve en çok umran ilmi ile tanınır. Dolayısıyla o, umran ilminin içerdiği konu ve tartışmalar bağlamında daha ziyade tarih, siyaset gibi alanlarda ele alınmıştır. Ancak bu çalışmalara bir göz atıldığında görüleceği üzere birçok çalışma onun düşüncesinin temelinde bulunan ontolojiyi ve bu ontolojiye dayalı olan epistemolojiyi ya ihmal etmiş ya da hak ettiği yeri vermemiştir. Biz, İbn Haldun'un anlaşılabilmesi için öncelikli olarak onun vahye dayalı ontolojisinin ve epistemolojisinin ortaya koyulması gerektiğine inanıyoruz. Bu iddiamızdan hareketle, onun üzerine yapılan çalışmalarda gördüğümüz bu eksikliği gidermek için onun varlık tasavvurunu ortaya koymaya ve ardından onun bilgi tasavvurunu da bu varlık tasavvuruna dayalı olarak izah etmeye çalıştık. Gördük ki, İbn Haldun'un özgün bir varlık tasavvuru var ve onun, bu varlık tasavvuru felsefî olarak temellendiriliyor. Nihayet, varlığa dair bu tasavvur onu klasik felsefî gelenekten ayırıyor. İbn Haldun'un bu özgün felsefî dizgesinin bugün bizler için yeni bir felsefî dizge adına imkân taşıdığı kanaatine vardık ve ne tür imkânlar barındırdığını ise sonuçta tartışmaya çalıştık.
Sıfat çözümlemesi için yeni bir ölçüt denemesi
'sıfat', dilbilgisel ve hatta dilbilimsel bir kategori olmadan önce, temelde, varlık bilimsel ve bilgi bilimsel bir kategoridir. Nitekim, 'sıfat', dilbilim ve Türkçe'nin dilbilgisi içindeki işleyişini, varlık bilim ve bilgi bilim bağlamında sahip olduğu özelliklere borçludur. Bu sebeple, sıfat çözümlemesi için, onun varlık bilimsel ve bilgi bilimsel özellikleri temele alınarak oluşturulması gereken bir çözümleme ölçütü kullanılmalıdır. Bu çalışmada, böyle bir çözümleme ölçütü oluşturulmuştur. Çalışmada hedeflenen ölçüt için, sıfatlar, öncelikle, varlıkların mantık biliminde kullanılan özellikleri temelinde sınıflanmıştır. Buna göre, 'sıfat' cinsi, ilişkide olduğu varlığı 'genelleştiren' ve 'tekilleştiren' sıfatlar olmak üzere iki türe ayrılmıştır. 'sıfat'ın alt-türleri bu ayrım temelinde oluşturulmuştur. Ardından, sıfatlar, ilişkide oldukları fenomenlere göre sahip oldukları kipler bakımından değerlendirilmiş ve ölçüt çok boyutlu bir hale gelmiştir. Buna göre sıfatların, ilişkide oldukları, gösterdikleri varlıklara göre 'zorunlu' olma veya 'olası/seçimli' olma olasılıklarına göre 'varlığa göre kip' bakımından ve ilişkide oldukları varlıkları gösterdikleri insanlara göre 'zorunlu' olma veya 'olası/seçimli' olma olasılıklarına göre 'insana göre kip' bakımından sahip olabilecekleri özellikleri çözümleme ölçütüne alınmıştır. Böylelikle, sınıflama içinde bir türe, varlığa göre bir kipe ve insana göre bir kipe sahip oldukları tespit edilen sıfatların çözümlemesi için üç boyutlu bir çözümleme ölçütü oluşturulmuştur. Ardından, bu çözümleme ölçütünün işlerliği, ortaya çıkan her bir sıfat kalıbına uygun üçer örnek verilerek gösterilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, bugüne kadar kullanılagelen biçim temelli, izlenimci ve tek boyutlu çözümleme ölçütlerinin yerine, işlev temelli, mantıksal, varlık bilimsel, bilgi bilimsel ve üç boyutlu bir çözümleme ölçütü önermektedir. Anahtar Kelimeler: Sıfat, Varlık, Sınıflama, Kip
Beden ve mekan diyalektiğinde öznenin yeri
Mekân ve beden, mutlak tanımları itibariyle nesneldir. Nesnenin nesne ile ilişkisi salt uzam içerisinde düşünüldüğünde yalnızca Öklidyen olgularla tanımlanabilirken, bedeni aracılığıyla mekân ile etkileşime giren özne, kendisini Kartezyen bir anlayışla uzam ve bağlam arayışı içerisinde bulur. Adına, algı, deneyim veya bu rapor kapsamında 'arayış' diyebileceğimiz çoklu etkileşimin amacı, moderni ya da postmoderni yeniden çağırmak değil, beden ve mekân etkileşimindeki öznel gerçekliği aramaktır. Arayış, bedenimin karşılaştığı mekân parçaları ile olası etkileşimler doğrultusunda 'yaşam' ı doğrular. Bu rapordaki arayışlar, beden-mekân-özne üzerine bir triyalektik niteliğinde ifade edilmeye ve irdelenmeye çalışılacaktır. Bu triyalektik durum, üzerindeki karmaşanın devam ettiği, sanatın önemsediği ve filozofların yüz yıllardır akıl yürüttüğü, rahimden itibaren bedenimiz aracılığı ile deneyimlediğimiz, nesneyi özneye eviren başat yapıdır. Bu yapı, öznenin beden ve mekân etkileşimi üzerinden özgürleşme çabalarına yol gösterici olabileceği gibi, politik, siyasal ve sosyolojik manipülasyonlarla birlikte, öznenin birey olma ve birey olarak toplum etkileşimine dahil olabilme çabasına karşıt bir yapıya da dönüşebilir. Mekân, dayatma ve yönlendirmelerden uzak bir biçimde salt öznel deneyimlere bırakılmalıdır. İmlenmek istenen öznel deneyimler, 'mimari olan' ve 'sanat eseri olan' arasındaki kusursuz bir birlikteliği değil, sanat ve mimari arasındaki gerilimli etkileşimi hedefler. Çünkü bugünün eylem ve eylemsi mekân deneyimleri, her ne kadar özneyi tekdüze bir muğlaklığa sürüklüyor olsa da sanat alanı halen bu tekdüzeliğe karşı özgürleştirme olanaklarını içerisinde barındırır. Anahtar sözcükler: Beden, mekân, özne, sanat, mimarlık.
Eğitim yönetiminin ontolojik ve epistemolojik temellerinin üretilen ve tüketilen kavramlar üzerinden incelenmesi
Bu araştırmanın amacı eğitim yönetimi (EY) alanının ontolojik ve epistemolojik temellerini alanda üretilen ve tüketilen kavramlar üzerinden incelemektir. Bu amaç doğrultusunda alanda kullanılan kavramların EY alanının ontolojik ve epistemolojik yönü ile olan etkileşimi irdelenmiş ve kavram üretiminin ve tüketiminin nedenleri ve sonuçlarına dair çıkarımlar yapılmıştır. Bu bağlamda, nitel olarak desenlenen bu araştırmada iki ayrı çalışma grubu yer almış ve veriler belge tarama ve görüşme yöntemleriyle toplanmıştır. Bu doğrultuda, öncelikle Türkiye'de 1987-2020 yılları arasında EY alanında tamamlanmış doktora tezleri ile EY alanındaki bilimsel eserlerin yayımlandığı sekiz hakemli dergide 1968-2020 yılları arasında EY alanında yayımlanmış olan bilimsel makaleler incelenmiştir. Veriler içerik analizi ile değerlendirilmiştir. İkinci aşamada ise Ankara ilinde eğitim yönetimi alanında görev yapan 29 öğretim elemanı ile görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın her iki çalışma grubu da amaçlı örnekleme tekniklerinden ölçüt örnekleme yöntemi ile belirlenmiştir. Görüşmelerde araştırmacının literatür araştırmaları sonucunda oluşturduğu yarı yapılandırılmış görüşme formu, verilerin analizinde ise içerik analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda alanda belirgin bir kavram üretiminin olmadığı, kullanımdaki kavramların başka disiplinlerden alınmış olduğu ve EY alanına özgü bir kavram haritasının olmadığı tespit edilmiştir. Buna karşın alanda kavram tüketiminin yoğun bir şekilde gerçekleştiği ve bunun bireysel, akademik kurgu ve çevresel faktörlerden kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca evrensel olarak baskın olan paradigmalar ve ideoloji ile birlikte bilim dünyasında baskın olan kesimin alanda kavram üretimini ve tüketimini etkilediği görülmüştür. Anahtar sözcükler: eğitim yönetimi, epistemoloji, ontoloji, üretilen kavramlar, tüketilen kavramlar.
Tüketim toplumu ve ontolojik güvenlik erozyonu dâhilinde yükselen akım "Yoga"
Bu tezin amacı; günümüz insanının, toplumsal sistemle olan ilişkisindeki asimetrik güç ilişkisi ile varolma mücadelesindeki temel problem alanlarını "ontolojik güvenlik erozyonu" üzerinden ele alarak, baş etme stratejilerinin ortaya çıkışında rol oynayan faktörler hakkında bir farkındalık yaratarak, yoga üzerinden aktörün süreçteki konumunu değerlendirmek ve baş etme stratejileri içinde hızla yayılan yoga özelinde durumu bir ölçüde netleştirmektir. Tezin temel kabulü birey ve toplum ilişkisi bağlamında Giddens'ın yapılaşma kavramına dayanmaktadır. Tezin sistematiği önce yapı ve sonra aktör edimi yönünde kurgulanmıştır. İlk aşamada makro boyutta küreselleşme sürecinde toplumsal yapı özellikleri tartışılmış ve yeni dünya düzeninde insan ekolojisindeki değişimler irdelenmiştir. Bu süreci anlamayı kolaylaştıracak sistematik çerçeve, Urie Bronfenbrenner'in "insan ekolojisi teorisi"ne dayandırılmıştır. Ardından literatüre dayalı olarak yoganın ne olduğu, yeni dünya düzenindeki konumlanması, örgütlenme dizaynı ve taahhütleri araştırılmıştır. Son aşamada ise mikro ölçekli düzlemde aktörlerin tepkisi bağlamında bireylerin bu yapının ortaya çıkardığı ve ontolojik güvenliğini olumsuz yönde etkileyen durumlara karşı nasıl bir vaziyet alış sürecinde oldukları, yoga yapan bireylerle yapılan yarı yapılandırılmış mülakatlar üzerinden incelenmiştir. Katılımcılar kartopu tekniği tespit edilmiştir. Araştırmanın temel sonucu; bireylerin küresel-kapitalist sistemin üretimi olan tüketim toplumu modeli ve dinamikleri dâhilindeki deneyimleri ve sosyo-ekolojilerindeki değişimlerin ontolojik güvenlik zafiyeti veya erozyonu olarak nitelendirilebilecek türden olduğu, yoganın günümüz küresel-kapitalist sistemin kâr ve ürün odaklı satış stratejisi çerçevesinde bir tüketim nesnesi haline geldiği ve yoga yapan bireylerin çoğunun yogayı bir baş etme stratejisi olarak anlamlandırdıklarıdır.
Tercih yönetimi ve profilleme ile sosyal ağlarda anlamsal yakınlık bulunması
Günümüzde internet ve sosyal ağlar, bir iletişim ve bilgi alma aracı olarak giderek daha fazla hayatımızda yer almaktadır. Sosyal ağlar içerisinde üretilen verinin hacmi, ciddi boyutlara ulaşmış ve devamlı artmaktadır. Bu kadar büyük miktarda verinin saklanması, yönetilmesi ve daha akıllı kararlar için kullanılması, insanların gündelik hayatını kolaylaştıracak etkiler yapmaktadır. Bu etkilerin doğruluğu, internet ve sosyal ağları kullanan kişilerin kişisel tercihlerinin ifade edilmesi ile mümkündür. Kişisel tercihler, kişilerin sosyal ağlar içerisindeki etkileşimlerinin kayıt altına alınması ile yakalanmakta ve daha sonrasında kişiler için özel hizmetlerin oluşturulması için kullanılmaktadır. Anlamsal Web, verinin ortak bir gösterim ile ifade edilmesi ve bu sayede bilgisayarlar tarafından da yorumlanabilmesini amaçlamaktadır. Anlamsal Web uygulamaları, verinin gösterimini ontolojiler içerisinde gerçekleştirmektedir. Kişisel tercihlerin de ontolojiler içerisinde ifade edilmesi ve yönetilmesi, farklı sosyal ağlar içerisinde saklanan kişisel verinin, akıllı kararlar alınabilmesi amacıyla kullanılabilmesini sağlamaktadır. İnsanlar her zaman kendilerine benzer kişiler ile bir arada bulunmayı isterler. Farklılıkların bulunduğu bir ortam içerisinde bulunmak, kişinin bu farklılıklara adapte olması için çaba göstermesini gerektirir. Kişiler arasındaki benzerlik, bu farklılıkların ortaya konma ve saklanmasıdır. Benzerlik kavramı bir çok farklı alanda, kişilere daha iyi hizmet verebilmek amacıyla kullanılmaktadır. Benzer kişilerin bulunması ve bu kişilere daha doğru önerilerde bulunulması, bu kişiler için daha kişiselleştirilmiş hizmetler verilmesini sağlar. Ancak, kişilerin benzerliğinin elde edilmesi, bu kişilerin davranışlarının modellenmesi ve ifade edilmesi ile mümkündür. Benzerlik bu ifadelerin karşılaştırılması ve birbirine benzer olan davranışların yakalanması ile sağlanmaktadır. Bu tez kapsamında kişilerin sosyal ağlar içerisindeki davranışları tercihler içerisinde modellenerek, kişiler arasındaki anlamsal benzerliğin bulunması için bir yöntem önerilmektedir. Bu yöntemin sosyal ağlar içerisinde uygulanabilmesi amacıyla, kişisel tercihlerin ontolojiler içerisindeki varlıklar ile eşleştirilmesini sağlayan ontoloji tabanlı bir varlık anlamsallaştırma yöntemi tanımlanmıştır. Bu yöntemin başarısı, literatürdeki benzer çalışmalar ile karşılaştırılmış ve yöntemin en iyi sonucu verdiği görülmüştür. Anlamsallaştırma sonucunda kişisel tercihlerin ontolojiler içerisindeki varlıklar olarak ifade edildiği ve profiller içerisinde saklandığı, bütünleşik bir ontoloji veri kümesi oluşturulmuştur. Sosyal anlamsal benzerlik yöntemi, bu veri kümesi üzerinde seçilen farklı örneklemler için uygulanmıştır. Yöntemin başarısı, anlamsallaştırma içermeyen verinin kullanılması ile elde edilen basit benzerlik ve yarı yapısal veri kullanılarak elde edilen sayfa benzerliği ile sınanmıştır.
Yönetim kavramının ontolojik incelemesi
İşletme disiplini altında bilimsel çalışmalarına devam eden yönetim ve örgüt yazını bilim felsefesindeki epistemolojik tartışmalara paralel bir biçimde kendi içerisinde pozitivist ve anti-pozitivist temelde çeşitli paradigmaları içinde barındırmaktadır. Bu çalışma yönetim kavramının kökeni nedir sorusu etrafında hem yönetim ve örgütlenme kavramlarının kendilerini hem de epistemolojik olarak ayrışan bu farklı paradigmaları ontolojik bir sorgulamadan geçirmeye çalışmıştır. Bu doğrultuda Nicolai Hartmann'ın varlık katmanlarını ve kategorik kanunlarını temel alan yeni ontoloji anlayışı çerçevesinde insan ve maddenin evrimsel gelişimini tarihsel olarak ele alacak biçimde yönetim diye atfettiğimiz kavram, ilişki, yapı incelenmiş, alanın geneli ve kökenine dair önemli çıkarımlar ortaya konmuştur. Bu bağlamda, alandaki ana akım kuramların ontolojik olarak yönetime ve insana bir alt ontolojik düzlemden, yani hayvan düzleminden bakarak; yöneten-yönetilen ayrımını kendi kuramlarında içkin halde barındırdıklarını söyleyebiliriz. Çalışmadan çıkarılacak diğer bir sonuç, yazının mevcut hakim kuramlar tarafından nasıl dar bir kapsamda ele alındığıdır. Bu yüzden tinsel/ideal varlık katmanına da sahip insan ile ilgili yönetim kavramların, bu katmanın temelini oluşturan dil, değer, anlatı, mit, inanış, inanç, din, kültür, ideoloji, söylem gibi tinsel/ideal alan konularını da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekmektedir. Yapmış olduğumuz bu ontolojik sorgulama gelecekte yazının kapsamının nasıl şekillenmesi gerektiği konusunda bilimsel ve felsefi temel sunmaktadır.
Yönetim ve dinin lacancı psikanalizi
Yönetim olgusu ile ilgili temel kavramların sorgulamaya konu edildiği bu çalışma, alanda bu güne dek tartışma konusu yapılmamış en temel varsayımları sorunsallaştırmaktadır. Alanda yaygın kabulleniş olan yönetimin bir ihtiyaç olduğu varsayımı, yönetimin uygulamaya dönük tarihsel izleğindeki üç milyon yıllık süreci Lacancı bir psikanalize tabi tutarak bu varsayımın terk edilmesi gerektiğini önermektedir. Yönetim olgusunu dürtü düzeyinde, sabit bir kuvvet ve potansiyel enerji olarak ele almasıyla alanda radikal bir konumlandırma yapan çalışma, buna paralel olarak yönetimin ihtiyaç değil, arzu olarak ele alınması gerekliliğine işaret etmektedir. Yönetimin sınırına dinin eklemlenme biçimi çalışmanın bir başka sorunsalını oluşturmaktadır. Kendilerini insanlık tarihinin başlangıcından itibaren konumlandıran bu iki olgunun evrensellik içindeki tikellik olarak ele alındığı çalışmada, aynı topolojik düzlemde yer alıp almadıklarının sınanmasının ardından özne olarak konumlanan bu iki olgunun ilişkilenme biçimleri psikanalizle çözümlenmiştir. Bu çözümleme, din ve yönetim olgularından her birinin kendilerine nesne olarak erişemeyen özne statüsünde oldukları ve birbirlerinin içine katlanarak görünür ve görünmez alanlarıyla kendilerini öznenin beden olarak mekanında kurduklarını göstermiştir. Bunun sonucunda mekan olarak öznenin bedeninde etki etme kuvvetlerini beraberce arttırmaktadırlar. Her iki olguyu birbirinin içine katlayan arzu nedeni ise (nesne a) ekonomi olarak karşımıza çıkmıştır.
Spinoza felsefesinde imgelemin ontolojik ve epistemolojik yeri
İmgelemin gerçekliğe dair tasarımlarıyla gerçekliğin kendisi arasındaki ayrım bu çalışmanın ana çıkış noktasıdır. Bu çalışma, Spinoza felsefesinde imgelemin ontolojik zeminini anlamayı ve insan zihninde ne tür tasarımlara yol açtığını göstermeyi amaçlar. İnsanın gerçeklikle imgelem yoluyla kurduğu ilişkiye odaklanır. İmgelemin insan bedeni ve zihninin dışsal etkilere açık doğasıyla ilişkilendirilmesini tartışma konusu yapar. Bu noktada etkileşimin kendisini ve dışsal varoluşun anlamını sorun haline getirir. Spinoza, imgelemi, insan bedeninin diğer cisimlerle etkileşimi sonucunda zihinde ortaya çıkan bölük pörçük fikirlerle ilişkilendirir. Gerçekliğin, kendisinde her şeyin birbiriyle etkileşim halinde olduğu oldukça karmaşık yapısı karşısında imgelem, sadece çok kısıtlı bir bilgi edinebilir. Bu bilgi ne şeylerin özlerinin ne de nedenlerinin bilgisidir. İmgelem yoluyla zihin, Spinoza'ya göre, sadece şeylerin bedendeki etkilerinden haberdar olur ve bu etkilerin imge adı verilen temsillerini oluşturur. Hafıza yoluyla da bu imgeleri kaydeder. İmgelem bu imgeleri tekrar tekrar canlandırabilir. İmgelemin imgeler üzerindeki işlemleri ve bu işlemler sonucu oluşturduğu gerçek dışı tasarımlar bu çalışmanın ana konularından birisidir. Bu çalışma aynı zamanda Spinoza düşüncesinde bir bilgi türü olarak imgelemin akıl ve anlama yetisi karşısında nasıl konumlandırıldığını ve niçin yanlışlığın kaynağı olarak görüldüğünü ortaya koymaya çalışır. İnsan imgeleminin, metafiziğin Varlık, hiçlik, Tanrı, uzam, düşünce, sınırsızlık, ebediyet, mükemmellik, zaman, nedensellik, zorunluluk gibi kadim kavramlarıyla ilgili olarak ne gibi tasarımlara yol açtığını açık kılmayı hedefler. İmgelemi kurgusal tasarımlar üretme, varsayımda bulunma, soyutlama, karşılaştırma, olumsuzlama, analojiler kurma gibi işlemlerin kaynağı olarak belirler. Bu işlemlerin sonucu olarak tümeller gibi soyut varlıkların, Chimaera gibi gerçek dışı kurgusal varlıkların ve zaman, ölçü, sayı gibi akıl varlıklarının zihinde nasıl üretildiğine odaklanır. Bu bağlamda imgelemin gücünü ve güçsüzlüğünü konu edinir. Anahtar Kelimeler: Varlık, Sınırsızlık, Ebediyet, İmgelem, Anlama Yetisi.
Ontoparadigms: A de-struction of social constructionism in the context of Heidegger's conception of truth
This thesis de-constructs social constructionism in the context of Heidegger?s conception of truth and develops the concept of ontoparadigm as a result of this de-struction in order to deal with some basic problems arising within Heidegger?s philosophy as well as within contemporary constructionist philosophy. While its main goal is a de-struction of social constructionism, in a Heideggerian sense, the thesis also develops a critique of the traditional sociology of science and a critique of Rorty?s neopragmatism, presenting these two critiques as two moments serving the main goal.The relation between nature and society is interpreted by social constructionism in a way that covers up and makes invisible the onto-logical structure lying behind the so called ?constructive? interactions between nature and society. This thesis uncovers this ontological structure through the introduction of the concept of ontoparadigm while it employs a threefold phenomenological methodology taken from Heidegger: (1) Phenomenological reduction, (2) phenomenological destruction, and (3) phenomenological construction. In the first moment, the concept of construction as encountered in social constructionism is reduced to the concept of constitution in a Kantian sense by being bracketed and traced back to its Kantian source. Behind social constructionism, there is an implicitly presupposed and degenerated form of Kantian metaphysics, which the thesis brings to light. This phenomenological reduction of ?construction? to ?constitution? happens necessarily in the form of a destruction of the traditional concept of construction as well as the doctrine of social constructionism, which cover the ontological structure of ontoparadigm. The third moment of the threefold methodology appears as the positive moment, which is the phenomenological construction of the concept of ontoparadigm on the basis of Heidegger?s conception of truth as A-letheia within the context of his interpretation of Plato?s allegory of the cave. After the construction of the concept and the phenomenon of ontoparadigm, the thesis applies the concept to the historical case of ?the Galileo affair?. Through this case study, the conflict of the modern/Galilean ontoparadigm with the Aristotelian/Ptolemaic ontoparadigm is studied as an example of how ontoparadigms function as coersive onto-ethical/onto-political regimes of Being and how ontological norms of ontoparadigms intertwine with social, political, legal norms and constitute certain conceptions and conflicting models of nature, which result in socio-political conflicts.The task of the thesis appears as the uncovering of the structure of ontoparadigm neutrally without defending it as a legitimate structure in a philosophically normative sense. It marks a phenomenon belonging to the metaphysical tradition, which Heidegger criticizes sharply and characterizes as ?inauthenticity? and ?the forgottenness of Being? (Seinsvergessenheit). Following Heidegger, the thesis also de-constructs the concept of ontoparadigm after constructing it. Such a second destruction aims to reach the ontological source out of which its Being arises. In this last step, ?onto-paradigm? is reduced to the more original concept of Seinsfuge ?which Heidegger introduces in his late philosophy? and reaches the original (ursprünglich) temporality of Being, in which the possibility of an alternative, authentic way of thinking is pointed out. In such a way of thinking, the ontoparadigmatic forgottenness of Being is overcome.
Heideggerci bir bilgi fikri
This thesis is an attempt to develop a conception of knowledge on the basis of the first division of Martin Heidegger's Being and Time. The first chapter is a brief introduction. In the second chapter, I analyze a series of concepts Heidegger presents in Being and Time. The crucial one among these concepts for this thesis is what Heidegger calls "the world." According to my argument in the second chapter, the world can be regarded as the structure that constitutes the background of our everyday lives. In the second chapter, I also make a distinction between two types of knowledge. I call them "transparent knowledge" and "opaque knowledge." Transparent knowledge has the world as its object. The objects of opaque knowledge, on the other hand, are present-at-hand entities. In the third chapter, I evaluate two prominent theories on the background. These theories belong to John Searle and Hubert Dreyfus. In the third chapter, I show that both of these theories are open to various objections. In the fourth chapter, I try to show what Heidegger's views on knowledge amounts to in an important section in Being and Time and argue that Charles Guignon's interpretation of Heidegger's approach to knowledge is mistaken and depends upon a partial understanding of what knowledge is.