Age factors
134 theses under this subject heading
Keratokonus hastalarında yaş, cinsiyet ve kontakt lens tipinin hastalığın progresyonuna etkisi
Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi'ne başvuran ve keratokonus tanısı konularak takibe alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların en az 1 yıllık takip verisi bulunan keratokonuslu gözleri çalışmaya dahil edildi. Genetik veya allerjik öyküsü olan veya oküler cerrahi öyküsü bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bu olguların yaş, cinsiyet, tanı, geçirilmiş oküler cerrahi öyküsü, altta yatan genetik veya allerjik predispozan durum öyküsü, kontakt lens kullanım durumu ve eğer kontakt lens kullanımı söz konusu ise kullanılan lensin tipi ile ilgili bilgiler Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi arşivlerinden ve hastaneye ait dijital kayıt sistemlerinden elde edildi. Hastaların takipleri süresince Sirius (CSO, Florans, İtalya) korneal topografi cihazı ile yapılan topografik ölçümlerine ait SimK1, SimK2, SimKort, Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ve Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) değerleri kaydedildi. Değerlendirmeye alınan hastalara ait ölçümlerde ölçümlerin doğruluğunun yeterli olduğuna (''Acquisition Quality''), başlangıç ve son ölçümler arasında 1 yıl olmasına, hastaların bu süreçte veya öncesinde herhangi bir oküler girişim geçirmemesine dikkat edildi. Hastalara ait topografik ölçümlerin 1 yıl içerisinde yaş, cinsiyet, kontakt lens kullanım durumu ve şayet kontakt lens kullanıyorsa kontakt lens tipine göre nasıl değiştiği incelendi. Progresyon için belirlenen kriterler ilk ve son ölçüm arasında (yani, 1 yıl içerisinde); (1) Dik K (K2) ≥ 1 D'lik artış olması, (2) Kort ≥ 0.75 D'lik artış olması, (3) Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) ≥ 1 D'lik artış olması ve (4) Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ≥ %2'lik azalış olması şeklinde olup bu kriterlerden birinin olması hastalığın progresyonu lehine değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences, SPSS) 22.0 sürümü ile yapılmıştır. Çalışmamızda hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin lens kullanımına göre progresyon durumunun kıyası yapılmış olup lens kullanmayan gözlerin %60,6 ile 80 tanesinde progresyon görülürken, lens kullanan gözlerin %42,4 oran ile 25 tanesinde progresyon gelişmiştir ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,019). Yaşa göre progresyon gelişimine bakıldığında 30 yaş altı gözlerin %61,2 oran ile 79 tanesinde progresyon görülürken 30 yaş üstü hastalara ait gözlerin %41,9 oran ile 26 tanesinde progresyon gelişmiştir. 30 yaş altı hastalara ait gözlerdeki keratokonus progresyonu gelişme yüzdesi istatistiksel anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,009). Hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin cinsiyete göre progresyon gelişimi kıyaslandığında istatistiksel fark belirlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmanın sınırları dahilinde keratokonuslu gözlerde lens kullanımının progresyon üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Cinsiyet farklılığının ise keratokonus hastalığında progresyon üzerine bir etkisi görülmemiştir. Genç hastalarda keratokonus progresyonunun daha sık olduğu bilinen bir durumdur.
Effects of aging and exercise on dynamic postural control: Analysis of muscle synergies
This study aims to investigate human motor control mechanisms providing coordination of voluntary dynamic movements under the effects of "natural aging" and "participation in regular exercise". Electrophysiological activities of selected lower extremity muscles and ground reaction forces are recorded simultaneously by surface electromyography and force platform, respectively during "voluntary body sway" (VBS). The healthy older physically active group (master athletes) and the healthy sedentary groups (young and older) are included to the study. Principal Component Analysis is used to determine the number of muscle modes and the composition of muscle modes i.e., reciprocal or co-activation contraction patterns. Synergy index is calculated with the Uncontrolled Manifold (UCM) Hypothesis. The results of the UCM analysis for the dominant side are for the first time compared with the non-dominant side. The main findings of the study: there was no age or exercise effect i) on the number of muscle modes (the same for all groups) and ii) on contraction pattern (reciprocal pattern for all groups), iii) the young sedentary group had lower values for UCM variance components than the older groups, probably depending on experiencing the lowest task difficulty, iv) synergy index was highest for older sedentary group, and lowest for master athletes, v) older sedentary group showed less flexible, more rigid motor control strategies, vi) UCM variance components and synergy index values were different in the multi-muscle coordination of dominant and non-dominant lower extremity. Re-examining the VBS movement by dividing it into phases was recommended to reach more detailed information about muscle synergy patterns. It was revealed that the differences in multi-muscle coordination between dominant and non-dominant limbs should not be neglected.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografide sert damak ölçümlerinin yaş ve cinsiyete göre değişimi ve solunum paterni ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi
Özgüven, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografide Sert Damak Ölçümlerinin Yaş ve Cinsiyete Göre Değişimi ve Solunum Paterni ile Olan İlişkisinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2023. Bu çalışmada sert damak boyutlarının, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde yaş, cinsiyet ve solunum paternine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi radyoloji arşivinden 18 yaş ve üzeri hastaların (182 kadın ve 182 erkek) 364 KIBT görüntüsü elde edilmiştir. Sert damak boyutları, koronal kesitte ölçümleri yapılarak, yaş, cinsiyet ve solunum paternine göre değerlendirilmiştir. Sert damağın koronal kesitte 4 farklı uzunluğu ve maksillopalatal ark açısı ölçülmüştür. Koronal kesitte bir tarafın palatal alveolar arkında mine ve kretin birleştiği noktadan diğer tarafın alveolar arkının aynı noktasına kadar olan çizginin uzunluğu palatal interalveolar uzunluk (PIU), koronal kesitte sert damağın orta hattından palatal interalveolar çizgiye uzanan dikey mesafenin uzunluğu palatal alveolar derinlik (PAD), koronal kesitte sağ ve sol bukkal alveolar kemik arasındaki mesafe alveolar genişlik (AG), koronal kesitte sert damak derinliğinin alveolar arası uzunluğa oranı palatal ark derinliği/palatal alveolar arası uzunluk (PAD/PIU), koronal kesitte sağ ve sol alveolar arktan sert damağın orta hattında birleşen uzunlukların oluşturduğu açıortay maksillopalatal ark açısı (MPAA), ImageJ programı kullanılarak, ekran görüntüsü üzerinden ölçülmüş ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Solunum paterni, hyoid üçgen metodolojisi kullanılarak, hyoidin KIBT üzerinde sagital kesitte konumu değerlendirilerek, hastaların hangi solunuma sahip olduğu (burun ya da ağız solunumu) belirlenmiş ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sert damak boyutları ile yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sert damak boyutları ile cinsiyet arasında karşılaştırma yapıldığında ise sadece AG ölçümü istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05), diğer ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilmemiştir (p>0.05). AG boyutları erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulunmuştur. Sert damak boyutları ile solunum paternini değerlendirdiğimizde, PIU, PAD ve AG değişkenlerinin ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmuş olup (p<0,05), MPAA ve PAD/PIL değişkenleri ile anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Solunum paterni ile cinsiyet arasındaki değerlendirmemiz istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Kadınlarda erkeklere göre daha çok ağız solunumu varlığı tespit edilmiştir. Solunum paterni ile yaş arasındaki değerlendirmemiz istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.397). Sert damak boyutları, ortodontik tedavi planlaması, ağız hastalıklarının erken tanısı, implant tedavisi, yarık damak onarımı ve obstrüktif uyku apne sendromu tedavisi gibi birçok tıbbi uygulama için kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda adli tıpta da cinsiyet teşhisinde sert damak boyutları kullanılmaktadır. Sert damağın boyutları yaş, cinsiyet, etnik köken, solunum ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterir. Anahtar Kelimeler: sert damak, yaş, cinsiyet, solunum paterni, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi
Evli kadınlarda evlilik yaşı ve evlenme biçiminin evlilik doyumu ve depresyon düzeyine olan etkisi
Amaç: Bu çalışmada evli kadınların evlenme yaşı ve evlenme biçiminin depresyon ile evlilik doyumu üzerindeki ilişkisinin ve depresyonun evlilik doyumu üzerindeki aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: İstanbul ilinde yaşayan, evliliklerini 18 yaş altında ya da 18 yaş ve üzerinde yapmış olan 250 evli kadına anket uygulanmıştır. Katılımcılar, seçkisiz olmayan örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. Katılımcılara, demografik bilgilerini öğrenmek amacıyla "Sosyodemografik Bilgi Formu", evlilik doyum düzeylerini ölçmek amacıyla "Evlilik Yaşam Ölçeği", depresyon düzeylerini ölçmek amacıyla ise "Beck Depresyon Envanteri" uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmadan elde edilen bulgulara göre evli kadınlarda evlilik doyumu düzeyi evlenme yaşından pozitif yönde etkilenmektedir. Evlenme yaşı ile depresyon düzeyi arasında ilişkiye rastlanmamıştır. Evlenme biçimi ile evlilik doyumu ve depresyon düzeyi arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Evlilik doyumu düzeyi ve depresyon düzeyi arasında negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Evlenme yaşının evlilik doyum düzeyi üzerinde etkili olduğu, evlenme yaşı arttıkça evlilik doyum düzeyinin arttığı tespit edilmiştir. Evlenme biçiminin ise hem depresyon hem de evlilik doyum düzeyi üzerinde etkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca evlilik doyumu düzeyi ve depresyon düzeyi arasında da anlamlı bir ilişki olduğu ve depresyon düzeyi arttıkça evlilik doyum düzeyinin düştüğü sonucuna varılmıştır. Ancak yapılan analizler sonucunda, evlenme yaşı ve evlenme biçimi ile evlilik doyumu arasında depresyonun aracı rolü olmadığı tespit edilmiştir.
Orta yaş grubu kadınlarda pilates çalışmalarının sağlığa ilişkin fitness parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada; orta yaş grubu kadınlarda on haftalık, haftada iki gün, bir saatlik pilates yer egzersizlerinin egzersiz öncesi ve sonrası fiziksel uygunluk parametrelerinden kassal kuvvet ve dayanıklılık, esneklik ve vücut kompozisyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Araştırmaya yaş ortalaması 50,42±10,81 olan 14'ü kontrol, yaş ortalaması 48,94±4,64 olan 19 denek grubu olmak üzere toplam 33 kadın gönüllü olarak katılmıştır. Araştırma haftada iki gün, bir saat, 10 haftalık pilates yer egzersizleri programına katılan tüm katılımcıların egzersiz başında ve sonunda fiziksel ve motor performans özellikleri değerlendirilmiştir. Fiziksel özelliklerden boy, vücut ağırlığı, deri altı yağ kalınlıkları (Holtain marka 0.02 mm hassasiyet) ölçülmüş, yüzde yağ hesaplanmasında Yuhazs formülü kullanılmıştır. Motor performans testlerinden kassal kuvvet (pençe kuvveti), kassal dayanıklılık (mekik ve şınav), esneklik (otur-uzan testi), uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için normal dağlım gösteren grup ilk test ve son test karşılaştırmalarında eşleştirilmiş t testi, en az biri normal dağılım göstermeyen grup karşılaştırmalarında ise Wilcoxon işaretli sıralar testi kullanılmıştır(p<0.05). Normal dağılım gösteren denek ve kontrol grubu karşılaştırılmalarında bağımsız iki örneklem t testi; en az biri normal dağılım göstermeyen puanların karşılaştırmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır(p<0.05). Sonuç olarak, deney grubunda yer alan kadınların 10 haftalık pilates egzersizleri sonunda kilo, beden kütle indeksi, oturma yüksekliği, triceps, suprailiac, subscapular, abdominal deri altı yağ kalınlığı değerlerinin düştüğü(p<0.05), esneklik, kassal dayanıklılıklarında olumlu yönde anlamlı farklılıklar görülmüştür(p<0.05). Kontrol grubunda anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir(p>0.05). Kadınlarda 10 haftalık haftada iki gün uygulanan Pilates egzersizlerin beden yağlılığında azalmalarave fiziksel uygunluk kapasitelerinde artışlara neden olduğu görülmüştür.
3-6 yaş grubu çocuklarda yaşa göre boy ve ağırlık değerlerinin ve beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Araştırmanın amacı 3-6 yaş arası çocukların antropometrik değerleri ile beslenme alışkanlıkları arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Araştırmaya bu amaçla 50 çocuk ve ebeveyni katılmıştır. Verilerin toplanmasında demografik bilgiler, katılımcıların günlük besin tüketim kaydı, genel sağlık durumları, beslenme alışkanlıklarına yönelik sorular ve antropometrik bilgilere yönelik ölçümler kullanılmıştır. Verilerin analizinde Ki-Kare Testi, Bağımsız Örnekler T-Testi ve Pearson Korelasyon Analizi, kullanılmıştır. Araştırmada çocukların boy uzunluğu ile doğum ağırlıkları, şu an ki ağırlıkları ve aldıkları karbonhidrat arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bulgulara göre erkek çocuklarının, kız çocuklara kıyasla tamamlayıcı beslenmeye başlamadan önce daha uzun süre anne sütü aldığı ve daha geç tamamlayıcı beslenmeye başladığı belirlenmiştir. Kız çocuklarının, erkek çocuklarına kıyasla daha fazla bal, pekmez, reçel ürünlerini tükettiği belirlenmiştir. Bulgulara göre 5-6 yaş arası çocukların, 3-4 yaş arası çocuklara kıyasla daha fazla kırmızı et ve simit tükettiği belirlenmiştir. Düzenli olarak ara öğün tüketen çocukların aldıkları Vitamin A değerinin, ve günlük ortalama enerji miktarı, bazen ara öğün tüketen çocuklara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir .Çocukların aldıkları protein değerleri ile yağ, kalsiyum, Vitamin A, Vitamin C ve Demir değerleri; yağ değerleri ile kalsiyum, Vitamin A, Vitamin C ve Demir değerleri; kalsiyum değerleri ile Vitamin A, vitamin C ve Demir değerleri; Vitamin A değerleri ile Vitamin C ve Demir değerleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Araştırmada çocukların BKI değerleri ile ağırlık ve karbonhidrat değerleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir(p<0,001).
Dahiliye kliniklerine başvuran 19- 65 yaş arası bireylerin yaş ve BKİ ile kan lipidleri korelasyonunun değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışma Şubat 2018-Mart 2018 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Araştırma Ve Uygulama Hastanesi Dahiliye Kliniklerine başvuran, 19-65 yaş arası 54 kadın ve 36 erkeğin genel özelliklerinin saptanması, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktive, sigara ve alkol tüketimleri, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri arasındaki olası etkileşimleri incelemek amacıyla yapıldı. Bireylerin genel özellikleri, sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları, 3 günlük besin tüketim kaydı araştırmacı tarafından oluşturulan anket formunda sorgulandı. Bireylerin antropometrik ölçümleri alındı ve biyokimyasal analizleri kayıtlı hastane verilerinden yararlanılarak saptandı. Laboratuvar kayıtlarından bireylerin trigliserit, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri elde edildi ve elde edilen bilgilerin istatistiksel analizi yapıldı. 19- 34 yaş arası grubun BKI, kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserit ortalamaları 35- 49 ve 50-65 yaş arası gruplara göre daha düşük saptandı. AGD ve HDL ortalamaları yaş grupları arasında istatistiksel olarak farklılık göstermedi. Çalışmaya katılan erkeklerde kadınlara göre sigara içen kişi sayısı daha çok (p=0,0108) ve günlük içilen sigara miktarı erkeklerde daha fazla (p=0,0004) olarak saptandı. Alkol kullanımı ise; çok düşük olmakla beraber kadınlarda %3,7, erkeklerde ise %5,6 oranında bulundu. Düzenli fiziksel aktivite yapanların genel yüzdesi az olmakla birlikte kadınların (%9,3) yüzde dilimi erkeklere (%17,1) göre daha düşük saptandı. Çalışmaya katılan kadın olguların BKİ ortalaması 29,57±6,91, erkek katılımcıların ise 28,10±4,66 olarak bulundu. Katılımcıların hafta içi yağ alım düzeyi ortalama 63,98±25,76 gram iken; hafta sonu ortalama 59,76±27,11 gram, hafta içi çoklu doymamış yağ alım düzeyi ortalama 12,98±7,94 gram iken; hafta sonu ortalama 10,11±7,26 gram, hafta içi karbonhidrat alım düzeyi ortalama 319,73±134,38 gram iken; hafta sonu ortalama 307,10±118,80 gram olarak saptandı. Bu çalışmanın sonucunda yüksek BKİ, ilerleyen yaş, sedanter yaşam şekli ve düzensiz beslenme alışkanlıklarının kan lipidlerini etkileyen ve önlenebilir faktörler olduğu gözlemlendi. Bu faktörlerin kan lipidlerine olan etkisini önlemek amacıyla tıbbi tedavinin yanı sıra fiziksel aktivitenin arttırılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması gibi yaşam tarzı değişikliklerinin de oldukça önemli olduğu anlaşıldı.
11-12 yaş grubu futbol oynayan erkek çocukların fiziksel özellikleri ve biyomotor performanslarının bağıl yaş etkisi açısından incelenmesi
Çalışmanın amacı, 11 ve 12 yaş grubundaki futbol oynayan erkek çocukların doğum tarihi dağılımlarının analiz edilmesi ve doğum tarihi dağılımlarının fiziksel ve biyomotor özellikler üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Araştırmaya, İzmir ve Manisa illerinde faaliyetlerini sürdüren, 3'ü profesyonel kategoride yer alan, 10 futbol kulübünden toplam 260 sporcu katılım sağlamıştır. Çalışmada doğum tarihi, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, VKİ, patlayıcı kuvvet, sürat, esneklik ve çeviklik özelliklerine ait 8 farklı parametre incelenmiştir. Çalışmanın istatistiksel analizinde SPSS 24.0 paket programı kullanılmıştır. Veri analizi öncesi verilerin normal dağılıp dağılmadığı test edilmiştir. Normal dağılan veriler için çoklu karşılaştırmalarda One Way ANOVA testi (Tukey tekniği), Normal dağılım göstermeyen veriler için Kruskal-Wallis testi, ikili karşılaştırmalarda ise Independent Samples-T testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, sporcuların büyük çoğunluğunun yılın ilk altı aylık döneminde doğduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, 11 ve 12 yaşındaki sporcuların boy uzunluğu ve vücut ağırlığı değerleri ile doğum dönemleri arasında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Katılımcıların biyomotor test sonuçlarına göre ise, 11 yaşındaki sporcuların biyomotor performansları ile doğum dönemleri arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmezken; 12 yaşındaki sporcuların esneklik hariç tüm parametrelerinde anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir.
Normal işiten ve işitme kaybına sahip yetişkin bireylerin Beck Depresyon Envanterine göre değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
İşitme kaybı her yaş grubunda görülebilen bir problemdir. Bebeklik döneminde ortaya çıkabileceği gibi ileriki yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. Yani konjenital ve/veya genetik olabileceği gibi herhangi bir hastalığa, mesleğe ve gürültü maruziyetine bağlı olarak ve/veya yaşa bağlı olarak da ortaya çıkabilmektedir. Yaşanan işitme kaybı; yaşa bağlı olarak farklı problemleri ortaya çıkartmaktadır. Özellikle erken çocukluk döneminde başlayan işitme kaybı öyküsüne dil ve konuşma problemlerinin yanı sıra sosyal ve psikolojik problemler de eklenebilmektedir. Yaş ilerledikçe iletişimi büyük ölçüde etkileyen işitme kaybı; bireylerin anlaşılmaktan korkmasına, içine kapanmasına, gürültülü ortamlara girmekten çekinmesine ve tamamen kendini diğer insanlardan soyutlamasına sebep olabilmektedir. Yaşa bağlı olarak; işitme kaybı yaşayan bireyler; bir topluluk içeren ortamlara girmekten çekinmekte, eğitim veya iş hayatlarında başarısız olabilmekte, başarısız olmaktan korkmaktadırlar. Bunlarla birlikte hayat ile ilgili birçok kaygıları (anksiyeteleri) oluşmaktadır. Bu kaygıların miktarı işitme kaybının ortaya çıktığı zamana bağlıdır. Yaşa bağlı olarak da kaygı düzeyleri değişiklik göstermektedir. Çalışmanın amacı; normal işiten ve işitme kaybına sahip yetişkin bireylerin depresyon durumu açısından işitme kaybının; varlığına, derecesine ve tarafına, yaşa, cinsiyete, medeni durum ve eğitim durumuna bağlı olarak gösterdiği benzerlik ve farklılıkları karşılaştırmaktır. Çalışmaya normal işiten 40 yetişkin birey ve en az orta derecede işitme kaybına sahip 40 yetişkin birey olmak üzere toplam 80 kişi dahil edilmiştir. Öncesinde işitme testi (saf ses odyometri) yapılan bu bireylere daha sonrasında Beck Depresyon Envanteri uygulanarak depresyon düzeyleri araştırmacı tarafından belirlenmiştir. SPSS 25.0 programında yapılan sınamalarda işitme kaybı olan bireyler; cinsiyet, medeni durum ve eğitim durumu yönünden değerlendirildiğinde depresyon ile aralarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Fakat işitme kaybına sahip bireylerde işitme kaybı tarafı, işitme kaybı seviyesi, yaş yönünden depresyon ile aralarında anlamlı farklılık bulunmuştur. Çalışmamızda işitme kaybı derecesinin artması, ek olarak yaşın ilerlemesi ve bilateral işitme kaybının depresyon üzerine daha fazla etkisi olduğu görülmektedir.
Erken koklear implantasyon yaşının konuşma sesi bozukluğu şiddetine ve konuşma anlaşılırlığı düzeyine olan etkisinin incelenmesi
Konuşma seslerinin algılanması ve üretilmesi işitme sistemine bağlı olduğundan işitme kaybı olan bireylerde artikülasyon ve fonolojik becerilerin yetersiz kaldığı bilinmektedir. Buna bağlı olarak konuşma anlaşılırlığı da bozulmaktadır. Artikülasyon ve fonolojik bozukluğun özellikleri; işitme kaybı başlangıç yaşı, işitsel bozukluk türü ve derecesinden etkilenmektedir. İleri ve çok ileri derecede işitme kaybı olan çocuklar, koklear implant gibi modern işitme teknolojisinden maksimum işitsel yarar sağlamaktadırlar. Bu araştırmada, prelingual işitme kayıplı çocuklarda koklear implantasyon zamanının konuşma sesi bozukluğu şiddetine ve konuşma anlaşılabilirliğine etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. İkincil olarak, normal işitme becerilerine sahip akranları ile koklear implantlı çocukların artikülasyon, fonolojik ve anlaşılabilirlik becerileri açısından karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmaya koklear implantasyon yaşı 12-18 ay, 18-24 ay ve 24-30 ay aralığında bulunan 5-7 yaş arasında toplam 45 çocuk (32 E, 13 K) ve normal işitme becerilerine sahip 5-7 yaş arasında toplam 15 çocuk (7 E, 8 K) dahil edilmiştir. Konuşma sesi becerileri değerlendirilmesi "Türkçe Sesletim ve Sesbilgisi Testi (SST)" nin üç alt testi kullanılarak konuşma anlaşılabilirliği değerlendirilmesi ise "Bağlamiçi Anlaşılabilirlik Ölçeği" kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda, erken koklear implantasyon yaşına sahip çocukların artikülasyon-fonolojik becerileri ve konuşma anlaşılırlığı daha geç yaşta koklear implantasyon yapılan çocuklardan anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca en erken dönemde koklear implantasyon olan çocukların bile normal işitme becerilerine sahip akranları ile karşılaştırıldığında konuşma sesi becerilerinde ve konuşma anlaşılabilirliğinde anlamlı derecede düşük performans gösterdiği bulunmuştur..
Yaşa bağlı dinleme dikkatinin incelenmesi
Sınırlı sayıda algısal kaynak mevcut olduğunda gürültülü ortamlarda dinlemenin sağlanabilmesi için işitsel dikkat gerekmektedir. İşitsel performans ve kognitif becerilerle ilişkisini araştıran birçok çalışma genel kognitif beceriler üzerine odaklanmıştır. Yaşlanmayla birlikte işitsel ve bilişsel süreçler etkilenmektedir. Bu çalışmada işitsel dikkat ve zorlu dinleme koşullarında yaşa bağlı değişimlerin incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmaya toplam 91 birey katılmıştır. Normal işitmeye sahip 18-40 yaş arasındaki genç 34 birey çalışma grubu I olarak ve 40-60 yaş aralığındaki 36 birey çalışma grubu II olarak toplam 70 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara bireylerin bilişsel becerileri değerlendirmek için Raven Standart Progresif Matrisler Testi ve İşaretleme Testi testleri; gürültüde konuşmayı anlama testlerinden biri olan Türkçe Matris Testi ve işitsel dikkati değerlendirmek için geliştirilen Dinlemede Dikkat Testi uygulanmıştır. Testlerin sonuçları iki grup arasında karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda Dinlemede Dikkat Testi sonuçlarında genç bireyler ve orta yaşlı bireyler arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<.05). Türkçe Matris Testi sonuçlarında genç bireyler ve yaşlı bireyler arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır (p>.05). Bilişsel testlerin tamamında, genc ve orta yaşlı bireyler arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Bu çalışmada genç ve orta yaş grubunda bulunan bireyler karşılaştırıldığında, orta yaş grubun dinleme sırasındaki dikkat görevlerinde tepki sürelerinin uzadığı gözlenmiştir. Yaşla birlikte işitsel dikkat performansında ve bilişsel becerilerde düşme gözlenmiştir. Elde edilen bulgular işitsel dikkat performansının orta yaş döneminden itibaren düşmeye başladığını göstermektedir. Bu çalışma ile elde edilen bulgular sonucunda yaşla birlikte işitsel dikkat performansının kötüleştiği bulunmuştur. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla işitsel dikkat performansı ve gürültüde konuşmayı anlama becerisini bir arada inceleyerek, 40 yaş ve üzeri orta yaş yetişkin grubunun işitsel dikkat performansını değerlendiren ilk çalışmadır.
Ayaktan kemoterapi alan kanser hastalarının karşılanmamış destekleyici bakım gereksinimlerinin yaş bağlamında incelenmesi
Bu araştırmada, ayaktan kemoterapi alan kanser hastalarının karşılanmamış destekleyici bakım gereksinimlerinin yaş bağlamında incelenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı olarak yapılan bu araştırma, Hacetttepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'nde Gündüz Tedavi Ünitesi'nde ayaktan kemoterapi alan 65 yaş ve üstü 93 hasta ve 65 yaş altı 93 hasta, toplam 186 hasta ile yürütülmüştür. Her iki grup cinsiyet, kanser türü ve almakta oldukları kemoterapi protokolleri açısından eşleştirilmiştir. Veriler, "Hasta Bilgi Formu" ve "Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği Kısa Formu" kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verileri tanımlayıcı istatistikler, "Mann- Whitney U" testi, "Kruskal-Wallis H" testi ve Bonferroni düzeltmesi kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmada, katılımcıların Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği toplam puan ortancası 1,92 olarak bulunmuştur, günlük yaşam ihtiyaçları ve sağlık hizmeti ve bilgilendirme ihtiyaçları alt ölçeklerinde ihtiyaç belirttikleri bulunmuştur. Altmış beş yaş altı katılımcıların cinsellik ihtiyaçları ve sağlık hizmeti ve bilgilendirme ihtiyaçları alt ölçeklerinde 65 yaş ve üstü katılımcılara oranla daha fazla ihtiyaç belirttikleri bulunmuştur. Çalışmamız sonucunda, 65 yaş ve üstü hastalara bakım veren sağlık profesyonellerinin hastaların destekleyici bakım gereksinimlerinin içinde bulundaki yaş dönemine göre farklılık gösterebileceği konusunda farkındalık kazanmasını hedefleyen çalışmaların yürütülmesi ve yaşlı bireylerin gereksinimlerini ifade etmede sorun yaşayabileceklerinin sağlık bakım vericiler tarafından göz önünde bulundurulması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Kanser tedavi hizmetleri; Karşılanmamış gereksinimler; Sağlık hizmetleri gereksinim ve talepleri; Yaşlılar için sağlık hizmetleri
Eksüdatif tip yaşa bağlı makula dejenerasyonunda direkt tedavi maliyeti ve kazanılan/korunan görme miktarı ile yapılan harcamanın karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada eksüdatif tip Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonunda (YBMD) direkt medikal masrafların; korunan veya kazanılan görme miktarı ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2009-Ocak 2014 tarihleri arasında yaş tip YBMD tanısı ile tedavi gören ve en az 2 yıl takibi bulunan hastaların klinik verileri retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmaya, yalnızca intravitreal ranibizumab ile tedavi edilmiş olan ve çalışma periyodu boyunca ek okuler cerrahi geçirmemiş olan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, yıllık tanısal işlem, vizit ve enjeksiyon sayıları; başlangıç, birinci ve ikinci yıl sonu görme keskinliği düzeyleri kaydedilmiştir. Tanısal işlem, muayene, enjeksiyon yapılması birim ücretleri ve ilaç ücretleri için Sosyal Güvenlik Kurumu geri ödemeleri dikkate alınmıştır. Alt grup analizleriyle birlikte, tedavinin birinci ve ikinci yıl toplam maliyeti ve kazalanılan veya korunan görmenin değeri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya; yaş ortalaması 72.3±7.8 olan, 86'sı erkek 89'u kadın, toplam 175 hastanın 200 gözü dahil edilmiştir. Ortalama görme keskinliği başlangıçta 0.292 (logMAR 0.67), birinci yıl sonunda 0.338 (logMAR 0.60) ve ikinci yıl sonunda 0.299 (logMAR 0.67) bulunmuştur. Tedavinin ikinci yılı sonunda; 82 gözde görme keskinliği artmış, 42 gözde korunmuş ve 76 gözde azalmıştır. Ortalama vizit sayısı ilk yıl 6.56 (3-12) ve ikinci yıl 5.74 (3-10); ortalama enjeksiyon sayısı ilk yıl 4.42 (1-8), ikinci yıl 2.25 (0-7) olarak saptanmıştır. İki yılın sonunda YBMD tedavisinde kişi başı toplam direkt medikal gider 9.628,13 TL bulunmuş olup; toplam muayene masrafı 529,11 TL, fundus floresein anjiografi ve indosiyanin yeşili anjiografi masrafı 115,33 TL, intravitreal enjeksiyon yapılması işlemi masrafı 611,84 TL ve ilaç (ranibizumab 0.5 mg enjeksiyonluk solüsyon) masrafı 8.371,84 TL olmuştur. İlk yıl bir sıra görme artışının maliyeti 11.911 TL bulunmuş olup; görme keskinliğinde düşüş olması nedeniyle ikinci yıl bu hesaplanamamıştır. Sonuçlar: YBMD yaşlı populasyonda körlük nedenlerinin başında gelmektedir ve bu hastalar için yapılan direkt, indirekt medikal giderler ile non-medikal giderler ciddi bir biçimde artmaktadır. Hasta sayısının fazlalığı, hastalığın ekonomik yükünü arttırmakta ve katma değere dayalı tıbbın önemini gündeme getirmektedir. Çalışmamızda görülmüştür ki tedavi ile önemli oranda hastada görme korunabilmiş veya arttırılabilmiştir. İkinci yıl tedavi maliyetleri daha düşüktür. Geri ödemelerde en büyük pay ilaç masraflarına aittir. Anahtar kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, direkt medikal giderler, QALY
Türk popülasyonunda proksimal femurun yaş ve cinsiyete göre morfometrik analizi
Çalışmamızda, Türk popülasyonuna ait kadın ve erkek bireylerin, radyografi görüntüleri (RG) üzerinden ölçümler yaparak, proksimal femur morfometrik analizini yaş ve cinsiyete göre belirleyip ve literatürle karşılaştırmayı amaçladık. Ölçümlerimiz, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran 18-75 yaş aralığındaki bireylerin pelvik RG üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmada, 134 erkek ve 136 kadın olmak üzere toplam 270 kişinin pelvik RG üzerinden ölçümler yapıldı. Bireyler, 18-25, 26-35, 36-45, 46-55, 56-65, 66-75 yaş aralıklarından oluşan altı guruba ayrıldı. Çalışmaya, kemik gelişimini etkileyen hastalığı bulunan, kalça ekleminde ve uyluk bölgesinde kırık, geçirilmiş cerrahi ve protezi olan olgular dahil edilmedi. PACS (Picture Archiving and Communication System) sistemi üzerinden proksimal femur'un uzunluk, genişlik, derinlik ve açılarına ait ölçümler yapıldı. Elde edilen verilerin istatiksel analizleri SPSS 21.0 programı ile analiz edildi. Analiz sonuçları ortalama, standart sapma, minimum (min) ve maksimum (max) olarak verildi. Erkeklerde yapılan ölçümlerde daha yüksek değerler ölçüldü (p<0,05). Tüm bireylerin sağ tarafında caput femoris çapı (CaFÇ), collum femoris genişliği (CoFG), baş boyun eksen uzunluğu (BBEU), femur inklinasyon açısı (FIA), gözyaşı damlası mesafesi (GD), linea intertrochanterica uzunluk ölçümleri (LiUüst, LiUorta ve LiUalt) istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). Sol tarafta ise collum femoris uzunluğu (CoFU), horizontal ofset (HO), alsberg açısı (AA) istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Sağ ve sol taraftaki uzunluk ölçümleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon ilişkisi tespit edildi. Çalışmamızda proksimal femur ölçümlerinde ulaştığımız istatistiksel analizlerle; Türk popülasyonuna ait ortalama standart verilerin ortaya konulmasında önemli olduğunu düşündüğümüz verilere ulaştık. Çalışmamızda ölçtüğümüz parametrelerle cinsiyet tayini ve sağ-sol taraf ölçümlerinin karşılaştırılmasında kullanılabilecek veriler elde ettik. Bizim toplumumuzda ya da diğer toplumlarda yapılacak çalışmaların karşılaştırılmalı analizine, proksimal femur morfolojisinin ve bu bölgede karşılaşılabilecek klinik durumlarının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı kanısındayız. Anahtar Sözcükler: Cinsiyet tahmini, morfometri, proksimal femur, radyografi.
Yaşlı hastalarda tedavi süreçlerindeki düşme riskinin ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma 65 yaş ve üstü yaşlı hastalarda son bir yıl içinde yaşadıkları düşme veya düşme riski ile ilgili faktörlerin değerlendirilmesi amacı ile kesitsel tipte tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırmanın örneklemini, İstanbul'da üç büyük özel hastane ve bir üniversite hastanesinde yatmakta olan 65 yaş üstü 125 hasta oluşturmuştur. Araştırma Nisan ?Haziran 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Veriler araştırmacı tarafından literatür bilgisinden yararlanılarak hazırlanan ?Hasta Tanılama Formu? ve ?Standardize Mini-Mental Test?, ?Barthel indeksi?, ? Hendrich II Düşme Riski Modeli? kullanılarak hastalarla yüz yüze görüşme ve hasta dosyaları incelenerek toplanmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Yaş ortalaması 73,42 ± 6,41 olan bireylerin %84,8'inde kronik hastalık öyküsü olduğu, %76'sının günlük yaşam aktivitelerini sürdürmek üzere yardımcı araç kullandığı, %68' inin şimdiki hastane yatışı sırasında invazif girişim geçirdiği ve hastaların evde kullandıkları ilaçların ortalama sayısı 4,46 ± 2,41, hastanede kullandıkları ilaçların ortalama sayısının 6,72 ± 3,00 olduğu belirlenmiştir. Bireylerin son bir yıl içinde düşme durumları sorgulandığında, %32,8'inin de son bir yıl içinde düştüğü ve düşen hastaların % 70'inin ev içi ortamda düştüğü belirlenmiştir. Araştırmada, bireylerin en az bir kronik hastalık öyküsü olduğu, kullandıkları ilaç sayısının ve türünün fazla olduğu, büyük çoğunluğunun yardımcı araç kullandığı ve fonksiyonel olarak bağımlı olduğu görülmüştür. Bu bulgular 65 yaş üstü bireylerde düşme prevalansının ve düşmeyi artıran risk faktörlerinin yüksek olduğunu göstermektedir. Bu nedenle hemşirelerin yaşlı hastalarda düşme risk faktörleri ve önlemleri ile ilgili değerlendirmeleri yapması; evde, toplumsal alanlarda ve sağlık kurumlarında gerekli önlemlerin bu doğrultuda alınması önerilmektedir.Anahtar Kelimeler: Yaşlılık, düşme, düşme risk faktörleri.
Semen parametrelerinin yaşa bağlı nomogramları: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi örneği
Klinik uygulamalarda semen analizi için Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) yayınladığı kılavuzun belirlediği referans limitleri temel alınarak spermiyogram yapılmaktadır. Ancak bugüne kadar DSÖ yaşı semen ile ilgili bir parametre olarak değerlendirmemiştir. Bu çalışma; farklı yaş gruplarının semen parametreleri üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Bu sayede semen analizi için başvuran hastaların verileri belirli bir yaş grubuna göre değerlendirilebilecek ve doktorların doğrudan ilgili yaş grubuna göre kişiyi değerlendirmesine olanak sağlayacağını düşünmekteyiz. Bu çalışmaya 1 Ocak 2018 ve 31 Aralık 2022 tarihleri arasında 5 yıllık süreçte Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Androloji Laboratuvarına spermiyogram istemiyle başvuran 1844 hastanın verileri dahil edildi. 18 yaş altı bireyler ve azospermi tanısı olan bireyler veri setinden çıkarıldı. Bunun yanı sıra birden fazla analiz sonucuna sahip hastaların yalnızca ilk verileri çalışmaya dahil edildi. Bu kriterler uygulandığında retrospektif incelemeyi kalan 1391 hastanın spermiyogram sonuçları ile gerçekleştirdik. Hastaların spermiyogram verileri 2021 yılında DSÖ'nün yayınladığı "İnsan Semeninin İncelenmesi ve İşlenmesi Sürecinin El Kılavuzu" na göre değerlendirildi. Kullanılan istatistiksel veriler SPSS yazılım programı ile analiz edildi. Her bir yaş grubuna ait değerler için persentil eğrileri içeren nomogramlar oluşturuldu. Elde edilen bulgular incelendiğinde; parametrelerden; semen hacminde, ileri hareketli sperm oranında, toplam hareketli sperm oranında ve normal morfoloji verilerinde beklenildiği şekilde en yüksek oranlar en düşük yaş grubuna ait görüldü. Bu değerler benzer çalışmalarla tutarlılık göstermiştir. Anahtar kelimeler: Erkek yaşı, nomogram, semen analizi, semen parametreleri
Normal işiten bireylerde kontralateral akustik refleks supresyon testinde yaş faktörü etkisinin değerlendirilmesi
Efferent işitsel sistem, işitsel algıda önemli bir role sahiptir. Medial olivokoklear demet, gürültü varlığında konuşmanın algılanması, iç kulağın yüksek seslere karşı korunması ve seslerin lokalizasyonu işlevlerini yerine getirmektedir. Olivokoklear demetin periferik işitme sisteminde inhibitör etkisi olduğu bilinmektedir. Kokleanın akustik uyarılmasının medial efferent sistemin aracılık ettiği bir etki olarak kontralateral afferent yanıtları değiştirebilmektedir. Efferent işitme sisteminin kontralateral gürültü varlığında oluşturduğu inhibisyona bağlı olarak kokleada mekanik ve elektriksel bazı değişiklikler meydana gelmektedir. Akustik refleksin kontralateral supresyonu, kontralateral kulaktan bir gürültü uyaranı varlığında akustik refleks amplitüdünün azalması veya akustik refleks eşiğininin artması ile belirlenebilir. Kontralateral akustik refleks supresyon testinde akustik refleks eşiğinde artış ve amplitüdlerinde düşüş meydana gelmesi akustik refleks supresyonu olarak değerlendirilmektedir. Superior oliverik kompleks ve koklear çekirdeklerde efferent işitme sisteminin işlevinde yaşa bağlı değişikliklerin meydana geldiği doğrulanmıştır. Medial oliverik kompleksteki fonksiyonel ve nörokimyasal değişikliklerin yaşla birlikte gerçekleştiğinin gösterilmesine dayanarak, yaşlı insanlarda medial oliverik kompleks işlevinde bir azalma beklenmektedir. Buna bağlı olarak efferent sistemin meydana getirdiği supresyon miktarlarında yaşla birlikte düşüş gözlenmektedir. Kontralateral Akustik Refleks Supreyon testi üzerine yaş faktörünün etkisini incelemeyi amaçlayan çalışmamızda, 18-30, 31-45 ve 46-65 yaş aralıklarındaki normal işiten 66 bireye kontralateral kulaktan 40 dB SL şiddet seviyesinde geniş bant gürültü uyaranı verilerek 500,1000 ve 2000 Hz frekanslarında akustik refleks eşik testi ve 10 dB SL şiddet seviyesinde akustik refleks amplitüd testi uygulanmıştır. Tüm bireylerin akustik refleks eşik ve amplitüd değerleri gürültü varlığında ve yokluğunda kaydedilerek 500,1000 ve 2000 Hz frekanslarında ortalama supresyon miktarları belirlenmiştir. Tüm frekanslarda akustik refleks eşiğindeki yükseliş ve amplitüdlerde meydana gelen düşüş istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,05). Akustik refleks eşiği ve amplitüdünün supresyon miktarlarının tüm frekanslarda en yüksek olduğu grup en genç grup olan 18-30 yaş grubunda bulunmuştur. Çalışma sonucunda efferent işitme sisteminin yaştan etkilendiği ve en yüksek supresyon miktarlarının en genç yaş grubunda olduğu gözlenmiştir. Çalışmadaki yaş gruplarının supresyon miktarlarının karşılaştırılmasında 18-30 yaş grubu ile 31-45 ve 18-30 ile 46-65 yaş grubunun ikili karşılaştırılmalarında supresyon miktarında anlamlı farklılıklar bulunurken (p <0,05), 31-45 ile 46-65 yaş grubunun karşılaştırılmasında supresyon miktarında anlamlı farklılıklar bulunmamıştır (p >0,05). Çalışmamız, yaş faktörünün kontralateral akustik refleks supresyon testine etkisini inceleyen literatürdeki ilk çalışmadır. Akustik refleksin kontralateral supresyonu hakkında literatürde az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu test, orta-ileri sensörinöral işitme kaybı olduğunda dahi akustik refleks elde edilebildiğinden dolayı efferent işitme sisteminin değerlendirilmesinde klinik popülasyona daha yaygın olarak uygulanabilen güçlü bir testtir. Bu nedenle kontralateral akustik refleks supresyon testi üzerine daha çok çalışma yapılarak literatür genişletilmelidir.
Akut miyeloid lösemide verici yaşının transplantasyon sonuçlarına etkisi
Giriş ve Amaç: Allojenik hematopoetik kök hücre nakli (AHKHN), akut miyeloid lösemi (AML) tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Ancak, AHKHN sonrasında hastalık tekrarı gözlenen hastalarda tedavi seçenekleri sınırlıdır ve tedavi başarısı istenilen düzeyde değildir. Bunun yanı sıra, nakil sonrası birçok komplikasyon hastaların sağkalımını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Hastaların sağkalımını ve yaşam kalitesini artırmak için en uygun verici seçimi önemlidir. Bu çalışmada, AML hastalarında verici yaşının ve tipinin AHKHN sonuçları üzerindeki etkisini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Ocak 2000 ile Kasım 2021 tarihleri arasında AÜTF Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı Kök Hücre Nakil Servisinde AML tanısıyla AHKHN yapılan 375 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar eğer hastalığın ilerlemesi nedeniyle ikinci bir nakil geçirdiyse, sadece ilk nakille ilgili bilgiler alındı. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik bilgileri, altta yatan hematolojik hastalık, vericilerin yaşı, verici cinsiyeti, verici tipi, nakil sırasındaki hastalık durumu, kök hücre kaynağı, nakil hazırlama rejimi, nakil sonrası engraftman gelişimi ve engraftman süresi retrospektif olarak incelendi. Ayrıca allo-HKHN sonrası yaşam ve ölüm durumları, hastalıksız yaşam süreleri, transplantasyona yanıt, transplantasyon ilişkili ölüm, akut-kronik GVHH (graft-versus-host hastalığı) incelendi. Hastalar ve vericiler, HLA uyumu düzeyine ve akraba olup olmamalarına göre 3 gruba ayrıldı. Parametreler hastane veritabanı olan Avicenna' dan retrospektif olarak elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar değerlendirildiğinde, AML tanısıyla AHKHN yapılan hastaların ortanca genel sağkalım (GS) süresi 28,1 ay, hastalıksız sağkalım (HSK) süresi ise 19,2 ay olarak hesaplandı. Verici tipine göre gruplara ayrılan hastalar incelendiğinde, AV (akraba verici) grubunda 246 hasta, HİV (haploidentik verici) grubunda 22 hasta ve ADV (akraba dışı verici) grubunda 107 hasta ve ilgili vericiler yer aldı. GS süresi, AV grubunda HSK, HİV ve ADV gruplarına göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (sırasıyla ortanca 28,1 ay, 9,1 ay, 12 ay; p=0,002). HİV ve ADV grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. 2 yıllık HSK oranları sırasıyla AV, HİV, ADV gruplarında %52, %24, %36 olarak bulundu. 5 yıllık HSK oranları ise sırasıyla %47, %14, %32 olarak hesaplandı. 2 Verici yaşına göre yapılan karşılaştırmada, 50 yaş üzeri AV ve 50 yaş altı HİV/ADV grupları arasında hastalıksız sağkalım açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,58). Tüm yaş gruplarını içeren karşılaştırmadan farklı olarak, GS'deki farkın, verici tipine göre tüm hasta grubuna kıyasla belirgin şekilde azaldığı görüldü. GS süresi sırasıyla 50 yaş üzeri AV, 50 yaş altı HİV, 50 yaş altı ADV gruplarında 22,5 ay, 23,3 ay, 18,5 ay olarak hesaplandı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar değerlendirildiğinde, GS süresi HİV grubunda anlamlı olarak daha düşük bulunurken (p=0,017), 50 yaş üzeri AV ve 50 yaş altı HİV/ADV grupları arasında fark gözlenmedi. Tüm vericiler dahil edilerek yapılan karşılaştırmada, benzer şekilde AV grubunda kronik GVHH oranı anlamlı olarak daha yüksek (p<0,001), nötrofil engraftmanı anlamlı olarak daha düşük (p<0,001) bulundu. Trombosit engraftmanı ise AV ve HİV grupları arasında AV lehine anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p=0,011). AV ve ADV grupları arasında trombosit engraftmanı arasında fark bulunmadı. Sonuç: AML hastalarında AHKHN sonrası 50 yaş üzeri AV yerine 50 yaş altı HİV/ADV kullanılmasının GS süresi üzerinde neredeyse hiç etkisi olmadığı, ayrıca AV grubunda kronik GVHH oranının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip
Çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerinin 3-6 yaş grubu hastanede yatan çocuklara yaş dönem özelliklerine göre yaklaşımları
Çocukluk döneminde hastaneye yatma çocuklar için önemli bir stres faktörüdür. Hastaneye yatmaya uyumu kolaylaştırmak için çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerin, çocukların duygusal, zihinsel ve sosyal gereksinimlerinin farkında olmaları gerekmektedir. Yaş dönemlerine göre bu gereksinimlerin göz önünde bulundurulması, bakım ve uygulamalarda kullanılması önemlidir. Bu araştırma, çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerinin 3-6 yaş grubu hastanede yatan çocuklara yaş dönem özelliklerine göre yaklaşımlarının belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Ankara il merkezinde bulunan çocuk hastanelerinde çalışan 268 hemşire ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan tanımlayıcı anket bilgi formu ve 'Çocuk Hemşirelerinin Rol ve İşlevlerini Uygulama Ölçeği' ile toplanmıştır. Değerlendirmede yüzde, Ki-kare, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Bonferroni, Spearman Rho Korelasyon Testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hemşirelerin %84'ünün kadın, %50.7'sinin bekar, %38.8'inin çocuk sahibi ve %57.8'inin lisans mezunu, yaş ortalamaların 31.0±7.3, meslekte çalışma sürelerinin 6.0 (min=0.1; max=39.0) yıl, çocuk kliniğinde çalışma sürelerinin 3.0 (min=0.0; max=36.0) yıl olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin hastanede yatan 3-6 yaş grubu çocukların yaş dönem özelliklerinin farkında oldukları, hastalık ve hastanede yatmaya çocukların verdikleri tepkileri bildikleri belirlenmiştir. Hemşirelerin 'Çocuk Hemşiresi Rol ve İşlevleri Uygulama Ölçeği'nde hemşirelik rolü puan ortalamaları yüksek bulunmuştur. Çocuk sahibi hemşirelerin iletişimci ve işbirliği rolü, rehabilite edici rolü, danışman rolü, yönetici ve koordine edici rolü puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Elde edilen veriler doğrultusunda; çocuk hemşirelerine belirli aralıklarla çocuk gelişimi ile ilgili eğitimler verilmesi, duyarlılıklarının arttırılması ve konuyla ilgili farklı çalışmaların yapılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hastanede yatan çocuk, yaş dönemi, hemşirelik, rol ve işlev
Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş ve üzeri bireylerin kanser tarama testleri hakkında bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Günümüzde bazı kanser türleri tarama programlarıyla önlenebilmekte, erken tanı alıp tedavi olasılığı artırılabilmektedir. Tarama programları sayesinde kanserden ölüm oranları azalmakta, erken teşhis prognozu da önemli ölçüde etkilemektedir. Bazı kanser türlerinin önlenebilir hastalıklar arasında olması, kanser taramalarını önemli ve gerekli kılmaktadır. Yaptığımız çalışmada 20 yaş üzeri bireylerin bilgi tutum ve davranışları araştırılarak, önlenebilen kanserler ve kanser tarama programları ile ilgili farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot Çalışmamıza Ağustos 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş üzeri 360 kişi kabul edildi. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle 40 sorudan oluşan anket uygulandı. Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteydi. Verilerin analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 273 kadın, 87 erkek katılımcı bulunuyordu. Eğitim düzeylerine göre dağılımda ise; okur-yazar olmayan 5 kişi, okur-yazar olan 1 kişi, ilköğretim mezunu 37 kişi, ortaokul mezunu 17 kişi, lise mezunu 66 kişi, üniversite mezunu 234 kişi çalışmamıza katıldı. Ulusal kanser tarama programımızda yer alan kanserleri tam olarak doğru bilenlerin sayısı 20-29 yaş arası grupta 6 (%1,6) kişi idi. Geriye kalan 52 (%14,4) kişi, yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. 30-70 yaş grubunda ise tam olarak doğru bilenlerin sayısı 31(%8,6) kişi, geriye kalan 271(%75,2) kişi yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. Tarama yaş gruplarında kanser tarama testleri yaptırıp yaptırmadıkları sorgulandığında; mamografi yaptıran 98 (%64,9) kişi, smear yaptıran 144 (%72,3) kişi, HPV-DNA testi yaptıran 19 (%9,5) kişi, GGK yaptıran 53 (%33,3) kişi, kolonoskopi yaptıran 32 (%20,1) kişiydi. Kanser taramalarını düzenli yaptırmayanlar neden olarak, zaman bulamama ve sağlıklı olduklarını düşünmelerini belirttiler. Çalışmamızda kanser tarama testlerinin bilinme oranı yüksek iken yaptırma oranları düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonucu, bireylerin ulusal kanser tarama programları hakkındaki bilgi düzeylerinin yeterli düzeyde olduğunu düşündürmektedir. Bu sonucun çalışmaya katılan bireylerin eğitim seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Amacımız kanser tarama programlarının farkındalığını artırarak kanser tarama testlerinin etkin olmasında hedeflenen popülasyonun %70' inin taramalara katılımını sağlayarak önlenebilir kanser türlerini önlemek, kanser bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranlarını azaltmaktır. Bu bağlamda eğitim düzeyi düşük insanlara eğitim ve tanıtım faaliyetlerinin yapılarak farkındalık sağlanması gerekmektedir.
Working beyond pension age in Turkey: A qualitative analysis from a life course perspective
Working in later life is increasingly becoming the norm in contemporary societies. Current developments in labor market and pension policies have extended working lives. This thesis focuses on the emerging pattern of working beyond retirement age in Turkey. It provides answers to the following questions: How do older workers in Turkey explain their reasons to continue working beyond the retirement age? What factors do they perceive as accounting for their continued employment? To what extent do they see their continued employment as an obligation or a choice? This thesis relies on 25 semi-structured in-depth interviews that were conducted between April and June 2021 with individuals who are 55 years old or above. Based on a qualitative thematic analysis of the interviews from a life- course perspective, the findings of this thesis reveal the complexity of factors in explaining respondents' decision to continue working beyond the retirement age in the case of Turkey. These factors, spread out over the course of life, cut across multiple levels, such as changes in the welfare system and the labor market, household needs, and individual motivations. Last but not the least, this thesis suggests that the narratives of working in later life are also indicative of the individualization of the risk of income loss in old age in the Turkish context.
Maksilla ve mandibulada bukkal ve palatal bölgede mini vida yapılan alanlardaki yapışık dişeti kalınlığının farklı yaş ve cinsiyet ile ı̇lişkisi
Amaç: Ortodontik tedavilerde ankraj kontrolü için sıklıkla mini vidalar kullanılmaktadır. Mini vida başarısını etkileyen önemli faktörlerden birisi diş eti kalınlığıdır. Diş eti kalınlığı bireyler arasında ve ağız içindeki farklı bölgelerde yaş ve cinsiyete göre değişkenlik göstermektedir. Bu çalışmanın amacı; sıklıkla mini vida uygulanan bölgelerdeki diş eti kalınlığının yaş, cinsiyet ve bölgelere göre değişimini incelemek, uygulanacak mini vidanın boyutunun seçilmesine rehberlik etmektir. Materyal-Method: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na muayene için başvuran 224 hastada transgingival sondalama yöntemi ile diş eti kalınlığı ölçümleri yapılmıştır. 14-20 ve 21-27 yaş aralığında olmak üzere 56 kadın ve 56 erkek çalışmaya dahil edilmiştir. Ölçümler her bireyde mandibula bukkal bölge ve maksilla bukkal bölge interdental alanda mukogingival birleşim noktasından, maksilla palatinal bölgede gingival tepeden 4 mm ve 8 mm mesafede interdental alandan yapılmıştır. Bulgular: Cinsiyetler arası karşılaştırmalarda maksilla bukkal bölgede diş eti kalınlığı erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kalın bulunmuştur (p<0.005). Yaşa göre karşılaştırmalarda maksilla bukkal ve palatinal bölgede diş eti kalınlığı küçük yaş grubu bireylerde büyük yaş grubu bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha incedir (p<0.05). Bölgeler arası karşılaştırmalarda dişeti kalınlığı mandibula bukkalde en kalın molar bölgede, maksilla bukkalde en kalın keser bölgede, maksilla palatinal 4 mm mesafede en kalın premolar bölgede, maksilla palatinal 8 mm mesafede en kalın molar bölgede bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre mini vida uygulanan farklı bölgelerde yaş ve cinsiyete bağlı olarak diş eti kalınlığı değişiklik göstermektedir. Klinik uygulamalarda mini vida boyutunun seçiminde değişen diş eti kalınlığı dikkate alınmalıdır.
Yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan olgularda gözlenen sessiz koroidal neovasküler membranların eksüdatif tipe dönüşümünün tespitinde optik koherens tomografi ve optik koherens tomografi anjiyografinin yeri
AMAÇ: Bir gözde eksüdatif tip koroidal neovaskülarizasyonu olup diğer gözünde sessiz knvm ile takipte olan hastaların eksüdatif tip YBMD 'ye dönüşümünün erken tespitinde OKT ve OKTA' nın önemi MATERYAL VE METOD: Klinik olarak bir gözde eksüdatif ybmd olup diğer gözde noneksüdatif ybmd tanılı olan başka bir ek göz patolojisi olmayan hastalar dahil edildi. Görüntüleme yöntemi olarak OKT (santral maküler kalınlık, subfoveal koroidal kalınlık, KNVM tipi, ELM ve ISOS (Fotoreseptörlerin iç ve dış segmenti) bütünlüğü, ped vertikal ve horizontal çap ve hiperreflektif nokta) ve OKTA (koryokapiller akım alanı, knvm akım alanı ve hızı ve siyah halo ) kullanıldı.Takipleri sırasında aktivasyon gelişimine bağlı olarak 2 gruba ayrıldı. Grup 1: Aktivasyon gelişmeyen sessiz KNVM'ye sahip 8 göz, grup 2 , aktivasyon gelişen 11 hasta. Gruplar arası klinik ve OKT, OKTA bulguları karşılaştırıldı. Tüm gözlerin zaman içinde OKT ve OKTA parametreleri değerlendirildi bu parametreler karşılaştırıldı. Aktivasyon kriteri olarak OKT kesitlerinde intraretinal ve subretinal sıvı varlığı kabul edildi. BULGULAR: 76 hastadan 19 (%25) hastada klinik olarak biz göz aktive diğer gözde sessiz KNVM saptandı. Başlangıç klinik bulgular (yaş, cinsiyet, göz içi basıncı, santral maküler kalınlık, sferik ekuvalan) açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (Tüm p>0.05) OKT ve OKTA bulguları değerlendirildiğinde OKT de hiperreflektif nokta (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı ,OKTA da koroidneovasküler membran akım alanı ,hızı ve siyah halo (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı bulundu. Aktivasyonun olduğu grup 2 de koroidal neovasküler membran akım alanı ve hızı değişimi (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Sonuç olarak OKT ve OKTA sessiz KNVM' lerin saptama, takip ve progresyon takibi açısından kullanılan değerli görüntüleme modaliteleridir. Hiperreflektif noktalar, OKTA'da siyah halo varlığı gibi çeşitli aktivasyon belirteçleri bizlere knvm progresyonu açısından yol gösterici olabilir. Verilerimizi güçlendirmek adına daha geniş hasta gruplarında profpektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Sessiz koroidal neovasküler membranlar, OKT, OKTA, Yaşa bağlı makula dejenerasyonu