Yargılama
114 theses under this subject heading
Ceza muhakemesinde suça sürüklenen çocukların yargılanması
Bireysel veya çevresel farklı faktörler neticesinde, erken yaşlarda suç yoluna giren çocukların, ceza adalet sistemi içerisinde farklı bir konuma oturtulması gerekliliği zaman içerisinde geçerlik kazanmıştır. Bu doğrultuda kabul gören uluslararası antlaşmalar ve ulusal kanuni düzenlemelerle, suça sürüklenen çocuklara yetişkinlerden ayrı yargılama usulleri tanınmıştır. Tezimizde öncelikle ulusal ve uluslararası hukuktaki çocuk kavramları tanımlanmış, daha sonra çocukları suça sürükleyen nedenler üzerinde durulmuştur. Ardından Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu temelinde suça sürüklenen çocukların yargılama süreçleri güncel yargı kararları eşliğinde incelenmiştir. Çocuğun tüm ceza muhakemesi süreçlerinde, üstün yararının korunması amacına öncelik verilmiş, mevcut düzenlemeler ve gelecekten beklentiler karşılaştırılarak değerlendirilmiştir.
Tahkikat komisyonu üyelerinin yassıada yargılamaları
Yüksek Lisans tezi olarak hazırladığımız bu çalışmada Demokrat Parti döneminin tartışmalı uygulamalarından biri olan Tahkikat Komisyonu üyelerinin Yassıada Yüksek Adalet Divanı'nda görülen Anayasa'yı İhlal Davası'nda yapmış oldukları yazılı ve sözlü savunmaları incelemeye çalıştık. CHP ve muhalif basının faaliyetlerini incelemek üzere kurulan Tahkikat Komisyonu 10 yıl süren Demokrat Parti iktidarının son zamanlarında ortaya çıkmış ve bir aydan fazla bir süre faaliyette bulunmuştur. On yıl süren iktidar sürecinde oldukça kısa süre varlığını sürdürmesine rağmen bu iktidar döneminin en tartışmalı uygulamalarından biri olmuş, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi'nin gerekçelerinden biri olmuştur. Komisyon, muhalefetin basının ve birçok hukukçunun tepkisini çekmiş, Demokrat Parti içinde de rahatsızlık yaratmıştır. 27 Mayıs sonrasında Tahkikat Komisyonu üyeleri "Anayasayı ihlal" ve "diktaya hizmet" gibi suçlamalar ile karşı karşıya kalmış yapılan yargılamalar sonucu ölüm, hapis, sürgün gibi çeşitli cezalar almışlardır. Komisyon üyelerinin yargılandığı diğer davalar, "Gayrimeşru Servet İktisabı", "Görevi Kötüye Kullanma", "Halkı Silahlandırma", "Kayseri Olayları" davaları olmuştur. Komisyon üyelerinin önemli bir kısmı hukukçulardan oluşmuştur. Anayasaya bağlı olduklarını ve dikta suçlamasını reddeden komisyon üyeleri hukuk devletinin varlığına inandıklarını ve hiçbir ismin emri altında olmadıklarını söylemişlerdir. Anayasa'yı İhlal Davası'nda önemli bir yer teşkil eden Tahkikat Komisyonu üyelerinin bu süreçte kendilerine ve komisyona dair söyledikleri, Demokrat Parti iktidarını ve 27 Mayıs sürecini anlamak adına oldukça değerlidir.
Tapınak Şövalyeleri tarikatı: Kuruluşu, örgüt yapılanması ve yargılanmaları
Süleyman'ın Mabedi ve İsa'nın Yoksul Şövalyeleri ya da en bilinen adıyla Tapınak Şövalyeleri, I. Haçlı Seferi sonucunda Hıristiyanlar tarafından ele geçirilen Kudüs'te kurulan Latin Krallığı bünyesinde hayat bulmuş askeri-dini nitelikli bir tarikattır. Kutsal toprakları ziyarete gelen hacı adaylarını korumak gibi bir ülküyle kurulmuş olan tarikat, Hıristiyan manastır yaşamını benimsemiş savaşçı keşişlerden oluşuyordu. En temel prensipleri olan yoksunluk ve yoksulluk ilkelerine rağmen Papalık tarafından resmi olarak tanınmasının hemen akabinde özellikle Avrupa soylularının yüklü bağışları sayesinde muazzam bir zenginliğe ulaşmıştı. Avrupa'da sahip oldukları sayısız mülk ve geniş topraklarla zenginleşen Tapınakçılar, krallara ve soylulara yüksek miktarlarda borç para veriyorlardı. Avrupa ve kutsal topraklarda bulunan Tapınak evleri vasıtasıyla bir nevi para transferi sistemi kuran Tapınakçılar, modern bankacılığın temelini de atmışlardır. Kısa sürede zenginleşmesine rağmen özellikle kutsal topraklarda üst üste gelen askeri başarısızlıklardan sorumlu tutulmuşlardı. Kuruluşundan itibaren yaklaşık iki yüz yıl boyunca Orta Çağ Avrupa'sının dini, askeri, ekonomik, sosyal ve mimari yapısını etkileyen Tapınak Şövalyeleri'nin düşüşü de yükselişleri gibi hızlı olmuştu. XIV. yüzyılın başında Fransa topraklarının önemli bir bölümüne sahip olan Tapınakçılara yüklü miktarda borcu bulunan Fransa Kralı IV. Philippe tarafından isnat edilen heretiklik, Haç'a hakaret, Şeytan'a tapınma ve İsa'yı inkâr gibi suçlamalar neticesinde aralarında son Tapınak Üstadı Jaques de Molay'ın da bulunduğu pek çok tarikat mensubu tutuklanmıştı. Engizisyon yargılamaları neticesinde suçlu bulunan Tapınakçılar son üstadın idam edilmesiyle birlikte resmi olarak tarih sahnesinden silinmiştir. Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'nın kuruluşundan tarih sahnesinden çekilişine kadar olan seyrini incelediğimiz çalışmamızda Roma Kilisesi'nin dünyevi otorite kurma ve Hıristiyanlıkta kutsal savaş olgusunu geliştirerek Haçlı Seferlerine zemin oluşturma çabalarına yer verdik. Manastır yaşamı ile şövalyelik kurumunun bir araya getirildiği Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'nın organizasyon yapısı, faaliyetleri ve engizisyon tarafından sorgulanmaları ise çalışmamızın ikinci bölümünü teşkil etmiştir.
دور الحجاج بن يوسف الثقفي في القضاء على مناوئين الحكم الاموي ( 65 هـ - 95هـ )
The thesis dealt with the concepts of the emirate and the caliphate, and how they were during the Umayyad rule in the Umayyad Caliphate, focusing on the Caliphate's nature and geographical area, which continued to expand gradually reaching the borders of China and France, on its successors and the durations of their rule, according to their chronology in rule, and on the Caliph Abdul-Malik bin Marwan, who gave alHajjaj a high place in his state. Furthermore, the thesis describes al-Hajjaj, on how he became one of the most prominent leaders and princes in the Umayyad dynasty at the time, and how his severity and cruelty suppressed many revolutions and eliminated all those who stood against the Umayyad dynasty. It also discusses the most important event in the history al-Hajjaj, which was his argument with Abdullah bin Al-Zubayr (may God be pleased with him) about the dreadful events that occurred in the Sacred House of God. The thesis also includes the most remarkable sayings, both praise and slander, about alHajjaj, by relying on reliable and sober historical sources. Additionally, it states the researcher's opinion, with all impartiality and objectivity, after an image was formed by the researcher about the person of Al-Hajjaj bin Youssef Al-Thaqafi. The thesis was concluded by mentioning several findings and recommendations reached by the researcher, through what he studied about al-Hajjaj and the historical era at that time. Keywords: Haccac b. Yusuf, Kufe, Basra, Emeviler, Abdülmelik b. Mervan.
İmamzâde Ahmed. b. Muhammed b. İbrahim el-Eyyûbî'nin Vâcibu'l-Hıfz adlı eseri: Tahkik, tercüme ve değerlendirme
Yargılama Hukuku alanında mahkemeler tarafından davalılara gönderilen celpnameler hukukun işlerliği ve adaletin tesisi bakımından önemli bir yere sahiptir. Özellikle de, açılan davalarla bir ilgisi varmış gibi görünen ancak hakikatte duruşmalarda hazır bulunmalarının mahkemenin vereceği karara olumlu ya da olumsuz herhangi bir etkisinin olmayacağı üçüncü şahısların gereksiz yere mahkemelerde meşgul edilmemeleri dikkat edilmesi gereken bir konudur. Yapmış olduğumuz bu çalışma, Hanefi mezhebi kaynaklarına dayanılarak yazılmış olup mahkemelerde davacı ve davalı dışındaki üçüncü şahısların hangi durumlarda duruşmalara katılmaları gerektiği konusunu ele alan, İmamzâde Ahmed b. Muhammed b. İbrahim el-Eyyûbî'nin Vâcibu'l-Hıfz adlı risalesinin tahkik, tercüme ve değerlendirilmesini ihtiva etmektedir. Çalışmamız dört bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm giriş, tezin konusu ve kapsamı, tezin amacı, araştırmada izlenen metot ve teknikler hakkındadır. İkinci bölümde müellif İmamzâde'nin hayatı, eserin adı ve müellife aidiyeti, nüshaların tanıtımı ve tahkikte izlenen metot, eserde atıf yapılan kaynak kitaplar ve kullanılan rumuzlar anlatılmıştır. Üçüncü bölümde eserin tahkikli metni yer almaktadır. Dördüncü bölümde metnin tercümesi yapılmıştır. Ardından, değerlendirme ve sonuç yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Ġmamzâde, Vâcibu‟l-Hıfz, tahkik, el yazma.
Yargılama sürecinde bilirkişi kusurlarının irdelenmesi
Bilirkişiler, yargılamada etkin ve önemli bir rol oynamaktadırlar. Hazırladıkları raporlar, yargılama süreci ve mahkeme hükmünü önemli derecede etkileyebilmektedir. Bilirkişilerden; somut olayı, dava konusu uyuşmazlığın ana kilit noktasını anlaması, ilgili konuda özel ve teknik bilgi sahibi olması ve mesleki anlamdaki tecrübelerini de ortaya koyarak gerekli özeni yerine getirmesi beklenmektedir. Bilirkişilerin bu etkisi gözönünde tutularak, öncelikle bilirkişilik kurumunun tanımı, mahiyeti ve tarihçesinin iyi anlaşılması gerkmektedir. Geçmişten günümüze hangi yollardan geçip bu kalıba oturtulduğunun iyi bilinmesi halinde, lehe ya da aleyhe yorum yapmak gerçekçi bir hal alacaktır. Bu sebeple, çalışmamızda öncelikle tanımı, hukuki önemi, tarihçesi ve hatta başka hukuk sistemlerindeki uygulamaları öncelikli olarak irdelenmiştir. Sonrasında, hukuk sistemimizdeki uygulanması üzerine genel bilgi verilmiştir. Tüm bu bilgiler doğrultusunda bilirkişilerin sorumlulukları üzerinde durulmuştur. Bilirkişilerin hataya düşmelerin halinde hukuki, cezai ve mesleki anlamdaki sorumlulukları ortaya çıkacaktır. Yargılamada başvurulan bilirkişinin hatalı ve eksik incelemesi sonucunda sorumluluğunun kapsamı ele alınmıştır. Çalışmanın devamında ise, bilirkişi raporları doğrultusunda verilen kararların yüksek mahkeme tarafından bozuduğu ve onandığı kararların incelemesi yapılmıştır. Resmi bilirkişi olarak kabul edilen, daha önceleri resmi bilirkişi olarak başvurulan Yüksek Sağlık Şurası'nın raporlarının mahkemelerimizde, alanında diğer yetkin bilirkişiler karşısında önplanda tutulduğu üniversite ve üniversitelere bağlı enstitüler ile örneğin çeşitli hastane görüşlerinin, göz ardı edilebildiği gösterilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada Yargıtay değerlendirme alışkanlıkları, bilikişilik kurumlarının kararları ve işleyiş sorunları incelenerek Yüksek Yargı kararlarında bilirkişilik, yetkinlik ve yeterliliklerin önemi tartışılacaktır. Anahtar Sözcükler: Bilirkişilik, Adli Tıp, Adli Bilimler, Yargılama, Kusur ve Sorumluluk
Medeni Usul Hukukunda ihtiyari dava arkadaşlığı
Dava iki taraf sistemine göre kurulmuştur. Bir davada davacı ve davalı olmak üzere iki taraf bulunmaktadır. Davacı ya da davalı tarafında birden fazla kişinin bulunması dava arkadaşlığını oluşturur. Dava arkadaşlığında taraflarda subjektif bir çokluk mevcuttur. Dava arkadaşlığı davacı tarafta ise aktif dava arkadaşlığından, davalı tarafta ise pasif dava arkadaşlığından söz edilir. Dava arkadaşlığı, usul ekonomisine hizmet etmeyi amaçlayarak birbiriyle yakın ilişkisi bulunan davaların birlikte incelenmesiyle çelişkili kararlar verilmesini önler. Dava arkadaşlığı maddi hukuktan kaynaklanan sebeplerle ortaya çıkabileceği gibi usul hukukundan da kaynaklanabilir. Esasen dava arkadaşlığı, maddi hukukta yer alan ilişkilerin usul hukukundaki yansımasıdır. Bu bakımdan dava arkadaşlığı mecburi dava arkadaşlığı ve ihtiyari dava arkadaşlığı olmak üzere ikiye ayrılır. İhtiyari dava arkadaşlığına yol açan sebeplerin varlığı halinde, birden fazla kişi birlikte dava açmak veya birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılmak suretiyle ihtiyari dava arkadaşlığı meydana getirilebilir. İhtiyari dava arkadaşlığı, yargılama esnasında davaların birleştirilmesiyle veya taraf katılımı suretiyle de meydana getirilebilir. İhtiyari dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hallerde, birden fazla kişinin birlikte dava açması veya birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılması mecburi dava arkadaşlığındaki gibi zorunlu olmayıp isteğe bağlıdır, yani esasen birlikte açılabilecek davaların ayrı ayrı açılması da mümkündür. İhtiyari dava arkadaşlığında davalar birbirinden bağımsızdır ve dava arkadaşı sayısı kadar dava vardır. Yargılama ortak yürütülmekle birlikte ihtiyari dava arkadaşları, dava esnasında birbirinden bağımsız hareket edebilirler.
Vergi yargısında istinafın yargılama sürecine etkileri üzerine inceleme
Bu çalışmada, 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile idari yargıya getirilen istinaf müessesinin vergi yargısı üzerindeki etkileri incelenmiştir. İstinaf müessesinin vergi yargısına intikalinden önce, taraflar ilk derece mahkemelerinin vermiş oldukları kararları bir üst mahkemede itiraz kanun yolunu kullanarak karara itiraz edebiliyorlardı. İtiraz önüne gelen mahkeme, ilk derece mahkemesinin kararını hukuki açıdan denetleyip dar bir vakıa incelemesi ile nihai kararı veriyordu. Taraflar bu karardan da memnun kalmazlarsa kararı temyiz edebiliyorlardı. Temyizde yapılan hukuki denetleme ise kesin karar niteliği taşıyordu. Bu uygulama Danıştay'ın iş yükünü ağırlaştırmakta ve dolayısıyla da yargılama sürecini uzatmaktaydı. 28 Haziran 2014 tarihinde Resmi Gazete de yayımlanan ve 20 Temmuz 2016 yılında uygulamaya başlanan 6545 sayılı Kanunun getirdiği istinaf sisteminin, idari yargımızın işleyişini hızlandıracağı ve Danıştay'ın iş yükünü azaltacağı öngörülmektedir. İstinaf sistemi ile ilk derece mahkemelerinde verilen kararlar, elde edilen tüm bulgularla yeniden incelenecek ve hukuki açıdan denetimi yapılacaktır. Türk yargı sistemine getirilen bu yeni işleyişin amacı, ilk derece mahkemelerinde oluşabilecek hukuki aksaklık ve yanlışlıkları istinaf aşamasında çözerek hatanın çabuk telafi edilmesini sağlamak ve Danıştay'a intikal eden vakıaların sayısını azaltmaktır. Anahtar Kelimeler: Vergi Uyuşmazlığı, İdari Yargı, Vergi Yargısı, İstinaf, Bölge İdare Mahkemesi.
4483 sayılı memur ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun kapsamındaki görevlilerin yargılama usulü
Memur ve kamu görevlilerinin görev gereklerine aykırı olan her fiillerinde disiplin suçu ve bazı fiillerinde Türk Ceza Kanunu veya özel kanunlar kapsamında bir suçun faili olabilirler. Bu kişiler için evleviyetle disiplin soruşturması başlatılır ise de gözler önüne serilen fiil aynı zamanda onların adli boyutta bir suçun faili olmalarını da gerektirdiği hallerde her suçta doğrudan soruşturma başlatılmamaktadır. Zira hukukumuzda memur ve diğer kamu görevlilerinin soruşturma süreci yetkili idari merciler ile yargı mercilerince beraber yürütülen ve özel niteliği haiz bir ön çalışmayı gerektirmektedir. Eldeki çalışma ile birinci bölümde genel anlamda memur ve diğer kamu görevlisinin kim olduğu, bunların özel bir soruşturma usulüne tabi tutulmasının sebepleri ve bu konu hakkında doktrindeki görüşlerin ne yönde olduğu ve yargılama usulündeki tahkik, muhakkik ve izin sisteminin ne şekilde işlediği incelenmiştir. İkinci bölümde ise 4483 sayılı Kanun'un amacı, kapsamı, Kanun kapsamındaki memur ve diğer kamu görevlilerinin işledikleri görev suçu sebebiyle soruşturma usulü hakkında suçun yetkili idari merciye bildirilmesi, bu bildirimden sonra idare tarafından yapılacak olan ön inceleme aşaması, ön incelemecinin 4883 sayılı Kanun'dan ve ceza hukukundan doğan yetkileri, hazırlanan ön inceleme raporu doğrultusunda yetkili idari mercinin izin hakkındaki kararı ve bu karara karşı öngörülen itiraz yolu ve soruşturma evresi doktrin ve yargı kararları ışığında irdelenmiş ve kanaatlerimize de yer verilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında vergi yargılamasında adil yargılanma hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Vergi Yargılamasında Adil Yargılanma Hakkı başlıklı yüksek lisans tezi çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Çalışmamız içeriğinde bir insan hakkı olarak ortaya çıkan adil yargılanma hakkının kavram olarak ifade ettiği değer, unsurları ve vergi yargılamasında karşımıza çıkış biçimleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde açıklanmıştır. Bu çerçevede, birinci bölümde insan haklarının bir alt başlığı olarak ulusal ve uluslararası metinlerde yerini bulan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da ihlaline sıkça rastlanılan adil yargılanma hakkının terim anlamı ve unsurları içtihatlar ışığında ortaya konulmuştur. İkinci bölümde adil yargılanma hakkının, idare ile birey arasında birtakım hak ihlallerine dayanarak gerçekleştirilen vergilendirme işlemleri neticesinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözüm yeri olan vergi yargılamasında uygulanabilirliği incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında ve dolayısıyla Sözleşme'de adil yargılanma hakkının unsurlarından sayılan kriterlere ait olmasa da vergi yargılaması özelinde sorun arz eden birtakım hususlara değinilmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur.
Türkiye'de Vergi Hukuku kaynağı olarak bağlayıcı yargı kararlarının analizi (1950-2010 dönemi itibariyle)
Pozitif hukukun kaynaklarını bağlayıcılıkları bakımından asli ve yardımcı kaynaklar olarak ikiye ayırmak mümkündür. Aynı ayrım vergi hukukunda herhangi bir kaynağın yeni bir vergi normu ortaya koyup koymadığı ölçütüne göre de uygulanabilir.Genel olarak pozitif hukukun tüm kaynakları vergi hukuku için de geçerli olmakla birlikte, bu kaynakların bir kısmı vergi hukukunun niteliği gereği bazı ayırıcı özellikler taşır. Pozitif hukuktakilere ek olarak, özelge gibi vergi hukukuna özgü bazı yardımcı kaynaklar da bu alanda görülür. Danıştay içtihadı birleştirme kararları ile Anayasa Mahkemesi iptal kararları pozitif hukukun olduğu gibi vergi hukukunun da asli kaynakları arasındadır.Bu çalışmada, 1950-2010 döneminde Türkiye' de vergi hukuku kaynağı olarak bağlayıcı yargı kararları olan Danıştay içtihadı birleştirme kararları ile Anayasa Mahkemesi iptal kararları ilgili oldukları vergi türü, lehine sonuçlandıkları taraf ve dava tarihi ile karar tarihi ve resmi gazetede yayımlanma tarihleri arasında geçen gün sayıları gibi yönlerden analiz edilmiştir.
Türk Medeni Kanunu kapsamında ortaklığın giderilmesi davaları ve yargılamaya yansımaları
Ortaklığın giderilmesi davaları, kendine özgü nitelikler barındıran, çift taraflı ve taraflar için benzer sonuçlar meydana getiren davalardır. Dava neticesinde verilen hüküm ile geleceğe yönelik bir etki meydana geldiği için bu davalar geleceğe etkili yenilik doğuran davalardır. Ortaklığın giderilmesi davasının konusunu, taşınır mal, tapuya kayıtlı taşınmaz mal ve haklar oluşturmaktadır. Bu davalar, paydaş ya da ortakların, paylı yahut elbirliği mülkiyetinin sona ermesi konusunda anlaşamamaları halinde ya da kamu tüzel kişilerinin ilgili mevzuat doğrultusunda yetkilerini kullanmalarıyla, birlikte mülkiyetin mahkeme kararı ile sona ermesi yoluna başvurulması ile görülür. Kural olarak her bir paydaşın bir sebep göstermeksizin ortaklığın giderilmesini talep etme hakkı vardır. HMK m.4/1-b düzenlemesi uyarınca ortaklığın giderilmesi davalarında, sulh hukuk mahkemeleri görevlidir. Bu nedenle söz konusu davalar basit yargılama usulüne tabidir. Ortaklığın giderilmesi davalarında yetkili mahkemenin belirlenmesi davaya konu malın niteliğine göre değişiklik arz etmektedir. Davaya konu malın taşınır olması durumunda genel yetki kuralı uygulanarak davalılardan birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacakken, dava konusunun taşınmaz olması halinde HMK m.12 uyarınca, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Ortaklığın giderilmesi davasının konusunun tereke olması halinde ise, HMK m.11 uyarınca mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkili olacaktır. Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmesi halinde ise, İİK'de yer alan ilamlı icraya ilişkin ortak hükümler dikkate alınarak dava konusunun niteliğine uygun düştüğü ölçüde, bu hükümler satışa ilişkin ilamın icrasına uygulanacaktır. Ortaklığın giderilmesi davalarının çift taraflı davalardan olması ve kaybeden taraf bulunmamasının bir sonucu olarak, yargılama sürecinde ortaya çıkan dava masrafları, yargılama harçları ve AAÜT uyarınca hükmedilen vekâlet ücretinden tüm taraflar payları oranında sorumludurlar. Sulh hukuk mahkemesi tarafından verilen ortaklığın giderilmesi kararlarına karşı HMK m.341/1 uyarınca istinaf yoluna başvurulabilecektir.
Çocuk hakları bağlamında çocuğun üstün yararı ilkesi
Çocuğun üstün yararı ilkesi denildiğinde onun velayet, evlat edinme, soy bağı kurulması gibi medeni hukuk konularındaki yeri akla gelmiştir ve ilke hep bu çerçevede incelenmiştir. Ancak ilke yalnızca bu konularla sınırlı olarak değil; çocuğu ilgilendiren her türlü iş, işlem ve eylem söz konusu olduğunda gözetilmek zorundadır. Dolayısıyla bu ilkenin, ortaya çıkışından başlanarak kavramsal çerçevesinin oluşturulması, birçok önemli düzenlemede nasıl yer aldığının bilinmesi ve kararları bağlayıcı olan yüksek mahkemelerin önüne gelen olaylarda ne şekilde uygulandığının çözümlenmesi elzemdir. Bu çalışma böyle bir ihtiyaca çözüm bulunabilmesi gayesiyle yapılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde çocuk kavramının ve çocuk haklarının tarihçesi, bunların çeşitli düzenlemelerdeki yeri, ardından çocuk haklarının tam anlamıyla yaşama geçirilmesinde büyük önemi haiz çocuğun üstün yararı ilkesinin kavramsal meseleleri ele alınmış ve ilkeye farklı açılardan yaklaşılarak ilke birçok yönüyle incelenmiştir. İkinci bölümde çocuğun üstün yararı ilkesinin ulusal ve uluslararası mevzuat bağlamındaki yeri mercek altına alınmıştır. Bu bölümde ilkeye yer veren birçok ulusal ve uluslararası düzenleme incelenmiş, sonrasında ilkeye çeşitli ülkelerin hukuk düzenleri çerçevesinde yaklaşılmış ve en sonunda ilkenin Türk hukukundaki yeri ve önemi saptanmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise genel olarak çocuk yargılamasında ilkenin önemi vurgulanmış, bunun yanında yargılama denildiğinde ilk akla gelen değer olan adil yargılanma hakkı, çocuğun üstün yararı ekseninde olmazsa olmazı niteliğindeki alt hakları ve ilkeleriyle ele alınmıştır. Ardından, çocuk yargılaması konusunda öğretide getirilen eleştiriler ve bu konudaki önerilere yer verilmiştir. Nihayet ilkenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarındaki uygulaması açıklanmıştır.
Medeni Usul Hukukunda maddi hataların düzeltilmesi (HMK M.183)
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.183 hükmü uyarınca bir yargılamada tarafların veya mahkemenin dava dosyasında bulunan belgelerdeki açık yazı ve hesap hataları düzeltilebilecektir. Yargılamada gündeme gelen yazı ve hesap hatalarının gerçeğe aykırı olduğu duraksamaya yer bırakmayacak kadar anlaşılır ise ortada açık bir maddi hata söz konusudur. Maddi hataların düzeltilmesi ile bünyesinde açık yazı ve hesap hatası bulunan belgelerin düzeltilmesine imkân tanınarak işlemin gerçeğe uygun hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Maddi gerçeğe ulaşmayı, hukuki güvenliğin tesisini ve adaletli karar vermeyi amaçlayan medeni usul hukuku şekli bir hukuk dalıdır. Sırf açık yazı ve hesap hatası nedeniyle yapılan usulî işlemin iptali katı bir şekilcilik olarak öngörülmüş ve katı şekilciliğin önüne geçilmek suretiyle usul işleminin düzeltilmesine imkân tanınmıştır. Bu durum aynı zamanda, Anayasa m.141/5 ve HMK m.30'da düzenlenen usul ekonomisi ilkesinin bir gereğidir. Bu çalışmada maddi hataların düzeltilmesi kurumu, Kanun'un 183'üncü maddesi hükmü ile sınırlı olacak şekilde dar ve teknik olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Yargı kararlarında maddi hata kavramını genişleten uygulamalara rastlanılması ve maddi hataların mahallinde düzeltilmesinin geciktirilmesi sebebiyle üst derece yargılamalara da sirayet etmesiyle doğabilecek çelişkiler, sakıncalar bu konunun tarafımızca ele alınması gerekliliğini artırmıştır.
Albay Talat Aydemir'in darbe girişimlerinin ve yargılanmasının Türk kamuoyuna yansımaları
Mustafa Kemal Atatürk döneminde siyasi rejimin ve inkılapların koruyucusu görevinde bulunan ordu, İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olmasının ardından bu görevinin dışına çıkarak politikanın içine girmek zorunda kalmıştır. Orduda rejime yönelik ilk hareketlenmeler İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde başlamış ancak örgütler 1950 tarihinde Demokrat Parti'nin seçim yoluyla iktidara gelmesiyle aktif bir müdahale olmadan dağılmıştır. 1950 – 1960 yılları arasında iktidarda bulunan Demokrat Parti, 1954'ten sonra yaptığı faaliyetler ile ordunun tepkisini çekmiş ve iktidarı devirmek adına ilk kez bu yıllarda ihtilal örgütleri kurulmuştur. İhtilal örgütlerinin gelişmesi ve ülkede yaşanan sorunların çıkılmaz hale gelmesi sonucu cumhuriyet tarihindeki ilk askeri müdahale olan 27 Mayıs 1960 İhtilali gerçekleşmiştir. İhtilal sonrasında Harp Okulu Komutanlığı görevine getirilen Albay Talat Aydemir; darbenin amacına ulaşamadığını, Atatürk ilke ve inkılaplarının yerine oturtulamadığını ve ülkede yaşanan siyasi çatışmaların son bulmadığını öne sürerek ilk ihtilal girişimini 22 Şubat 1962 tarihinde denemiş ancak başarısız olmuştur. İhtilal girişimi sonrasında arkadaşları ile birlikte emekli edilen Talat Aydemir, ülkenin kötü bir gidişe sürüklendiğine inanarak 21 Mayıs 1963 tarihinde ikinci kez ihtilal girişiminde bulunmuş fakat yine başarısız olmuştur. İkinci ihtilal girişiminin ardından yargılanan Talat Aydemir, ihtilalci arkadaşı Fethi Gürcan ile birlikte idam edilmiştir.
10 Numaralı Kısas Defteri (H.1291-1327 / M.1874-1903) Shf. 1-40
Osmanlı devleti kendinden önce tarih sahnesinde yerini almış diğer Türk devletlerinden aldığı hukuk mirasını ve kültürel mirası İslam hukuku ile birleştirmiştir. Osmanlı Devleti'nin büyük ölçüde Anadolu Selçuklu, Büyük Selçuklu ve Abbasi Devletleri esas itibariyle İslam hukukuna dayanan bir hukuk düzenine sahiptir. Bu durum da şer'i hukukun yanı sıra örfî hukukun da beraberce uygulandığı bir sistemin oluşturduğunu göstermektedir. Böylece toplum içerisinde meydana gelen suç tiplerine şer'i ve örfî hukuk kurallarına göre farklı yaptırımlar uygulanmıştır. Kısas cezaları, en ağır cezalardan birini teşkil etmektedir.Kısas davaları Osmanlı adli sistemi içerisinde nerdeyse hataya yer vermeyen bir alanı içermekte olup, uygulanacak cezalar da kanunnameler tarafından belirlenmektedir. İncelemiş olduğumuz 10 Numaralı Kısas Defteri'nde Osmanlı adli sisteminin hata affetmeyen bu dalında nekadar adil ve hızlı bir yargılama yapmış olduğunu göreceğiz. Anahtar Kelimeler: Kısas, Ceza, Suç,Osmanlı Hukuku, İslâm Hukuku.
Medeni Usul Hukukunda duruşma
Bu çalışmada Medeni Usul Hukuku kapsamı içinde ilk derece hukuk mahkemeleri yargılamasında ve kanun yollarında duruşma sürecine ışık tutulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın tez olması sınırlılığı içinde, hukuk yargılamasında duruşmanın hukuki temeli, amacı, yargılama ilkeleri ile bağlantısı, duruşmada rol oynayanların özellikleri, duruşmanın yönetimi ve disiplini, kanun yollarında ve yerel tahkim yargılamasında duruşma uygulaması sistematiği ile konunun aydınlatılması amaçlanmıştır. Amaç doğrultusunda tümevarım bilimsel yöntemi benimsenerek bölüm başlıkları altında sayılan alt konular irdelenmiştir. Çalışmada, bilimsel eserlerden, yüksek mahkemelerin yargı kararlarından ve gözleme dayalı tecrübelerden faydalanılmıştır. Çalışma sonucunda, Medeni Usul Hukuku'nda tüm anlam ve içeriği ile duruşma kavramının yargılama hukukundaki yeri ve önemi daha yakından anlaşılmıştır. Duruşmanın, evrensel hukuk ilkeleri ile özel hukuk yargılaması sistemine özgülenen ilke ve hedefleri somutlaştırdığı ve kişilerin hukuk güvenliğini sağlamada birincil rol oynadığı sonucuna varılmıştır. Bir bütün olarak yargılama sürecinde, duruşma yapılmasının esasen yargılamanın kalbini çalıştırmak anlamını taşıdığı görülmüştür. Bu bağlamda, ?adil bir karara ulaşma? amacıyla duruşmaya hazırlık, duruşmanın yürütülmesi ve sonuçlandırılması işlemlerini yerine getirmekle ödevli olan, özellikle duruşma hakimi ve aktif rolü bulunan diğer sorumlu kişilerin, usul kurallarının önüne geçen, uygulamadaki anlayışlarının duruşmaya yansıyan olumlu/olumsuz etkisi yadsınamaz bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.Anahtar Sözcükler1. Medeni Usul Hukuku ve duruşma kavramı2. Hukuk yargılamasının amacı kapsamında duruşma3. Duruşmada uygulanan yargılama ilkeleri4.Duruşmaya hazırlık, duruşma görevlileri, duruşmanın yönetimi ve disiplini5. Kanun yollarında ve tahkim yargılamasında duruşma
Kadastro davalarında delillerin değerlendirilmesi ve yargılama usulü
Özel mahkeme olan kadastro mahkemelerinde uygulanan yargılama usulünün ve bu usulün özelliklerinin incelendiği bu çalışmada üç ana bölüm yer almaktadır. İlk bölümde Kadastro Kanunu'nun Türk Hukuku ve mukayeseli hukuk açısından ele alınması, Kadastro Kanunu'nun amacı ve özellikleri ve kadastro işleminin nasıl gerçekleştiği incelenmektedir. Çalışmada bu bölüme yer verilmesinin amacı, diğer bölümlerde incelenecek olan usul hukuku konularının anlaşılmasını kolaylaştırmak için kadastro işleminin maddi hukuk yönü hakkında bir bilgi vermektir.3402 Sayılı Kadastro Kanunu'nun ülkemiz kadastro uygulamalarında esas alınmasına ilişkin olmak üzere yargılama safhasında Yargıtayın kararlarının da incelenmesi suretiyle bir çalışma yapılmaya gayret gösterilmiştir. Bu tez çalışması sırasında Yargıtay kararları incelenmiş olup doktrindeki farklı görüşlerle konular irdelenmiştir. Kadastro Kanunu'nun temel aldığı ilkeler değerlendirilmiş, böylece tasfiye niteliğinde olma özelliğine sahip bir kanunun genel hükümler karşısındaki yeri belirlenmiştir. Ülkemizin kadastrosu yapılmamış alanlarının çokluğu düşünüldüğünde kadastro faaliyetlerinin yargılamaya intikal eden kısımlarıyla ilgili olmak üzere kanuni dayanakları ortaya konulmuştur.Anahtar Sözcükler1. Kadastro2. Yargılama3. İlkeler4. Amaç5. İnceleme
Medeni Usul Hukukunda kısa karar
Yargı erkinin en büyük görevi, mahkemelere yansıyan hukuki ihtilafların çözümünde en hızlı, en doğru ve vatandaş için en ucuz yol izlenerek, somut dosyada en adil kararı vermektir. Mahkemelerce verilecek bu adil kararlar sayesinde, halkın ve kamunun vicdani tatmin duygusu karşılanacak, böylece tüm bireylerin adalete olan güveni en üst noktaya taşınacaktır.Mahkeme önüne gelen ihtilafla ilgili dosyada, tahkikatını tamamlayıp, söz konusu ihtilafı çözecek duruma geldiğinde yargılamayı sonlandırarak, davayla ilgili son kararını açıklar. Anayasa'nın 141. maddesi gereği, mahkemeler her türlü kararlarını gerekçeli olarak yazmalıdır. HMUK' un 388. maddesi de Anayasa'nın söz konusu maddesini destekler niteliktedir. Bu yüzdendir ki, mahkemelerin gerekçesiz bir karar vermeleri, Anayasa ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun amir hükümlerine de aykırıdır.Gerekçe mahkemenin vardığı sonuca (hükme) dayanak teşkil eden sebeptir. Gerekçede, hâkimi o sonucu vermeye iten nedenlerin yanı sıra, tarafların dilekçe ve sözlü beyanlarından dile getirdikleri iddia ve savunmaların özeti, çekişmeli konular hakkında toplanan deliller, bu delillerin tartışılması sonucu hangilerinin ret ve üstün tutulduğu, hangi vakaların sabit görüldüğü ve bunların tümünden çıkarılan sonuç bulunmalıdır.Ülkemizdeki mahkemelerin yoğun iş yükü, teknik ve personel eksikliği gibi sebepler, adalet hizmetini yavaşlatmakta, bu da yapılan yargılama sonunda açıklanan hükümlerin, gerekçesiz olarak tefhim edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Hal böyle olunca, kanun koyucu, uygulamadaki duruma paralel bir düzenleme yaparak, yargılama sonunda sadece hüküm fıkrasının tefhim edilmesini yeterli görmüş, hükmün tefhiminden itibaren onbeş gün içinde gerekçeli kararın yazılarak taraflara tebliği esasını benimsemiştir.Mahkeme yargılama sonunda hüküm sonucunu tutanağa geçirerek okur. Taraflara, yargılama sonunda yüklenen borç ve tanınan hakların belirtildiği hüküm sonucuna, uygulamada kısa karar denmektedir. Mahkemenin kısa kararını açıkladıktan sonra yapacağı iş, buna uygun bir gerekçeli karar hazırlamaktır.Gerekçeli kararla, kısa karar arasında oluşan çelişki, söz konusu gerekçeli karar, temyiz yoluyla Yargıtay'a taşınırsa bozma sebebidir. Karar bozulduktan sonra yerel mahkemenin yapması gereken iş, önceki kararla bağlı olmaksızın çelişikliği kaldırmak kaydıyla vicdani kanaatine göre karar vermektir.
İdari yargıda Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun uygulanması
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesinde; ?hâkimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukûnunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemlerde? Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmek suretiyle bu müesseselere atıf yapılmıştır. Yargılama usulleri arasında kendine has özellikleri ile yer bulan idari yargılama usulünde medeni usul hukukundan faydalanılması sadece atıf yapılan bu müesseselerle sınırlı değildir. Zira idari yargılama usulü hukukunun genç ve sürekli değişen bir içtihat hukuku olması sebebiyle, atıf yapılmamasına rağmen, medeni usul hukukunda yer alan bazı müesseselerden de faydalanılmaktadır. Medeni yargılama hukuku müesseseleri idari yargılama usulünün özellikleri ile bağdaştığı şekliyle uygulama alanı bulabilmektedir.Çalışmamızda, hukuk usulüne ilişkin 1086 sayılı Kanun ile 6100 sayılı Kanun düzenlemelerine yer verilmek suretiyle bu müesseselerin idari yargılama usulünde nasıl uygulandığı ve bundan sonra nasıl uygulama alanı bulabileceği hususuna değinilmiştir. Medeni yargılama usulü müesseselerinin uzun zamandır uygulanıyor olmasına rağmen atıf yapılan müesseselerin İdari Yargılama Usulü Kanununda düzenlenmesine ilişkin temenniler hala güncelliğini korumaktadır. Çalışmamızda Hukuk Muhakemeleri Kanununa atıf yapılmamasına rağmen uygulanan müesseselere dikkat çekmek suretiyle İdari Yargılama Usulünde öngörülen düzenlemenin 31. madde de atıf yapılan müesseselerle sınırlı olmaması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar Kelimeler:1.İdari Yargı2.İdari Yargılama Usulü3.Hukuk Muhakemeleri Kanununa Atıf4.Bilirkişi5.Derdestlik
Vergi uyuşmazlıklarının yargısal aşamada çözümünde görev ve yetki
İnceleme konumuz ?Vergi Uyuşmazlıklarının Yargısal Aşamada Çözümünde Görev ve Yetki?dir. Görev kuralları, bir davaya konu itibarıyla hangi yargı merciinin bakacağını belirleyen usul kurallarıdır. Yetki ise, yargı merciinin konu itibarıyla bakmakla görevli olduğu davanın hangi coğrafi alanla sınırlı olduğunu düzenleyen usul kuralıdır. Kamu düzenine ilişkin olan görev ve yetki kuralları yargılama hukukumuzda özel öneme sahiptir. Dolayısıyla, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde, idare mahkemelerine göre, özel görevli mahkemelerden oluşan vergi yargısında; her geçen yıl artan iş yükü ve mahkeme sayısı da dikkate alındığında, yargılama usulü hukukunun ?görev ve yetkiye? ilişkin kurallarının daha detaylı incelenmesi gerekmektedir.
Vergi yargısında yürütmenin durdurulması kararı ve sonuçları
İdari işlemler tesis edildikleri anda hukuka uygun sayılır ve idare tarafından yürütülürler. Hukuk devletinde, idare üzerinde yapılan denetimlerin en etkili olanı bağımsız ve tarafsız yargı organlarınca yapılan yargısal denetimdir.İdari işlemlere dava açılması, işlemin yürütülmesini ve ilgilisi açısından sonuç doğurmasına engel olmadığından açılan iptal davasının etkili sonuç doğurmasına yol açacak kurumlardan biriside yürütmenin durdurulması kararıdır.İdari işlemin yürütülebilirliğini askıya alarak onun etkisiz hale getirilmesi idari yargıda açılacak davada verilecek yürütmenin durdurulması kararı ile mümkün olmaktadır. Bu sayede işlem hakkında karar verilinceye kadar işlemin yürütülmesi duracaktır.Bu çalışmada yürütmenin durdurulması kurumu vergi yargısı yönünden incelenmiş, idari mahkemelerinde verilen yürütmenin durdurulması kararları ile vergi mahkemeleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararları arasındaki fark ortaya konulmuştur. Danıştay kararlarından örnekler verilmiş ve uygulama ile mevzuattaki durum açıklanmıştır.
Ceza Muhakemesinde olağanüstü kanun yolları
Ceza muhakemesinin amacı, sadece suçlunun cezalandırılması olmayıp, maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bir ceza muhakemesi neticesinde verilen hükümlere karşı kanun yolları başvuru imkânı tanınmıştır.5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda olağan ve olağanüstü kanun yolu ayrımı yapılmıştır. Olağan kanun yolları itiraz, istinaf ve temyizdir. Olağanüstü kanun yolları ise yargılamanın yenilenmesi, kanun yararına bozma ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisidir.Yüksek lisans tezi niteliğindeki bu çalışmada, Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan olağanüstü kanun yolları inceleme konusu yapılmıştır.Çalışmanın birinci bölümünde, genel olarak kanun yolları, ikinci bölümünde, yargılamanın yenilenmesi müessesesi, üçüncü bölümde kanun yararına bozma, dördüncü bölümünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı incelenmiştir. Bu müesseselerin hukukî niteliği değerlendirilmiş, uygulama ve mevzuatta karşılaşılan sorunlar tespit edilerek çözüm önerileri sunulmuştur.
Ceza Muhakemesinde karar ve hüküm
Ceza muhakemesi; iddia, savunma ve yargılamadan oluşan ortak bir faaliyettir. Bu faaliyet, suç işlendiği yönünde bir şüpheyle (iddiayla) başlamakta, bu şüphe yargılama makamlarının katılmasıyla elbirliğiyle yenilmekte, maddi gerçekliğe ulaşıldığında verilen ortak kararla sona ermektedir.Mahkeme ve hakimler, yargılama sürecinde çeşitli kararlar verirler. Mahkeme ve hakimlerin verdiği tüm kararlar, özellikle yargılama sonucunda kurduğu hüküm ve hükmün içermesi gereken unsurlar, yargılamanın en kısa sürede sonuçlanması ve adaletin sağlanması açısından büyük öneme sahiptir.Karar ve hüküm kavramları çoğu zaman birbirinin yerine kullanıldığından, karar ve hüküm kavramlarını birlikte açıklamak gerekmektedir. Karar; bünyesinde hükmü ve diğer alt kategorileri de barındıran bir üst kavram, genel bir terim niteliğini taşımaktadır. Her hüküm bir karardır ancak her karar bir hüküm değildir. Ayrıca karar, yargılamanın her aşamasında verilebilir. Şöyle ki; hükme ulaşılması için mahkeme hükme hazırlayıcı ara kararları çok daha önceden vermeye başlamıştır.Çalışmamızda ceza muhakemesi hukukunda karar ve hüküm kurumları incelenmiştir. Kurumların tanımı, hukuki nitelikleri, amaçları ve çeşitleri ortaya konulmuştur. Daha sonra hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumları ele alınmıştır. Çalışma kesin hüküm kurumu üzerinde durularak tamamlanmıştır.