Securitization
Bu konu başlığı altında 55 tez
Yeni güvenlik anlayışı kapsamında hibrit savaşlar ve kamu diplomasisinin çözüm yollarındaki etkisi
Hibrit savaş konsepti; insani, siyasi, ekonomik birçok etkenin zayiatını azaltmayı amaçlayan ve uluslararası alanda tepki çekmeden ulaşılmak istenen amaca yönelik gerçekleştirilen stratejik bir kavramı ifade etmektedir. 21. yüzyılda ortaya çıkan bu terimin teknolojik ve bilimsel genişleme ile ortaya çıkması, tehdit ve hamlelerin de seyrini değiştirmiştir. Her alanı değişime zorlayan bu itici gücün güvenlik alanındaki tasavvuru da tasarruf gücü elinde olanları harekete geçirmeye sevk etmektedir. Askeri unsurların yanında bilgi savaşı, ekonomik savaş, psikolojik savaş, siber savaş, vekalet savaşı gibi kavramların devreye girmesi; savaş unsurunda çok yönlü pragmatik bir oluşumun belirdiğini göstermektedir. Bu tespitlerin yapılmasıyla birlikte konvansiyonel güç unsurlarından ziyade, kamu diplomasisi ile gerçekleştirilen amaca varış sürecindeki sancısız yöntemin cazibesi daha fazla artmıştır. Çalışmanın hipotezini oluşturan bu düşünce ile "kamu diplomasisinin" "akıllı güç" kavramı ile eşdeğerliğine vurgu yapılmıştır. Bu sebeple cephesel savaşların zihinsel savaşlara yenik düştüğü teknoloji çağında savaşın unsurlarındaki değişmeye öncelik tanınmış, bu çerçevede çözüm önerileri sunulmuştur. Savaş ve kriz yönetimindeki operasyonel eylemlerin stratejik yöntemlerle kullanıldığı yöntemsel bir bakış açısını ifade eden çalışmada; proaktif sürecin güçlü tutulmasına öncelik verilmiş, hibrit savaşın kamu diplomasisi öğesine istinaden bütüncül bir yaklaşım sunulmuştur. Böylelikle 21. yüzyıl hibrit savaş ortamında barışçıl ve zayiatsız bir yöntemin ön plana çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmada tarihsel, betimsel ve karşılaştırmalı yöntemler kullanılarak, söz konusu amaç doğrulanmaya çalışılmıştır.
Göçün güvenlikleştirilmesi: Suriye krizi ve Avrupa Birliği
Göç ve güvenlik, Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemde yaşanan değişimlerin etkilediği en önemli alanlar arasında yer almaktadır. Özellikle 1990 sonrası dönemde derinleşen-genişleyen boyutlara ulaşan güvenlik ve iç savaşlar sonucu yaşanan yoğun göç akışı bu iki konuyu ön plana çıkarmıştır. Bu tez çalışması da bu iki alanı Avrupa Birliği (AB) kapsamında ele almaktadır. Çalışmanın amacı, temel olarak AB kurumlarının göç yaklaşımlarının güvenlik ile ilişkisini incelemektir. Bu kapsamdaki çalışma, Kopenhag Okulu kuramı ile AB tarafından "mülteci krizi" olarak ele alınan dönem olan 2011 Suriye krizi çerçevesinde AB kurumlarının göç yaklaşım benzerliklerini ve farklılıklarını incelemektedir. Dolayısıyla çalışma, Birliğin ortak göç politikasını tanıtırken Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'nun göç söylem haritasını çizmektedir. Çalışmada ele alınan Suriye krizi, 2011 yılı öncesi 22 milyona sahip nüfusundan yaklaşık olarak 12 milyon kişinin ülke içinde ve dışında yerinden edilmesine neden olan bir vakadır. Aynı zamanda mülteci krizi dönemi, göçün AB'nin gündemine yoğun bir şekilde yerleşmesi açısından önemlidir. Böylece bu örneklem, AB kurumlarının Avrupa'ya yönelen yoğun göç akışı karşında göçü nasıl ele aldığını araştırma imkanı sağlamaktadır. Bu kapsamdaki çalışma, AB kurumlarının göçü güvenlikleştirdiğini ve bu kurumların söylemlerinde ekonomik, kültürel ve iç güvenlik temaları kapsamında benzeşen ve farklılıklaşan yaklaşımların bulunduğunu savunmaktadır. Anahtar kelimeler: AB, AB kurumları, ortak göç politikası, mülteci krizi, güvenlikleştirme
1990’lardan günümüze OECD raporlarında İsviçre’de göçün güvenlikleştirilmesi
Soğuk Savaş sonrası dönemde başlayan Balkan Savaşları ve ardından gelen Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemesi gibi küresel gelişmeler, dünyada birtakım değişimleri beraberinde getirmiştir. Bu değişimlerden birisi de göç olmuştur. Düzenli ve düzensiz olarak göçün meydana gelmesi hem ülkelerin kendi içindeki dengelerini hem de ülkeler arasındaki ilişkilerin şekillenmesini sağlamıştır. Bu düzenli ve düzensiz göçlerin gözlemlendiği ülkelerden olan İsviçre, kendisine yönelik göç akışlardan önemli ölçüde etkilenmiştir. İlk olarak, 1990'lar ve 2000'lerin başında Balkan ülkelerinden gelen sığınmacı ve iş gücü göçü, ülkenin göç politikalarının yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur. Yıllar itibariye değişen politikalar ve alınan kararlar İsviçre’nin de dahil olduğu bir coğrafyada göç süreçlerinde önemli rol oynamıştır. Bu durum, İsviçre’de geniş bir hikâyeyi bünyesinde barındırmaktadır. Bu kapsamda, bu çalışma, 1990’lardan itibaren İsviçre’nin göçmenlik politikalarındaki değişimlerin nasıl olduğunu; yasal düzenlemeler, kurumsal dönüşümler, siyasi ve toplumsal aktörlerin tutumları ve etkileri bağlamında dönemsel olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, ana kaynak olarak OECD tarafından 1997 yılından itibaren yayımlanmaya başlayan göç raporları bulunmaktadır. Araştırmada güvenlikleştirme kuramı temel alınarak, tematik ve içerik analizi yöntemiyle söylemlerin güvenlikleştirme süreçlerinin tespiti bulunmaktadır. Analiz yapılırken MAXQDA analiz programı kullanılmıştır. Analizlerde üstten başlayarak altta doğru önce “Ana Kategori” sonra “Kategori” daha sonra “Alt Kategori” ondan sonra “Kod” en sonda ise “Alt Kod” şeklinde bir hiyerarşik yapı oluşturulmuştur.
Bir güvenlikleştirme konusu olarak düzensiz göç ve Avrupa Birliği
Tarih boyunca insanlar yaşadıkları toplumlardan zorunlu ya da daha iyi şartlarda yaşamak için gönüllü olarak göç etmişlerdir. Büyük kitle hareketlerinin altında doğal afetler, savaşlar, salgın hastalıklar, kıtlık gibi farklı sebepler yatmaktadır. Bu çalışmada öncelikle Arap Baharı sonrası, Suriye'de yaşanan iç savaştan kaçan insanların, göç literatürüne etkileri ve literatüre kattıkları kavramlardan bahsedilecektir. Özellikle düzensiz göç kavramının üzerinde durulacak olup, uluslararası düzenlemelerde sığınmacı ve mülteci haklarına bakılacaktır. Devletlerin ve uluslararası kuruluşların bu düzenlemelere uyumluluğu tartışılacaktır. Avrupa, kıtada 20'nci yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan entegrasyon hareketi ve buna bağlı olarak geliştirilen Avrupa Serbest Bölgesi yaklaşımı ile dünyanın diğer bölgelerinden ayrılmaktadır. Büyük çapta bir serbest dolaşım bölgesinin oluşturulması sonucu, göç politikaları dış sınırların korunmasına yönelik gerçekleşmiş ve sınır duvarlarının yükselmesine yol açmıştır. Temelinde güvenlik odaklı çalışan bu politikalar, düzensiz göçe karşı 'Kale Avrupası' söylemlerini artırmıştır. Böylelikle Avrupa Birliği göç kontrolünde birtakım ikilemler ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ikilemlerin bir tarafını insan hakları ve demokratik unsurlar oluştururken diğer tarafını ise egemenlik, güvenlik ve ekonomi gibi unsurlar oluşturmaktadır. 11 Eylül saldırısı sonrası artan terör olayları, aşırı sağ partilerin popülist söylemleri sonrası göçmen algısı değişmeye başlamıştır. Bu gelişmeler, AB'nin sınırlarını iyice yükseltmesine ve dikenli teller ile örtmesine yol açmıştır. Bu durum, göç olgusunun öncelikle güvenlik boyutu açısından değerlendirilmesine dikkat çekmiştir. Çalışmanın temel çerçevesini oluşturacak göçün güvenlik açısından incelenmesi, Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme teorisi ışığında değerlendirilecektir. Kopenhag Okulu'nun yanında Paris Okulu'nun da geleneksel güvenlik algısını değiştiren güvenlikleştirme teorisine kattıkları analizlerle değerlendirilecek olup, bu ekollerin karşılaştırmalı analizleri çalışmamıza ışık tutacaktır. Ardından tarihsel süreç içerisinde, Avrupa'da yükselen yabancı düşmanlığı ve aşırı sağ söylemlerin Avrupa siyasetinde etkili olmasıyla birlikte, Birliğin göçü güvenlikleştirme ve dışsallaştırma politikaları ele alınacaktır. Birlik, göçün güvenlikleştirme aşamalarını uyguladığı mekanizmalar aracılığıyla sistemleştirmiştir. Birliğin uyguladığı sistemler ve politikalar, göç sorununa dışarıdan bakmakta olup bu sorunu Avrupa dışına itmektedir. Özellikle uyguladığı geri kabul anlaşmaları yoluyla düzensiz göçü kontrol altına almaya çalışmış ve toprakları dışında üçüncü ülkelere yıkmıştır. Hedef, kaynak ve transit ülke olarak düzensiz göç konusunda herkes üzerine düşen sorumluluğu almakta mıdır? Peki AB göç politikalarının, ortak göç politikaları adı altında aldığı göçmen sorunları ve insan hakları boyutundaki söylemler uygulamada faaliyete geçirilmiş midir?
İklim değişikliği politikalarının çevresel güvenlik bağlamında değerlendirilmesi: Türkiye örneği
Çevre ve güvenlik arasındaki ilişki 1960'ların sonlarından itibaren hem akademisyenlerin hem de politika yapıcıların dikkatini çekmeye başlamıştır. Uluslararası İlişkiler disiplininde, özelikle Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik kavramındaki gelişme ve genişlemelerle birlikte ortaya çıkan farklı güvenlik yaklaşımları arasında çevresel güvenlik kavramı da önem kazanmaya başlamıştır. Günümüzün ön plana çıkan çevresel sorunlarından bir tanesi neden olduğu etki ve şiddetindeki artıştan dolayı iklim değişikliğidir. İklim değişikliği sınır aşan ve sınır ötesi etkilerini hissettirmeye başlamasıyla birlikte uluslarararası ölçekte mücadele edilmesi gereken bir çevresel sorun olarak değerlendirilmiş, bu çerçevede uluslararası diplomasi süreci başlamıştır. Bu çerçevede, çalışmanın amacı, genelde çevre sorunlarının özelde ise iklim değişikliğinin Türkiye'deki siyasi ve toplumsal aktörler tarafından nasıl algılandığını değerlendirmektir. Bu kapsamda çalışma iklim değişikliğinden en çok etkilenmesi beklenen bölgelerden birisi olan Akdeniz Havzası'nda yer alan Türkiye'nin 2000'li yıllarda hem tek parti hükümetinin hem de toplumun iklim değişikliği ve çevresel sorunlar konusundaki söylemlerini Kopenhag Okulu kuramı ile incelemektedir. Bu çerçevede çalışma Türkiye'nin iklim değişikliğini bir sorun olarak algıladığını ve bu sorunu siyasallaştırdığını, öte yandan Türk toplumunun çevresel sorunları kendisine karşı ekonomik ve çevresel tehdit olarak değerlendirdiğini ve toplumun çevresel tehdit söylemine karşı hükümetin toplum söylemlerini siyaset dışı alanda değerlendirdiğini savunmaktadır. Anahtar Kelime: Çevresel Güvenlik, İklim Değişikliği, Türkiye, Siyasallaştırma
Güvensizlik katmanı, güvenlik çarpanı: Mülteci akımının ve yasadışı göçün Türk-Yunan ilişkilerine etkileri
Bu çalışmada ilk olarak Türk- Yunan ilişkilerine etki eden etmenler tarihsel süreç içerisinde incelenmiştir. İki ülke ilişkilerinin şekillenmesinde mülteci ve yasadışı göçmenlerin etkisi detaylı olarak irdelenmiş, aynı zamanda Suriye'de yaşanan iç savaş sonrası mülteci akımının Türk-Yunan ilişkilerine olumlu ve olumsuz etkileri değerlendirilmiştir. İkinci bölüm yasadışı göçlerin önlenmesine yönelik yapılan çalışmaları ele almıştır. Bu konu üzerine Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan Geri Kabul Anlaşmanın Türk-Yunan karasuları ve hudut hatlarında yaşanan sorunlara etkisi değerlendirilmiştir. Söz konusu bölümde her iki ülkenin ayrı ayrı mülteci ve yasadışı göçmenler hakkındaki argümanlarına değinilmiştir. Nihayetinde üçüncü bölümde ikili ilişkilerin yapılandırılmasında göç gibi yumuşak güvenlik sorunlarının nasıl şekillendiği incelenmiş, tartışmanın temelini oluşturan ve sonucunu şekillendiren güvensizlik katmanı ve güvenlik çarpanı kavramları literatüre kazandırılmıştır. Karasuları ve hudut hatları çerçevesinde yaşanan sorunlara mülteci ve yasadışı göçmenlerin de dâhil olmasının ikili ilişkileri hangi yönde etkilediğine dair tespitleryapılmıştır. Nihayetinde söz konusu göç olgusunun güvenlik veya güvenliksizleştirme istikametinde bir araç olarak ortaya çıktığı vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Mülteci ve Yasadışı Göçmenler, Güvenliksizleştirme,Güvensizlik Katmanı, Güvenlik Çarpanı, Göçün Güvenlikleştirilmesi.
Securitization of migration in Turkey since 1980: Cases of Kurds of Iraq and Turks of Bulgaria
Turkey has always been an important part of the migratory movements in its region either as sending, or receiving and transit country. This study deals with the immigration aspect of those movements especially after 1980s, defined as a landmark Turkey's migration history. Two initial mass migration events after this period were placed in the heart of this thesis, and separately at the first stage and then comparatively analyzed. Firstly, the Kurds of Iraq flow from then authoritarian repressive regime occurred in 1988, was examined, and secondly – akin to the first case- the Turks of Bulgaria who escaped from the assimilationist communist regime in the country in 1989. Though those events were consecutively experienced, the reception of the migrants in Turkey and the policies regarding them show some noteworthy differences and such differences mirror the level and extent of the securitization in the both cases. Since the main goal of this study is to put forth securitization of two migration group with its actors, sectors and levels, the Securitization Theory of the Copenhagen School is employed in this study. In the light of this theory, the official statements and news pieces from top newspapers are collected and analyzed through the discourse analysis method, thus the securitization which is a form of speech-act is comprehensively elaborated. In the end, the variations in securitizations of two events are comparatively analyzed and finding are evaluated in depth. I believe and hope that this study handling the early immigration movements and benefitting from archive resource, will contribute to better understand and further study the contemporary mass migratory movements towards Turkey such as Syrians in recent years on the grounds of Securitization Theory. Key Words: Securitization Theory, Iraqi Kurds, Bulgarian Turks, securitization, migration, securitization of migration
Infectious disease and national security: A comparison of China and South Korea
This thesis is a comprehensive analysis of how the People's Republic of China (China) and the Republic of Korea (South Korea) approached national security during the respective infectious diseases they have been forced to confront. It looks at the 2002–2004 SARS outbreak, the Middle East respiratory syndrome coronavirus (MERS), and the most recent COVID-19 pandemic from December 2019 to the present day. This thesis looks at how both countries have dealt with both the ongoing infectious disease crises and their continuing national security interests by utilizing a mixed methodological approach of rhetoric analysis and data gathering, approaching the question with the help of case studies. It utilizes primarily the Constructivist Copenhagen School while utilizing certain elements of the Paris School as well. It takes on case studies for both countries. For China, it looks at media control and information during infectious disease outbreaks, the implications for the Belt and Road Initiative, the recognition of Taiwan, Hong Kong, foreign affairs, and human capital. For South Korea, it looks at media control and information, North Korea, foreign affairs, infrastructural issues, and citizen trust. It is thus possible to make predictions regarding the policies other countries choose to implement on global security and international foreign policy by investigating whether China and South Korea have modified existing national security practices by putting forward the current pandemic conditions and practices.
Karadeniz güvenlik mimarisinin oluşumu ve Türkiye'nin rolü
Çağdaş jeopolitik teorilerin tamamına göre dünyanın merkezi ya da merkeze en kolay ulaşımı sağlayacak bir konumda yer aldığı kabul edilen Karadeniz Bölgesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde gerek zengin enerji kaynaklarına sahip olan bölgelere komşu olması gerekse de söz konusu enerji kaynaklarının dünya pazarlarına taşınmasında oynadığı rol dolayısıyla ön plana çıkmıştır. Diğer taraftan bölge, "donmuş/dondurulmuş çatışmalar" olarak adlandırılan simetrik tehditlerin yanı sıra asimetrik tehditleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu çerçevede çalışmada, bahsi geçen tehditlerin bertaraf edilerek, bölge güvenliğinin sağlanmasında Türkiye'nin oynadığı rolün tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda bölgede yer alan simetrik tehditler, askeri sektörlerden kaynaklanan tehditlerin yanı sıra, politik, ekonomik, toplumsal ve çevresel sektörlerden kaynaklanan tehditleri de güvenlik gündemine dahil eden güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde, asimetrik tehditler ise bölgesel ve uluslararası dinamikler çerçevesinde incelenmiştir. Takiben Karadeniz Bölgesi'nin güvenliğini sağlamaya yönelik yapılanmalar değerlendirilerek, anılan güvenlik yapılanmaları çerçevesinde Türkiye'nin bölgesel güvenliğe yönelik katkıları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda gerek Batılı değerlere olan bağlılığı gerekse de bölgesel sorunların çözümünde başta bölgenin büyük oyuncusu RF olmak üzere bölge devletlerinin önceliklerini ve katılımını da dikkate alan politikalarıyla Türkiye'nin bölgesel güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynadığı ve Soğuk Savaş sonrası dönemde dört adet bölgesel örgütün kuruluşuna öncülük ederek, bölge devletlerinin aralarındaki problemleri çatışmaya dönüşmeden, diyalog yoluyla çözümlemeleri için zemin hazırladığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Karadeniz, Geniş Karadeniz Bölgesi, Güvenlikleştirme, Toplumsal Güvenlik, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örğütü
Doğu Akdeniz'de enerji güvenliğinin uluslararası politik ekonomisi
Bu çalışmada, Doğu Akdeniz'de mevcut enerji güvenliği durumuna Uluslararası Politik Ekonomi anlayışıyla eleştirel bir değerlendirme yapılması amaçlanmaktadır. Ekonomi-politika kavramlarının birlikte ele alınması ve uluslararası boyutun dâhil edilmesi gerektiği, devlet dışı aktörlerin ve bölge dışı aktörlerin varlığı, güvenlikleştirme kavramı; UPE disiplinin benimsemiş olduğu bu anlayışlar ile Doğu Akdeniz'deki mevcut durum ele alınmaya çalışılmıştır. Doğu Akdeniz'deki enerji güvenliği sorunsalının klasik uluslararası ilişkiler anlayışlarının ötesinde yeniden değerlendirilmesi noktasından hareketle, konunun neden UPE anlayışıyla ele alınması gerektiğine yönelik çalışma gerçekleştirilmiştir. UPE disiplinin benimsemiş olduğu anlayışlar çerçevesinde, Doğu Akdeniz'deki mevcut halin bir güvenlikleştirme durumu olduğu aktarılmaya çalışılmıştır. Bu noktalardan hareketle tezin ilk bölümünde UPE disiplini, İngiliz Okulu, Güvenlikleştirme ve Karşılıklı Bağımlılık kavramları aktarılarak çalışmanın teorik çerçevesi oluşturulmaya çalışılmıştır. Akabinde Doğu Akdeniz'deki mevcut durumda bir güvenlikleştirme durumunu ortaya koyabilmek adına Doğu Akdeniz gerginliği tarihsel arka planıyla ikinci bölümde, Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs karşılıklı ilişkileri üzerinden analiz gerçekleştirilmiş, ilişkilerde Arap Baharı sürecine dikkat çekilmiş, Mısır, Libya üzerinden okumalar ele alınıp, aktarılmıştır. Daha sonra Suriye, İsrail ve Mısır Doğu Akdeniz'de enerji jeopolitiği ve politikaları verilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ulusları boyutun ortaya konması adına ABD, Fransa ve Rusya'nın bölgede enerji güvenliğine yönelik faaliyetleri işlenmiştir. Aynı zamanda küreselleşmeyle birlikte daha da etkinleşen ve UPE anlayışının benimsemiş olduğu anlayış içerisinde yer alan, devlet dışı aktörlerin ve devletlerin şirketleşmesine dikkat çekilmiş, hem uluslararası boyutun dâhil edilmesindeki konumlarına hem de Doğu Akdeniz'deki rollerine değinilerek devlet dışı aktörlerin varlıkları aktarılmaya çalışmıştır. Son olarak Doğu Akdeniz'de tüm aktörlerin enerji güvenliğini nasıl algıladıkları ve ne yönde politikalar yürüttükleri işlenerek, aktörlerin enerji güvenliğini farklı boyutlarda algıladıkları ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Avrupa'da aşırı sağ partiler çerçevesinde uluslararası göçün güvenlikleştirilmesi: Fransa ve Macaristan örnekleri
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistemde yaşanan değişim ve dönüşüm güvenlik kavramını dar ve sınırlı olan kalıbından çıkartmıştır. Aynı zamanda eleştirel güvenlik yaklaşımlarıyla birlikte Kopenhag Okulu ve "Güvenlikleştirme Teorisi"nin de katkısı ile genişletmiştir. Daha önceki dönemlerde devletlerin öncelikli ilgi alanlarına girmeyen "alçak politika" (low politics) alanındaki konuların "yüksek politika" (high politics) alanındaki konular kadar önemli olmasını sağlayacak bir dönüşümün yolunu açmıştır. Uluslararası göç olgusu da bu dönüşümün örneklerinden birisini teşkil etmesi açısından önem taşımaktadır. Başlangıçta pek çok Avrupa ülkesi tarafından iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla teşvik edilen uluslararası göç, zaman geçtikçe güvenliğe karşı potansiyel bir tehdit olarak görülmeye başlanmıştır. Bu sebepten ötürü de Avrupa ülkeleri tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Bir nevi devletlerin siyasal alanı dışında olan göç olgusu siyasal alanın içerisine dahil edilerek önce siyasallaştırılmış, ardından güvenlikleştirilmiştir. Bu şekilde günümüz uluslararası sisteminin güvenliğine tehdit oluşturan hayati bir uluslararası güvenlik sorunu haline getirilmiştir/gelmiştir. Özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrasında Avrupa'daki aşırı sağ partiler tarafından güvenlikleştirilmeye başlanan uluslararası göç olgusu, "tehdit altındayız" mesajı ile Avrupa ülkelerindeki güvensizliğin temel nedeni olarak alımlayıcı kitlelere sunulmuştur. Bu durum mülteci krizi sonrasında Avrupa ülkelerine gerçekleştirilen göç dalgasıyla birlikte zirve noktasına ulaşmıştır. 11 Eylül sonrası göç ve göçmen karşıtlığı üzerinden seçmen desteği açısından yükselişe geçen aşırı sağ partiler, göçmenlerin Avrupa toplumunun homojen yapısını bozduğu, işsizliği ve suç oranlarını artırdığı şeklindeki yaygın olan söylemler vasıtasıyla uluslararası göçü ulusal ve toplumsal güvenlik bağlamında güvenlikleştirmektedirler. Bu şekilde söz konusu sorunlardan rahatsızlık duyan kitleleri kendi bünyelerine katmayı başarmaktadırlar. Bu çalışmada, Avrupa'daki aşırı sağ partiler çerçevesinde uluslararası göçün güvenlikleştirilmesi Fransa ve Macaristan örnekleri üzerinden ele alınmıştır.
Nordik ve AB güvenlik yaklaşımlarının güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde analizi
Gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan güvenlik kavramı, uluslararası ilişkiler çalışmalarında ana referans unsurlarından biridir. Çok kadim bir tarihsel birikimi olan güvenlik kavramının anlaşılmasının zor olması ve zaman içerisinde yaşadığı değişimlerin bir sonucu olarak derin bir perspektif ile ele alınması gerekir. Dünyanın en kurumsal bölgesi olan Avrupa ile güvenlik kavramının etkileşimi ele alınmaya değer bir konudur. Soğuk Savaş sonrası dönemde göç ve terör sorunları diğer tehdit unsurlarından ayrılarak daha öncelikli unsurlar olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada AB'nin göç ve terör perspektifinin zaman içerisindeki değişimi Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde incelenmiştir. Aktör, tehdit, retorik, izleyici ve eylemsel boyutu ile ele alınan göç ve terör sorunu politika belgeleri, kurumsallaşma ve kamuoyu anketleri birlikte analize dahil edilerek sonuca ulaşılmıştır. Hem göç hem de terör sorununun Schengen Antlaşması ile başlayarak günümüze ulaşan süreç içerisinde incelenmesi sonucunda her iki sorunun bir paralellik sergilediği saptanmıştır.
Güvenlikleştirme perspektifinden bir inceleme: Irak'ta Haşdi Şaabi yapılanması
Bu çalışma güvenlikleştirme kavramı üzerinden Irak'ta Haşdi Şaabi yapılanması incelenerek kavramın yapılanma üzerindeki doğruluğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Ülkede özellikle 2003 yılı sonrasında yaşanan değişimleri devletin inşası teorisiyle birleştirerek anlatan bir çalışmadır. Devletin inşası sürecinde meydana gelen otorite boşluğundan faydalanan devlet dışı silahlı örgütlerin doğuşundan Haşdi Şaabi yapılanmasının oluşumuna kadar geçen süreçte ülkenin güvenlik meselelerinden bahsederken aynı zamanda ülke hakkında siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel olgulara da değinilmiştir. Çalışma tarihsel ve coğrafi olarak desteklenmesi gerektiğinden Irak'ın modern tarihi ve coğrafi yapısı anlatılmıştır. Bu sayede farklı kimliklerin oluşumu ve gelişimi daha iyi anlaşılır hale gelmiştir. Bu araştırma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kuramsal ve kavramsal çerçeve verilmiştir. İnşacılık ve güvenlikleştirme arasındaki bağ kurulmuştur. Bu kapsamda inşacı kuramın tanımının yanı sıra devletin inşası üzerinden güvenlik paradigması anlatılmıştır. Güvenlikle ilgili kuramların incelenmesinden sonra Kopenhag Okulu'na değinilerek, çalışmanın ana teorisi olan güvenlikleştirme anlatılmıştır. İkinci bölüm, Irak devletinin coğrafi, demografik ve tarihi verilerinin bulunduğu kısımdır. Ayrıca bahsi geçen verilerin ışığında Haşdi Şaabi yapılanmasının öncesi ve ortaya çıkışı aktarılmıştır. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise, Irak devletinin güvenlik sorunları zamansal sıralamada verilmiş, devlet dışı silahlı örgütlere değinilmiş ve Haşdi Şaabi yapılanmasının Irak'ta güvenlikleştirilmesi gereken bir unsur olduğu yapılanmanın detayları, küresel ve tarihsel örnekleriyle anlatılmıştır.
Güvenlikleştirme bağlamında batı'da Islamofobi sorunu
Bu çalışma, Batılı ülkelerdeki siyasi ve bürokratik elit ve kurumların İslam'ı ve Müslümanları niçin ve nasıl Batı'ya yönelik bir güvenlik tehdidi olarak değerlendirdiklerini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. İslamofobi temelinde ele alınan bu tehdit yaklaşımı güvenlikleştirme teorisinin teorik çerçevesinde analiz edilmektedir. Çalışma ayrıca teorinin diğer soruları olan sorunun ne zaman ve hangi sonuçlarla güvenlikleştirildiğini de açıklamaya çalışmaktadır. Bu kapsamda aktörlerin söylemleri, resmi hükümet açıklamaları, yürürlüğe konulan yasalar ve kurumsal uygulamalar öncelikle bir süreç dahilinde ele alınarak analiz edilecektir. Analiz Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da 11 Eylül 2001-Aralık 2022 tarihleri arasında yaşanan genel güvenlikleştirme vakalarını kapsamaktadır. Çalışmada güvenlikleştirici aktörlerin İslam'ı ve Müslümanları göç ve terör sorunları ile ilişkilendirerek askeri, siyasi ve toplumsal referans nesnelerine yönelik bir tehdit oluşturdukları gerekçesiyle güvenlikleştirdikleri görülmüştür. Bu aktörler göç ve terör sorunlarını değerlendirirken İslam'ı ve Müslümanları hedef alan söylemler bulunmuşlar ve bunu ortaya koydukları politika ve yasal düzenlemelerle devam ettirmişlerdir. Müslümanları hedef alan bu güvenlikleştirme adımlarını izleyici olan Batı toplumu ya onaylanmış ya da tepkisiz kalarak sürecin devamına olanak sağlamıştır. Ayrıca güvenlikleştirici aktörlerin İslamofobik güvenlikleştirme yaklaşımını iktidar aracı olarak kullanmak, toplumsal birlikteliği sağlamak ve Müslümanları disipline/asimile etmek için tercih ettikleri sonucuna varılmıştır. Aktörlerin İslam ve Müslüman tehlikesine karşı çözüm olarak ılımlı İslam, Avrupa İslamı ya da her devletin kendine has İslam anlayışı ile bir güvenlik dışılaştırma yaklaşımı benimsedikleri görülmüştür. Bu güvenlikleştirme sürecinin en önemli sonucu ise ne asimile olan ne de İslam'ı kavrayan arada kalmış Müslümanların ortaya çıkmasıdır. Bu ise Müslümanların tamamen disipline/asimile edilmemesi durumunda sistemin daima kendi tehdidini kendisinin ürettiğini göstermektedir.
Security challenges in The Maghreb: Case study of Algeria
The Maghreb region faced significant security challenges following the Arab Spring in 2011. This study analyzes Algeria's urgent response to the security issues emerging from the changes in the area.The research applies securitization theory to understand and address the emergence of security issues.The study examines the Algerian government's response to several challenges through the lens of securitization theory.This study examines how security issues are constructed and portrayed and how the audience is convinced of the necessity for extraordinary measures.The study also examines the outcomes of securitizing some issues, such as terrorism, migration, democratization, foreign intervention in neighboring countries, and the relationship between Algeria and Morocco.The researcher employs a qualitative methodology throughout the study, utilizing a case study approach that focuses on implementing securitization theory.This approach entails examining the process of analyzing security discourse, transforming an issue into a security issue, and constructing security
Securitization of the Muslim brotherhood by Egyptian regimes: A comparison of the Nasser and Sisi era
This thesis explores the security relationship between the Egyptian regimes and the Muslim Brotherhood, culminating in the Nasser era and post-2011 revolution to a securitization process aimed at eradicating the Brotherhood's activities. The study concludes by finding the similarities and differences between the securitization patterns held by the Egyptian regimes towards the movement in the eras of presidents Nasser and Sisi. While multiple frameworks exist to dissect regime preservation tactics, this thesis uniquely harnesses securitization theory to illuminate these patterns. Research arguments are based on the theoretical framework of Terry Balzaque' s securitization theory and Juha Vuori's foundational work on securitization in non-democratic environments. The research emphasizes that the relationship between the Egyptian regime and the Muslim Brotherhood has taken on a security-oriented form since the group's inception up to the present day. The regime allowed limited freedom for the Brotherhood in religious and charitable activities while seeking to stifle the group's political activities. This is evidenced by the regime's efforts to completely halt the Brotherhood's activities through a successful securitization process during the Nasser era and after the 2011 revolution, which enabled the Egyptian regime to implement violent extraordinary measures against the Brotherhood following the expansion of the group's political capabilities, which posed a large threat to the rule of the military regime in Egypt. In other words, The Egyptian army regime systematically cracked down on the brotherhood whenever the group's influence grew in the political sphere. Additionally, the research highlights the utilization by the Sisi regime of Nasserist security strategies in dealing with the Brotherhood.
Güvenlikleştirme siyaseti ve çatışma çözümleri diplomasisi (2002 sonrası Türk dış politikası'nda IKBY ve Ermenistan)
Bu çalışmanın temel araştırma konusu, güvenlikleştirme/güvenlikdışılaştırma teorileri ile çatışma çözümü disiplini arasındaki kavramsal bağlantıların mevcudiyetini dikkate alarak bir analitik çerçeve oluşturulması ve bu çerçeve üzerinden Türkiye'nin 2002 sonrası dönemde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve Ermenistan ile ilişkilerinin analizidir. Güvenlikleştirme/güvenlikdışılaştırma siyaseti ile çatışma çözümleri diplomasisi arasında böylesi bir köprü ve analitik çerçevenin oluşturulmasını gerekli kılan sorunsal ise, güvenlikleştirme/güvenlikdışılaştırma yaklaşımının algılar üzerinden sorun çözümüne çabalarken; gerçek durumları çoğunlukla göz ardı etmesi, buna karşılık çatışma çözümü yaklaşımının ise sorunları algılar değil, mevcut şartlar üzerinden ele almasıdır. Dolayısıyla sadece algıların yeterli olmadığını savunan bu çalışma, güvenlikleştirme/güvenlikdışılaştırma teorisi ile çatışma çözümü diplomasisi arasında kurulacak köprü ile teorik açıdan yeterince çalışılmamış olan ve algılar üzerine odaklanan güvenlikdışılaştırma yaklaşımına teorik bir katkı sağlamayı ve ayrıca oluşturulacak çerçeve üzerinden Türkiye'nin IKBY ve Ermenistan ile ilişkilerinin analizini amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, "Kopenhag Okulu'nun algılar üzerine odaklanan ve bu yönüyle tutarlı bir analiz için yetersiz kuramlaştırılmış niteliğine, çatışma çözümleri teorik bir katkı sağlayabilir mi?" şeklindeki teorik soruya ek olarak çalışmada şu iki ampirik soruya da cevap aranarak konuya daha ayrıntılı açıklama sunmak hedeflenmektedir: "Referans nesnelerinin gerileyişi güvenlikdışılaştırma için bir sebep mi yoksa sonuç mu?" ve "neden Türkiye'nin güvenlikdışılaştırmaya çalıştığı bir sorunda çatışma çözümü yöntemleri kullanılmasına rağmen güvenlikdışılaştırmadan uzaklaşılıyor iken; diğer bir sorunda çatışma çözümü yöntemlerine daha az başvurulduğu halde güvenlikdışılaştırma görece başarılı olabiliyor?" Söylem analizi, teori uygulama ve vaka analizi yöntemlerinin kullanıldığı çalışmada, güvenlikleştirme/güvenlikdışılaştırma teorisi ve çatışma çözümü disiplini arasında karşılıklı olarak birbirini besleyen unsurlarının bulunduğu öne sürülmektedir. Özellikle de çatışma çözümü tekniklerinin "olması gerektiği gibi" uygulanmasının, güvenlikdışılaştırmanın istikrarı açısından oldukça önemli olduğu sonucuna varılmaktadır. Sadece söylem ve algıların yetersiz olduğunu vurgulayan çalışma, hem bağlamın hem de çatışma çözümleri mekanizmalarının (özellikle sorun tanımlama) desteklediği bir güvenlikdışılaştırma çabasının daha istikrarlı olacağını savunmaktadır. Bu yönüyle çatışma çözümü tekniklerinin güvenlikdışılaştırma yaklaşımının yeterli kuramlaştırılmamış yapısına da katkı sağlayacağı ileri sürülmektedir.
Avrupa ülkelerinde göçün güvenlikleştirilmesi ve aşırı sağ partiler: Macaristan ve Yunanistan özelinde karşılaştırmalı bir analiz
2010'da Tunus'ta başlayan ve tüm Arap coğrafyasına yayılan "bahar süreci", ortaya çıktığı ülkeler kadar oluşturduğu zorunlu ve düzensiz insani göç sebebiyle Avrupa ülkelerini de siyasi, toplumsal ve ekonomik veçhelerden etkilemiştir. Gerek bu süreçte gerekse sonrasında yasa dışı yollarla Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışan düzensiz göçmenler birçok ülkede güvenlik sorunu olarak kabul görmüştür. Bunun neticesinde ilgili ülkeler, düzensiz göçü engellemek için bu konuyu güvenlik meselesi haline dönüştürerek aldıkları göç karşıtı kararları meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu tez, 2011-2019 arasında Avrupa ülkelerine yaşanan düzensiz göçten en fazla etkilenen ülkeler arasında yer alan Macaristan ve Yunanistan'da düzensiz göçün bir güvenlik meselesi haline dönüştürülmesi sürecini ve aşırı sağ partilerin bu süreçte üstlendiği rolü analiz etmektedir. Tez, bu iki ülkede göçün güvenlik meselesi haline getirilişini analiz ederken güvenlikleştirme kuramının konuya dair açıklayıcı gücünden istifade etmektedir. Bunun için tez, güvenlikleştirme çalışmalarını başlatan Kopenhag Okulu ile bu alana postyapısalcı bir perspektif eklemleyen Paris Okulu'nun ortaya koyduğu argümanları cem ederek literatüre önemli bir kuramsal katkı sunmaktadır. Burada belirtilmelidir ki tez, göçün güvenlikleştirilmesiyle ilgili olarak Kopenhag Okulu'nun ve Paris Okulu'nun kendi içlerinde ürettikleri argümanların birbirleriyle rekabet halinde olmaktan ziyade birbirlerini tamamlar nitelikte olduklarını ileri sürmektedir. Bu araştırmanın sonuçları göstermektedir ki Avrupa ülkelerinde uygulamaya sokulan göç karşıtı kararlar öncelikle birer güvenlikleştirme sürecine tabidir. Göç karşıtlığıyla bilinen aşırı sağ partilerse bu süreçlerde işlevsel bir rol üstlenerek göç karşıtı kararların uygulanmasını kolaylaştırmaktadır. Ayrıca ana akım partilerle aşırı sağ partiler arasında göç karşıtlığı konusunda ideolojik açıdan neredeyse bir görüş farklılığının kalmadığı sonucu dikkat çekicidir.
AB göç politikalarının güvenlikleştirme ekseninde incelenmesi
Küreselleşme olgusunun etkilediği çok çeşitli alanlardan bir tanesi de göçtür. Göç olgusu geçmişten günümüze devam eden ve kimi sorun ve sorumlulukları da bünyesinde barındıran hassas bir çalışma alanıdır. Göçün Kopenhag Okulu tarafından geliştirilen güvenlikleştirme yaklaşımı çerçevesinde incelenmesi ise daha farklı girdiler üzerinde odaklanmayı gerektirmektedir. Bu kapsamda Avrupa Birliği ülkeleri tarafından göçün yönetilmesine ilişkin geçmişten günümüze çok çeşitli politikalar uygulanmıştır. Avrupa tarafından 1960'lı yıllarda göç teşvik edilmesi gereken bir olgu iken 1970'li yılların ortalarından itibaren kimi Birlik ülkelerinde daha da erken dönemlerde güvenliği tehdit eden ve kontrol edilmesi gereken bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Diğer taraftan AB ülkelerinin dış göç yaşayan ülke statüsünden dışarıdan göç alan ülke statüsüne geçmesi Birlik üyeleri tarafından göçün artık yer değiştirme olgusundan soyutlanmış ve tehlike arz eden bir konu olarak algılanmasına sebep olmuştur. Bu kapsamda göç eylemi, hem göç veren bölgeler hem de göç alan bölgeler için karşılıklı çözülmesi gereken bir mesele olmuştur ve bu çerçevede AB'nin göç politikaları ise dönem dönem değişiklikler göstermiştir. AB için göç bir güvenlik problemidir ve yönetilmesi gerekmektedir. Özellikle son yıllarda Orta Doğu coğrafyasında yaşanan çatışmalar ve Suriye krizi göçü tetiklemiş ve milyonlarca insanın yurtlarını terk etmesine sebep olmuştur. Bu olağan dışı durum beraberinde olağan dışı önlemleri de getirmiştir. Göç gerçeğiyle karşı karşıya olan ülkeler için temel olarak sorun aslında düzenli göçlerden ziyade düzensiz göç olarak ifade edilen ve çoğu zaman yasa dışı olarak gerçekleşen göçlerin kontrol altına alınması ve yönetilmesidir.
Fransa'da güvenlikleştirme ve güvenlikleştirilmiş vatandaş deneyimi
Geçtiğimiz yıllarda topraklarında gerçekleşen pek çok saldırı Fransa'da güvenlik gündelik siyasetin dışına çıkarılarak Fransız toplumunun varlığının ve kimliğinin tehdit altında olduğu söylemiyle siyasi seçkinler tarafından güvenlikleştirilmiştir. Bu güvenlikleştirme hamleleri pek çok acil durum önlemini kapsamaktadır ve bu önlemler teröristlerin kendilerini Müslüman olarak tanımlamaları sebebiyle, çoğunlukla Müslümanlara yönelik olarak alınmıştır. Bu durumda, Fransız Müslümanlarının çeşitli hak ve özgürlükleri bu önlemler neticesinde zedelenmiştir. Fransa'da özellikle 1990'lardan itibaren görünürlüğü artan Müslüman azınlık sorunu bu saldırılar sonrasında daha da tartışmalı bir mesele haline gelmiştir. Bu tez, Fransa'nın saldırılar sonucunda aldığı güvenlik önlemlerini güvenlikleştirme teorisiyle analiz etmekte ve bu güvenlik önlemlerinin Fransa'da yaşayan Müslüman azınlık üzerindeki etkisini değerlendirmektedir. Güvenlikleştirme teorisinin temel tezlerinden biri olan güvenlikleştirme bir söz edimidir savından hareketle, Fransız resmi kanallarından yapılan açıklamalar ve meclis konuşmaları eleştirel söylem analizi yoluyla incelenmektedir. Bu çerçevede Fransa'da uygulanan acil durum önlemlerinin siyasi elitler tarafından nasıl gerekçelendirildiği ve terörizm tehdidinin güvenlik çerçevesinde nasıl söylemsel olarak inşa edildiği aydınlatılmıştır. Güvenlikleştirme teorisine göre güvenlikleştirmenin başarılı sayılabilmesi için alımlayıcı kitlenin bunu kabul etmesi gerekmektedir. Yapılan çeşitli araştırmalara göre Fransız toplumu genel olarak güvenlikleştirme hamlelerini kabul etmektedir. Ancak güvenlikleştirmeden daha çok etkilenen Müslüman azınlıkların bu güvenlikleştirmeyi kabul edip etmediğine dair herhangi bir veri bulunmamaktadır. Bu çalışma bu alandaki eksikliği gidermektedir. Fransa'da yaşayan Müslüman azınlığın entegrasyon (veya asimilasyon) sırasında karşılaştığı güvenlikle ilgili sorunlar güvenlikleştirmenin huzursuzluk politikası yaklaşımıyla değerlendirilmiştir. Bu çerçevede Fransa'da anayasa ve vatandaşlık kanunları, Müslümanların medyada nasıl temsil edildiği, eğitimde Müslümanların karşılaştığı sorunlar, laik uygulamalarının Müslümanlara yarattığı zorluklar ve Fransa İslam'ı (Islam de France) kavramı incelenmiştir. Terörist saldırılar sonrası dönemde siyasi elitler yaptıkları konuşmalarla güvenlikleştirmeyi meşrulaştırmıştır. Ancak güvenlikleştirmenin sürdürülebilmesi ve Fransız değerlerine karşı bir tehdit teşkil eden Müslümanlarla "daha etkin mücadele edilebilmesi" için olağanüstü hâl dışında da varlığını devam ettirebilecek yasa değişikliklerine ihtiyaç duyulmuştur. Bu bağlamda çeşitli terörle mücadele kanunları ve "İslam'la mücadele" kanunu çıkarılmıştır. Güvenlikleştirme çalışmalarında alımlayıcı kitle sıklıkla göz ardı edilmektedir. Ancak güvenlikleştirmenin başarılı olup olmadığı alımlayıcı kitlenin güvenlikleştirmeyi kabulü ile anlaşılmaktadır. Bu nedenle bu tezde, Müslümanların güvenlikleştirme ile ilgili düşüncelerinin ve güvenlikleştirmeyi kabul edip etmediklerinin anlaşılabilmesi için Fransız Müslümanlarıyla yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Güvenlikleştirme bir mesaj ve yanıt süreci olduğundan, Müslümanların güvenlikleştirmeyi kabul edip etmediği Kodlama-Kodaçımlama Modeli ile analiz edilmiştir. Elde edilen veriler Müslümanların güvenlikleştirmeyi kabul etmediğini, dolayısıyla Fransa'da güvenlikleştirmenin Müslüman alımlayıcı kitle özelinde başarısız olduğunu göstermektedir.
Siyasal söylemde 'mülteci krizi': İtalya, Macaristan, Türkiye
Bu tez, siyasal söylem ile mültecilere/göçmenlere yaklaşımların siyasi partiler tarafından zamanla nasıl oluşturuldukları üzerine karşılaştırmalı bir araştırma sorusuna odaklanmaktadır. Mülteci Krizi vakası, ayaklanmaların başlamasından bu yana uzun bir geçmişi olan, seçilen ülkelerdeki mültecilere yönelik yaklaşımı anlamak için kapsamlı ve tutarlı bir veri sunmaktadır. Mevcut akademik literatürde, göç konusu üzerine İtalya, Macaristan ve Türkiye'nin ilgili analizine ilişkin karşılaştırmalı bir değerlendirme çalışma konusunda bir açık söz konusudur. Araştırma bağlamında analiz birimi, seçilen ülkelerin siyasi partilerinin genel seçim manifestolarıdır. Vaka olarak seçilen ülkelerde, mülteci krizi öncesi ve sonrasında genel seçim manifestolarında (2006-2018) göç konusu üzerine inşa edilmiş algıyı ortaya çıkarmak üzerine içerik analizi ile çözümleme ve karşılaştırma yapılmıştır. Seçim manifestolarının göç /göçmen /mülteci /sığınmacı söylemleri politik tutumlarla ilişkilendirilmiştir. Göç konusunun hayali mülteciler algısına dönüşümü incelenmiştir. Bu bağlamda, seçim manifestolarında popülizm, mülteciler ve mülteci krizi, güvenlikleştirme, zenofobi / İslamofobi, Avrupa şüpheciliği kategorileri ile ilgili içerik, söz konusu ülkelerin ve partilerin göçe ilişkin yaklaşımlarını ve algılarını açıklamak için karma yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir.
Uluslararası ilişkilerde bir şiddet tezahürü olarak uluslararası terörizm ve Işid örneği
Şiddet, uluslararası ilişkiler alanında savaş, saldırı, baskı ve terör gibi biçimleriyle ortaya çıkmaktadır. Bu şiddet biçimlerinden terörizm, küreselleşme döneminde yeni boyutlar kazanmış ve böylece uluslararası barış ve güvenliği etkilemesiyle uluslararası toplumun ortak sorunu hâline gelmiştir. Devletler artık uluslararası terörizme karşı tek başına mücadelede zorlanmaktadır. Askerî güce dayanan realist yaklaşımlar bu konuda yetersiz kalmaktadır. Günümüzde güvenlik kavramının genişlemesi ve derinleşmesiyle de devlet dışı aktörler uluslararası sistemde daha etkin olmaya başlamıştır. Bu gelişmeler doğrultusunda neoliberal kurumsalcı yaklaşımlar işbirliğine dayanan çoğulcu güvenlik teorilerini savunmaktadır. Neoliberal kurumsalcılığa göre terörizmi engellemek ve mücadele etmek için uluslararası rejim güçlendirilmeli ve uluslararası kurumlar aracılığıyla işbirliği geliştirilmelidir. Bu yaklaşım açısından IŞİD gibi yeni terör örgütlerine karşı ancak bu şekilde sonuç alınabilir. Dinî ideolojisi, gevşek örgütlenme yapısı, finansal kaynakları, bilişim teknolojilerini iyi derecede kullanması, yabancı savaşçılara ve ağır silahlara sahip olması gibi özellikleriyle IŞİD, uluslararası işbirliği yapılarak yenilgiye uğratılmıştır. Fakat IŞİD tehlikesinin tam olarak ortadan kalktığı söylenemez, dolayısıyla uluslararası terörizme karşı etkin bir mücadele için işbirlikçi güvenlik anlayışının geliştirilerek sürdürülmesi gerekmektedir
Göçün güvenlikleştirilmesi: İran İslam Cumhuriyeti'ndeki Afgan mülteciler örneği
Based on security studies literature, this dissertation examines securitization of migration and Afghan refugees in the Islamic Republic of Iran between 1979 and the present day. The main argument of the dissertation is that a pattern is discernible between Iran's direct involvement in armed conflicts and presenting migration as a security issue. Dividing the time framework into three periods, 1979-1989, 1989- 2012 and 2012 to present day, the dissertation shows that when Iran gets involved in an armed conflict, -as in the first and third periods- it welcomes the Afghan refugees and pursues integrationist policies, and when Iran enters a period of peace, it resorts to restrictive policies against the refugees. Both international and domestic factors, which lead to this special relationship between the independent variable -involvement in armed conflict- and the dependent variable -securitization of migration- are discussed in historical and sociological detail.
Avrupa Birliği güvenlikleştirme politikalarının etkileri: Bosna Hersek örneği (2004-2018)
Bu çalışmada, Avrupa Birliği'nin 2004-2018 yılları arasında Bosna Hersek'te uyguladığı güvenlikleştirme politikalarının ülkede güvenlik, istikrar ve kalıcı barışın sürekli kılınmasına nasıl ve hangi parametrelerde etki yaptığı ortaya koyulmaktadır. Bosna Hersek'te 1992-1995 yılları arasında 3,5 yıl süren ve yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine, milyonlarca insanın mülteci veya ülkesinde yerinden edilmiş olmasına neden olan haksız savaşı sona erdirmek ve soykırıma varan eylemleri durdurmak amacıyla imzalanan Dayton Barış Antlaşması'nın üzerinden 20 yıldan fazla süre geçmesine rağmen, başta AB olmak üzere uluslararası toplum kalıcı barış ve istikrarı sağlamak adına çalışmalarını hâlâ sürdürmektedir. Bosna Hersek siyasetinde etnik çizgi her zamankinden daha fazla parçalanmış ve taraflar arasındaki savaş başka yollarla devam etmektedir. Uluslararası toplum, Bosna Hersek'in Avrupa Birliği'ne tam üyeliği ile tüm taraflardaki savaş izlerinin iyileşeceğini ummaktadır. AB, Dayton sisteminin eksikliklerine bir cevap olarak geliştirdiği BH'yi AB'ye entegrasyon stratejisi, Kopenhag Okulu Güvenlikleştirme Kuramı ve Huntington'un Medeniyetler Çatışması Kuramı çerçevesinde, siyasi, askeri, toplumsal, ekonomik ve çevresel sektörler göz önünde bulunarak incelenmiştir. AB'nin 2008 yılında imzalandığı geçici ticaret anlaşması ve 2016 yılında yürürlüğe giren İstikrar ve Ortaklık Anlaşması ile AB üyeliği yolunda önemli gayret sarf edilmiştir. Buna rağmen, BH'nin AB'nin üyelik kriterlerini karşılama konusunda daha yolun başında olduğu, anayasasından seçim sistemin kadar bir çok alanda AB'nin istediği düzenlemeleri tamamlanmadan AB'ye aday ülkesi statüsü kazanmasın bile mümkün olmadığı görülmektedir. Dayton'un ortaya çıkardığı siyasal yapı ve taraflara sunduğu haklar nedeniyle Bosna Hersek halen 1995 yılı siyasetinin çıkmazındadır. Anahtar Kelimeler: Dayton Barış Antlaşması, Yüksek Temsilcilik, Avrupa Birliği, AB Gücü, AB Özel Temsilciliği.