Nüks

Bu konu başlığı altında 167 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

KOAH'lı hastalarda akut atak ve stabil dönemde pentraksin-3 değerinin inflamasyon göstergesi olarak CRP ile korelasyonu

Kronik Obstrüktif Akciğer hastalığı (KOAH), hava yolu obstrüksiyonu ve parankim harabiyetinin neden olduğu, sık alevlenme ve kronik inflamasyon ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın doğal seyrinde ortaya çıkabilen alevlenmeler; akciğer fonksiyonlarındaki azalmayı hızlandırıp, yaşam kalitesini ve prognozu olumsuz etkiler. Alevlenme sırasında dolaşımda akut faz reaktan proteinleri ve inflamatuvar hücrelerin sayısında artış olmaktadır. C-reaktif protein (CRP) gibi bazı inflamatuar belirteçler KOAH ile ilişkili olup, KOAH'ta yüksek CRP düzeylerinin olumsuz sonuçları ve ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonların gelişimini düşündürmektedir. Ayrıca, KOAH'ın prognozunu ve akut alevlenmelerin tanısını öngördüğü gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'ın atak ve stabil dönemlerinde hastaneye başvuru anında bakılan PTX-3 düzeylerinin, CRP (C-reaktif protein), WBC (lökosit sayısı), NLO (nötrofil/ lenfosit oranı) ve TLO (trombosit/ lenfosit oranı) düzeyi ile korelasyonu ve bu düzeylerin KOAH alevlenmelerinde erken tedavi planlaması, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite gibi kötü sonuçların azaltılması için prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Ayrıca plazma PTX-3 ile hastalık semptomları, şiddeti, pnömoni varlığı, dispne ve semptom skalaları ve hava yolu obstrüksiyonu parametreleri arasındaki ilişkiyi belirlemek ve KOAH'lı hastalarda bakteri ile ilişkili alevlenme için potansiyel bir biyobelirteç olabileceği amaçlanmıştır. Çalışmaya Nisan 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran ve KOAH alevlenmesi ile yatırılan 35 hasta, stabil dönem KOAH hastalarındaki düzeylerini belirlemek için ise 35 hasta ve sağlıklı bireylerden oluşan 19 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. CRP ve WBC testlerinin sonuçları kaydedildi. NLO ve TLO hesaplandı. Nefes darlığında artış, öksürük, balgam miktarı veya balgam pürülansında artış semptomları olan olgular KOAH alevlenme grubuna alındı. KOAH hastalarının semptomları, dispne skalaları, solunum fonksiyon testi parametreleri, GOLD evreleri, uzun süreli oksijen kullanma durumları kaydedildi. PTX-3 periferik kandan ELISA yöntemi ile çalışıldı. Gruplar arasında PTX-3 değerleri sırasıyla KOAH atak grubunda 2,7 [1,7-11,5], KOAH stabil grubunda 2,6 [0,2-6,5], sağlıklı kontrollerde 2,4 [1,7-3,2] değerlerinde bulunup anlamlı saptanmamıştır. KOAH ve kontrol gruplarında PTX-3 değerleri açısından anlamlı fark olup, PTX-3 değerleri KOAH grubunda daha yüksek bulunmuştur. PTX-3 medyan değeri KOAH grubunda 2,6 [0,2-11,5], kontrol grubunda 2,4 [1,7-3,2] olarak bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde KOAH atak grubunda 20 kişinin öksürük şikayeti olup PTX-3 seviyesi ile pozitif yönde korele bulunmuştur [3,5 (1,9-8,8), p=0,040]. İnflamasyon belirteçleri CRP, WBC, NLO ve TLO değerleriyle PTX-3 arasında anlamlı korelasyon bulunmazken, CAT ve mMRC skorları ile PTX-3 arasında pozitif yönde korelasyon bulunmuştur (p=0,002, p=0,007). Ayrıca CAT skoru 20 ve üzeri olan hastaların PTX-3 değerleri, CAT skoru 20'nin altında olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. KOAH atak durumu baz alınarak yapılan incelemelerde uzun süreli oksijen kullanım durumunun, öksürük semptomunun ve CAT skorlarının KOAH atak riskini arttıran önemli parametreler olduğu saptanmıştır (sırasıyla 24,488, 6,513 ve 2,500 kat KOAH atak riskini arttırdıkları görülmüştür, p<0,05). Serumda bakılan PTX-3 değerlerinin KOAH akut alevlenme ve stabil hastalar arasında fark olmadığını gösteren çalışmadır. Ancak KOAH'lı hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek PTX-3 seviyelerine sahip olduğu görülmüştür. Bu da KOAH'ın stabil dönemdeki hastalarda da düşük dereceli sistemik inflamasyonla karakterize olduğunu düşündürmektedir ve KOAH hastalarında PTX-3'ün inflamasyonu gösteren önemli bir belirteç olabileceğini göstermektedir. KOAH'lı hastalarda meydana gelen anormal inflamasyonun sadece akciğerlerle sınırlı kalmayıp sistemik ve kronik inflamasyona neden olduğunu ve her dönemde bu durumun hastalarda gözlenebileceğini düşündürmektedir. Sistemik inflamasyona neden olan mekanizmaları açıklayacak ve bunları belirleyebilecek biyobelirteçler için daha fazla sayıda araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Pentraksin-3, PTX-3, KOAH, CRP, alevlenme

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifC reaktif protein+4
Derya Yücesoy
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek atak ve birden fazla atak geçirmiş remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin incelenmesi

Major depresif bozukluk en sık görülen ruhsal bozukluklardandır. Major depresif bozukluk geçiren hastaların yarısından fazlası bir kez daha atak geçirir. Tekrarlama ihtimali atak sayısı ile birlikte artar. Majör depresif bozuklukta sosyal işlevlerde ve diğer kişilerle olan ilişkilerde bozulma olması önde gelen kinik özelliklerdendir. Zihin kuramı; kişinin kendisinin ve diğerlerinin ayrı zihinlere sahip olduğunu anlayabilme, kendisinin veya başkalarının duygu, düşünce, maksat, istek ve inançlarını algılayabilme ya da çıkarımda bulunabilme kapasitesidir. Zihin kuramı, sosyal işlevselliğin ve kişilerarası ilişkilerin sürdürülmesinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmektedir. Remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin hem sosyal bilişsel hem sosyal algısal yönden incelendiği çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinde tek atak geçirmiş ve birden fazla atak geçirmiş hasta gruplarının sağlıklı kontrol grubuna göre farklılığı olup olmadığı ve olası farklılıkların hastalığın süreğenleşmesindeki olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından seçilmiş, 18-60 yaş aralığında, majör depresif bozukluk geçirmiş, remisyonda olan, tek atak geçirmiş 50 hasta, birden fazla atak geçirmiş 50 hasta ve 50 sağlıklı katılımcının onamı alınarak dahil edilmesiyle oluşturulan örneklem ile yapılmıştır. Çalışmada tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İmayı Anlama Testi, Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmamızda sosyal-algısal ve sosyal-bilişsel zihin kuramı becerisinde ve bilişsel işlevsellikte çok atak geçirmiş remisyon dönemindeki grupta tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Bu durum yineleyen şekilde geçirilmiş depresyonun remisyon döneminde bireylerarası sosyal etkileşimlerini sınırlandırdığı ve sosyal izolasyona yol açtığı, relaps ihtimalini arttırabileceği hipotezimizi doğrular niteliktedir. Tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubu arasında her iki zihin kuramı becerisi ve bilişsel işlevsellik açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Bu durum, tek atak geçirmiş remisyondaki bireylerin tam iyileşme adına çok ataklı bireylere nazaran farkındalık, özyeterlilik ve motivasyonlarının daha yüksek olabileceği düşüncesine yeşil ışık yakmaktadır. Bu düşüncenin ilerleyen zamanlarda yapılacak çalışmalarda farklı ölçek ve açılardan detaylandırılıp aydınlatılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, Zihin Kuramı, Nüks, Rezidüel Semptom

Belirti ve semptomlarDepresif bozukluk-majörDepresyon+5
Burçak Baykut
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Papiller tiroid kanserinde ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olan hastaların periyodik boyun ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi

Papiller tiroid kanseri (PTK), en sık görülen tiroid kanseri türüdür. Görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılmasıyla PTK insidansı giderek artmaktadır. Her ne kadar diferansiye tiroid kanserli hastaların takibine yönelik Amerikan Tiroid Birliği rehberi ve Dinamik Risk Sınıflaması (DRS) ile önerilerde bulunulsa da, taramalarda boyun ultrasonografi değerlendirmesinin uygulama sıklığına dair bir konsesus bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, DRS'ye göre ilk yıl tedavi cevabı indetermine yanıt olan PTK hastalarında aktif izlemde boyun ultrasonografinin lokorejyonel rekürrens veya hastalık nüksünü saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca, elde edilen veriler ile indetermine yanıt hastalar için ultrasonografik tarama sıklığının belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza merkezimizde PTK tanısı alan, total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu yapılan, en az üç yıl boyun ultrasonografi takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 477 hasta dahil edildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı değerlendirmesi sonrasında üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntüleme sonuçları retrospektif olarak kayıt edildi. Boyun ultrasonografisi lenf nodu bulguları, Avrupa Tiroid Derneği (ETA) Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite değerlerine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak sınıflandırıldı. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Remisyon sonrası biyokimyasal veya yapısal hastalık geliştiren hastalar nüks olarak kabul edildi. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk hesaplandı. Sonuç olarak, tüm kohortun takip süresi ortanca 76 aydı (26-240). Tüm kohortun %24.5'inin ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olarak saptandı. İndetermine yanıt grubunda boyun ultrasonografinin bölgesel hastalık nüksünü saptamada; sensitivite %100, spesifite %88.8, PPD %8.5, NPD %100, doğruluk %88.9 olarak hesaplandı. İlk sene tedavi yanıtı indetermine yanıt grubu olan üç hastada (%2.6) nüks görüldü. Bu hastalardan bir hastada ikinci yılda, iki hastada ise üçüncü yılda nüks saptandı. Bu bulgular değerlendirildiğinde, indetermine yanıt grubundaki hastaların ilk üç yıl boyunca, yılda birkez serum tiroglobulin, seum anti-tiroglobulin antikoru ve boyun ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üçüncü yıl sonunda hastalık bulgusu saptanmayanlarda ise takibe yalnızca serum tiroglobulin ölçümü ile devam edilmesi önerilebilir. İndetermine yanıt grubunda yer alan hastaların USG ile takip sürelerinin belirlenmesi için verilerimizi destekleyecek çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir.

NeoplazmlarNüksSınıflandırma+4
Fadime Sinem Ardıç
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında santral sinir sistemi tutulumu için risk modeli: Temporal validasyon çalışması

Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) erişkin yaşta en sık rastlanan lenfoid malignite olup, yaklaşık %5 hastada izlemde santral sinir sistemi (SSS) tutulumu gelişmektedir. Bu hastalarda SSS nüksü için riskli grupların doğru tanımlanması tarama ve profilaksi yaklaşımları açısından kritik öneme sahiptir. Çalışmamızın amacı, DBBHL hastalarında SSS nüksünü öngördürücü, temporal valide edilmiş risk modeli geliştirmektir. Merkezimizde Ocak 2001 – Aralık 2014 tarihleri arasında izlenen 460 hasta "derivasyon" kohortu, Ocak 2015 – Ocak 2023 tarihleri arasında izlenen 204 hasta ise "validasyon" kohortu olarak tanımlandı. Uluslarası prognostik indeks ve ekstranodal tutulum alanları retrospektif olarak incelendi. Modele dahil edilecek parametreler Cox regresyon analizleri ile belirlenerek Framingham Kalp Çalışması puanlama sistemi esasında risk skoru hesaplandı. Sonuç olarak, ≥2 ektranodal alan tutulumu, kötü performans skoru ve en az 1 riskli ekstranodal alan tutulumundan oluşan risk modeli geliştirildi (Omnibus testi: -2 log-olasılık=256,1; χ2=91,2; p<0,001). Geliştirilen risk modelinin SSS nüksünü anlamlı düzeyde öngördürücü özelliğe sahip olduğu gösterildi (EAA: 0,852; p<0,001). İzlemde SSS nüksü gelişme oranları düşük risk grubunda %1,5, orta risk grubunda %6,2, yüksek risk grubunda ise %38,9 saptandı. Yüksek risk kategorisinin SSS nüksünü tanımada duyarllığı %67,7; özgüllüğü ise %92,3 saptandı. DBBHL hastalarında tanıda kötü performans skoru, birden fazla ekstranodal tutulum ve böbrek, adrenal bez, kas, yumuşak doku, meme, karaciğer, pankreas, paranazal sinüs ve orbita gibi riskli alan tutulumları izlemde SSS nüksü riskini artırmaktadır. Bu alanda, özgün patogenetik mekanizmalara odaklanan, prospektif moleküler genetik çalışmalara gereksinim vardır.

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınMerkez sinir sistemi hastalıkları+2
Rashad Ismayılov
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipofraksiyone stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilmiş Uveal Melanom hastalarında tedavi öncesi Manyetik Rezonans Görüntüleme'den elde edilen radyomiks parametrelerinin lokal nüks ve metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısının araştırılması

Uveal melanom yıllık insidansı milyonda 10'un altında olmasına rağmen erişkin döneminde en sık görülen primer intraoküler malign tümördür. Hipofraksiyone streotaktik radyocerrahi son yıllarda uveal melanom tedavisinde alternatif radyoterapi tekniklerine benzer etkinliği; daha düşük maliyeti, cerrahi işlem gerektirmemesi ve kolay ulaşılabilir olması ile ön plana çıkmıştır. Ancak beş yıl içerisinde vakaların yaklaşık %25'inde lokal nüks ve %20'sinde uzak metastaz gelişmektedir. Uveal melanomda prognozu öngörmek için günümüzde AJCC TNM evrelemesinin yanı sıra doku tanısı gerektiren moleküler ve genetik analizler kullanılmaktadır. Tıbbi görüntülerdeki çok boyutlu verilerin sayısal değerlere dönüştürülmesine dayanan radyomiks çalışmalarında birçok kanser için prognostik değeri olan öznitelikler tespit edilmiştir. Bu çalışmada sterotaktik radyocerrahi uygulanmış uveal melanom hastalarında tedavi öncesi MR görüntülerinden elde edilen radyomiks özniteliklerinin lokal nüks ve uzak metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısını araştırarak kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunabilecek potansiyel biyobelirteçlerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 88 olgunun 16'sında 4 yıllık takipte lokal nüks ve yine 16'sında metastaz geliştiği tespit edilmiştir. İki araştırmacı uveal melanom lezyonlarının segmentasyonunu bağımsız olarak elle yapmış ve T1AG, YB-T2AG ve kontrastlı YB-T1AG sekanslarının her birinden 854 olmak üzere toplam 2562 radyomiks özniteliği elde edilmiştir. İki gözlemci arasında korelasyon katsayısı 0.80'in altında olan öznitelikler dışlandığında T1AG için 90; YB-T2AG için 164 ve kontrastlı YBT1AG için 91 öznitelik seçilmiştir. Vakalar %70'i model eğitimi %30'u ise test grubunda kalacak şekilde rastgele ayrılmıştır. Eğitim setinde geliştirilen modellerin performansı test setinde analiz edilmiştir. Elastik ağ regresyon yöntemi ile yapılan öznitelik seçiminde lokal nüks modeli için YBT2AG'den 4 ve T1AG'den 3 olmak üzere 7 öznitelik seçilmiştir. Naive Bayes algoritması kullanılarak geliştirilen modelin test setindeki performansı doğruluk %92(95% CI: 0.75, 0.99), duyarlılık %100, özgüllük %91.6, pozitif kestirim değeri %60 ve negatif kestirim değeri %100 şeklinde bulundu. Metastazı öngörmek içinse tümü YB-T2AG'den olmak üzere 5 öznitelik seçilmiştir. Yine Naive Bayes algoritması ile oluşturulan modelin test setindeki performansında doğruluk %81 (95% CI : 0.62, 0.93), duyarlılık %33, özgüllük %87.5, pozitif kestirim değeri %25, negatif kestirim değeri %91 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar MRG'den elde edilen radyomiks tabanlı makine öğrenmesi modelinin stereotaktik radyocerrrahi (SRS) tedavisi sonrası lokal nüksü öngörerek kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunacak bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Ancak bu modelin klinik kullanıma girebilmesi için çok merkezli veri setleri üzerinde doğrulanması gerekmektedir. Metastaz gelişmesini öngörmeyi amaçlayan modelin düşük performansı ise makine öğrenmesi alanında sık karşılaşılan aşırı uyum problemi nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Bunun üstesinden gelmek için daha fazla olgu içeren ve sınıflar arası (metastaz var/yok) dengesizlik bulunmayan veri setleri ile yapılacak çalışmalar yararlı olabilir.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıManyetik rezonans görüntüleme+6
Yusuf Baytar
Hacettepe University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Neoadjuvan kemoterapi sonrası rezidü meme kanserinde tümör mikroçevresi ve nükssüz sağ kalımındaki ırksal farklılılar

Neoadjuvan kemoterapiden (NAK) sonra rezidü östrojen reseptörü pozitif (Estrogen Receptor,ER+) meme kanseri olan Siyahi kadınlar, Beyaz kadınlara kıyasla daha düşük sağkalıma sahiptir ve meme kanseri sonuçlarında ırksal eşitsizlik görülmektedir. Irksal sağ kalım eşitsizliğini açıklayabilecek faktörlerden biri tümör mikroçevresindeki değişiklikler olabilmektedir. Bu tez çalışmasının hipotezi, "Rezidü ER+/ İnsan Epidermal Büyüme Faktörü Reseptör 2 negatif (Human Epidermal Growth Factor Receptor 2 negative, HER2-) meme kanseri olan hastalarda nükssüz sağ kalımdaki (Distant Recurrence-Free Survival, DRFS) ırksal eşitsizlik, neoadjuvan kemoterapi sonrası tümör mikroçevresindeki artmış pro-metastatik bileşenlerden (makrofaj, mikrovaskülerite, kanser kök hücresi ve tümör mikroçevresi metastaz (Tumor Microenvironment of Metastasis, TMEM) kapısından yoğunluğu) kaynaklanmaktadır". TMEM kapıları (Pan-Mena eksprese eden tümör hücresi, CD68 makrofajlar ve CD31 endotel hücreleri) ve SOX9 eksprese eden kanser kök hücreleri (KKH'ler) için 183 invaziv duktal karsinom örneğini (96 Siyahi kadın, 87 Beyaz kadın) boyadık. Tüm kohortta ve ER+/HER2- alt tipinde Siyahi hastalarda TMEM kapı skoru ve makrofaj yoğunluğu daha yüksekti. TMEM kapı skoru genel olarak bağımsız bir prognostik faktördü. Mikrovasküler yoğunluk ve KKH'lerde ırksal bir farklılık yoktu. Sonuç olarak, NAK sonrası rezidüel kanserli hastalarda yüksek TMEM kapı skoru düşük sağkalım için bağımsız bir prognostik risk faktörüdür. Irksal farklılık, rezidü ER+/HER2- meme kanseri olan Beyaz hastalara kıyasla Siyahi hastalarda kemoterapiye daha belirgin bir pro-metastatik yanıttan kaynaklanıyor olabilir.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıMikroçevre+6
Burcu Karadal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı pankreatı̇t hastalarının tanı, tedavı̇ ve klı̇nı̇k ı̇zlem sonuçları

Pankreas hastalıklarının fizyopatogenezinin anlaşılması, tanısal yöntemler konusunda kaydedilen gelişmeler ve hekimlerin artmış farkındalığına bağlı son yıllarda pankreatit tanısı alan hasta sayısı giderek artmaktadır. Akut pankreatit (AP) vakaları genellikle komplikasyon gelişmeden düzelirken, bazı AP vakalarında tekrarlayan pankreatit atakları (akut rekürren pankreatit-ARP) görülüp, kronik pankreatit (KP) gelişimine neden olabilmektedir. Bu çalışmada 01.01.2016 ile 01.09.2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji-Hepatoloji ve Beslenme, Çocuk Cerrahisi, Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran ya da Genel Pediatri Servisi'nde takip edilen AP, ARP, KP tanılı hastaların retrospektif olarak demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin, klinik izlem sonuçlarının ve prognozunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya pankreatit tanısı alan 33'ü (%63,5) kız, 19'u (%36,5) erkek 52 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %44,3'ü AP, %38,4'ü ARP, %17,3'ü KP'dir. Hastaların tanı yaşları 1-17 yıl (ort. 9,1±4,9 yıl) arasında değişmektedir. Pankreatit türüne göre etiyolojik nedenler gruplandırılmıştır. AP'li hastalarda %30 sıklıkta ilaç kullanımı pankreatit atağından sorumlu bulunmuştur. ARP'li hastalarda en sık neden pankreatikobiliyer sistem anomalisi (pankreatik divisum, pankreatikobiliyer birleşim anomalisi) (%45), KP'nin en sık nedeni genetik mutasyonlar (%44) olarak saptanmıştır. Hastaların en sık başvuru şikayeleri karın ağrısı (%94) ve bulantı/kusma (%67) olarak saptanmıştır. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde 1-5 yaş grubunda bulantı/kusma, ishal ve ateş şikayeti 6-17 yaş grubu ile karşılaştırıldığında artmış sıklıkta görülürken, istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Tanı anındaki laboratuvar bulgularına bakıldığında ortalama serum amilaz değeri 656±663,2 U/L (136-2953 U/L), serum pankreatik amilaz değeri 524,2±559,8 U/L (83-2764 U/L), serum lipaz değeri 1182±1447,3 U/L (83-4932 U/L) olarak saptanmıştır. Ortalama C-reaktif protein (CRP) değeri 3,24 ± 6,64 mg/dL olup, 33 (% 63,5) hastada yüksek saptanmıştır. CRP yüksekliği olan hastaların hastanede kalış sürelerinin CRP değeri normal olan hastalara göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,01). Komplikasyon gelişen hastaların CRP değerleri komplikasyon gelişmeyenlere göre daha yüksek olup, istatistiksel anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). Genetik tetkikler değerlendirildiğinde 10 (%20) hastaya genetik mutasyon analizi yapılıp KP'li dört hastada KFTR mutasyonu, ARP'li bir hastada SPINK-1 mutasyonu saptandığı görülmüştür. Radyolojik tetkikler değerlendirildiğinde hastaların %94'ünün ultrasonografi (US), %36,5'inin bilgisayarlı tomografi (BT), %82,6'sının manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), %30,7'sinin endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERKP) ile tetkik edildiği görülmüştür. MRKP ve ERKP yapılma sıklığı ARP'li hastalarda AP'li hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Pankreatit atağı sırasında en sık kullanılan ağrı kesici parasetamol olup, opioid kullanım sıklığı tüm hastalarda %9,6 olarak saptanmıştır. Antibiyotik verilme sıklığına bakıldığında tüm hastaların %61,5'inin tekli ya da çoklu, %42'sinin çoklu antibiyotik tedavi aldığı görülmüştür. En sık kullanılan antibiyotikler sulperazon (%62), amikasin (%51,4), ornidazol (%28,8) olarak saptanmıştır. Pankreatit atağı sırasında verilen idame mayi miktarına bakıldığında hastaların %54'üne 2000 cc/m2/gün ve üzeri hacimde mayi verildiği görülmüştür. 1500 cc/m2/gün mayi alanlar ve 2000 cc/m2/gün ve üzeri mayi alan hastalar hastanede kalış, amilaz ve lipaz değerinin normal seviyeye gelme süreleri ile komplikasyon gelişme riski açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Enteral nutrisyon (EN) verilmeyen izlem süresi tüm hastalar için ortalama yedi gün (1-30 gün) olarak bulunmuştur. EN'ye 72. saatten sonra başlanan hastaların hastanede kalış süresi EN 72. saatten önce başlanan hastalara göre anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur (p=0,01). Pankreatit hastaları her yaş grubunda tanı almakta ve başvuru şikayetleri yaş grubuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Başvuru anında bakılan laboratuvar bulguları ve radyolojik görüntülemeler pankreatit ayırıcı tanısında ve hastalığın prognozu konusunda ipucu vermektedir. ARP ve KP hastalarının hastalık yükü nedeniyle akut dönemde tanı konulması ve rekürren atakların önlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların tedavisi konusunda standart yaklaşım oluşturulması prognozu iyileştirici etkide bulunacaktır.

EtyolojiKronik hastalıkNüks+7
Emine Özlem Bostancı
Hacettepe University
2019
00
DoktoraAçık ErişimEN

Testing the effect of cognitive behavioral group psychotherapy on the relapse tendency in individuals who have received substance abuse treatment

The aim of this study is to examine the effects of cognitive behavioral group therapy and irrational beliefs that are believed to be related to relapses, psychological resilience, emotion regulation and the effects in self-efficacy variables of individuals in the substance use tendencies (substance use desires and substance use probabilities) who have been treated with substance dependence.It is an experimental study based on research, experiment and control group and pre-test, post-test model. Cognitive Behavioral model based group therapy was applied in the study to reduce the relapse tendency levels of the substance-treated young people through psychological endurance, self-efficacy, irrational beliefs and emotional regulation variables. 24 participants aged 18-24 years who had used and treated substance within the scope of supervised release by the Ministry of Justice, 12 were experimental and 12 were randomly assigned to the control group. Variables in the study were measured by self-assessment scales; Relapse prediction scale, Difficulties in Emotion regulation scales (DERS), Resistance Scale, General self-efficacy scale and irrational beliefs scale. These five scales were given as pre-tests for the experimental and control group. For the experimental group, cognitive behavioral group therapy sessions were conducted by the researcher for 13 weeks as a weekly session. For the control group, no studies were conducted on drug addiction and relapse, and in some weeks information was provided on topics other than research topics. The final test was given to the experimental and control group after the end of the experiment group process. Findings obtained at the end of the experimental process were examined with "Anova for Mixed Measurements" and "t test for Relative Measurements". Analyzes revealed that there was no significant change in the control group, while the participants in the substance-dependence treatment group showed a significant decrease in the likelihood of substance use and substance use after cognitive behavioral group therapy. When the variables considered to be related to relapses were examined, it was seen that in the experimental group there was a significant decrease in the irrational beliefs and emotions regulation strength scores after cognitive behavioral group therapy and a significant increase in the scores of the psychological resilience scores. In the control group, no significant change was found between pre-test and post-test. There was no significant difference in self-efficacy between study and control groups before and after the study. The results were interpreted by considering the relativistic effect of cognitive behavioral theory and therapy, the relativity of the variables used in the study, and the relation with cognitive behavioral approach.

Cognitive behaviour therapyDrug addictionRecurrence+4
Ezel Avcı
İstanbul Arel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alkol ve madde kullanım bozukluğu olan erkeklerde narsisizm düzeylerinin nüks ve tedavi motivasyonu ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı alkol ve madde bağımlılığı olan erkeklerde narsisizm düzeylerinin tedavi motivasyonu ve nüks ile ilişkisini incelemektir. Yöntem: Araştırmaya Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Alkol ve Madde Tedavi Merkezi'nde alkol veya madde kullanım bozuklukları tanılarıyla yatarak tedavi gören, yaş ortalaması 38,80±12,21 olan 75 erkek hasta katılmıştır. Katılımcılara sırasıyla Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu, Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Kendilik Psikolojisi Envanteri (KPE) ve Tedavi Motivasyonu Anketi (TMA) uygulanmıştır. Araştırma verileri SPSS for Mac 23.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda KPE alt boyutu olan savunmacı büyüklenmeci kendilik ile TMA kişiler arası yardım alt boyutu arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca sosyal destek alan hastaların TMA içsel motivasyon, dışsal motivasyon ve toplam puanlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Çocuk sahibi olanların nüks sayılarının daha düşük olduğu; çocuk sayısı ve ilk tedaviye başvuru yaşının nüks ile negatif yönde anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır. Örneklemimizde alkol/maddeye başlama yaşı ve narsisizm arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Ailede psikiyartik öyküye sahip olmayan alkol/madde kullanımına bağlı adli olay ve iş/okul kaybı yaşamış olan hastaların TMA alt boyutlarında anlamlı düzeyde yüksek puanlar aldığı bulunmuştur. Sonuç: Araştırmamız travmatik erken dönem yaşantıları ile patolojik gelişen, KPE alt boyutu olan savunmacı büyüklenmeci kendilik ile ölçülen narsisizmin alkol ve madde kullanım bozukluklarında tedavi motivasyonu için bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Elde edilen bulguların, bağımlılıkta tedavi protokolleri geliştirilmesinde yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: alkol kullanım bozukluğu, madde kullanım bozuklukları, narsisizm, tedavi motivasyonu, nüks

Alkol bağımlılığıAlkol içmeAlkolle ilgili bozukluklar+7
Selin Kahvecioğlu
Feyziye Schools Foundation Işık University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner tromboembolili hastaların klinik, laboratuvar özellikleri ve altı aylık takiplerinde nüks ve tedaviye bağlı komplikasyonların takibi

Giriş ve Amaç Pulmoner tromboemboli mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, tanısı zor olabilen fakat önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bu çalışmamızda pulmoner emboli tanısı alan hastaların, klinik belirti ve bulgularını, risk faktörlerini, laboratuvar sonuçlarını, klinik skorlamaların ve radyolojik görüntülemelerin tanıdaki yerlerini, altı aylık takiplerinde hastalık ve tedaviye bağlı komplikasyonları değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca kazanılmış risk faktörü olan pulmoner embolili olgularda genetik mutasyonları ve trombofilik durumları tespit etmeyi amaçladık. Materyal ve Metod Çalışmamız daha önce venöz tromboemboli (VTE) öyküsü ve antikoagülasyon kullanım öyküsü olmayan, göğüs hastalıkları polikliniğine, acil servisine başvuran veya başka bir nedenle hastanede yatarken pulmoner tromboemboli tanısı alan 60 hastaya ait verilerin incelendiği prospektif bir araştırmadır. Bulgular Olguların ortalama yaşı 59,9±18,7 idi, %51,6'sı 65 yaşın üzerindeydi. Çalışmaya alınan olguların en sık başvuru şikâyeti nefes darlığı, batıcı göğüs ağrısı idi. En sık görülen bulgular ise takipne ve taşikardi idi. Olguların yarısına yakınının özgeçmişinde en az bir komorbid hastalık vardı. Olgulara eşlik eden en sık iki komorbid durum hipertansiyon ve kardiyak hastalıklar idi. Olguların tümünde en az bir risk faktörü, yarısından fazlasında ise en az iki risk faktörü mevcut iken ortalama risk faktörü sayısı 2,5 idi. Olguların genetik tetkiklerde olgu başına ortalama 2 mutasyon görülürken daha çok heterozigot mutasyonlar ön planda idi, en sık plazminojen aktivatörü inhibitörü tip 1 (PAI-1) ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTFHR) heterozigot mutasyonları görüldü. Olguların bilgisayarlı tomografisinde trombüs lokalizasyonu en sık sağ ana pulmoner arterdeydi. Sonuçlar Pulmoner emboli toplumun yaşlanması ve buna bağlı risk faktörlerinin artması ile birlikte daha çok görülen ve önemi daha da artan bir hastalık olmaya devam etmektedir. Olgularımızın tamamında en az bir tane kazanılmış risk faktörü olduğundan, anamnez derinleştirilirse neredeyse her hastada kazanılmış risk faktörü bulunabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca yine pulmoner emboli tanısı almış olguların tamamına yakınında genetik veya trombofilik durumlar tespit edilebileceğini düşünüyoruz. İmmobilizasyon ve obezitenin VTE ile en sık ilişkili önlenebilir risk faktörleri olması sonucuna ulaşılmış ve tanısal algoritmalarda yeni klinik tahmin skorlamaları geliştirilmesi kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antikoagülanlar; Derin ven trombozu; Pulmoner emboli; Risk faktörleri; Trombofili

AntikoagülanlarEmboli ve trombozKomplikasyonlar+7
İbrahim Halil Üney
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tedaviye mükemmel yanıt veren papiller tiroid kanserinde ultrasonografi ile aktif izlem sonuçları

Tıbbi görüntüleme kullanım yoğunluğundaki artış, insidental olarak saptanan düşük riskli papiller tiroid kanseri (PTK) insidansında artışa yol açmıştır. Güncel çalışmalarda, dinamik risk sınıflandırmasının (DRS) rekürrens riskini öngörmede Amerikan Tiroid Derneği risk sınıflamasından üstün olduğunu gösterilmiştir. Bununla birlikte, DRS'na göre düşük riskli sayılan vakalarda takipte uygulanan tarama metotlarının uygulama sıklığı konusunda tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma ile, PTK'de tedavi yanıt gruplarına göre rekürrens sıklığı ve boyun ultrasonografi ile aktif izlemin lokorejyonel rekürrens hastalık saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma kohortuna merkezimizde PTK tanısı alan ve total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu geçirmiş, en az üç yıl takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 398 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi yanıt değerlendirildikten sonraki üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular, Avrupa Tiroid Derneği Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite seviyesine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak değerlendirildi. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için pozitif prediktif değer (PPD) ve negatif prediktif değer (NPD) hesaplandı. Ortanca takip süresi 81 aydı (30-240). İzlem boyunca sadece sekiz hastada nüks saptandı. İlk sene tedavi yanıtı mükemmel olan hastalarda nüks oranı %0,4 saptandı. İlk sene tedavi yanıtı mükemmel olan hastalarda nüks, yanıt değerlendirmesinden en geç bir yıl sonra, mükemmel olmayan grupta ise iki yıl sonra görüldü. Atipik USG bulguları nedeni ile ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan olgularda malignite saptama oranı mükemmel yanıt grubunda dokuz vakada bir iken, yapısal tam olmayan yanıt grubunda ise bu oran %100'e ulaştı. Çalışma kapsamında nonspesifik olarak tanımlanan lenf nodlarında maligniteye rastlanmadı. Tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıllık periyodik ultrasonografi görüntülemesinin kümülatif PPD, tedavi yanıtı mükemmel olmayan gruba kıyasla oldukça düşük (%2'ye karşın %31) bulundu. Mükemmel yanıtı olan grupta nüksün görüldüğü birinci yıl için ise, PPD %10 olarak saptanırken, diğer grup için bu oran üç kat daha fazla olarak bulundu. Sonuç olarak, tedaviye mükemmel yanıt alınan vakalarda ve takipte tedavi yanıtı mükemmele dönen olgularda birinci yıldan sonraki izlemde nüks takibinin yalnızca klinik muayene ve stimule edilmemiş serum Tg ile yapılması yeterli olabilir.

NeoplazmlarNüksSınıflandırma+4
Berçemhan Yazırlı
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer immun trombositopeni hastalarının tedavi öncesi ve sonrası hemogram verilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Primer trombositopenik purpura (İTP) hem çocukları hem de yetişkinleri etkileyen otoantikor aracılı en sık görülen hemostaz bozukluklarından biridir. Kortikosteroidler ve IVIG, akut İTP için ilk basamak tedavilerdir. ITP için ikinci basamak tedaviler splenektomi, rituksimab, trombopoietin reseptör agonistleri, yüksek doz kortikosteroidler ve immünosupresörleri içerir. Çalışmamızda amaç son 5 yılda tedavi gören İTP hastalarının tedavi öncesi ve sonrası hemogram verilerini karşılaştırarak tedavi yöntemleri sonrası görülebilecek anlamlı değişiklikleri değerlendirmek,trombosit indekslerinin relaps ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda tedavi ve takibi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Hematoloji Bilim Dalı tarafından yapılan 71 hastanın demografik bilgileri, tedavi endikasyonları, uygulanan tedaviler ve tedavi yanıtları, tedavi öncesi ve sonrası hemogram verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası hemogram verileri Wilcoxon rank-sum testleri kullanılarak karşılaştırıldı. Bulgular: 71 hastanın 26'sı erkek(% 36,6) ,45 'i kadın(% 63,4) idi. Hastaların teşhis anında ortanca tanı yaşı 34 (18-77) idi. Steroid alan 34(%47.8) hasta saptanmıştır. Hastaların hemoglobin , hematokrit , MCV ,RDW, nötrofil ,lenfosit , lökosit ,trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı bir artış görülmüştür(p<0.05). Eozinofil değerlerinde anlamlı bir azalma görülmüştür(p=0,015). Steroid+IVIG alan 41(%57,7) hasta saptanmıştır. Hastaların RDW, nötrofil, lökosit , trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı artış saptanmıştır(p<0.05). Eozinofil değerlerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır(p=0,001). Splenektomi olan 42 hasta(%59,2) saptanmıştır. Hastaların MCV, RDW, nötrofil, lenfosit, lökosit ,trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır(p<0,05). Bazofil, eozinofil ve MPV değerlerinde anlamlı bir düşüş saptanmıştır(p<0,05). Eltrombopag alan 6(%8,4) hasta saptanmıştır. Hastaların nötrofil, trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı artış olduğu görülmüştür(p<0.05). İmmun trombositopenide nüksün MPV, PDW ve PCT ile olan ile olan ilişkisine bakıldı. İlk relapsta ve ikinci relapsta PCT'de anlamlı bir düşüş görüldü(p<0,05). Sonuçlar: Hastaların tedavi öncesi ve sonrası hemogram verileri karşılaştırıldığında literatüre uygun değişikler gözlenmiştir. Çalışmamız İTP hastalarında hemogram verilerinin genel olarak karşılaştırıldığı tek çalışma olduğu sanılmaktadır. Çalışmamızda PCT değeri ile relaps arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Anahtar kelimeler: İmmun trombositopeni , yetişkin, tedavi ,relaps

Mikrobiyal duyarlılık testleriNüksTedavi+2
Sena Yeral
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanser sonrası sağ kalan bireyler ve bakım verenlerinde psikolojik sağlamlık ve üstbilişlerin nüks korkusu ile ilişkisi

Bu araştırma kanser sonrası sağ kalan bireylerde ve bakım verenlerinde psikolojik sağlamlık ve üstbilişlerin kanserin nüksetme korkusu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı araştırma olarak yapılmıştır. Araştırma Ankara ili içerisinde Büyükşehir belediyesine bağlı, tıbbi onkoloji kliniği bulunan ve kurum izni alınan dört hastanede yürütülmüştür. Araştırmaya 112 kanser sonrası sağ kalan birey ve 112 bakım veren dahil edilmiştir. Veriler tanıtıcı veri formları, Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği, Üstbilişler-30 Ölçeği ve Kanserin Nüksetmesi Korkusu Envanteri kullanılarak 1 Ekim 2018-1 Haziran 2019 tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; sıklık analizleri ile birlikte korelasyon ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre: sağ kalan bireylerin psikolojik sağlamlık puanları ile üstbilişler ve nüks korkusu değerleri arasında negatif yönde bir ilişki bulunmaktadır. Sağ kalan bireylerin üstbilişler puanları ile nüks korkusu değerleri ve bakım verenlerin üstbilişler düzeyleri arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Nüks korkusu olan bakım verenlerin, kanser sonrası sağ kalan yakınlarının nüks korkusu düzeyleri ile tüm nüks korkusu alt boyut puanları arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Nüks korkusu yaşamayan bakım verenlerin, kanser sonrası sağ kalan yakınlarının toplam nüks korkusu düzeyleri ile güvence ve baş etme alt boyutları haricindeki tüm alt boyutlar ile pozitif yönde bir ilişki olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda, kanser sonrası sağ kalan bireyler ve bakım verenlerin nüks korkusu, psikolojik sağlamlık ve üstbilişler düzeylerinin birbirlerinden etkilenebildiği söylenebilir. Dolayısıyla, sağ kalım sürecinde birey ve bakım vereninin nüks korkusu düzeylerini azaltmada psikolojik sağlamlık düzeyinin artırılmasına ve üstbilişlerin pozitif yönde değiştirilmesine yönelik yaklaşımların benimsenmesi önerilebilir.

Bakım verenlerBakım verme yüküNeoplazmlar+4
Mehtap Erkan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil serviste kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastaların yönetiminde prokalsitoninin kullanımı

KOAH alevlenme hastalarının ilk başvuru yeri olan acil servislerde bu hastalara sıklıkla antibiyotik başlanmaktadır. Ancak bu enfeksiyonların üçte biri ila üçte ikisi virüslerden kaynaklanmakta olup, antibiyoterapi gerektirmemektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Erişkin Acil Servisine 01.11.2015-01.11.2018 tarihleri arasında KOAH alevlenmesi nedeniyle başvuran hastaların yönetiminde, antibiyotik tedavi başlama, değiştirme ve sonlandırma kararında prokalsitonin kullanımının yararlılığı ve prokalsitonin düzeyinin hasta yatış süresi ve mortaliteyi öngörmedeki etkisinin araştırılması planlandı. Çalışmaya alınan 284 hastanın %89,8'ine (n=255) hastanede kalış sürecinde en az bir antibiyotik başlandığı saptandı. Bu hastaların %57'sine (n=145) antibiyoterapinin prokalsitonin sonucundan önce başlandığı görüldü. Prokalsitonin değerinin klinisyenin antibiyoterapi kararını etkileme durumunu incelemek için hastalar prokalsitonin düzeyine göre 3 grubu ayrıldı. Prokalsitonin düzeyi 0,1ng/ml'nin altında olanlar birinci grubu, 0,1-0,5ng/ml arasında olanlar ikinci grubu, 0,5ng/ml'nin üzerinde olanlar ise üçüncü grubu oluşturdu. Birinci grupta (n=65) sadece bir hastanın antibiyotik tedavisinin kesildiği görüldü. Bu grupta prokalsitonin sonrası antibiyoterapisi değiştirilen hasta oranı %53,8'di (n=35). İkinci gruptaki 128 kişinin %50,8'inin (n=65) antibiyoterapisinin değiştirildiği görüldü. Üçüncü gruptaki 62 kişinin %46,8'inin (n=29) antibiyoterapisinin değiştirildiği saptandı. Antibiyoterapinin kesilmesi, devamı ya da değiştirilmesi hususunda verilen kararlarda, gruplar arası istatistiki olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0,710). Prokalsitonin düzeyi ile hastanede toplam kalış süresi arasında zayıf bir korelasyon saptandı. (r=0,152; p=0,010) Prokalsitoninin hastane içi mortalite için prognostik değeri incelendiğinde ROC eğrisi altında kalan alanın 0,648 olduğu ve 0,54ng/ml eşik değerinde mortaliteyi %52 sensitivite ve %80 spesifite ile öngörebildiği belirlendi. Sonuç olarak, prokalsitoninin acil serviste antibiyoterapi kararında klinisyenler tarafından kullanılmadığı, klinisyenlerin hastanın kliniğini daha önemli bir parametre olarak gördüğü ve prokalsitoninin hastane içi mortalite ile yatış süresini öngörmede zayıf bir parametre olduğu saptanmıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkciğer hastalıkları-obstrüktif+2
Yunus Emre Dündar
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı medülloblastom hastalarında "collins risk periyodu"

V.P. Collins 1955 yılında embriyonal tümörlerde tedavi kesimi sonrası rekürrens için riskli süreyi "hastanın tanı yaşı + 9 gebelik ayı" şeklinde tanımlamıştır ("Collins Risk Periyodu", CRP). İzleyen yıllarda bu konuda, özellikle medülloblastom hastalarında, bildirilen çok sayıda çalışma ile bu hipotezin geçerliliği bildirilmiş olsa da, bu kavramın istisnalarını gösteren yayınlar da mevcuttur. Çalışmamızın amacı HÜTF Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Onkolojisi Bilim dalında takip edilen medülloblastom tanılı hastalarda rekürrens için "CRP süresi" kavramının geçerliliğini değerlendirmekti. 1995-2016 yılları arasında tanı konulan 240 medülloblastom hastasından 145'i çalışmaya alındı. Hasta dosyalarından demografik, klinik, patolojik özellikleri, izlem süreleri, sağkalımları, rekürrens durumları, rekürrenslerin "CRP süresi"ne göre dağılımları değerlendirildi. Hastalarda ortalama tanı yaşı 7,9 yıl (±4,1) (ortanca 8,4; 0,5-17,9), erkek/kız oranı 1,9 olarak saptandı. Hastaların %82,8'inde tanı anında primer tümör sadece posterior fossada yerleşik idi; %82,7 hastada tümöre tam veya tama yakın rezeksiyon uygulanmış idi. Ameliyat sonrası %61,4 hastada tümör rezidüsü saptanmadı. Dört hastaya yaşlarının küçük olması nedeniyle radyoterapi verilmemiş, tüm hastalara kemoterapi uygulanmış idi. Ortanca 98 ay (11-281) izlemde hastalardan 98/145'i hayatta, 12/145'i takipten çıkmış, 35/145'i ise eksitus olmuş idi. Kız hastalarda 5 yıllık olaysız ve genel sağkalım hızları anlamlı olarak daha yüksekti (p< 0,03). Tanı anında ekilim metastazı olan hastalarda olaysız ve genel sağkalım hızları belirgin olarak düşük idi (p< 0,001). Yaş gruplarına göre ( yaş <5 yıl X ≥5 yıl) hastalarda sağkalım hızları arasında fark saptanmadı (p= 0.76). Çalışmamızdaki hastalardan 37'sinde (%25,5) izlemde rekürrens geliştiği görüldü. Erkek hastalarda rekürrens gelişme oranı kızlara göre belirgin olarak yüksek idi (p= 0,01). Tanı zamanında yaşı <5 yıl ve ≥5 yıl olan hastalarda rekürrens gelişme oranları arasında fark saptanmadı (p= 0,6). Tanı anında ekilim metastazı olanlarda anlamlı düzeyde daha fazla rekürrens geliştiği görüldü (p = 0,005). Rekürrenslerin %21 oranında çoğunlukla (n = 8) posterior fossada geliştiği, 11 hastanın rekürrensinin histopatolojik inceleme ile doğrulandığı saptandı. Rekürrens gelişen 37 hastada rekürrenslerin tanıdan itibaren ortalama 25,9 ay (2,1 yıl) içerisinde, %97'sinde tanıdan itibaren ilk 5 yıl içerisinde, sadece bir hastada rekürrensin 5 yıl ötesinde (65. ayda, "CRP süresi" içinde) geliştiği görüldü. Rekürrens gelişen üç hastanın çalışma zamanında hayatta olarak takibine devam edilmekteydi; bu hastalardan biri çalışmamızdaki en uzun (207 ay) yaşam süresine sahip hastalardandı. Tüm hastalarda ortanca "CRP süresi" 104 ay (8,7 yıl; 15-223) olarak hesaplandı. Rekürrens gelişen hastalardan 36'sında rekürrenslerin "CRP süresi" içerisinde; sadece birinde "CRP süresi" sonrasında geliştiği görüldü. "CRP süresi" ötesinde rekürrens gelişen vakanın tanı yaşı 25 ay olup, takibinin 51. ayında ("CRP süresi" bitiminden 17 ay sonra) rekürrens gelişmiş idi. Rekürrens gelişmeden "CRP süresi"ni tamamlayan 65 hastadan 58'inin hayatta olduğu ve bu hastalarda ortanca genel yaşam süresi/ortanca "CRP süresi" oranının 2,1 olduğu görüldü. "Collins Kuralı" kavramının 'kesin kür göstergesi' olarak kullanımı uygun görünmese de, hastalarda rekürrens gelişme riskinin "Collins Risk Periyodu" içerisinde daha yüksek olduğu, bu parametrenin önemli bir prognostik gösterge olarak kullanılabileceği değerlendirildi. Çocukluk çağının, medülloblastom da dahil olmak üzere, embriyonal kanserlerinde rekürrens için riskli dönemin belli bir kanser türü için genellenmemesi ve her hasta için "CRP süresi" gözetilerek bireysel olarak değerlendirilmesi gerekir. Vakaların çok uzun yıllar sonra bile, çok düşük risk olsa da, rekürrensler yanında olası ikincil kanserler ve uygulanan tedavilerin geç etkileri açısından düzenli izlenmeleri önemlidir. Anahtar Kelimeler: medülloblastom, rekürrens, sağkalım, "Collins Risk Periyodu"

MedulloblastomNeoplazmlarNüks+2
Shukufa Shırınova
Hacettepe University
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Amaca ulaşma kuramına dayalı ikincil inme korunma programının etkinliğinin incelenmesi

Çalışma; Imogene King'in Amaca Ulaşma Kuramı'na dayalı ikincil inme korunma eğitiminin ilk kez inme geçirmiş hastalarda inme tekrarının önlenmesi, inme risk faktörlerinin kontrol altına alınması, yaşam biçimi değişikliği, tedaviye uyum ve yaşam kalitesi üzerinde etkinliğini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma prospektif, öntest-sontest randomize kontrollü, deneysel bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi nöroloji kliniklerinde Mart 2017-Temmuz 2018 tarihleri arasında yatarak tedavi gören inmeli hastalar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini belirtilen evren içinden, araştırmaya dahil edilme ölçütlerine uyan ve araştırmaya katılmayı kabul eden, güç analizi ile belirlenen 58 girişim, 57 kontrol grubu olmak üzere toplam 115 inmeli hasta oluşturmuştur. Yaş, cinsiyet ve inme türüne göre, basit rastgele düzende randomizasyon yapılmıştır. Hasta eğitiminde temel kaynak olan eğitim kitapçığı güncel bilgiler ve kanıta dayalı rehberlere dayalı olarak hazırlanmış, konuyla ilgili uzmanların görüşü alındıktan sonra önerilen düzeltmeler yapılarak son şekli verilmiştir. Veri toplama sürecinde; girişim grubuna taburculuk öncesi bireyselleştirilmiş ikincil inme korunma eğitimi ve eğitim kitapçığı verilmiş, kontrol grubuna ise standart bakıma ek olarak yalnızca eğitim kitapçığı verilmiştir. Gruplar taburculuk sonrası birinci ayda telefonla aranarak soruları varsa yanıtlanmıştır. Taburculuk sonrası üçüncü ayda poliklinik kontrolüne çağırılan hastalara doktor kontrolü sonrasında son izlem formları doldurulmuştur. Girişim grubunda soruları varsa yanıtlanmış, kontrol grubuna bireyselleştirilmiş ikincil inme korunma eğitimi verilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında; Bilgilendirilmiş Onam Formu, Hasta Tanılama Formu, Hasta İzlem Formu, Hastalık Algısı Ölçeği, Modifiye Rankin Ölçeği, Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği, İnme Etki Yaşam Kalitesi Ölçeği 3.0 kullanılmıştır. Verilerin grup içi ve gruplar arası istatistiksel analizinde independent samples t test, paired samples t test ve Pearson ki-kare testleri kullanılmıştır. Çalışma sonunda inme tekrarı, inmeye bağlı ölümler, hastaneye tekrarlı yatışlar ve ilaç uyumu açısından girişim ve kontrol grubu arasında fark olmadığı; girişim grubunda bulunan hastaların kan basıncı, HbA1c, trigliserid, LDL düzeyleri ve bel çevresinde kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azalma olduğu saptanmıştır. Eğitim sonucunda sağlıklı yaşam biçimi değişikliği ve inme risk faktörlerinin kontrolünde etkin sonuçlara ulaşıldığı; yaşam kalitesi, ilaç uyumu ve inme tekrarları açısından istenen sonuçlara ulaşılamadığı ve bu alanlarla ilgili geliştirmelere gereksinim duyulduğu saptanmıştır. İnme eğitimi sırasında yaşanan sorunların çözümü ve eğitimin yaygınlaştırılması ile ilgili önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hemşirelik; İkincil inme korunma; Imogene King Amaca Ulaşma Kuramı; İnme risk faktörlerinin kontrolü.

Hasta uyumuHastane hemşireleriHemşirelik+7
Fatma İltuş
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil servise nöbetle başvuran hastaların demografik verilerinin, laboratuvar ve tedavi süreçlerinin değerlendirilerek, acil servisteki izlem süresince ikinci nöbet sıklığının prospektif olarak araştırılması

AMAÇ: Acil servise epileptik nöbet ile başvuran hastaların demografik özelliklerinin tanımlanması, hastaların nöbet özelliğinin belirlenmesi (epileptik, akut semptomatik, uzak semptomatik), laboratuvar ve görüntüleme sonuçları değerlendirilip bu parametrelerin hastane takibinde rekürren nöbet geçirme oranları ile ilişkisi araştırılarak bu ilişkinin hastaların acil servis yönetimine katkısı olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Prospektif analitik araştırma olarak tasarlanan çalışmaya EÜTF Hastanesi Acil Servisine Mart 2014 - Şubat 2016 tarihleri arasında epileptik nöbet geçirme sebebiyle başvuran on sekiz yaş üstü hastalar alınmıştır. İlgili tarihler arasında acil servise nöbetle başvuran hastalardan travma sonrası ilk kez nöbet geçirenler ve acil servis takibinde arrest olanlar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Söz konusu dışlama kriterlerine sahip olmayan hastalardan gönüllü olur formunu onaylayan 450 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu 450 olgu arasında nöbet şikâyeti ile acil servise mükerrer başvurusu olan hastalar da mevcuttur. Mükerrer başvurusu olan olguların çalışmaya alındıktan sonraki otuz günlük süredeki ikinci başvuruları çalışmaya dâhil edilmemiş; ancak iki başvuru arasındaki süre otuz günden fazla ise olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Veri kaydı için standart bir olgu rapor formu oluşturulmuştur. İstatistiksel değerlendirme için veriler SPSS 20.0 programına girilerek veri tabanı oluşturulmuş ve gerekli analizler yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda 439 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş ortalaması 46±20 yaş (18-94) olarak saptandı. Hastaların nöbet başlama yaşlarına göre dağılımı incelendiğinde %28,4 (n=125) ile en kalabalık grup 1-20 yaş arası olduğu, bu grubu %13,7 ile (n=60) 31-40 yaş aralığındaki hastaların oluşturduğu saptandı. Cinsiyete göre nöbet başlama yaşına bakıldığında erkeklerde ortanca nöbet başlama yaşı 37,5± 23,8 (1-94); kadınlarda ise 39,0 ± 25,1 (1-93) olarak saptandı. Hastaların %35,1'sinde (n=154) hayatında ilk kez epileptik nöbet geçirme şikâyeti olduğu saptandı. Hastaların %48.5'inin (n=213) nöbet özelliğine göre epileptik nöbet, %51.5'inin (n:266) semptomatik nöbet olduğu saptandı. Semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastaların %20.8'i (n=47) akut semptomatik, %79,2'si (n=179) uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirildi. Hastaların nöbet özelliklerinin yaşa göre dağılımı incelendiğinde 18-35 yaş grubunun ağırlıklı olarak epileptik nöbet geçirdiği, yaş arttıkça semptomatik nöbet sıklığının da arttığı saptandı. Akut semptomatik nöbet hastalarının yaş ortancası 34,0±15,8 olup, etiyolojik sebebe göre kendi içinde sınıflandırıldığında; en sık sebep olarak %24,5'inde (n=11) akut serebral iskemi saptandı. Uzak semptomatik nöbet hastaları yaş ortancaları 59,0±19,8 olup (18-94), etiyolojisine göre sınıflandırıldığında nöbeti tetikleyen en sık sebep %49,7'inde (n=90) intrakraniyal yer kaplayan kitle, metastaz veya kafa içi basınç artışı yapan durum (ödem, hidrosefali gibi), ikinci sırada %37,0' ında (n=67) kronik iskemik/ hemorajik stroke olduğu saptandı. Çalışmaya alınan hastaların %31,9'u (n=140) acil servis takibi boyunca en az bir kez nöbet geçirdi. Hastaların takipte ilk nöbet geçirme saatinin dağılım aralığına bakıldığında ortanca değeri 2,0 (1- 40) çeyrekler arası aralık 1,0- 4,0 olarak saptandı. Gözlemde nöbet geçiren hastaların %39,3'ü (n=55) status epilepticus olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların ortanca acil serviste kalış saatleri 17,28±18,8 (1- 152) olarak saptandı. Acil servis gözleminde nöbet geçirme ile hastaların yaş aralıkları arasındaki ilişki incelendiğinde hastaların yaşı arttıkça hastane izleminde nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu gözlendi (p=0,016). Acil servis takibinde nöbet geçiren hastaların nöbet başlama yaşının >80 olduğu grubun takipte nöbet geçirme oranının en yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,016). Ambulansla acil servise gelen hastaların hem acil servis takibinde hem de taburculuk sonrası bir ay içinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu; yine bu hastalarda SE görülme oranlarının da daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Bazal nöbet basit parsiyel olan hastaların acil servis takibinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,047). Semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre acil servis gözleminde daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptanırken (p=0,025); akut/ uzak semptomatiklerin arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p=0,230). Daha önce status epileptikus geçiren hastaların acil serviste nöbet geçirme oranının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,039). Tanılı epilepsisi olan hastaların kullandığı ilaç sayısı arttıkça acil serviste nöbet geçirme oranlarının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,004). İlk nöbetler ayrı olarak değerlendirildiğinde semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre takipte nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,013). Yine ilk nöbet hastalarının geliş GKS ile takipte nöbet geçirme oranlarının ters orantılı olduğu (p=0,001); fokal nörolojik defisiti olan hastaların da takipte daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,031). İlk nöbet hastalarınde BBT'de patolojik bulgu saptanan hastaların, patolojinin ne olduğundan bağımsız olarak, takipte daha yüksek oranda nöbet geçirdiği saptandı (p=0,012). Tüm gruplar ele alındığında semptomatik nöbet hastalarının acil servis takibinde birinci basamak tedavi ile nöbet kontrolünün sağlanabilme oranının daha düşük olduğu saptandı (p=0,025). Hastaların geliş GKS ile takipte SE gözlenme sıklığının ters orantılı olduğu saptandı (p<0,001). Bilinen epilepsisi ve kanser öyküsü olan hastaların hastaneden ayrıldıktan sonraki bir ay içinde daha sık nöbet geçirdikleri saptandı (p<0,001; p=0.047). Uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastalarda birinci ay takibinde nöbet görülme oranının akut semptomatiklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,040). Başvuru öncesi son yirmidört saatte nöbet geçiren hastaların çıkış sonrası birinci ayda nöbet geçirme oranının son bir yılda nöbet geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Hastane izleminde nöbet gözlenen hastaların birinci ay takibinde nöbet geçirme oranının da geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,044). TARTIŞMA: Acil servis başvurularında yaş ilerledikçe semptomatik nöbet oranının arttığı görülmüştür. Semptomatik nöbetlerin 45 yaş ve üzerindeki grupta belirgin olarak artmış olduğu saptanmıştır. sepmtomatik nöbet hastalarında 18-45 yaş aralığında ön planda intoksikasyonlar, intrakraniyal kitle ve posttravmatik nöbetler görülürken yaş ilerledikçe posttstroke nöbetler ve intrakraniyal kitlelerin görülme oranı artmaktadır. İleri yaş grubunda, ilk kez nöbet geçirme şikayetiyle başvuran hastalarda nöbete yol açabilecek sekonder nedenler akla gelmelidir. Nörolojik defisit saptanması ve düşük başvuru Glasgow koma skalası skoru, hipoksi ve hipertermi saptanması acil servisi gözleminde nöbet geçirme riskini arttırdığı bulunmuştur. Hemogram değerlerinin ve biyokimyasal parametrelerin takipte tekrar nöbet geçirme riskini belirlemede herhangi bir katkısı bulunmamıştır; ancak nöbetin etiyolojisinin aydınlatabilmek için bu değerlerin çalışılması önerilmektedir. BBT, EEG ve diğer tetkiklerin (amonyak, kan ilaç düzeyi, laktat, MRG, LP) sonuçlarının takipte nöbet geçirme riskini belirlemede katkısı bulunamamıştır. Ancak hastayı takip eden klinisyenin bu tetkiklerden herhangi birinin yapılması için endikasyon belirlediği hastaların takipte nöbet geçirme riski ve SE görülme oranları yüksek saptanmıştır. İleri tetkik gerekliliği düşünülen hastaların yatırılarak izlenmesi önerilmektedir. İlk nöbet hastaları ayrı olarak değerlendirildiğinde nöbet rekürrensi açısından tüm popülasyon ile aynı risk faktörleri saptanmıştır. Hastane sonrası takipte bazal nöbet sıklığı fazla olan hastalar, poststroke nöbetler ve intrakraniyal kitlesi olan hastalarda nöbet rekürrens riski yüksek saptanmıştır.

Acil servis-hastaneDemografiEpilepsi+3
Gizem Altınsoy
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rektum kanserlerinde preoparatif radyokemoterapi ile postoperatif radyokemoterapi tedavisinin hastalık rekürrensi ve sağkalım açısından karşılaştırılması

AMAÇ Lokal ileri rektum kanserinde (LİRK) preoperatif uzun dönem kemoradyoterapi ile postoperatif kemoradyoterapiyi karşılaştıran 2 prospektif randomize çalışma mevcut olup, lokoregional rekürrens (LR) ve sağ kalım sonuçları çelişmektedir. Çalışmanın temel amacı LİRK de preoperatif ve postoperatif kemoradyoterapinin hastalık rekürrensi ve sağkalımlara etkilerini karşılamaktır. MATERYAL METOD Klinik olarak LİRK tanısı alan 336 hasta prospektif olarak preoperatif veya postoperatif (177 vs 159 hasta) kemoradyoterapi gruplarına ayrıldı. Preoperatif gruptaki hastalara total 50.4 Gy (28 fraksiyon) radyoterapi ve eş zamanlı 2 siklus KT yi (5-florourasil- lökoverin) takiben küratif TME uygulandı. Postoperatif gruba operasyondan 4 hafta sonra benzer protokol verildi. Gruplara 4 kür adjuvant KT eklendi. BULGULAR Ortalama 60,4 ay takip sonrası, LR'nin 5 yıllık kümülatif indeksi preoperatif grupta % 7.4 ve postoperatif grupta % 13.4 idi (p= 0.021). 5 yıllık kanser spesifik sağkalım preoperatif grupta % 87.5 ve postoperatif grupta % 80 idi (p= 0.022). Total sağkalım % 79.5 vs %74.7 (p= 0.064), hastalıksız sağkalım % 75.2 vs % 64.8 (p= 0.062), KRT ye bağlı geç toksisite % 7.4 vs % 13.2 (p= 0.002) idi. Tedaviye uyum preoperatif grupta yüksektir (p< 0.001). SONUÇ Preoperatif kemoradyoterapi, postoperatif kemoradyoterapi ile karşılaştırıldığında lokal kontrol, tedavi uyumluluğu, kanser spesifik sağkalım ve geç toksisite açısından belirgin olarak iyileşme sağladı. Sonuçlar aynı zamanda, preoperatif tedavi için olası bir genel ve hastalıksız sağkalım fayda öneriyordu. Patolojik tam yanıt sağlanan hastalarda hastalıksız sağ kalım anlamlı oranda artmaktadır.

NeoplazmlarNüksRadyoterapi+5
Mevlüt Tekin
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri tanısının konulma zamanı ile tedaviye başlama zamanı arasında geçen sürenin sağ kalıma ve nüks gelişim oranlarına etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada; meme kanseri tanısı konan hastalarda, kanser tanısının konulma zamanı ile cerrahi uygulanma zamanı arasında geçen sürenin hastanın sağ kalımına ve hastalığın nüks etme durumuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kesitsel tipte olan bu çalışma 1 Ocak 2010 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü tarafından meme kanseri nedeniyle cerrahi uygulanan, çalışma kriterlerini karşılayan 167 hastanın dosyalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Olguların yaş ortalaması 49,78 ± 10,83 yıldı. Olguların %21,6'sında aile öyküsü varlığı, %21,0'ında DCIS komponenti, %21,0'ında multifokalite, %56,3'ünde lenfovasküler invazyon ve %37,1'inde perinöral invazyon saptandı. Patolojik evre olguların %24,6'sında evre I, %62,3'ünde evre II ve %13,2'sinde evre III'tü. Tanı ile cerrahi arasında geçen bekleme süresi ortalaması 38,81 ± 49,06 gün, toplam takip süre ortalaması ise 54,31 ± 26,22 aydı. Olguların %90,4'üne kemoterapi, %66,5'ine radyoterapi, %76,6'sına hormon tedavisi uygulandı, %10,8'inde nüks gelişti ve %13,8'i hayatını kaybetti. Nüks gelişmeyen grupla karşılaştırıldığında, nüks gelişen grupta >50 mm tümör (sırasıyla, %10,1 vs %27,8, p = 0,031), lenfovasküler invazyon varlığı (sırasıyla, %53,0 vs %83,3, p = 0,014), perinöral invazyon varlığı (sırasıyla, %34,2 vs %61,1, p = 0,026), cerrahi sınırda tümör varlığı (sırasıyla, %3,4 vs %16,7, p = 0,042) ve radyoterapi tedavisi alma (sırasıyla, %63,1 vs %94,4, p = 0,008) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla sıklıktaydı. Nüks gelişmeyen olgularla karşılaştırıldığında, nüks gelişenler arasında lenf nodu evrelemesi N0 olanlar istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az (%44,3 vs %16,7), N3 ise daha fazlaydı (%6,0 vs %27,8, p = 0,004). Ayrıca nüks gelişen olgularda evre IIIA (%4,7 vs %16,7) ve evre IIIB (%3,4 vs %22,2, p = 0,005) olmak üzere, evre III (%10,7 vs %33,3, p = 0,025) tümör istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Nüks gelişmeyen olgularla karşılaştırıldığında, nüks gelişenler arasında bekleme süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısaydı (p = 0,030). Nüks görülmesinde bekleme süresi için cut-off 24 gün olarak bulundu. 24 ve daha kısa süre bekleyenlerde nüks daha fazla görülmektedir. Eğri altında kalan alan (AUC=0,656, p=0,028) istatistiksel olarak anlamlıdır. Olguların genel sağkalım süresi 135,063 ± 3,993 (%95 GA: 127,236 - 142,890) aydı. Patolojik evresi III olanların ve nüks saptanan olguların sağkalım süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısaydı (p<0,001). Sonuç olarak daha kısa bekleme süresi olan olguların nüks sıklığı daha fazlaydı, sağkalım süresi ile bekleme süresi arasında ise anlamlı bir ilişki görülmedi. Ek olarak nüks varlığının ve patolojik evre artışının sağkalım süresini azalttığı saptandı.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Cem Tandoğan
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antiembolik, antitrombotik tedavi altında iken tekrarlayan iskemik inme ile acil servise başvuran hastalarda iskemi tekrarına etki eden faktörler

Acil servisler inme hastalarının ilk defa başvurduğu, tanındığı ve tedavi edildiği ünitelerdir. Reküren iskemik inme mevcut gelişmelere rağmen hala sık izlenmektedir. Reküren inme atakları fonksiyonel bağımlılık ve mortalitede artışla ilişkilidir. İnme sonrasında uygulanan sekonder önleme stratejileri reküren inme riskini azaltmayı hedeflemektedir. Ancak sekonder önleme için yeterli antiagregan ve antikoagülan tedaviye rağmen rekürens izlenebilir. Bu çalışmada antiagregan veya antikoagülan tedavi altında reküren iskemik inme geçiren hastaların inme ile ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem Bu çalışmaya 01.01.2017 ila 31.01.2021 tarihleri arasında acil servise reküren iskemik inme ile başvuran 273 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, antiagregan ve antikoagülan kullanımları, komorbid hastalıkları, elektrokardiyografi, ekokardiyografi ve görüntüleme bulguları, acil servis ve hastane sonlanımları değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 70,9 ± 12,6 yıl (20-101 yıl) idi. hastaların %46,2'si kadın, %53,8'i erkekti. Hastaların %20,9'unda atriyal fibrilasyon (AF) mevcuttu. En sık izlenen komorbiditeler hipertansiyon (HT) (%72,5), koroner arter hastalığı (KAH) (%37,7) ve diyabetes mellitus (DM) (%35,2) idi. Hastaların %5,3'ü antiagregan monoterapi, %7'si antiagregan ikili tedavi, %26,3'ü antiagregan ve antikoagülan, %54,4'ü ise antikoagülan monoterapi kullanırken, %7'si antiagregan veya antikoagülan kullanmamaktaydı. Hastaların acil sonlanımları sırasıyla servis (%45,4), YBÜ (%38,8), kendi isteği ile taburcu (%7,3), taburcu (%5,1), sevk (%1,8) ve eksitus(%1,5) idi. Hastane sonlanımı ise sırasıyla taburcu (%57,9), sevk (%28,2) ve eksitus(%13,9) idi. Kaybedilen hastaların yaş ortalaması daha yüksekti (p=0,011). Hastane sonlanımı eksitus olan hastalarda AF (p=0,009) ve malignite (p=0,002) sıklığı daha fazla, HT sıklığı (p=0,035) daha az idi. Taburcu edilen hastalarda antiagregan ikili tedavi kullanım sıklığı kaybedilen hastalardan daha fazla idi (p=0,047). Reküren iskemik inme ilk inmeye benzer özelliklere sahiptir. Antiagregan veya antikoagülan tedavi altındaki hastalar reküren iskemik inme geçirebilir. Ancak ikili antiagregan tedavi altındaki hastaların prognozu daha iyidir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAntikoagülanlar+3
Emine Özlem Gökmen
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme duktal karsinoma insitu hastalarında nüksle ilişkili klinik ve patolojik özelliklerin değerlendirilmesi

Amaç : Tıbbi onkoloji kliniğimizde meme duktal karsinoma insitu tanısıyla takip edilmekte olan hastaların arşiv dosyalarında kayıtlı klinik ve patolojik özellikleri değerlendirmek ve bu özelliklerin nüks ile ilişkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza yaklaşık 6000 meme kanseri tanılı hastanın sistem dosyası taranarak en az 2 sene takip edilmiş duktal karsinoma insitu (DCİS) hastaları dahil edilmiştir. Bu 6000 dosya sistemde 21 tane farklı tanı kodu ile taranmıştır. Nihai olarak 44 hasta DCİS olarak bulunmuştur. Bu hastaların patoloji raporlarından ve dosyalarından östrojen ve progesteron reseptör durumu, ki-67 yüzdesi , cerbb2 durumu, lezyon boyutu ve grade'i, nekroz varlığı, lezyonun patolojik varyantı, kalsifikasyon varlığı ve çeşidi, operasyon tipi, sentinel lenf nodu biyopsisi durumu, radyoterapi alıp almadığı, hormonoterapi alıp almadığı, takipte nüks zamanı ve nüks gelişen hastaların nüks ile ilişkili olabilecek klinik ve patolojik özelliklerine bakılmıştır. Bulgular: Meme DCİS tanılı hastaların %56,8'ine (n=25) mastektomi operasyonu yapıldığı, %43,2'sine (n=19) meme koruyucu cerrahi (MKC) yapıldığı saptandı. Bu olguların %65,9'una (n=29) radyoterapi (RT) verilmediğini, %34,1'ine (n=15) RT verildiğini tespit ettik. Hastaların %38,6'sına (n=17) hiçbir hormon tedavisi verilmediği tespit edilirken, %40,9'u (n=18) tamoksifen almıştı, %9,1'i (n=4) aromataz inhibitörü almıştı, %11,4'ü ise (n=5) tamoksifen ve aromataz inhibitörünü sıralı olarak almıştı. Hormon tedavisi verilen 27 hastanın hormonoterapi süresi ortalama 3,65 ± 1,76 yıl olarak saptandı. Olguların %50,0'ında (n=22) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmamışken, %45,0'ında (n=20) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştı. Sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 20 hastanın da biyopsi sonucu negatifti. Hastaların %52,3'üne (n=23) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapılmadığı, %38,6'sına (n=17) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapıldığı saptandı. Aksiller diseksiyon yapılan hastaların lenf nodlarında pozitiflik saptanmadı. Hastaların %4,5'inde (n=2) nüks tespit edilirken bu hastaların birinde 2 yıl içinde, diğerinde 8 yılda nüks olduğu kaydedildi. Erken nüks olan hastada tümör boyutu 5,5 cm idi ve hastaya mastektomi yapılmıştı. Hasta bu operasyon sonrası RT ve hormonoterapi almamıştı, östrojen ve progesteron reseptörü negatifti, Cerbb2'si (+++) olarak raporlanmıştı. Hasta operasyondan 2 sene sonra nüks etmişti. 8 sene sonra nüks olan diğer hastamızda ise tümör boyutu 1 cm idi ve gradı 3 idi, MKC operasyonundan sonra hasta RT ve 5 sene tamoksifen almış daha sonra ilaçsız izleme alınmıştı ve bu süreçte nüks etmişti. Nüks olan iki hastanında nüks tipi invaziv kanserdi. Nüks yeri ikisinde de lokal olarak memedeydi. Sonuç: Çalışmamızda DCİS tanısı ile takipli hastaların sadece ikisinde nüks saptandı. Nüks eden hasta sayımız az olduğu için nüks ile ilişkili olabilecek faktörler üzerine ek analiz yapamadık. Nüks ile ilişkili durumların analizi için daha geniş hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, duktal karsinoma insitu, radyoterapi, mastektomi, hormonoterapi

KarsinomaKarsinoma-duktalMeme hastalıkları+3
Muhammet Şehmi Yılmaz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Evaluation of h3k27me3 expression in different anatomical localisations and different histologic subtypes in meningioma cases, its correlation with recurrence and other prognostic parameters

WHO classification of meningiomas has many limitations in predicting meningiomas' behaviour and prognosis, The diagnostic potential of H3k27me3 has been demonstrated for many tumours. This study aimed to evaluate the expression of h3K27me3 in various anatomical localizations and various histologic subtypes of meningioma, as well as to determine the link between its expression and recurrence and free recurrence survival time. 112 cases from 2015 to 2022 were recruited from Goztepe Medical Park hospital, H3K27me3 was assessed by Immunohistochemistry, the cases were prepared and H3K27me3 was applied, Expression of H3K27me3 was assessed by two physicians, the data were collected, coded, and statistically analysed. Most cases of meningioma retained more than 50% of H3K27me3 and no case showed total loss of expression. However, the difference of expression of H3K27me3 was not statistically significant neither among different WHO grades of meningioma (P=.211) nor among meningiomas in different localisations (.953) nor among different histologic subtypes of meningioma (.879). The expression of H3K27me3 was not different between de novo and recurrent meningiomas (.932). Loss of H3K27me3 was not a risk factor for the incidence of recurrence, and it was not associated with free recurrence survival in meningioma. Overall, H3K27me3 expression does not seem to be beneficial in the clinical diagnosis of meningioma. Moreover, it did not seem to show any potential to become an investigatory tool to determine the prognosis of meningioma.

AnatomyGene expressionMeningioma+3
Omar Galy
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonu etkeni olan escherichia coli izolatlarında virülans faktörleri, filogenetik grup özellikleri ve ST131 klonu varlığının araştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada; Ocak 2021 – Eylül 2021 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi Merkez Mikrobiyoloji Laboratuvarında 3-18 yaş arası çocuk hastaların üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) ön tanısıyla gönderilen idrar örneklerinden elde edilen 100 ilk, 100 tekrarlayan ÜSE etkeni toplam 200 adet Esherichia coli izolatının antimikrobiyal direnç oranları, filogenetik grup dağılımları, virülans faktörleri sıklığı ve O25b/ST131 klonuna ait olup olmadıkları değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin ilk ve tekrarlayan ÜSE etkenleri arasındaki ve O25b/ST131 klonuna ait olan ve olmayan izolatlar arasındaki dağılımları araştırılarak, ülkemizdeki sürveyans verilerine katkıda bulunmanın yanı sıra daha etkin bir ÜSE yönetimi için geliştirilebilecek tanı, tedavi ve profilaksi seçenekleri için yapılacak yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Konvansiyonel yöntemler ile tanımlanan izolatların antimikrobiyal duyarlılıkları Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemiyle, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimleri çift disk sinerji testi ile değerlendirilmiş, biyofilm oluşumları mikroplak yöntemi, hemolizin üretimleri kanlı agara ekim tekniği ile araştırılmıştır. Filogenetik gruplandırma, O25b/ST131 klonu, virülans genlerinin araştırılması, izolatların moleküler düzeyde üropatojenik E. coli (UPEC) olarak sınıflandırılması ve virotiplendirilmelerinde polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) kullanılmıştır. Aynı hastadan farklı zamanlarda toplanan izolatların arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için değişken alanlı jel elektroforezi (PFGE) yapılmıştır. BULGULAR: En yüksek antimikrobiyal direnç oranı ampisilin (n=100, %50), amoksisilin-klavulanik asit (n=43, %21,5), sefazolin (n=99, %49,5), sefotaksim (n=43, %21,5) ve trimetoprim-sülfametoksazol'e (n=55, %27,5) karşı gözlenmiştir. Tekrarlayan ÜSE etkenlerinde (n=100) ilk ÜSE etkenlerine göre sefotaksim (n=29, %29), sefepim (n=25, %25) ve trimetoprim-sülfametoksazol (n=35, %35); O25b/ST131 izolatlarında (n=67) ise bu klonda olmayanlara (n=133) göre siprofloksasin (n=17, %25,4), amikasin (n=3, %4,5) ve gentamisin (n=10, %14,9) direnç oranları daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). İzolatların 58'inin (%29) çoklu ilaca dirençli (ÇİD) olduğu, 38'inin (%19) GSBL ürettiği bulunmuştur. Tekrarlayan ÜSE etkenlerinde ÇİD ve/veya GSBL üreten izolatların oranı ilk ÜSE etkenlerine göre daha fazla bulunmuştur (sırasıyla n=36 (%36) / n=22 (%22); n=27 (%27) / n=11 (%11); p<0,05). İzolatların 3'ünde (%1,5) biyofilm oluşumu gözlenmiş, bu izolatların tamamı filogenetik grup A'ya ait bulunmuştur. Hemolizin üretimi izolatların 29'unda (%14,5) görülmüş olup, hemolizin üreten izolatlar içinde O25b/ST131 klonunun oranı bu klona ait olmayan izolatlara göre daha yüksek saptanmıştır (sırasıyla n=23 (%79) / n=6 (%21); p<0,0001). İzolatların 91'inin (%45,5) D, 75'inin (%37,5) B2, 25'inin (%12,5) A ve 9'unun (%4,5) B1 filogenetik grubunda yer aldığı bulunmuştur. B2 ve D grubunda yer alan izolatların antimikrobiyal dirençlerinin daha yüksek olduğu ve daha fazla sayıda virülans geni taşıdıkları saptanmıştır (p<0,05). İzolatların 67'si (%33,5) O25b/ST131 klonuna ait bulunmuştur. İlk ve tekrarlayan ÜSE etkenleri içindeki O25b/ST131 klonu oranları benzer bulunmuştur (p>0,05). İzolatların en sık adezyon [fimH n=194 (%97), papA n=114 (%57), yfcV n=99 (%49,5)] ve demir edinim sistemlerine [fyuA n=171 (%85,5), chuA n=156 (%78), iutA n=146 (%73)] ait virülans genleri taşıdıkları görülürken, en az oranda toksin grubu [vat n=64 (%32), hlyA n=31 (%15,5), cnf I n=13 (%6,5)] virülans genleri bulunmuştur. O25b/ST131 klonuna ait izolatlarda tüm virülans faktörleri bu klona ait olmayan izolatlara göre daha sık saptanmıştır (p<0,05). Antimikrobiyal direnç ile en sık birlikte görülen virülans geni papA olmuştur (ampisilin, amoksisilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam, sefazolin, sefotaksim, sefepim, siprofloksasin ve trimetoprim-sülfametoksazol direnci, p<0,05). İzolatların 101'i (%50,5)'i moleküler analizle UPEC olarak tanımlanmıştır. O25b/ST131 klonuna ait izolatların 65'i (%97), bu klona ait olmayan izolatların ise 36'sı (%27,1) moleküler analizle UPEC olarak tanımlanmıştır (p<0,0001). Çalışmamızda O25b/ST131 klonundaki izolatların 40'ı (%59,7) virotip B, 18'i (%26,9) virotip C, 3'ü (%4,5) virotip A ve 3'ü (%4,5) virotip D olarak saptanmıştır. PFGE ile 15 hastaya ait 33 izolat değerlendirilmiş, dokuz hastanın (%60), sonradan toplanan izolatı ile ilk izolatının aynı profilde olduğu görülmüştür. SONUÇ: E. coli'ye bağlı gelişen ÜSE çocuklarda önemli bir sağlık sorunudur. Özellikle E. coli O25b/ST131 klonu virülans faktörü ve antimikrobiyal direnç oranlarının yüksek olması sebebiyle ciddi bir halk sağlığı sorunu haline gelmektedir. Bu klona ilişkin sürveyansa, tanı testlerine, tedavi algoritmalarına ve önleyici tedbirlere odaklanılması zorlu E. coli enfeksiyonlarına karşı koymada yardımcı olacak, yeni profilaksi, tedavi veya aşı stratejilerinin geliştirilmesine, taşıyıcılık ve kolonizasyonun önlenmesine yönelik çalışmalara ışık tutacaktır.

Escherichia coliFilogenetikNüks+5
Selin Gamze Kılıç
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda patolojide pozitif cerrahi sınıra yatkınlık yaratan risk faktörlerinin incelenmesi ve RE-operasyon gerekliliğinin tartışılması

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignite olup klinisyenlerin tarama, takip ve tedavideki başarısına rağmen halen önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. Bu çalışmanın amacı meme kanseri nedeniyle opere edilmiş ve patoloji incelemesi sonucunda pozitif cerrahi sınır sonucu gelmiş hastaların genel özelliklerinin ve bu duruma yatkınlık yaratan risk faktörlerinin belirlenmesi ayrıca reoperasyon yapılan ve reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye yönlendirilen hasta gruplarının lokal nüks, sistemik nüks ve sağkalım açısından karşılaştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada AÜTF bünyesi hastanelerinde 2008 Ocak -2020 Aralık tarihleri arasında meme kanseri nedeniyle opere edilmiş 2242 hastanın retrospektif olarak patoloji raporları incelenmiş olup pozitif cerrahi sınıra sahip ( invaziv komponent ya da duktal karsinoma in-situ cerrahi sınıra 1 mm'den daha yakın ) , neoadjuvan tedavi almamış ve tanı anında sistemik nüksü bulunmayan, 18 yaş üstündeki hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalar reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye giden grup ve reoperasyon yapılan grup olarak ikiye ayrılarak daha sonra ise nihai marjin statüslerine göre tekrar gruplandırılarak gruplar arasında lokal nüks, sistemik nüks, sağkalım açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastalar reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye giden grup ve reoperasyon yapılan grup olarak ikiye ayrılıp final marjin statüslerine göre de nihai marjin pozitif ve nihai marjin negatif olarak ayrıldıktan sonra lokal nüks, sistemik nüks, sağkalım açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında lokal nüks ve sistemik nüks görülme oranlarının dağılımları istatistiksel olarak farklı değildi (Sırasıyla; P=0,080; P=0,101 ). Gruplar arasında mortalite görülme oranları istatistiksel olarak farklı değildi (P=0,146). Gruplar arasında sağkalım süreleri anlamlı farklı değildi ancak anlamlı farklılık sınırına yakın idi (P=0,083). Nihai marjin negatif grupta bulunan hastaların sağkalım sürelerinin ortalaması 163 (158-168) ay ve nihai marjin pozitif kalarak adjuvan tedaviye giden grup sağkalım sürelerinin ortalaması 150 (140-160) ay idi. Genel sağkalım sürelerinin ortalaması 161 (156-165) ay idi. Sonuç: Meme kanseri nedeniyle meme koruyucu cerrahi geçiren hastalarda ilk operasyon sonrasında patolojinin pozitif cerrahi sınır şeklinde sonuçlanması durumunda hastayı ikinci bir operasyona yönlendirmek yerine seçilmiş bir hasta grubunda ve hasta bilgilendirilerek karar verilip hastaları hem psikolojik olarak zorlayacak hem kozmetik olarak daha kötü sonuçlara yol açacak reoperasyondan kaçınıp, adjuvan tedaviyi geciktirmeden adjuvan tedaviye başlamak, reoperasyon lokal nüks, sistemik nüks ve mortalite üzerinde anlamlı bir değişiklik sağlamayacağı için tercih edilebilir. Anahtar sözcükler: meme kanseri, pozitif cerrahi sınır, lokal nüks, invaziv duktal karsinom, meme koruyucu cerrahi

KarsinomaKoruyucu hekimlikMeme hastalıkları+4
Ayşe Sena Çalış
Ankara University
2023
00

İlgili konular