Sığırlar
Bu konu başlığı altında 193 tez
Türkiye'de yerli ırk sığır yetiştiriciliğinin ekonomik analizi ve sürdürülebilirliği
Bu çalışmanın amacı Türkiye'de yerli ırk sığır yetiştiriciliği yapan işletmelerin ekonomik analizi yapılarak, yerli ırk sığır yetiştiriciliğinin sürdürülebilirliğinin ölçülmesi ve sürdürülebilirliğe etkili faktörlerin belirlenmesidir. Araştırmanın ana materyalini Türkiye yerli ırk sığır varlığının %34.22'sini oluşturan; Diyarbakır, Ağrı, Şanlıurfa, Muş ve Samsun illerinde 215 yerli ırk sığır yetiştiricisi işletmeden elde edilen veriler oluşturmaktadır. Elde edilen veriler Mayıs 2021 - Nisan 2022 üretim dönemine aittir. Araştırma bölgesinde; Doğu Anadolu Kırmızısı, Yerli Kara, Güney Anadolu Kırmızısı, Yerli Güney Sarısı, Boz Irk ve Zavot ırkları yetiştirilmektedir. Bölgede yerli ırk sığır yetiştiriciliği arazi yapısı ve iklim koşullarına uygun bir faaliyet olduğu için yapılmaktadır. Görüşülen işletmelerin yerli ırk sığır varlığı ortalama 15.11 BBHB'dir. Yerli ırk sığır yetiştiriciliğinin GSÜD içerisinde payı ortalama %54.53'dir. Büyükbaş hayvan birimine göre yerli ırk sığır üretim maliyeti 5 877.85 TL, brüt kâr, 5 805.67 TL, nispi kâr ise 1.60 hesaplanmıştır. Yerli ırk sığır yetiştiriciliğinde ekonomik sürdürülebilirlik indeksi 0.44, sosyal sürdürülebilirlik indeksi 0.54, çevresel sürdürülebilirlik indeksi 0.49 tespit edilmiştir. Genel sürdürülebilirlik indeksi 0.49'dur. İşletmelerde sürdürülebilirliği etkileyen faktörler; gelir, sosyal ağ, bilişim, mera varlığı ve eğilimdir. Sürdürülebilirliği etkileyen ve istatistiki olarak etkisi anlamlı bulunan gelir ve mera durumu gibi faktörlerin en önemli masraf unsurunun yem maliyetleri olduğu dikkate alındığında; mera alanlarının ıslah çalışmalarına ağırlık verilmesi gerekmektedir. Yerli ırk sığır yetiştiriciliği özelinde verilen desteklemelerin kapsamının genişletilmesi ve yoğun olduğu bölgelere ağırlık verilmesi sağlanmalıdır. Yerli ırk sığır yetiştiriciliğinin önemi, hayvan gen kaynaklarının korunması perspektifinde bir politika olarak ilgili kurum ve kuruluşların tüm birimlerini kapsayan bir biçimde farkındalık oluşturulması gerekmektedir. Ancak böylelikle kamu/özel/üretici arasında zincirleme bir etki sağlanabilir.
Sığırlar için rumen kanül dizaynı ve imalatı
Bu çalışmada, sığırlar için Rumen kanülü üretimi amaçlanmıştır. Literatürde yer alan bilgiler ışığında ve piyasadaki mevcut kanüller dikkate alınarak hayvan sağlığına uygun malzemelerden kanül yapılmıştır. Birinci çalışmada su boşaltım ve aktarım işlerinden kullanılan polivinil klorür (PVC) depo rekoru kullanılarak kanül yapımı gerçekleştirilmiştir. Bunun için hazır alınan depo rekoru sanayide işlenip uygun ölçüde hazırlanmış, bombeli diyafram lastiği ve kapak kullanılarak rumen kanül imalatı gerçekleştirilmiştir. Daha sonra ikinci kanül imalatında polivinil klorür (PVC) plastisöl materyali kullanılmıştır. Kanül şeklini alabilmesi için metalden kanül ve kapağının kalıbı yaptırılmıştır. Bu kalıplar etüvde 180°C sıcaklıkta 15 dakika ısıtıldıktan sonra üzerine pvc plastisölün yapışması sağlanmıştır. Daha sonra tekrar 180°C sıcaklıkta 15 dakika daha bekledikten sonra soğutulmuştur. Soğumuş olan kalıptan plastisöl çıkartılarak kanül üretimi gerçekleştirilmiştir. Her iki kanül 12 yaşında tahmini canlı ağırlığı 350 kg olan yerli melezi dişi sığıra takılmıştır. ilk yapılan kanül hayvanın rumeninden ilk günlere düştüğü için kullanılmamış onun yerine ikinci plastüsölden yapılan kanül üç ay boyunca test edilmiştir. Hayvanın yem ve su tüketimine, VKS değerine etki etmemiştir ayrıca kanülden rumen sıvısı sızması görülmemiştir. Daha sonra plastisolden imal edilen kanül in vitro gaz çalışmasında kullanılmıştır. Yapılan bu çalışmanın başarı ile tamamlandığı ve iyi sonuç verdiği söylenebilir. Buradaki amacımız kolay bulunabilir malzemelerle rumen kanülü imalatı yapılmasını sağlanması planlanmış bir kısım aksaklıklarla da olsa sonuç alınmıştır fakat iki kanülde de çalışma sonucunda bazı eksiklikleri gözlemlenmiştir. Bu konuda eksikliklerin giderilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır
Solunum sistemi hastalıklı buzağılarda farklı oksijen uygulama yöntemlerinin arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, solunum sistemi hastalıklı ve yapılan kan gazları analizlerine göre oksijen tedavisi ihtiyacı olan buzağılarda, rutin solunum sistemi tedavisine ilave olarak maske ve intranazal kateter ile oksijen uygulamalarının, klinik ve hematolojik bulgular ile arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkilerini belirlemektir. Bu çalışmanın hayvan materyalini; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen, farklı yaş (1 gün-3 aylık), ırk ve cinsiyete sahip 18 adet buzağı oluşturdu. Hayvanların yapılan klinik muayeneleri sonucu solunum sistemi problemi olan ve yapılan kan gazları analizleri sonuçlarına göre oksijen tedavisine ihtiyaç duyan buzağılar çalışmaya dâhil edildi. Buzağılar kendi aralarında eşit sayıda (n=6) 3 ayrı gruba ayrıldı. 1. grup (kontrol), 2. grup (Maske) ve 3. grup (İntranazal kateter) grubu olarak belirlendi. 1. grup hayvanlara rutin solunum sistemi hastalığı tedavisi, 2. grup hayvanlara rutin solunum sistemi hastalığı tedavisinin yanı sıra maske ile oksijen tedavisi, 3. grup hayvanlara ise rutin solunum sistemi tedavisine ilave olarak intranazal kateter ile oksijen verildi. Çalışma süresince tüm gruplardaki buzağıların klinik muayeneleri yapıldı ve kayıtlar tutuldu. Ayrıca kan gazları ölçümleri için çalışmanın 0., 3., 5. ve 24. saatlerinde arteriol ve venöz, hematolojik analizler için ise 0. ve 24. saatlerde venöz kan örnekleri alındı. Klinik olarak hayvanlarda solunum güçlüğü olduğu, ağızdan solunum yaptıkları, burun akıntısı, emme refleklerinde azalma, depresyon, beden ısısında artış, mukozalarda siyanotik tablo ve bazı hayvanlarda ise öksürük gibi klinik semptomlar olduğu tespit edildi. Oksijen verilen 2. ve 3. grup hayvanlarda oksijen uygulamasına paralel olarak tespit edilen klinik semptomların hafiflediği ve normale döndüğü belirlendi. Hematolojik parametrelerden 1. grup buzağıların % monosit değerlerinin, 2. grup buzağıların monosit sayılarının, 3. grup buzağıların ise yüzde eozinofil ve eozinofil sayıları ile RBC değerlerinde istatistiksel olarak önemli değişimler belirlendi. Solunum güçlüğü bulunan buzağılarda, venöz ve arter pH, pCO2, pO2, laktat, sO2 ve solunum sayılarında genel olarak grup içi karşılaştırmalarında istatistiksel bazı farklılıklar gözlendi. Genel olarak bakıldığında rutin tedavi uygulanan 1 grup hayvanlarda bu parametrelerde pek bir değişim görülmezken, rutin tedaviye ilave olarak oksijen tedavisi yapılan 2. ve 3. grup hayvanlarda, özellikle pCO2 seviyelerinin zamanla normale döndüğü, laktat değerlerinin azaldığı ve sO2 ile pO2 değerlerinin ise artış gösterdiği belirlendi. Oksijen uygulaması yapılan buzağıların klinik ve laboratuar bulgularındaki iyileşmenin daha belirgin olduğu tespit edildi. Oksijen uygulaması yapılan yöntemlerden intranazal kateter ile uygulamanın maske ile uygulamaya göre kan gazları üzerinde daha belirgin değişimler yaptığı ve klinik olarak daha etkili olduğu belirlendi. Sonuç olarak buzağılarda solunum sistemi hastalıklarında rutin tedaviyle birlikte oksijen tedavisi uygulanmasının arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkili olduğu ve solunum güçlüğü olan buzağıların klinik iyileşmesinde faydalı olduğu kanısına varıldı
Holştayn ve simental sığırlarında süt verim düzeylerinin yağ doku hormonları ve bazı galaktopoetik hormonlarla ilişkilerinin araştırılması
Bu araştırmada laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimli Holştayn ve Simental ırkı ineklerde, enerji metabolizmasının düzenlenmesinde etkili olan; leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde de etkili olan galaktopoetik hormonlardan; büyüme hormonu (BH), insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-I), kortizol, Tiroit Stimülan Hormon (TSH) ve Tiroksin (T4) düzeylerindeki fizyolojik değişimleri ve süt verim düzeyi ile aralarındaki korelasyon incelendi. Bu amaçla, laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimine sahip Holstein (n=30) ve Simental ırkı inekler (n=30) kullanıldı. Holştayn ve Simental ırkı inekler, her grupta 10'ar hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı ve kuru dönem vücut kondisyon skorları belirlendi. Hayvanların tamamından aynı gün kan örnekleri alındı. Kan serumlarında büyüme hormonu, insülin, İGF-I, kortizol, TSH, T4, leptin, adiponektin ve grelin seviyeleri belirlendi. Büyüme hormonu seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde düşük süt verim düzeyinde, Simental ırkında ise düşük ve yüksek süt verim düzeyinde yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Plazma kortizol seviyelerinin Holstein ırkında düşük ve yüksek süt verim düzeylerinde istatistik olarak (p<0.05), düşük süt verimli Simental ırkında ise rakamsal olarak yükseldiği tespit edildi. Plazma T4 seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde yüksek süt verim düzeyinde düştüğü (p<0.05), süt verim düzeyi azaldıkça yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Grelin seviyesinin düşük ve yüksek süt verimli Simenatl ırkı ineklerde istatistik olarak (p<0.05), Holstein ırkında ise sayısal olarak yükseldiği tespit edildi. Irk ayrımı olmaksızın düşük, orta ve yüksek süt verimli ineklerde plazma leptin seviyeleri ile insülin ve BH seviyeleri arasında, plazma adiponektin seviyeleri ile leptin ve insülin arasında (p<0.01) pozitif korelesyon tespit edildi. Sonuç olarak, mevcut araştırmada, laktasyonda enerji ihtiyacının ciddi boyutlarda olmaksızın yükseldiği durumlarda, fizyolojik olarak büyüme hormonu, kortizol ve grelin hormon seviyelerinin yükseldiği; plazma T4 seviyesinin düştüğü ve insülin, IGF-I, TSH, leptin ve adiponektin seviyelerinin değişmediği belirlenmiştir. Leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile galaktopoetik hormonlar arasında etkileşim bulunmaktadır.
İzmit ve çevresinde ruminantlarda görülen göz hastalıklarının insidansı
Bu çalışmada Kocaeli ilinin merkez ilçeleri olan Başiskele, İzmit ve Kandıra'nın toplam 51 mahallesinde değişik yaş, cinsiyet ve ırklardaki sığır, koyun ve keçiler göz hastalıkları açısından muayene edildi. Toplamda 13.672 (sığır 8.451, koyun-keçi 5.221) hayvan göz hastalıkları yönünden taramadan geçirilmiştir. Gözün muayenesi yapılmadan önce anemnez alınan bilgiler doğrultusunda buzağı, kuzu ve oğlaklar göz küresi, göz kapağı, kornea ve sklera anomalileri açısından muayene edilmiştir. Yetişkin hayvanlarda ise göz kapağı lezyonları, konjunktiva, kornea, sklera ve lens lezyonları, pupilla refleksinin durumu, amorozis varlığında hayvanın anormal yürüyüş ve davranışlarının değerlendirmesi şeklinde olmuştur. Yapılan çalışmada koyun, keçi ve sığırlarda ırk, cinsiyet ve yaş ayrımına gidilmeksizin tüm göz hastalıkları açısından tarama yapılmıştır. Göz hastalıkları tespit edilen tüm hayvanlar fotoğraflandırılmıştır. Çalışmada kullanılan 8451 Sığırın 180 tanesinde, 5221 Koyun-keçinin 158 tanesinde olmak üzere 338 hayvanda herhangi bir göz hastalığı tespit edilmiş olup bu hayvanlarda 21 çeşit göz hastalığı belirlenmiştir. Sığır, koyun ve keçileri kapsayan toplam 13.672 hayvan arasında hastalık görülme oranı % 2.58 olarak belirlenmiştir. Sığırlarda toplam populasyon içinde herhangi bir göz hastalığı görülme oranı % 2.13, koyun-keçi de ise % 3.31 oranında ortaya çıkmıştır. Konjunktivitis kataralis % 58.36 oranıyla hastalık tespit edilen sığır ve koyun-keçi grubunda en fazla karşılaşılan göz hastalığı olarak belirlenmiştir. Bu oran sığırlarda % 56.67, koyun-keçide ise % 60.12 miktarında bulunmuştur. Sığır ırkları arasında ilk sırada holştayn ırkında %1.30, ikinci sırada ise simental ırkında %1.01 oranında bir veya birden fazla hastalık görüldü. Aberden-Angus, Anadolu Mandası ve Hereford ırkı sığırlarda ve kuzu ile oğlaklarda herhangi bir göz hastalığı belirlenememiştir. Hasta hayvanlar arasında enfeksiyöz göz hastalıklarına yakalanma oranı % 91.50, nonenfeksiyöz göz hastalığına yakalanma oranı ise % 8.50 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak çalışmanın yapıldığı bölgede iklime bağlı olarak uzun süreli rüzgarların esmemesi, hava sıcaklıklarının yüksek olmaması, köylerde otlakların uzun süreli yeşil kalması bölgesel avantaj olarak gözlemlenmiştir. Ayrıca, rüzgarlar nedeniyle taşınan yabancı maddelerin gözlerde soruna yol açmaması, barınak şartlarının iyi olması, bakım ve besleme şartlarının uygunluğu, işletme sahiplerinin bilinçli sayılabilecek şekilde hayvancılık yapması da göz hastalıkları insidansının düşük saptanmasında etkili olmuştur.
Besi sığırlarında refah
Bu çalışmada, besi sığırı yetiştiriciliğinde refah kavramı, refah ile stres, bakım-besleme, yönetim, yetiştirme sistemleri ile refahın karkas kalitesine etkisi gibi başlıkların bilimsel veriler ışığında ve mevzuatlar çerçevesinde açıklanması amaçlanmıştır. Çalışmanın materyalini, hayvan refahına ilişkin konuları yayınlayan tez, kitap, dergi, makale, bildiri, internet belgeleri ile Resmî Gazete'deki kanun ve yönetmelikler oluşturmuştur. Besi sığırları, hayvan refahı konusundaki bilimsel veriler ve yasal mevzuatlar dikkate alınarak, stres faktörlerinden uzak tutulduğunda, hayvanın biyolojik, fizyolojik ve psikolojik bütünlüğü korunacak, böylece hayvanın besi performansı ve karkas kalitesinde sorunlar oluşmadan, hayvan başına karkas veriminde artışın sağlanabileceği, işletmelerde refah olgusu altında ekonomik sürdürülebilir besi sığırı yetiştiriciliğinin yapılması durumunda, işletmelerin gelirlerini önemli ölçüde arttırabileceği ve ülke ekonomisine katkı sağlayacakları söylenebilir. Anahtar kelimeler: Besi sığırı, Refah, Stres, Mevzuat,
İshalli buzağılarda sistatin C'nin bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmada yenidoğan ishalli buzağılarda sistatin C'nin (Cys-C) bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Van YUHADYEK tarafından 28.03.2019 tarih ve 2019/03 sayılı etik kurul izni ile çalışma onayı alındı. Araştırmanın hayvan materyalini farklı ırk, cinsiyet ve yaşlarda (0-30 günlük) 10 adet sağlıklı ve daha önce herhangi bir tedavi almamış 22 adet ishalli buzağı oluşturdu. Buzağıların genel muayeneleri yapıldı. Yapılan etiyolojik muayenede ishalli buzağılarda 3 adet Giardia, 5 adet E. coli K99, 8 adet Coronavirus, 7 adet Rotavirus ve 1 adet Cryptosporidium etkileri tespit edildi. Hem konrol grubu sağlıklı buzağıların hem de tedavi öncesi ishalli buzağıların hematolojik (WBC, Neu, Lym, Eo, Mo, RBC, MCV, MCHC, Hct, Hb), biyokimyasal (glikoz, TP, Alb, BUN, Cr, CK ) ve kan gazı (pH, pO2, pCO2, HCO3-, baz, Na+, K+ ve Cl-) düzeyleri belirlendi. İshalli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Neu, Hct, Hb düzeylerinde (p<0.05) ve biyokimysal parametrelerden BUN (p<0.01) ve Cr (p<0.05) düzeylerinde istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi. Alb (p<0,05) ve glikoz düzeyinde ise (p<0.01) azalma görüldü. Kan gazı analizleri açısından kontrol grubuna göre K+ (p<0.05) düzeyinde artış, pH, pO2 ve baz düzeylerinde (p<0.05) azalma tespit edildi. İshalli buzağılarda Cys-C düzeyi değerlendirildiğinde ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi (p<0.01). Sonuç olarak; bu çalışmada elde edilen Cys-C düzeyinin buzağılar için referans oluşturabileceği; bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle Cys-C arasında istatistiksel açıdan önemli bir ilişkinin olmadığı, ishalli buzağılarda Cys-C düzeyinin belirlenmesinin hastalığın teşhis, tedavi ve prognozu açısından önemli bir parametre olabileceği; ancak konuyla ilgili olarak daha fazla araştırma yapılması gerektiği kanaati oluştu. Anahtar Kelimeler:Yenidoğan buzağı, İshal, Sistatin C
Koksidiyozisle doğal enfekte buzağılarda immünoglobulin (IGA, IGE, IGG, IGM) konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada koksidiyozisle doğal enfekte olan buzağıların IgA, IgE, IgG, IgM düzeylerinin belirlenmesi ve enfeksiyona yakalanma ile buzağı immünitesi arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Çalışmanın materyalini; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kliniği'ne gelen ishal veya kanlı ishal bulgularına sahip buzağılardan alınan dışkı örneklerinin natif muayene yöntemi ile Eimeria spp ookisti tespit edilen ve yaşları 21- 44 günlük olan 20 koksidiyozisli ve 10 sağlıklı olmak üzere toplam 30 buzağı oluşturdu. Hematolojik ve biyokimyasal parametrelerin analizi için ttüm buzağılardan V. jugularis' den tedavi öncesi kan örnekleri alındı. İstatistiksel analizde; koksidiyozisli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Hct, Mon, MCV (p<0.05) ve Neu (%) (p<0.01) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken, Lym ve MCHC (p<0.05) seviyelerinde düşüş tespit edildi. Koksidiyozisli buzağıların üre ve kreatinin (p<0.05) düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. Koksidiyozisli buzağıların IgA, IgE, IgG ve IgM konsantrasyon düzeyleri kontrol grubuna göre önemli düzeyde düşük bulundu (p<0.001). Sonuç olarak; koksidiyozisli buzağıların enfeksiyona yakalanma riski ile buzağının immünitesi arasında bir ilişki olduğu ortaya konuldu. Yenidoğan buzağıların koksidiyozis enfeksiyonuna yakalanmaması için pasif transfer yetmezlik düzeyinin belirlenmesi ve yetmezlik görülen buzağıların oral immunoglobulinlerle desteklenmesinin koksidiyal enfeksiyonlara yakalanma riskini azaltacağı kanısına varılmıştır.
Van ili Tuşba ilçesinde yeni doğan buzağıların bakım ve barınak şartları
Bu çalışmada Van ilinde büyükbaş hayvancılığın yoğun olarak yapıldığı ilçelerden biri olan Tuşba ilçesinde büyükbaş hayvan işletmeleri ve buzağıların bakımı ve barınak şartları incelenmiştir. Bu maksatla Van ili Tuşba ilçesinde 227 adet büyükbaş hayvan işletmesi sahiplerine buzağıların bakım ve barınma şartları ile ilgili soruları içeren anket uygulaması yapılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre; işletme sahiplerinin %17'sinin okul okumadığı, %45'inin ise sadece ilkokul mezunu olduğu görülmüştür. Yetiştiricilerin %62'sinin birliğe üye olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca %32'sinde 11-20 arası doğum yapan hayvan olduğu, %62'sinde son bir yılda 1-3 arası buzağı ölümü olduğu, %58'inde buzağı ölümlerinin ishal kaynaklı olduğu, %30'unda göbek kordonu bakımının sadece antiseptikli iple yapıldığı, %61'inin buzağı bölmesi bulundurmadığı, %38'inin kuru dönem aşılaması yapmadığı tespit edilmiştir. Bunların dışında işletmelerin %34'ünde buzağıların ilk 6 saatte 1-2 litre kolostrum tükettiği, işletmelerin %29'unda buzağılara 20. gün su ve kesif yem verilmeye başlandığı ve %40'ında ise 60. gün kaba yem verilmeye başlandığı, ortalama buzağı ölümlerinin ise %10.97 olduğu saptanmıştır. Bu bilgiler ışığında buzağılar işletmelerin devamlılığı bakımından en önemli unsurdur. Bu nedenle buzağıların bakım ve barınak şartlarının daha da iyileştirilmesi ile buzağı kayıplarının en aza indirilmesi gerekmektedir.
Van Erciş ilçesinde ruminantlarda görülen ayak hastalıklarının insidansı
Ayak hastalıkları ve deforme olmuş tırnaklar sığır yetiştiriciliği ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma Erciş ilçesi merkez ve bağlı köylerinde sığırlarda gözlenen ayak hastalıklarının insidansını belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmanın materyalini 1560 adet sığır oluşturdu. Bu hayvanlarda tırnak deformasyonu, deformasyonla birlikte ayak hastalığı ve yalnız ayak hastalığı olarak 215 olgu saptandı (%13,78). Bu çalışmada saptanan lezyonların %45.58' i Holştayn, %21,39' u Simental, %16,74' ü Montofon, %6,04' ü yerli, %10,23' ü melez ırklarda gözlendi. En sık gözlenen ayak hastalığı sırasıyla interdigital flegmon (%14,78), interdigital hiperplasi ile rusterholz ülseri (%10,49) en az rastlanan ayak lezyonu ise sırasıyla tırnak çatlağı (%4,76) ve ökçe apsesi (% 3,80) olmuştur. Bu çalışmada 30 (%27,27) sivri tırnak, 39 (%35,45) çift taban tırnak, 16 (%14.54) gaga tırnak ve 25 (%22,72) küt tırnak saptandı. Ayak lezyonlarının %63,81'inin tırnak deformasyonlarıyla birlikte oluştuğu tespit edildi. Sonuç olarak, Erciş ilçesi merkez ve bağlı köylerinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının Eylül-Aralık 2020 insidansı %13,78 olarak tespit edilmiştir.
Sığır sütlerinden izole edilen koagulaz negatif stafilokoklarda makrolid-linkosamid direnci ve direnç ile ilişkili genlerin araştırılması
Bu araştırmada, sığırlarda mastitis olgularından izole edilen koagulaz negatif stafilokoklarda Makrolid-Linkosamid grubu antimikrobiyal maddelere duyarlılığın ve direnç genlerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla sığır sütlerinden elde edilen 52 adet KNS izolatı kullanıldı. İzolatlarda; 15'i Staphylococcus capitis, 8'i S. equorum, 8'i S. haemolyticus, 5'i S. epidermidis, 4'ü S. pettenkoferi, 3'ü S. lugdunensis, 2'si S. warneri ve her birinde 1'er izolat olmak üzere, S. cohnii, S. pasteuri, S. vitulinus, S. hominis, S. xylosus, S. chromogenes ve S. kloosi olmak üzere 14 KNS türü identifiye edildi. 52 KNS izolatının 4'ü erythromycin; 1'i clindamycin, 4'ü azithromycin, 1'i spiramycin, 1'i tylosin, 7'sinin tulathromycine dirençli olduğu belirlenirken, 2'si clindamycin, 1'si azithromycin, 6'sının spiramycin, 5'inin tylosin ve 8'inin de tulathromisin'e orta dirençli olduğu tespit edildi. Eritromisin dirençli bulunan 4 izolatın 3'ünde indüklenebilir klindamisin direnci, eritromisine duyarlı diğer 2 izolatın 1'inde yapısal, diğerinde klindamisine orta direnç belirlendi. Erythromycin dirençli, ancak indüklenebilir klindamisin direnci bulunmayan 1 Staphylococcus capitis izolatında msrA ve msrB genleri ile birlikte mphA geni; erythromycin duyarlı, spiramisin, tylosin ve tulatromisine orta dirençli 1 S. capitis izolatında ise sadece mphA geni; erythromycin ve indüklenebilir klindamisin direnci bulunan 1 S. haemolyticus izolatında ermC geni ile birlikte mphA geni, 1 S. epidermidis izolatında ise sadece ermC geni; klindamisine orta dirençli 1 Staphylococcus epidermidis izolatında da mphA ve InuA geni belirlendi. Tylosin veya tulathromisine orta dirençli 2 S. haemolyticus ve tulathromisine orta dirençli 1 S. epidermidis ile tulathromisin dirençli 1 S. chromogenes izolatında mphA geni bulunurken, klindamisine dirençli S. hominis ve tulathromisin-tylosin dirençli Staphylococcus xylosus izolatında belirlenmedi. S. pasteuri izolatında ermC, mphA veya InuA genleri bulunmadı. Sonuç olarak; KNS izolatlarında belirlenen ML grubu antimikrobiyal direnç ve direnç ile ilişkili genlerin varlığının sığırlarda mastitiste önemli rol oynayabileceği kanaatine varılmıştır.
Türkiye'de ilk defa salgın oluşturan viral bir etkenin coğrafi bilgi sistemiyle mekânsal analizi: Sığırların nodüler ekzantemi (lumpy skin disease-LSD)
Sağlık araştırmalarında araştırılan sağlık olayının dağılımı, kümelenme gösterdiği bölgeler ile ilgili verileri toplama, kısa ve uzun vadede yapılacak müdahaleleri planlama açısından mekânsal analizler giderek artan bir önem taşımaktadır. Çalışmanın amacı, ilk defa Ağustos 2013 yılında Türkiye'de görülen ve endemik bir salgına dönüşen, deride nodül oluşumuyla karakterize, ihbarı mecburi Lumy Skin Disease (LSD)'nin 2013-2017 yılları arasında Türkiye'de oluşturduğu salgınları mekânsal olarak incelemek, kümelendikleri bölgeleri saptamak, yıllar içindeki dağılımlarını değerlendirmektir. Verilerin analizinde coğrafi bilgi sistemi yazılımı QGIS™ ve kümelenme analizleri için SaTScan™ kullanılmıştır. Kümelenmeler space-time permutation modeli (STPM) analiziyle tespit edilmiştir. Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE) ve Tarım ve Orman Bakanlığı'ndan alınan 1552 LSD salgınına ait veriler kullanılmıştır. Beş yıllık sürece boyunca, 68 il, 340 ilçe ve 1289 köy/mahallede salgın görülmüştür. En çok salgın 2014 yılında (n=784), en az salgın ise 2017 (n=17) yılında; en çok vaka 2016 yılında (n=3258), en az vaka 2017 yılında (n=130) görülmüştür. En çok salgın tespit edilen il Sivas (n=164), en çok salgın tespit edilen ay Ağustos (n=249) ayıdır. Kümelenme analizlerinde vakaların yıllara göre farklı bölgelerde kümelendiği tespit edilmiştir. İstatiksel olarak anlamlı kümeler süt sığırı popülasyonunun yüksek olduğu, nemli, sıcak iklim görülen, Suriye, İran, Irak, Gürcistan gibi ülkelere yakın illerde tespit edilmiştir. Salgın haritalarında salgınların Asi, Kızılırmak, Murat ve Ceyhan nehirleri çevresinde yoğunlaştığı görülmüştür. Beş yıl boyunca toplam 4524 hayvan itlaf edilmiş, en çok itlaf 2016 yılında (n=2717) gerçekleşmiştir. En az salgın görülen 2017 yılından sonra 2018 yılında LSD salgınları tekrar (n=53) yükselişe geçmiştir. LSD ile mücadelede itlafın başarılı bir uygulama olduğu görülmüştür. Koyun-keçi çiçeği aşısının LSD'ye karşı sağladığı korumanın gözden geçirilmesinin değerli olacağı düşünülmüştür. Bu çalışma Türkiye'de görülen LSD salgınlarıyla kümelenme analizi yapılan yayımlanmış ilk çalışmadır.
İnsan ve hayvan kaynaklı mycobacterium bovis suşlarının spoligotiplendirme ve MIRU-VNTR yöntemleri ile epidemiyolojik analizinin yapılması
Zoonotik tüberküloz, çoğunlukla M. bovis'in neden olduğu bir TB şeklidir. Sığır tüberkülozu etkeni M. bovis'in başta sığırlar olmak üzere diğer evcil hayvanlarda ve vahşi yaşamdaki varlığı; insanlara bulaşması ile insanlarda da hastalık oluşturması olasılığını artırmaktadır. Pastörize edilmemiş süt tüketimi, M. bovis'in en önemli bulaş kaynağıdır. Hasta hayvanlardan çıkan infeksiyöz aerosollerin inhalasyonu veya hasta hayvanlar ile direk temas ile bulaş gözlenmektedir. Hasta olan sığırlar tüm vücut sıvıları ile etkeni bulaştırabilirler. Az pişmiş et ürünlerini tüketen bireylerin yanı sıra enfekte sığırlarla yakın etkileşime giren kişilerde de zoonotik TB'ye yakalanma riski daha yüksektir. İnsandan insana bulaş, özelikle bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler arasında bildirilmiştir ve çok nadirdir. Sığırlara TB enfeksiyonunun bulaşmasında insanlar da M. bovis kaynağı olarak davranabilir. Ülkemizde insan ve hayvanlardan M. bovis'in moleküler genotiplendirilmesine ilişkin çok az bilgi edinilmektedir. Bu çalışmada; toplam 108 M. bovis izolatı (50 hayvan, 58 insan) spoligotiplendirme ve 24 lokus MIRU-VNTR yöntemi ile analiz edildi. Spoligotiplendirme çalışmaları sonucunda, iki insan kaynaklı izolat tüm spacer'ları pozitif olduğu için; birer insan ve hayvan kaynaklı izolatta hiç spacer gözlenmediğinden dendogram oluşturulurken değerlendirme dışı bırakıldı. Sığır kaynaklı 49 izolat ile insan kaynaklı 55 izolat olmak üzere 104 izolat birlikte değerlendirildiğinde 8 farklı küme ve 30 farklı genotip gözlendi. Spoligotiplendirme ile hayvan ve insan kaynaklı izolatlarda görülen SIT1118/SB0989 (%19,23) en çok görülen genotipti. Elde edilen genotipler içerisinde insan ve hayvan izolatlarında, SIT482/SB0120 paternini gösteren M. bovis aşı suşu genotipi %16,35 oranında gözlendi. SIT685/SB0288 (%12,5) genotipi, hayvan ve insan kaynaklı izolatlarda saptanan bir diğer genotipti. Sadece hayvan kaynaklı izolatlarda (%12,5) görülen SB1593 ise insan kaynaklı izolatlarda saptanmadı. SIT3529/SB0920, SB2466, SIT1185/SB0897, SB0419, SIT3710/SB1595, SB1231, SIT688/SB0129, SIT3687/SB1625 ve SB2510 bu çalışmada gözlenen diğer genotiplerdi. 24 lokus MIRU-VNTR çalışmaları için yedi insan kaynaklı ve altı hayvan kaynaklı izolatta PCR çalışmalarında amplikon elde edilemedi ve MIRU-VNTR testi yapılamadı. Amplikon elde edilmeyen izolatlar dendogram oluşturulurken değerlendirme dışı bırakıldı. İnsan kaynaklı 51 izolat ve sığır kaynaklı 44 izolat olmak üzere 95 izolat birlikte 24 lokus MIRU-VNTR ile genotiplendirildi ve 9 farklı küme ve 55 farklı genotip gözlendi. 24 lokus MIRU-VNTR'nin sipoligotiplendirmeye göre ayrım gücünün daha yüksek olduğu görüldü. Bu çalışmada izolatların genotipik dağılımları incelendiğinde ülkemizde insan ve hayvan izolatları arasında benzer genotipler olduğu tespit edildi. Anahtar Sözcükler: Epidemiyoloji, Genotiplendirme, MIRU-VNTR, Mycobacterium bovis, Spoligotiplendirme.
Yerli kara boğalarda seminal plazma endojen antioksidan kapasitesi ve kriyoprezervasyon öncesi ve sonrası sperma kalitesi ile ilişkisinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında boğalarda taze ve dondurma çözdürme sonrası sperma kalite parametrelerinin ve seminal plazmadaki antioksidan konsantrasyonlarının belirlenmesi ayrıca seminal plazmadaki antioksidanların çözüm sonu sperma kalitesine etkisinin değerlendirilmesi ve spermanın dondurulabilirliği için belirteç olarak kullanım olasılığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma için 6 baş Yerli Kara boğadan altı hafta boyunca 72 ejakulat alınmıştır. Alınan ejakulatların bir kısmı ayrılarak santrifüj edilmiş ve seminal plazmaları ayrılarak analizler yapılana kadar -80oC de muhafaza edilmiştir. Daha sonra spermanın kalan bölümü ile taze sperma kalite değerlendirmesi yapılmış ve ticari sulandırıcı ile sulandırılarak 0,25 ml'lik payetlerde dondurulmuş ve -196oC de analiz yapılana kadar sıvı azot içerisinde muhafaza edilmiştir. Seminal plazmada katalaz, süperoksit dismütaz, glutatyon peroksidaz, total antioksidan seviye, total oksidan seviye, malondialdehit ve vitamin-E analizleri yapılmıştır. Spermalar çözdürüldükten sonra motiliteleri CASA cihazı ile, plazma membran ve akrozom bütünlüğü (PMAB) ve mitokondiyal membran potansiyeli (MMP) analizleri ise akış sitometri cihazı ile incelenmiştir. Çalışmada taze spermaların ortalama hacim, konsantrasyon, total motilite ve progresif motilite değerleri sırasıyla 4,47±0,12 ml, 1264,0±44,4 *10⁶/ml, %93,4±3,77 ve %45,0±6,37 olarak belirlenmiştir. Çözüm sonu total motilite, progresif motilite, PMAB ve yüksek MMP değerleri ise sırasıyla %61,60±1,54 %24,40±0,93 , %46,33±1,12 ve %61,48±1,60 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca iki aşamalı kümeleme analizi uygulanarak spermalar çözüm sonu kalite parametreleri baz alınarak iyi dondurulabilir (İDS) ve zayıf dondurulabilir spermalar (ZDS) olarak iki grupta incelenmiştir. Analiz neticesinde PMAB ve çözüm sonu total motilite değerleri İDS grubunda ZDS grubuna göre önemli derecede (P<0,001) yüksek bulunmuştur. Seminal plazma TAS, CAT ve Vit-E değerleri İDS grubunda önemli derecede (P<0,05) daha yüksek bulunurken, TOS ve OSİ değerleri ZDS grubunda önemli derecede (P<0,01) yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında SOD, GPx ve MDA değerleri bakımından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Sonuç olarak Seminal plazma antioksidan içeriğinin spermanın dondurulabilirliğinden sorumlu olduğu ve ayrı ayrı antioksidan enzimlerin bakılması yerine TAS ve TOS analizleri yapılarak belirlenecek olan OSİ değerinin sperma üretim istasyonlarında çözüm sonu sperma kalitesi için belirteç olarak kullanılabileceği gözlemlenmiştir.
Sığır tüberküloz ve paratüberküloz enfeksiyonlarının antemortem tanı yöntemleriyle ayrımı
Bu tez çalışmasında, Tüberküloz şüpheli işletmelerde bulunan hayvanlara, Sığır Tüberkülozunun antemortem tanı ve ayrımında kullanılan tüberkülin deri testleri (PPD bovine ve avian) sonuçlarından yola çıkılarak, Paratüberküloz enfeksiyonu teşhisi koymak için serolojik olarak incelendi ve fekal bakteriyoskopi yapıldı. Ayrıca Türkiye'de endemik olarak görülen Sığır Tüberküloz hastalığının antemortem tanı yöntemleri karşılaştırılıp, gama interferon testinin sensitivite ve spesifite değerleri belirlenerek Sığır Tüberküloz hastalığının eradikasyon çalışmalarına katkı sağlayacak verilerin elde edilmesi amaçlandı. Bu kapsamda;, Çankırı/Çerkeş ilçesinden 1, Çorum/Merkez ilçesinden 1, Ankara/Sincan ilçesinden 1, Eskişehir/Odunpazarı ilçesinden 1 ve Konya/Ereğli ilçesinden 1 işletme olmak üzere Tüberküloz şüpheli toplam 5 süt sığır işletmesinde bulunan 423 adet sığıra intradermal tüberkülin testi uygulandı ve bu test altın standart metot olarak belirlenerek, IFN-γ testinin sensitivitesi % 86, spesifitesi % 97 olarak belirlendi. Paratüberküloz enfeksiyonunun tanısı için bu hayvanlara antikor ELISA , fekal bakteriyoskopi ve IFN-γ ELISA yapıldı ve bu testlerin prevalansları sırasıyla % 10,4, % 5,44 ve % 4,96 bulundu ve sığırlardan 4 (%0,95)'ü Map enfeksiyonu tanı yöntemlerinin her birine pozitif sonuç verdi. Ayrıca intradermal PPD aviana pozitif reaksiyon veren 14 sığır PTB enfeksiyonu yönünden şüpheli kabul edildi ve bu sığırlardan 5 (%35,71)'i antikor ELISA'da, 6 (%42,86)'sı fekal bakteriyoskopide, 3 (%21,43)'ü IFN-γ ELISA'da PTB enfeksiyonu yönünden pozitif sonuç verirken, 2 sığırın (%14,29) tüm test sonuçlarında pozitiflik görüldü. Sonuç olarak; Sığır Tüberkülozu antemortem tanısında, intradermal tüberkülin test sonuçlarına benzer sonuçlar veren IFN-γ testininde kullanılabileceği ve Tüberküloz şüpheli sürülerde her iki testin birlikte yapılması çok daha fazla Tüberküloz enfekte hayvanı tespit edelebileceği ancak saha taramalarında kullanımının sınırlı olacağı kanısına varıldı. Tüberküloz enfeksiyonunun tanısı için yapılan karşılaştırmalı intradermal tüberkülin testinde PPD aviana pozitif reaksiyon veren hayvanların Paratüberküloz tanısı için kullanılan diğer testlerle desteklenerek nonspesifik reaksiyonların ortaya çıkarılmasında ya da PTB enfekte hayvanların tespit edilmesinde belirleyici rol oynadığı görüldü. Anahtar Sözcükler: ELISA, Gama-İnterferon, Mycobacterium bovis, Paratüberküloz, Sığır
Modifiye G6G (G6G/PRID) protokolünün ineklerde ve düvelerde ovaryum aktiviteleri ve gebelik oranı üzerine etkisi
Bu çalışmada, G6G/Ovsynch protokolü ile senkronize edilen ineklerde ve düvelerde protokole progesteron (PRID) eklenerek; ovaryum aktiviteleri araştırılmış ve sabit zamanlı suni tohumlama uygulamaları sonrasında elde edilecek gebelik oranlarında artış sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmada Holştayn ırkı inekler (n:181) ve düveler (n:100); Grup 1: İnek G6G (inek kontrol grubu, n:79), Grup 2: İnek G6G/PRID (inek çalışma grubu, n:102), Grup 3: Düve G6G (düve kontrol grubu, n:50), Grup 4: Düve G6G/PRID (düve çalışma grubu, n:50) olacak şekilde dört gruba ayrılarak kullanıldı. Kontrol gruplarındaki (Grup 1 ve Grup 3) hayvanlara G6G/Ovsynch protokolü uygulandı. Çalışma gruplarındaki (Grup 2 ve Grup 4) hayvanlara G6G/PRID protokolü; G6G/Ovsynch protokolü ve protokolün 8-15. günleri arasında intravaginal PRID (progesteron) uygulandı. Ultrasonografik muayenelerde, protokolün 0. günü (CL), 8. günü (DF), 15. günü (CL) ve tohumlama zamanında (OF) ovaryumlar üzerindeki yapılar ölçülerek kaydedildi. Gebelik muayeneleri ST sonrası 30-35. günler arasında yapıldı. Sabit zamanlı ST sonrası elde edilen ilk tohumlama gebelik oranları fertilite parametresi olarak değerlendirildi. İneklerde ilk tohumlama gebelik oranlarının kontrol grubunda (G6G) %56,96, çalışma grubunda (G6G/PRID) %51,96 olduğu, düvelerde ise, ilk tohumlama gebelik oranlarının kontrol grubunda (G6G) %64, çalışma grubunda (G6G/PRID) %68 olduğu ve gruplar arasında istatistiksel fark olmadığı (p>0,05) belirlendi. Primipar ve multipar ineklerde ilk tohumlamada gebelik oranları değerlendirildiğinde; kontrol ve çalışma gruplarında multipar ineklerde primipar ineklere oranla gebelik oranlarının sayısal olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. İneklerde ve düvelerde CL0 (+) ve CL0 (-) hayvanların ilk tohumlamada gebelik oranları değerlendirildiğinde; CL0 (+) ineklerde ve düvelerde çalışma grubunda (G6G/PRID), CL0 (-) inek ve düvelerde ise kontrol grubunda (G6G) gebelik oranlarının sayısal olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. İneklerde ve düvelerde çalışma gruplarında PRID çıkarılma anında vaginal akıntı skorunun gebelik oranlarını olumsuz yönde etkilemediği tespit edildi. Elde edilen sonuçlara göre, ineklerde ve düvelerde karşılaştırılan G6G ve Modifiye G6G (G6G/PRID) protokolleri arasında DF ve OF ortalama çaplarının gebelik ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı (p>0,05) ve CL ortalama çaplarının gebelikle ilişkisinin ineklerde anlamlı olduğu (p<0,05), düvelerde ise anlamlı olmadığı (p>0,05) belirlendi. İneklerde G6G protokolüne progesteron eklenmesinin gebelik oranlarına olumlu bir etkisinin olmadığı belirlendi. Ancak düvelerde progesteron eklenen çalışma grubunda kontrol grubuna oranla elde edilen gebelik oranlarının yüksek olduğu (p>0,05) ve Modifiye G6G (G6G/PRID) protokolünün düvelerde gebelik oranlarında sayısal artış sağladığı belirlendi. Anahtar Sözcükler: G6G/Ovsynch, PRID, Progesteron, Senkronizasyon, Sığır
Cryptosporodiosisli buzağılarda oral yolla uygulanan silikon dioksitin sağaltım etkinliğinin araştırılması
Amaç: Neonatal ishalli buzağılarda cryptosporodiosis'in sağaltımına yönelik sınırlı sayıda literatürün bulunduğu göze çarpmaktadır. Söz konusu araştırmalarda etiyolojik nedenlere bakılmaksızın ve hastalık etkenleri belirlenmeden yalnızca ishal baz alınarak değerlendirmeler yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Literatürdeki eksikliği gidermeye yönelik olarak ve bu amaçla fakülte kliniğimizde bulunan neonatal ishale ait klinik bulguları mevcut buzağılara (n=20) katı fazlı immunokromatografi yöntemi ile çalışan hızlı test kitleri aracılığıyla ön tanı konuldu. Örnek toplanması ve laboratuvar analizlerinde uygulanacak algoritma: 1) her buzağıda rektumdan direkt taze dışkı toplanması, 2) demografik veri kaydı ve hızlı test kiti ile antijen tayini, 3) laboratuvara numune aktarımı, 4) Sheather's şekerli solüsyonu ile fekal flotasyon, 5) dışkı smear'inin hazırlanarak modifiye Ziehl–Neelsen boya ile muamelesi sonrası mikroskobik muayene olmak üzere teşkil edildi. Bulgular: Olgular öncelikli olarak mono-infeksiyona ilişkin gruplandırılarak, ko-infeksiyon durumundaki buzağılar ise çalışma dışı bırakıldı. İlgili ana gruplar (her grupta n=10'ar) I. grup (Cryptosporidium sp. ile infekte ve silikon dioksit (Zoosorb oral toz) uygulamasında bulunulacak), II. grup (Cryptosporidium sp. ile infekte ve herhangi bir moleküler ajan uygulanmayacak sağaltım grubu) olarak belirlendi. Silikon dioksit uygulanan cryptosporodiosisli buzağılarda 0., 3., 7. ve 10. günlerde ookist sayılarına ait geometrik ortalama ve standard deviasyon değerleri sırası ile 34079,86±101438,4, 0,000±34351,76, 0,000±3738,58, 0,000±5059,64 (p=0,000) olarak saptandı. Sonuç: Ookist sayılarında bu değişim silikon dioksit preparatının (Zoosorb oral toz) anti-cryptospodial etkinliğine yorumlanabilir. Yine 3. ve 7. günlerde silikon dioksit preparatının (Zoosorb toz) uygulandığı buzağılarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede (p=0,001) değişen ookist atılımı sağaltım etkinliğine ilişkindi. Bu noktadan sonra silikon dioksitin etkinliği daha detaylı tartışılabilinir. Anahtar kelimeler: Buzağı,crytosporidium, silikon dioksit
İzmir yöresindeki ithal sığırlarda neospora caninum enfeksiyonunun seroprevalansı
Amaç: Bu araştırma farklı ülkelerden gelen sığırlarda Neosporosis enfeksiyonunun yaygınlığı serolojik yöntemle incelemek amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Mart 2017- Şubat 2020 tarihleri arası, İzmir ilinin dört ilçesinde ve Aydın iline ait bir ilçede bulunan sığır ithalatı yapan farklı çiftliklerden toplam 613 adet sığır ile gerçekleştirilmiştir. SRS2 indirekt ELISA yöntemi ve ticari ELISA yöntemi ile kan serumu incelenmiş ve verilerin analizinde tanımlayıcı istatistik olarak ki-kare ve kappa testleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya dâhil olan sığırlar SRS2 indirekt ELISA yöntemi ile incelendiğinde; 613 örnekte 52 pozitiflik (%8,5) bulunurken, ticari ELISA yöntemi ile incelendiğinde 25 örnekte (%4,1) saptanmıştır. Sığırlarda ırk, menşei, hayvan durumu (inek, düve) açısından istatistiksel olarak önemli bir fark belirlenememiştir. Sonuç: Bu çalışma ile İzmir yöresine ithal edilen sığırlarda Neospora caninum seroprevalansının yapılan çalışmalar ile benzerlik gösterdiği saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda, hastalığın kontrolü için kesin tanı konulan hayvanların sürüden çıkartılması ve ithal damızlık hayvan girişlerinde menşei işletmelerden ''NEOSPORA ARİ'' belgesinin zorunlu tutulması ya da ithalatı yapılan hayvanlardan istenilen test listesinin içerisine N. caninum etkeninin eklemesi uygun olacaktır.
Simmental sığırların döl verimi, süt verimi, sürü ömrü ve süt kalite özellikleri üzerine bir araştırma
Bu çalışmada Türkiye'deki süt sığırı yetiştiricilerinin son yıllarda ilgisinin arttığı kombine verimli olan ancak süt verimi yükseltilmiş Avusturya kökenli SIM (Fleckvieh) ırkı sığırların İzmir ili Menemen ilçesindeki bir işletmede tutulmuş kayıtlarından yararlanarak döl verimi, sürü ömrü, süt verimi ve süt bileşenleri, SHS ile bir kez laktasyondaki hayvanlardan 10.08.2021 tarihinde sabah sağımında alınan süt örneklerinin analiz sonucunda SIM ırkı ineklerin süt bileşenleri, DN ve SHSk düzeyi hakkında önemli bilgiler elde edilmiştir. SIM ırkı sığırların İBY ortalaması 842.35±5.30 gün (28.1 ay) olarak beklenenden dört ay, BA ortalaması ise 422.98±3.18 gün (14.1 ay) olarak beklenenden iki ay daha uzun bulunmuştur. Avusturya kökenli SIM sığırlarının SÖ ve DKS ortalamaları ise 74.48±1.72 ay ve 47.15±1.73 ay olarak hesaplanmıştır. SIM sığırlarının DKS, İBY ve BA ortalamaları dikkate alındığında, sürüye katılan inek başına 3.34 doğum elde edildiği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan bu çalışmada kayıtları değerlendirilen SIM sığırlarının LS ortalamaları yaklaşık bir yıl (363.52±3.52 gün) sürmüş olmasına karşın, LSV ortalaması 10,596±152 kg, 305-gSV ortalaması ise 8647.0±58.0 kg gibi oldukça yüksek belirlenmiştir. Avusturya kökenli SIM ırkı sığırların yetiştirildiği bu işletme koşullarında İBY ve BA ortalamalarının uzun olması, SIM sığırlarının döl verimi açısından bazı sorunlar olduğu şeklinde yorumlanabilirse de bu genotipinin süt veriminin yüksek, LS süresinin uzun ve verimsiz bir dönem olan kuru dönemin yetiştiricilikteki payının azaltılmış olması, işletmenin döl veriminden kaynaklanan olumsuzluğu avantaja çevirdiği böylece inek başına süt veriminin ve buna bağlı olarak da işletme karlılığının arttığı söylenebilir. Bu genotipin süt bileşenleri açısından durumu değerlendirildiğinde, örnek alınan günde elde edilen SYOk, SLOk ve TKMOk ortalamalarının işletme tarafından yaptırılan süt analizlerinde elde edilen ortalamalardan daha yüksek bulunması, yörede yüksek sıcaklık ve nemin görüldüğü bir zamanda, Ağustos ayında, örnek alınmasına ve bu dönemde ineklerin süt verimlerinin düşük, sütteki kuru madde oranının yüksek olmasına bağlanabilir. Diğer taraftan sütteki SHS düzeyinin uzun yıllar ortalamasının 138,038 hücre/ml, alınan süt örneğinin analizi sonrasında ise 128,825 hücre/ml gibi düşük düzeyde bulunması Avusturya kökenli SIM sığırların yetiştiriciliği açısından önemli bir avantaj olarak değerlendirilebilir. Ancak, özellikle 2021 yılı ve 2020 yılı yüksek SHS düzeyi dikkate alındığında ise Covid-19 Pandemisi kaynaklı insan sağlığını korumaya yönelik ülke genelinde alınan çeşitli tedbirlerin işletmede bazı sürü yönetimi, sağım hijyeni, sağlık koruma vb 46 gibi uygulamaların aksamasına ve buna bağlı olarak da sürüde mastitis vakalarının artmasına neden olmuş olabilir. Sonuç olarak, Avusturya kökenli SIM sığırların Türkiye'de ve dünyada yaygın olarak yetiştirilen saf SA ırkı sığırların süt verimleri kadar, hatta bazı işletmelerde daha yüksek olduğu belirlenmiş, uzun yıllar yaptırılan süt analiz sonuçlarına bakıldığında süt bileşenleri açısından çok büyük farklılık olmasa da bu genotipin sürü ömrü ve SHS bakımından SA ırkına göre yetiştiriciler açısından önemli avantajlar sağladığı, süt fiyatında yaşanan istikrarsızlıklar ve kırmızı et fiyatındaki yükselişlerin etkisiyle sürüden ayıklanan hayvanların kesime gönderilmesi durumunda karkas randımanlarının SA ırkı sığırlara göre daha yüksek olduğu dikkate alındığında yetiştiricilerin son yıllarda neden bu genotipi yetiştirmeyi daha çok tercih ettikleri anlaşılmaktadır.
Ege bölgesindeki sığır ve koyunlarda toxoplasma gondii ve neospora caninum enfeksiyonlarının yaygınlığının serolojik olarak belirlenmesi
Amaç: Bu araştırmada, Ege Bölgesinde bulunan sığır ve koyunlardaki Toxoplasma gondii ve Neospora caninum kaynaklı enfeksiyonların seroprevalansının ortaya koyulması amaçlanmıştır Gereçve Yöntem: Aydın, İzmir, Manisa, Kütahya ve Afyon illerinden her hayvan türüne ait 460 örnek olmak üzere toplam 920 serum örneği T. gondii ve N. caninum'un her bir hayvan türünde seroprevalansını belirlemek için kullanılmıştır. Koyun ve sığırlardaki N. caninum seroprevalansının belirlenmesi için ticari c-ELISA kit (VMRD, USA) kullanılmıştır. Koyunlardan alınan örneklerde T. gondii'nin seroprevalansı ELİSA yöntemi ile belirlenirken, sığır örneklerinde seroprevalansı araştırmak için IFAT kullanılmıştır. Bulgular: Koyunlardan toplanan 460 serum örneğinde T. gondii ve N. caninum seroprevalansı sırasıyla %29.35 (460 üzerinden 135) ve %16.74 (460 üzerinden 77) olarak tespit edilmiştir. Sığırlardan toplanan 460 adet serum örneğinden 86'sında (%18.69) N. caninum, 64'ünde (%13.91) T. gondii tespit edilmiştir. Bunun yanında, 18 (%3.91) koyun ve 16 (%3.47) sığır örneğinde miks enfeksiyon tespit edilmiştir. Sonuç: Elde edilen sonuçlar ile Ege Bölgesindeki koyun ve sığırlarda T. gondii ve N.caninum'un yaygın olarak bulunduğu gösterilmiş. Hastalıkların kontrolü için, hayvancılık yapılan işletmelerde iki paraziter etken için taramalar yapılması pozitif olan hayvanların sürüden çıkartılması gerekmektedir. Ayrıca işletme içerisinde ve çevresindeki kedi köpek popülasyonunun kontrol altında tutulması gerekmektedir.
Ege bölgesi'ndeki atık sığır fetüslerinde neospora caninum'un moleküler yöntemlerle tespiti, moleküler karakterizasyonu ve bölge seroprevalansının belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma ile son yıllarda dünyada ve Türkiye'de sığır abortlarının önemli nedenlerinden biri olan ve ciddi ekonomik kayıplara yol açan neosporosisin, büyükbaş hayvancılığın yoğun olduğu Ege Bölgesi'ndeki durumunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada İzmir/Bornova Veteriner Kontrol Enstitüsü sorumluluk sahasına giren illerdeki sığır işletmelerinden örneklemeler yapılmıştır. Çalışmada Ege Bölgesi'nde bulunan işletmelerdeki abort vakalarına ait atık fetüslerin beyin ve iç organ dokularından DNA izolasyonu yapıldıktan sonra, bu örnekler Real-Time PZR test metodu ile analiz edilmiştir. Pozitif olarak tespit edilen örneklerden Neospora caninum'un moleküler karakterizasyonu yapılmıştır. Ayrıca serolojik olarak, basit rastgele örnekleme yöntemi ile %95 güven seviyesi, %10 beklenen prevalans (+/- 5) hata payı ile 973 sığırdan toplanan kan serumları ELISA yöntemi kullanılarak anti-N. caninum antikorları tespit edilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmada RT-PZR yöntemiyle incelenen toplamda 88 sığır fetüsüne ait organ ve dokularının 8'inde (%9,09) N. caninum DNA'sı tespit edilmiş ve incelenen toplam 973 sığırın 122'si (%12,66) serolojik olarak pozitif bulunmuştur. RT-PZR ile pozitif bulunan örnekler sekans işlemlerine tabii tutularak filogenetik ağaçları oluşturulmuştur. Sonuç: Ege Bölgesi'ndeki sığırlarda N. caninum yaygınlığı hem serolojik hem de moleküler çalışmalarla kapsamlı bir şekilde belirlenerek bölgedeki büyükbaş hayvancılık yetiştiriciliğinde N. caninum ile ilgili problem yaşayan işletmelerin güncel durumu ve N. caninum kaynaklı abort problemlerinin saha yansıması ortaya konmuştur. Elde edilen bulgulara göre hastalıkla ilgili mücadele stratejilerinin belirlenmesi ve son konakları da içeren daha kapsamlı çalışmalar yapılmasının önemli olacağı kanaatine varılmıştır.
Hiperimmun serumlarda mycoplasma SP.'nin PCR, LAMP ve bakteriyolojik kültür ile belirlenmesi
Amaç: Bu araştırmada yenidoğanların tedavi ve koruması amacıyla üretilen hiperimmun sığır serumlarında mikoplazmaların belirlenmesi için bakteriyolojik kültür, PCR ve LAMP yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmada bakteriyel antijenlerle immunize edilen donör sığırlardan elde edilen ham serumlar, bunların çeşitli işlemlerden geçirilen final ürünleri ve deneysel kontamine edilmiş serum örnekleri kullanıldı. Mikoplazma tanısı için bakteriyolojik kültür, DNA ekstraksiyon, PCR ve LAMP yöntemleri deneysel olarak kontamine edilen serum örneklerinde optimize edildi ve karşılaştırıldı. Bulgular: Deneysel olarak kontamine edilen sığır hiperimmun serum örneklerinde bakteriyolojik kültür ve PCR en az 103, LAMP ise en az 104 mikoplazmayı tespit etti. Örneklerden DNA ekstraksiyonunda fenol-kloroform-izoamilalkol yöntemi diğer ticari kitlere göre daha üstün bulundu. Donör hayvanlardan alınan ham serum örneklerinin %41.6'sı PCR ile, %25'i LAMP ile mikoplazmalar yönünden pozitif bulundu. Bakteriyolojik kültür yönteminde ise örneklerin hiçbirisinden mikoplazma izole edilemedi. Filtrasyon sonrası örneklerin hiçbirinde hiçbir yöntemle etken saptanmadı. Sonuç: PCR ve bakteriyolojik kültürün hiperimmun serumlardaki Mikoplazma kontaminasyonunu saptamada en duyarlı yöntemler olduğu sonucuna varıldı. LAMP yönteminin duyarlılığının ve tekrarlanabilirliğinin diğer iki yönteme göre düşük olduğu anlaşıldı. Çalışma sonuçları ayrıca, ticari serum üretiminde mikoplazma kontaminasyonunun göz önünde bulundurulması ve son ürüne filtrasyon uygulanması gerektiğini gösterdi.
Sağlıklı ve akut ishalli neonatal buzağılarda trombosit indekslerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerinin [trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] izlenmesi ve akut ishalli neonatal buzağıların trombosit indekslerindeki değişimlerin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 10 sağlıklı, 50 akut ishalli olmak üzere toplamda 60 neonatal buzağı (<28 gün) kullanıldı. Örneklemeler sağlıklı buzağılarda neonatal dönemde gerçekleşen değişiklikleri yansıtması amacıyla 2., 7., 14., 21. ve 28. günlerde, ishalli buzağılarda ise tek sefer yapıldı. İshalli buzağılarda etiyolojik değerlendirme hızlı ticari test kiti (Bovid-5 Ag, Bionote, Kore) ile immunokromatografik yöntemle Cryptosporidium parvum, Rotavirus, Coronavirus, E. coli K99 ve Giardia duodenalis olmak üzere beş farklı etken antijenine yönelik gerçekleştirildi. Rutin klinik muayenede vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı değerlendirildi. Laboratuvar analizleri kapsamında tam kan sayımı [lökosit sayısı (WBC), eritrosit sayısı (RBC), hematokrit (HCT), trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] ve kan gazları (pH, PCO2, PO2, Na, K, HCO3, BE) analizleri gerçekleştirildi. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerindeki değişimlerin anlamlı olmadığı belirlendi. Akut ishalli neonatal buzağılarda hematolojik değerlendirmede WBC ve PLT sayıları ile PCT, MPV ve PDWc değerleri yüksek bulunurken, RBC sayısı ve HCT değeri düşük bulundu. Kan gazları analizinde ise pH ve BE değerleri ile Na konsantrasyonu düşük; pCO2 düzeyi ve K konsantrasyonu yüksek belirlendi. Sonuç: Araştırma sonuçları ile rutin hematolojik değerlendirme kapsamında analizi yapılan fakat klinik önemi yeterince değerlendirilmeyen trombosit indeks parametrelerinin akut ishalli buzağılarda önemli değişiklikler gösterebileceği ortaya konuldu. Bu kapsamda, trombosit indekslerinin akut ishalli durumda izlenmesi, buzağıların klinik yönetimi ve tedavisinde değerli bir bilgi kaynağı olabilir. Akut ishalli buzağılarda tedavi ve monitörizasyon sürecini de içeren daha kapsamlı çalışmaların yapılması fayda sağlayabilir.
Mastitisli ineklerden staphylococcus aureus'un moleküler identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında, mastitisli ineklerden Staphylococcus aureus (S. aureus) izolasyonu, izole edilen suşlarda nuc, mecA ve blaZ genlerinin PCR ile araştırılması ve suşların veteriner sahada yaygın olarak kullanılan çeşitli antibiyotiklere karşı dirençliliğin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Aydın ili merkez ilçe ve çevresinde bulunan işletmelerden klinik mastitisli 41 hayvandan toplam 57 adet süt numunesi toplanmıştır. İzolasyon ve identifikasyon aşamalarını takiben Staphylococcus sp. olarak biyokimyasal identifikasyonu yapılan izolatların DNA ekstraksiyonları yapılmış, antibiyotik direnç genleri genotipik olarak polimeraz zincir reaksiyonu metoduyla araştırılmıştır. S. aureus ve Koagulaz Pozitif Stafilokok olarak identifiye edilen suşların antibiyotik duyarlılıkları/dirençlilikleri CLSI kriterleri tarafından önerildiği şekilde belirlenmiştir. Bulgular: İncelenen 57 süt örneğinden 15 (%26,3) adet Koagulaz Pozitif Stafilokok izolasyonu gerçekleştirilmiştir. Koagulaz Pozitif Stafilokokların genotipik identifikasyon sonucu 6 (%10.5) adedi S. aureus olarak belirlenmiştir. Toplam 22 (%38,6) örnekte ise bakteriyel üreme saptanmamıştır. PCR sonucunda, Koagulaz Pozitif Stafilokok izolatlarında, 270 ve 517 bp uzunluğunda ürünler elde edilmiştir. Koagulaz pozitif olarak belirlenen 15 izolatın 6'sı S. aureus olarak doğrulanmıştır. 6 izolatın 2 adedinde blaZ genine rastlanmıştır. İzolatların hiçbirinde ise mecA genine rastlanmamıştır. Antibiyogram testi sonucunda S. aureus izolatları Penisilin G, Sülfometoksazol-Trimetoprim ve Amoksisilin-klavulanik asit'e %100 oranında dirençli, Vankomisin ve Klindamisine %100 oranında, Polimiksin B, Sefoperazon ve Oksasiline %83 oranında ve Enrofloksasin'e ise %50 oranında duyarlı olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışma sonucunda S. aureus identifikasyonu %10,5 oranında gerçekleşmiştir. Araştırmamız ile birlikte Polimiksin B'nin alternatif bir mastitis terapötik ajanı olarak kullanımın potansiyeli ortaya çıkmıştır. Polymixin B'nin stafilokokal enfeksiyonlarla savaşmak için umut verici bir alternatif ajan olduğunu gösterilmektedir.