Nüks
Bu konu başlığı altında 142 tez
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut alevlenmelerinde sağ kalp fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'ın atak döneminin başta sağ kalp olmak üzere kalbin anatomik ve fonksiyonel değişiklikleri üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 30 KOAH atak ve 30 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri sonuçları, ekokardiyografi bulguları değerlendirildi. KOAH atak hastalarının 2.-3. haftalar esnasında kontrol solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik bulguları tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KOAH'lı hastaların yaş ortalaması62,6±11,6 yıl, olup; hastaların %63,3'ü erkekti. Vaka ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, BMI, meslek,sigara içiciliği, komorbidite açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,923; p:1,000; p:0,056; p:0,839; p:0,842; p:1,000). Sigara içme sıklığı, KOAH'lı grupta yüksek saptandı (p:0,003).Gruplar arasında aort kökü, asendan aorta çapı, IVSD, LVPWD, mitral yetmezlik derecesi, aort kapağı yetmezlik derecesi, pulmoner yetmezlik derecesi, triküspüt yetmezlik derecesi, TAPSE, FAC, RV E', RV A' ve RV S' açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,986; p:0,680; p:0,883; p:0,720; p:0,738; p:0,338; p:0,600; p:0,690; p:0,669; p:0,886; p:0,402; p:0,927; p:0,619). KOAH grubunda LA,LVSSÇ, LVDSÇ, PAB, RV anlamı olarak büyük (sırasıyla p:0,001;p:0,002; p:0,002; p:0,008; p:0,000). EF, RA anlamlı olarak küçük saptandı (sırasıyla p:0,036; p:0,006).KOAH hastalarında PAB'ın atak döneminde arttığı(p:0,022);TAPSE ve FAC'ın anlamlı olarak azaldığısaptandı (sırasıyla p:0,017; p:0,001). Sonuç: KOAH akut atak döneminde anatomik değişiklikler olmazsa da, PAB'ın atak döneminde arttığı, TAPSE ve FAC'ın atak döneminde azaldığısaptandı. Bu durumun kronik dönemde olan değişikliklerin temelini oluşturduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler:KOAH alevlenme, sağ kalp fonksiyonları
Reoperasyon gerektiren şaşılık olgularında risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmaya Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniğine başvuran ve şaşılık ameliyatı sonrası ikinci kez şaşılık nedeniyle cerrahi uygulanan 77 hasta ile şaşılık ameliyatı geçirip nüks gelişmeyen 75 hasta dâhil edildi. Hastalar reoperasyon yapılanlar ve kontrol grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya dâhil edilen hastaların bir kısmı dış merkezde daha önce opere olup nüks gelişen hastalardan oluşmakta olup, konsekütif ve rezidüel kaymalar reoperasyon grubuna dâhil edildi. Birinci ameliyat sonrası kayma miktarı 20 PD ve daha fazla olan hastalar nüks olarak kabul edildi. Birinci ameliyat sonrası kayma miktarı 20 PD'den az olan hastalar kontrol grubuna dâhil edildi. Hastalar ameliyat sonrası aynı gün, 2-4 haftada ve 6. ayda olmak üzere 3 kez muayene edildi. Tüm veriler dosya taraması şeklinde elde edildi. Çalışmada asimetrik cerrahi uygulamanın, alternasyonun azlığının, ilk teşhis yaşının ve ilk cerrahi yaşının küçük olmasının, takip süresinin az olmasının, sol gözün görme keskinliğinin az olmasının, preoperatif yakın ve uzak kaymaların yüksek olmasının, NPC'nin yüksek olmasının, sağ ve sol gözdeki lens kalınlığının yüksek olmasının nüks gelişimi açısından anlamlı olduğu gösterilmiştir. Çalışmada cinsiyet, aile öyküsü, prematürite öyküsü, ek hastalık varlığı, ek oküler hastalık varlığı, ambliyopi varlığı, glob hareketleri, konverjans yetmezliği, fundus patolojisi varlığı, diplopi varlığı, stereopsis düzeyi, zorlu düksiyon testi pozitifliği, sağ ve sol SE miktarı, anizometropi, sağ gözün görme keskinliği, AK/A miktarı, sağ ve sol aks uzunluğu, sağ ve sol ön kamara derinliği gibi faktörlerin nüks gelişimi üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı gösterilmiştir. Ambliyopi yüzdesi nüks grubunda daha fazla olmasına rağmen, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak şaşılık cerrahisinde başarıya etki eden birçok faktörün olduğu, bu nedenle klasikleşmiş standart cerrahi müdahalelerin yanında alternatif yöntemlerin geliştirilmesi gerektiği; ayrıca erken tanı, dikkatli preoperatif değerlendirme ile zamanında cerrahi müdahalenin başarı oranını arttırabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
HBV ve HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalarda HBV nüksü
HBV ve HDV Nedeniyle Karaciğer Nakli Yapılan Hastalarda HBV Nüksü Amaç: İnönü Üniversitesi karaciğer nakli enstitüsünde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalardaki HBV ve HDV nüksünü araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: İnönü Üniversitesi, Karaciğer Nakli Enstitüsü?nde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV nedeniyle ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli olmuş ve halen yaşamakta olan 312 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hepatoselüler kanserli olanlar (n=40), Alkolik sirozlu (n=2), Hepatit C?li (n=1), düzenli kontrole gelmeyen hastalar (n=14) dışlandığında, kalan 255 hasta çalışmaya dahil edildi. HBV nedeniyle KN yapılan 127 hasta grup 1, HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan 128 hasta grup 2 olarak ayrıldı. Nakil öncesi viral serolojisinde HDV Ab pozitifliği HBV+HDV olarak belirlendi. Sonuç : Çalışmaya dahil edilen 255 hastanın 127?si HBV (Grup 1); 128?si HDV(Grup 2) nedeniyle nakil yapılan hastalardı. Hastaların ortlama yaşı 47.31±10.97 yıl idi. Grup 1 için 47.67 ±11.63, Grup 2 için 46.96±10.34 idi. Ortalama takip süreleri 30.25±22.76 aydı. Grup 1 için 30.25 ±24.27, Grup 2 için 30.26 ± 21.26 aydı. Çalışmaya alınan 255 hastanın 13?ünde HBs Ag pozitif saptandı (%5,1). Grup 1?de 9 hastada HBs Ag pozitif (%7,1); Grup 2?de 4 hastada pozitif saptandı (%3,1). İki gurup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.150). Tartışma : Nakil sonrası HBV nüksü halen karaciğer nakli hastalarının büyük bir problemidir. Merkezimizde uygulamakta olduğumuz proflaksi protokolü sonucunda HBV nüksü oranımız literatüre kıyaslandığında daha düşüktür. HDV koenfeksiyon varlığında, HBV nüksü istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, nakil sonrası HBV nüksü daha az oranda görülmektedir. Ayrıca Nakil sonrası hiçbir hastamızda HDV nüksüne rastlanmadı.
Meme kanseri hastalarında nüks korkusunun sağlık okuryazarlığı ile ilişkisi
Amaç: Nüks korkusu kanser hastalarında sık görülmektedir ve yüksek düzeydeki nüks korkusu, kanser hastalarında psikiyatrik problemlere yol açabilmektedir. Bu çalışma, kanser hastaları arasında sağlık okuryazarlığı düşük olanların nüks korkusuyla daha fazla ilişkilendirildiği hipotezini incelemekte olup nüks korkusunu azaltmak ve sağlık okuryazarlığını artırmak için öneriler ve müdahaleler sunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, 01.03.2023 ile 31.05.2023 tarihleri arasında, Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran meme kanseri tanısı alıp tedavilerini tamamlayan 50 kadın hastayla yüz yüze görüşme yapıldı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Kanserden Sağ Kalanlarda Erişkin Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Nüks Endişesi Alt Boyutu ve Türkiye Sağlık Okuryazarlığı-32 ölçeği uygulandı. Bulgular: Yapılan araştırma sonucunda nüks korkusu ile sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Tek veya çift memede kanser tanısı alan hastalar içinde, çift memede kanser tanısı alanlarda nüks korkusu anlamlı olarak daha yüksek seviyede bulundu (p<0,05). İncelenen diğer sosyodemografik ve hastalık özellikleri ile nüks korkusu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan meme kanseri hastalarında, nüks korkusu ve sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu çalışmanın hipotezi, sağlık okuryazarlığı arttıkça nüks korkusunun azalacağıydı. Ancak sağlık okuryazarlığı yüksek olan bazı hastalar, riskleri daha iyi görüp daha yüksek nüks korkusu yaşıyor olabilir. Bu durum analizleri etkilemiş ve nüks korkusu ile sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmasını engellemiş olabilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Nüks korkusu, Sağlık okuryazarlığı
Kistik fibrozis dışı bronşektazi tanılı hastalarda malnütrisyonun alevlenme üzerine etkisi
Kistik fibrozis dışı bronşektaziler (KFDB); kronik öksürük, balgam ve bronşial enfeksiyon semptomlarının eşlik ettiği kalıcı anormal bronşial genişlemelerdir. Malnütrisyon, KFDB'de yetersiz besin alımı, inflamasyona ikincil artmış protein/enerji ihtiyacına bağlı gelişebilir ve alevlenme sıklığını arttırabilir. Çalışmamızın amacı KFDB hastalarında malnütrisyonun alevlenmeler üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Araştırmamıza 01.01.2020-31.08.2021 tarihleri arasında BUÜ Göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ICD-10 kodu J47 olan stabil dönemdeki 86 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, semptomları, SFT parametreleri, VKI, Charlson ve BACI komorbidite indeksleri, BSI, HADS, yorgunluk ağırlık skorları, bioimpedans analiz ve antropometrik ölçümleri, Toraks BT L1 kesiti iskelet kas alanı tespit edildi. NRS-2002 skoru, yıllık alevlenme sayıları arasındaki korelasyonlar ve hastane yatışları değerlendirildi. Çalışmamızda olgular NRS-2002≥3 olma durumlarına göre değerlendirildiğinde VKI, BSI, lenfosit ve hemoglobinde değerlerinde, FFMI, üst kol çevresi, baldır çevresi, SMI değerlerinde azalma ve CRP, hastaneye son 1 yıl içinde yatış değerlerinde artış ile istatistiksel anlamlılık izlendi. Alevlenme sıklığı ≥3 olan olguların FEV1 ve FVC, hemoglobin değeri, paraspinal kas alanında azalma; platelet sayısı, balgam semptomu varlığı, hastane anksiyete skoru, BSI değerinde ise artma ile istatistiksel anlamlılık izlendi. Hastaların alevlenme durumlarının ≥2 olduğu durumda FEV1, FVC'de ve dominant el kavrama testinde (DEKT) azalma; öksürük, balgam varlığında ve BSI değerinde artış ile istatistiksel anlamlılık izlenmiştir. Lojistik regresyon analizinde BSI skorundaki her bir birim artışın son bir yıl içerisinde 2 ve üzeri alevlenme geçirme riskini 1.04 kat; 3 ve üzeri alevlenme geçirme riskini 1,05 kat arttırdığı saptandı. DEKT'deki her bir birimlik artışın son 1 yıl içerisinde 2 ve üzeri alevlenme geçirme riskini %2 azalttığını; erkek cinsiyet varlığının malnütrisyon riskini %19 oranında düşürdüğü, FFMI deki 1 birim artışın malnütrisyon riskini %6 oranında azalttığını, CRP'deki bir birim artışın ise malnütrisyon riskini 1,01 kat arttırdığı saptandı. Çalışmamızın sonuçları ışığında KFDB yönetiminde günlük pratikte sıkça kullanabildiğimiz basit ve tekrarlanabilir tetkiklerin alevlenme ve malnütrisyon riskini öngörmede yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: alevlenme, malnütrisyon, bronşektazi
Mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlarda mast hücre yoğunluğunun grade, invazyon derinliği ve rekürrens ile ilişkisi
Bu retrospektif çalışmada; mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlardaki mast hücre sayısının, bazı prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Bu parametreleri, grade (tümör derecesi), invazyon derinliği (evre) ve rekürrens olarak belirledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda, papiller ürotelyal karsinom tanısı alan 203 olgu, çalışmaya dahil edildi. Bu olgular, düşük ve yüksek dereceli, pTa, pT1, pT2, pT3 ve rekürrens var/yok olarak yedi alt gruba ayrıldı. Hastaların parafin bloklarına, histokimyasal boya olan "toluidine blue" uygulandı. Her vaka için elli büyük büyütme alanı sayılarak mast hücre sayıları hesaplandı. Mast hücre sayılarının, yaş, cinsiyet, grade, invazyon derinliği ve rekürrens varlığı/yokluğu ile ilişkilerine bakıldı. Mast hücre sayıları, yüksek dereceli noninvaziv tanılı grupta düşük dereceli noninvaziv gruba göre daha yüksekti ve istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlıydı (p<0,01). Yüksek dereceli pTa, pT1, pT2 ve pT3 tanılı gruplar arasında evre arttıkça artan mast hücre sayıları izlendi ve aralarında istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). Düşük dereceli noninvaziv hastalar, rekürrens olan ve olmayan olarak ayrıldı. Rekürrens olan grupta mast hücre sayıları, rekürrens olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05). Mast hücrelerinin, tümörün invazivleşmesini sağlayan mediatörler salgıladığı ve anjiyogenezise sebep olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Papiller ürotelyal karsinom tanılı hastalarda, rutinde bakılacak olan mast hücre sayıları ile tümörün davranışı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Ayrıca mast hücrelerini ve işlevlerini hedef alacak c-kit inhibitörü ilaçlar da, mesane kanserinde uygulanan kemoterapötik ajanlarla kullanılarak sağkalım oranları artırılabilir.
Hidradenitis süpürativa hastalarının serum IL-32 ve IL-36 seviyelerinin ölçülmesi
Giriş ve Amaç: Hidradenitis süpürativa hastalığı kronik, inflamatuar hücre cevabı ve sitokin aktivasyonu ile karakterize, rekürren bir deri hastalığıdır. Patogenezi henüz iyi anlaşılmamıştır. Çoğu çalışmada interlökin ve sitokinlerin potansiyel rolü üzerinde durulmuştur. Bu çalışma ile amacımız hidradenitis süpürativa hastalarının özellikle daha önce az çalışılan serum IL-32 ve IL-36 seviylerinin ölçülüp normal populasyonla karşılaştırıp hastalık patogenezinde rolünü ortaya koymak, bilimsel çalışmalara katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran ve hidradenitis süpürativa hastalığına sahip, daha önce biyolojik ajan kullanmayan, 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, emzirmeyen 30 hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran herhangi bir kronik hastalığı olmayan, gebe olmayan, emzirmeyen 18-65 yaş arası 20 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Hasta ve gönüllülerden alınan 10 mililitrelik kandan serum ayrıştırdıktan sonra ELISA yöntemi ile IL-32 ve IL-36 seviyeleri ölçülüp karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubunda (I. grup) IL-36 ortalaması 150,42 ± 46,68 iken kontrol grubunda (II. grup) 81,38 ± 57,85 olarak saptanmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında IL-36 seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). IL-32 seviyeleri ise I. grupta ortalama 11,37 ± 9,38 saptanırken II. grupta 5,8 ± 2,91 olarak saptanmıştır. I. grupla II. grup arasında IL-32 seviyeleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,004). Sonuç: Sonuç olarak ELISA yöntemiyle ölçülen serum IL-32 ve IL-36 seviyeleri hidradenitis süpürativa hastalarında normal populasyona göre daha yüksek bulundu. Anahtar Kelimeler: Hidradenitis Süpürativa, IL-32, IL-36
Tekrarlama riski yüksek üriner sistem taş hastalığı olan hastalarda risk faktörlerine göre uygulanan spesifik ve nonspesifik medikal tedavilerin nüks oranlarına etkisi
Rekürrens açısından yüksek riskli taş hastalarına var olan metabolik risk faktörüne göre spesifik medikal tedavi önerilerek, risk faktörü olmayan taş hastalarına ise yaşam tarzı değişikliklerine ek olarak nonspesifik medikal tedavi önerilerek hastalar takip edildi ve hastaların nüks açısından değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18 yaş üzeri rekürrens açısından yüksek riskli 64 üriner sistem taş hastası dahil edildi. Bu hastaların kontrastsız bilgisayarlı tomografi ile var olan taşları tespit edildikten sonra hastalara uygun yöntem ile taşsızlık sağlandı. Postoperatif dönemde hastalara çekilen düz karın grafi ve üriner ultrasonografi ile taşsızlık sağlandığı doğrulandı. Ardından hastalara detaylı metabolik değerlendirme yapıldı. Elde edilen taş fragmanları X ışını difraksiyon yöntemi ile analiz edildi. Ardından hastalar taş çeşitlerine ve metabolik risk faktörü taşıyıp taşımamalarına göre gruplandırıldı. Metabolik risk faktörü taşıyanlara spesifik medikal tedavi, taşımayanlara ise nonspesifik tedavi uygulandı ve nüks açısından değerlendirildi. Hastalarda yapılan taş analizine göre en sık saptanan taş çeşidi %68,8 oranda kalsiyum oksalat taşı idi. Hastaların %65,6'sında metabolik risk faktörü varlığı tespit edildi. Hastalarda izlenen en sık metabolik risk faktörü ise %53,1 oranında hipositratüri idi. Hastaların ortalama 2 yıllık takipleri süresince nüks oranı %15,6 olarak bulundu. Spesifik medikal tedavi uygulanan ve nonspesifik tedavi ile takip edilen hastalar arasında 2 yıllık takip süresince rekürrens açısından benzer oranlar bulundu. Üriner sistem taş hastalığında rekürrensi önlemek açısından yaşam tarzı değişiklikleri ve medikal tedavi önemli bir yer tutmaktadır. Literatürde spesifik medikal tedavinin gerekliliğini savunan ve karşı çıkan çalışmalar bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda spesifik medikal tedavi uygulanan rekürrens açısından yüksek riskli hastalarda nüks oranlarının azaldığını ve rekürrens açısından düşük riskli hastalardakine benzer seviyelere gerilediği sonucuna ulaştık.
Bir senelik retansiyon periyodu sonunda farklı retansiyon protokollerinin oklüzal kontak alanları üzerine etkisi
Ortodontik tedavi hedefleri, aktif tedavi sonunda ideal diş sıralanması, estetik, fonksiyonel oklüzyon ve stabilite elde etmek olarak ifade edilebilir. Ortodonti alanındaki en önemli zorluklardan biri aktif tedavinin sonunda elde edilen oklüzal stabiliteyi korumaktır. Ortodontik tedaviden sonra yeni oklüzal ilişkileri korumak için retansiyon fazına geçilir ve bu amaçla kullanılan pekiştirme apareylerinin genellikle dişlerin sıralanmasını ve ark boyutlarını korurken, aynı zamanda tedavi sonrası posterior dişlerin vertikal yönlü hareketi ile oklüzyonun yerleşmesine izin vermesi beklenir. Çalışmamızda, tedavi sonrası var olan oklüzal temas alanlarını değerlendirmek ve aktif kuvvetler kesildikten sonra meydana gelen değişiklikleri kaydetmek amacıyla 3 farklı retansiyon apareyinin bir senelik retansiyon periyodu sonunda oklüzal kontak alanları üzerine olan etkileri ve OGS skor değişimi incelenmiştir. Bu retrospektif çalışma kapsamında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda diş çekimsiz sabit ortodontik tedavi görmüş 90 bireyin tedavi sonrası ve pekiştirme dönemi sonrası kayıtları karşılaştırılmıştır. Dahil edilecek olguların seçiminde, Amerikan Ortodonti Kurulu (ABO) tarafından tanımlanan Objektif Derecelendirme Sistemi (OGS) kriterlerine göre kabul edilebilir bitim şartı aranmıştır. Bireyler, kullandıkları pekiştirme apareyi türüne göre her grupta 30 olgu olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır: Essix grubu (1.grup), Hawley grubu (2.grup) ve sabit pekiştirme apareyi grubu (3.grup). Tüm bireylerde tedavi sonrası alt ve üst çenede kanin-kanin arası sabit pekiştirme apareyi bulunmaktadır ve buna ek olarak 1.grupta üst çenede Essix, 2.grupta üst çenede Hawley plağı, ilk 6 ay tam zamanlı, sonraki 6 ay ise yarı zamanlı (12 saat) olarak kullandırılmıştır. Tedavi sonrası (T1) ve bir senelik retansiyon periyodu sonunda (T2) alınan dental modeller, üç boyutlu lazer tarayıcı (3Shape R900) ile taranarak dijital modele dönüştürülmüştür ve oklüzal temas alanları, görüntü analiz yazılımı (ImageJ) kullanarak, mm2 birimi ile ölçülmüştür. Pekiştirme dönemi sonunda dental modeller üzerinde tekrar OGS ölçümleri yapılarak, kontak alanı değişimi ile OGS skorları arasında korelasyon varlığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizler sonucunda tüm pekiştirme apareyi tiplerinde, retansiyon dönemi boyunca önemli değişiklikler olduğu gözlenmiştir. Essix grubunda kesici dişler hariç tüm dişler için kontak alanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma (p<0,05), Hawley ve sabit pekiştirme apareyi gruplarında anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0,05). Sabit pekiştirme apareyi ile pekiştirme yapılan grupta kaydedilen oklüzal kontak alanı artışı, Hawley grubuna göre daha fazla bulunmuştur ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Bununla birlikte retansiyon periyodu sonunda Hawley ve sabit pekiştirme apareyi gruplarında OGS skorlarında azalma görülürken Essix grubunda artış kaydedilmiştir. Bir senelik takip sonunda oklüzal kontak alanı değişimi ile OGS skoru arasında bir korelasyon tespit edilememiştir. Sonuç olarak Hawley ve sabit pekiştirme apareyleri, Essix apareyine kıyasla pekiştirme döneminde oklüzal yerleşmeye izin verirken, 1 senelik takip döneminde OGS skorlarında artışa neden olmadıkları için stabilite açısından da daha yeterli kabul edilebilirler.
Uyluk yumuşak doku sarkomlarında cerrahi sınırın lokal nüks ve sağkalıma etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı hem en sık görülen yer olması hem de homojen bir grup üzerinden değerlendirebilmek adına uyluk yerleşimli yumuşak doku sarkomlarında ne kadar cerrahi sınırın yeterli olduğunu öğrenmektir. Gereç ve yöntem:Tanımlayıcı ve retrospektif çalışma niteliğindedir. Çalışma, 2007 ile 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniğine başvuran ve yapılan tetkikleri sonucunda uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomu tanısı koyulmuş ve opere edilmiş hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Belirtilen tarihler arasında 75 hastaya ulaşıldı. Çalışmanın dışlama kriterleri sonrasında 55 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ve cinsiyeti kaydedildi. Hastaların cerrahi öncesinde hesaplanan "Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA)" skoru analizlere dahil edildi. Tümörün tarafı ve hesaplanan tümör volümü kaydedildi. "Amerikan Kanser Komitesi (AJCC) evrelemesine göre tümörün evresi belirlendi. Hastaların patoloji raporlarında belirtilen tümör histolojileri değerlendirildi. Bunlara ek olarak hastalarda uygulanan cerrahinin tipi, cerrahi süresi, hastaların takip süresi, perioperatif dönemde aldıkları kemoterapi ve radyoterapi tedavileri, cerrahi sonrası nüks, metastaz ve mortalite gibi prognostik belirteçler çalışmada değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamızda uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomlarında cerrahi sınırı negatif olduğunda, cerrahi sınırı 1 mm ve altı olanlar ile, 1 mm üzeri olanlar arasında nüks, metastaz ve mortalite açısından anlamlı farklılık olmadığı izlendi. Bulgularımız uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomlarında negatif cerrahi sınır varlığında cerrahi marjinlerin prognostik etkisinin azaldığına ve negatif cerrahi sınır varlığında rezeksiyon sınırının klinik açıdan daha az önemli olduğuna işaret etmekteydi. Uyluk bölgesi yumuşak doku sarkomlarında negatif cerrahi sınır varlığında dahi nüks (%14,5), metastaz (%38,2) ve mortalite oranları (%36,4) yüksektir. Özellikle yüksek evre yumuşak doku sarkomlarında ve yaşlı hastalarda prognoz daha kötüdür.
Akut pankreatitte kolesistektominin pankreatit atakları üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit tüm dünyada giderek artan sıklıkta görülmekte ve mortalite riski nedeniyle tedavisi ve tekrar atak gelişmesinin önlenmesi önem arz etmektedir. Güncel kılavuzlar rekürensi önlemek için akut biliyer pankreatitli (ABP) hastalarda kolesistektomi (KS) önermektedir. İdiyopatik akut pankreatitli (İAP) hastaların ise önemli bir kısmının okkult biliyer hastalıktan kaynaklandığı ve KS'nin yararlı olabileceği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada pankreatit rekürrensini önlemede KS'nin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğinde Akut Pankreatit tanısı ile takip ve tedavi edilen 18 yaş üstü hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve biliyer ve idiyopatik hastalar analize dahil edilmiştir. Hastalar biliyer ve idiyopatik gruplara ayrılarak, KS geçirme öyküsüne göre atak sıklıkları değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve ERCP yapılma durumları sorgulanarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 500 hasta dahil edildi (300 hasta ABP, 200 hasta idiyopatik). Hastalar 3 farklı gruba ayrıldı; ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenler, ilk atakta safra kesesi in situ olup sonrasında KS geçirenler ve ilk atakta safra kesesi in situ olup KS geçirmeyenler. ABP grubunda, ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenlerde atak sıklığının diğer iki gruptan daha yüksek olduğu görüldü (p = 0.018). İdiyopatik grupta ise gruplar arasında atak sıklığı açısından anlamlı fark görülmedi (p = 0.999). İlk atak sırasında safra kesesi in situ olan hastalar KS öyküsüne göre karşılaştırıldığında KS olanlar ve olmayanlar arasında hem biliyer hem de idiyopatik grupta atak sıklığında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0.05). Hastalar KS öykülerine ilaveten ERCP yapılma durumlarına göre de farklı gruplarda karşılaştırılmıştır. ABPli grupta ERCP yapılması ilk pankreatit atağı sonrasında KS yapılan grupta atak sayısını azaltırken (p = 0.008), diğer iki grupta anlamlı bulunmadı. İAP'li hastalarda ise ERCP yapılması grupların hiçbirinde atak sayısını azaltmadığı görüldü. Sonuç: Biliyer akut pankreatitde ilk pankreatit atağını KS sonrası geçiren hastalarda atak rekürrensi yüksek iken, safra kesesi in situ olanlarda atak sonrası KS'nin tek başına yararlı olmadığı, ERCP ile birlikte riski azalttığı bulundu. İAP'li hastalarda ise KS ve ERCP'nin atak rekürrensini azaltmada etkili olmadığı bulundu. Anahtar kelimeler: Akut biliyer pankreatit, idiyopatik akut pankreatit, kolesistektomi, endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi, rekürrens
Antiepileptik tedavisi kesilmiş remisyondaki epilepsi hastalarında rekurrens epilepsi oranı ve bu hastaların epidemiyolojik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Dünyada epilepsinin farklı tiplerine sahip 10 milyondan fazla çocuk mevcuttur. Antiepileptik ilaçlar (AEİ) uzun süre kullanıldıklarında özellikle çocuklarda birçok yan etkiye yol açmaktadır. Bu nedenle rekurrens riskine rağmen, epileptik hastalarda belirli bir nöbetsiz süre sonrası genellikle AEİ kesimi gündeme gelmektedir. Çocuklarda AEİ tedavisi kesimi sonrası rekurrens riski %30-40 oranındadır. Güvenli bir şekilde tedavi kesimi için gerekli kriterlerde hala ortak bir kanıya varılamamıştır. Bu çalışma epileptik çocuklarda AEİ kesimi sonrası rekurrens riskini belirlemek ve nöbet rekurrensi ile ilişkili risk faktörlerini değerlendirmek amacı ile retrospektif olarak yapılmıştır. Materyal ve Metodlar: Ocak 2015 – Aralık 2020 tarih aralığında Çocuk Nöroloji Merkezimize başvurmuş, 1-18 yaş arası, AEİ tedavisi altında en az 2 yıl nöbetsiz takip edildikten sonra tedavisi kesilmiş olan 292 epileptik hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar rekurrens için tanımlanmış risk faktörlerine göre gruplandırıldı ve bu risk faktörlerinin nöbet rekurrensi ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Takip süresi boyunca 56 hastada (%19,1) nöbet rekurrensi gözlendi. Bunların %44,6'sında ilaç kesiminden sonraki ilk 6 ayda, %55,4'ünde ise 6. aydan sonra nöbet rekurrensi görüldü. Nöbetsiz sağ kalım oranları 1. Yılın sonunda %85, 2. Yılda %83, 4. Yılın sonunda ise %80 olarak saptandı. Ortalama nöbet başlangıç yaşı 7,1 3,48 yıldı. Rekurrens riskini ve prediktif faktörlerle ilişkisini belirlemek için ilişkili parametreler tek değişkenli ve çok değişkenli istatiksel analiz ile değerlendirildi. Sadece nöbet başlangıç yaşının 6 yaşın üzerinde olmasının rekurrens riskini istatiksel olarak anlamlı bir şekilde artırdığı görüldü. Sonuç: AEİ tedavi kesimine karar vermeden önce her hasta bireysel olarak değerlendirilmelidir. Bizim çalışmamız nöbet başlangıcı 6 yaşın üstünde olan hastaların, yüksek oranda rekurrens riski nedeni ile AEİ kesimi sonrası daha dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Antiepileptik ilaç, epileptik çocuk, rekurrens risk faktörleri, ilaç kesimi
40 yaş altı meme kanserli olgularda görüntüleme bulgularının patolojik parametreler ve klinik seyirle ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Genç kadın hastalarda meme kanserinin radyolojik ve histopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi, radyolojik ve histopatolojik özellikler arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu özelliklerin klinik seyir üzerindeki etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 40 yaş altı 149 meme kanserli hasta ile tek merkezli ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Hastalara ait MRG görüntüleri, patoloji raporları ve takip bilgileri hastanemizin sisteminden elde olunmuş, takipleri hastanemizde yapılmayan hastalara telefon yoluyla ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, ödem ile kanserin moleküler alt tipi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p:0,038). Ödem, aksiller lenf nodu tutulumu açısından bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir (p: 0,011). Genel sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde; yaş, ödem varlığı, kitlenin boyutu ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur (sırasıyla p: 0,046, p:0,045, p:0,007, p:0,043). Hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde ise; ödem varlığı ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p:0,003 ve p<0,001). Sonuç: Meme MRG' de ödem, Luminal A kanserlerde diğer moleküler alt tiplere göre daha nadir görülmektedir. Genel ve hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde, meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda sağkalım oranları daha kötü bulunmuştur. Ayrıca yaş, tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu genel sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ödem; tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu gibi geleneksel prognostik faktörlerle birlikte hastalık seyrini öngörmede kullanılabilir. Meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda hastalığın daha kötü seyredebileceğinin akılda bulundurulması ve gerekirse tedavi protokolünün buna uygun olarak modifiye edilmesi sağkalım oranlarında iyileşme sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meme, MRG, genç yaş, sağkalım, nüks, ödem, aksiller lenf nodu.
Larenks kanserlerinde lazer cerrahisi sonrası nüksü kolaylaştıran faktörlerin incelenmesi
Amaç: Larenks kanserleri üst solunum ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Larenks kanserlerinin tedavisi; son 30-40 yıl içinde konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramıştır. Bu çalışmada larenks kanseri nedeniyle lazer cerrahisi uygulanan sonrasında rekürrensi arttırabileceği düşünülen faktörlerin incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2000 ve 2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında larenks kanseri tanısıyla transoral mikroendoskopik lazer cerrahisi uygulanan ve takiplerinde lokal nüks gelişen 20 hasta ve 20 nüks gelişmeyen hasta olacak şekilde toplam 40 hasta incelendi. Bu iki gruptaki hastalar tümörün alt bölgelere yayılımı (ön kommisür tutulumu, ventrikül içine uzanım, subglottik bölgeye uzanım) ve immunohistokimyasal yöntemle p53, Ki 67 ve c erb B2 ekspiresyonu yönünden karşılaştırıldı ve bu faktörlerin rekürrens gelişimi üzerine etkileri incelendi.Bulgular: Hastaların lokal rekürrens gelişme süreleri 1 ay ile 5 yıl arasında değişmekte olup ortalama rekürrens gelişme süresi 12.95 ay olarak bulundu. Rekürrens grubunda ön kommisür tutulumu olan 11 hasta mevcuttu, rekürrens göstermeyen hasta grubunda ise ön kommisür tutulumu olan 6 hasta mevcuttu. Rekürrens grubunda ventrikül tutulumu olan 12 hasta mevcut olup, rekürrens göstermeyen hasta grubunda ventrikül tutulumu olan 5 hasta mevcuttu. Rekürrens grubunda subglottik uzanımı olan 2 hasta mevcuttu. Rekürrens göstermeyen hasta grubunda 3 hastada subglottik uzanım bulunmaktaydı. Rekürrens grubunda bu üç bölgenin de tutulmadığı 2 hasta olup, bu sayı rekürrens göstermeyen hasta grubunda 12'idi. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ventrikül tutulumu rekürrens grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu(p=0.025).İmmunohistokimyasal değerlendirmeye göre rekürrens grubunda p 53 pozitifliği 9/20 (%45), Ki-67 pozitifliği 16/20(%80), c-erbB-2 pozitifliği 3/20(%15) olarak bulundu. Rekürrens göstermeyen grubuta ise p 53 pozitifliği 14/20(%70), Ki-67 pozitifliği 17/20(%85) ve c-erbB-2 pozitifliği 8/20(%40) olarak hesaplandı. Gruplar; bu üç antikor over- ekspiresyonu açısından karşılaştırıldığında kontrol grubunda daha yüksek değerler saptandı. Ancak bu üç değerde istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. P53 , Ki-67 ve c-erbB-2 için p değerleri sırasıyla 0.11, 0.677, 0.077. Sonuç olarak her üç immunohistokimyasal parametre rekürrens grubunda daha yüksek olarak saptanmadı ve hiçbiri iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ortaya koymadı.Sonuç: Lazer cerrahisi sırasında lezyonun tam olarak ekspozisyonu ve bunun sayesinde yapılacak rezeksiyonun kalitesi lokal rekürrens ile oldukça ilişkilidir. Larenks kanserlerinde immünohistokimyasal yöntemle p53, Ki-67 ve c-erbB2 over-ekspiresyonu prognozun tahmininde güvenilir bir yöntem olarak saptanmadı.
Prognostic factors determining recurrence ın the early stage endometrium cancer
Amaç: Endometrial karsinom, endüstriyel ülkelerde görülen en sık jinekolojik malignitedir. Endometrial karsinomlu vakaların büyük çoğunluğu iyi prognozlu ve ekstrauterin yayılımı olmayan erken evre hastalardır. Bu çalışmanın amacı erken evre endometrium kanserlerinde rekürrens paternlerini ve rekürrens olan populasyondaki klinik açıdan önemli prognostik faktörleri tanımlamaktır.Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2000-2011 yılları arasında erken evre endometrium kanseri nedeniyle primer cerrahi uygulanan 223 vaka retrospektif olarak değerlendirildi (FIGO 1988-evre 1A ve 1B, FIGO 2009-evre 1A). Hastalar ortalama 36±2 aylık takip süresine alındı. Bu süre içerisinde rekürrens gelişmeyen hastalar grup 1 (n=200), rekürrens gelişen hastalar grup 2 (n=23) olarak sınıflandırıldı. Rekürrens yerleri izole vajen, pelvik ve ekstrapelvik tutulum olarak tanımlandı. Rekürrens gelişiminin öngörüsünde önemli olan yaş, parite, histolojik grade, histopatolojik tip, alt uterin segment tutulumu, lenfovasküler alan invazyonu, myometrial invazyon derinliği, myometrial kalınlık, myometrial invazyon yüzdesi, tumor free-distance ve tümör boyutu her iki grup arasında karşılaştırmalı olarak analiz edildi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanıldı. Gruplar arasında sürekli ölçümlerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanıldı. Risk ölçütü olarak Odds Ratio hesaplandı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p değeri < 0,05 olarak alındı.Bulgular: Birinci grupta 200 hasta, ikinci grupta ise 23 hasta yer almaktadır. Grup 1'de yaş ortalaması 56,4 iken, ikinci grupta 63,8 olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1' in ortalama parite değeri 3,7 iken, grup 2'de 1,9 olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'deki hastalarda grade 1 histoloji oranı % 63,5 iken, grup 2'deki hastalarda grade 1 histoloji bulunmadı. Grade 3 histolojiye sahip vakaların hepsi grup 2 içerisinde saptandı (p=0,0001). Grup 1'de en sık görülen histolojik tip % 96 ile endometrioid adenokarsinom iken, grup 2'de % 58,3 ile endometrioid adenokarsinom, skuamöz diferansiasyon gösteren varyant olarak bulundu (p= 0,0001, OR 9,3, % 95 GA 3,77-23,28). Grup 1'de alt uterin segment tutulumu oranı % 10 iken, grup 2'de % 86,9 olarak bulundu (p=0,0001, OR 45,0, % 95 GA 13,9-144,8). Grup 1'de lenfovasküler alan invazyonu oranı % 16,5 iken, grup 2'de % 86,9 olarak bulundu (p=0,0001, OR 25,3, % 95 GA 8,1-78,8). Grup 1'de 2 cm üzeri tümör boyutu oranı % 13,5 iken, grup 2'de % 56,6 olarak bulundu (p=0,0001, OR 6,4, % 95 GA 2,6-15,7). Grup 1'de ortalama myometrial invazyon derinliği 4,2 mm iken, grup 2'de ortalama 5,1 mm olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'de ortalama myometrial kalınlık 20,3 mm iken, grup 2'de 14,5 mm olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'de myometrial invazyon yüzdesi 20,9 iken, grup 2'de 35,8 olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'de tumor free-distance ortalaması 16,1 mm iken, grup 2'de 9,4 mm olarak bulundu (p=0,0001). Grup 2'de % 62,5 oranla en sık izole vajinal rekürrensler olduğu saptandı (p=0,0001).Sonuç: Erken evre endometrium kanserinde klinikopatolojik prognostik faktörler olan yaş, parite, histolojik grade, histopatolojik tip, alt uterin segment tutulumu, lenfovasküler alan invazyonu, tümör boyutu, tumor free-distance, myometrial invazyon derinliği, myometrial kalınlık ve myometrial invazyon yüzdesi ile rekürrens gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.Anahtar Kelimeler: Erken evre endometrium kanseri, prognostik faktörler, rekürrens
Pediyatrik üriner sistem taş hastalığında metabolik risk faktörleri ve metaflaksinin uzun dönem sonuçları
Amaç: Bu çalışmada pediyatrik yaş grubunda üriner sistem taş hastalığının metabolik risk faktörlerini tanımlamak ve bu faktörlere göre düzenlenen metabolik proflaksi tedavisinin uzun dönem taş rekürrens oranlarına etkisini araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem ve gereçler: Ocak 2008 ile Haziran 2011 tarihleri arasında böbrek taşı nedeniyle başvuran ve PCNL yöntemiyle taşlarından tamamen arındırılan 16 yaş ve altı 129 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi ve sonuçlar istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Ortalama yaşları 7.8±4.7 (1-16) yıl olan 129 hastanın 68'i erkek (%53), 61'i kızdı (%47). Metabolik analizleri yapılan hastaların %89.2 `sinde bir veya daha fazla metabolik risk faktörü saptandı. En sık karşılaşılan metabolik anomali hipositratüri olarak tespit edildi. Hipositratüri ve sistinürisi olan 75 (%58) hastaya potasyum sitrat ve scholl solusyonundan oluşan medikal proflaksi uygulandı. Ortalama 26.5±9.4 ay (12-46) takip sonunda proflaksi verilen çocuklarda taş nüksü %4 oranında görülürken, tedavi verilmeyenlerin %41'inde taş nüksü görüldü (p<0.001). Yapılan taş analizinde en sık Ca okzalat taşı (%89) ve sistin (%9) taşı (%2) saptandı.Sonuçlar: Pediyatrik üriner sistem taş hastalığının yönetiminde metabolik tarama ve medikal proflaksi ile hastaların taş nüksünün önlenebileceği bulundu. Bir kez taş hastalığı geçiren veya nefrokalsinozisi olan her çocuk hasta klinik ve laboratuar açıdan ayrıntılı olarak değerlendirilmeli ve olası risk faktörleri belirlenmelidir. Tekrar taş oluşumunun önlenmesi içinde gerekli önerilerde (diyet alışkanlıkları, sıvı alımı, e.g.) bulunulmalı ve uygun profilaktik tedavi verilmelidir.
Adenoidektomi/adenotonsillektomi olan çocuklarda bilişsel,davranışsal,ruhsal sorunlar
Amaç: Adenotonsillektomi en sık görülen pediatrik cerrahi girişimler arasında bulunmaktadır. Sıklıkla rekürren enfeksiyonlar ve obstruktif nedenlerle yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı uykuyu bozan solunum sorunları ve rekürren adenotonsil enfeksiyonu nedeniyle adenoidektomi ya da adenotonsillektomi planlanan çocukların sahip oldukları patoloji ile ruhsal, bilişsel, davranışsal sorunlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Bu nedenle adenoidektomi veya adenotonsillektomi uygulanan 3-5 yaş arasındaki 36 çocuk ile eşleştirilmiş 36 sağlıklı çocuğun sosyodemografik bilgileri, Ankara Gelişim Tarama Envanteri'ne göre gelişim ve becerileri ile ailelerin doldurduğu Erken Çocukluk Envanteri-4'e göre davranışsal, duygusal ve bilişsel belirtileri karşılaştırılmıştır.Bulgular: Adenoidektomi/adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda kontrollere göre dil bilişsel ve ince motor alanlarında gerilik olduğu, ruhsal ve davranışsal belirtilerin daha fazla olduğu, literatür bilgilerinin aksine rekürren enfeksiyon grubunda bu geriliklerin ve ruhsal belirtilerin daha belirgin olduğu, rekürren enfeksiyonların da en az uykuda solunum bozukluğu kadar bilişsel, ruhsal ve davranışsal sorunlara neden olduğu düşünülmüştür.Sonuç: Rekürren enfeksiyon ve uykuda solunum bozukluğu nedeniyle adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda geç kalınmadan tedavinin gerçekleştirilmesinin ileride daha karmaşık hale gelebilecek, bir kısmı geriye dönüşsüz nörobilişsel ve davranışsal sorunları engelleyebileceği, morbiditeyi azaltacağı, yaşam kalitesini artıracağı ve bunların gösterilebilmesi için takip çalışmalarına ihtiyaç olduğu düşünülmüştür.
Akut KOAH alevlenmesi ile acil servise başvuran hastalarda serum copeptin ve galectin 3 düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Acil servislerde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) akut alevlenmelerinin tanı, ayırıcı tanısı ve şiddetini anlamada kullanılabilecek biyokimyasal parametrelerin azlığı önemli klinik sorunlardan biridir. Bu çalışma ile KOAH akut alevlenme ile acil servislere başvuran hastalarda hastalığın tanısı ve şiddetini belirlemede Copeptin ve Galektin-3'ün belirleyici bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 01/11/2018 - 30/06/2019 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil polikliniğine KOAH alevlenme ile başvuran 85 hasta dahil edildi. Hastalar GOLD sınıflandırmasına göre sınıflandırıldı. 4 hasta grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere toplam 5 grup oluşturuldu. Gruplardan alınan venöz kan örneklerinden Copeptin ve Galectin-3 düzeyleri ölçüldü. Veriler SPSS versiyon 20.0 kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Copeptin düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3 ve GOLD 4 hasta gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p=0,667). Galektin-3 düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3, GOLD 4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). C Reaktif Protein ve WBC değerleri, GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). GOLD 1 grubunda ve kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). PH düzeyleri GOLD3 ve GOLD 4 gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 1 ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Sonuç: Akut KOAH alevlemesi acil servislere sık başvuran, yüksek mortalite ve morbiditeye sahip olan bir hastalıktır. Acil servise başvuran Akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda hastalığın şiddetini erken tanımlamak, hastalığın prognozunu iyileştirmektedir. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla literatürde Copeptin ve Galectin-3 düzeylerini akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda beraber değerlendiren ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, bu hasta grubuna acil servislerde tanı koymak ve hastalığın şiddetini belirlemek için geçen süre kısaltılabilir. Hastalara istenen gereksiz tetkik sayısı azaltılarak tedavi maliyeti düşürülebilir. Erken hastane yatışları gerçekleştirilerek tedavileri hızlı bir şekilde başlanabilir. Bu sayede hastaların acil servislerde kalma süreleri azaltılabilir ve uygunsuz taburculukların önüne geçilebilir. Akut KOAH alevlemesi olan hastalara yaklaşımda çalışmamız ve yapılacak benzeri çalışmaların sonuçlarına göre mevcut tanı ve tedavi kılavuzları yeniden düzenlenebilir. Bu konuda daha ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KOAH, Copeptin, Galectin -3, Akut KOAH alevlenmesi
Evre IV larenks kanserlerinde sağkalım sonuçlarımız
Evre IV Larenks Kanserlerinde Sağkalım SonuçlarımızAmaç: Larenks kanserleri üst solunum yolu ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Evre IV larinks kanserleri ise oldukça nadir rastlanmakta olup bütün larinks karsinomlarının % 5'ini oluşturmaktadır. Larenks kanserlerinin tedavisi; son yıllarda konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramış organ koruma protokolleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada evre IV larenks kanseri nedeniyle farklı tedavi modaliteleri alan hastaların sağkalım sonuçlarına bakılıp, bunu etkileyen faktörler incelenerek güncel ve en uygun tedavi seçimini tespit etmek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2001 ve 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında evre IV larenks kanseri tanısıyla başvuran 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Total larenjektomi ve radyoterapi alan 13(%14.1), sadece kemoradyoterapi uygulanan 12(%13), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılan 16(%17), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alan 51(%55,5) hasta şeklinde 4 gruba ayrılarak incelendi. Grupların genel sağkalım, hastalığa spesifik sağkalım sonuçları ve rekürrens oranları karşılaştırıldı. Bu sonuçları etkileyen faktörler incelendi.Bulgular: Hastaların genel sağkalım %37(34/92) ve hastalığa spesifik sağkalım %41.5(34/82) olarak bulunurken, ölümlerin %89,5'i(43/48) ilk 3 yıl içinde gerçekleştiği belirlendi. Hastalığa spesifik sağkalım, uygulanan tedavi yöntemlerine göre ise total larenjektomi ve radyoterapi alanlarda %36(4/11), kemoradyoterapi alanlarda %27(3/11), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılanlarda %42(6/14), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alanlarda %45(21/46) olduğu ortaya çıkmıştır. Sadece kemoradyoterapi protokolü uygulanan grup da sağkalım oranlarının diğer gruplara göre düşük olduğu izlendi. T ve N'e göre hastalığa spesifik sağkalım bakıldığında T3 ve T4 gibi lokal ileri evre tümörlerin erken evre tümörlere göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu görüldü . N0 ve N+ hastaları karşılaştırdığında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Kemoradyoterapi alanlarda ve total larenjektomi beraberinde boyun diseksiyonu yapılanlarda hem rekürrens oranlarının fazla hem de kemoradyoterapi grubunda tahmini ortalama rekürrens çıkış süresinin kısa olduğu dikkat çekti. TNM sınıflamasına göre rekürrens oranlarına baktığımızda lokal ileri evre tümörlerde rekürrensin fazla olduğu bulundu.Sonuç: Evre IV larenks kanserlerinde günümüzde uygulanabilecek tedavi yöntemleri rağmen yüksek mortalite oranları dikkati çekmektedir. Bu yüzden hastaların erken evrelerde başvurması halen önemini korumaktadır. Larenks kanserlerinde hastalıksız yaşam süresini, sağkalımı ve organ korunmayı arttırabilmek için tümör davranışı hakkında bilgi edinilmeli ve bu duruma etki eden faktörler detaylı incelenmelidir.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, hastalığa spesifik sağkalım, rekürrens
Bronkoplevral fistüllerde cerrahi onarım teknikleri
Bronkoplevral fistül, göğüs cerrahisi ameliyatları sonrasında görülebilecek en sıkıntılı komplikasyonlardandır. Tedavi sürecinde multidisipliner cerrahi yaklaşım gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı BPF gelişen olgularda cerrahi kapama yöntemleri ile cerrahi dışı yöntemleri kıyaslamak ve cerrahi kapama yöntemlerini tam iyileşme, rekürrens fistül ve sağ kalım açısından incelemektir. Kliniğimizde 2000-2016 yılları arasında anatomik rezeksiyon sonrası gelişen BPF nedeniyle fistül onarımı yapılan 52 hasta vardır. Bu hastalar yaş, cinsiyet, DM, KOAH, Tbc, immunosupressif ilaç kullanımı gibi risk faktörleri açısından incelenmiştir. Ayrıca bu hastalar ilk operasyonda bronş kapama yöntemi olarak manuel kapama, stapler ile kapama ve subkarinal diseksiyon yapılması gibi cerrahi teknikler açısından; ve fistül onarımını takiben rekürrens, fistül, tam iyileşme ve sağ kalım açısından retrospektif olarak incelenmiştir. İstatistiksel olarak cerrahi kapama tekniklerinin cerrahi dışı tekniklerle kıyaslanmasında ve cerrahi kapama tekniklerinin kendi içinde karşılaştırılmasında tek değişkenli ikili lojistik regresyon analizi kullanıldı. Bu çalışmada cerrahi teknikler, omentopeksi ve canlı kas doku flepleri (interkostal kas, serratus anterior kası, latissimus dorsi kası, pektoralis major kası, diafragma) olmak üzere iki grupta incelendi. Omentopeksi uygulaması tam iyileşme açısından 6.250 kat daha üstün bulundu (p=0,058). Cerrahi yöntemler, cerrahi dışı yöntemlerden tam iyileşme açısından 3,7530 kat daha üstün bulundu (p= 0.026). Sağ pnömonektomi uygulamasının rekürrens fistül oluşumu açısından 6,222 kat daha riskli olduğu görüldü. Elde edilen sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,030). Sol pnömonektomi, rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,975). Omentum transpozisyonu uygulaması rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.220). Sonuç olarak, BPF onarım yöntemlerinde cerrahi kapama tekniklerinin üstün olduğu görüldü. Cerrahi kapama yöntemlerinden de omentopeksinin üstün olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: BPF, Tam iyileşme, Rekürrens fistül
Taş rekürrensi üzerine Klotho (KL) protein ve D vitamini parametrelerinin etkisi
Giriş: Üriner sistem taş hastalığı (ÜSTH), üriner sistem enfeksiyonları ve prostat patolojilerinden sonra üriner sistemi etkileyen en sık üçüncü patolojik durum olarak önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. ÜSTH'nın en önemli özelliklerinden biri tekrarlama riskidir ve 10 yıl içinde %50, 25 yıl içinde yaklaşık %90 oranında nüks görülür. ÜSTH tedavisinde teknolojik gelişmelerle birlikte alternatif seçenekler her geçen gün artmakta ve daha noninvaziv hale gelmektedir. Tedavideki bu gelişmeler yüksek başarı oranlarına sahip olması ve hastalıkla ilgili morbiditeyi azaltmasına rağmen, daha sonraki tekrarlama riskini etkilememektedir. Çalışmamızda kalsiyum metabolizmasının önemli bir regülatörü olan α-Klotho ve taş oluşumuna rol oynayan birçok faktörle ilişkili olan oksidatif stresin; hem ilk kez üriner sistem taş oluşumu hem de taş rekürrensi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi ve metabolik risk faktörleri ile ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda ek olarak bu parametrelerin taş oluşumu ve taş rekürrensinin patogenezinde birer belirteç olarak kullanımının değerlendirilmesi ve elde edilen sonuçlar ile günlük üroloji pratiğinde risk altındaki hastaların belirlenebilmesi amaçlanmıştır. Bu prospektif çalışmada ayrıca D vitamini parametreleri ile yaş, VKİ, meslek, sosyoekonomik düzey, eğitim düzeyi ve diyet alışkanlıklarının ürolitiyazis patogenezindeki rolleri ve rekürren taş oluşumu üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Temmuz 2021 – Ekim 2021 tarihleri arasında kliniğimize başvuran; tekrarlayan üriner sistem taş hastalığı tanısı alan 30 hasta, ilk kez üriner sistem taş hastalığı tanısı alan 30 hasta ile hasta gruplarına yaş ve cinsiyet olarak benzer üriner sistem taş hastalığı saptanmayan 30 kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Taş hastalığı nedeniyle tedavi verilen hastalar taşın uzaklaştırılması ve obstrüksiyon atağını takiben en az dört haftalık süre sonrasında çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylere anket formu doldurulduktan sonra biyokimyasal analizler için venöz kan örnekleri ve 24 saatlik idrar örnekleri alındı. Bulgular: Kontrol grubu, ilk kez üriner sistem taş hastalığı olan grup ve tekrarlayan üriner sistem taş hastalığı olan grup arasında; cinsiyet, yaş, VKİ, günlük kalsiyum tüketimi, serum kalsiyum ve fosfor düzeyi, idrar pH düzeyi dağılımı açısından farklılık saptanmadı. Kontrol grubunun hem ilk kez hem de tekrarlayan taş hastalığı olan gruptan anlamlı düzeyde; daha az hayvansal gıda ağırlıklı beslendiği, daha düşük sedanter meslek oranına sahip olduğu ve 24 saatlik idrar kalsiyum düzeyinin daha düşük olduğu belirlendi. Artmış D vitamini düzeyi ile ürolitiyazis arasında ilişki belirlenemedi. α-Klotho düzeyi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi ve α-Klotho'nun azalmış düzeyleri ile üriner sistem taş oluşumu arasında ilişki saptandı. MDA ve oksidatif stres indeks düzeyi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi ve artmış MDA ve OSI düzeyleri ile ilk kez ve tekrarlayan üriner sistem taş oluşumu arasında ilişki saptandı. α-Klotho'nun 24 saatlik idrar kalsiyum düzeyi ve OSI düzeyinde belirleyici olduğu tespit edildi. Sonuç: α-Klotho'nun kalsiyum metabolizmasının regülasyonunu sağlayarak taş oluşumunu engellemesinin yanında oksidatif stresi baskılayarak da ürolitiyazis patogenezinde rol oynadığı tespit edildi. Çalışmamız α-Klotho ve OSI'nin hem ilk kez üriner sistem taş oluşumu hem de taş rekürrensinin patogenezinde bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdi. Hem ilk kez hem de rekürren taş oluşumunun patogenezinde tespit edilen biyokimyasal belirteçler ve diğer faktörlerinin; risk altındaki hastaların belirlenebilmesi için günlük üroloji pratiğinde kullanılabileceği, yüksek risk altındaki hastalara erken yaklaşımın sağlanmasına, medikal tedavi ve izlem sıklığının belirlenmesine katkı sağlayabileceği öngörüldü. Saptanan anormalliklerin yaşam tarzı değişiklikleri ve medikal yaklaşımlar ile düzenlenmesi; taş oluşumu ve tekrarlama riskinin azaltılmasına, iş gücü ve sosyoekonomik kayıpların önlenmesine, hastalığa bağlı morbidite ve tedavi maliyetlerinin azaltılmasına ve cerrahi müdahaleye gereksinimin azaltılmasına katkı sağlar.
Ratlarda sagital suturdaki hızlı genişletme ile birlikte uygulanan düşük doz lazer terapisinin yeni kemik oluşumu ve relaps üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, sagital suturunda hızlı genişletme yapılmış ratlarda düşük doz lazer terapisinin, sutur bölgesinde yeni kemik oluşumuna ve relaps üzerine etkisini histolojik ve radyografik olarak incelemektir. Çalışmamızda kullanılan 36 adet 6-8 haftalık Wistar erkek ratta 100 gram kuvvet uygulayan bir ekspansiyon apareyi ile 7 gün ekspansiyon yapıldı. Daha sonra rast gele 3 gruba (kontrol, lazer + retansiyon, lazer ) ayrılan denklerden kontrol ve lazer + retansiyon grubuna bir retansiyon apareyi takılarak 7 gün retansiyon uygulandı. Lazer grubuna ise herhangi bir retansiyon apareyi uygulanmadı. Yedi günlük retansiyon sırasında lazer + retansiyon ve lazer grubuna düşük doz lazer terapisi uygulandı. 14. günün sonunda tüm gruplardaki deneklerin yarısı histolojik inceleme için sakrifiye edildi. Kontrol ve lazer + retansiyon grubundaki kalan deneklerin retansiyon apareyi çıkarıldı. Tüm denkler relaps için 7 gün bekletildi. 21. günün sonunda kalan tüm denekler sakrifiye edildi. Tüm deneklerden ekspansiyon öncesi (T0), ekspansiyon sonrası (T1), retansiyon sonrası (T2) ve relaps sonrası (T3) BT görüntüleri alındı. Histolojik incelemeler sonucunda, lazer + retansiyon ve laser grubunda osteoblast sayısında ve yeni kemik alanıdaki artış kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Radyografik incelemelerde, lazer + retansiyon grubunun relaps oranının kontrol ve lazer grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, hızlı genişletme sonrası, retansiyon protokolü ile birlikte uygulanan düşük doz lazer terapisi yeni kemik formasyonunu hızlandırarak retansiyon süresini kısaltabilir ve relaps oranını düşürebilir. Anahtar sözcükler: düşük doz lazer terapisi, hızlı genişletme, relaps, sagital genişletme, yeni kemik formasyonu
Sinonazal inverted papillomalı hastalarda P53, Kİ67, human papillomavirüs araştırılması ve klinik sonuçlarımız
Sinonazal İnverted Papillomalı Hastalarda P53, Ki67, Human Papillomavirüs Araştırılması Ve Klinik Sonuçlarımız Amaç: Bu çalışmada sinonazal inverted papillomalı hastalarda tümör süpresör gen olan p53, hücre proliferasyon belirleyicisi ki67 düzeyi ve etyolojik ajan olarak human papilloma virüs varlığı araştırılması, p53 ve ki67 ekspresyonlarının yaş, cinsiyet, sigara alışkanlığı, tümör lokalizasyonu, malign transformasyon, rekürrens, tümör Krause evresi gibi değişkenlerle olan ilişkisini saptamak, tümörün evresine göre seçilen tedavi yöntemlerini ve bunların postoperatif klinik sonuçlarını (rekürrens, maligniteye dönüşüm) analiz etmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2006 ve 2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında sinonazal inverted papilloma tanısıyla opere edilen 41 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların patolojik doku örnekleri ve on adet normal nazal mukoza doku örnekleri değerlendirildi. Doku örnekleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanan p53 ve ki67 antikorları ile immünofenotipik özellikler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile poliklonal human papilloma virüs varlığı araştırıldı. Human papilloma virüs pozitif olgularda PCR ile HPV 16 ve 18 tiplerinin varlığı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 32'si (% 78) erkek, 9'u (% 22) ise kadındı. Ortalama yaş 54,46 (32-81) olarak bulundu. Erkeklerde görülme oranı kadınlara göre 3,55 kat fazla idi. Çalışmamızda ortalama takip süresi 36,8 ay olup (3-86 ay), bir vakada iki defa, on vakada bir kez rekürrens (% 26,8) izlendi. Nüks izlenen 11 vakanın onu maksiller sinüs kaynaklıydı. Bu on vakanın yedisinde ilk operasyonda medial maksillektomi yapılmadığı görüldü. Medial maksillektomi yapılmayan hastalarda nüks daha fazla görüldü. Değerlendirilen 41 hastanın 38'inde malign transformasyon gözlenmedi, üç tanesinde malign transformasyon gözlendi. Malign dönüşümü olmayan 38 inverted papillomalı vakanın hiçbirinde polimeraz zincir reaksiyonunda (PCR) human papilloma virüs saptanmadı. Malign dönüşümü olan inverted papillomalı üç vakada (% 7,3) da human papilloma virüs saptandı. Bu üç olguda saptanan human papilloma virüs tip 16 (2 olgu) ve tip 18 (1 olgu) olup bunlar yüksek riskli human papilloma virüs tipleridir. P53 ekspresyonu ile; rekürrens ve malignite arasında anlamlı ilişki saptandı. Yaş, cinsiyet, sigara ve Krause tümör evrelemesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ki67 ekspresyonu ile; malignite arasında ilişki olduğu saptandı. Cinsiyet, sigara, Krause tümör evrelemesi ve rekürrens arasında ilişkisi olmadığı saptandı. Sonuç: P53 ekspresyonun rekürrens ve malign transformasyonda, ki67 ekspresyonunun malign transformasyonda etkili olduğu saptandı. Malign transformasyonu olan sinonazal inverted papillomalı hastaların hepsinde HPV pozitifliği görüldü. Malignitenin öngörülmesi konusunda primer tümöre ait p53 ve ki67 ekspresyonları, human papilloma virüs varlığı klinisyen için aydınlatıcı sonuçlar verebilir. Anahtar Kelimeler: İnverted papilloma, p53, ki67, HPV, sinonazal
Status epileptikus; etyoloji, klinik ve uygulanan tedavi protokolleri
Amaç: Bu çalışmada en önemli pediatrik nörolojik acil olan status epileptikusun (SE) tanısı, etyolojik faktörleri, klinik özellikleri, rekürrens sıklığı ve uygun tedavi protokollerine ışık tutması amacıyla; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen çocuk ve adolesan hastalarda status epileptikus araştırıldı. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Ocak 2010-Haziran 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen 86 hastanın 128 konvulzif status epileptikus atağı ile başvurusu değerlendirildi. 128 SE atağının demografik özellikleri, nöbet tipi, SE etyolojisi, nöroradyolojik ve elektroensefalografi (EEG) bulguları, rekürrens üzerine etkili faktörler, tedavi protokolleri ve yoğun bakım ünitesinde yatış süresine etkili faktörler açısından retrospektif olarak değerlendirmesi yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Vakaların yaş ortalaması 5,1±5,0 yaş yıl (1/12-18 yaş yıl arası) idi. Etyolojik faktörler açısından değerlendirildiklerinde; 85 (%67) kronik semptomatik, 21 (%16) akut semptomatik, 17 (%13) febril, 5 (%3,9) idiyopatik SE saptandı. Tedavi sonrası nöbet kontrolü; 53 (%41,4) atakta < 30 dakika, 29 (%22,7) atakta 30-60 dakika ve 49 (%35,9) atakta 60 dakika üzerinde saptandı. Çalışmaya dahil edilen 86 hastanın 64'ünde (%74,4) relaps yok iken, 22'sinde (%25,6) relaps mevcut idi. Yenidoğan (YD) döneminde nöbet öyküsünün bulunması ve daha önce epilepsi tanısının varlığının rekürrens gelişim riskini arttırdığı saptandı (p<0,05). Bunlara ek olarak SE öncesi nörolojik muayenede, nörogörüntülemede ve EEG'de anormallik olmasının da rekürrens riskini arttırdığı belirlendi (p<0,05). Kronik semptomatik etyolojiye sahip olgularda akut semptomatik etyolojiye göre relaps riski yüksek bulundu (p=0,028). Hospitalizasyon öncesi tedavi uygulanımının; SE sonlanım süresi, rekürrens gelişimi, yoğun bakım ünitesinde yatış süresi üzerine etkisi olmadığı belirlendi. Tedavi kombinasyonları değerlendirildiğinde; yeni nesil antiepileptik ilaç (AEİ) olan levetirasetamın SE kontrolünü sağlamada etkili olduğu ve midazolam infüzyon ihtiyacını azalttığı saptandı. Olguların yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri ortalama 10,5±12,6 gün (1-81 gün) idi. Akut semptomatik SE nedeniyle yoğun bakım ünitesinde yatış süresinin; kronik semptomatik SE ve febril SE'ye göre daha uzun olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda SE tanısı ile çocuk yoğun bakım ünitesinde takip edilen olgularda relaps ile ilişkili faktörler; YD nöbet öyküsü, önceden epilepsi tanısı, kronik semptomatik etyoloji, SE öncesi nörolojik muayene, nörogörüntüleme ve EEG'de anormallik mevcudiyeti olarak saptanmıştır. Pediatrik SE yönetiminde tüm merkezler tarafından kabul edilen bir tedavi yöntemi geliştirilebilmesi için daha fazla kanıta dayalı, prospektif, randomize kontrollü ve geniş örneklemli çalışma yapılması gerekmektedir.