Pancreas

97 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Liraglutid'in fare pankreas beta hücrelerinde insülin salgısı ve beta hücre sağ kalımıyla ilişkili GPCR genlerinin ifadesine etkisinin belirlenmesi

Diyabet artan sıklığı ve hastalık yükü nedeniyle günümüzde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Liraglutid, antihiperglisemik aktivite ile uzun etkili glukagon benzeri peptit yapıdaki bir ilaçtır. Bu ilaç, hücre zarında bulunan Glukagon Benzeri Peptit-1 Reseptörü'ne (GLP-1R) bağlanarak etki göstermektedir. G proteinine bağlı reseptörler (GPCR) hücre yüzeyinde önemli sinyal yollarına aracılık eden moleküllerdir. Pankreatik beta hücrelerinde belirli G proteinine bağlı reseptörler için insülin salgılama potansiyelinin araştırılmasına yönelik yapılan çalışmalar, pankreas beta hücre fonksiyonunun düzenlenmesinde GPCR'lerin rolünü kanıtlamıştır. Tez çalışmamız kapsamında birer GPCR olan GPR75, GPR56, GLP1R, M3R, CB1R genlerinin obez olmayan diyabetik NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde liraglutid muamelesine bağlı olarak gen ifadesindeki değişimleri araştırılmıştır. NIT-1 fare pankreas beta hücreleri 10, 100, 1000 nM konsantrasyonlarda 30, 60, 120, 240 dakika sürelerde liraglutid ile muamele edilmiştir. GPCR genlerinin mRNA düzeyindeki gen ifadesi değişiklikleri qPCR yöntemiyle belirlenmiştir. 240 dakika liraglutid muamelesi NIT-1 hücre gelişimini olumsuz etkilediği için bu gruplardan kullanışlı bir veri elde edilememiştir. İn vitro koşullarda GLP1-R reseptör proteininde 1000 nM konsantrasyonda liraglutid muamelesine bağlı olarak test edilen tüm zamanlar için anlamlı bir değişim saptanmıştır. GPR75, GPR56, M3R, CB1R mRNA düzeylerinin 30. dakikada azaldığı, 60. dakikada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı, 120. dakikada tekrar azaldığı gözlenmektedir. Liraglutid'in NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde araştırılan genlerin ifadesi üzerinde geçici bir etkisi olduğu görülmekle birlikte GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin liraglutidin beta hücresi üzerindeki etkilerine aracılık edebilecekleri düşünülmektedir. GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin ifadesindeki değişimler bu genlerin ve ürünlerinin antidiyabetik ve antiobezitik tedavi için hedef moleküller olabileceklerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, GPCR, İnsülin Sekresyonu, Liraglutid

Diabetes mellitusGen ifadesiGenler+4
Melikenur Türkol
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Arum dioscoridis var. dioscoridis (araceae)'in geleneksel fermente formu ile metanol ekstraktının pankreas kanseri hücre hattı panc-1 üzerine sitotoksik etkisinin karşılaştırmalı analizi

Kanser, günümüzde kardiyovasküler hastalıklardan sonra en çok ölümle sonuçlanan hastalıklardan birisidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre bulaşıcı olmayan hastalık kaynaklı ölümlerin başında gelmektedir. Kötü prognoza sahip bir kanser türü olan pankreas kanseri ise pek çok kanser türüne kıyasla yüksek ölüm oranına sahip bir kanser türüdür. Günümüzde pankreas kanserinin tedavisinde cerrahi ve kemoterapi sıklıkla kullanılmaktadır. Fakat kemoterapinin yan etkileri sonucu sağlıklı hücreler de zarar görmektedir. Pankreas kanseri tedavisi genellikle hastanın yaşam kalitesini arttırmaya yönelik olmaktadır. Ülkemizde kanserli hastalar için tamamlayıcı ve alternatif tedavi yöntemi olarak fitoterapi de kullanılmaktadır. Arum L. türleri, çeşitli rahatsızlıklar üzerinde tedavi edici etkiye sahip olan ve halk arasında kullanılan ve bu nedenle daha fazla araştırmaya değer bitkilerdir. Bu çalışmada Adana yöresinde halk tarafından fermente olarak sıkça tüketilen Arum dioscoridis var. dioscoridis (Araceae) bitkisine ait yaprak metanol ekstraktı ve geleneksel olarak halk arasında kullanılan fermente formu olan Tirşik çorbasının pankreas kanseri hücre hattı olan PANC-1 üzerinde sitotoksik etkisinin karşılaştırmalı olarak araştırılması amaçlanmıştır. Bitki ekstraktı ve çorbanın PANC-1 kanser hücre hattına karşı sitotoksik etkisi MTT metodu ile yapılmıştır. Dört farklı dozun (10, 5, 2.5, 1.25 mg/mL ) 24, 48 ve 72 saatlerindeki sitotoksik etkisi değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, 24 ve 48 saatlik inkübasyon periyotlarında belirgin bir sitotoksik etki gözlenmezken, 72 saatlik inkübasyon periyodunda doza bağlı sitotoksisite gözlenerek en etkili doz ve inkübasyon periyodu belirlenmiştir. 72 saatlik periyot sonuçları incelendiğinde ise hücre canlılığının %50'nin altına düştüğü doz 10 mg/mL olarak tespit edilmiştir. Ayrıca yaprak metanol ekstraktının 72. saatindeki sitotoksisitesi fermente çorbaya göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma Arum dioscoridis var. dioscoridis bitki ekstraktı pankreas kanserine karşı alternatif bir terapötik ajan keşfine yönelik veriler sunmuştur.

Adana-CeyhanArumArum dioscoridis+6
Yunus Şaştım
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Science
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanseri kombine fototermal/kemo terapisinde altınnanopartiküllerle dekore edilmiş sıcaklığa duyarlı lipozomların kullanım potansiyelinin incelenmesi

Pankreas kanseri, beş yıllık sağkalım oranı %4-8 ve ölüm oranı %98 olan oldukça ölümcül bir hastalıktır. Bu hastalığın görülme sıklığı ve ölüm oranları artmaktadır ve 2030 yılına kadar kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedeni olacağı tahmin edilmektedir. Pankreas kanserinin belirtileri genellikle hastalığın ileri aşamalarında ortaya çıkar ve bu da tedaviyi zorlaştırır. Cerrahi rezeksiyon mevcut tek tedavi seçeneğidir, ancak hastaların yalnızca küçük bir yüzdesinde mümkündür. Rezeksiyon yapılsa bile hastalığın nüks etme oranı yüksektir. Rezeksiyon yapılamayan hastalarda kemoterapi kullanılır, ancak tümörlerde düşük ve heterojen ilaç birikimi, tümörü çevreleyen fibrotik stroma tarafından direnç gelişimi ve toksisite gibi çeşitli faktörler nedeniyle etkinliği sınırlıdır. Nanotaşıyıcı sistemler, kemoterapinin sınırlamalarının üstesinden gelmenin bir yolu olarak önerilmiştir. Özellikle lipozomların immünojenik ve toksik olmadığı bulunmuştur, bu da onları terapötik ajanların kapsüllenmesi için popüler bir seçim haline getirmiştir. Sıcaklığa duyarlı lipozomlar da ilaç salım etkinliğini indüklemek ve kanser hücrelerini yok etmek için foto-emici ve yakın kızılötesi NIR ışınlamasını kullanan yeni bir kanser terapisidir. Altın nanopartiküller, iyi foto emici özellikleri nedeniyle fototermal tedavide giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bu çalışma, fototermal terapi varlığında altın nanopartiküllerle süslenmiş bir lipozomal ilaç dağıtım sisteminin hipertermi ve ilaç salım özelliklerini araştırmayı amaçlamaktadır. Amaç, pankreas kanseri için sinerjik bir terapi ajanı olarak kullanılabilecek bir sistem geliştirmektir. Çalışma, hipertermi ve ilaç salınım özelliklerini kontrol etmek ve incelemek için ön araştırmaları içerecektir. Başarılı bir şekilde tamamlanmasının ardından, formülasyon geliştirme ve in-vivo/in-vitro çalışmaları da içeren kapsamlı bir proje hazırlanacaktır. Bu çalışmanın bulguları potansiyel olarak pankreas kanseri için etkili bir tedavinin geliştirilmesine yol açarak hastaların hayatta kalma oranını ve yaşam kalitesini artırabilir.

AltınHipertermiKanser+2
Emine Yılmaz
Hacettepe University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanserinde Nectin-2 ekspresyonu ile Sitotoksik T hücre fonksiyonları arasındaki ilişki

Çeşitli kanserlerin tedavisinde anti-CTLA-4, anti-PD1 ve anti-PDL-1 gibi kontrol noktası inhibitörleri kullanılmaktadır. Fakat pankreas kanserinde PDL-1 ekspresyonunun bulunmaması nedeniyle kullanılamamaktadır. Diğer kontrol noktası molekülleri arasında TIGIT ailesi üyeleri TIGIT, CD96, DNAM-1, PVRIG yer almaktadır. Bu reseptörlerin ligandları polio virüs reseptörü (PVR) ve Nectin ailesi üyeleridir. Nectin-2 bu reseptörler için ligand görevi görür ve Pankreas kanserindeki rolü ise tam olarak bilinmemektedir. Bu tezin amacı; Nectin-2 ekspresyonu ile ligandı olduğu reseptörleri TIGIT, PVRIG, DNAM-1'in ekspresyon düzeylerinin kesitsel olarak incelenmesidir. Çalışmamızda pankreas kanseri tanısı almış 131 hastanın tümör dokularında, Nectin-2, CD8, TIGIT, PVRIG, DNAM-1, PD-1, PD-L1, LAG3, TIM3, VISTA, Kİ-67 moleküllerinin ekspresyonlarına bakıldı. Nectin-2 hastalıksız pankreas dokusunda eksprese olmazken, tümörlü dokuların %30,5'inde eksprese olduğu görülmüştür. Hastaların hiçbirinde PD-1 ve PD-L1 ekpsresyonu görülmemiştir. CD8 TIL'lerin düşük yoğunlukta olduğu grupta, Nectin-2 ekspresyonunun negatif olduğu hasta sayısının, pozitif olan hasta sayısına göre daha fazla olduğu görülmüştür. Nectin-2'nin pozitif ekspresyonuna sahip 32 hastada Kİ-67 proliferasyon belirtecinin yüksek oranda eksprese edildiği belirlendi. Nectin-2'nin ekspresyon göstermediği hasta grubunda TIGIT ekspresyonu gösteren hasta sayısının arttığı görülmüştür. Nectin-2 yokluğunda PVRIG ve DNAM-1 de izlenmemiştir. Nectin-2 ekspresyonu olmayan hastalarda LAG3 ve TIM3 ekspresyonu göstermeyen hasta sayısı daha yüksekti. Nectin-2'nin, pankreas kanserinin 3 ve 4. evrelerinde anlamlı olarak düşük eksprese edildiği gözlemlenmiştir. TIGIT reseptörünün PVRIG ve DNAM-1 moleküllerinin ekspresyonları ile ilişkisine bakıldığında negatif yönde ilişki saptanmış, istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. PVRIG ile pozitif boyanan grupta tümör boyutunun medyanı 4 cm iken, negatif ekspresyon gösterdiği grupta ise 3 cm olduğu belirlenmiştir. PVRIG ve DNAM-1 pozitifliği evre 2'de, evre I'e göre daha eksprese edildiği gözlenmiştir. LAG3 ekspresyonu ile TIM3 ekspresyonu arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. LAG3 ve VISTA ekspresyonu pozitif olan hastalarda Lenfovasküler invazyon varlığının da arttığı gözlemlenmiştir. LAG3, TIM3 ve VISTA ekspresyonları pozitif olan hastalarda lenf nodu metastazı da anlamlı ölçüde arttığı tespit edilmiştir. VISTA molekülünün ekspresyon düzeylerinin klinik evre 3'de anlamlı fark gösterdiği belirlenmiştir. Bu veriler Nectin-2 ekspresyonu ve CD8+ hücrelerin fonksiyonu arasında yakın bir ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu ilişkinin mekanizmasını açıklayabilmek ve Nectin-2'nin hedeflenebilirliğini gösterebilmek için ileri araştırmalara gereksinim vardır.

Gen ifadesiNektin 2Neoplazmlar+6
Mualla İlknur Gündüz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bortezomib ve imatinib'in pankreas kanserinde olası sinerjistik etkisinin incelenmesi

Pankreas kanseri hastaları arasındaki yüksek ölüm oranı, uygun tedavinin önemine dikkat çekmektedir. Ancak geleneksel tedavi stratejilerinin yetersiz kalması, alternatif yöntemlerin araştırılması gerektiğini göstermektedir. Proteozom inhibitörü olan bortezomib, hücre içerisinde anormal proteinlerin uzaklaştırılmasını engellemektedir ve bu proteinlerin endoplazmik retikulumda (ER) birikmelerine neden olarak organel içerisinde stres oluşumunu tetiklemektedir. Pankreas organında var olan aktif protein sentezi, bu organın çok iyi bir şekilde kontrol edilen protein homeostaz merkezi ihtiyacını vurgulamaktadır. Bu durum bortezomib ilacının pankreas kanseri tedavisinde iyi bir aday olabileceğini göstermektedir. Fakat tedavi etkinliğinin arttırılması amacıyla stres eşiğinin aşılması büyük önem arz ettiği için bu ilaç ile birlikte diğer ER stres aktive edici ilaçların birlikte uygulanması gerekmektedir. Bu doğrultuda kombine tedavi amacıyla ER stresi aktive edebildiği bilinen tirozin kinaz inhibitörü olan imatinib ilacı kullandı. Bu tez çalışmasında, bortezomib ve imatinib kombinasyonunun pankreas kanseri hücreleri üzerindeki olası sinerjistik etkisinin araştırılması amaçlandı. BxPC-3 ve MIA PaCa-2 pankreas kanseri hücrelerinde sXBP1 transkript seviyesi qRT-PCR ile incelenerek hem bortezomib hem de imatinibin ER stresi aktive edebildiği gösterildi. Elde edilen bulgular doğrultusunda, ilaç kombinasyonunun kanser hücresinin ölümü üzerinde sinerjistik bir etkiye yol açtığı gözlendi. Ayrıca imatinib ve bortezomibin RIDD mekanizması üzerinde aktive edici etkiye de sahip oldukları anlaşıldı. Yapılan in silico analizler sonucunda ER stres ile ilişkili olduğu bilinen genlerden DERL2, DNAJB11, EDEM1, EIF2AK3, HSPA5 ve CEBPB'in pankreas kanserlerinde bortezomibe karşı gösterilen dirençte rol oynayabildiği ortaya koyuldu. Sonuç olarak, bortezomib ve imatinibin pankreas kanseri hücrelerinde daha önce bilinmeyen etkileri keşfedildi ve ER strese bağlı hücre ölüm aktivasyonunun pankreas kanseri tedavisinde bir tedavi seçeneği olarak kullanılabileceği gösterildi.

BortezomibEndoplazmik retikulumNeoplazmlar+6
Gaye Pişiren
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta-ağır malnütrisyonlu hastalarda pankreas enzim replasmanının tedavideki etkinliği

Mis D.M, Orta-Ağır Malnütrisyonlu Hastalarda Pankreas Enzim Replasmanının Tedavideki Etkinliği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada, Dünya Sağlık örgütü (DSÖ) sınıflamasına göre orta-ağır malnütrisyon tanısı almış hastalara uygun beslenme rejimi ile birlikte pankreas enzim replasman tedavisinin (PERT) kilo alımı üzerinde etkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2018 – 1 Şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji ve Genel Çocuk polikliniklerine ayaktan başvuran, orta-ağır malnütrisyon tanısı alan 3 ay-17 yaş arası 45 çocuk (22 kız, 23 erkek) çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve laboratuvar verileri incelendi. Yaşlarına ve kilolarına uygun beslenme rejiminin yanında birinci gruba sadece hiperkalorik mama, ikinci gruba ise hiperkalorik mamanın yanında 2000 U lipaz /kg/gün dozunda PERT verildi. Hastaların ilk ve ikinci ay muayenelerinde antropomerik ölçümler yapıldı, fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin seviyeleri çalışılarak PERT'in kilo alımı ve laboratuar değerleri üzerinde etkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 45 hastanın 22si kız (%48,8), 23'ü erkek (%51,2) idi. Hiçbir hastamızda ek hastalık yoktu. Hastaların tamamında pankreas yetmezliği görüldü. Hastaların ilk ve iki aylık tedavi sonrası değerleri karşılaştırıldığında PERT grubundaki hastaların daha iyi kilo aldığı ancak istatiksel anlamlı fark yaratmadığı görüldü. Fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin düzeyleri arasında da iki grup arasında anlamlı değişiklik olmadı. Sonuç: Malnutrüsyonun önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdüğü günümüzde yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi hala önemini korumaktadır. PERT üzerinde düşünülen bir seçenek olmakla birlikte bu konuda literatür sınırlıdır. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu konuda yapılan hasta grubunun en fazla olduğu ve PERT süresinin en uzun tutulduğu çalışmadır. Malnütre hastalarda PERT verilmesinin klinik ve biyokimyasal etkilerini incelediğimiz çalışmamızda PERT verilen grubun daha iyi kilo almakla birlikte anlamlı fark yaratmadığı, biyokimyasal belirteçler üzerinde beslenme desteğinden farklı bir sonuç çıkarmadığı görülmüştür.

ElastazEnzim replasman tedavisiEnzimler+3
Mevsim Demir Mis
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel karın ağrısı olan hastalarda pankreas yetersizliği/ kısmi pankreas enzim eksikliği sıklığının değerlendirilmesi

Bu çalışmada, kronik karın ağrısı olan çocuklarda pankreas yetersizliği/ pankreas kısmi enzim eksikliği sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Genel Çocuk Polikliniğine, 1 Nisan 2019 – 1 Eylül 2019 tarihleri arasında fonksiyonel karın ağrısı ile başvuran 110 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak da gastrointestinal herhangi bir şikayeti olmayan 80 hasta seçildi. Hastalardan etyolojiye yönelik tam kan sayımı, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, amilaz, lipaz, pankreatik amilaz, immun reaktif tripsinojen (IRT), tam idrar tahlili, gaita mikroskobisi, gaitada H.pylori antijeni ve fekal elastaz (FE-1) çalışıldı. Gaitada parazit tespit edilen, biyokimya parametrelerinde anormallik olan, aktif enfeksiyonu veya ek kronik hastalığı olan çocuklar çalışmadan çıkarıldı. Hasta ve kontrol gruplarının demografik ve laboratuvar değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubuna %51,9'u kız, yaş ortalaması 8.7±3.13 yıl olan 108 hasta alındı. Kontrol grubuna ise %55,8'i erkek, yaş ortalaması 9.23±3.55 yıl olan 77 hasta alındı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, ağırlık SDS, lipaz, pankreatik amilaz, IRT ve glukoz açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,347, p=0,302, p=0,064, p=0,672, p=0,432, p=0,110, p=0,801). Hasta grubunda amilaz değeri belirgin olarak yüksek ve fekal elastaz değeri ise düşük tespit edildi (p=0,007, p=<0.001). Fekal elastaz değerlerinin fonksiyonel karın ağrısını öngörmede tanısal karar verdirici özellikleri ROC analizi ile incelendi. Anlamlı sınır değeri 140,107 (μg/g) olarak tespit edildi. Bu sınır değerine göre fekal elastazın duyarlılığı %82.1, özgüllüğü %66.2, pozitif prediktif değeri %77 ve negatif prediktif değeri %73 olarak bulundu. Sonuç: Çocuklarda fonksiyonel karın ağrılarının altında yatan nedenler halen net olarak bilinmemektedir. Etyopatogenezine bakıldığında mukozal proinflamatuar sitokinlerde artma, mikrobiyatadaki değişiklikler disbiyozis, bağırsak geçirgenliğinde artma ve motilitede bozulma gibi faktörler suçlanmaktadır. Biz fonksiyonel karın ağrısı olan hastalarla ekzokrin pankreas yetmezliği arasında bir ilişkinin olabileceğini düşünerek bu çalışmayı planladık. Klinikte pankreas ekzokrin yetmezliği tanısı atlanabilmekte bu da hastaların erken teşhisi ve tedaviye yanıtını engellemektedir. Bu amaçla pankreas ekzokrin yetmezlik tanısında kullanılan amilaz, lipaz, pankreatik amilaz, fekal elastaz-1 ve IRT seviyelerini ölçerek fonksiyonel karın ağrısı olan çocuklarda pankreas ekzokrin fonksiyonları değerlendirdik. Çalışmaya alınan vaka gruplarının fekal elastaz-1 düzeylerini düşük olarak tespit ettik. Fekal elastazdaki bu düşüklüğün sebebinin de disbiyozise sekonder gelişen malabsorbsiyon tablosunun bir sonucu olabileceğini düşünmekyteyiz. Fonksiyonel karın ağrısı olan çocuklarda pankreas ekzokrin yetmezliğini değerlendiren çalışmaların yeterli olmaması nedeniyle bu çalışma ile literatüre katkı sağlayabileceğimizi düşünmekteyiz.

AğrıElastazEnzimler+4
Nuriye Burçin Turan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre pankreas adenokanserli hastalarda tubulin beta III ve HENT1 ekspresyonunun prognostik ve prediktif rolünün araştırılması

Bu çalışmanın amacı ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda sınıf III β-tubulin (TUBB3) ve human equilibrative nucleoside transporter 1 (hENT1) ekspresyonunun prognostik ve prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtları üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya, Ocak 2013 ile Mart 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü'ne başvuran, histolojik olarak ileri evre pankreas kanseri tanısı mevcut, patoloji preparatları Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji arşivinde olup yeterli tümör dokusu bulunan 106 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik veriler, hastaların birinci ve ikinci basamakta aldıkları kemoterapi rejimleri, tedavi yanıtları, progresyon tarihleri ve sağkalım süreleri değerlendirildi. Tümör dokularında TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu H-skoru ortanca değerine göre düşük veya yüksek olarak ikiye ayrıldı. TUBB3 ve hENT1 beraber kullanılarak oluşturan kombine biyomarker skoruna göre TUBB3düşük ve hENT1yüksek olan grup "yüksek", TUBB3düşük ve hENT1düşük veya TUBB3yüksek ve hENT1yüksek olan grup "orta" ve TUBB3yüksek ve hENT1düşük olan grup "düşük" skor olarak tanımlandı. Birinci basamak tedavi rejimi olarak FOLFİRİNOX alan hastalarda ve tüm hasta grubunda TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu progresyonsuz sağkalım (PFS), genel sağkalım (OS) ve hastalık kontrol oranı (DCR) ile ilişkili bulunmadı. Birinci basamak tedavi olarak gemsitabin/nab-paklitaksel alan hastalarda düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonu ile PFS ve OFS arasında ilişki olduğu yönünde bir eğilim olsa da bu ilişki istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Ancak düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonunun anlamlı derecede yüksek hastalık kontrol oranı ile ilişkili olduğu görüldü. Herhangi bir basamakta gemsitabin/nab-paklitaksel rejimi alan hastalarda kombine biyomarker skorunun yüksek olması daha uzun PFS ve daha yüksek DCR ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde; "yüksek" kombine biyomarker skoru daha uzun PFS (HR:0,33, %95 CI 0,18-0,60, p<0,001) ve daha uzun OS süresi (HR:0,46 %95CI 0,24-0,88, p=0,020) ile ilişkili bulundu. Sonuç olarak, TUBB3 ve hENT1 ekspresyonunun birlikte değerlendirilmesi, ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir ve birinci basamak kemoterapi rejiminin seçimine ve kişiselleştirilmiş kemoterapi tedavisine katkıda bulunabilir.

AdenokarsinomGen ifadesiNeoplazm evreleri+5
Taha Koray Şahin
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda valproik asitin pankreas dokusunda oluşturduğu oksidatif hasara karşı alfa lipoik asitin koruyucu etkisi

Valproik asit (VPA), çocukluk ve yetişkinlik epilepsisinde en sık kullanılan antiepileptik ilaçlardan biridir. VPA iyi tolere edilen bir ilaç olmasına rağmen, hayati tehlikeye neden ola- bilecek yan etkilere de sahiptir. Pankreas da bu ilacın kullanımı süresince kötü yönde etkilenebilir. Bu yan etkileri önlemede antioksidan özelliği olan alfa lipoik asit (ALA) koruyucu bir tedavi seçeneğidir. Çalışmamızın amacı, VPA kaynaklı pankreas hasarında alfa lipoik asidin koruyucu etkisinin araştırılmasıdır. Sprague-Dawley sıçanlar dört gruba ayrıldı. Grup I; kontrol grubu, Grup II; ALA verilen grup (50 mg/kg), Grup III; VPA verilen grup (500 mg/kg), Grup IV; VPA+ALA verilen grup. Deneysel prosedürü 15 gün boyunca uygulandı. Deney sonunda, tüm hayvanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Pankreas dokuları alındı ve soğuk fizyolojik su ile homojenize edildi. Örnekler santrifüje edildi. Elde edilen pankreas homojenizatlarında, VPA grubunda indirgenmiş glutatyon ve total antioksidan seviyeleri, antioksidan enzim aktiviteleri azalırken, lipid peroksidasyon, siyalik asit, reaktif oksijen türleri, total oksidan seviyeleri, oksidatif stres indeksi ve ileri okside protein ürünleri seviyeleri ve lipaz aktivitesi arttı. VPA grubuna ALA verilmesiyle bu değerler ve aktiviteler tersine çevrildi. Sonuç olarak, VPA ile oluşturulan pankreas hasarına karşı ALA'in koruyucu etki gösterdiği söylenebilir.

Lipoik asitPankreas
Zeynab Mammadlı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel metabolik sendrom modelinde alkole bağlı olmayan yağlı pankreas hastalığı üzerine vitamin D'nin etkisi

Yağlı pankreas veya alkole bağlı olmayan yağlı pankreas hastalığı (NAFPD), alkol alımının olmadığı durumlarda obezite nedeniyle pankreasa aşırı yağ infiltrasyonudur. Bu çalışmada yüksek yağlı ve yüksek fruktozlu diyet ile oluşturulmuş metabolik sendrom modelinde vitamin D (VitD) uygulamasının NAFPD oluşumu, ilerlemesi ve neden olduğu oksidatif stres hasarı üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Yirmi sekiz adet erkek Sprague Dawley sıçan rastgele dört gruba ayrıldı: Kontrol (SK), Metabolik Sendrom (MS), Vitamin D tedavisi gören Metabolik Sendrom (MSD) ve Vitamin D tedavisi gören Kontrol (SKD) grupları. MS gruplarına, Metabolik Sendrom oluşturmak için 15 hafta boyunca yüksek yağlı, yüksek fruktozlu diyet uygulandı. Vitamin D ile tedavi edilen gruplara 12 hafta boyunca 170 IU/hafta, oral takviye verildi. Tüm grupların açlık kan şekeri, vücut ağırlığı, bel çevresi ve günlük yiyecek-su tüketimleri ölçümleri düzenli olarak kaydedildi. Deney sonunda alınan pankreas dokularının histolojik değerlendirmeleri Hematoksilen-Eozin, Prusya Mavisi ve Masson Trikrom boyama yöntemleri kullanılarak gerçekleştirildi. İnsülin, glukagon, somatostatin, Pdx1, α-SMA, VDR, γH2AX, p-Nrf2, GPX4 ve Ki67'nin pankreas ekspresyonları immünohistokimya boyama yöntemi ile değerlendirildi. Elde edilen tüm verilere istatistiksel analizler uygulandı. MS grubunda vücut ağırlığı, açlık kan şekeri, kalori alımı ve bel çevresi ölçümlerinde artış gözlendi. MS grubunda pankreas adacıklarının diğer gruplara kıyasla daha büyük olduğu, proliferasyon indeksinin arttığı, asiner hücrelerde yer yer vakuolleşmeler, hafif fibrozis, adacık içerisinde ve çevresinde demir birikimi olduğu görüldü. Ayrıca MS grubuna ait adacıklarda adacıklarında β-hücre oranları kontrollerden daha yüksek olmasına rağmen, insülin immün reaktivitesinin daha zayıf olduğu saptandı. Glukagon ekspresyonunda gruplar arasında fark görülmezken delta hücre sayısının VitD tedavisi yapılan gruplarda MS grubuna kıyasla arttığı görüldü. Ayrıca VitD tedavisi sonrası p-Nrf2 ve GPX4 ekspresyonunda artış tespit edildi. Tüm gruplarda adacıklarda apoptotik hücreler gözlenmezken MS grubunda diğer gruplarla kıyaslandığında asiner hücre apoptozunda artış saptandı (p<0,0001). MS'da, artan insülin ihtiyacı; glikoz metabolizmasının bozulmasına ve adacık hücre hiperplazisine yol açarak telafi edici bir yanıt oluşturdu. Bulgular, oluşturduğumuz MS modelinin NAFPD oluşumu ile ilişkili olduğunu, NAFPD de pankreas yapısı ve işlevi üzerinde ortaya çıkan yıkıcı etkinin Vitamin D uygulaması ile büyük oranda engellendiğini göstermektedir.

Metabolik sendromPankreasVitamin D
Gökşan İnci Durmaz
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fruktozun pankreas kanseri ve pankreatik inflamasyona etkisi: İn vitro karşılaştırmalı çalışma

AMAÇ: Çalışmamızın amacı fruktozun pankreas kanseri hücrelerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda insan pankreas kanseri hücre hattı (PANC-1) kullanılmıştır. Gerçekleştirilen hücre kültürü çalışmasında, hücrelerin in vitro koşullar altında uygun besiyeri (kültür ortamı) kullanılarak flasklar içerisine ekilip bakımları yapılmıştır. Hücrelerin proliferasyonu, pasajları ve takip işlemleri Inverted Mikroskop kullanılarak düzenli olarak incelendi. PANC-1 hücrelerine low glikoz DMEM'de çözülmüş fruktoz ve glikoz ayrı ayrı eklenmiştir. Fruktoz ve glikoz uygulanmayan hücreler kontrol olarak kabul edilmiştir. Etken maddelerin maksimum proliferatif etki değerleri GraphPad Prism v5.0 Software yazılımında hesaplanmıştır. Aynı zamanda fruktoz ve glikozun birlikte etkisini görmek için kombinasyon deneyleri yapılmıştır. Fruktoz, glikoz ve fruktoz+glikoz kombinasyonunun verildiği hücrelerden ve fruktoz, glikoz uygulanmayan kontrol hücrelerini içeren her bir gruptan total RNA izolasyonu için RNeasy Plus Kiti (Qiagen) kullanılmıştır. İzole edilen uygun kalitedeki total RNA'lardan, cDNA sentezi "All-in-OneTM First-Strand cDNA Synthesis Kit" (Genecopoeia) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. cDNA örnekleri kullanılarak genlerin ekspresyon seviyelerini belirmek için "All-in-OneTM qPCR Mix" (Genecopoeia) ile qPCR Array çalışması gerçekleştirilmiştir. Hedef genlerimize (KRAS, NFKB, ERK2) özgül olarak dizayn edilmiş olan primerler kullanılmıştır. Real-time PCR verileri, LightCycler 480 software (Roche) Cycle Threshold (Ct) değerleri kullanılarak web bazlı RT2 Profiller PCR Array Data Analysis version 3.5 (http://pcrdataanalysis.sabiosciences.com/pcr/arrayanalysis.php) ile analiz edilmiştir. BULGULAR: 72. saatte fruktozun ve glikozun hücre hattında proliferasyonu en çok arttıran değeri her iki madde için de 20 mM olarak belirlenmiştir. Her iki maddenin birlikte etkisini değerlendirmek için yapılan izobologram analizine göre, fruktoz ve glikoz kombinasyonunun hücre proliferasyonunu maksimum arttırdığı doz 15 mM olarak bulunmuştur. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,46, 3,29 ve 6,52 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,65, 3,43 ve 7,87 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 11,47, 7,51 ve 11,93 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 7,56, 4,95 ve 7,87 kat daha fazla KRAS ekspresyonu olduğu saptanmıştır. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranla fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 5,69, 1,4 ve 4,45 kat daha fazla ERK2 geni eksprese edildiği saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,5, 1,1 ve 3,52 kat daha fazla ERK2 geni eksprese edildiği saptanmıştır. SONUÇ: Çalışmamız gösterdi ki fruktoz pankreas kanseri hücrelerinde KRAS, ERK2 ve NFKB1 gen ekspresyonunu glikozdan daha fazla arttırmaktadır, fruktoz glikoz ile kombine halde uygulandığında NFKB1 ve KRAS ekspresyonu üzerinde sinerjik etki göstermektedir. Bu genler pankreas kanseri patogenezindeki anahtar yolaklardaki proteinleri kodlamaktadır. Fruktozun kanser metabolizmasında glikozdan farklı metabolize edilmesiyle birlikte bu genlerin ekspresyonunu da arttırması daha sonra yapılacak çalışmalar ile daha iyi anlaşılacaktır. Patogenezdeki yerini aydınlatmak ve fruktoz metabolizmasındaki yolakların tedavi hedefi olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak amacıyla yeni çalışmalar yapılmalıdır.

FruktozGenler-RASNeoplazmlar+7
Fadime Kübra Urhan Gülpınar
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas lezyonlarının biyopsi uygulamalarında transabdominal ultrasonografi kılavuzluğunda perkütan çekirdek iğne biyopsi ve endoskopik ultrasonografi kılavuzluğunda aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı, 22 gauge iğne kullanılarak endoskopik ultrason kılavuzluğunda ince iğne aspirasyonunun (EUS-İİA) ve 18 gauge iğne kullanılarak transabdominal ultrason kılavuzluğunda çekirdek iğne biyopsisinin (US-ÇİB) pankreas lezyonlarının teşhisi için tanısal performanısını karşılaştırmaktı. Buradan yola çıkarak pankreas lezyon biyopsilerinin gerçekleştirileceği yöntemin seçimine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Kliniğimizde Ocak 2019 - aralık 2022 tarihleri arasında pankreas lezyonları nedeniyle US-ÇİB ve EUS-İİA yapılan hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. İşlem yöntemi, kullanılan iğne tipleri belirtildi. Arşivdeki patoloji ve sitoloji raporları değerlendirild. Biyopsi sonuçları benign, malign ve yetersiz olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 229 hastadan 89'una EUS kılavuzluğunda ince iğne aspirasyonu (EUS-İİA) ve 140'ına US kılavuzluğunda çekirdek iğne biyopsisi (US-ÇİB) uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 229 hastadan 102'sinde cerrahi sonuçlarının patolojik değerlendirilmesi, metastatik lezyonlardan alınan biyopsi sonuçları ve takip bulguları vasıtasıyla tanısal doğruluğu kanıtlandı. Doğrulanan sonuçlar gerçek pozitifler ve gerçek negatifler olarak gruplara ayrıldı. Bulgular: 229 hastaya biyopsi işlemi yapıldı (US kılavuzluğunda ÇİB, n = 140; EUS kılavuzluğunda İİA, n = 89). Hastaların yaş ortalaması 66 (56-74) yıl iken %54,6'sı erkekti. Örneklerin elde edildiği lezyonların %16,6'sı 2 cm'den küçük iken %56,8'i 2-4 cm arasında ve geriye kalan %26,6'sı 4 cm'den büyüktü. Lezyonların %59,0'ı pankreasın baş-unsinat proçesinde, %24,5'i gövdesinde, %16,6'sı ise kuyruğunda idi. Lezyonların %76,9'u solid, %15,3'ü kistik ve %7,9'u kompleks idi. İncelenen örneklerin %55,5'inde biliyer dilatasyon, %44,5'inde damar invazyonu mevcuttu. Örneklerin %25,8'inde metastaz mevcut olup %22,3'ü karaciğere, %6,6'sı peritona ve %3,5'i akciğere idi. İncelenen örneklerin %86,5'i patolojik inceleme için yeterli düzeydi idi. Örneklerin patolojik sonucunun %62,0'ı malign, %24,5'i benign ve %13,5'i yetersiz numune olarak geldi. Örneklerin 198'inde biyopsi işlemi başarıyla elde edildi (US-ÇİB, n = 135; EUS- İİA, n = 63). İşlemlerin 31'inde yetersiz örnek alımı geldi (US-ÇİB, n = 5; EUS-İİA, n = 26). US-ÇİB'nin doğruluk yüzdesi, yeterlilik oranı, ve sensitivitesi (sırasıyla %92.7, %96.4 ve %90.7) EUS-İİA'nınkine göre (%83.0, %70.8 ve %74.2) yüksek iken spesifiteleri eşitti (%100). Her iki modalitenin tanı verimi (örnek alma başarısı) ve tanısal doğruluk oranları karşılatırıldı. Tanı verimi, yöntemler arasında US-ÇİB'de EUS-İİA'ya göre daha üstün bulundu (sırasıyla %96.4, EUS-İİA'da ise %70.8 P<0.001). Ayrıca lezyon boyutu, yeri ve natürüne göre gruplara ayrıldıktan sonra karşılaştırmalar yapıldı. Lezyon boyutu <2 cm ve 2-4 cm olanlarda, baş-unsinat, gövde yerleşimi olanlarda, solid ve kistik natürlü olanlarda US-ÇİB yönteminde EUS-İİA'dan daha yüksek tanı verimi alındı. Bu açıdan boyutu >4 cm olan, kuyruk yerleşimli ve kompleks natürlü lezyonlarda istatiksel fark yoktu. Tanısal doğruluk oranlarına geldikte ise US-ÇİB'nin doğru tanı koyma başarısı EUS-İİA'nundan daha başarılıydı (%92.7'e karşı %83). Sonuç: Pankreas lezyonları için US-ÇİB'nin tanısal verimi ve tanısal doğruluğu EUS-İİA'nunkinden daha üstün bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Pankreas; endoskopik ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyonu; görüntü rehberliğinde biyopsi; çekirdek iğne biyopsisi; ultrasonografi; endoskopik ultrasonografi

AspirasyonBiyopsiBiyopsi-iğne+3
Farrukh Rzayev
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut bilier pankreatit hastalarında tiyol disültif dengesinin prognostik faktörler ile karşılaştırılması

Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında tiyol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Ayrıca tiyol / disülfit dzylerinin ilk kez akut pankreatit şiddetini belirlyen prognostik faktörlerle karşılaştırarak kliniğe uyarlamayı amaçladık. Çalışmamızdaki vakaları 39 akut bilier pankreatit hastası ve 39 sağlam kontrol grubu olmak üzere iki grubu ayırdık. Kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki hastalar kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Ayrıca bu hastaların hastaneye yatışında 48.saatinde alınan kanları ile prognostik belirteçler hesaplandı. Prognostik belirteç olarak Ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin değerleri hesaplandı. Bunlar eş zamanlı tiyol / disültif düzeyleri ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda yalnızca CRP ile tiyol /disülfit düzeyleri arasında prognostik açıdan minimal düzeyde bir anlamlı ilişki bulunmuştur. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir. Anahtar kelimeler: Pankratit, ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin, tiyol / disülfi

APACHE skorlama sistemiC reaktif proteinDisülfitler+7
Doğukan Durak
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatitli hastalarda ilk başvuru anındaki ranson skoru ile tiyol disülfid düzeylerinin korelasyonu

Giriş: Akut pankreatitin başlaması ve ilerlemesinde serbest oksijen radikallerinin rolü son zamanlarda yapılan çalışmalar ile ortaya konmuştur. Serbest oksijen radikallerinin üretimine bağlı mekanizmalar sonucu hücre içi oksidasyon redüksiyon dengesinde oksidasyon lehine artış olması sıklıkla biyokimyasal oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Tiyol/disülfid homeostazı yeni bir oksidatif stres göstergesidir. Bu çalışmadaki amacımız akut pankreatitte tiyol/disülfit dengesini değerlendirmek ve Ranson skoru ile tiyol/disülfit dengesinin korelasyonunun istatiksel olarak anlamlı olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01 Ekim 2017 – 01 Ağustos 2018 tarihleri arasında acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan 77 hasta ve kontrol grubu olarak da 58 sağlıklı kişi dahil edildi. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, tam kan, biyokimya, feroksidaz ve tiyol disülfit değerleri ile nötrofil lenfosit oranları kayıt altına alındı. Hastaların başvuru anındaki Ranson skorları hesaplandı. Bulgular: Hasta grubunun %53,2'si (n=41), kontrol grubunun ise %53,4'ü (n=31) kadındı. Hasta grubunun yaş ortalaması 57 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 61 yıldı. Hasta grubunda native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (p değerleri sırasıyla <0,001; ˂0,001; 0,010). Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu ve NLO'nun orta derecede pozitif yönde korelasyonu saptandı. Sonuç: Native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz; hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı. Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu mevcut olduğu sonucuna varıldı. Böylelikle, akut pankreatit hastalarında oksidan/ antioksidan dengenin bozulduğu ve bunun prognozu öngörür Ranson skoru ile korele olduğu sonucuna varıldı. Literatürde bu konuda az sayıda çalışma olduğu için yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalar ile bu konu daha detaylı bir biçimde araştırılabilir. Anahtar Kelimeler: pankreatit, Ranson skoru, oksidan, antioksidan, tiyol/disülfid homeostazı, tiyol, disülfid, ferroksidaz

AntioksidanlarDisülfitlerHomeostaz+6
Selda Kıdak
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Whipple operasyonun postoperatif komplikasyonlarını değerlendirmede preoperatif olarak kullanılabilecek prediktif parametreler

Pankreas kanseri en malign kanserlerden biridir ve kansere bağlı ölümlerde dördüncü sıradadır. Whipple operasyonu pankreas baş ve boyun kanserleinde tek küratif seçenektir fakat yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Postoperatif komplikasyonların önceden saptanması bu mortalite ve morbidite oranlarını azaltacağı düşünülmektedir. Çalışmaya 2016-2021 yılları arasında distal koledok, duedonum, papilla veya pankreas tümörü nedeni ile Whipple operasyonu yapılan 163 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar tek bir cerrah tarafından aynı teknik kullanılarak opere edilmiştir. Postoperatif komplikasyonlar gecikmiş mide boşalması, pankreas fistülü, safra kaçağı ve enfeksiyon olarak sıralanmış ve preoperatif bakılan parametrelerle ilişkileri araştırılmıştır. 22 hastada Postoperatif pankreatik fistül (POPF), 9 hastada safra kaçağı saptanmıştır. POPF ile tümör dansitesi/remnant dansite oranı ve lenf nodu sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p:0,000 ve p:0,039). Peroperatif bakılan kan gazında asidoz saptanması ile POPF arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,011). Pankreatik fistül Whipple operasyonunun en korkulan komplikasyonlarından biridir insidansını en aza indirmek amacıyla birçok teknik geliştirilmiş olsa da hiçbiri mükemmel değildir. Tümör veya remnant pankreas dokusunun dansitesi ile POPF arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonucun IV kontrast verildikten sonra görüntü elde edilene kadar geçen sürenin ve kontrast madde dağılımını etkileyen diğer faktörlerin homojen olmaması ile ilgili olduğu düşünülmüş ve bu sorunları ortadan kaldırmak için tümör ve remnant pankreas dansitesi birbirine oranlanarak hesaplama yapılmıştır. Tümör/remnant pankreas dansitesi oranı ile POPF arasında ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Preoperatif olarak bakılabilecek bu parametrenin operasyon kararında etkili olabileceği düşünülmektedir. Whipple operasyonu sonrasında gelişen komplikasyonlar katastrofik seyredebilmekte ve hızlı bir şekilde mortaliteye sebep olabilmektedir. Bu yüzden komplikasyonların erken dönemde saptanması ve gerekli müdahalenin hızlı bir şekilde yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu açıdan biz de Whipple operasyon geçiren hastalarda preoperatif prediktif parametreleri inceleyerek komplikasyon gelişimi konusunda uyarıcı olabilecek parametreleri belirlemeyi amaçladık. Tümör/pankreas dansitesi yüksek olan hastalarda POPF gelişimi açısından diğer risk faktörlerinin de olması durumunda POPF gelişimini engellemek için ek önlemler almak faydalı olabilir.

CerrahiFistülKomplikasyonlar+4
Ulaş Utku Şekerci
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Wistar Albino ratlarda sindirim kanalının ve sindirim kanalına bağlı organların prenatal ve postnatal gelişimi

Sindirim kanalının epitelyal bileşenleri endodermden, bağ dokusu ve kas dokusu ise mezodermden köken alır. Primitif sindirim kanalı 4. haftada embriyonun sefalokaudal ve lateral yönlerden katlanması sonucu vitellus kesesinin bir bölümünün embriyo bedeni içerisinde kalmasıyla gelişmeye başlar. Organ gelişimi hücre çoğalması, farklılaşması, göçü, doku gelişimi ve farklılaşması gibi çeşitli olayları içeren histolojik ve histokimyasal farklılaşma ile karakterizedir. Sindirim sistemine ait organların gelişimi ile ilgili histolojik çalışmalar bulunmakla birlikte, bir bütün olarak sindirim sisteminin prenatal ve postnatal gelişimini kapsayan sınırlı sayıda çalışma mevcuttur.Çalışmamızda özefagus, mide, duodenum, ileum, kolon, karaciğer ve pankreasın prenatal ve postnatal gelişimi ışık mikroskopik düzeyde incelenmeye çalışıldı. Bu amaçla 27 adet Wistar albino dişi sıçan prenatal 7, 10, 14, 17 ve 20 günlük fetüsleri, postnatal 5, 10, 15 ve 20 günlük yavruları içeren grupları oluşturmak üzere gebe bırakıldı. Son grup ise genç erişkin dişi sıçanlardan oluşmaktaydı. Her gruptan 7 adet sıçan incelemeye alındı. Örnekler rutin doku takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan alınan 4 ?m kalınlığında seri kesitlere Mayer'in hematoksilen-eosin metodu, Masson-trikrom metodu ve Periyodik Asit Schiff metodu uygulandı.Özefagus, mide ve bağırsaklar yerleşimleri ve histolojik özellikleri açısından değerlendirildi. Yüzey epitelinin, bezlerin, bağ dokusu ve kas dokusunun, sinir pleksuslarının gelişimi ve farklılaşması incelendi. Karaciğer ve pankreas ise hücresel farklılaşma ve histolojik yapılanma açısından değerlendirildi. Organların histolojik özelliklerinin gelişim dönemleri belirlendi. Memeli hayvanlar olmalarına rağmen Wistar albino sıçanların sindirim sistemlerinin gelişim ve farklılaşma yönünden insanlardan bazı farklılıklar gösterdiği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Bağırsaklar, gelişim, karaciğer, mide, özefagus, pankreas, postnatal, prenatal.

BağırsaklarGelişimKaraciğer+6
Aslı Çetin
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatitte serum prolidaz enzim aktivitesinin önemi

Akut PankreatitteSerum Prolidaz Enzim Aktivitesinin Önemi Amaç:Akut pankreatit tüm dünyada hastanede yatış gerektiren, mortalitesi şiddetli olan grupta %10-20'lere kadar yükselebilen en yaygın hastalıklardan birisidir.Akut pankreatithastalarının mortalite ve morbidite riski göz önüne alındığında hastaların prognozunun önceden tahmin edilebilmesioldukçaönemlidir.Yapılan çalışmalardainflamatuar vekollajenturnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada serum prolidaz enzim aktivitesininakut pankreatiti öngörmedekiönemini, akut pankreatit şiddet skorlamalarıylaarasındaki ilişkiyi,akut pankreatittanısındaki yerini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza akut pankreatit tanısı almış 84 hasta ve53 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların yatışı esnasında (0.saat) ve tedavileri sonrasında (yatışın 48. saatinde) serum prolidaz enzim aktiviteleri ve diğer laboratuvar değerlerine bakıldı. Hastaların Glaskow Koma Skoru, APACHE-2, Ranson, BISAP, EPIC,Balthazar, Atlanta skorlamalarıhesaplandı ve SIRS, organ yetmezliği bulguları not edildi.Skorlama sistemlerine göre hastalar hafif ve şiddetli olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri ve şiddet skorlamaları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkı yoktu (sırasıyla P=0,102 ve P= 0,858).Serum prolidaz enzim aktivitesi hastagrupta sağlıklı kontrol grubunagöre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (P<0,001).Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatiti öngörmede kullanılıp kullanılamayacağına yönelik ROCcurve analizi yapıldı ve AUC=0,766 saptandı. Balthazar skoru şiddetli olan grupta serum prolidaz enzim aktivitesi hafif olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu(P=0,047). Diğer skorlama sistemlerinde grupların serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Hastaların 48. saat laktatdehidrogenaz değeri ile 48. saat serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı(r=0,355, P=0,001). Diğer laboratuvar değerleri ve skorlama sistemleriyle 0. ve 48. saat serum prolidaz enzim aktivite değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Sonuç:Akut pankreatit ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde birilişki olduğu saptandı. Ancak akut pankreatit şiddet skorlamalarıyla serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı derecede ilişki bulunamadı. Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatit tanısında yer alabileceği düşünüldü. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile akut pankreatit ilişkisine yönelik daha kapsamlı ve hasta sayısı daha fazla olan çalışmalar bu durumu daha net ortaya koyabilir. Böylelikle ilerleyen süreçte serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatitteki önemini aydınlatmak daha mümkün olacaktır. Anahtar kelimeler:Akut pankreatitte tanı, Balthazar skoru, Prolidaz.

EnzimlerPankreasPankreas hastalıkları+4
Okan Yılmaz
Hitit University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Koyun pankreasından lipaz enziminin saflaştırılması ve karakterizasyonu

Enzim Komitesi tarafından yapılan sınıflandırmada E.C.3.1.1.3. sınıfında bulunan lipazlar (triaçilgliserol açil hidrolazlar), trigliseritleri digliseritlere, monogliseritlere, yağ asitlerine ve gliserole parçalama görevine sahip olan hidrolaz ailesinin bir parçası olan serin hidrolazlardır. Bu çalışmada koyun pankreasından lipaz enziminin saflaştırılarak karakterizasyonu amaçlanmıştır. Koyun pankreası yağsızlaştırıldıktan sonra amonyum sülfat çöktürmesi, jel filtrasyon kromatografisi yöntemleri ile 16,2 kat saflaştırılmış lipaz elde edilmiştir. Yapılan her saflaştırma işleminden sonra protein tayini Lowry metodu kullanılarak ve lipaz aktivite tayini NaOH ile titrasyon metodu kullanılarak yapılmıştır. Saflaştırılan lipaz enzimi pH 8.0 ve 40℃'de en yüksek aktiviteyi göstermiştir. Saflaştırılan lipazın depo kararlılığı için bir hafta boyunca aktivite ölçümleri gerçekleştirildi. Koyun pankreas lipazının Km ve Vmax değerlerini belirlemek için substrat olarak triolein kullanılmıştır ve sırasıyla 76,86 mM ve 22,98 U/dk.mg.enzim olarak hesaplanmıştır.

Enzim saflaştırmasıEnzimlerKarakterizasyon+4
Betül Akkurt
Kütahya Dumlupınar University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sığır pankreasından lipaz enziminin saflaştırılması ve bazı bitki ekstraktlarının bu enzim üzerinde etkisinin incelenmesi

Günümüzde kullanılan obezite ilaçlarının ciddi yan etkilerinin olması, daha etkili ve güvenilir tedavi yöntemlerinin aranmasına yol açmıştır. Son yıllarda araştırmalar, diyet yağlarının parçalanmasından sorumlu olan pankreas lipaz enziminin doğal ürünler ile inhibisyonuna odaklanmıştır. Bitki, mantar ve alg gibi doğal kaynaklardan elde edilen yeni lipaz inhibitörleri daha az yan etkilere sahip olması ve düşük toksisite göstermesi nedeniyle dikkat çekmiştir. Bu çalışmada; bazı bitki ekstraklarının sığır pankreatik lipaz üzerine etkilerinin in vitro incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, sığır pankreatik lipaz enzimi Sephadex-G-100 jel filtrasyon kromatografisi ile saflaştırılmıştır. Sığır pankreatik lipaz enziminin spesifik aktivitesi 452 U/mg protein olarak bulunmuştur ve enzim 16,71 kat saflaştırılmıştır. Enzimin moleküler ağırlığı SDS-PAGE ile 48 kDa olarak belirlenmiştir. Bitki ekstraktları maserasyon yöntemiyle hazırlandıktan sonra pankreatik lipaz üzerindeki etkileri incelenmiştir. İnhibisyon çalışmaları sonucunda, deve dikeni ekstraktının güçlü bir pankreatik lipaz inhibitörü olduğu ve anti-obezite ajan potansiyeli taşıdığını tespit edilmiştir. Deve dikeni ekstraktının IC50 değeri 24,81 µM olarak belirlenmiştir. Enginar yaprağı ekstraktı pankreatik lipazı 25 µM'da %11,35 inhibe ederken; zeytin yaprağı esktraktı %22,08 inhibe etmiştir. Sonuç olarak; deve dikeni, enginar yaprağı ve zeytin yaprağı ekstraktı PLE'ye karşı umut verici inhibisyon etki göstermiştir. Bu çalışma, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 2022-12 nolu proje kapsamında desteklenmiştir.

Bitki özütüEnzimlerLipazlar+5
Selin Çokdinleyen
Kütahya Dumlupınar University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut pankreatit modelinde adalimumabın tedaviye olan etkinliği

Akut pankreatit pankreasın ve peripankreatik dokunun inflamatuar bir hastalığıdır. Tümör nekrotize edici faktör alfa (TNF-alfa), hastalığın patogenezinde ve sistemik komplikasyonların gelişiminde anahtar role sahiptir. Bu çalışmanın amacı, ratlarda oluşturulmuş şiddetli akut nekrotizan pankreatit modelinde bir TNF-alfa inhibitörü olan Adalimumab'ın etkinliğinin araştırılmasıdır.METOD70 adet Wistar albino cinsi dişi rat çalışmaya dahil edilmiştir. Ratların ortalama ağırlıkları 250 gramdır. Ratlar Grup 1: SHAM laparatomi, Grup 2: SNP (şiddetli nekrotizan pankreatit) grubu, Grup 3: SNP ve intraperitoneal (İP) salin, Grup 4: Adalimumab (ADA) 2mg/kg İP ve SNP, Grup 5: ADA 4mg/kg ve SNP, Grup 6: ADA 2mg/kg ve Grup 7: ADA 4mg/kg olarak herbir grupta 10'ar adet olmak üzere gruplandı. SNP; ortak safra ve pankreas kanalınının duodenuma girmeden henüz önce bağlanması, insizyon suture edilmeden 50 mikrogram/kilogram cerulein İP verilmesi ile oluşturuldu. Denekler 24. Saatte sakrifiye edildi. Serum pankreatik amilaz ve pankreas dokusunda ödem, nekroz, inflamasyon, yağ nekrozu ve kanama parametreleri değerlendirildi..SONUÇLARAdalimumabla her iki dozda da pankreatik amilaz değerlerinde anlamlı düşüş saptanmamıştır (SNP, 13160±3208,9; SNP+ADA 2mg/kg, 13946±1393,1; SNP+ADA 4mg/kg, 12298±2133,8 U/L; p>0,5). Total histopatolojik skorda her iki dozda da adalimumab ile istatistiksel anlamlı iyileşme saptanmıştır (SNP, 18,5±1,2; SNP+ADA 2mg/kg, 12,3 ±1,2; SNP+ADA 4mg/kg, 8,3±5,5; p<0,005). Adalimumab belirtilen dozlarda tek başına pankreatit indüksiyonu yapmamaktadır (kontrol, 1833,2±233,6; ADA 4mg/kg 1337,5±204,3; ADA 2mg/kg 1498±82,2; p=1).KARARSonuç olarak, Adalimumabın özellikle 4 mg/kg uygulaması ile ödem, nekroz, inflamasyon, yağ nekrozu, kanama ve total patoloji skorlarında anlamlı düzelme elde edilmiş ancak muhtemelen uyguladığımız pankreatit modelinin ağırlığı nedeniyle benzer etki serum pankreatik amilazı düzeyinde gözlenmemiştir. Çalışmamızın verileri ışığında gelecekte Adalimumab'ın akut pankreatit tedavisinde kullanımıyla ilgili ümit verici sonuçlar elde edilmekle birlikte bu amaca yönelik benzer hayvan çalışmaları ancak farklı modeller ve ADA dozlarıyla sonuçlarımızın doğrulanması gerektiğini düşünmekteyiz.?

AdalimumabPankreasPankreas hastalıkları+2
Fevzi Fırat Yalnız
Yeditepe University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Sisplatin ile oluşturulan pankreas hasarına karşı epigallokateşin-3-gallat'ın bazı gen ekspresyonları üzerine etkileri

Bazı kanser türlerinde kemoterapi ilacı olarak kullanılan sisplatin, belirli limitlerden sonra hücrelerde DNA hasarı ve bazı organ hasarları meydana getirebilmektedir. Sisplatin ile yapılan hasar çalışmaları daha çok karaciğer, akciğer gibi organlar ve bazı kanser türleri üzerinedir. Pankreas dokusu üzerine yapılan hasar çalışmaları ise nispeten daha az olup özellikle insulin ile ilgilidir. Bu çalışmada sisplatinin pankreas dokusu üzerinde meydana getirdiği genel hasara karşı antioksidan ve antitümör özelliklere sahip EGCG'nin koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmada, 28 adet erkek sıçan kullanılmış, 4 gruba ayrılmış ve 4 hafta devam etmiştir. Sisplatin ve EGCG intraperitonal olarak verilmiştir. Malondialdehit, katalaz ve glutatyon seviyeleri spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. Kaspaz-3, IL-1α, IL-6, p53, HO-1 protein ekspresyonları Western Blotlama yöntemiyle belirlenmiştir. Ayrıca pankreas dokusunun histopatolojik incelemesi yapılmış ve bulgular istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgularımızda, EGCG'nin uygulandığı sıçan gruplarında, pankreas dokusunda malondialdehit seviyesinde azalış, katalaz aktivitesinde ve glutatyonun seviyesinde ise artış gözlenmiştir. EGCG ile tedavi edilen grupta (EGCG+Cis) enflamasyon göstergesi olan IL-1α, IL-6 proteinlerinin ekspresyon seviyelerinin, sisplatin grubuna kıyasla önemli ölçüde azaldığı görülmüştür. Histopatolojik incelemede sisplatin uygulanan grupta pankreas hasarının belirgin olarak oluştuğu ve tedavi grubunda ise azaldığı gözlenmiştir. Bu verilere göre, sisplatin ile oluşturulan pankreotoksisitede, EGCG ile yapılan tedavinin antienflamatuar etki göstererek, toksisiteyi önleyebileceği gösterilmiştir.

ApoptozisMarkörlerPankreas+2
Başak Arslan Menekşe
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez, prediyabetik ve diyabetik hastalarda pankreatik steatoz sıklığı ve pankreatik steatozun trimetilamin N-oksit ve kısa zincirli yağ asitleri ile olan ilişkisi

ÖZET Pankreatik steatoz (PS), artmış pankreatik triaçilgliserol içeriği ve pankreas parankimi içine serpiştirilmiş adipositler ile karakterize bir durumdur. PS, erişkinlerde pankreasın en sık görülen iyi huylu patolojik durumudur ve genellikle obezite ve insülin direnci ile ilişkilidir. Araştırmamızda PS'nin obez, prediyabet ve diyabet hastalarındaki sıklığını belirlemek ayrıca obezite ve insülin direnci yanında inflamatuvar kaskat, metabolik sendrom, çeşitli metabolik durumlar ile steatohepatit gibi durumlarla da ilişkili olduğu düşünülen barsak mikrobiyatası metabolitleri kısa zincirli yağ asitleri (KZYA) ve trimetilamin N-oksit (TMAO)' in PS gelişmesindeki rolünü saptamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza 34 kontrol, 30 prediyabet, 40 diyabet ve 32 obez olmak üzere toplam 136 birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan demografik özellikler, boy, kilo ve bel çevresi ölçümü bilgileri alındıktan sonra sistemde mevcut olan laboratuvar parametreleri kayıt altına alınmış, mevcut olan batın ultrasonografi (USG)' lerindeki PS verileri kullanılmıştır. Alınan kan öreneklerinde TMAO ve KZYA düzeyleri çalışılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin 52' si erkek 84' ü kadındı. Bireylerin yaş ortalaması 44,5±14,6 olarak bulundu. Tüm bireylerin %70,6' sında PS saptanırken; kontrol grubundakilerin %44,1' inde, prediyabet grubundakilerin %73,3' ünde, DM grubundakilerin %82,5' inde ve obez grubundakilerin ise %81,2' sinde steatoz vardı. PS olan ve olmayan hastalar TMAO düzeyleri açısından karşılaştırıldığında; steatozu bulunan hastalarda daha düşük düzeyde TMAO olduğu ancak steatozu bulunmayan hastalara göre anlamlı bir fark oluşturmadığı tespit edilmiştir. KZYA düzeyleri açısından ise iki grup arasında anlamlı fark saptanmış olup, steatozu olan hastalarda KZYA düzeyi daha düşük bulunmuştur. Bunun yanında TMAO ve KZYA düzeyleri açısından kontrol grubu ile diğer tüm gruplar arasında anlamlı fark saptanmış olup TMAO ve KZYA düzeylerinin kontrol grubunda daha yüksek olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Pankreatik steatoz, mikrobiyata, kısa zincirli yağ asitleri, Trimetilamin N-oksit

Diabetes mellitusKaraciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması+6
Furkan Kırsoy
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatit sonrası diyabetes mellitus gelişim riski ve prognostik faktörlerle ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda Ankara Şehir Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji kliniğinde hospitalize edilerek takip edilen 513 akut pankreatit tanılı hasta içerisinde tip 2 diyabet tanılı olanların oranının tespiti ve başvuru anında diyabet tanısı olmayan hastaların takiplerinde prediyabet veya diyabet gelişme durumlarının tespiti planlanmaktadır. Ayrıca akut pankreatit ile başvuran hastalarda yaş, cinsiyet, süre, etiyoloji (biliyer/non-biliyer), tutulum şekli (ödematöz/nekrotizan), BİSAP skoru, NEU/LYM ve CRP/Alb değerlerinin taburculuk sonrası takiplerinde prediyabet veya diyabet gelişmesi ile ilişkisine bakılarak; akut pankreatit sonrası diyabet gelişimde risk faktörü ve prediktif değer olup olmadığının tespiti hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak dizayn edilmiş, çalışmaya Ankara Şehir Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji kliniklerinde Şubat 2019 – Şubat 2021 tarihleri arasında hospitalize edilerek takip edilen 513 akut pankreatit tanılı hasta dahil edilmiştir. 18 yaş altı hastalar, tip 1 diyabetes mellitus tanılı hastalar ve aktif gastrointestinal malignitesi olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yatış anında rutin görülen lenfosit, nötrofil, glukoz, CRP (c-reaktif protein) ve albümin değerleri kaydedilmiştir. Ayrıca yaşları, BUN değerleri, Glaskow Koma Skalası puanları, plevral efüzyon ve SIRS varlığı bilgileri kullanılarak BİSAP skorları hesaplanmıştır. Ağustos 2022 tarihine kadar görülmüş olan ardışık açlık kan glukoz değerleri prediyabet ve diyabet gelişimi açısından dökümente edilmiş; bu durumun diğer incelenen parametreler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Hastaların ölçülmüş olan parametreleri hastane bilgi sistemi ve Sağlık Bakanlığı e-nabız sistemi kullanılarak retrospektif olarak kaydedilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 17.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Yapılan istatistiksel analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 254 (%49,5) erkek 259 (%50,5) kadın olmak üzere toplam 513 akut pankreatit tanısı ile hospitalize edilerek takip edilen hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalamaları 55,57±18,24 yıldır. 219 (%42,6) hasta 60 yaş ve üzerindedir. BİSAP skorlamasına göre 400 (%78) hasta hafif akut pankreatit, 113 (%22) hasta ciddi akut pankreatit olarak değerlendirilmiştir. Etiyolojik incelemede iv non-biliyer akut pankreatitli 147 (%28.7), biliyer akut pankreatitli 366 (%71.3) hasta saptanmıştır. 407 (%79.3) hastanın akut pankreatit tanısı aldığı anda diyabet tanısı mevcut değildir. 106 (%20.7) hasta akut pankreatit tanısı aldığı anda diyabet tanısına da sahiptir ve bu hastalar prognostik faktörlerle olan karşılaştırmalara dahil edilmemiştir. 407 hastanın takip eden süreçteki ardışık açlık kan glukoz değerleri tarandığında; 173 (%42,5) hastanın diyabet veya prediyabet tanı kriterlerini karşıladığı, 234 (%57,5) hastanın ise normoglisemik seyrettiği görülmüştür. 407 hasta cinsiyet dağılımına göre incelendiğinde bunlardan 198 (%48,6) hastanın erkek, 209 (%51,4) hastanın kadın olduğu görülmüştür. 407 hastadan nekrotizan pankreatiti olan 31 hastanın 21'inde (%67,7) prediyabet ya da diyabet gelişmişken, ödematöz pankreatiti olan 376 hastanın 152'si (%40,4) normoglisemik seyretmiştir. Nekrotizan pankreatitli hastalarda prediyabet ya da diyabet gelişme insidansı ödematöz pankreatitlilere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Prediyabet veya diyabet gelişen hastalar ile normoglisemik seyreden hastaların BİSAP skorları karşılaştırıldığında prediyabet ya da diyabet gelişen hastalarda BİSAP skorunun normoglisemik gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca her iki grubun yaş, cinsiyet, süre, etiyoloji (biliyer/non-biliyer), NEU/LYM ve CRP/Alb parametreleri diyabet gelişimi açısından karşılaştırılmış ancak aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız sonucunda akut nekrotizan pankreatitli hastalarda prediyabet ya da diyabet gelişme insidansı ödematöz pankreatitlilere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Prediyabet ya da diyabet gelişen hastaların BİSAP skorları normoglisemik grupla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bu risk faktörlerine sahip hastaların akut pankreatit sonrası dönemde yakın takip edilmesinin diyabetin erken tanısına olanak sağlayacağı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, Nekrotizan Pankreatit, Ödematöz Pankreatit, Diyabetes Mellitus, BİSAP Skoru

Diabetes mellitusPankreasPankreas hastalıkları+3
Enes Kaptan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliğinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Beta Talasemi Major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliği varlığının Fekal Elastaz-1 düzeyi ile değerlendirilmesi ve sonuçların klinik ve laboratuvar verileri ile korele edilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji ve Gastroenteroloji polikliniklerine 02 Ağustos 2021-15 Eylül 2021 tarihleri arasında başvuran 40 beta talasemi majör tanılı hasta ve 42 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışma prospektif çalışma niteliğindedir. Çalışmamızda; hasta ve gönüllülerden kan ve taze gaita örnekleri alınmış olup, kontrol grubu ile hasta grubu arasında biyokimya, hemogram, demir parametreleri ve Fekal elastaz-1 düzeyi karşılaştırıldı. Bulgular: PEY tanısında, Fe-1 düzeyi temel alındığındaFe-1>200 normal, 100-199 arası hafif-orta PEY, <100 ise şiddetli PEY olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda BTM grubunda; 15'i (%37,5) normal, 5'i (%12,5) hafif-orta PEY, 20'si (%50) şiddetli PEY olarak saptandı. Kontrol grubunda; 33'i (%78,57) normal, 3'ü (%7,14) hafif-orta PEY, 6'sı (%14,29) şiddetli PEY olarak saptandı. Fe-1 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Laboratuvar parametreleri incelendiğinde üre, BUN,total protein, total bilirubin, direk bilirubin, indirek bilirubin, AST, ALP, GGT, LDH, trigliserid,serum demir, ferritin, lökosit, nötrofil, trombosit ve lenfosit değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05).Aksine, kreatinin, total kolesterol, LDL kolesterol ve HDL kolesterol, UIBC, TIBC, MCV ve Hb değerleri ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmadatransfüzyon bağımlı BTM hastalarının demir birikimi ile PEY arasındaki ilişki araştırılmış ve gösterilmiştir. Transfüzyon bağımlı BTM hastalarında Fe-1 düzeyi düşük saptanmıştır. Bu sonuçlar, Fe-1 ölçümünün BTM hastalarında PEY tanısında kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Beta talasemi majör, fekal elastaz, ekzokrin pankreas yetmezliği

Beta talasemiEkzokrin bezlerElastaz+4
Tuncay Önal
Gaziantep University
2021
00

Related subjects