Osteotomi
61 theses under this subject heading
Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin ın-vitro değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin in-vitro değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda sığır femur kortikal kemikleri kullanılmıştır.kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çapa göre gruplar oluşturularak kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri incelemek amacıyla 8 adet grup oluşurulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. Drilleme esnasında kemikte meydana gelen ısıyı değerlendirmek üzere osteotomide kullanılan cerrahi tur motoru, paralelometre cihazına kemik üzerine dik açı ile giriş yapacak şekilde adapte edilerek, taze sığır femur kortikal kemiğinde frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme boyunca oluşan sıcaklık, dril yuvasının sağ ve sol yanlarında 1'er mm mesafede, 9'ar ve 15'er mm derinliklerinde 2 adet k tipi termocouple ısı sensörü yerleştirilerek ölçülmüştür. Her grup için bu işlem 30 kere tekrarlanmış ve drillemelerde yapılan ısı ölçümleri kaydedilmiştir. Kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy, çap ve implant yiv tasarımına göre gruplar oluşturularak yerleştirilen implantların primer stabilite değerlerini incelemek amacıyla 16 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 15 implant sahası oluşturulmuş ve implant yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlarda primer stabiliteyi değerlendirmek üzere osstel cihazı kullanılmıştır. 9 mm ve 15 mm derinliklerinde hazırlanan implant sahalarına agresif ve pasif yapıda implantlar kemik seviyesine kadar manuel olarak yerleştirme anahtarıyla gönderilip osstel cihazı yardımıyla primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çap göre gruplar oluşturularak implant yuvaları etrafındaki kemik yoğunluğunu incelemek amacıyla 8 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. İmplant sahaları bilgisayarlı tomografi ile incelenerek sagittal kesitler elde edilmiştir. Elde edilen kesitlerde gözlenen 3 duvarın 0.5 mm2 lik orta noktalarındaki ölçümlerde ortalama değer elde edilerek kaydedilmiştir.Sonuç olarak; sıcaklık deneylerinde hiç bir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚c yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Drilleme sırasında oluşan en düşük sıcaklık geleneksel teknikle oluşturulan 3.5 mm çapında 9 mm boyunda olan grupta gözlenmiştir en fazla oluşan sıcaklık ise 5.0 mm çapında 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Primer stabilite deneylerinde ise ölçülen en yüksek primer stabilite yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 5.0 mm çapında ve 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Kaydedilen en düşük primer stabilite ise yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 3.5 mm çapında ve 9 mm boyunda olan geleneksel teknikle oluşturulan grupta gözlenmiştir. Kemik yoğunluğu ölçüm deneylerinde ise osseodensifikasyon grubu tarafından oluşturulan 5.0 mm çapında 9 mm boyunda implant yuvaları etrafında gözlemiştir. Ölçülen en az yoğunluk ise geleneksel yötemle hazırlanan 3.5 mm çapında15 mm boyunda implant yuvaları etrafında kaydedilmiştir. Çalışmamızda osseodensifikasyon tekniğinin sıcaklık olarak geleneksel yönteme göre daha fazla ısılara cıksada kemik nekrozunu oluşturakcak sıcaklığı geçmediği,primer stabilite ve kemik yoğunlu üzerine ciddi artışlar sağladı gözlemlenmiştir.
Deneysel uzatma modelleri oluşturularak yapılan ratlarda Z şeklinde (oblik) yapılan osteotomi ile klasik osteotominin histolojik, radyolojik ve klinik olarak incelenmesi
Deneysel Uzatma Modelleri Oluşturularak Yapılan Ratlarda Z Şeklinde(Oblik) Yapılan Osteotomi ile Klasik Osteotominin Histolojik, Radyolojik ve Klinik Olarak İncelenmesi,Tıpta Uzmanlık Tezi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı, Gaziantep, 2023Distraksiyon osteogenezi, konjenital hastalıklar, travma ve tümörün neden olduğu iskelet deformitelerini ve kusurlarını tedavi etmek için kullanılan değerli bir klinik tekniktir. Distraksiyon sırasında, osteotomi bölgesinde oluşturulan kuvvetler hassas bir şekilde kontrol edilebilir, bu da bu tekniği mekanik stimülasyona biyolojik yanıtların in vivo çalışmaları için çok yararlı kılar. Kallus sertliği, kırık iyileşmesi sürecinde artar ve böylece kallus yoluyla yüklerin iletiminin artmasına izin verir. Kallus miktarı arttıkça yük verme ve normal hayata dönüş kolaylaşır. İyileşme belirteci olarak da kullanılabilinir. Bu nedenle, en fizyolojik eksternal fiksatör veya osteosentez cihazı, daha hızlı kırık kaynaması sağlamak için sertliğini kemik iyileşme durumuna göre ayarlayabilmelidir. Birleşme ilerledikçe, kallusun kendisi kemik fiksatör düzeneğinin sertliğine katkıda bulunur ve yükün bir kısmı kırığın içinden taşınır, böylece yük fiksatör yoluyla azaltılır. Araştırmamızın amacı hem sert hem de dinamik koşullar altında harici olarak sabitlenmiş enine ve oblik osteotomilerde, kallus eksenel sertliğinin gelişimini, histolojik olarak osteotomiler arasındaki gelişme sürelerini incelemekti. Çalışmamız iki ana grup her 2 ana grubun 3 adet alt grup olacaktır. İlk gün sıçanların sağ tibiasından fiksatör yerleştirilerek bir gruba klasik ostetomi diğer gruba oblik osteotomi modeli oluşturduktan sonra 7. Gün tibia uzatmaya başlanacaktır. 7 gün boyunca tibia uzatması düzenli aralıklarla belirlenen miktarda yapılacaktır. Uzatması tamamlanan sıçanlar 2 hafta,4 hafta ve 6 haftalıkkonsolidasyon bekleme sonrasında sıçanlardan klinik görünüm, x ray çekilecek. Konsolidasyon süresi sonrasında sıçanlar sakrifiye edilecektir. Son aşamada sakrifiye edilen sıçanlar histolojik olarak incelenmek üzere uzatma modeli oluşturuan tibia kemiği alınacaktır. Her gruptaki sıçanların distraksiyon bitiminden 2,4 ve 6 hafta sonraki radyolojik görüntüleme sonuçları karşılaştırılarak skorlandı. Grup I, II ve III'deki sıçanların Modifiye Lane ve Sandhu Skorlama Sistemine göre puanlandırıldı. Modifiye Lane Ve Sandhu Radyolojik Skorlaması puanları üzerine süre ve cerrahinin anlamlı etkisi gözlendi. Grup 3 istatiksel olarak grup 2 ve grup 1 den modifiye lane ve sandle radyolojik skorlamasına göre istatiksel olarak anlamlı çıkarken grup 1 ile grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı. Modifiye Lane Ve Sandhu Radyolojik Skorlaması puanları üzerinden cerrahi teknik olarak bakıldığında oblik ile düz osteotominin istatiksel olarak bakılıdığında anlamlı bir fark olduğu görüldü. Her gruptaki sıçanlar distraksiyon bitiminden 2 hafta,4 hafta ve 6 hafta sonra Heiple ve ark. tarafından modifiye edilen Lane ve Sandhu histolojik değerlendirme sistemine göre yapıldı. Grup I, grup II ve grup III olarak kendi içinde de süre bazlı olarak kıyaslandı. Gruplar haftalık olarak kendi aralarında değerlendirildiğinde Modifiye Lane ve Sandhu Histolojik Skorlaması açısından istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Sıçanlar sakrifiye edilmeden önce tibiları incelendi. Bunlar enfeksiyon varlığı, nekroz, redüksiyon problem, kaynamama ve manipülasyona göre incelendi. Her grup kendi içinde incelendi. Enfeksiyon varlığının farklı zamanlarda Oblik ve düz cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup Ive grup II de istatiksel olarak anlamlı fark yokken grup III te oblik osteotomi ile düz osteotomi arasında anlamlı fark vardı. Yüzeyel nekroz varlığının farklı zamanlarda Oblik ve düz cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup I, grup II ve grup III arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Redüksiyon problemi varlığının farklı zamanlarda oblik ve düz cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup I de istatiksel olarak anlamlı fark varken grup II ve grup III te istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Kaynama durumu varlığının farklı zamanlarda oblik osteotomi ve düz osteotomi cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup I ve grup IIde istatiksel olarak anlamlı fark varken grup III te oblik osteotomi ile düz osteotomi arasında anlamlı fark yoktu. Manipülasyonun cerrahi teknik açısından karşılaştırıldığında oblik osteotomi ile düz osteotomi arasında anlamlı fark vardır. Biz yaptığımız çalışma sonucu sıçan tibia metafizer bölgeden yapılan düz ve oblik osteotomilerin hafta bazlı araştırıldığında oblik osteotominin radyolojik ve histopatolojik açıdan daha iyi kemik iyileşmesini sağladığını gözlemledik. Aynı zamanda makroskobik ve komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde oblik osteotominin daha üstün olduğunu gördük. Sıçan tibia metafizier bölgeden yapılan uzatma modellerinde daha az komplikasyonve daha iyi radyolojik ve histolojik sonuçlar açsısından oblik osteotomi kullanılmasını öneriyoruz.
Sagittal split ramus osteotomisinde kullanılan farklı fiksasyon tekniklerinin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması
SSRO, ortognatik cerrahide mandibulaya sıklıkla uygulanan yöntemlerden birisidir. SSRO uygulanmasının ardından fiksasyon sağlanması amacıyla en çok kullanılan tekniklerden birisi miniplak sistemleridir. SSRO operasyonlarının başarısını arttırmak amacıyla birçok miniplak tasarlanmış ve kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, SSRO'nun fiksasyonunun stabilizasyonuna ilişkin biyomekanik unsurları değerlendirerek güvenli bir fiksasyon tekniği belirleyebilmektir. SEA yöntemi ile oluşturulan üç boyutlu mandibula modellerine SSRO uygulanmasının ardından distal segment 10 mm ilerletildi. Segmentler 4 delikli düz miniplak, 4 delikli eğimli miniplak, 6 delikli düz miniplak, 6 delikli eğimli miniplak, yeni tasarımla oluşturulan kırlangıç düz miniplak ve kırlangıç eğimli miniplak ile fikse edildi. Modellere ısırmayı simüle edecek şekilde çiğneme kaslarından kuvvet uygulandı. Fiksasyon sistemleri ile kemikte oluşan stresler ve segmentler arası yer değiştirme miktarları değerlendirildi. Kırlangıç miniplaklarda diğer miniplaklara göre daha yüksek maksimum stres değerleri bulundu. Vidalarda oluşan streslerde; en az stresin kırlangıç miniplakların fiksasyonunda kullanılan vidalarda oluştuğu görüldü. Kortikal ve spongiöz kemikte oluşan streslerde ise kırlangıç miniplakların kullanıldığı modellerde daha az stres oluştuğu gözlendi. Ayrıca segmentler arasında oluşan yer değiştirme miktarları değerlendirildiğinde; en az yer değiştirmenin kırlangıç miniplaklar ile fikse edilen modellerde olduğu bulundu. Kırlangıç miniplakların, SSRO operasyonlarında rutin olarak kullanılan 4 delikli ve 6 delikli miniplaklara göre kemik dokuya daha az stres ilettiği, daha stabil olduğu ve değerlendirilen teknikler arasında en başarılı fiksasyon tekniği olduğu sonucuna varıldı.
Sagital split ramus osteotomisinde kullanılan farklı fiksasyon teknikleri ve bu tekniklerin temporomandibular eklem üzerine etkilerinin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması
Sagital Split Ramus Osteotomisi, mandibular deformitelerin düzeltilmesinde en sık uygulanan ortognatik cerrahi yöntemlerden birisidir. SSRO cerrahisinin uygulanmasından sonra yeterli fiksasyonun sağlanması için en çok tercih edilen tekniklerden birisi mini plak- vida sistemleridir. SSRO cerrahilerinin post-operatif başarısını arttırmak için pek çok mini plak tasarlanmış ve kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, SSRO'nun fiksasyonunun stabilizasyonuna ilişkin biyomekanik unsurları ve temporomandibular eklemdeki etkilerini değerlendirerek güvenli bir fiksasyon tekniği belirleyebilmektir. Mevcut çalışmada, distal segmentin 10 mm ilerletildiği bir SSRO cerrahisi modellendi ve SEA yöntemi ile analiz edildi. Kemik segmentleri 4 delikli mini plak, 6 delikli mini plak ve yeni tasarlanan: 6 delikli kırlangıç mini plak, 6 delikli yelpaze mini plak, 4 delikli çift Y mini plak ile fikse edildi. Modeller üst kafa kaidesinden sabitlenerek, ısırmayı taklit edecek şekilde kuvvetlere maruz bırakıldı. Fiksasyon işlemi sonrası kemikte oluşan stresler ve TME komponentlerindeki stres değerleri değerlendirildi. Yapılan analizler neticesinde; kırlangıç mini plaklarda diğer mini plaklara kıyasla en düşük stres değerleri bulundu. Vidalarda oluşan streslere bakıldığında ise en az stresin kırlangıç mini plakların fiksasyonunda kullanılan vidalarda oluştuğu görüldü. Ayrıca kırlangıç mini plağın, rutin olarak kullanılan 4 delikli ve 6 delikli mini plaklara ve diğer yeni tasarlanan yelpaze ve çift Y mini plaklara göre kemik dokuya daha az stres ilettiği ve daha stabil olduğu görüldü. TME yapılarına da daha az stres ileten ve stres yayılım paterninin de en dar olduğu tasarım olan kırlangıç mini plağın değerlendirilen teknikler arasında en başarılı fiksasyon tekniği olduğu sonucuna varıldı.
Medial açık kama yüksek tibial osteotomi ve lateral kapalı kama yüksek tibial osteotominin posterior tibial eğim açısına etkisi
Eklem kıkırdağı ve subkondral kemik yıkımı ile yapımı arasında ilişkinin bozulması ile meydana gelen hastalığa osteoartrit (OA) denir. Tek kompartman osteoartritine en sık sebepler genel olarak mekanik aks kaynaklı sorunlardır. Varus dizlerde genellikle medial kompartman artrozu görülür ve çizilen mekanik aks eklemin medialinden geçer. Bu problemin çözülmesi için medial kompartmana binen yükü azaltmak ve yük dağılımını eşitlemek için yüksek tibial osteotomi (YTO) tekniği gündeme gelmiştir. Çalışmamızın amacı medial açık kama yüksek tibial osteotomi ve lateral kapalı kama yüksek tibial osteotomi yapılan hastalar posterior tibial eğim açısının değişimini incelemektir. Çalışma 2018-2023 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi ortopedi ve travmatoloji bölüme diz ağrısı nedeni ile başvuran, çekilen direk grafilerde medial kompartmanda varus deformitesi olan, bu nedenle medial açık kama yüksek tibial osteotomi ve lateral kapalı kama yüksek tibial osteotomi yapılan 63 hasta üzerinden gerçekleşmiştir. Lateral grafi üzerinden her grubun posterior tibial eğim açıları ölçüldü. Yapılan ölçümler sonucunda gruplar birbirleri arasında istatistiksel olarak kıyaslandı. Medial açık kama osteotomi (MAKO) yapılan hasta grubunda Pre op PTEA değeri 8,08 ± 3,93 ve Post-op PTEA değeri 9,26 ± 4,03 olarak bulunmuştur. Buna göre MAKO yapılan hasta grubunda ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası arasında PTEA arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Lateral kapalı kama osteotomi (LKKO) yapılan hasta grubunda Pre op PTEA değeri 7,75 ± 3,43 ve Post-op PTEA değeri 6,71 ± 3,55 olarak bulunmuştur (p>0,05). MAKO yapılan grubun ameliyat sonrası posterior tibial eğim açıları ortalaması 9,26 ± 4,03 iken, Ameliyat sonrası LKKO yapılan grubun PTEA ortalaması 6,71 ± 3,55 olarak bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı farklılık oluştuğu görülmüştür p<0,05). Medial açık kama yüksek tibial osteotomi sonrası posterior tibial eğim açısının arttığı görülmüş ve bu sonucun literatür ile uyumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Lateral kapalı kama yüksek tibial osteotomi sonrası ameliyat öncesi posterior tibial eğim açısı ile ameliyat sonrası eğim açısında fark olduğu ve kapalı kama yüksek tibial osteotomide eğimin azaldığı çalışmamızda gösterilmiş ve literatür ile desteklenmiştir.
Farklı marka implant frezleri ile yapılan osteotomilerde kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında farklı firmalar tarafından üretilmiş implant frezleri ile yapılan drilleme esnasında, kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada taze sığır kaburgasından elde edilmiş kemik bloklar kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent ve Straumann implant markaları tarafından üretilen frezler ile 2 kg sabit basınç altında 30±2 C'lik ortam sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Kemik bloklara 5. ve 10. mm derinliklere iki adet K tipi termocouple sensör yerleştirilmiş ve implant frezine 1 mm mesafedeki sıcaklık değişimleri ölçülmüştür. Çalışmamızda, implant yuvası hazırlanması için farklı koşullarda çalışma modelleri oluşturulmuştur. Grup1'de ilk defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 2'de ilk defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile grup 3'de 30. defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 4'de 30. Defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile çalışılmıştır. Yapılan tüm osteotomi işlemleri 3,5±0,3 mm çaplı frezler ile 8 sn süre periyodunda gerçekleştirilmiş ve eşit zaman aralıklarında elde edilen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Repeated Measures ve Kruskall Wallis-H testleri kullanılmıştır. İmplant frezlerinin drilleme esnasında kemikte oluşturdukları sıcaklık değişiklikleri ile frezlerin arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p<0.05). Grupların hiçbirinde, çalışma boyunca kritik sıcaklık değerlerine (47C+) ulaşılmamıştır. 5. ve 10. mm derinliklerde kullanılan sensörlerdeki sıcaklık değişimlerinin de birbirine yakın olduğu görülmüştür. Ayrıca, irrigasyonsuz ve irrigasyonlu çalışılan sistemlerde ortalama sıcaklıkların birbirine yakın olmakla beraber; ancak başlangıç sıcaklığı çıkartılarak elde edilen fark değerlerinin, irrigasyonsuz sistemlerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçları, implant frezlerinin kemik bloklarda üretici firmaların farklılığına (Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent, Straumann firmaları) ve kullanım sayısına bağlı olarak önemli ölçüde sıcaklık artışlarına neden olmadığını göstermiştir. Ayrıca, irrigasyonlu ve irrigasyonsuz sistemlerin, önerilen koşullarda kullanıldığı sürece güvenli oldukları sonucuna ulaşılmıştır.
Farklı le fort ı osteotomi yöntemleriyle yapılan maksiller ilerletme yöntemlerinin stabilitelerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda, ortognatik cerrahide üst çeneyi hareketlendirmek için kullanılan Le Fort I osteotomi tekniğinin bir modifikasyonu olan M şekilli osteotomi tekniğinin, ameliyat sonrası meydana gelebilecek relapsı önleyici etkinliği araştırılmıştır. Bu etkinliğin araştırılmasında, güvenilirliği literatürce destelenen 'Sonlu Eleman Analizi' çalışması kullanılmıştır. İki farklı osteotomi tekniği ile maksillanın relaps açısından en riskli hareketi olan aşağı doğru konumlandırma işlemi sonrası oluşacak maksimum stres alanlarını, fiksasyon sisteminde oluşan stres alanlarını ve bunların sonucunda meydana gelebilecek stabilite ve relaps problemlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda bir hastanın bilgisayarlı tomografik görüntüsü 'Sonlu Eleman Analizi' yöntemi kullanılarak işlenmiş, üç boyutlu çalışma modeli üzerinde konvansiyonel Le Fort I osteotomi tekniği ile M şekilli osteotomi tekniğiyle birlikte yapılan maksiller ilerletme ve aşağı konumlandırma işlemi sonrası, kemik ve plak sistemlerinde oluşan maksimum stres alanları stabilite ve relaps açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamız 6 gruptan oluşmaktadır. Gruplarda maksiller ilerletme miktarı hepsinde aynı ve 5 mm olup, aşağı konumlandırma miktarı 3 mm ve 5 mm olarak belirlenmiştir. Konvansiyonel Le Fort I osteotomi sonrası segmentler arasına iliak greft konulmuştur. İliak greftin interpozisyonel greft olarak kullanılmasının sebebi literatürce altın standart olarak bildirilmesidir. Kontrol grubunda konvansiyonel Le Fort I osteotomi uygulanmış ancak araya greft konulmamıştır. Osteotomi sonrası L şeklinde 4 delikli plak ve 5 mm'lik vidalarla fiksasyon sağlanmıştır. Çalışmamızın sonucunda, M şekilli osteotomi yönteminin, araya greft konulmuş geleneksel Le Fort I osteotomi yöntemine göre stres parametreleri açısından daha düşük streslerin gözlendiği sonucuna varılmıştır.
Fasiyal asimetri hastalarında farklı mandibuler osteotomi dizaynlarının distal ve proksimal segmentler arasındaki kemik interferansına etkisinin değerlendirilmesi
Amaçlar: Yüz asimetrisinin ortognatik cerrahi ile tedavisinde, proksimal ve distal segmentler arasındaki interferanslar nedeniyle kondil distorsiyonları olabilir. Bu çalışma, sanal cerrahi planlama yazılım programı kullanarak mandibular proksimal ve distal segmentler arasındaki kemik interferans miktarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntemler: Mandibular ortognatik cerrahi geçirmiş ve sanal cerrahi planlama kayıtları olan hastaların retrospektif incelemesi yapılmıştır. Çalışmaya 12 hasta dahil edildi. Hastaların daha önceden ameliyat için planlanan çene hareketleri dört farklı osteotomi tekniği ile ayrı ayrı simüle edildi. Sagittal Split Ramus Osteotomisinin (SSRO) Dal Pont modifikasyonu, SSRO'nun Hunsuck modifikasyonu, SSRO'nun Posnick modifikasyonu ve minimal invaziv SSRO tekniği sanal planlama kayıtları üzerinden her hasta için simüle edildi. Mandibulanın proksimal ve distal segmentleri arasındaki interferansın hacmi ve bu interferanslara bağlı oluşan proksimal segmentin açılanması değerlendirildi. Bulgular: SSRO'nun Dal Pont modifikasyonun mandibulanın proksimal ve distal segmentleri arasında en yüksek kemik interferansına neden olan osteotomi olduğu tespit edildi. Diğer tüm osteotomi modifikasyonları daha düşük interferanslarla sonuçlandı ancak sadece Dal Pont modifikasyonu-Posnick modifikasyonu(p:0.008) ve Dal Pont modifikasyonu-minimal invaziv SSRO tekniği(p:0.019) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuçlar: Yüz asimetrisinde tüm cerrahi tekniklerde bir miktar kemik interferansı oluşur. Bu problemi en aza indirmek için split alanını azaltan bir osteotomi modifikasyonu kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Yüz asimetrisi, sagittal split ramus osteotomisi, periferal kondiler sag, sanal planlama
Ileri derece travmatik nazal deformasyonlu olgularda uygulanan osteotomili ve osteotomisiz açık septorinoplasti operasyonlarının karşılaştırılması
AmaçBu çalışmanın amacı, ileri derecede travmatik nazal deformasyonlu hastalarda, solunum fonksiyonlarını arttırmak ve deformasyonu düzeltmek amaçlı uygulanan osteotomili ve osteotomisiz açık septorinoplasti yöntemlerinin, fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılmasıdırGereç ve YöntemProspektif ve klinik olarak planlanan bu çalışmada, 2007-2009 yılları arasında ileri derece travmatik nazal deformasyon şikayetiyle başvuran 26 hasta incelendi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası fizik muayeneleri, fotoğraf kayıtları, periorbital ödem ve ekimoz bulguları ve solunum değişimleri kaydedildi. Ayrıca bazı hastalara intranazal yapıların daha ayrıntılı değerlendirilmesi amacıyla endoskopik görüntülemeler yapıldı. Fotoğraflardan ve endoskopik görüntülerden, nazal dorsum genişliği ve nazal pasaj değerlendirildi. Hastalarda belirgin nazal dorsum düzensizliği, septum deviasyonu ve solunum zorluğu olduğu tespit edildi. 13 hastaya (% 50) osteotomili, 13 hastaya (% 50) osteotomisiz açık septorinoplasti uygulandı. Hastalar postoperatif 1, 3, 6 ve 12 aylık dönemlerde sonuçların değerlendirilmesi amacıyla kontrollere alındı. Takipler sonucu elde edilen veriler literatür ile karşılaştırıldıBulgularİleri derece travmatik nazal deformasyonlu 26 hastanın 13'üne uygulanan osteotomili ve 13'üne uygulanan osteotomisiz açık septorinoplasti operasyonları sonrası fonksiyonel olarak iyileşme saptandı. Aynı yöntemle yapılan osteotomisiz septorinoplasti ameliyatlarının operasyon sonrası sonuçları, osteotomili septorinoplasti operasyonları ile karşılaştırıldığında, osteotomisiz grupta solunum şikayetlerindeki düzelmenin daha fazla olduğu, nazal pasajda daralmaya neden olmadığı, postoperatif dönemde görülen ödem ve ekimozun daha az olduğu görüldüSonuçAçık septorinoplasti operasyonu, klasik olarak osteotomi uygulanarak yapılsa da osteotomi uygulanmadan yapılan operasyonların, nazal pasajda daralmaya neden olmadığı, postoperatif ödem ve ekimozun osteotomili gruba göre daha az olduğu görülmüş olup, preoperatif dönemde detaylı ön çalışma ile seçilmiş hastalarda yararlı bir prosedür olduğu görülmüştürAnahtar Sözcükler: Osteotomi, açık septorinoplasti, nazal obstrüksiyon
Ortognatik cerrahide kullanılan otolog kemik grefti ve hayvansal kaynaklı greft materyalinin (Bioteck S.R.L. osteoplant-flex system) postoperatif sefalometrik sonuçlarının stabilite üzerine etkisinin karşılaştırılması
Ortognatik cerrahinin amacı; yüzün iskelet ve diş yapısındaki bozuklukları düzeltmektir. Lefort I osteotomisi ve saggittal split ramus osteotomisi maksillomandibuler deformitelerin düzeltilmesinde en sık kullanılan iki yöntemdir. Son 30 yılda pek çok gelişme görülmesine rağmen günümüzde bu tekniklerin komplikasyonları, karşılaşılan relaps oranları ve bunları azaltmak amacı ile yapılan araştırmalar devam etmektedir.Lefort I osteotomileri sonrası maksillada oluşan kemik defekt' lere otolog kemik grefti veya değişik yapıda greft materyallerinin kullanımının, postoperatif dönemde stabilite üzerine etkilerinin olumlu sonuçlandığı bilinmektedir.Bu çalışmada; Çukurova Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı 'ında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeni ile ortognatik cerrahi uygulanmış 80 hasta incelendi. Otolog kemik grefti veya hayvansal kaynaklı greft materyali kullanılan hastaların, postoperatif dönemde greft materyallerinin stabilite üzerine etkilerinin sefalometrik sonuçları, retrospektif olarak karşılaştırıldı.Cerrahi öncesi, cerrahiden 1 hafta sonra ve en az 1 yıl sonraki lateral sefalometrik sonuçlar iskeletsel relaps yönünden değerlendirildi.Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksillanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareklerinin sefalometrik analizi yapıldı. Cerrahi sonrası dönemde tespit edilen relaps oranları ve cerrahide kullanılan greft materyalleri arasında bir ilişki olup olmadığı istatiksel olarak değerlendirildi. Operasyon sonrası oluşan relaps oranları literatür verileri ile karşılaştırıldı.
Ortognatik cerrahide geç dönem hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi
Ortognatik Cerrahide Geç Dönem Hasta Memnuniyetinin DeğerlendirilmesiOrtognatik cerrahi, maksilla ve mandibulanın diş içeren bölümlerindeki bozukluklarının cerrahi olarak düzeltilmesidir. Bu gruptaki hastalar tek başına ortodontik yöntemler ile ideal olarak tedavi edilemeyen hastalardır. Ortognatik cerrahinin amacı dişsel dizilimin düzeltilmesinin yanında ideal bir yüz estetiğini sağlamaktır. Dentofasiyal deformitelerin düzeltilmesinde Lefort 1 osteotomisi ve sagital split ramus osteotomisi en sık kullanılan yöntemlerdir. Ortognatik cerrahi ile uğraşan kliniklerde o kadar iyi ve güvenilir kayıtlar olmasına rağmen hasta memnuniyeti konusunda literatürde çok az sayıda bilgi mevcuttur. Klinisyenler cerrahinin başarısını değerlendirirken genellikle postoperatif oklüzyonu ve sefalometrik ölçümleri dikkate alırlar. Oysa ki hastalar için estetik görünüm en az oklüzyonun başarısı kadar önemlidir.Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeniyle ortognatik cerrahi uygulanan 80 hasta incelendi. Bu hastaların tamamıyla yüz yüze ya da telefonla görüşülerek cerrahi öncesi ve sonrası estetik olarak yüz görünümü, özgüven değişikliği, çiğneme fonksiyonu, inferior alveol sinir hasarına bağlı hipoestezi, çene ekleminde ağrı ve konuşmanın değerlendirilmesi gibi hasta memnuniyetini yansıtan 14 adet soru anket şeklinde soruldu. Hastaların %22,5'i sadece estetik düzelme olduğunu, %8,8'i sadece çiğnemenin düzeldiğini, %62,5'i her ikisinin de düzeldiğini belirtmiştir. Toplamda hastaların %70'i (n=56) özgüven artışı olduğunu, %33,8'i (n=27) de yüzünde uyuşukluk olduğunu söylemiştir. Operasyondan önce hastaların %17,5'inde çene ekleminde ağrı mevcutken operasyon sonrasında bu oran %26,3 olmuştur. Cerrahi sonrasında çiğneme fonksiyonunda ve estetik yüz görünümünde ciddi oranda iyileşme saptanmıştır. Elde edilen bu anket sonuçları istatistiksel olarak değerlendirilerek literatür verileriyle karşılaştırıldı.Bu çalışmada; operasyonların başarısının sadece oklüzyon ve sefalometrik ölçümlerle değil geç dönemde hastaların subjektif yakınma ve memnuniyetleriyle de değerlendirilebileceği gösterildi. Ortognatik cerrahinin uzun dönem başarısı için fonksiyon ve estetik yüz görünümünün birbiriyle ilişkili olduğu bilinmeli ve her ikisi de eşit olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
Gelişimsel kalça displazisi tedavisindeki iliak osteotomilerin femur başı epifizi üzerindeki etkileri
Amaç: Asetabulumun yeniden şekillenmesinde ve kalça ekleminin konsantrik redüksiyonunda önemi olan ve sık kullanılan Salter ve Pemberton pelvik osteotomilerinin (SPO, PPO) femur başı epifizi üzerine etkilerinin ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne Ocak 2008 ile Aralık 2011 tarihleri arasında başvuran ve GKD tanısı nedeniyle pelvik osteotomi planlanan 52 hastanın 69 kalçası geriye dönük olarak klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Nöromüsküler sorunu olan, eşlik eden alt ekstremite anomalisi veya kollajen doku hastalığı olan, daha önce GKD' ye yönelik herhangi bir tedavi uygulanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: İncelenen kalçaların iki gruba ayrıldı, PPO(n=34) ve SPO(n=35). PPO grubunda ortalama Aİ açısı preop 36,2°±4,9°, postop 23,4°±3,9° olarak ölçülmüş olup SPO grubunda ise preop 35,6°±3,8°, postop 23,1°±5,1° olarak ölçülmüştür. Postop 24. Ayda asetabular kapsamasının değerlendirilmesi için ölçülen MKA' ları PPO grubunda ortalama 23,5°±10,4°, SPO grubunda ortalama 20,6°±11,7° olarak ölçülmüştür. Her iki osteotomi grubu MKA, Aİ açısındaki düzelme miktarının, femur başı AVN görülme sıklığının ve fonksiyonel sonuçlarının benzer olduğu gözlenmiştir. Tönnis evre 4 olarak değerlendirilen kalçalarda evre 1-3 kalçalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde AVN izlenmiştir. Ostetotomi uygulanan kalçaların hiçbirinde coxa valga izlenmemiş olup 3 vakada coxa vara gözlenmiştir. Sonuçlar: Literatürde teorik olarak, PPO' nun SPO' ya oranla AVN açısından daha yüksek risk taşıdığı bilinmesine rağmen yapılan klinik çalışmalarda olduğu gibi çalışmamızda da anlamlı bir fark saptanmamıştır. Ameliyat öncesi dönemde ise özellikle displazisin derecesinin ameliyat sonrası dönemde AVN açısından risk faktörü olabileceği gözlenmiştir. Bunun için örneklem sayısı daha çok olan bir çalışma yapılması gerekmektedir.
Erişkin asetabular displazili hastalarda periasetabular osteotomi operasyonunun sonuçlarının klinik ve radyolojik değerlendirmesi
Asetabular displazi; femur başının anterior ve lateralinde belirgin yetersizlik, asetabular inklinasyonun artması ve kalça eklem merkezinin laterale kayması ile karakterize, asetabulumun çok plandaki deformitesidir. Erişkin asetabular displazi; genç erişkinlerde dejeneratif eklem hastalığına ilerleyebilen kalça bozukluğudur ve tedavi edilmezse 50 yaşına kadar %50 oranında sekonder OA ile sonuçlanabilmektedir. Asetabulumun femur başı ile olan uyumsuzluğunu düzeltmek amacıyla PAO ameliyatları yapılmaktadır. PAO ameliyatları ile hastalarda OA gelişimi önlenebilmektedir.Bu çalışmada PAO uygulanan hastalarda ameliyat sonrası klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi, bunun klinik ve fonksiyonel durum ve yaşam kalitesine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Ocak 2008 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi Ve Travmatoloji Kliniği'nde asetabular displazi nedeniyle PAO operasyonu uygulanmış toplam 41 hasta dahil edildi. Verilerin analizi SPSS (Statistical Package for Social Science) for Windows 21.0 paket programında yapıldı. Nominal değişkenler Pearson'un Ki-Kare testi ile incelendi, p<0,001 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi.Ortalama takip süresi 5,17 yıl idi. Son takipte ölçülen fleksiyon, abduksiyon, adduksiyon, internal rotasyon, eksternal rotasyon değerleri ameliyat öncesi değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır (p<0.001). Ekstansiyon değerlerinde ise ameliyat öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir (p=0.118). Son takipte ölçülen LCE, ACE, Asetabular Ark değerleri, Anterior Örtünme Yüzdesi, Posterior Örtünme Yüzdesi, Kraniokaudal Örtünme Yüzdesi ve Asetabular Derinlik-Genişlik Oranı ameliyat öncesi değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır (p<0.001). Örtünme İndeksi, Asetabular İndeks ve Sharp Açısı değerleri, ameliyat öncesi değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır(p<0.001). Global Offset, Center Gap X ve Center Gap Y değerleri ile ameliyat öncesi değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Ameliyat sonrası S-M Hattı devamlılığında istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme elde edildiği (p=0.002), ayrıca Anterior İmpingement'in istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı görülmüştür (p<0.001). Posterior İmpingement'in sayısal değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Son takipte ölçülen HHS, HOOS, SF-12 PS ve SF-12 MS değerleri, ameliyat öncesi değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır (p<0.001).Osteotomi teknik olarak zahmetlidir, ancak korunmuş kıkırdağı ve rehabilitasyon için uygun olan özenle seçilmiş hastalarda iyi uzun vadeli hayatta kalma ile tekrarlanabilir sonuçlar sunar. Kalçanın düzeltilebilir yapısal deformitesi olan genç, aktif hastada pelvik osteotomi artroplastiye tercih edilen bir alternatif olarak düşünülmelidir.
Mandibulanın ileri ilerletme ve beraberindeki rotasyon hareketinde kullanılan farklı fiksasyon yöntemlerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda mandibulanın ileri derecede ilerletilmesi ve beraberinde saat yönünün tersine rotasyon hareketi gerektiren vakalarda, bilateral sagittal split ramus osteomisi sonrası kullanılan fiksasyon yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. 25 adet mandibulanın sertlik değerine uygun sentetik rezin hemimandibula modeli, 3 boyutlu planlama tekniğiyle kesisi yapılmış şekilde standart olarak üretilmiştir. Ardından modeller 5 gruba ayrılarak, ilerletme ve saat yönünün tersine rotasyon hareketine uygun şekilde 5 farklı metot ile fikse edilmiştir. Her gruptaki denek sayısı 5 adettir (n=5). Segmentleri fikse ederken Grup 1 için 1 adet dört delikli miniplak ve 4 adet minivida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 2 için 2 adet 4 delikli miniplak ve 8 adet minivida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 3 için mandibula üst kenarına tek sıra halinde yerleştirilmiş 3 adet bikortikal vida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 4 için ters – L konfigürasyonunda yerleştirilmiş 3 adet bikortikal vida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 5 için ise 1 adet bikortikal vida ile birlikte 1 adet 4 delikli miniplak ve 4 adet minivida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye) kullanılmıştır. Hazırlanan modeller 2 nokta test modeli için dizayn edilmiş servohidrolik test cihazına aynı noktadan sabit bir şekilde kuvvet uygulanacak şekilde yerleştirilmiştir. Sırasıyla her gruptaki 5'er örneğe molar bölgesinde oluşturulmuş çentikten 1 mm/dak hızla doğrusal kuvvet uygulanmıştır. Örneklerin kırılma noktasına kadar uygulanan tüm kuvvet ve deplasman değerleri bilgisayar ortamına kaydedilmiştir. Gruplar arasındaki ortalamalar, non – parametrik Kruskal-Wallis testi ile değerlendirildi. 1 ile 5 mm deplasman değerleri arasında uygulanan kuvvetler arasında anlamlı fark bulundu. Tolere edilebilir sınırlardaki 1-3 mm deplasman değerlerinde hibrit fiksasyon yapılan Grup 5 modellerinin daha iyi stabilite gösterdiği; ardından sırasıyla Grup 4 ve Grup 3 örneklerinin izlediği; miniplak ile fiksasyon yapılan grupların ise daha düşük stabilite değerlerine sahip olduğu gözlenmiştir.
Medial gonartroz nedeniyle kapalı kama yüksek tibial osteotomi yapılan hastaların orta dönem klinik ve radyolojik sonuçları
Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1998-2009 yılları arasında aynı cerrah tarafından 109 hastanın 115 dizine lateral kapalı kama yüksek tibial osteotomi uygulanmıştır. Bu hastalardan ameliyat sonrası en az 5 yılını dolduran (60-156 ay) 75 adet hasta (80 diz) çalışma için kontrol muayenesine çağrılmıştır. Çağrımıza yanıt vererek kontrole gelen 35 diz çalışma materyalimizi oluşturmaktadır. Ortalama takip süresi 87,65 aydır. Olgu serimizin ameliyat öncesi 54,68 olan ortalama Knee Society Score (KSS) skorunun son değerlendirmede 70,17'ye çıktığı saptanmıştır. KSS skoruna göre çok iyi ve iyi olan dizlerin oranı %77,1 olarak bulunmuştur. Minimum beş yıllık takip sonuçlarımıza göre son kontrol muayenesine göre en kötü klinik sonuçlar (KSS skoru 40) varus dizilimi gelişmiş olan dizlerde, en iyi klinik sonuçlar (KSS skoru 86) 4 derece valgus dizilimi olan dizlerde alınmıştır. Kapalı kama yüksek tibial osteotomi sonrası tibial eğim ve patella yüksekliği anlamlı derecede azalmaktadır. Tibial eğimde ve patella yüksekliğinde görülen değişiminin hasta memnuniyeti ve fonksiyonları üzerine etkisi yoktur. Tibial eğim ve patella yüksekliğinde meydana gelen azalmanın koreksiyon derecesi ile ilişkisi yoktur. Çalışma sonuçlarımıza göre ameliyat sırasında cinsiyet ve ameliyat sonrası geçen sürenin ameliyat sonuçlarına bir etkisi yoktur. Sonuçları olumsuz etkileyen en önemli faktörler gonartroz evresinin ileri olması ve elde edilen valgus diziliminin değerinin korunamamasıdır. Valgus dizilimi korunan dizlerde başarılı sonuçlar yıllarca devam etmektedir. Hasta yaşı ve obezite sonuçları kötüleştiren diğer faktörlerdir. Yüksek tibial osteotominin lateral kompartman üzerine olumsuz etkisi yoktur. Lateral kompartmanda dejenerasyon gelişen olgular koreksiyon kaybı olan ve dizin tüm kompartmanlarında artrozu ilerleyen olgulardır.
Farklı osteotomi metotlarının sıçan femurlarında kaynama üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Osteotomi, travma ve deformite cerrahisi gibi ortopedide sık kullanılan cerrahi bir prosedürdür. Farklı ostetomi metotlarının enfeksiyon ve ısı nekrozu gibi etkileri olabilmektedir ve bu etmenler kemik iyileşme sürecini etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, sıçan femurunda farklı yöntemlerle yapılan osteotomi (cerrahi testere, gigli teli ve cerrahi dril sonrası ostetom) sonrasında kemik iyileşmesi üzerindeki radyolojik, histopatolojik ve biomekanik etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 2,5 aylık ve ortalama ağırlıkları 250 gram olan 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçanda, gigli teli, testere ve dril+osteotom kullanılarak üç farklı yöntemle femoral osteotomi uygulandı. Gigli grubu (grup1, n:18), testere grubu (grup2, n:18) ve diril + osteotom gurubu (grup3, n:18 ) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplar 15, 30 ve 45. günde sakrifiye edilerek radyolojik, histolopatolojik ve biyomekanik açıdan değerlendirilmek üzere 6'şar adet sıçandan oluşan 9 alt gruba ayrıldı. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25°C) ve 12:12 saatlik aydınlık/karanlık döngüsü olacak şekilde kafeste takip edildi. Radyolojik değerlendirmede Lane ve Sandhu'nun, histopatolojik olarak ise Hue ve arkadaşları'nın önerdiği skorlama kullanıldı. Biyomekanik değerlendirme ise BESMAK BMT-E serisi malzeme test cihazında (Besmak, Ankara, Türkiye) yapılan ölçümler (Newton) karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 15 ve 45.gün radyolojik skorlama dağılımları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,393,p=0,758) ancak 30.gün radyolojik skorlama dağılımları arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,001). Dril+osteotom grubunda kırık hattının kaybolmaya başlaması varlığı gigli ve testere gruplarından yüksek bulunmuştur. Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 15, 30 ve 45.gün histopatolojik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,719,p=0,097,p=0,352). Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 30.Gün biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,013). Gigli grubunun biyomekanik değerleri testere ve dril+osteotom gruplarının biyomekanik değerlerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,026, p=0,006). Testere ve dril+osteotom gruplarının biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,810). Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 45.Gün biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,773). Çıkarımlar: Radyolojik olarak dril ve osteotom ile yapılan osteotomi sonrası erken dönemde daha iyi kemik iyileşmesi sağlanmaktadır. Ayrıca gigli teli ile yapılan osteotomi erken dönemde testere veya dril+osteotom ile yapılan osteotomiye göre biyomekanik olarak daha zayıftır.
Ramus mandibulae osteotomilerinde güvenli bölgenin saptanması
Bazı mandibular ve oklüzal patolojiler ortodontik tedavi ile düzeltilebilse bile daha iyi fonksiyonel ve kozmetik sonuçlar için dentofasiyal osteotomilere başvurulur. Ramus mandibulae'ye uygulanacak cerrahi girişimlerde, foramen mandibulae'den geçen damar-sinir yapılarının korunmasına, komplikasyonların azalmasına ve cerrahi işlemin başarı oranının artmasına yardımcı olacak güvenli bölgenin lokalizasyonunun bilinmesi önemlidir. Güvenli bölge, a. /v. /n. alveolaris inferior'a zarar vermeden osteotomi işlemi yapılabilen ramus mandibulae osteotomi alanıdır. Bu çalışmada, Anadolu'da yaşayan 18-65 yaş aralığındaki bireylerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde ramus mandibulae'de güvenli bölgeyi saptamak, antilingula ve aksesuar foramen mandibulae varlığını araştırmak amaçlanmıştır. 300 bireyin KIBT görüntülerinde sagittal kesitte 5, transvers kesitte 4 parametre retrospektif olarak incelendi. Bu çalışmada toplam 9 parametre ölçülmüş olup, istatiksel analiz yapılmıştır. Ölçümler sonucu ramus mandibulae'de güvenli bölgenin üst bölümünü saptamak için foramen mandibulae ile incisura mandibulae arasındaki mesafenin incisura mandibulae ile mandibula alt sınırı arasındaki mesafeye oranı, arka bölümünü saptamak için foramen mandibulae ile ramus mandibulae arka kenarları arasındaki mesafenin ramus mandibulae ön ve arka kenarı arasındaki mesafeye oranı hesaplandı. Güvenli bölge, ramus mandibulae'nin %55 üst bölümü ile %49 arka bölümü olarak saptandı. Güvenli bölge sınırlarına dikkat edilerek yapılan ramus mandibulae osteotomilerinde damar-sinir hasarı en aza indirgenecektir. Ramus mandibulae osteotomilerinde her zaman bulunmayan antilingulanın kılavuz nokta olarak kullanımı güvenilir değildir. Elde edilen bulguların ramus mandibulae osteotomilerinde yol gösterici olacağı ve literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Foramen mandibulae, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi, Ramus mandibulae osteotomisi
Gelişimsel kalça displazisinin tedavisinde K teli fiksasyonu olmaksızın uygulanan modifiye salter osteotomisi; yeni teknik tanımlama
Salter innominate osteotomisi uzun yıllardır gelişimsel kalça displazisinin tedavisinde başarı ile uygulanmaktadır. Ancak bu yöntemde greft fiksasyonu ve distal fragmanın kontrolü için K teli ile fikasyon gerekliliği vardır. Bizim bu çalışmadaki amacımız bu yeni tekniği tanımlamak ve K teli kullanmadan stabil bir şekilde yapılan modifiye salter innominate osteotomisinin radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir Çalışma grubunu kliniğimizde 2016-2019 yılları arasında gelişimsel kalça displazisi tanısı almış ve tek cerrah tarafından opere edilen 62 hastanın 74 kalçası oluşturdu. Veriler retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların preop çekilen direkt grafilerden kalçaların dislokasyon seviyeleri belirlenip Tönnis'in sınıflama sistemine göre gruplandırıldı. Hastaların tümüne modifiye Salter ostotomisine ek olarak açık redüksiyon ve U kapsüloplasti rutin olarak uygulandı. İntraoperatif gereklilik dahilinde femoral kısaltma ve derotasyon eklendi. Hastaların radyolojik değerlendirmesi preop, erken postop ve son takipteki asetabular indeks ölçümlerine göre yapılıp karşılaştırılarak analiz edildi. Postop dönemde femur başı avasküler nekrozunu değerlendirmek için Bucholz-Ogden sınıflandırması kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 24 (18-54) ay idi. Ortalama takip süresi 10 (6-26) ay idi. Tönnis sınıflandırma sistemine göre 4 hasta evre 1, 33 hasta evre 2, 11 hasta evre 3 ve 26 hasta evre 4 olarak sınıflandırıldı. İki hasta daha önce pavlik bandajı ile tedavi görmüş, 2 hastaya kapalı redüksiyon yapılmış, 3 hastaya ise daha önceden açık redüksiyon yapılmıştı. 9 kalçada (%12.1) stabil ve uyumlu bir kalça eklemi elde etmek için femoral kısaltma ve derotasyon gibi ek girişimlere ihtiyaç duyuldu. 26 kalçaya (%35.1) perkütan adduktor tenotomi yapıldı. Tüm kalçalarda osteotomi gigli testeresi kullanılmadan osteotom ile yapıldı. Yetmiş dört kalçanın hiçbirinde osteotomi hattına konulan greftin fiksasyonu için K teli kullanılmadı. Preop asetabular indeks ortalama 41,93±5,01, erken postop 27,07±3,68 ve postop son kontroldeki asetabular indeks ölçümleri 21,74±3,91 derece idi (p = 0.001). Dört kalçada postop dönemde subluksasyon gelişmesinden dolayı revizyon cerrahi gerekti. Revizyon yapılan hastalara sadece açık redüksiyon yapılıp, femoral kısaltma ve adduktor tenotomi yapılmadı. Osteotomi seviyesinin başlangıç yönünü değiştirerek uyguladığımız modifiye Salter osteotomisi K teli ile fiksasyon gerekliliğini ortadan kaldırarak gelişimsel kalça displazisi tedavisinde güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabilir. Bu şekilde K teline bağlı olabilecek komplikasyonlar elimine edilmiş olur. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Salter, Açık Redüksiyon, Osteotomi, Osteotomi Tekniği
Mandibular anterior segmental osteotomilerde osteotomize segmentin değişik miktarlardaki süperior repozisyon simulasyonları sonrasında greftli ya da greftsiz olarak uygulanan farklı fiksasyon konfigürasyonlarının erken dönem etkilerinin biyomekanik açıdan incelenmesi
Bu çalışmanın amacı mandibular anterior segmental osteotomiler sonrasında vertikal, horizontal ve oblik anterior oklüzal kuvvetler altında farklı fiksasyon konfigürasyonlarının ve osteotomi boşluğunun rekonstrüksiyonu için kullanılan greft materyalinin mekanik davranışının incelenmesidir. Bu çalışmada kadavra mandibulasının CBCT verilerinden elde edilen üç boyutlu sonlu eleman modellerinde mandibular anterior segmental osteotominin 3 ve 5 mm miktarlardaki süperior repozisyonları simule edilmiştir. Tüm süperior repozisyon modelleri için greftli ve greftsiz olmak üzere iki ayrı model oluşturulmuştur. Osteotomi boşluğu demineralize dondurulmuş kurutulmuş blok kemik allogrefti ile rekostrükte edilmiştir. Greftli ve greftsiz modeller için iki adet sağ ve sol L plak ile iki adet I plaktan oluşan üç farklı fiksasyon konfigürasyonu oluşturulmuştur. Osteotomize segment üzerinde üç yönde çiğneme kuvvetlerini yansıtan anterior oklüzal kuvvetler simule edilmiştir. Von Mises ve asal stres değerleri osteotomize segmentin farklı miktarlardaki süperior repozisyon simulasyonları için hesaplanmıştır. Bu çalışmada sağ L plak konfigürasyonunun diğer fiksasyon yöntemleri ile karşılaştırıldığında en stabil fiksasyonu sağladığı sonucuna varılmıştır. Plaklar ve vidalar üzerindeki en yüksek Von Mises stres değerleri ve kemikler üzerindeki en yüksek asal stres değerleri greftsiz modellerde bulgulanmıştır. Von Mises ve asal stres değerleri 5 mm süperior repozisyonda 3 mm süperior repozisyona göre daha yüksek bulunmuştur. Greft materyali fiksasyonlar ve kemik üzerindeki streslerin azalmasına belirgin oranda katkıda bulunmuştur.
Osteogenezis imperfektalı olgularda uygulanan intramedüller teleskopik çivi yöntemi ve sonuçlarımız
Genetik olarak osteoporozun en sık sebebi olan, uzun kemiklerde deformite ve kırıkların eşlik ettiği Osteogenezis İmperfekta bir bağ dokusu hastalığıdır. Özellikle Tip 1 kollejenin eksik olması temel kusurdur. Ortopedik olarak ekstremitelerdeki deformitenin, kırıkların tedavisi ve önlenmesidir. Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniği'ne 2015–2021 tarihleri arasında başvuran ve cerrahi olarak tedavi edilen 15 Osteogenezis İmperfekta tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. Osteogenezis İmperfekta tanılı 15 hasta incelendi. Hastaların 7 tanesi erkek, 8 tanesi kız idi. Femur ve tibia kemikleri olmak üzere toplam 43 alt ekstremite kemiğine teleskopik çivi ile cerrahi tedavi uygulandı. Hastalar ortalama 4 yıl takip edildi. Femur revizyonu için ortalama 28 ay, Tibia revizyon için ortalama 35 ay idi. Revizyon oranı femur cerrahisi için % 16.6 idi. Tibia cerrahisi için revizyon oranı % 7.69 idi. Teleskopik çivi diğer cerrahi tekniklerle (k teli,plak yada uzamayan intramedüller çivilerle) karşılaştırıldığında teleskopik çivinin kolay olması, enfeksiyon oranının, kanama miktarının ve komplikasyon oranının az olması Osteogenezis İmperfekta tanılı hastalarda özellikle etkili ve güvenli bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Osteogenezis İmperfekta, teleskopik çivi yöntemi, şiş kebap osteotomisi, kırık, deformite
Osteogenezis imperfektalı olgularda intramedüller osteosentez sonuçlarımız
Osteogenezis İmperfekta, uzun kemik deformiteleri ve kırıklarının görüldüğü genetik nedenli osteoporozun en sık sebebi olan bir bağ dokusu hastalığıdır. Temel kusur tip I kollajenin niteliksel ve niceliksel eksikliğidir. Ortopedik olarak hedef, deformite ve kırıkların tedavisi ve önlenmesidir. Şiş-kebap osteotomisi olarak bilinen ve esas olarak "çoklu osteotomiler, düzeltme ve çivi ile tespit" ilkesine dayanan temel cerrahi teknik uygulanır. Bu çalışmada, 2006–2011 tarihleri arasında cerrahi tedavi edilen 12 Osteogenezis İmperfektalı hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş ortalaması 7 yaş (6 ay-16 yaş) idi. Femur ve tibia kemikleri olmak üzere toplam 29 alt ekstremite kemiğine cerrahi tedavi uygulandı. Femura çift, tibiaya tek K-teli kullanıldı. Ortalama takip süresi 3,18 yıldı. Revizyon oranı femur cerrahisi için % 42, tibia cerrahisi için % 62, tüm cerrahilerde % 48 idi. Komplikasyon oranı femurda % 39, tibiada ise % 46 idi. Toplam komplikasyon oranı % 41 idi. Sonuç olarak; bu yöntemin kolay uygulanabilir ve ulaşılabilirliği yanında ucuz olması itibariyle Osteogenezis İmperfekta cerrahi tedavisinde etkili ve güvenli bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Osteogenezis İmperfekta, şiş kebap osteotomisi, kırık, deformite
Spongioza blok kemik greftinin, dura mater ve fascia lata greft materyalleri ile birlikte uygulandığı segmental osteotomiler sonrasında iyileşmenin histopatolojik olarak incelenmesi
Günümüzde oral ve maksillofasiyal cerrahi disiplini içinde önemi giderek artan ortognatik cerrahi tekniklerinden olan segmental osteotomiler sonrasında ortaya çıkan kemik boşluklarının erken ve sorunsuz iyileşmeleri ve fonksiyona geçirilebilmeleri önemli bir noktadır. Yönlendirilmiş kemik rejenerasyonu tekniğinin bu amaçla kullanımına ilişkin verilerin az olması böyle bir çalışmanın yararlı olacağını düşündürmüştür. Çalışmada toplam altı adet köpek üzerinde standart koşullarda segmental cerrahi uygulanmış ve oluşan toplam 12 adet kemik boşluğu 4., 8., 12. hafta grupları olarak ayrılmıştır. Her grup böylelikle 4' er segmental defekt içermektedir. Defektler her grupta biri kontrol olmak kaydı ile izlemeye alınmış, diğer defektlere ise solvent dehidrate blok kemik greftleri uygulanarak üstleri rezorbe olabilen Fascia Lata yada Dura Mater membran materyalleri ile örtülmüştür. Hayvanlar deney periyodlan sonrasında öldürülerek operasyon alanları histopatolojik incelemeye alınmışlardır. Membranlann ve kemik greftinin klinik ve histopatolojik olarak izlenen hipersensitivite reaksiyonu oluşturmadığı ve dokular tarafından iyi tolere edildikleri saptanmıştır. Her iki membranın birbirlerine göre kemik iyileşmesi açısından bariz bir üstünlüklerinin bulunmadığı bulgulanmıştır. Ayrıca kemik grefti uygulanan örneklerdeki iyileşmenin kontrol grubundan farklı olmadığıda gözlenmiştir.
Varus gonartrozlu dizlerde medial açık kama osteotomisi sonuçlarımızın klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimizde diz medial kompartman osteoartriti nedeni ile medial açık kama osteotomisi uygulanmış olan hastaların, erken ve uzun dönem sonuçları ve bu sonuçların, patellar tendon uzunluğu ve açısal değişimlerle (femorotibial açı, tibial slope vb.) ilişkisini radyolojik ve klinik sonuçlar yönünden değerlendirmek istedik.Hastalar ve Yöntem: MAKO uygulanan 32 hastanın 25'i çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen 25 hastanın 26 dizi değerlendirildi. Hastaların tümü kadın ve yaş dağılımı en küçük 46 ve en büyük 66 olmak üzere ortalama 57,04 yıl idi. 25 hastanın takip süreleri göz önüne alınacak şekilde minimum takip süresi 8 ay ve maksimum 69 olmak üzere ortalama 25,4 ay idi. Radyolojik olarak femorotibial açı, femoral kondil - tibial plato açısı, femoral kondil - femoral şaft açısı, tibial plato - tibial şaft açısı, tibial eğim açısı ve patellar indeks oranları (Insall - Salvati, Blackburne - Peel, Caton indeks) preoperatif, postoperatif( 3.ay) ve son takip grafilerinde ölçüldü. Osteoartritin derecesi artroskopik olarak Outerbridge yöntemi, radyolojik olarak da Ahlback yöntemi ile değerlendirildi. Klinik değerlendirmede HSS (Hospital for Special Surgery), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Index of Osteoarthritis) ve VAS (Visual Analogue Scale) skorlama sistemleri kullanılarak yapıldı.Bulgular: MAKO yapılan hastalarda femorotibial açıdaki değişimin anlamlı olduğunu ve bunun klinik skorları olumlu yönde etkilediğini gördük. Zaman içinde femorotibial açıda korreksiyon kaybı olduğunu ve bununda HSS skorunu olumsuz yönde etkilediğini tespit ettik. Hastalarda postoperatif patellar indeks oranlarında belirgin derecede azalma ve tibial eğimde anlamlı artış mevcut idi. Fakat bu değişimlerin HSS skorları üzerine etkisinin olmadığını tespit ettik. Yaşın ve preoperatif osteoartrit derecesinin hastalarımızın skorlarını etkilemediğini gördük. Hastalarımız'daki HSS, WOMAC ve VAS skorlarındaki artışlar anlamlıydı.Sonuç: Medial açık kama osteotomi tekniğinin, varus gonartrozu olan osteotomi kriterlerine uyan hastalarda tercih edilebilecek bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Yüksek tibial osteotomi, medial açık kama osteotomisi, radyolojik değerlendirme, klinik değerlendirme.
Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırıklarında triseps-reflecting anconeus pedicle ve olekranon osteotomisi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: : Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırıkları cerrahi tedavi gerektiren kırıklardır. Bu kırıklarda farklı cerrahi yaklaşım ve tespit yöntemi kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada triseps-reflecting anconeus pedicle (TRAP) ve olekranon osteotomisi yöntemleri ile tedavi edilen hastaların fonksiyonel sonuçlarını ve sonuçlara etki eden faktörleri değerlendirdik. Gereç ve yöntem: Ocak 2006 -Kasım 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırığı nedeniyle 36 hasta opere edildi. Yirmi bir (%58.3) hastada TRAP (GrupI), 15 (%41.7) hastada olekranon osteotomisi (Grup II) cerrahi yaklaşım yöntemi olarak kullanıldı. Grup I?in 11?i erkek, 10?u kadındı ve yaş ortalaması 36.7 idi. Grup II?nin 8?i erkek, 7?si kadındı ve yaş ortalaması 34.4 idi. AO sınıflamasına göre Grup I?in 4?ü C1, 8?i C2, 9?u C3 tipi kırık idi. Grup II?nin 1?i C1, 5?i C2, 9?u C3 tipi kırık idi. Grup I?de 6, Grup II?de 3 açık kırık vardı. Grup I ortalama 3.7 günde, Grup II ortalama 3.0 günde operasyona alındı. Grup I?deki hastaların 7?sine 90-90 plaklama, 14?üne paralel plaklama , Grup II?deki hastaların 3?üne 90-90 plaklama, 12?sine paralel plaklama yapıldı. Tüm hastalara erken rehabilitasyon başlandı. Fonksiyonel sonuçlar Mayo dirsek performans skoru ve Disabilities of Arm, Shoulder and Hand-Kol, Omuz ve Elin Fonksiyon Kaybı (DASH) skoru ile değerlendirildi. Bulgular: Grup I?in takip süresi ortalama 38.4 ay, Grup II?nin takip süresi ortalama 27.8 ay idi. Grup I?deki hastaların ortalama DASH puanı 15.4 olarak (p>0.05) ve ortalama eklem hareket açıklığı 109.0 (p<0.05) olarak ölçüldü. Grup II?deki hastaların ortalama DASH puanı 20.6 olarak ve ortalama eklem hareket açıklığı ortalaması 96.6 olarak ölçüldü. Mayo dirsek performans skoruna göre Grup I?deki hastaların 10?unda çok iyi, 8?inde iyi, 2?sinde orta ve 1?inde kötü sonuç alındı, Grup II?deki hastaların 5?inde çok iyi, 7?sinde iyi, 2?sinde orta ve 1?inde kötü sonuç alındı. TRAP yöntemi ile açılım uygulanan hastalarda sonuçların daha iyi olduğu tespit edildi. Kırık tipinin prognoza etki eden parametrelerden biri olduğu ve yaralanma sonrası erken cerrahi uygulamalarında daha iyi sonuçlar alındığı tespit edildi (p<0.05). Yaş ve cinsiyetin fonksiyonel sonuca etki etmediği görüldü. Sonuç: Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırıklarının tedavisinde hastalar erken dönemde operasyona alınmalıdır. Cerrahi yaklaşımda TRAP yöntemi fonksiyonel sonuçlar açısından olekranon osteotomisinden daha üstün bulundu. Cerrahi tespit erken rehabilitasyona izin verecek kadar stabil olmalı ve hastalara erken rehabilitasyon başlanmalıdır. Anahtar Sözcük:Humerus alt uç;TRAP;olekranon osteotomisi;internal tespit