Sıçanlar

Bu konu başlığı altında 1.405 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi

Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku

Adipoz dokuDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+6
Sergen Tuğgüm
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda indometazin ile indüklenen mide ülseri üzerine idebenon'un etkilerinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı indometazin'in ile indüklenen ülsere bağlı hasara karşı İdebenon'un farklı dozlarının olası gastroprotektif etkilerinin hem makroskobik hem de mikroskobik olarak histopatolojik analizerle değerlendirmektir. Çalışmada 36 adet dişi wistar albino cinsi sıçan; sağlıklı, ülser, idebenon 200, ülser+famotidin, ülser+idebenon 100 ve ülser+idebenon 200 olmak üzere rastgele altı eşit gruba ayrıldı. Sağlıklı grup hariç tüm sıçanlar altı torlu ülser kafeslerinde 24 saat aç bırakıldı. Sonrasında oral olarak idebenon ve famotidin uygulandıktan 5 dakika sonra yine oral olarak indometazin uygulandı. Daha sonra 6 saat tekrar aç bırakılan sıçanların mide dokuları alınarak histopatolojik olarak incelendi. İdebenon, doza bağlı olarak indometazin kaynaklı ülser hasarını önemli ölçüde iyileştirdi. İdebenon uygulanan sıçanların histopatolojik analizlerinde özellikle 200 mg/kg idebenon dozunun mide ülserinde koruyucu etki gösterdiği belirlendi. Çalışmamızın sonuçlarına göre; idebenon uygulamasının indometazin ile indüklenen gastrik ülser hasarına karşı gastroprotektif etki gösterdiği görülmüştür. Ayrıca elde ettiğimiz sonuçlar İdebenonun yeni bir potansiyel tedavi seçeneği olabileceğini düşündürmektedir.

Gastrointestinal hastalıklarHayvan deneyleriMide hastalıkları+4
Cihangir Kaya
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çeşitli anesteziklerin kalp ve beyin oksitosin sistemi üzerine etkisi

Oksitosin çok yönlü bir hormondur ve bilinenin aksine sadece annelik, doğum gibi durumlarla değil, aynı zamanda vücudun farklı sistemleri, organları ve hatta kişinin sosyal ilişkileri ve psikolojik süreçleri üzerinde de etki sahibidir. Biz de çalışmamızda klinikte yaygın olarak kullanılan ketamin, propofol, fentanyl'nin beyin ve kalp oksitosin sistemi üzerine etkisini ve oksitosinin beyin çekirdekleri ve kalpteki oksitosin reseptörleri yoluyla etki mekanizmasını araştırdık. Çalışmamızı 24 sıçanla Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi deney hayvanları laboratuvarında gerçekleştirdik. 24 adet Spraque dawley cinsi 250-350 gr ağırlığında erkek sıçanları kullandık. Sıçanlar kontrol, ketamin, fentanyl ve propofol olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve her gruba etkin dozlarda (ketamin için 75 mg/ kg, fentanyl için 0.2-0.5 ml/kg, propofol içinse 2 mg/kg) ilgili ilaçlar verildi, 10 dk sonra sakrifiye edilerek ötanazi uygulandı. Alınan serum, hipotalamus ve sağ atriyum örneklerinin oksitosin oranları değerlendirildi. Değerlendirilme sonucunda kontrol grubuyla Ketamin grubu arasında beyin, kalp ve serum değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Fentanyl grubu ise Kontrol grubuyla kıyaslandığında kalp oksitosin düzeyi anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P=0,024). Propofol grubu ve diğer gruplar arasında yapılan kıyaslamada, kalp oksitosin düzeyi hem kontrol grubuna göre hem de ketamin grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(P=0,000). Ayrıca propofol grubu kalp oksitosin/protein düzeyi hem kontrol grubuna göre (P=0,004) hem de Ketamin grubuna göre (P=0,001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızla ortaya koyduğumuz sonuçlar farklı parametrelerle yapılacak deneysel hayvan modellerinde veya insanlarda gerçekleştirilecek deneysel araştırmalarda çalışılan anesteziklerin beyin ve kalp oksitosin sistemine etkisi daha net ortaya konabilecek ve oksitosinin kardiovasküler sistem ile bağlantılarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

AnestetiklerAnestezi ve analjeziBeyin+5
Berkay Öztürk
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Papaverin'in aşil tendon tamiri yapılan ratlarda tendon iyileşmesi ve adezyon üzerine etkisi (Deneysel çalışma)

Tendon yaralanmaları sık görülür ve güncel tekniklere rağmen hasarlı tendonlar yavaş iyileşir ve bunun yanında sağlıklı bir tendonun yapısal bütünlüğünü ve mekanik gücünü nadiren korur. Bu durum genellikle klinik zorluklara ve hastaya, ailesine ve topluma yük olarak geri döner. Vücutta aynı zamanda en güçlü tendon olan Aşil tendon yaralanmaları en sık görülen tendon yaralanmasıdır. Papaverin vazodilatör etkili fosfodiesteraz inhibitörü bir opioid analoğu ilaçtır. Çalışmamızda 48 adet rat üzerinde sağ alt ekstremitede Aşil tendon tamiri yapılarak sistemik olarak ve lokal olarak Papaverin uygulanmıştır. 15. ve 30. günlerde alınan numunelerin yarısı için Soslowsky, Svensson ve Cook kriterleri ile histopatolojik inceleme yapılmış, diğer yarısı biyomekanik çekme testine tabi tutulmuştur. Histopatolojik olarak 15. gün erken sonuçları göz önüne alındığında gruplar arası anlamlı farklılık görülmemiştir. 30. gün geç dönem dikkate alındığında ise lokal Papaverin grubunun Hücresellik, Kartilaj oluşumu ve toplam skor bakımından kontrol grubundan anlamlı üstün bulunmuştur (p<0.05). Adezyon bakımından gruplar arası farklılık görülmemiştir. Biyomekanik analiz sonucunda kopma öncesi en yüksek kuvvet değerleri bakımından erken dönemde lokal Papaverin ve geç dönemde hem sistemik, hem lokal Papaverin grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre anlamlı üstünlük gösterilmiştir. Numunelerin maksimum gerilme ve elasitisite modülü değerlerine bakıldığında ise erken dönemde lokal Papaverin grubunda ortalama değerlerde daha iyi olmak üzere her iki grupta da anlamlı üstünlük görülürken, geç dönemde sadece lokal Papaverin grubunda anlamlı farklılık görülmüştür. Elde edilen veriler ışığında ve özellikle geç dönem histopatolojik ve biyomekanik verilerin korelasyonu göz önüne alındığında lokal olarak uygulanan Papaverin'in tendon iyileşmesine olumlu etki edeceği kanaatindeyiz.

AdezyonlarAşil tendonuHayvan deneyleri+5
Erdem Can
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gabapentinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada, yırtıcı koku travma sonrası stres bozukluğu sıçan modelinde oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan gabapentinin kaygı indeksi, donakalma süresi, pelet/gaita sayısı, kilo farkı, tükürük bezi immünoglobulin A düzeyi, plazma östrojen ve progesteron düzeyleri, plazma nörotrofin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada otuz iki adet dişi Wistar sıçan kullanıldı. Travma ve tedavi grubunda yer alan hayvanlar yırtıcı koku stresine maruz bırakıldı. Bir hafta sonra kontrol ve travma gruplarına serum fizyolojik, gabapentin ve tedavi gruplarına 30 mg/kg gabapentin oral gavaj yoluyla uygulandı. Uygulamaları takiben travma hatırlatıcısına maruz bırakılan sıçanların davranışları yükseltilmiş artı labirentinde izlendi. Deneyin sonunda tükürük bezi ve kan örnekleri alınan hayvanlar sakrifiye edildi. Bulgular: Travma grubunda kontrol grubuna göre artan donakalma süresi oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan gabapentin tedavisi ile geri döndü. Gabapentin tükürük bezi immünoglobulin A düzeyini hem gabapentin hem de tedavi grubunda arttırdı, fakat pelet/gaita sayısını, kilo farkını, plazma östrojen ve progesteron düzeylerini, ayrıca plazma nörotrofin düzeylerini değiştirmedi. Sonuç: Gabapentinin travma sonrası stres bozukluğunda etkinliğinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Kaygı indeksi, donakalma zamanı, tükürük immünoglobulin A, BDNF, proBDNF

GabapentinHayvan deneyleriStres bozuklukları-post travmatik+1
Serdar Akpınar
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda çekum perforasyonu ile oluşturulan peritonit modelinde oral resveratrol uygulamasının bakteriyel translokasyon ve inflamasyon üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Peritonit, gastrointestinal sistem perforasyonları sonucunda gelişebilen ve yüksek morbidite ile mortaliteye yol açabilen ciddi bir klinik tablodur. Deneysel peritonit modelleri içerisinde çekum perforasyonu, patofizyolojiyi en iyi taklit eden yöntemlerden biridir. Peritonit sürecinde bağırsak bariyer bütünlüğünün bozulması, bakteriyel translokasyona ve buna bağlı olarak sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS), sepsis ve çoklu organ yetmezliği gibi ağır komplikasyonlara neden olabilir. Resveratrol, doğal bir polifenol olup antioksidan, antiinflamatuar ve antimikrobiyal etkileri ile ön plana çıkmaktadır. Bu etkileri sayesinde resveratrol, inflamatuar süreçlerin düzenlenmesinde ve immün yanıtın modülasyonunda potansiyel bir tedavi ajanı olarak değerlendirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, resveratrolün sepsis ve inflamasyonla ilişkili hayvan modellerinde olumlu etkiler gösterdiği bildirilmektedir. Ancak, oral yolla uygulanan resveratrolün deneysel peritonit modelinde bakteriyel translokasyon ve inflamatuar yanıt üzerindeki etkilerini değerlendiren yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; çekum perforasyonu ile oluşturulan deneysel peritonit modelinde, oral yolla uygulanan resveratrolün bakteriyel translokasyon ve sistemik inflamasyon üzerine etkilerini değerlendirmektir. Bu kapsamda, resveratrolün TNF-α ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokin düzeyleri ile karaciğer, dalak, mezenterik lenf nodu ve kan kültürlerinde bakteriyel üreme üzerindeki etkileri araştırılacaktır.

Bakteriyel translokasyonHayvan deneyleriPeritonit+1
Burak Çetinkaya
Süleyman Demirel University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kurşun asetata maruz kalan sıçan karaciğer dokusunda likopen'in bazı antioksidan enzimler üzerine etkisi

Bu çalışmada, likopen uygulanan sıçanlarda kurşun asetatın meydana getireceği karaciğer doku hasarının engellenmesinde likopenin koruyucu etkileri araştırıldı. Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 250-350 gr ağırlığında, 24 adet yetişkin, Wistar albino cinsi erkek ratlar kullanıldı. Çalışmada sıçanlar randomize olacak şekilde üç gruba ayrıldı; Kontrol grubu: İzotonik serum uygulandı (i.p).Kurşun asetat grubu (25 mg/kg) (i.p) kurşun asetat uygulandı. Kurşun Asetat + likopen grubu: (25 mg/kg) (i.p) + likopen (100 mg/kg) oral yol ile uygulama yapıldı. Tüm gruplardaki ratlar 7. günün sonunda sakrifiye edilerek karaciğer dokuları alındı. SOD, CAT, GSH-Px, GSH, MDA düzeyleri değerlendirildi. SOD enzim aktivitesinin Pb uygulanan grupta kontrole oranla azaldığı (p˂0,001), likopen uygulanan grupta ise aktivitenin Pb grubu ile kıyaslandığında arttığı (p˂0,05) tespit edildi. CAT enzim aktivitesinde kontrole oranla Pb ve Pb + likopen uygulanan gruplarda azalma (p˂0,001) olduğu görüldü. Yine Pb uygulanan grupla karşılaştırıldığında likopen uygulanan grupta artış belirlendi. GPX enzim aktivitesi, kontrol grubu ile kıyaslandığında Pb (p˂0,001) ve Pb + likopen (p˂0,05) uygulanan gruplarda aktivitenin azaldığı görüldü. Pb uygulanan grup ile karşılaştırıldığında likopen uygulanan grupta artış olduğu görüldü (p˂0,001). Kontrol grubuna oranla Pb uygulaması yapılan grupta GSH değerinde istatistiksel olarak anlamlı (p<0.01) azalış, Pb uygulaması yapılan gruba oranla likopen + Pb uygulanan gruta artış gözlendi. MDA düzeyi değerlendirildiğinde ise; kontrol grubuna oranla Pb uygulaması yapılan grupta artışın (p<0,01), Pb uygulaması yapılan gruba oranla Pb + likopen uygulaması yapılan grupta meydana gelen azalışın (p<0,001) önemli olduğu belirlendi. Sonuç olarak: SOD, CAT, GSH-Px gibi antioksidan enzim düzeylerinin ve GSH, MDA parametrelerinin anlamlı olarak değiştiği ve karaciğer dokusunda tespit edilen pozitif etkileri nedeniyle likopenin koruyucu olabileceği düşünülmektedir. Bulunan sonuçların gelecekte yapılacak çalışmalara farklı dozlar uygulamasına bağlı olarak yön verebileceği düşünülmektedir.

KaraciğerKurşun asetatLikopen+1
Rıdvan Esen
Siirt University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fruktozla indüklenen hipertansif sıçan modelinde nöroinflamasyon ve artmış kan basıncı üzerine mikroglial inhibisyonun etkisi

Hipertansiyonun sinirsel etiyolojisinde nöroenflamasyon ve artmış sempatik etkinlik ön plandadır. Beynin yapısal bağışıklık hücreleri olan mikrogliya enflamatuvar süreçte ve nöroenflamasyonda kritik rol oynar. Orta iletimli kalsiyumla aktive olan potasyum kanallarının (KCa3.1) açılması ile mikrogliyal reaktivitede artış olduğu bilinmektedir. Bu kanalların farmakolojik inhibisyonu mikrogliyal reaktiviteyi ve nöroenflamasyonu azaltarak sinir kökenli hipertansiyonu iyileştirebilir. Bu tez çalışmasında fruktozla uyarılan hipertansif sıçan modelinde seçici KCa3.1 blokörü TRAM-34 ile sistemik tedavinin kan basıncı (in vivo), damar reaktivitesi (ex vivo), mikrogliyal aktivite (in vitro), nöroenflamasyon (in vitro) ve sistemik enflamasyon (in vitro) üzerine etkileri incelendi. Bunun için sıçanlarda %10 fruktozlu su verilmesiyle hipertansiyon indüklendi. Fruktozla uyarılan hipertansif sıçanlarda iki farklı tedavi protokolü ile, TRAM-34 tedavisinin yüksek kan basıncını önleyici ve tedavi edici etkisi değerlendirildi. Önleyici tedavi protokolü sonunda damar reaktivite çalışmaları da yapıldı. Akut yüksek fruktoz uygulaması sıçanlarda hipertansiyonu tetikledi ve izole mezenter arter halkalarında endotel disfonksiyonu gelişti. Fruktozla uyarılan hipertansif sıçanların izole NTS örneklerinde mikrogliyal belirteçler Iba-1 ve CD86 ile IL-1β, IL-6 ve TNF-α düzeylerinin artışı bu modelde nöroenflamasyon geliştiğini gösterdi. Ayrıca plazmada enflamatuvar sitokinler ve insülin düzeyleri de arttı. TRAM-34 tedavisi yüksek kan basıncını hem önledi hem de tedavi etti. Fruktoz tüketimine bağlı hiperinsülineminin eşlik ettiği sistemik ve merkezi enflamasyon TRAM-34 tedavisiyle azaldı. Sonuç olarak bu çalışma ile KCa3.1 kanallarının farmakolojik olarak bloke edilmesinin, sinirsel kökenli hipertansiyonun tedavisinde potansiyel bir hedef olabileceğine dair güçlü deneysel kanıtlar elde edildi.

FruktozHipertansiyonNöroinflamatuar hastalıklar+1
Abdelrahman Hamad
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tüm vücut titreşiminin immobil sıçanlarda testis morfolojisi ve oksidatif stres üzerine etkisi

İnfertilite, cinsel aktif bir çiftin bir yıl korunmasız, düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır. Çiftlerin yaklaşık %15'i infertil olup, bunların %50'sinden tek başına ve ya kadın faktörü ile beraber erkek faktörü sorumludur. Varikosel, kemoterapotik ilaçlar, Klinefelter sendromu gibi iyi tanımlanmış faktörlerin yanı sıra çeşitli yaşam tarzı faktörlerinin de (örneğin sigara içme, alkol tüketimi, ilaç kullanımı, obezite, sedanter yaşam ve psikolojik stres) erkek infertilitesine neden olabileceği ortaya konmuştur. Sedanter yaşam tarzı, günlük hayat rutininde düzenli hareket aktivitelerinin olmaması ile karakterize olup, fertilite üzerindeki olumsuz etkileri antioksidan/oksidan dengesinin bozulması ve enflamatuar süreçler ile açıklanmaktadır. Oksidatif stres(OS), DNA hasarı ile sonuçlanan bir dizi hücresel reaksiyona neden olmaktadır, testis ve germ hücreleri oksidatif strese oldukça duyarlıdır. Bunun en önemli nedeni testis hücrelerinin yüksek oranda poliansature doymamış yağ asitlerini içermeleridir. Sedanter yaşamın bu olumsuz etkilerini önlemek için antioksidan terapiler ve ya daha ucuz ve kullanışlı olan egzersizler önerilmektedir. Literatürde düşük ve orta şiddetli egzersizlerin OS dengesini olumlu yönde etkilediğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut. Tüm Vücut Titreşimi (TVT), özellikle düzenli egzersiz yapamayan sedanter bireyler için alternatif bir egzersiz modalitesi olarak düşünülmektedir.Bu çalışmamızda immobilizasyonu, sedanter yaşamı taklit edebilecek uygun, fizyolojik bir model olarak değerlendirerek sedanter yaşamın etkilerini testis dokusunda görmeyi hedefledik. Böylece TVT'nin düşük ve ya orta yoğunlukta egzersiz gibi etki göstereceğini ve üreme sistemi ve testis dokusu üzerine olumlu etki edeceğini ve böylece sedanter yaşamın testis dokusunda yol açacağı olası olumsuz etkilerin tüm vücut titreşiminin eklenmesi ile önlenebileceğini öngördük. Bu çalışmada immobilizasyonun testis dokusunda histomorfolojik ve Oksidatif stress üzerine etkilerini araştırmak primer amaç olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda literatürde bir ilk olarak TVT'nin immobil sıçanlarda testis dokusunda OS, apoptozis ve serumda hormon düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Dört farklı grupta toplam 32 sıçan çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol(K), İmmobilizasyon(İ), İmmobilizasyon/Titreşim(İT) ve Titreşim(T) olarak belirlendi. Sıçanlar deney prosedürlerinin sonunda derin anestezi altında iken ötenazi edilmiş ve her iki testis izole edilerek 80 ̊C dondurucuda saklanmıştır. İmmobilizasyon grubunda histomorfolojik değişiklikler ve apoptozis , OS ve hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmese de, immobilizasyonun antioksidan dengeyi bozarak germinal epitel kalınlığını azalttığı, apoptotik tübül sayısını arttırdığı, ve sonuç olarak hormon düzeylerini azalttığı görüldü. Aynı zamanda TVT uygulamasının İmmobilizasyon /Titreşim gurubunda istatistiksel olmasa dahi klinik olarak bu olumsuz etkileri önleyebileceği gösterildi.

ApoptozisHayvan deneyleriKısırlık+5
Turan Mammadalıyev
Hacettepe University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda nöromuskuler elektrik stimülasyonunun iskelet kasının mimari özellikleri üzerine etkisi

Nöromuskuler elektrik stimülasyonu (NMES) kas gücünü ve işlevini artırmak için klinikte sıklıkla kullanılan bir rehabilitasyon uygulamasıdır. Ancak, farklı kas uzunluklarında uygulanan NMES'in kas mimarisi üzerindeki etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, orta ve uzun kas uzunluğunda uygulanan NMES'in iskelet kası mimarisi üzerindeki etkilerini araştırmaktı. Yirmi dört sıçan rastgele dört gruba ayrıldı (iki NMES grubu ve iki kontrol grubu). Ekstansör digitorum longus kasına uzun kas uzunluğunda (170 plantar fleksiyonda) ve orta kas uzunluğunda (90 plantar fleksiyonda) NMES uygulandı. Her NMES grubu için bir kontrol grubu oluşturuldu. NMES 8 hafta boyunca, günde 10 dakika, haftada 3 gün uygulandı. Sekiz hafta sonra, kas örnekleri NMES uygulama uzunluklarında çıkarıldı; makroskopik ve mikroskopik olarak bir transmisyon elektron mikroskobu ve streo-mikroskop kullanılarak incelendi. Daha sonra pennasyon açısı, lif uzunluğu, kas uzunluğu, kas kütlesi, fizyolojik kesit alanı, lif uzunluğu/kas uzunluğu, sarkomer uzunluğu, sarkomer sayısı gibi kasın mimari özellikleri ve kas hasarı değerlendirildi. Her iki uzunlukta uygulama yapılan kaslarda lif uzunluğu ve sarkomer sayısında artış, pennasyon açısında ise azalma görüldü (p<0,05). Uzun kas uzunluğu grubunda kas uzunluğu arttı (p<0,05), ancak yaygın kas hasarı gözlendi. Bu sonuçlar, uzun kas uzunluğunda NMES müdahalesinin kas uzunluğunu artırabildiğini ancak aynı zamanda kas hasarına da neden olduğunu göstermektedir. Kas uzunluğundaki daha büyük longitudinal artış, sürekli dejenerasyon-rejenerasyon döngüsünün bir sonucu da olabilir.

Elektrikle uyarmaKas kontraksiyonuKaslar+2
Nehir Uçar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Parkinson hastalığı sıçan modelinde motor aktivite ve inflamatuvar sürecin epigallokateşin gallat ile modülasyonu

Santral sinir sisteminin yaygın görülen dejeneratif bir hastalığı olan Parkinson hastalığı (PH)'nın günümüzde kesin bir tedavisi olmadığı gibi kullanılan ilaçlar hastalığın ilerlemesini veya nöronal dejenerasyonu da engelleyemedikleri için PH gelişimini ve/veya ilerlemesini durdurabilecek stratejilerin araştırılması kritiktir. Çay, dünyada sudan sonra en çok tüketilen içeceklerden birisi olup özellikle içerdiği kateşinlerin PH modelinde proinflamatuar sitokinleri azalttığı ve periferal bağışıklığı düzenlediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) ile oluşturulan PH modelinde kateşin türevlerinden birisi olan epigallokateşin gallatın (EGCG) hastalık modeli oluşmadan ve oluşturulduktan sonra hastalığın gelişimine ve meydana gelen inflamatuvar cevaba etkisini incelemeyi, ayrıca oluşan nöroinflamasyonda kompleman sistemin katkısını ve EGCG'ın bu sistem üzerindeki olası etkisini araştırmayı amaçladık. 6-OHDA kullanılarak PH modeli oluşturulan hayvanlar, cerrahi öncesi 5 gün 25 mg/kg EGCG p.o verilen PreKş (n=10), cerrahi sonrası 4 gün 25 mg/kg ve sonraki 10 gün 10 mg/kg EGCG p.o. verilen PostKş (n=11) ve tedavi almayan P (n=8) gruplarına ayrıldı. PH modeli oluşturulmayan hayvanlar yalancı-ameliyat ve çözücü alan K (n=9) ve PostKş grubu ile aynı dozda kateşin tedavisi uygulanan Kş (n=10) gruplarına yerleştirildi. Cerrahi işlemden önce ve 14 gün sonra motor testler yapıldı. Motor skorlar ve apomorfin testi ile PH gelişimi belirlendi. Protokol sonunda sakrifiye edilen hayvanlardan alınan kan örneklerinde lökosit, nötrofil ve lenfosit sayımı, serum IL1-B ve TNF a ölçümleri yapıldı. Beyin dokularında kompleman sistemin bileşenlerinden C3, CR3 ve MAC proteinlerinin miktarları çalışıldı Beyin dokularından alınan kesitler immunohistokimya yöntemi ile tirozin hidroksilaz için boyandı. P grubundaki hayvanlarda dopaminerjik nöronların sayısı azaldı, EGCG tedavisi alanlarda azalma daha azdı. Motor testlerin değerlendirmelerine göre P grubunda motor aktivite, rotarod çubuğu üzerinde kalma süresi ve yatay çubuk testi parametreleri azalmıştı (p<0,05). EGCG tedavisi alan hayvanlar PH modeli oluşturulmayan gruplardan farklı iken, P grubuna göre iyileşme gösterdi (p<0,05). PMN/lenfosit oranlarında P grubunda görülen artış EGCG tedavisi sonrasında azaldı (p<0,05). PreKş ve PostKş gruplarında IL1-B ve TNF a seviyeleri P grubuna göre düşüktü (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda kateşin pre- veya postflaktik olarak uygulandığında PH'nin motor belirtilerini azalttığı, periferik inflamasyonu hafiflettiği ve nörodejenerasyonu azalttığı gösterilmiştir. Kateşinlerin potansiyel etkileri ve mekanizmalarının incelenmesi özellikle PH'nin ilerlemesini engelleyecek bir yaklaşımın oluşmasını sağlayabilir.

Antiparkinson ajanlarEpigallokateşin gallatHayvan deneyleri+7
Meriç Demeli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı dozlarda ve sükrozla birlikte uygulanan Kakao'nun (theobroma cacao) sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisinin incelenmesi

Anksiyete bozukluğu sık görülen bir rahatsızlıktır. Mevcut farmakolojik tedavilerin etkinliği geç başlamakta ve yan etkileri hastaları olumsuz etkilemektedir. Bu yüzden hastalar, anksiyete durumunu azaltan farklı ürünlere yönelmektedirler. Kakao çeşitli biyoaktif maddeler içerir ve sık tüketilir. Bu çalışmada kakaonun farklı dozlarda alınmasının veya kakaonun şekerli ya da şekersiz tüketilmesinin akut anksiyolitik etkisi araştırılmıştır. Kakaonun oral yolla verildikten sonra muhtemel anksiyolitik etkisinin ne zaman ortaya çıkacağı bilinmediği için öncelikle süre tespit edilmeye çalışılmıştır. Süre tayininden sonra ana çalışmaya geçilmiştir. Ana çalışma için 64 Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır ve her grup 8 adet sıçandan oluşturulmuştur. İki farklı dozda kakao (500 mg/kg ve 1000 mg/kg), sükroz (1000 mg/kg), her iki dozdaki kakao+sükroz, diapezam ve tween 80 oral gavajla sıçanlara tek doz uygulanmıştır. Açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testleriyle anksiyeteyle ilişkili davranışlar değerlendirilmiştir. Rotarod testiyle lokomotor aktivite ölçülmüştür. Hipokampüs ve kan dokusunda çeşitli biyokimyasal parametrelere bakılarak anksiyolitik etkiye yönelik herhangi bir değişim olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca kanda ALT, AST, BUN, kreatinin, total kolesterol, trigliserid ve glikoz seviyeleri incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda kakaonun akut uygulanması genel olarak anksiyeteyle ilişkili davranışları azaltırken sükrozla birlikte verildiğinde bu etki kaybolmuştur. GABA miktarları üzerinde etkisi olmamakla birlikte, sükrozla birlikte kullanıldığında GABA seviyesi artmıştır. Serotonin ve noradrenalin miktarını değiştirmediği görülmüştür. Kortizol miktarı üzerinde etki oluşturmazken sükrozla birlikte kullanıldığında kortizol miktarı azalmıştır. İncelenen diğer kan parametrelerinde herhangi bir değişim gözlenmemiştir.

AnksiyeteAnksiyete duyarlılığıGABA+5
Esra Nur Alkan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kinoanın (Chenopodium quinoa Willd.) maternal obezite oluşturulan sıçanların yavrularında beslenme durumu, psikomotor davranış ve bağırsak geçirgenliği üzerine etkileri

Bu çalışmada maternal obezite geliştirilerek diyetlerine kinoa eklenmiş sıçanların yavrularında yem tüketimi, bazı antropometrik parametreler, psikomotor davranış düzeyleri ve bağırsak geçirgenliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Üç haftalık dişi Wistar sıçanlar (n=24) bir haftalık adaptasyon sürecinin ardından 8 hafta süreyle KON (n=8, kontrol diyeti-AIN93G), KAF (n=8, kafeterya diyeti) ve KAFK (n=8, kinoalı kafeterya diyeti) gruplarına ayrılarak farklı diyet müdahaleleri ile beslenmiştir. KAFK grubuna kinoalı yem yalnızca gebelik ve laktasyon dönemlerinde, 1 kg'lık yeme 310 g kinoa eklenerek pelet formunda verilmiştir. Sekiz hafta sonunda Wistar erkek sıçanlar (n=6) ile çiftleştirilmiş ve aynı diyet müdahaleleri gebelik ve laktasyon dönemlerinde de devam etmiştir (toplam 14 hafta). Laktasyon dönemi boyunca yavrulara refleks testleri uygulanmıştır. Laktasyon sonunda her batından 2 erkek yavru ayrılarak aynı kafeslerde barındırılmış ve kontrol diyeti (AIN93G) ile beslenerek jüvenil, adölesan ve genç yetişkinlik dönemlerinde psikomotor davranış testleri uygulanmıştır (nKON=16, nKAF=11, nKAFK=16). Doğum sonrası (DS) 61/62. günlerde tüm yavrular ötanazi edilerek kan ve doku örnekleri alınmıştır. Yavru ve annelerin Immunoglobulin A (IgA) düzeyleri ELISA kitleri kullanılarak belirlenmiştir. Maternal diyet müdahaleleri yavruların doğum ağırlığı ve laktasyon dönemi vücut ağırlığında anlamlı farklılığa neden olmamış (p>0,05), ancak laktasyon sonrasında KAF ve KAFK gruplarının beden kütle indeksi (BKİ) düzeyleri KON grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Laktasyon sonrasında yavruların yem tüketiminde ve çikolata tercih testinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Laktasyon döneminde uygulanan yükseklikten kaçınma ve doğrulma refleks testlerinde maternal diyetin etkisi gözlenmez iken (p>0,05), istediği kafese atlama testinde KAF grubunun KON grubuna göre diğer hayvanın olduğu kutuya daha çok atladığı bulunmuştur (p<0,05). Açık alan testinde toplam lokomotor ve vertikal aktiviteler açısından maternal diyetin herhangi bir etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Anksiyete-benzeri davranış testinde DS24'de açık kol girişi KAF grubunda KON grubuna göre daha fazla, DS46'da KAF grubunun KON grubuna göre açık kollarda geçirdiği süre daha az bulunmuştur (p<0,05). Depresyon-benzeri davranış ve sosyal etkileşim açısından gruplar arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Motor fonksiyon ve denge bakımından kirişte yürüme testinde DS22'de KAF grubunun KON ve KAFK gruplarına göre tahta plakayı daha uzun sürede geçtiği saptanmıştur (p<0,05). Serum IgA düzeyleri açısından anne ve yavrularda anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak maternal kafeterya diyetinin yavrularda juvenil dönemde yükseltilmiş artı labirent testinde hiperaktivite fenotipi eğilimine ve aynı testte genç yetişkinlik döneminde anksiyete-benzeri davranışa neden olduğu saptanmıştır. Gebelik ve laktasyon döneminde tüketilen kinoanın bu sorunları hafifletmede etkili olduğu saptanmıştır. Bu nedenle maternal dönemde tüketilen obezojenik diyetin fetal nörogelişim üzerine olan olumsuz etkileri sağlıklı besin ögesi profiline sahip besinlerin eklenmesiyle geri döndürülebilmektedir. Ancak kinoa içerisindeki hangi etken maddelerin fetal beyin ve sinir sistemini nasıl etkileyebileceği ile ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Bağırsak geçirgenliğiBeslenme davranışıBeslenme durumu+7
Ayşegül Uğural
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Doksorubisin ile oluşturulan deneysel iskelet kası atrofisi modelinde mitokondri transplantasyonu ve egzersizin etkileri

Doksorubisin (DOX), birçok farklı kanser türünü tedavi etmek için kullanılan ama toksik etkilere sahip bir kanser ilacıdır. Bu toksik etkisi nedeniyle iskelet kası atrofisine yol açtığı çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Egzersiz DOX'un antineoplastik özelliklerini etkilemeden iskelet kası atrofisine karşı özellikle mitokondriyal yolaklar üzerinden etki etmektedir. Bununla birlikte mitokondri transplantasyonu, toksisiteyi, nörodejeneratif bozuklukları, kalp, böbrek, karaciğer hasarlarını azaltabilirken, iskelet kası atrofisi üzerindeki etkileri az bilinmektedir. Çalışmanın amacı, sıçanlarda DOX ile oluşturulan iskelet kası atrofisi modelinde mitokondri transplantasyonu ve egzersizin iyileşmeye olan katkılarının değerlendirilmesidir. Çalışmada erkek Sprague Dawley sıçanlar; kontrol (K), DOX (D), DOX ve mitokondri (DM), DOX ve egzersiz (DE), DOX, egzersiz ve mitokondri (DEM) gruplarına (n=8/grup) ayrılmıştır. Egzersiz grubundaki (DE) sıçanlara 10 günlük koşu egzersizi yaptırılmış ve mitokondri grubuna (DM) DOX enjeksiyonu öncesinde birer gün arayla 2 doz mitokondri transplantasyonu yapılmıştır. Egzersiz ve mitokondri grubuna (DEM) ise hem egzersiz hem de mitokondri transplantasyonu birlikte uygulanmıştır. Kas atrofisi oluşturmak için D, DM, DE ve DEM gruplarına 20 mg/kg DOX enjeksiyonu yapılmıştır. İzole edilen mitokondrilerin membran bütünlüğü ve potansiyeli için MitoTracker Red CMXROS, MitoSpy Green FM ve JC-1 analizleri yapılmıştır. Tibialis anterior kasında, kas ağırlıkları ölçümü, histolojik analizler (H-E, SDH ve PAS), immünhistokimyasal analizler (Kaspaz-3, NF-κB, DRP-1 ve MFN-2), kan örnekleri biyokimyasal analizleri (üre, LDH, ALT ve AST) ve oksidatif stres analizleri (TAS ve TOS) yapıldı. Grupların tibialis anterior kas ağırlıkları karşılaştırıldığında DE ve DEM grupları K grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (P < 0,05). Son vücut ağırlıkları karşılaştırıldığında DM, DE, DEM grupları D grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (P < 0,05). Tibialis anterior enine kesit alanı için D grubu K grubuna göre azalmış, DE ve DEM grupları D grubuna göre artmıştır (P < 0,05). SDH düzeyleri D grubuna göre tüm gruplarda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (P < 0,05). Üre düzeyleri D ve DM gruplarında K grubuna göre yüksek ama DE grubunda ise anlamlı derecede düşük (P < 0,05), ALT düzeyleri ise DM, DE, DEM gruplarında K grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (P < 0,05). Kaspaz-3 düzeyi D ve DM grubunda DE ve DEM gruplarına göre anlamlı olarak yüksek (P < 0,05), NF-κB düzeyi ise D grubunda K grubuna göre yüksek iken DM, DE, DEM gruplarında D grubuna göre düşük bulunmuştur (P < 0,05). DRP-1 düzeyi D ve DE gruplarında K grubuna göre yüksek ama DM ve DEM gruplarında ise D grubuna göre düşük (P < 0,05), MFN-2 düzeyi DM ve DE gruplarında K grubuna göre yüksek ve DE grubunda D grubuna göre de yüksek bulunmuştur (P < 0,05). TOS analizinde DE grubu K ve DM grubuna göre düşük iken TAS analizinde DE ve DEM grupları K grubuna göre yüksek bulunmuştur (P < 0,05). Bu sonuçlar egzersizin kas atrofisinin önlenmesindeki rolünün önemli olduğunu ve mitokondri transplantasyonu ile birlikte etkisinin daha fazla olduğunu göstermiştir.

DoksorubisinEgzersizHayvan deneyleri+3
Gökhan Burçin Kubat
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Salvia heldreichiana'nın (Ayaklı şalba ada çayı) tek ve tekrarlayan dozda sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisi

Anksiyete bozukluklarının akut tedavisinde kullanılabilecek etki başlangıcı hızlı, yan etkisi az tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaca cevap verebilmek adına, çalışmamızda Türkiye'de endemik olan Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisi araştırılmıştır. Bitkinin uçucu yağının, kısa uygulama sürelerinde, sıçanlardaki anksiyete benzeri davranışlar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Uçucu yağ, anksiyolitik etkisi bilinen diazepamla karşılaştırılmıştır. Toplamda 48 adet Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır. Deney 1'de Salvia heldreichiana uçucu yağı 200 mg/kg/gün dozda, oral gavajla bir kez uygulanmıştır (tek doz). Deney 2'de ise aynı doz, ardışık 5 gün uygulanmıştır (tekrarlayan doz). Sonrasında hayvanların anksiyete benzeri davranışları açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirilmiştir. Rotarod testi ile uçucu yağın olası sedatif etkisi ve motor aktivite üzerindeki etkisi incelenmiştir. Hipokampal noradrenalin, serotonin, gama amino bütirik asit düzeyleri ile serum kortizol düzeylerine bakılarak olası anksiyolitik benzeri etkinin altta yatan mekanizması araştırılmıştır. Son olarak bazı karaciğer ve böbrek fonksiyon testi parametreleriyle uçucu yağın hepatotoksik ve nefrotoksik etkileri değerlendirilmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağı, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışları azaltmamıştır. Ancak diazepam da anksiyete benzeri davranışlarda belirgin bir etki göstermemiştir. Hem Salvia heldreichiana uçucu yağı hem de diazepam serum kortizol düzeylerini azaltmıştır. Çalışmamız, Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisini araştıran bildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Salvia heldreichiana uçucu yağının, diazepamla benzer şekilde serum kortizol düzeylerini düşürmesi anksiyolitik benzeri etkisi açısından önemli bir göstergedir. Bununla birlikte Salvia heldreichiana uçucu yağının hipokampal serotonin düzeylerini artırma eğiliminde olduğu izlenmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağının anksiyolitik benzeri etkisinin, farklı dozlarla ve koşullu anksiyete modelleri ile değerlendirilmesi daha net sonuçlar verebilir. 200 mg/kg/gün dozundaki Salvia heldreichiana uçucu yağı, incelenen parametrelerde nefrotoksik ve hepatotoksik etki göstermemiştir.

Ada çayıAnksiyeteHayvan deneyleri+4
Ahmet Onur Daştan
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Agmatinin deneysel sıçan septik şok modelinde bozulmuş vasküler yanıta etkisi

Sepsis, konağın enfeksiyon odağına geliştirdiği inflamatuvar yanıttır. İnflamasyonun şiddetinden bağımsız olarak bozulmuş hemodinamik homeostaz aracılı organ işlevindeki yetersizlik nedeniyle mortalite gözlemlenmektedir. Bu sebeple kardiyovasküler sistemi destekleyen tedavi protokollerinin prognoza katkısı vardır. Tedavi protokollerinin süreç içinde etkililiğini yitirmesi, ayrıca mücadelede yararlı yolakları etkilemesi sebebiyle etkileşim oranını düşüren protokollere ihtiyaç artmaktadır. Agmatin imidazolin reseptör agonisti, α2-adrenerjik reseptör modülatörü, nitrik oksit sentaz inhibitörüdür. Santral sinir sistemi aracılığıyla kan basıncını artırabilmektedir. Periferal vasküler yapıya doğrudan etkisi ile vazodilatasyona sebep olmaktadır. İki farklı agmatin dozunun (3 mg/kg ve 10 mg/kg) etkisi, septik şokun hipodinamik profilini (düşük kan basıncı, süreğen vazokonstriksiyon) sıçanda oluşturabilen 4 mg/kg intraperitoneal lipopolisakkarit enjeksiyonu modelinde incelenmiştir. Lipopolisakkarit enjeksiyonu ardından femoral arterden girişimsel teknik ile ölçülen in vivo ortalama kan basıncı ve superior mezenter arterden ölçülen kan akımı hızı ile norepinefrin yanıtı azalmış; abdominal aort ve torasik aort preparatında fenilefrin, asetilkolin dozuna bağımlı ex vivo kasılma-gevşeme yanıtı baskılanmıştır. Serum TNF-α ve IL-1β konsantrasyonu artmıştır. Lipopolisakkarit ardından agmatin uygulanan gruplarda ise kan akım hızı artmış; baskılanan norepinefrin yanıtı ve abdominal aorta preparatında fenilefrin, asetilkolin yanıtları geri kazanılmıştır. Serum TNF-α ve IL-1β üzerine agmatin etkisi bulunmamıştır. Agmatin, azalmış mezenter kan akım hızını artırması ve vasküler yapının yanıt profilini düzenlemesi sebebiyle sepsis sürecinde hemodinamik homeostazı sağlayabilir.

AgmatineHemodinamiHomeostaz+3
Esin Özçelebi
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Omeprazolün lipopolisakkarit ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde ileum, mide fundusu, kolon ve mesane fonksiyonel cevapları üzerine olan etkileri

Sepsis enfeksiyona karşı kontrolsüz sistemik inflamatuvar yanıta neden olmaktadır. Proton pompa inhibitörü omeprazol (OME)'ün, hücreler ve organlardaki asit salgılanmasının baskılanmasının ötesinde antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. LPS ile indüklenmiş sepsis modeli oluşturulan sıçanlarda düz kas fonksiyonel yanıtlarında oluşan değişikliklerin ve OME tedavisinin etkisini incelemek amacıyla organ banyosunda mide fundus, ileum, distal kolon ve mesane detrusor preparatlarında asetilkolin (ACh), elektriksel alan stimülasyonu (EAS) ve EAS'nin oluşturduğu nonadrenerjik nonkolinerjik (NANK) kasılma yanıtları incelendi. OME'nin organ banyosunda inkübasyonu ile ACh ve EAS kasılma yanıtları alındı ve doku üzerine doğrudan etkisi incelendi. OME'nin sepsiste sağkalım üzerine etkisi değerlendirildi. Omeprazol inkübasyonu ACh yanıtlarını gastrointestinal sistem (GİS) dokularında azalttı, mesane detrusor kasında ise arttırdı. LPS ile indüklenmiş sepsis modelinde GİS dokularında ACh yanıtları, kolon ve mesanede EAS ve EAS'nin oluşturduğu NANK kasılma yanıtları arttı. OME tedavisi, LPS ile indüklenmiş sepsis modelinde sağkalım üzerine olumlu etki gösterdi ve kolonda artan ACh kasılma yanıtlarını geri çevirdi. OME enjeksiyonu ileum ve mesane dokularında EAS ve EAS'nin oluşturduğu NANK kasılma yanıtlarını azalttı. Çözücü olarak kullanılan etanol sepsisten bağımsız olarak mide fundus, kolon ve mesane dokularında ACh kasılma yanıtlarını azalttı. Bu sonuçlar LPS ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde düz kaslarda fonksiyonel cevaplarda bozulmalar olduğunu, OME tedavisinin sağkalım üzerine olumlu etkileriyle birlikte özellikle distal kolonda bu bozulmaları geri çevirdiği, diğer dokularda ise fonksiyonel cevaplarda değişikliğe neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak OME, sepsis tedavisinde daha etkin olarak kullanılması açısından klinikte daha önemli bir rol oynayabilir.

Gastrik fundusHayvan deneyleriKolon+6
Sabina Ahunbay İmrahor
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda nikel sülfat (NİSO4) toksisitesinde likopenin koruyucu etkisinin belirlenmesi

Endüstrilerde geniş kullanım yeri olan nikelin çevre, insan ve hayvan sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir. Nikelin hücresel apoptozise, lipit peroksidasyon, protein oksidasyonu, DNA hasarı ve oksidatif strese bağlı olarak karaciğer, böbrek, sinir hücreleri ve üreme sistemi üzerinde toksik etkileri olduğu ifade edilmiştir. Bu çalışmada antidotal sağaltımı tartışmalı olan nikel sülfat (NiSO4) zehirliliği üzerinde çeşitli tarımsal ürünlerde (domates, karpuz, kırmızı biber, havuç gibi) yüksek miktarda bulunan, antioksidan, antiinflamatuvar, antidiyabetik, antikanser ve antikardiyovasküler özelliklere sahip β-karotenin asiklik 29 izomeri olan, likopenin olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmada toplam 24 adet Wistar albino sıçan dört gruba ayrılmıştır. Grup I kontrol günlük olarak serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) ve mısır yağı (0.5 ml, oral gavaj); Grup II mısır yağı verilmesinden 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.); Grup III likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağında süspansiyon haline getirilerek; Grup IV likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağı içerisinde süspansiyon halinde verildikten 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.) uygulanmıştır. Hayvanlar deneme sonunda (22. gün) dekapitasyon yöntemiyle ötenazi edilmiştir. Bu çalışma sonucunda, NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin bitiş canlı ağırlığı, organ ağırlıklarında değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Serum karaciğer parametrelerinde AST, ALT miktarlarında değişiklik meydana getirmediği, ancak ALP, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterolü (LDL-C), total kolesterol miktarlarını azalttığı; total protein miktarını arttırdığı belirlenmiştir. Serum böbrek parametrelerinde ürik asit, üre ve albümin miktarını azalttığı ancak kreatinde değişiklik meydana getirmediği gözlenmiştir. Karaciğer ve böbrek dokusunda lipit peroksidasyonu göstergesi olan MDA miktarının azalttığı; GSH ve CAT miktarlarını arttırdığı ve SOD miktarından bir değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Karaciğer histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen hepatosit sitoplazmalarında retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz, parankimde disosiasyon ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Böbrek histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen glomeruluslarda ve tubullerde atrofi, retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede NiSO4 grubu ile koruyucu amaçla NiSO4 grubuna likopen ilave edilen gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Karaciğer ve böbrek dokusunda nikel birikim miktarı indüktif eşleşmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) cihazı ile belirlenmiştir. Karaciğer nikel birikimi bakımından NiSO4 ve koruyucu amaçla likopen verilen gruplarda birikimin yüksek ve benzer olduğu bulunmuştur. Böbrek dokusunda nikel birikimi bakımından koruyucu amaçla likopen verilen NiSO4 grubunda daha yüksek düzeylerde tespit edilmiştir (p<0.001). Sonuç olarak NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin koruyucu etkisi belirlenmiştir. Biyokimyasal bazı parametrelerde değişiklik meydana getirmemesi nikelin birden fazla organa etki etmesi, likopenin kullanılan dozuna ve süresine bağlı olarak ortaya çıkabileceğini düşündürmektedir.

Hayvan deneyleriLikopenNikel+4
Zozan Garip
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Doğu çitlenbiğinin (Celtis tournefortii L.) sıçanlarda oluşturulan bakır toksisitesi üzerine koruyucu etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, Bakırsülfat ile karaciğerlerinde toksisite oluşturulmuş sıçanlarda Doğu Çitlenbiğinin(Celtis tournefortii) koruyucu etkisine bakıldı. Otuz iki adet Wistar albino sıçanlar toplam dört gruba ayrıldı (n=8) (Kontrol, Bakırsülfat, Bakırsülfat+Celtis, Celtis). Kontrol grubundaki her bir fareye 28 gün boyunca 1 ml serum fizyolojik verildi. Bakırsülfat ve Bakırsülfat+Celtis grubundaki farelere ise 28 gün boyunca Ct ekstraktı bunun yanında Pazartesi ve Cuma günleri Bakırsülfat çözeltisi verildi. Celtis grubuna ise 28 gün boyunca Ct ekstraktı verildi. Aspartat Aminotransferaz (AST), Alanin Aminotransferaz (ALT), Laktat Dehidrojenaz (LDH), ve Alkalen Fosfataz (ALP) seviyeleri belirlendi. Ayrıca karaciğer dokusunda malondialdehit (MDA) içeriği, glutatyon (GSH) miktar tayini yapıldı. Yine Antioksidan antioksidan savunma sistemi parametrelerinden Superoksit Dismutaz (SOD), Glutatyon Peroksidaz (GPx) ve Katalaz (KAT) aktiviteleri ölçüldü. Bununla birlikte Total Antioksidan Seviyesi (TAS) ve Total Oksidan Seviyesi (TOS) de belirlendi. Elde edilen bulgulara göre BS grubunda AST, ALT, LDH ve ALP seviyeleri yükselmesine rağmen, BS+Ct grubunda düştü. Karaciğer dokusunda MDA ve TOS, BS grubunda istatistiki olarak artmakla birlikte BS+Ct grubunda azaldı. GSH ve TAS, BS grubunda anlamlı olarak azalırken BS+Ct grubunda anlamlı olarak artmıştır. Karaciğer dokusunda bulunan antioksidan enzimler SOD, KAT ve GPx aktiviteleri BS grubunda anlamlı olarak azalırken BS+Ct grubunda anlamlı olarak artmıştır. Elde edilen bu sonuçlara göre Ct bitkisinin terapötik olarak bakır zehirlenmelerine karşı koruyucu etkisi olabilir.

AntioksidanlarBakır sülfatOksidatif stres+3
Muhammed Yusuf Akgeyik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Eğitim Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan karaciğerinde karbon tetraklorür (CCl4)'ün oluşturduğu hasara karşı doğu çitlembiğinin (celtis tournefortii) koruyucu etkisi

Bu çalışma, CCI4 ile oluşturulan karaciğer hasarına karşı Celtis tournefortii (Ct)(Doğu Çitlembiği)'nin iyileştirici ve koruyucu etkilerinin araştırılması amacıyla planlanmıştır. Çalışmada 32 adet Wistar-albino türü sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol grubu, CCI4, CCI4+Ct ve Ct olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Celtis tournefortii yaprak ekstraktının 28 günlük muamele sonrası; aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), laktat dehidrogenaz (LDH) ve alkalen fosfataz (ALP) enzim seviyeleri, karaciğer dokusu süperoksit dizmutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), katalaz (KAT) enzim aktiviteleri ile glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) içerikleriyle birlikte total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviye (TOS) spektrofotometrik yöntemle tespit edilerek değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular CCI4 grubunda serum AST, ALT, ALP ve LDH enzim seviyelerinin yükseldiğini, CCI4+Ct grubunda ise düştüğünü göstermiştir. Karaciğer dokusunda MDA, TOS ve OSI düzeyleri istatistiki olarak artmakla birlikte, CCI4+Ct grubunda azaldı. SOD, GPx, KAT, GSH ve TAS düzeyleri CCI4 grubunda anlamlı olarak azalırken, CCI4+Ct grubunda anlamlı olarak artmıştır. Gruplardaki anitoksidan enzim seviyelerindeki bu değişiklik ve iyileşmenin nedeni doğu çitlembiği yaprağının karaciğer koruyucu etkisi ve antioksidan rolünden kaynaklanmaktadır.

Karbon tetraklorürSıçanlarÇitlembik
Nuri Mustafa Sürücü
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Eğitim Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda ultraviyole a ve b ile indüklenmiş deri hasarında ellajik asit ve silibininin doku koruyucu, antiapoptotik ve antioksidan etkilerinin moleküler ve stereolojik yöntemlerle araştırılması

Keskin S. Sıçanlarda Ultraviyole A ve B ile İndüklenmiş Deri Hasarında Ellajik asit ve Silibininin Doku Koruyucu, Antiapoptotik ve Antioksidan Etkilerinin Moleküler ve Stereolojik Yöntemlerle Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Çalışmalar Ultraviyole A ve B (UVAB) radyasyonunun oksidatif stres ve DNA hasarına neden olduğu, ellajik asit (EA) ve silibininin (SB) antioksidan özellik gösterdiğini bildirmektedir. Bu çalışmada, deneysel olarak sıçan sırt derisinde oluşturulan UVAB hasarına karşı EA ve SB'nin tedavi etkinliği biyokimyasal, immünohistokimyasal (TUNEL) ve stereolojik yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla, oksidatif stres ve apoptozda meydana gelen değişiklikler, stereolojik inceleme ile birlikte değerlendirildi. Her biri 7 Wistar albino dişi sıçandan oluşan 6 grup oluşturuldu. Gruplar; Kontrol (K), Ultraviyole A ve B grubu (UVAB), Ellajik asit (EA) grubu, Silibinin (SB) grubu, UVAB+EA (Ultraviyole AB grubu+Ellajik asit) grubu ve UVAB+SB (Ultraviyole AB grubu+Silibinin) grubu olarak adlandırıldı. UVAB, UVAB+EA ve UVB+SB grubundaki hayvanlar 30 gün boyunca günde 2 saat süreyle UVAB ışınına maruz bırakıldı. UVAB+EA ve UVAB+SB gruplarına her UVAB uygulamasından 30 dk önce 50 mg/kg/gün EA ve 50 mg/kg/gün SB gavaj yoluyla verildi. UVAB uygulanmayan EA ve SB gruplarına ise aynı dozlarda 50 mg/kg/gün EA ve SB gavaj yoluyla verildi. Bütün hayvanlar 30. günde sakrifiye edildi. Analizler için sırt deri dokuları alındı. Araştırma sonuçlarına göre; UVAB grubu ile Kontrol grubu kıyaslandığında Total Antioksidan Seviyesindeki (TAS) azalma ve SB ve EA verilen tedavi grupları ile UVAB grubu kıyaslandığında TAS seviyesindeki artış anlamlı değildi (p>0.05). UVAB grubu kontrol grubu ile kıyaslandığında Total Oksidan Seviyeleri (TOS) ve Oksidatif Stres İnseksi (OSİ) seviyelerinde anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0.05). Ancak TOS ve OSİ seviyelerindeki bu artışların tedavi gruplarında anlamı derecede azaldığı gözlendi (p < 0.05). Çalışmada elde edilen stereolojik bulgular değerlendirildiğinde UVAB grubunda epidermis hacim oranında kontrol grubuna göre anlamlı bir artış olduğu gözlendi (p<0.05). Tedavi gruplarındaki sıçanların dorsal deri epidermis kalınlıklarında ise UVAB grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (p<0.05). EA ve SB'nin UVAB'nin birlikte uygulandığı gruplarda, mast hücre sayısı UVAB grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Çalışmada UVAB+EA ve UVAB+SB tedavi gruplarında TUNEL pozitif hücre sayısı, UVAB grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Bu çalışma, ellajik asit ve silibininin UVAB hasarı tedavisinde faydalı olabildiğini ortaya çıkarmıştır. Burada elde edilen bulguların desteklenmesi için ellajik asit ve silibininin farklı dozlarının oral olarak verilmesi veya topikal olarak denenmesi ile yapılacak in vitro ve in vivo daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Deri, Ellajik asit, Apoptoz, Oksidatif stres, Silibinin, Stereoloji, UVAB.

AntioksidanlarApoptozisDeri+7
Seda Keskin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda sabit dozlarla tekrarlanan disosiyatif anestezinin histopatolojik ve biyokimyasal değerlere etkisi.

Hayvanlarda küçük cerrahi müdahaleler, yara bakımı, radyografi, idrar ve kan örneklerinin toplanması, göz, kulak ve oral muayenelerin yapılması, tırnak kesimi, diren, bandaj ve kateter uygulamaları ve deneysel uygulamalar gibi amaçlarla hayvanlara anestezi veya sedasyon uygulanabilmektedir. Belirtilen uygulamalardan dolayı hayvanlara bazı durumlarda tekrarlayan dozlarda anestezik madde verilmesi gerekebilmektedir. Çalışmamızın amacı çeşitli nedenlerle tekrarlanan dozlarda anestezi uygulaması yapılan hayvanların histopatolojik ve biyokimyasal değerlerindeki değişikliğin belirlenmesidir. Bu amaçla çalışmada ağırlıkları 160-220 gr arasında değişen 72 adet Wistar Albino dişi rat kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol gurubu, zolazepam-tiletamin gurubu ve ksilazin-ketamin gurubu olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı. Her bir ana gurup ise kendi içerisinde farklı günlerde yapılan 4 anestezi uygulamasına göre 4 farklı gruba ayrıldı. Hayvanlara 1, 3, 5 ve 7. günlerde anestezi uygulaması yapıldı. Anestezi uygulamaları boyunca hayvanların pedal, korneal, kutanöz ve doğrulma refleksleri kontrol edilerek kayıt altına alındı. Her bir uygulamanın ardından 2,4,6 ve 8. günlerde her ana gruptan rastgele 6 hayvan seçilip kan örnekleri alındıktan sonra sakrifiye edildi. Sakrifikasyon işleminin ardından hayvanlardan beyin, böbrek ve karaciğer örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinin serumları çıkartıldı ve bu serumlarda AST, ALT, LDH, ALP, kreatinin, üre, albümin, seruloplazmin, total protein, globülin seviyeleri belirlendi. Alınan doku örnekleri hematoksilen eozin ile boyandıktan sonra histopatolojik olarak incelendi. Tekrarlayan dozlarda uygulanan zolazepam-tiletamin ve ksilazin-ketamin uygulamalarının bazı biyokimyasal, histopatolojik parametrelerinde ve refleks sürelerinde belirgin biçimde değişikliklere neden olduğu belirlendi. Tekrarlayan dozlarda anestezi uygulanmak durumunda kalınan hastalarda biyokimyasal parametreler değerlendirilmek istendiğinde çalışmamızda belirtilen değişikliklerin göz önünde bulundurulması hastanın daha doğru değerlendirilmesinde faydalı olacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Disosiyatif anestezi, Tiletamin, Ketamin, Ksilazin, Tekrarlayan Dozlar.

AnesteziBiyokimyasal özelliklerCerrahi-veteriner hekimlik+7
Caner Kayıkcı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda çınar (platanus orientalis l.) yaprak infüzyonunun doku koruyucu rolü ve fitokimyasal içeriğinin araştırılması

Anuk, ÖO. Etil Alkol ile Oksidatif Stres Oluşturulan Sıçanlarda Çınar (Platanus orientalis L.) Yaprak İnfüzyonunun Doku Koruyucu Rolü ve Fitokimyasal İçeriğinin Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Eczacılık Fakültesi, Temel Eczacılık Bilimleri Anabilim Dalı, Biyokimya Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Çınar (Platanus orientalis L.) bitkisi kaempferol glikozit türevleri bakımından zengin olup, yılan ve akrep zehirlenmelerine, ses kısıklığı, diş ve diz ağrıları, yaralar, inflamasyon ve mide rahatsızlıklarına karşı halk hekimliğinde kullanılmasına rağmen karaciğer ve böbrek gibi organlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Bu çalışmada etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda Çınar yapraklarından elde edilen infüzyonun doku koruyucu rolü ve fitokimyasal içeriği araştırıldı. Toksisite testinden sonra, etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda biyokimyasal değişiklikleri, lipit peroksidasyonunu ve antioksidan enzim seviyelerini test etmek için 20 mg/mL ve 60 mg/mL dozunda Platanus orientalis (PO) infüzyonu verildi. Ayrıca, karaciğer koruyucu özelliği bilinen silymarin pozitif kontrol olarak kullanıldı. Otuz adet Wistar cinsi erkek sıçan; Normal, %20 Etil alkol, %20 Etil alkol+Silymarin (10 mg/kg), %20 Etil alkol+PO-20 mg/mL infüzyon ve %20 Etil alkol+ PO-60 mg/mL infüzyon olmak üzere beş gruba ayrıldı. Elde edilen in vitro sonuçlarına göre GC-MS analizinde ekstrede benzaldehit, palmitik asit, 2,4-Ditert-butylphenol, stearik asit, oktadekanoik asit, linoleik asit ve linolenik asitler belirlenirken; HPLC profilinde ise baskın bileşiğin kaempferol ve kaempferol türevleri oldukları belirlenmiştir. Etil alkol grubunda serum AST, ALT, LDH, GGT, ürik asit ve üre; karaciğer ve eritrosit dokularında ise GST ve MDA düzeyleri Kontrol grubuna göre önemli artış gözlenmiştir. Etil alkol+PO-60 mg/mL grubunda serum AST, LDH, GGT, ürik asit, LDL_C ve MDA (tüm dokularda) değerlerinde ise Etil alkol grubuna göre önemli düşüş belirlenmiştir. Ayrıca, Etil alkol grubu böbrek dokusunda SOD, GPx ve CAT aktiviteleri Kontrol grubuna göre önemli düşüş gösterirken tüm tedavi gruplarındaki GPx aktivitesi ise Etil alkol grubuna göre önemli artış gösterdi. Bulgular, Çınar yapraklarının belirlenen infüzyon dozlarının tüketimi etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda karaciğer ve böbrek hasarına karşı koruyucu rolü olabileceğini göstermeketdir. Anahtar Kelimeler: Çınar (Platanus orientalis L.), Silymarin, Antioksidan Enzimler ve Oksidatif Stres, Biyoaktif Bileşikler, Rat.

AntioksidanlarEtanolFitokimya+6
Özgür Ozan Anuk
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda goji berry ekstraktının biyokimyasal parametreler üzerine etkisi

Yıldız S, Yüksek Yağlı Diyetle Beslenen Ratlarda Goji Berry Eksraktının Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi. Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dalı, Veteriner Programı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018: Lycium barbarum meyvesi olan goji berry bir çok biyoaktif metabolitler içerir ve fonksiyonel gıda ve doğal ilaç olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Obezite tedavisinde etkili olabileceği belirtilmektedir. Bu amaçla bu çalışmada yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda goji berry meyve ekstraktının serum lipidleri, alanin aminotransferaz (AST), aspartat aminotransferaz (ALT), glukoz ve insülin düzeyleri üzerine etkisi araştırıldı.40 adet erkek Wistar Albino rat her grupta 10 adet rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Birinci grup Kontrol grubu (KG) standart pelet yem ile beslendi, İkinci grup, yüksek yağlı diyet grubu (YYD), 100 gr pelet yem ile 45 gr tereyağı karıştırılarak hazırlanan yemler ile beslendi, üçüncü grup, yüksek yağlı diyet ile beslenip goji berry ekstraktı (100 mg/kg) verilen grup, dördüncü grup ise goji berry ekstraktı (100 mg/kg) ile beslenen grup. Sekiz haftalık deneyin sonunda ratlar sakrifiye edilerek kanları alındı. Alınan kanlar satrifüj edilerek serumları ayrıldı ve çalışma gününe kadar -20 °C'de saklandı. Çalışma gününde serumlardan AST, ALT, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL kolesterol, insülin ve glukoz düzeyleri çalışıldı. Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda trigliserid, kolesterol ve LDL kolesterol düzeyi kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Yüksek yağlı diyetle beslenen gruba goji berry uygulanması trigliserid, kolesterol ve LDL kolesterol seviyelerini anlamlı olarak düşürerek kontrol grubuna yaklaştırmıştır. Aynı zamanda yüksek yağlı diyet ile beslenme kilo artışı sağlarken, goji berry uygulaması kilo alımını anlamlı olarak azalttığı saptandı.Sonuç olarak goji berryekstraktının uygulanmasının serum lipidlerini azaltarak ve kilo alımını engelleyerek obezite tedavisinde etkili olabileceği sonucuna varıldı.

Bitki özütüBiyokimyaDiyet+6
Sinan Yıldız
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00

İlgili konular