Otoimmün hastalıklar

Bu konu başlığı altında 64 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir üniversite hastanesinde eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısına yönelik kullanılan immünolojik ve hematolojik parametrelerin irdelenmesi

Amaç: Çevresel ya da yapısal nedenlere bağlı olarak gelişen eklem ağrıları günümüzde toplumda sık görülen rahatsızlıklardan biridir. Sistemik Otoimmün Hastalıklar eklemlerin de yaygın tutulumuna bağlı olarak eklem ağrısı şikayeti ile hastalarca çok sık hastaneye başvuru nedeni olmaktadır. Bu hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde otoantikor testleri büyük öneme sahiptir. Bu sebeple Anti nükleer antikor (ANA) testleri en sık istenen, altın standart tarama testleri olarak bilinmektedir. Ayrıca otoimmün hastalık tanı ve aktivitesinin değerlendirilmesinde Anti- CCP (Anti- Siklik sitrüllenmiş peptid) antikorları, RF (Romatoid Faktör) antikorları ve ESH (Eritrosit Sedimantasyon Hızı), CRP (C- reaktif protein) gibi belirteçler de yaygın olarak bakılmaktadır. Bu çalışmada üniversite hastanemize eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısını desteklemeye yönelik hastanemizde kullanılagelen immünolojik ve hematolojik laboratuvar test sonuçlarının birbirleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık. Bunun için önce ANA IIF (İndirekt İmmünoflorasans) testi pozitifliğinin sıklığı, titresi ve patern dağılımını belirlemeyi, sonrasında ESH, CRP ve RF gibi diğer laboratuvar parametrelerinin ve cinsiyetin ANA ve Anti- CCP ile ilişkisini belirlemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız retrospektif tanımlayıcı tipte bir araştırma olup Ocak 2018 ile Eylül 2022 tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne eklem ağrısı şikayeti ile başvuran ve ANA IIF ile Anti-CCP testi çalışılan 848 hastaya ait sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışmamız iki aşamalı olacak şekilde planlandı. İlk aşamada çalışmaya dahil edilen hastaların ANA IIF ve Anti-CCP test sonuçları değerlendirilerek gruplandırıldı. ANA nükleer patern pozitif saptanan hastalar kendi içinde incelenerek ANA nükleer patern pozitif ve Anti-CCP pozitifliğine göre paternleri ve titreleri açısından değerlendirildi. İkinci aşamada ANA açısından ANA nükleer paterne göre pozitif, ANA sitoplazmik/mitotik paterne göre pozitif ve ANA negatif, Anti-CCP açısından Anti-CCP pozitif ve Anti-CCP negatif olarak hastalar toplamda 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar kendi aralarına cinsiyet, ESH, RF ve CRP pozitifliği açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 848 hastanın 585'inin (%69) ANA IIF testi pozitif, 268'inin (%31,6) Anti-CCP testi pozitif saptandı. ANA pozitif saptanan 585 hastanın ise 517'si (%88,4), Anti-CCP pozitif saptanan 268 hastanın 226'sı (%84,3) kadınlardan oluşmaktadır. ANA nükleer boyanma paterni olarak en fazla 181 (%31,5) ile ince benekli (AC-4) patern görülmüştür. ANA nükleer patern titresi olarak en çok 320 (%55,6) ile +1 titresi tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette otoantikor pozitifliği daha sık görülmüş, özellikle ANA nükleer patern pozitif gruplarda anti- CCP pozitif gruplardan oran olarak daha yüksek olduğunu saptadık. RF pozitifliğinin ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu tespit ettik (p<0,05). ESH ve CRP pozitifliğinin hem ANA nükleer patern pozitif hem anti-CCP pozitif olan grupta en yüksek tespit edilmelerinden dolayı her ikisinin de ESH ve CRP pozitifliğinde kümülatif etkisi olabileceğini fakat anti-CCP pozitif olan gruplarda daha yüksek olmalarından dolayı ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduklarını saptadık (p<0,05). Sonuçlar: Eklem ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda immünolojik ve hematolojik laboratuvar testleri tanı ve takipte önem taşımaktadır. Çalışmamızda buna yönelik ANA, Anti-CCP, RF, ESH ve CRP değerlendirilmiş, RF, ESH ve CRP pozitifliğinin Anti-CCP pozitifliği ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar ve çalışmamızın sınırlılıkları da göz önüne alındığında prospektif ve kontrol grubu içeren daha fazla hasta sayısına sahip çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Eklem ağrısı, Otoimmün hastalık, ANA, Anti- CCP

AğrıEklem ağrısıEklem hastalıkları+7
Beyza Keskin Doğan
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid faktör pozitif asemptomatik vakalarda insülin direncinin değerlendirilmesi

Otoimmün hastalıkların patogenizinde önce otoantikor pozitifliğinin geliştiğini ve yıllar sonrasında otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını bilmekteyiz. Biz bu çalışmamızda asemptomatik romatoid faktör pozitif bireylerde otoimmünitenin neden olabileceği inflamasyonun, insülin direncine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi' nde tek merkezli vaka-kontrol çalışması olarak kasım 2023 ve kasım 2024 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvuran romatoid faktörü pozitif asemptomatik hastalar ve endokrinoloji polikliniğinden alınan romatoid faktör negatif asemptomatik bireyler arasında yürütüldü. Vaka grubuna romatoloji polikliniğine gelen, daha önceden insülin direnci ile romatoid faktörü herhangi bir nedenden dolayı bakılıp pozitif çıkan 46 birey seçildi. Kontrol grubuna ise endokrinoloji polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş romatoid faktörü negatif asemptomatik 45 birey seçildi. Çalışmaya dahil edilen iki gruptaki toplam bireylerin 29 (%31,9)'unda insülin direnci tespit edildi. Bu iki grup ayrı ayrı incelendiğinde ise asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin 15 (%32,6)'inde, kontrol grubundaki bireylerin 14 (%31,1)'ünde insülin direnci bulundu (p: 0,878). Aralarında sayısal olarak fark olsa dahi istatistiksel fark yoktu. Çalışmadaki her iki gruptaki tüm bireylerin insülin direnci değeri ortalamaları ise 2,33±1,4 (medyan: 1,89) olduğu bulundu. Grupları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri 2,60±1,6 (medyan: 2,07), kontrol grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri ise 2,05±1,2 (medyan: 1,76) olduğu saptandı (p: 0,110). Dolayısıyla yine asemptomatik romatoid faktör pozitif grubunda kontrol grubuna göre sayısal olarak fark vardı ancak istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç olarak, romatoid faktör pozitif asemptomatik hastalarda artmış insülin direnci sıklığına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir durum saptanamamıştır. Yine de hasta grubundaki insülin direncindeki sayısal üstünlük, romatoid faktör pozitifliğinin insülin direncini tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Elde edilen bulgular romatoid faktörün, insülin direncinin patogenezinde etkili bir faktör olabileceği yönünde umut verici olsa da hastalardaki romatoid faktör pozitifliğinin ne kadar zaman önce geliştiğinin bilinerek romatoid faktör pozitifliğinin homojenize edildiği, hastaların daha uzun süreli takiplerinin yapılabildiği ve daha geniş populasyonda yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabetes mellitusMetabolik sendromOtoantikorlar+3
Alperen Ünalan
Sanko University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Myastenia Gravis'li bireylerde kognitif işlevin basit ve kompleks reaksiyon zamanı yöntemi ile değerlendirilmesi

Myastenia Gravis (MG) nöromüsküler kavşak fonksiyonunda önemli rol oynayan, ağırlıklı olarak postsinaptik proteinleri karşı oluşan antikorların kavşağın fonksiyonunu bozması sonucu oluşan otoimmün bir hastalıktır. Myastenia Gravis motor bulgularla beraber non-motor bulgular da hastaların hayat kalitesini belirgin şekilde etkileyebilmekte olup, özellikle de kognitif etkilenme ile ilgili süreçlerin araştırılmasına ihtiyaç vardır. MG' hastalarından kognitif tutulumla ilgili literatür büyük çoğunlukla nöropsikolojik test bataryaları ve anket çalışmalarından oluşmakta olup sonuçları çelişkilidir. Bu amaçla çalışmamızda MG hastalarında, basit ve kompleks reaksiyon zamanı (KRZ ve BRZ) ölçümü ve BRZ kıyasla KRZ ölçümünde oluşan artışın sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bunun için katılımcılardan ışık uyarısı anında düğmeye basmaları istenmiş ve bu sırada oluşan kas aktivasyonu yüzeyel EMG ile kaydedilmiştir. Elde edilen doğru yanıtlar, yanlış yanıtlar ve düğme basma gerçekleşmemiş kasılmaların latansı, sayı kontrol ve MG grubu arasında karşılaştırılmış, istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.

Bilişsel işlevlerMyasthenia gravisNöromusküler kavşak+2
Ruhid Kerimov
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik lupus eritematosus tanısı ile takipli hastalarda otoimmünitenin araştırılması

Çalışmamızda Hacettepe Hastanesi Romatoloji bölümünde takipli SLE tanılı hastaların poliotoimmünite sıklığının, bu hastalarda klinik bulguları ve komorbiditelerinin, laboratuvar değerlerinin ve otoantikor profilinin, poliotoimmünitenin prognoza olan etkisinin, risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aralık 2021 – Ağustos 2022 arasında polikliniğimize başvuran 310 (%88,1 kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 152'de (%49,0) poliotoimmünite mecvuttu. Hastaların ortalama yaşları 42,98 (14,3) yıldı. Ortalama SLE tanı yaşları 31,08 (14,0), ortalama hastalık süresi 148,4 (97,3) aydı. Poliotoimmünitesi olan hastalar olmayan kontrol grup hastalara göre daha ileri yaşta olduğu (45,21)±14,21) ve 40,84 (±14,26), p=0,007) ve daha ileri yaşta SLE tanısını aldığı (33,26 (±13,89) ve 28,98 (13,92), p=0,007) görüldü. En sık saptanan otoimmün hastalıklar ise sırasıyla AFAS 55 (%17,7), OİTH 36 (%17,7), SS 36 (%11,6) ve RA 15 (%4,8) idi. Kırk iki (%13,5) hastada 2 ve daha fazla ek otoimmün hastalık vardı. Overlap sendromu ise 56 (%18,1) hastada saptandı. Poliotoimmünite grubunda kontrol grubuna göre apL antikorlarının (71 (%46,7) ve 36 (%22,8), p=0,000), anti-Ro/SsA (50 (%33,1) ve 28 (%17,7), p=0,001), anti-La/SsB (16 (%10,5) ve 9 (%5,7), p=0,042) daha fazla, Anti-RNP antikorları (15 (%9,9) ve 27 (%17,1), p=0,011) ve kompleman düşüklüğü (95 (%62,5) ve 124 (%78,5), p=0,001) ise daha az görülmekteydi. Poliotoimmün grup hastalarda SLEDAİ-2K hastalık aktivitesi daha yüksek saptanmıştır. Çoklu değişkenli analize göre aile öyküsü olması poliotoimmünite riskini 2.5 kat arttırmaktadır (OR: 2.5 CI: 1,4-4,5, p=0,002). apL pozitifliği (OR: 3,8 CI: 2,0- 7,3, p=0,000) ve HT (OR: 2,0, CI: 1,0-3,9, p=0,049) da önemli risk faktörü olduğu görüldü. Hipokomplementemi olan hastalarda ise poliotoimmünitenin %50 daha az olduğu, renal tutulumu olan hastalarda poliotoimmünitenin %30 daha az olduğu görülmüştür.

Hasta takibiLupus eritematozus-sistemikOtoimmün hastalıklar+2
Arzu Taghıyeva
Hacettepe University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Erişkinlerde inflamatuvar barsak hastalığı ve çölyak hastalığı tanıları ile izlenen hastalarda LRBA (LPS responsive beige-like anchor) eksikliği ile ilişkili primer immün yetmezlik varlığının araştırılması

Bu çalışmada, inflamatuvar barsak hastalığı (İBH) ve çölyak hastalığı(ÇH) tanıları ile takip edilen erişkin hastalarda LRBA eksikliği ile ilişkili primer immün yetmezlik hastalığı varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çölyak hastalığı (n=11) ve inflamatuvar barsak hastalığı (n=24) olan 35 hasta ve 13 sağlıklı kontrolün periferik kandaki, aktive edilen CD4+CD25highCD127low/-FoxP3+ Treg hücrelerindeki CTLA-4 ve LRBA protein ifadeleri akım sitometrik yöntemi ile değerlendirilmiştir. Sağlıklı kontroller ve hasta bireyler karşılaştırıldığında; Treg yüzdeleri İBH grubunda daha belirgin olmak üzere (İBH: %4,5, ÇH: %5,2) hasta grubunda daha düşük bulunmuştur (kontroller: %5,8, hasta bireyler: %5,1; p= 0,19). Ortanca CTLA-4 ve LRBA ifadeleri (FI) her deneydeki sağlıklı kontrollere göre düzeltme oranı uygulanarak karşılaştırıldığında; İBH olan hastaların 12'sinde (%50) düşük LRBA ifadesi saptanmıştır. Hasta ve sağlıklı bireylerin CTLA-4 ve LRBA ifadelerine göre saçılım grafiği incelendiğinde bu iki molekülün ifadeleri açısından lineer bir korelasyon saptanmıştır. LRBA ifadesi düşük tespit edilmiş 4 bireyin değerlendirildiği primer immün yetmezlik paneline yönelik yeni nesil dizileme analizinde İBH olan bir hastada LRBA geninde heterozigot kalıtılan yeni bir varyant saptanmıştır. Bu durum en büyük sekonder lenfoid organ olarak kabul edilen intestinal sistemin enteropati durumu ile ilişkili faktörler veya değişiklikler hakkında bilgi vermektedir. Diğer düşük ifadeye sahip bireylerin ve daha geniş başka hasta serilerinde ayrıntılandırılması gereken bu bilgiler İBH başta olmak üzere immün aracılı enteropatisi olan bireylerde tanı, etiyoloji ve tedavi sürecinde faydalı bilgiler verecektir.

Alerji ve immünolojiOtoimmün hastalıklarOtoimmünite+5
Ertuğrul Çağrı Bölek
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otoimmün karaciğer hastalarında immünolojik değerlendirme

Amaç: Bu çalışmada otoimmün karaciğer hastalarının (OİKH) primer immün yetmezlik (PİY) açısından araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen OİKH'lı hastaların tanıları güncel rehberlere göre gözden geçirildi ve OİKH tanılarının revize edilmiş şekli değerlendirmeye tabi tutuldu. Hastalardan ayrıntılı immünolojik öykü alındı ve elektronik sistemdeki laboratuvar değerleri incelendi. PİY açısından hastalar immünoloji bölümü ile birlikte incelendi. İmmünoloji bölümünce hastalar tek tek değerlendirilerek gerekli görülen ileri incelemeler yapıldı. Bulgular: Poliklinikte takipli 90 OİKH hastasının (38 otoimmun hepatit (OİH), 29 primer biliyer kolanjit (PBK), 5 primer sklerozan kolanjit (PSK) ve 18 varyant sendromlar (VS)) tanıları yeniden değerlendirme sonrası 43 OİH, 32 PBK, 6 PSK ve 8 VS olarak değiştirildi ve 1 hastada OİKH dışlandı. Çalışmaya dahil edilen 89 hastanın 7'sinde ilk değerlendirmede PİY dışlanamadı ve hastaların PİY yönünden izlenmesi ve covid 19 pandemisinden sonra ileri tetkiklerinin yapılması planlandı. Değerlendirmesi tamamlanan 82 (39 OİH, 32 PBK, 4 PSK, 7 VS) hastanın 15 (%18)'inde PİY tespit edildi; 3 kombine immün yetmezlik (KİY), 4 yaygın değişken immün yetmezlik (YDİY), 4 parsiyel IgA (PIgA) eksikliği, 4 selektif IgM (SIgM) eksikliği saptandı. OİKH alt gruplarına göre PİY varlığına bakıldığında; OİH'li hastaların dördünde PIgA eksikliği, üçünde SIgM eksikliği, ikisinde YDİY olmak üzere toplamda 9 (9/39, %23)'unda; PBK'lı hastaların ikisinde KİY, birinde YDİY olmak üzere toplamda 3 (3/32, %9)'ünde; VS'lu hastaların birinde YDİY, birinde KİY olmak üzere toplamda 2 (2/7, %29)'sinde, PSK'lı hastaların birinde SIgM eksikliği olmak üzere toplamda 1 (1/4, %25)'inde PİY tespit edildi. PİY saptanan hastaların PİY saptanmayanlara göre daha sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği görüldü. PİY saptanan ve saptanmayan hastalarda OİKH tedavi yanıtı, eşlik eden otoimmünite veya malignite, ailede otoimmünite veya malignite varlığı, anne baba akrabalığı oranları yönünden anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç: PİY'ler nadir hastalıklar olmakla birlikte OİKH'da PİY sıklığı genel topluma göre artmıştır. PİY'e sahip OİKH hastalarında tedavi yanıtı ve prognoza etkileri yönünden daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otoimmün karaciğer hastalıkları, otoimmün hepatit, primer biliyer kolanjit, primer sklerozan kolanjit, primer immün yetmezlikler.

HepatitKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Şefika Nur Ayar
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün nedenli tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda eşlik eden diğer otoimmün hastalıkların sıklığının saptanması, otoimmun hastalığı olan ve olmayan diyabetlilerin kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması

Tip 1 diyabet olguların %90-95'inde beta hücrelerinin otoimmün yıkımı mevcuttur. Tip 1 diyabetliler, kronik otoimmün tiroidit, çölyak hastalığı, otoimmün gastrit, otoimmün hepatit, vitiligo gibi otoimmün ve diğer hastalıkların görülmesi açısından yüksek risk altındadır. Diyabet ve osteoporoz birlikteliği literatürde sıkça tartışılmaktadır. Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde kemik mineral yoğunluğunun azaldığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tip 1 diyabetlilerde mikrovasküler komplikasyonların ya da çölyak hastalığı gibi komorbiditelerin kemik sağlığını olumsuz olarak etkilediği bilinmektedir. Ancak çocuk ve adölesan yaş grubundaki diyabetlilerde çölyak hastalığı ve kronik otoimmün tiroidit varlığının etkilerini gösteren kapsamlı araştırmalar mevcut değildir. Bu çalışmada Ocak 2004 ile Ekim 2018 tarihleri arasında hastanemizde Çocuk Endokrinoloji bölümünde tip 1 diyabet tanısı ile izlenen, tanıda ve izlemde en az bir diyabet otoantikoru pozitif saptanan çocuk ve adölesanların diyabete eşlik eden otoimmün ve diğer hastalıklarının saptanması, ilave olarak eşlik eden çölyak hastalığı veya kronik otoimmün tiroiditi olan ve olmayan diyabetlilerin kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 639 tip 1 diyabetli dahil edildi. Diyabetlilerin cinsiyeti, boy ve vücut ağırlığı, boy standart sapma skoru, vücut kitle indeksi ve z skoru, diyabet tanı yaşı, diyabet tanısı ile takip edilme süresi, diyabet tanısı sırasında veya izleminde tespit edilen diyabete özgü otoantikor pozitiflikleri, diyabet tanısında HbA1c düzeyi, hastanemizde takip edildikleri sürede HbA1c ortalaması, izlemdeki sürede gelişen mikrovasküler komplikasyonları, eşlik eden diğer otoimmün hastalıkları kaydedildi. Diyabeti olan 50 (grup 1), diyabet ve kronik otoimmün tiroiditi olan 10 (grup 2), diyabet ve çölyak hastalığı olan 14 (grup 3), diyabeti, kronik otoimmün tiroiditi ve çölyak hastalığı olan 2 (grup 4) olguya Lomber KMD ölçümü yapıldı. Diyabetlilerin tanı yaşı ortalama 7,93 ± 4,0 yıl idi. Diyabetlilerin izlem süreleri ortalama 3,92 ± 3,7 yıl, K/E 1,04 idi. Diyabet tanı yaşı dağılımında belirgin pik görülmediği, 2-12 yaş arasında plato çizdiği gözlendi. Diyabetlilerin izleminde %7,5 oranında nefropati saptandı. Diyabete eşlik eden otoimmün hastalık olguların %18,8'inde mevcuttu. Otoimmün hastalığı olan diyabetlilerin kız/erkek oranı 1,55 idi. Diyabetlilerin %12,5'inde kronik otoimmün tiroidit, %5,9'unda çölyak hastalığı, %1,3'ünde vitiligo, birer olguda (%0,15) Graves hastalığı, otoimmün hepatit, otoimmün gastrit/pernisiyöz anemi saptandı. İki olguda hem çölyak hastalığı hem kronik otoimmün tiroidit mevcuttu. Diyabetlilerin 4'ü Down sendromlu, 1'i Turner sendromu idi. Grup 1, grup 2 ve grup 3 olguların Lomber KMD total z skoru ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Diyabet izlem süresi ≥4 yıl olan olguların Lomber KMD total z skoru ortalaması, diyabet izlem süresi <4 yıl olan olgularınkinden anlamlı olarak daha düşük bulundu. Sonuç olarak; bu çalışmada diğer çalışmalara benzer sıklıkta tip 1 diyabete eşlik eden otoimmün hastalıkların varlığı saptandı. Lomber KMD ölçümü yapılan otoimmün hastalığı olan ve olmayan diyabetlilerimizde incelenen yaş grubu ve diyabet süresinde anlamlı farklılık olmadığı saptandı ancak çalışma grubumuzda Lomber KMD'si değerlendirilen olgu sayısının kısıtlı olması nedeni ile daha fazla sayıda olgu ile, yaş, cinsiyet, puberte evresi ve glisemik kontrolleri benzer eşleştirilmiş grupları içeren geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Tip 1 diyabet, çocuk, adölesan, otoimmün hastalıklar, kemik mineral yoğunluğu

Diabetes mellitus-tip 1ErgenlerKemik dansitesi+1
Melek Yaman Ortaköylü
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlk atak psikoz hastalarında immunolojik parametrelerin incelenmesi

GİRİŞ : Şizofreni ve bu spektrumdaki bozukluklar, genç yaşta başlayarak kişinin kişilerarası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşmasına ve içine kapanmasına neden olan; kişinin algılamasını, düşünce sistemini , duygulanımını ve bilişsel işlevlerini bozabilen psikiyatrik bozukluklardır. Hastalıkların etyolojisi ile ilgili çalışmalar, yaklaşık yüz yıl önce Kraepelin ve Bleuler tarafından tanımlandığından beri hem biyolojik, hem de psikososyal anlamda devam etmektedir. Güncel yaklaşımlar, hastalığın etyolojisinde ve seyrinde immunolojik ve otoimmun faktörlerin rol oynadığı yönündedir. AMAÇ : Bu araştırma ilk atak psikoz hastalarının immunolojik temellerini araştırmak, semptom içeriği ve şiddeti ile ilişkisini saptamak ve prognostik açıdan öngördücü tarama amaçlı markerlerı belirlemek için planlanmıştır. İlk atak psikoz hastalarının; sağlıklı kontrol grubuna göre immunolojik farklılıklarının ortaya konması, bakılan immunolojik markerlarının belirti şiddeti açısından fark yaratıp yaratmadığının gözlemlenmesi, böylece sonra yapılacak olan aynı ya da farklı hastalık gruplarının izlem ve daha geniş kapsamlı araştırmaları için ön çalışma yapılması amaçlanmıştır. YÖNTEM : Çalışmaya DSM-IV'e göre Kısa Psikotik Bozukluk ya da Şizofreniform Bozukluk tanısı alan 29 hasta ve 25 sağlıklı kontrol alınmıştır. Gönüllün onamları alındıktan sonra tanısal doğrulama için SCID-1 yapılandırılmış görüşme uygulanmış, hastalık şiddeti açısından PANSS ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Görüşmelerden sonra çalışılacak immünolojik parametreler için kan alınmış, kanlar aynı saat içinde görüşmeci tarafından çalışılacak laboratuarlara ulaştırılmıştır. BULGULAR : Hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, eğitim süresi, çalışma durumu ve medeni hal açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hasta grubunun yaş ortalaması 34,2'dir, belirtilerin başlamasından tedavi başvurusuna kadar geçen süre ortalama 6 ay'dır, gelir düzeyi daha düşüktür. Ortalama PANSS Pozitif Belirtiler Alt Ölçeği skoru 29,32 ± 5,25; PANSS Negatif Belirtiler Alt Ölçeği skoru 25,13 ± 6,31; PANSS Genel Psikopatoloji Alt Ölçeği skoru 42,75 ± 8,78; PANSS Toplam skoru 97,2 ± 11,15 ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği skoru 49,75 ± 13,11'dir. İmmunolojik parametrelerden sensitif CRP, Ferritin, Serum Amiloid A, IgG, IgM, IgA, IgE, C4, Vitamin A, Vitamin E, Anti-Tiroglogulin (Anti-T) ve Anti Tiroperoksidaz (Anti-M)'nin düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. Yine BPRS toplam skoru Bakır, Vitamin A ve Vitamin E düzeyleri ile, PANSS Pozitif Belirtiler Alt Ölçeği skoru Serum Amiloid A ve Anti Tiroglobulin düzeyi ile, PANSS Negatif Belirtiler Alt Ölçeği skoru Serum Amiloid A ve sensitif CRP ile, PANSS Toplam skoru da Anti Tiroglobulin antikor ile anlamlı düzeyde korele bulunmuştur. SONUÇ : Çalışmamız, ilk atak psikoz hastaları ile sağlıklı kontroller arasında immunolojik parametreler yönünden anlamlı farklar saptamıştır. Saptanan bu farklılıklardan bazıları da klinik belirtilerle korelasyon göstermektedir. Benzer çalışmalarla endofenotipler ve immunolojik parametrelerle olan ilişkiler ortaya konabilir.

Alerji ve immünolojiOtoimmün hastalıklarOtoimmünite+1
Talat Sarıkavak
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik lupus eritematozus'lu hastalarda subklinik ateroskleroz ve sindekan-4 düzeyinin ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), kronik inflamatuvar otoimmun bir hastalıktır. SLE hastalarında oluştuğu bilinen subklinik ateroskleroz süreci ile hastalık aktivitesini karşılaştırmak için karotis intima media kalınlığı (CIMT), hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) ve sindekan 4 düzeyleri ile ilişkisini sağlıklı gönüllüler ile kıyaslayarak incelemeye çalıştık. Materyal ve Metod: Romatoloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, bilinen başka sistemik hastalığı olmayan 65 SLE hastası ve sağlıklı 65 gönüllü çalışmaya dahil edildi. ELISA yöntemiyle sindekan-4 düzeyleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun karotis intima media kalınlıkları ölçüldü. Hastaların SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI), hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik ve laboratuvar verileri istastistik programına (SPSS) kaydedilerek veriler analiz edildi. Bulgular: Hasta grubunun sindekan-4 değeri (8.211±9.069) ile kontrol gurubunun sindekan-4 değeri (26.221±24.653) (p=0.000)'ne kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.. Hasta grubunun CIMT değeri (0.558±0.116) ile kontrol gurubunun CIMT değeri (0.49±0.117) (p=0.001), arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı. Sindekan 4 ve CIMT arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sindekan 4 düzeyi ile beden kitle indeksi (BMI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Hasta grubunun sindekan 4 düzeyleri ile hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Yine hasta grubunda CIMT ve SLEDAİ arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: Subklinik aterosklerozun önemli bir göstergesi olan karotis intima media kalınlığının bizim hasta grubumuzda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olmasına rağmen, Sindekan-4 düzeylerinin aterosklerozu öngörmede güvenilir olmadığını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, BMI, CIMT, Sindekan-4, SLE, SLEDAI

AterosklerozHastalık şiddeti indeksiKarotis intima media kalınlığı+4
Aslı Yümer
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik sklerozlu hastalardaki malignite sıklığı

Giriş ve Amaç: Sistemik skleroz (SSk), küçük damar vaskülopatisi, spesifik otoantikorların üretimi ile immün yanıtta bozukluk, deri ve iç organların fibrozisi ile karakterize inflamatuar, sistemik otoimmün bir hastalıktır. Hastalık tedavi edilmezse, ilerleyici yıkımla birlikte ölüm ve sakatlığa sebep olabilir. SSk kanser sıklığında artışla ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı, sistemik skleroz hastalarında kanser sıklığının değerlendirilmesi ve kanser riskini artıracak faktörlerin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı/Romatoloji Bilim Dalına 2005-2021 yılları arası başvuran, SSk tanısıyla takip edilen hastaların Avicenna sistemi ve dosya kayıtları üzerinden taranması planlanmıştır. Çalışmaya sistemden taranan 252 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, ANA, Anti-Scl-70 ve anti- CENP-B antikor varlığı, tedavileri, malignite varlığı, malignite türü, malignite tanısı anında SSk hastalık süresi, premalign lezyonlar ve ek hastalıkları bakılmıştır. Bulgular: Hastaların cinsiyete göre dağılımı değerlendirildiğinde % 90,1'i kadın (n:227), % 9,9'u erkekti (n:25). Ortalama tanı yaşı 44,4 ± 14,2 yıldır. Hastaların yaş ortalaması 54,7±14,9' yıldır. Hastalık süresi 123,8 ± 92,2 aydır. Aktif sigara içen hasta sayısı 46 (%24,2), sigarayı bırakan hasta sayısı 20 (%10,5) ve hiç sigara içmemiş hasta sayısı 124 (%65,3)' tür. Ortalama sigara içme süresi 19,8 ± 16,6 paket/yıldır. ANA pozitif hasta sayısı 230 (%94,3) 'dur. Anti-Scl 70 pozitif hasta sayısı 85 (%34,7)' tir.Anti CENP B pozitif hasta sayısı 94 (%42,7)' tür. Tedavide KKB 214 (%84,9), PDE5i 24 (%9,5), İloprost 74 (%29,4), ERA 57 (%22,6), steroid 158 (%62,7), metotreksat 54 (%21,4), MMF 48 (%19), azatioprin 62 (%24,6), rituximab 12 (%4,8) ve siklofosfamid 49 (%19,4) hastada kullanılmıştır. Malignite tanısı olan hasta sayısı 19 (%7,5) ve birden fazla malignitesi olan hasta sayısı 1 (%5,3)' dir. Hastaların malignite tanısı alana kadar geçen izlem süresi ortalama 95,9±57,6 aydır. Hastalardan 5(%26,3)'i malignite tanısından sonra ölmüştür. Hastaların toplamda 20 malignitesi mevcuttu. Malignite gelişen hastaların tümü kadın cinsiyete sahipti. Maligniteler içinde akciğer kanseri 5 kişide görüldü. 2 hastada DBBHL, endometrium karsinom ve mide karsinomu görüldü. Birer hastada ise kolon karsinomu, glioblastoma, bazal hücre karsinomu, feokromasitoma, sinovyal sarkom, mezotelyoma, multiple myelom, renal onkositom ve papiller tiroid karsinomu görüldü. Yaş, malignite riskini artırmaktadır (p=0,003). Tartışma ve sonuç: Sistemik skleroz, akciğer kanseri ve gastrointestinal sistem kanserleri başta olmak üzere, kanser sıklığında artışla ilişkili bulunmuştur. SSk dışı hasta gruplarında yapılan çeşitli çalışmalarda DMARD ve biyolojik ajan kullanımının malignite riskini artırdığına dair veriler mevcuttur. Ancak çalışmamızda rituximab, metotreksat, azatioprin, siklofosfamid ve mikofenolat mofetil kullanan SSk hastalarında malignite riskinde artış görülmemiştir.Otoantikorlar üzerine yapılan çalışmalarda anti-Scl-70 antikor pozitifliğinin malignite riskini arttırdığına dair veriler mevcuttur. Çalışmamızda Anti-Scl-70 antikor varlığının malignite için bir risk faktörü olmadığı görülmüştür.2018 Türkiye kanser istatistik verileri ele alındığı zaman Türkiye'de kanser insidansı erkeklerde 262,4/100.000, kadınlarda 188/100.000 ve her iki cinste 225,2/100.000 olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda SSk hastalarında malignite oranı %7.5 olarak hesaplanmış olup, kadınlarda 807,9/100.000(p<0.001) ve her iki cinsiyette 731/100.000(p<0.001) olarak bulunmuş ve normal popülasyona göre daha yüksek kanser oranı karşımıza çıkmıştır. Bu bağlamda SSk hastalarında rutin tarama programlarına başta akciğer ve gastrointestinal sistem olmak üzere ek taramalar planlanması malignite tanısını erken koymak için faydalı olacaktır. Çalışmamızda SSk hastalarında kanser gelişimi için ek risk faktörü olarak ileri yaş tanımlanmış olup, özellikle bu hasta grubunda malignite taramalarını daha kısa periyotlarda yapmak erken tanı için fayda sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: sistemik skleroz, malignite, biyolojik ajanlar, antikor, epidemiyoloji

AntikorlarEpidemiyolojiNeoplazmlar+4
Serdar Baysal
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Seropozitif ve seronegatif otoimmün gastritli hastalar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar

Amaç: Bu çalışmanın primer amacı; otoimmün gastrit (OİG) tanısı olan hastalarda anti parietal hücre antikoru pozitif (APCA+) ve negatif (APCA-) olan hastalar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları araştırmak, hastaların yaş, cinsiyet, gibi demografik verileri ve semptom, yandaş otoimmün hastalıklar, serum gastrin düzeyi, serum anti TPO düzeyi, Hb seviyeleri, ferritin, vitamin B12 ve D vitamini düzeyleri bakımından APCA+ ve APCA– hastalar arasında benzerliklerini ve farklılıklarını saptamaktır. Bununla birlikte çalışmanın sekonder amacı; OİG tanısı olan hastalarda APCA pozitifliğinin, diğer otoimmün hastalıklarla ve gastrik karsinoid tümörle ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Hasta grubunda histopatolojik olarak tanı konmuş 330 otoimmün gastrit hastası yer almaktadır. Çalışma kapsamında; OİG tanısı olan APCA+ ve APCA hastaların yaş, cinsiyet, semptom, yandaş otoimmün hastalıklar kapsamında demografik veriler gastrin düzeyi, serum anti TPO düzeyi, Hb seviyeleri, ferritin, B12 ve D vitamini düzeyleri ile karsinoid tümör gelişenleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların 275'inde APCA pozitifliği saptanmış ve APCA pozitifliği prevalansının %83,3 olarak belirlenmiştir. Hasta grubunda karsinoid tümör varlığı ile APCA– ve APCA+ olma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı ve karsinoid tümör varlığının APCA– ve APCA+ olma durumuna göre istatistiksel anlamda farklılaşmadığı bulunmuştur. Hasta grubunda yer alan OİG'li hastalarda hem APCA– hem de APCA+ olan hastalarda ferritin, vitamin B12 ve vitamin D düzeyleri bakımından bir fark bulunmadığı saptanmıştır. Hasta grubunda yer alan OİG'li hastalarda, APCA-(n=55) ve APCA+ (n=275) olma durumu ile yandaş otoimmün hastalık varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptanmıştır. APCA+ olan hastaların gastrin düzeyi ortalamasının, APCA- olan hastaların gastrin düzeyi ortalamasından anlamlı şekilde yüksek olduğu (1132 pg/mL vs 3057 pg/mL, P=0.002), aynı şekilde APCA+ olan hastaların serum anti TPO düzeyi ortalamasının, APCA– olan hastaların serum anti TPO düzeyi ortalamasından anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlenmiştir. (251 IU/ml vs 182 IU/ms, P=0.046) Buna karşılık APCA– ve APCA+ olan hastalarda Hb düzeyi bakımından anlamlı bir fark bulunamamıştır. 2 Sonuç: APCA+ ve APCA– olan OİG'li hastaların ferritin, vitamin B12, vitamin D eksikliği, semptomlar, Hb düzeyi ve yandaş otoimmün hastalık varlığı yönünden aralarında fark bulunmadığı saptanmıştır. Bununla birlikte OİG'li hastaların APCA pozitifliğinin; gastrin düzeyini ve serum anti TPO düzeyini artırdığını ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Otoimmün Gastrit, Ferritin, Vitamin D, Yandaş Otoimmün Hastalık, Karsinoid Tümör

FerritinGastritMide hastalıkları+4
Yavuz Kutay Gökçe
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uludağ Üniversitesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 2009-2019 yılları arasında tanı almış tip 1 diabetes mellituslu çocuklarda otoimmün tiroidit, glutene duyarlı enteropati ve diğer otoimmün hastalıkların sıklığının saptanması ve bu otoimmün hastalıklarla ilişkili risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi

Tip 1 Diabetes Mellitus (Tip 1 DM), pankreas beta hücrelerinin hasarlanması sonucunda mutlak insülin eksikliği ile seyreden immün, genetik ve çevresel faktörlerin kompleks etkileşimiyle ortaya çıkan otoimmün kronik bir bozukluktur. Bu çalışmada amacımız; Tip 1 DM'a sıklıkla eşlik eden otoimmün hastalıkları incelemektir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 2009-2019 tarihleri arasında tip 1 DM tanısı almış 725 olgunun dosyaları tanı anındaki Glutamik Asit Dekarboksilaz Antikoru (GAD-65 antikoru), anti-insülin antikoru, antitiroit antikorları, doku transglutaminaz antikoru, C-peptit ve insülin düzeyleri, hormonal değerlendirmeleri, biyokimyasal ve demografik özellikleri ile antropometrik ölçümleri açısından geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların %3'ünde otoimmün tiroit hastalığı saptanmış olup bunların %95,20'sinde Anti-tiroit peroksidaz (anti–TPO), %94,10'unda ise anti-tiroglobulin (anti-TG) pozitif bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında çölyak hastalığı bulunanların oranı %2,90 (n=21) idi. Bir hastada hem çölyak hem de otoimmün tiroit hastalığı mevcuttu. Bir hastada otoimmün tiroit hastalığı, Sjögren sendromu ve otoimmün hepatit, bir hastada çölyak hastalığı ve otoimmün hepatit ve bir hastada da çölyak hastalığı ve vitiligonun bir arada görüldüğü belirlenmiştir. Tip 1 DM'li hastalarda otoimmün tiroidit ve çölyak hastalığı sıklığının giderek artmakta olduğu görülmüştür. Tip 1 DM tanılı hastaların rutin izleminde bu iki hastalığın göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bunun için en iyi ve hızlı değerlendirme yolu otoantikorların serolojik olarak çalışılmasıdır. Anahtar Kelimeler: Tip 1 DM, otoimmün tiroit hastalığı, çölyak hastalığı.

BursaDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+5
Elif Karaduman
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Genel dahiliye polikliniğine başvuran hastalarda DFS-70 anti-nükleer antikor pozitifliğinin klinik sonuçlarının etkisinin değerlendirilmesi

Otoimmün hastalıklar, organizmanın kendi doku ve hücrelerine karşı immün yanıt gelişmesi sonucu oluşmaktadır ve bu hastalıkların tanısında otoantikor testleri büyük önem taşımaktadır. Hücre nükleusuna karşı gelişen Anti Nükleer Antikor (ANA) adı verilen otoantikorlar, bağ doku hastalıklarında önemli bir tanı kriteridir. ANA'ların tespit edilmesinde 1954 yılından beri İndirekt İmmünfloresan (IIF) testi yaygın olarak kullanılmaktadır. Test aynı zamanda antikorun boyanma özelliği ve titresi hakkında da bilgi vermektedir. Çalışmamızda 2019-2021 yılları arasında genel dahiliye polikliniğine romatolojik şikayetlerle başvuran ve ANA testi çalışılan 1500 hastanın ANA IIF boyanma paterni açısından taraması yapıldı. Bu çalışmada amacımız ANA IIF sonucu yoğun ince benekli DFS70 boyanma özelliğinde olan ve immunblot yöntemiyle doğrulanmış anti- DFS70 pozitif olan hastaları saptamak, klinik bulgular ve romatolojik hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. 1500 hastanın 111'i IIF yoğun ince benekli boyanma paterninde (DFS70 benzeri) saptanmış olup 40 hastanın immunblot yöntemi ile anti- DFS70 antikoru doğrulandı. ANA IIF yoğun ince benekli DFS70 benzeri boyanan 70 hasta, anti-DFS70 pozitif 40 hasta ve kontrol grubu olarak ANA negatif 30 hastanın romatolojik semptomlar açısından klinik sorgulaması, laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi ve gruplar karşılaştırıldı. Anti-DFS70 pozitif grupla diğer gruplar arasında istatistiksel anlamlı ve kliniğietkileyebilecek bir sonuca ulaşılamadı. Çalışma grubumuzdaki anti-DFS70 pozitif 40 hastanın 14'üne farklı sistemik inflamatuar ve otoimmün hastalık tanısı konulmuştur. Bu hastalardan 3 hasta olası SLE olarak kabul edilip takibe alınmıştır. Literatürde anti- DFS70 pozitif hastaların bağ doku hastalığı tanısı ile ilişkisi tartışmalı olup sistemik farklı inflamatuar ve alerjik hastalıklarla ilişkisini gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Konuyla ilgili prospektif, geniş ölçekli ve daha uzun takip süreli çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler:Anti Nükleer Antikor, otoimmün hastalık, otoantikor, DFS70

Antikorlar-antinükleerFloresan antikor tekniğiFloresan boyalar+2
Narmın Beydulova
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetes mellitus hastalarında parvovirüs B19 enfeksiyon sıklığı

Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrası oluşan antikorların moleküler bazı mekanizmalar ile otoimmün mekanizmaların aktivasyonuna yol açabileceği bilinmektedir. Parvovirüs B19 enfeksiyonun birçok otoimmün hastalıkta oto-antikorlar oluşturabileceği gözlemlenmiştir. Parvovirüs B19 birçok otoimmün hastalığın etyolojisinde yer aldığı düşünülerek araştırmalar yapılmıştır. Bazı vaka sunumlarında Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrasında Tip 1 DM geliştiği rapor edilmiştir. Tip 1 DM' nin genetik bir zeminde bazı çevresel faktörlerin etkisiyle oluştuğu düşünülmektedir. Viral enfeksiyonlar, patogenezde rol aldığı düşünülen çevresel faktörlerdendir. Otoimmün bir hastalık olan Tip 1 DM' nin etyolojisinde Parvovirüs B19 enfeksiyonlarının rolü çalışmamızın esas amacını oluşturmaktadır. Bu çalışmada Tip 1 DM hastalarında Parvovirüs B19 sıklığı araştırılmıştır. Nisan 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniği ve iç hastalıkları polikliniklerine başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden Tip 1 diyabetik hastalardan aydınlatılmış gönüllü olur formu alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamıza 32 Tip 1 DM tanısı almış hasta ve 30 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) alınmıştır. Hastalardan rutin kan tetkikleri esnasında invaziv herhangi bir işlem uygulanmadan kan örnekleri alındı. Kan örnekleri -200C derecede muhafaza edilerek mikrobiyoloji laboratuvarlarında çalışıldı. Parvovirüs B19 IgM ve IgG ELİSA yöntemi kullanılarak manuel olarak çalışıldı. Bu çalışmanın sonucunda Tip 1 DM hastalığı olanlarda Parvovirus B19 IgG düzeyleri kontrol grubuna göre daha sık bulunmuştur. Parvovirüs B19 IgM düzeylerinde ise anlamlı bir fark bulunamamıştır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Otoimmün hastalıklar+4
Hasan Hüseyin Gümüşçü
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda tiroid fonksiyon testleri, ultrasonografi özellikleri ve idrar iyot düzeyleri

Amaç: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH) sıklığı dünya çapında giderek artan, gastrointestinal traktta relaps ve remisyonlarla giden kronik inflamasyonun hakim olduğu ve ekstraintestinal tutulumları ile de sistemik bir hastalık grubudur. Başlıca ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığından (CH) oluşmaktadır ve patogenezi net olmamakla birlikte otoimmün paterni olduğu düşünülmektedir. Otoimmün tiroid hastalıkları ve tiroid hormon bozuklukları ile İBH birlikteliği daha önce belirtilmiştir ancak arasındaki ilişki net olarak ortaya konmamıştır. Tiroid hormon sentezi için esansiyel olan iyot gıdalardan elde edilir ve diğer emilim bozukluğu oluşturan hastalıklar gibi İBH'da da iyot eksikliğinin normal popülasyona göre daha fazla izlendiği görülmüştür. Bu çalışmada İBH tanılı hastalarda tiroid fonksiyon testlerinin, tiroid antikorlarının ve idrar iyot atılımının değerlendirilmesi amaçlandı. Aynı zamanda bu hastalarda tiroid ultrasonografi ile morfolojik özellikler ve nodül varlığı araştırıldı. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada Mayıs 2019- Ekim 2019 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran ÜK ve CH tanısıyla takip edilen hastalar ve kontrol grubu olarak Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine rutin kontrole başvuran sağlıklı erişkinler değerlendirmeye alındı. Gebeler, 18 yaş altı ve 65 yaş üstü hastalar, kronik hastalığı olan, bilinen tiroid hastalığı olup bu nedenle daha önce ilaç kullanan hastalar, son 6 ayda tiroid metabolizmasını etkileyecek ilaç kullanımı ve son 1 yılda iyotlu kontrast alımı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Her grup için hastaların demografik özellikleri klinik ve patolojik bilgileri, tiroid stimülan hormon (TSH), serbest triiyodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4), anti tiroid peroksidaz (anti-TPO), anti tiroglobulin (anti-Tg) ve idrar iyot atılımı ve tiroid ultrasonografisi değerlendirilerek kaydedildi. İBH tanılı gruplarda ayrıca C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı, hemoglobin (Hb), ferritin değerlerine bakıldı ve fizik muayeneleriyle değerlendirilerek hastalık aktivite skorları hesaplandı. Bulgular: Araştırma popülasyonu 31 ÜK, 30 CH ve 31 sağlıklı kontrol grubundan oluştu. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımları benzerdi. İBH tanılılarda hastalık aktiviteleri değerlendirildiğinde ÜK'da mayo skoruna göre ortanca hastalık aktivitesi 1 (min:0, max:7), Truelove Witts kriterine göre ise hastaların %77.4'ü hafif, %19.4'ü orta ve %3.2'si şiddetli aktivite olarak değerlendirildi. CH'da ise ortanca Crohn hastalık aktivite indeksi (CDAI) 88,5 (min:29, max:283) olarak belirlendi. İBH hastalarında sedimentasyon, CRP, Hb ve demir eksikliği anemisi varlığı açısından fark izlenmedi (p=0.384). Gruplar arasında TSH, sT3, sT4 düzeyleri benzer bulundu. ÜK grubunda 1 hastada hipotiroidi saptandı, CH ve kontrol grubunda ötiroidi mevcuttu ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ortanca anti-TPO düzeyi ÜK ve CH grubunda kontrol grubundan yüksek bulundu (sırasıyla p=0.043ve p=0.001). Anti-TPO pozitifliği ise CH grubunda %16,7, ÜK grubunda % 3.2 idi ve kontrol grubunda anti-TPO pozitif olan birey yoktu. Buna göre anti-TPO pozitifliği CH'da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek izlendi (p=0,019). ÜK ve CH hastalarında ortanca anti-Tg düzeyi benzer olup kontrol grubuna kıyasla yüksek saptandı (sırasıyla p=0.022 ve p=0.004). Ortanca idrar iyot düzeyi ÜK grubunda 91.6 ug/L, CH grubunda 86 ug/L ve kontrol grubunda 89 ug/L idi ve gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p=0.943). İyot eksikliği oranı her üç grupta da benzer şekilde %61 oranla düşük iyot alımı olarak bulundu (p=0.999). Hasta ve kontrol grubunda bakılan tiroid ultrasonografisinde gruplar arasında ortanca tiroid hacmi, ve color flow doppler patern dağılımları anlamlı farklılık göstermedi. Ancak parankim heterojenitesi açısından anlamlı fark izlendi (p=0.021). ÜK tanılı 7 (%22.6), CH tanılı 9 (%30) hastada parankim ileri derecede heterojen iken kontrol grubunda hiçbir hastada ileri derecede heterojenite yoktu. ÜK olan 12 (38.7%) hastada toplam 26, CH olan 14(46.7%) hastada toplam 32 ve kontrol grubunda 10 (%32.3) hastada toplam 14 adet nodül saptandı. Gruplar arasında nodül varlığı ve ortanca nodül sayısı ve nodüllerin bulundukları lob açısından fark saptanmadı (p=0.714). Nodül yapısı, ekojenite, kenar düzensizliği, sınır düzeni ve periferik halo varlığı açısından gruplar arasında fark yoktu (sırasıyla p=0.686, p=0.617, p=0.361, p=0.665, p=0.626 ve p=0.356). ÜK ve CH'da yaş, cinsiyet ve hastalık tutulum tipi ile hastalık aktiviteleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. ÜK ve CH'da ultrasonografik olarak tiroid hacmi, parankim heterojenitesi ve tiroid kanlanma paterni ile hastalık aktivitesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. CH'da nodül olanlarda olmayanlara kıyasla ortanca CDAI skoru daha düşük saptandı (65 ve 138.5; p=0.048), ve nodül sayısı ile CDAI skoru arasında negatif korelasyon saptandı (r =-0,408; p=0,042). Sonuç: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları bağırsaklarda kronik inflamasyon ile seyreden, emilim bozukluğu ve ekstraintestinal tutulumlar ile seyreden sistemik bir hastalıktır. ÜK ve CH otoimmün hastalıklarla sıklıkla birliktelik göstermektedir, ancak tiroid hastalıkları kesin ekstraintestinal tutulum olarak henüz kabul edilmemiştir. Çalışmamızda hafif ve orta şiddetli hastalık aktivitesi olan İBH'lılarda tiroid fonksiyonlarında kontrole göre farklılık gözlenmediğini saptadık. Özellikle CH'da belirgin olmak üzere anti-TPO, anti-Tg gibi otoimmün tiroid hastalık belirteçlerini anlamlı yüksek saptadık. Bağırsak florasındaki bozulma, protein kaybettiren enteropatiye neden olması, yardımcı T lenfosit (Th1)/ sitotoksik T lenfosit (Th2) aracılıklı immünite hakimiyeti gibi sebepler nedeni ile İBH'da özellikle CH'da otoimmün tiroid hastalığının eşlik ettiği söylenebilir. İBH tanılı hastalarda özellikle CH'da tiroid otoimmünitesi eşlik edebileceğinden periyodik olarak tiroid fonksiyon testleri ve antikorları değerlendirilmeli, hastalarda iyot alımı sorgulanarak beslenme önerilerinde bulunulmalıdır. İBH ve tiroid hastalıkları arasındaki ilişkiyi detaylandırmak ve İBH hastalık aktivitesinin bu konudaki etkisinin değerlendirilmesi amacıyla, tiroid fonksiyon bozuklukları ve tiroid morfolojisi ile ilgili daha geniş popülasyonlarda daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Otoimmün tiroid hastalıkları, idrarda iyot atılımı, tiroid ultrasonografi

Otoimmün hastalıklarTiroid fonksiyon testleriTiroid hastalıkları+4
Aybüke Uyar
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit tedavisinde çoklu biyolojik veya hedefe yönelik ajan tedavisi gereksinimini etkileyen parametrelerin retrospektif olarak incelenmesi

Etiyolojisinde pek çok faktörün rol aldığı romatoid Artrit primer olarak sinovyal dokuları hedef alan, kronik, sistemik, otoimmün bir hastalıktır. Sistemik bir hastalık olma özelliği nedeniyle birçok doku ve organ sistemi etkilenebilir. Dünya'da görülme sıklığı %0,5-1 olup Türkiye prevalansı %0,5 civarınadır. Ortalama görülme yaşı 35-50 yaş olup herhangi bir yaşta da başlayabilir. Kadınlarda daha sık görülmektedir. Romatoid artrit tedavisindeki temel hedefler hasta yaşam kalitesini artırmak, hastalığa bağlı semptomları gidermek, ilerleyen dönemde oluşabilecek eklem hasarını gelişmeden önleyebilme ve hastalığa bağlı komplikasyonları önleyebilmektir. Non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar ve streoidler hastalığın sadece semptomlarını yönetmeye, inflamasyonu azaltmaya yönelik olup romatoid artritin temel tedavisini hastalığı modifiye eden ajanlar (DMARDs) oluşturmaktadır. DMARDs tedavileri gelişimlerini hala sürdürmekle birlikte temel olarak konvansiyonel sentetik DMARDs, biyolojik tedaviler olarak ayrılabilir. Biyolojik tedavinin temelini ise hedefe yönelik DMARDs (target sentetik DMARDs) ve anti-TNF ve anti-TNF olmayan biyolojik DMARDs'lar oluşturur. Çalışmamıza konvansiyonel DMARDs, tek veya çoklu biyolojik tedavi rejimleri denenmiş ve hala bu tedaviler ile izlemde olan 130 romatoid artrit tanılı hasta dahil edilmiştir. Tedavi tiplerine göre hastalar 3 gruba ayrılarak tedavi tipine etki edecek değişkenlerin olup olmadığı araştırılmıştır. Tedavi gruplarını konvansiyonel sentetik DMARDs, tekli biyolojik DMARDs veya hedefe yönelik biyolojik DMARDs, çoklu biyolojik DMARDs ve/veya hedefe yönelik sentetik DMARDs tedavileri oluşturmakta idi. Her 3 grup içinde ortak olarak yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi, eşlik eden diyabetes mellitus varlığı, sigara kullanımı, romatoid artrit hastalık tanı yılı, hastalık tanısı konulduğu dönemdeki romatoid faktör değeri, anti-CCP (Anti-siklik sitrulinlenmiş peptid), sedimantasyon, C-reaktif protein değerleri, tanı dönemindeki DAS28-ESR (disease activity score-sedimantasyon 28) hastalık skorlaması, hassas eklem sayısı, şiş eklem sayısı araştırılmıştır. Ek olarak biyolojik DMARDs tedavisi alan gruplar içerisinde konvansiyonel DMARDs tedavisi kesilme ya da değiştirilme sebebi, VAS (visual analog scale) değeri ve biyolojik tedavilerin değiştirilme sebepleri araştırıldı. Sonuç olarak belirli tedavi grupları arasında değişkenlerde farklılıklar görülmüştür fakat tedavi sürecine etki edebilecek parametreler ile ilgili çalışmalar literatürde yetersizdir.

Artrit-romatoidOtoimmün hastalıklarRomatizmal hastalıklar+5
Nermin Noyın
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Raw 264.7 hücre hattında CD80 ve CD86 ekspresyonun CRISPR/Cas9 gen düzenleme sistemi kullanılarak baskılanması

İmmünolojik tolerans, bağışıklık sisteminin bir antijene yanıt vermemesi durumudur. İmmünolojik toleransın başarısızlığı otoimmünite ve otoimmün hastalıklarla sonuçlanır. Son yıllarda otoimmün hastalıkların görülme sıklığı ve prevalansında rahatsız edici bir artış vardır. Bu hastalıklar kronik yapıları, ilgili sağlık hizmetleri maliyetleri ve genç nüfuslardaki prevalansı sebebiyle önemli bir klinik problemdir. Bu çalışmada T hücrelerini uyaran profesyonel antijen sunan hücrelerden makrofajlarda, CD80 ve CD86 genlerinin susturularak, T hücrelerinde anerji oluşturulup tolerans mekanizmasının geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, mouse CRISPR Knockout Pooled Library kullanılarak seçilen CD80 ve CD86 genlerine özgü oligonükleotitler, LentiCRISPRv2 vektörüne klonlandı. Ligasyon yapılan CRISPR vektörlerinin virüsleri üretildi ve Raw 264.7 hücreleri bu virüslerle transdükte edildi. Bu hücreler daha sonra puromisin seleksiyonuna tabi tutuldu ve hayatta kalan hücreler, de novo sentezin baskılanıp baskılanmadığını göstermek için IFN-γ ile uyarıldı. Ardından bu hücreler CD80 ve CD86 monoklonal antikorlarıyla muamele edilerek akan hücre ölçerde okutulup analizleri yapıldı. IFN-γ ile uyarımı takiben yapılan akan hücre ölçer sonuçlarında, kontrol vektörüyle trandükte edilen hücrelerle benzer şekilde gen düzenlemesi yapılan makrofajlarda CD80 ve CD86 ekspresyonlarında artış görülmüş olup, beklenen CD80-CD86 susturulması gerçekleşmemiştir. Otoimmün hastalıklara karşı tolerans mekanizmalarının tetiklenmesine yönelik tedavi denemeleri yapılmakta ve olumlu sonuçlar alınmaktadır. Özellikle CD80 ve CD86 ekspresyonunu baskılanması üzerine yapılmış çalışmalar yeni olup bizim çalışmamız da bu denemelere örnektir. Çalışmamızda CD80-CD86 genleri susturulamasa da, sorunu çözmeye yönelik ileri çalışmalarda, CRISPR/Cas9 sistemi ile eş uyaran sinyalini baskılamaya yönelik yaklaşımlar alternatif tedavi yöntemi olarak yerini alabilir.

Gen ifadesiHücre dizisiMoleküller+7
Elif Ardahanlı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psöriatik artrit hastalarında miRNA 146A ve miRNA 21 parametrelerinin apoptozis ile ilişkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriazise eşlik edebilen eklemde destrüksiyon ve kemik rezorpsiyonu ile karakterize, genellikle romatoid faktörün (RF) negatif olduğu kronik inflamatuar otoimmün bir hastalıktır. Amacımız bu hastalıkta apoptozun serumdaki bir göstergesi olan M30'un ve total hücre ölümünün bir göstergesi olan M65'in; hastalığın patogenezi ile ilişkili olduğunu düşündüğümüz mikroRNA 146a (miR146a), mikroRNA 21'in (miR21) ve interlökin 17A (IL-17A)'nın seviyelerini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya PsA tanılı 51 hasta ve sağlıklı 36 kontrol dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve öyküleri alındı. IL-17A, M30 ve M65 parametrelerinin serum değerleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Serumdaki mikroRNA 146a ve mikroRNA 21 değerlerini belirlemek için de önce serumdan RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Daha sonra bu RNA'lardan komplementer DNA (cDNA) sentezi gerçekleştirilip Real-time PCR'da belirlenen primerler ile istenen mikroRNA'ların çoğaltılması sağlandı. Sonuçların değerlendirilmesinde parametrik testlerde iki grup arasındaki farkı incelemek için student-t testi, kategorik değişkenlerin analizinde de ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda IL-17A seviyesi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.002). M30 açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.424); fakat M65 seviyesi hasta grubunda anlamlı yüksekti (p=0.003). miR146a'nın hasta ve kontrollerde eksprese olduğu gözlendi, her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0.590). miR21'in ise hasta ve kontrol grubunda ekspresyonunun çok düşük olduğu gözlendi. Bu yüzden istatistiksel olarak bir değerlendirme yapılamadı. Sonuçlar: Çalışmanın sonunda IL-17A'nın PsA hastalarında yüksek bulunmasından dolayı etyopatogenezde otoimmünitenin etkili olduğu, miR146a ve miR21 ekspresyonunda gruplar arasında fark olmadığı için patogenezde rolü olmadığı düşünüldü. Ayrıca bu hastalarımızda her iki hücre ölümünün de gözlendiği, fakat nekrozun apoptoza göre daha fazla görüldüğü düşünülmektedir.

ApoptozisArtrit-psoriatikMikro RNA+3
Sıddıka Ayhan
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Okul öncesi (2-6 yaş arası) çocuklarda otoimmün tiroidit ve iyot eksikliğinin taranması

Amaç: Otoimmun tiroidit (Hashimoto tiroiditi) iyot alımının yeterli olduğu bölgelerde çocukluk ve adolesan çağda edinsel hipotiroidi ve guatrın en sık nedenidir. Otoimmun tiroid hastalıkları tipik olarak adolesan ve yetişkin yaş grubunda sık görülmektedir, süt çocuğu ve okul çağı çocuklarında otoimmun tiroidit varlığı ile ilgili çalışmalar vaka raporları şeklindedir. Nutrisyonel iyot eksiklikleri ilişkili tiroid hastalıkları açısından iyot elementinin düzeyine bakılması hastanın otoimmun tiroidit ve iyot eksiklikleri yönünden kapsamlı değerlendirilmesini sağlayacaktır. Materyal ve Metod: 1 Temmuz 2021 – 1 Ekim 2021 tarihleri arasında Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 2-6 yaş arası sağlıklı, bilinen kronik hastalığı olmayan, tiroid ilacı almamış 43 kız ve 43 erkek olmak üzere toplamda 86 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Mevcut kriterlere uyan çocuklardan serum TSH, sT4, Anti-TPO, Anti-TG düzeyleri ile spot idrarda iyot düzeyi çalışıldı. Bulgular: Tiroid otoantikor pozitifliği olan 6 kişi (%6,9) saptanmış olup bu vakaların hiçbirinde tiroid fonksiyon testlerinde anormallik saptanmadı. Otoantikor pozitifliği olan vakalarda kız/erkek oranı: 2 olarak bulundu. Hem anti-TPO, hem de anti-TG pozitifliği olan bir vakada tiroid USG normal olarak sonuçlanmıştır. Bir kız çocukta subklinik hipotiroidi saptanmıştır, bu vakada iyot eksikliği ve Hashimoto tiroiditi saptanmamıştır. Çalışmamızdaki vakaların iyot eksikliği oranı %20,9 olup bunların %15,1'i hafif, %5,8'i ise orta düzeyde iyot eksikliği bulundu. Ağır düzeyde iyot eksikliği olan vaka saptanmamıştır. İyot eksikliği olan tüm vakalar ötiroid bulundu. Sonuç: Ülkemizde tiroid otoimmunitesi ile ilgili adolesan yaş grubunda çalışmalar yapılmış olup okul öncesi (2-6 yaş) çocuklarla ilgili araştırma yoktur. HT bulguları okul öncesi yaşta az görülmemektedir, ancak nispeten subklinik seyrettiğinden bu vakaların takibi önemlidir. Okul öncesi çocuklarda hipotiroidi bulgusu olmasa da hafif/orta iyot eksikliği yaklaşık 1/5 oranında görülmektedir. Bu nedenle iyot suplementasyonunun gerekliliği sonucuna varıldı. Çalışmamız bu yaş grubunda otoimmun tiroid hastalıklarının ve iyot eksikliği ilişkisinin anlaşılmasında daha geniş katılımlı yeni çalışmalar açısından öncü olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hashimoto tiroiditi, otoimmün tiroidit, iyot eksikliği, 2-6 yaş arası çocuklar

Hashimoto hastalığıOkul öncesi dönemOkul öncesi çocuklar+5
Gökçe Ergün
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anti nükleer antikor pozitifliği bulunan hastalarda oto antikorların ve hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sistemik otoimmün hastalıkların toplumdaki sıklığı %1 ila 2 arasında olup önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Bu nedenle sistemik otoimmün hastalıkların erken tanısı önem taşımaktadır. Sistemik otoimmün hastalıkları destekleyen klinik bulguları olan hastalarda tanısal amaçlı, şüpheli klinik bulguları olan hastalarda ise bazı hastalıkları dışlamak için ve otoimmün hastalığı olan hastaları sınıflandırmak için ANA testi yapılması faydalıdır. HEp-2 hücreleri kullanılarak gerçekleştirilen indirekt immünfloresan (IIF) yöntemi, ANA saptanmasında kullanılan en duyarlı ve altın standart yöntemdir. ANA testinin sonuçlarında titre ve boyama modeli önem taşımaktadır. Güncel kılavuzlar sistemik otoimmün hastalık tanısı için ANA sınır değeri olarak 1/160 titreyi öngörmektedir. ANA testinin yüksek titrede bulunması, otoimmün hastalık açısından uyarıcıdır ancak tek başına tanı koydurucu değildir. IIF testi ile ANA pozitifliği saptanan hastalarda, antijen tipinin ortaya çıkarılması ve IIF testinin doğrulanması amacıyla; immünoblot ve ELISA testi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı; ANA pozitif bulunan hastaların, ANA titresinin değerlendirilmesi, ANA boyanma paternlerinin belirlenmesi ve ANA subtiplerinin tayini ile birlikte ANA titrelerine göre sitopeni gelişme ihtimalinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmamıza, IFA yöntemi ile çalışılan ANA testi 1/160 titre ve üstünde pozitif saptanan 622 hasta dahil edilmiştir. Anti-ds DNA ve ENA profili (SS-A, SS-B, SCL-70, anti-SM, SM-RNP, anti sentromer, ENA nükleozomu, anti-ribozomal-P protein) içerisinden en az 3 ANA subtipi çalışılan 18 yaş üzeri kişilerin sonuçları retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların demografik ve laboratuar verileri ile ANA titre ve paternleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: ANA pozitif saptanan 622 hastanın, 539 (%86,7)'u kadın, 83 (%13.3)'ü erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 46,7 saptanmıştır. Bu hastaların 565 (%90,8)'i nükleer patern, 56 (%9)'sı sitoplazmik patern ve 1 (%0,16)'i mitotik boyanma paterni göstermiştir. 168 kişide (%27) 1/160 titre, 153 kişide (%24,5) 1/320 titre, 101 kişide (%16,2) 1/640 titre, 79 kişide (%12,7) 1/1280 titre ve 121 kişide (%19,4) 1/2560 titre saptanmıştır. 1/640 ve üzerindeki titreler ile 1/640 altındaki titreler karşılaştırıldığında, hemoglobin, lökosit, trombosit, kreatinin, AST, ALT, CRP, Anti-TG, Anti-TPO, C3 ve C4 değerleri ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. ANA titresi ile sedimantasyon, RF ve AMA ile pozitif yönlü korelasyon saptanırken lökosit, hemoglobin ve C3 ile negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda ANA pozitifliği kadınlarda daha sık saptanmıştır. Yaş dağılımı literatürle uyumlu olarak 46,7 saptanmıştır. ANA titresi arttıkça sistemik otoimmün hastalıklar daha sık görülmektedir. Çalışmamızda en sık IFA boyanma paterni olan nükleer homojen ve ince benekli boyanmalar bulunmuştur. En sık saptanan ANA subtipleri ise SSA ve SSB idi. Sistemik otoimmün hastalık düşünülen ve ANA pozitifliği bulunan hastalarda, immünblot ve ELISA yöntemi ile anti-dsDNA ve anti-ENA profili çalışmanın erken tanı ve hasta takibinde klinik olarak yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: otoimmün hastalık, antinükleer antikor, IFA, ELİSA

AntikorlarAntikorlar-antinükleerAntikorlar-antinükleer+6
Sinan Yıldırım
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Morfeada Fototerapi/Fotokemoterapinin etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesiGereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine Mayıs 2004 - Mart 2010 tarihleri arasında başvuran, kesin tanıları klinik ve histopatolojik olarak konulan 36 morfealı olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların verilerine bilgisayar kayıtlarından, dosyalarından ve Anabilim Dalımız fototerapi birimi kayıtlarından ulaşıldı. Morfealı olgular yaş, cinsiyet, klinik özellikleri ve uygulanan fototerapi/ fotokemoterapi protokollerine göre; uygulanan tedavilerden alınan klinik yanıtlarına, yan etkilerine ve nükslerine göre; uygulanan tedavilerden alınan histopatolojik yanıtlarına göre değerlendirildi. Klinik iyileşme inspeksiyon ve palpasyonla değerlendirildi skleroz ve eritemin kaybolması gibi klinik iyileşme bulguları ve histopatolojik bulgular ışığında iyileşmesi saptanan hastalar idame tedavi protokolüne alındı.Bulgular: 2 plak tip morfealı olguya geniş band UVA fototerapi, 1 plak tip morfealı olguya dar band UVB fototerapi, 1 lineer morfealı olguya sistemik PUVA, 2 morfealı (1'i plak, diğeri lineer) olguya geniş band UVA + nemlendirici, 2 plak tip morfealı olguya dar band UVB + nemlendirici, 1 plak tip morfealı olguya geniş band UVB + nemlendirici, 3 morfealı (2'si plak tip, 1'i lineer tip) olguya geniş band UVB + kalsipotriol, 24 morfealı (4'ü lineer tip, 20'si plak tip) olguya geniş band UVA + kalsipotriol tedavileri uygulanmıştı.Sonuçlar: Fototerapi/fotokemoterapi ile erken morfealı olgularda daha etkili ve güvenilir sonuçlar gözlenmiştir. Sistemik PUVA'nın şiddetli formlarda ve ciddi deformite riski olanlarda dikkatli olgu seçimi ile uygulanması gerektiği, etkinliğinin prospektif ve daha geniş olgu serileri ile araştırılması gerektiği düşüncesindeyiz. Fototerapi protokollerine (Genişband UVB, Darband UVA gibi) kalsipotriol ilavesinin tedaviden istenilen yanıtta belirgin artış oluşturduğu kanaatindeyiz. Ancak morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin belirlenebilmesi için daha çok olguda uygulanımının ve karşılaştırılmalı prospektif çalışmaların yararlı olacağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Morfea, Fototerapi, Fotokemoterapi

Deri hastalıklarıFotokemoterapiFototerapi+4
Mustafa Mesut Demirci
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Myastenia gravisli olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptörlerinin ekspresyonu

Giriş ve Amaç: Miyastenia gravis (MG), fluktuasyon gösteren farklı derecelerde bulber, ekstremite, oküler ve solunum kaslarının güçsüzlüğü ile karakterize, özelliği yorulmakla artan güçsüzlük olan antikorlar aracılığıyla oluşan otoimmün bir hastalıktır. Bu antikorlar arasında MG'de en sık görülen ve en iyi bilinen anti-AChR antikoru olup bu antikorlar B lenfositleri tarafından yapılır, ancak otoimmün cevabın oluşmasında yardımcı T lenfositleri de katkı sunar. MG'li hastaların yaklaşık % 10-15'inde timoma, % 70 kadarında timus hiperplazisi bulunması ve hastaların önemli bir kısmının timektomiden yararlanması dikkatleri timus üzerine çekmiştir. Programlı hücre ölümü olarak bilinen apoptozis merkezi ve periferal T hücresinin immün yanıt esnasında aktivitelerini düzenler. Bu noktadan çalışmada T hücreleri ile ilişkili TRAIL (TNF ili ilişkili apoptozisi aktivasyonunu sağlayan ligand) reseptör ve ligand kompozisyonlarının belirlenmesi, MG'li hastalarda TRAIL'in hastalığın gelişimi ve ilerlemesindeki rolünün saptanması, amaçlanmıştır. Bu sayede MG patofizyolojik mekanizmasında TRAIL ve reseptörlerinin T hücrelerin fonksiyonunu nasıl etkilediğinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya nöroloji kliniğine başvuran klinik, elektrofizyolojik ve laboratuvar verileri ışığında kesin MG olarak tanınan 13 kadın ve 10 erkek toplam 25 hasta yanı sıra yaş, cinsiyet dağılımı bakımından benzerlik gösteren 16 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hastalardan alınan periferal kan örneklerinden CD3+ CD4+ ve CD3+ CD8+ T lenfositlerdeki TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon profilleri akım sitometri ile saptanmış ve bunlar hastaların klinik bulguları ve tedavi protokolleri ile ilişkisi Spearman Rho Analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: MG hasta grubunda TRAIL ve reseptörlerinin hem CD4+ hem de CD8+ T hücrelerinde, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha yüksek düzeyde eksprese olduğu saptanmıştır. Death Reseptor-4 (DR4) ve decoy reseptörleri DcR1 ve DcR2, CD8+ T hücrelerde hastalar ile pozitif olarak korole iken CD4+ T hücrelerinde bu korelasyon görülmemiştir. Sonuç: MG'li olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptör ekspresyon profili değerlendirildiği çalışmada TNF ve TRAIL/TRAIL reseptör sisteminin MG'de de etkin olarak rol oynadığını göstermiş olup elde edilen verilerin MG mice modellerinde yeni gen tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sunacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: MG, timus, TRAIL, apopitoz, CD4+, CD8+.

Akım sitometrisiApoptozisMyasthenia gravis+4
Ali Dincer
Çukurova University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik lupus eritematozusta C-reaktif protein gen polimorfizmi düzeyleri ve C-reaktif protein gen polimorfizmlerinin hastalığın klinik bulguları ile ilişkisinin araştırılması

Amaç: Sistemik lupus eritematozus (SLE), çeşitli organlarda fonksiyon bozukluğuna sebep olan ve etyolojisinde birçok faktörün rol oynadığı sistemik, otoimmun bir hastalıktır. SLE'nin etiyopatogenezinde kompleman sisteminin ve opsonizasyon defektlerin rol aldığı bilinmektedir. Özellikle apoptotik hücre atıklarının temizlenmesinin kusurlu olması, bu sebeple biriken immunkompleksler SLE'de otoimmunite ve inflamasyondan sorumludur. Apoptotik cisimciklerin temizlenmesini sağlayan ve opsonizasyonda önemli rol oynayan C-Reaktif Protein düzeylerini etkileyen faktörler Sistemik Lupus Eritematozus gelişimini zemin hazırlar. CRP genini kodlayan gende görülen polimorfizmler CRP seviyesini etkiler ve hastalığın laboratuvar ve klinik bulgularının görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda CRP geninde tanımlanmış rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmlerin sıklığını SLE hastalarında ve sağlıklı kontrol grubunda inceleyerek, hasta grubunda CRP polimorfizmlerinin CRP düzeylerine etkisi olup olmadığını ve lupusun klinik bulguları ile ilişkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalişmamıza sistemik upus eritematozus sınıflama kriterlerine uygun rastgele seçilen 74 SLE hastası dahil edilmiştir. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu, herhangi bir sağlık problemi ve SLE ile ilgili herhangi bir bulgu öyküsü olmayan 80 gönüllü kontrol grubunu oluşturmuştur. Bulgular: CRP gen polimorfizmlerin sıklığı açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. C-Reaktif Protein geninde görülen rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmleri sağlıklı ve kontrol grupta incelenmiş olup SLE duyarlılığı ile ilişkili bulunmamıştır. Bu polimorfizmlerin klinik bulgularla ilişkisini incelediğimizde rs1205 polimorfizminin SLE hastalarında oral ülser görülme sıklığı ile ilişkili saptadık. SLE'nin diğer klinik ve laboratuvar bulguları ile polimorfizmler arasında sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç: C-reaktif protein geninde görülen rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmlerinin CRP düzeylerine etkisi ile olmadığını tespit ettik. Bu polimorfizmler ile SLE yatkınlığı arasında ilişki saptanmamış olup, hastalığın klinik bulgularından oral ülser ile ilişkili olduğunu gözlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha net sonuçlar elde edebilmek için çalışmaların daha büyük hasta grubunda yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: rs1205, rs1130864, rs1800947, CRP, polimorfizm, Sistemik Lupus Eritematozus

C reaktif proteinGenlerLupus eritematozus-sistemik+2
Güllü Sandal Uzun
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PFAPA sendromlu hastalarda PANS/PANDAS birlikteliği ve ruhsal bozukluklar

Amaç: PFAPA sendromu, etiyolojisinde viral ve otoimmün mekanizmaların suçlandığı bir hastalıktır. PANS; etyolojisinde nöroinflamasyonun ana rolü oynadığı bilinmektedir. PANDAS ise GABHS enfeksiyonu sonrası immün tepki nedeniyle oluştuğu bilinen nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda enflamasyon ile psikiyatrik bozukluklar arasında ilişki olduğuna dair birçok yeni kanıt ortaya konmuştur. PANS/PANDAS'ın ataklar halinde seyretmesi, davranışsal belirtilerin eşlik etmesi PFAPA hastaları ile otoimmunitenin aracılık ettiği, ortak ruhsal-klinik belirtilerin olabileceğini düşündürmektedir. Ataklarla seyreden, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek kronik inflamatuar hastalığın psikosoyal boyutu olacaktır. Çalışmamızda PFAPA grubunda kontrol grubuna kıyasla PANDAS/PANS sıklığının ve ruhsal tanıların daha fazla olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Hastalıkları ile Çocuk Allerji ve Çocuk Romatoloji kliniklerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı vaka kontrol çalışmasıdır. Örneklemimiz 5-16 yaşları arasında olan 30 PFAPA öykülü olgu ve 30 kontrol grubu olgusundan oluşmuştur, olgular kolayda örneklem yoluyla seçilmiştir. Bulgular: Kontrol grubu ve PFAPA'lı hastalarda PANS/PANDAS görülme sıklığı karşılaştırıldığında kontrol grubunun %3.3'ünde (n:1), PFAPA grubunun ise %30'unda (n:9) PANS/PANDAS saptanmıştır (p:0.01).Kontrol grubundaki olguların hiçbirinde çalışma öncesi psikiyatrik ilaç kullanım öyküsü yoktu. PFAPA'lılarda bu oran %20 idi (p:0.01). Psikiyatrik bozukluk saptanma oranı kontrol grubunda %40, PFAPA'lılarda %80 saptandı(p:0.002). İki grup arasında piskiyatrik komorbidite saptanma sıklığı incelendiğinde PFAPA grubundaki olguların %53.3'ünde birden fazla psikiyatrik bozukluk saptandı (p<0.001). Sonuç: PFAPA sendromlu çocuklarda PANS/PANDAS ve ruhsal bozukluk görülme oranı artmaktadır. Bu durumun ortak immün mekanizmalar ve enflamasyona bağlı olduğu düşünülebilir ancak; ortak etiyoloji ve nedensellik ilişkisinin kanıtsal olarak ortaya konabilmesi için daha geniş olgu sayısıyla prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, PANDAS, PANS, PFAPA Psikiyatrik Bozukluk.

AdenitAteşFarenjit+6
Ceren Öz Atar
Çukurova University
2023
00

İlgili konular