Nerve growth factors
78 theses under this subject heading
COVID-19'u hafif geçirmiş kişilerde bilişsel fonksiyonların serum BDNF düzeyleri ile ilişkisi
Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) pandemik bir hastalık olup, hastalığın uzun vadeli sonuçları ile ilgili literatür bilgileri halen kısıtlıdır. Son zamanlarda hastalığın uzun vadede bilişsel fonksiyonlara olan etkileri üzerine yapılan çalışmalar artmış, hastalığı hafif geçiren kişilerde bile bu etkilerin ortaya çıkabildiği gösterilmiş, çeşitli mekanizmalar ileri sürülmüş ancak hiçbiri tam olarak kanıtlanamamıştır. Çalışmamızda bu bilişsel etkilerin mekanizmasını aydınlatmak amacıyla Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'u hafif geçirmiş kişilerdeki bilişsel fonksiyonların nöropsikiyatrik testlerle değerlendirilmesi, serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeylerinin ölçülmesi ve aralarındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'u hafif derecede geçirmiş 54 kişi ve yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), eğitim düzeyi ve sigara kullanımı açısından eşleştirilmiş 36 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Her iki gruba da bilişsel fonksiyonların ölçülmesi amacıyla nöropsikiyatrik testler olan Stroop Testi TBAG Formu ve Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B Formu uygulanmıştır. Tüm katılımcıların Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile venöz kandan serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri çalışılmıştır. Vaka grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre nöropsikiyatrik test puanlarının çoğunda anlamlı olarak bilişsel düşüşü ifade eden farklılık saptanmış ve Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'u hafif geçiren kişilerde dahi bilişsel bozulmaların olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri vaka grubunda daha düşük bulunsa da her iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmamış, vaka grubunda Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri erkek cinsiyette kadın cinsiyete göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuş ve hastalığı geçirmiş özellikle erkek cinsiyetteki kişilerde Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeylerinin daha geniş popülasyonlarda çalışılması gerektiği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: COVID-19, BDNF, Bilişsel
Ötimik dönemdeki erkek bipolar bozukluk hastalarında serum progesteron ve allopregnanolon düzeylerinin bilişsel işlevler, kaygı düzeyi, uyku kalitesi ve serum bdnf düzeyi ile ilişkisi
Bipolar bozukluk duygudurum atakları ile seyreden, ara dönemlerde de kalıcı semptomları olan kronik gidişli bir psikiyatrik bozukluktur. Bipolar bozukluğun ötimik döneminde bilişsel bozulma, subsendromal anksiyete belirtileri, uyku bozukları gibi kalıntı belirtilerin olduğu bilinmektedir. Bipolar bozukluğun patofizyolojisinde nörosteroidlerin rolünü anlamaya yönelik literatürde yapılmış az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda bipolar bozukluğun kendisinin ve kalıntı belirtilerinin serum allopregnanolon, progesteron düzeyi ile olan ilişkisini ve serum allopregnanolon düzeyinin serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyi ile olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza, bipolar bozukluk tanılı ötimik dönemdeki 41 erkek hasta ile yaş, beden kitle indeksi (BKİ) ve sigara kullanımı açısından eşleştirilmiş 40 erkek sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylere nöropsikiyatrik testler olan Stroop testi, Görsel işitsel sayı dizileri testi B formu, işaretleme testi ve Beck Anksiyete ölçeği, Pittsburgh uyku kalitesi indeksi uygulanmış olup, tüm katılımcılardan 5-7 ml periferik venöz kan alınmıştır. Tüm katılımcıların serum allopregnanolon, progesteron ve BDNF düzeylerinin ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda serum progesteron, allopregnanolon düzeyleri bipolar hastalarda daha düşük görülmüş olup, uzamış hastalık süreleri ile allopregnanolon düzeyinin azaldığı görülmüştür. Tüm katılımcıların nörobilişsel test performanslarının allopregnanolon düzeylerindeki yükselme ile korele olarak daha iyi olduğu sonucu elde edilmiştir. Serum BDNF düzeylerinin gruplar arasında benzer olduğu, bipolar hastalarda hastalık süresiyle progesteron ve BDNF seviyelerinin arasında ilişki olmadığı görülmüştür. Çalışmamızın sonuçları, allopregnanolonun bipolar bozukluğun etiyolojisinde endojen bir duygudurum düzenleyici olarak görev yaptığı hipotezini desteklemektedir. Ayrıca allopregnanolonun duygudurum bozukluklarının bilişsel bozulmasında önemli bir araştırma alanı olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda allopregnanolon düzeyi ile uyku kalitesi, anksiyete belirtileri ve serum BDNF düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görmemiş olmamıza rağmen allopregnanolonun bu parametreler ile ilişkisinin ileri araştırmalar için değerli bir alan olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, Allopregnanolon, Progesteron, BDNF, Biliş, Uyku, Anksiyete
APC mutant fare modelinde azaltılmış BDNF ekspresyonunun intestinal tümör gelişimi üzerine etkilerinin araştırılması
Wnt sinyalini negatif yönde düzenleyen adenomatöz polipozis koli (Apc) tümör baskılayıcı genindeki mutasyon, kolon kanserlerinde en çok rastlanan mutasyondur. Wnt sinyal yolağı nın düzenlediği genlerden biri olan beyin türevli nörotrofik faktör Bdnf ), kolorektal kanser ler gibi birçok tümör dokusunda yüksek seviyede ifade olur . Bu tez çalışmasında; Apc mutant farelerde Bdnf ekspresyonundaki azalmanın intestinal tümör gelişimine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda; 36 hafta boyunca Apc+/-, Bdnf+/-, Apc+/-Bdnf+/- ve yabanıl tip fare deney ve kontrol gruplarını takip ettik ve Bdnf mutasyonunun Apc mutant fareler üzerindeki etkilerini fenotipik ve moleküler düzeyde araştırdık. Deneyler sonucunda; Apc+/- ve yabanıl tip farelere kıyasla, Bdnf+/- dişi ve erkek fare gruplarında; grubun yarısı normal vücut ağırlığına sahipken diğer yarısında belirgin bir kilo artışı olduğu gözlemlendi. Benzer kilo alım ı eğilimi Apc Bdnf farelerde de gerçekleşti. Apc Bdnf fareler de , Apc farelere kıyasla, ilk 6 ay boyunca anemi, zayıflama, kürkte bozulma, postürde bozulma gibi hastalık fenotip leri gö rülmedi . Apc+/- Bdnf+/- farelerin sağkalım süreleri, Apc+/- farelere göre yaklaşık 2 ay kadar arttı. Apc farelerde Bdnf ifadesinin azaltılması ; ince bağırsaktaki poli p sayısını az miktarda azaltırken, kolondaki polip sayısını belirgin olarak artı rdı . Apc+/ Bdnf+/ farelerin tümörlerinde; Bdnf, Trk B , beta katenin ve Lgr5 gen ifadeleri ile matür ve immatür Bdnf ve beta katenin protein düzeyi, Apc farelere göre azaldı, böylelikle kök hücre dinamiklerinin de değişebileceği düşünüldü. Bu çalışma sonucunda; Apc mutasyonu ile başlayan intestinal tümörlerde tedavi için BDNF'in önemli bir aday molekül olabileceği ni düşünmekteyiz.
Lavandula stoechas L. subsp. stoechas üzerinde biyolojik aktivite rehberli çalışmalar
Tez kapsamında, "karabaş otu" olarak bilinen L. stoechas L. subsp. stoechas'ın halk arasında diyabet ve santral sinir sistemi rahatsızlıklarında kullanımından yola çıkılarak, etkiden sorumlu olabilecek bileşiklerin tespit edilmesi amacıyla biyoaktivite rehberli fraksiyonlama ve izolasyon çalışmaları yürütülmüştür. Bitkinin potansiyel antidiyabetik etkisine yönelik araştırmalar α-amilaz ve α-glukozidaz enzim inhibisyonu rehberli çalışmalarla gerçekleştirilmiştir. Ekstre ve ana fraksiyonlarda α-amilaz enzim inhibisyonu gözlenmemiştir. Yüksek α-glukozidaz enzim inhibisyonu gösteren fraksiyondan çeşitli kromatografik yöntemler kullanılarak iki bileşik izole edilmiş, bileşiklerin yapısı spektroskopik yöntemler yardımıyla ursolik asit ve salvianolik asit B olarak aydınlatılmıştır. Ursolik asidin güçlü α-glukozidaz enzim inhibisyonu etki gösterdiği belirlenmiştir. Bitkinin santral sinir sistemi rahatsızlıkları üzerindeki potansiyel etkisine yönelik araştırmalar, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) protein düzeyi tayini rehberli çalışmalarla gerçekleştirilmiştir. En yüksek BDNF protein düzeyi artışı gösteren fraksiyon üzerinde yürütülen izolasyon çalışmaları sonucunda dört bileşik izole edilmiş, yapıları luteolin 7-O-β-D-glukopiranozit, rozmarinik asit, eriodiktiyol, 1-nonadeken olarak aydınlatılmıştır. Aktif fraksiyondan izole edilen ve fraksiyonda varlığı tespit edilen maddeler üzerinde yapılan çalışmalarda en yüksek BDNF protein düzeyi artışı ursolik asit ve eriodiktiyol bileşiklerinde görülmüştür. İzole edilen saf maddelerin H2O2 kaynaklı nöronal hücre hasarına karşı nöroprotektif etki gösterdikleri belirlenmiştir. DPPH, SO, NO radikali süpürücü etkinlik, CUPRAC ve FRAP yöntemleri kullanılarak bitkinin güçlü antioksidan etkinliğe sahip olduğu tespit edilmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlar L. stoechas subsp. stoechas'ın halk arasında diyabet ve santral sinir sistemi rahatsızlıklarında kullanımını desteklemektedir.
Bazı gentianella türlerinin fitokimyasal analizleri ve sekonder metabolitlerinin BDNF (Beyin-türevli nörotrofik faktör) üzerindeki etkileri
Gentianella Moench (Gentianaceae) türleri ksantonlar, flavonoitler ve terpenik bileşikler taşıyan bitkilerdir. Flavonoitlerin BDNF (beyin-türevli nörotrofik faktör) ekspresyonunda artışa neden olduklarına dair bazı çalışmalar bulunmaktadır. Flavonoitlere benzeyen ksantonların da benzer etkiyi göstereceği düşünülmüştür. Bu çalışmada endemik bir tür olan G. holosteoides Schott & Kotschy ile G. caucasea (Lodd. ex Sims) Holub ve G. ciliata (L.) Borkh. türleri üzerinde fitokimyasal ve biyolojik etki çalışmaları yapılması planlanmıştır. Bitkilerin toprak üstü kısımlarının metanollü ekstrelerinden toplamda 28 sekonder metabolit izole edilmiştir. Bu bileşiklerin yapıları aydınlatılıp tekrar elde edilen bileşikler çıkarıldığında elde edilen 1'i yeni olmak üzere 20 bileşiğin yapısı MS, 1D- ve 2D-NMR spektroskopik yöntemleriyle; 9 ksanton aglikonu ve glikoziti (gentiabavarozit, gentiakaulein-1-O-glukozit, dekussatin-1-O-primverozit, svertiaperenin, dekussatin, norsvertianolin, mangiferin, svertianolin, bellidin), 3 benzofenon glikoziti (2,4,3'-trihidroksi-benzofenon-6-O-β-glukopiranozit, 2,3ꞌ-dihidroksi-4-metoksibenzofenon 6-O-β-glukopiranozit, 3,4,3'-trihidroksibenzofenon 6-O-β-glukopiranozit), 3 flavon-C-glikoziti (pakistozit A, izoviteksin, izoorientin), 2 iridoit glikoziti (svertiazit, loganik asit) ve 3 sekoiridoit glikoziti [7-O-metilmorronizit (7α ve 7β), sverozit, svertiamarin] olarak aydınlatılmıştır. Ekstre ve saf bileşiklerin BDNF ekspresyonu üzerindeki etkileri SH-SY5Y hücreleri üzerinde incelenmiştir. G. holosteoides 50 µg/mL konsantrasyonda (% 148.8) ve G. caucasea 12.5 µg/mL konsantrasyonda (% 145.7), svertiamarin (% 39.3), 7-O-metilmorronizit (% 36.0) ve sverozit (% 34.3) 30 µM konsantrasyonda en yüksek etkiyi göstermiştir.
Effects of probiotic and prebiotic supplements on serum bdnf, kynurenine, tryptophan competing amino acids and intestinal microbiome in major depressed patients
Recent studies highlighted the role of disturbed intestinal microbiome in development of depression. Probiotics and prebiotics can be useful in prevention and treatment of depression as they can balance the intestinal microbiome and modulate the gut-brain axis. The aim of this double-blind randomized controlled clinical study was to compare the effects of Lactobacillus helveticus and Bifidobacterium longum probiotics and galacto-oligosaccharide prebiotic on serum brain derived neurotrophic factor (BDNF), kynurenine, tryptophan competing branched chain amino acids (BCAA) and intestinal microbiome in patients with major depressive disorder. A total of 110 patients (78 female and 32 male, aged 20-50 years) with low to moderate depression, who referred to psychiatric clinic of Bahman Hospital in Iran, were included and randomly assigned to one of the probiotic (n=38), prebiotic (n=36) and placebo (n=36) groups and 81 patients completed the study. Dietary intake using dietary recall, and physical activity level using international physical activity questionnaire were recorded at the baseline and endpoint. Furthermore, Height and weight of the participants were measured and body mass indexes (BMI) were calculated. Depression severity assessed using Beck's depression inventory (BDI). Serum BDNF, kynurenine, BCAA, and intestinal microbiome levels were measured before and after the intervention. Serum BDNF and kynurenine levels were measured using ELISA. Amino acids were measured by HPLC. Intestinal microbiome was measured using real-time PCR. Totally, 81 patients (28 in the probiotic, 27 in the prebiotic and 26 in the placebo groups) with a mean age of 36.5 years and mean depression duration of 2.3 years completed the study. There was no significant difference among the three groups in terms of mean age, BMI and activity before and after intervention. Dietary intake was not different between groups at the endpoint except for selenium which was lower in probiotic group compared to placebo (P= 0.05). Probiotic use significantly reduced Beck depression scores (P= 0.042) and kynurenine to tryptophan ratio (P= 0.048) while increased tryptophan to isoleucine ratio (P= 0.023) compared to placebo, whereas prebiotic had no effect on these outcomes. Furthermore the rise in BDNF levels was significant in probiotic group compared to both prebiotic (P<0.001) and placebo (P=0.02) groups. Additionally, the increase in intestinal Lactobacillus group and Bifidobacterium spp. in probiotic group was significant compared to prebiotic group (P= 0.014 and P=0.025, respectively). This study showed that probiotic supplementation improves depression status probably by increasing intestinal Lactobacillus group and Bifidobacterium spp. and serum BDNF and reducing kynurenine to tryptophan ratio, whereas prebiotics had no effect on depression status.
Fenilketonüride öğrenme bellek mekanizmasının dişi ve erkek sıçanlarda CAMP/PKA/CREB/BDNF Yolağı Üzerinden İncelenmesi
Fenilketonüri, fenilalanin hidroksilaz enzim eksikliği ile karakterize nadir görülen bir kalıtsal metabolik hastalıktır. Bu enzimin yokluğu kan fenilalanin seviyesini yükselterek, beyinde fenilalanin birikmesine ve geri dönüşümsüz nörolojik hasar oluşması ile öğrenme ve belleği olumsuz yönde etkilemektedir. Hipokampus, öğrenme ve bellek gibi beyin fonksiyonlarında önemli roller oynar. cAMP /PKA /CREB/BDNF yolağının yapılan çalışmalar ile uzun süreli öğrenme ve bellek ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu tez kapsamında fenilketonüride bozulan öğrenme bellek mekaniz- masının dişi ve erkek sıçanlarda cAMP/PKA/CREB/BDNF yolağı ile ilişkisi incelendi. Fenilketonüri modeli oluşturmak için feninalanin hidroksilaz enzim inhibitörü 4-Cl-fenilalanin ve fenilalanin subkutan enjeksiyon ile 6 günlük sıçan yavrularına uygulandı. Lokomotor aktivite, yeni nesne tanıma ve pasif sakınma testleri yapıldı. Hipokampal dokuda cAMP /PKA /CREB /pCREB/BDNF metabolit miktarları, protein ifadeleri ve RT-qPCR ile PKA, CREB, BNDF, AChE ve BChE'ın mRNA ifadeleri analiz edildi. Cinsiyete göre analizlerde erkek PKU sıçanların dişi PKU sıçanlara göre lokomotor aktivitesinin azaldığı bulundu. PKU grubu erkek sıçanlar AChE, BChE, CREB ve BNDF mRNA seviyeleri, dişi PKU sıçanlarda CREB ve BNDF seviyelerinin azaldığı belirlendi. PKU erkek sıçanların PKA aktivitesi azalırken, dişi PKU sıçanların arttığı bulundu. pCREB/CREB oranı ise PKU dişilerde azaldığı tespit edildi. Sonuç olarak PKU modelinde BNDF yolağı ve kolinerjik sistem elemanlarının seviyelerinin cinsiyete göre farklılık gösterebileceği saptandı.
Günde tek ya da çift yapılan akut yüksek şiddetli aralıklı egzersizin plazma IL-6, BDNF ve osteokalsin seviyelerine etkisi
Günde tek seans egzersize kıyasla çift seans egzersiz; performans ve sağlığın geliştirilmesine dair metabolik adaptasyonları daha fazla arttırabilmektedir. Enerji, karbonhidrat ve yağ metabolizmasının düzenlenmesinde önemli rol oynayan interlökin-6 (IL-6), beyinden türevli nörotrofik faktör (BDNF) ve osteokalsin (OC)'nin akut egzersizle arttığı bilinmekle beraber günde çift seans yüksek şiddetli aralıklı egzersize yanıtları henüz bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, günde tek ya da çift seans yapılan akut yüksek şiddetli aralıklı egzersizin (YŞAE) plazma IL-6 ve ilişkili olduğu BDNF ve karboksillenmemiş osteokalsin (ucOC) yanıtlarına etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya düzenli antrenman yapan 20 erkek dayanıklılık (koşu, bisiklet ve triatlon) sporcusu katılmıştır. Katılımcılar randomize çapraz tasarımla en az 72 saat ara ile tek ve çift YŞAE uygulamasına katılmıştır. Çift YŞAE günü (YŞAE-Ç) 3 saat ara ile günde iki kez, tek YŞAE günü (YŞAE-T) ise günde bir kez YŞAE uygulanmıştır. Bisiklet ergometresinde maksimal oksijen tüketiminin %100'ü şiddetinde 10x1 dk (60 Watt'ta 75 sn aktif toparlanma periyodları ile) protokolü kullanılmıştır. YŞAE-T ve YŞAE-Ç'nin ikinci YŞAE uygulamasından hemen önce ve hemen sonra 10 ml venöz kan alınarak plazma IL-6, BDNF ve ucOC değerleri immünosorbent test (ELISA) yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Tekrarlayan Ölçümlerde İki Faktörlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Akut YŞAE, IL-6, BDNF ve ucOC seviyelerini anlamlı düzeyde artırmıştır (p<0,001). Ancak, YŞAE'nin günde tek ya da çift kez yapılması IL-6 (YŞAE-T: %31,04, YŞAE-Ç: %33,90; p=0,642) BDNF (YŞAE-T: 236,01, YŞAE-Ç: 216.68; p=0,384) ve ucOC (YŞAE-T: %51,02, YŞAE-Ç: %37,18; p=0,439) seviyelerini benzer düzeyde arttırmıştır. Sonuç olarak, günde çift seans YŞAE uygulaması, tek seans YŞAE uygulaması ile kıyaslandığında IL-6, BDNF ve ucOC yanıtları üzerinde benzer bir etki sağlamaktadır. Böylece çift YŞAE uygulaması, tek YŞAE uygulamasının IL-6, BDNF ve ucOC düzeylerine etkisinin tekrarlanmasını sağlayarak bu moleküllerdeki akut artışın sağladığı metabolik faydalardan gün içinde iki kez faydalanılmasına fırsat sunar.
İşeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun etkinliği
Günümüzde işeme disfonksiyonu olan çocuk hastaların tedavisi için non-farmakolojik, farmakolojik ve invaziv tedavi yöntemleri uygulanmakta, bu hastaların tanı ve takibinde de non-invaziv ve invaziv yöntemler kullanılmaktadır. Aynı zamanda yeni tanı, tedavi ve takip yöntemlerinin arayışı sürmektedir. Medikal tedaviye dirençli olgularda perkütan posterior tibial sinir stimülasyonu (PPTSS) bu hastalarda önerilen tedavi yöntemlerinden biridir. Literatürde tanı ve takip amaçlı idrar biyobelirteçlerinin rolünü göstermeye yönelik yapılmış ve NGF (Sinir büyüme faktörü), TGF-beta 1 (Transforme edici büyüme faktörü-beta 1), TIMP-2'nin (Metalloproteinazların doku inhibitörü 2) potansiyel yararlarını ortaya koymuş olan az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenlerle işeme disfonksiyonlu çocuk hastalarda daha az invaziv ve dolayısıyla daha çok tolere edilebilir bir yöntem olan transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun (TPTSS) tedavide etkinliğini, idrar biyobelirteçlerinin (NGF, TGF-beta 1, TIMP-2) tanı ve takipte rolünü göstermek amaçlı prospektif, randomize, kontrollü bir çalışma planlanmıştır. Bu amaçla 01.2018-09.2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran medikal tedaviye dirençli ve yan etki nedeniyle tedaviyi bırakmış olan 6-15 yaş arası çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, kapalı zarf yöntemiyle test (N=20) ve sham (N=10) gruplarına ayrılıp test grubuna 12 hafta, haftada 1 kez, 30 dakikalık seanslarla, belli doz aralıklarında uyarı vererek TPTSS tedavisi uygulanmış ve sham grubuna da uyaran verilmeden aynı prosedür uygulanmıştır. Her iki gruba tedavi öncesi ve sonrasında idrar biyobelirteçleri, işeme bozukluğu semptom skoru (İBSS), işeme günlüğü, ürodinami veya üroflovmetri testleri uygulandı. Bunun dışında idrar şikayetleri açısından sağlıklı 14 çocukta bir defaya mahsus İBSS ve idrar biyobelirteçleri bakıldı. Test grubunda tedavi sonrasında sıkışma sıklığı (p<0,001), gündüz inkontinans epizotları (p<0,006), genel İBSS skorları (p<0,001), gündüz İBSS skorları (p<0,001) ve hayat kalitesi skorunda (p=0,019) anlamlı azalma gözlendi. Sham grubunda da genel İBSS skorları (p=0,007), gündüz İBSS skorları (p=0,005) ve hayat kalitesi skorlarında (p=0,040) anlamlı azalma vardı. Tedaviden önce hasta ve sağlıklı grupta bakılan NGF (p=0,199), TGF-beta 1 (p=0,480), TIMP-2 (p=0,940) düzeyleri arasında fark yoktu. Tedavi başı ve sonunda test grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,250; 0,850; 0,460) ve sham grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,580; 0,580; 0,650) biyobelirteç düzeyi değişimi anlamlı değildi. Çalışmada TPTSS tedavisinin işeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda bazı parametrelerde anlamlı düzelme sağladığı gözlemlendi. Bu bulgular, standart medikal tedaviye cevap vermeyen çocuk hasta grubunda TPTSS'nin yeri olduğunu desteklemektedir. Bahsi geçen hasta grubunda fayda özellikle gündüz semptomlarında görülmektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısı ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bizim bulgularımıza göre idrar biyobelirteçleri (NGF, TGF-beta1, TIMP-2) bu grup hastaların tanı ve takibinde katkı sağlamamaktadır. Anahtar Kelimeler: İşeme Disfonksiyonu, Transkütanöz Posterior Tibial Sinir Stimülasyonu, İdrar Biyobelirteçleri, Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Transforme Edici Büyüme Faktörü-Beta 1 (TGF-beta 1), Metalloproteinazların Doku İnhibitörü 2 (TIMP-2).
Beyin kökenli nörotrofik faktörün kortikal yayılan depresyonun tetiklediği nöroinflamasyon üzerine etkilerinin araştırılması
Kortikal yayılan depresyon (KYD) deneysel çalışmalar dışında insanlarda migren aurası, iskemik inme, akut beyin travması, intrakraniyal kanama ve epilepsi gibi durumlarda görülmektedir. KYD ile inflamatuar bir yanıt tetiklendiği pek çok çalışma ile ortaya koyulmuştur ve KYD ile ilişkili değişiklikler sağlıklı beyin dokusunda kendiliğinden düzelmektedir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), nöroprotektif ve anti-inflamatuar etkileri olduğu düşünülen bir nörotrofik faktördür. Çoklu KYD'nin neden olduğu inflamatuar cevap ile BDNF arasındaki ilişki tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada BDNF'nin KYD ile tetiklenen inflamatuar yanıtın azaltılmasında etkili olduğu hipotezini araştırmak amaçlanmış ve öncelikle çoklu KYD sonrası erken dönemde (1., 2. ve 6. saat) BDNF ve proBDNF protein düzeyleri ile inflamatuar sitokinlerden IL-1β ve TNF-'da olan değişimler incelenmiştir. Çoklu KYD sonrası 1. saatte BDNF protein düzeylerinin karşı taraf kortekse göre arttığı, 6. saatte ise hem karşı taraf kortekse hem de yalancı uygulama korteksine göre arttığı bulunmuştur. ProBDNF protein düzeyleri ise hem 1. saatte hem de 6. saatte karşı taraf ve yalancı uygulama korteksine göre artmıştır. İmmünohistokimyasal olarak BDNF proteini ile işaretli hücrelerin çoğunlukla astrosit belirteçleri ile de işaretlendiği görülmüş ve çoklu KYD sonrası BDNF artışının daha çok astrosit kaynaklı olduğu düşünülmüştür. Birinci saatten başlayarak normalde nükleer olarak işaretlenen nöronal IL-1β'nın sitoplazmaya geçtiği, 6. saatte ise nükleer formunun arttığı saptanmıştır. Yine normalde nükleer olarak işaretlenen nöronal TNF- da, çoklu KYD sonrası 2. saatte sitoplazmaya geçerek aktifleşmiş, 6. saatte ise yeniden nükleer işaretlenmesinde artış olmuştur. İkinci olarak intraserebroventriküler (İSV) enjeksiyon yoluyla kortikal BDNF düzeyleri arttırılarak bu artıştan sonraki çoklu KYD ile tetiklenen inflamatuar süreç üzerine etkisi araştırılmıştır. İSV rekombinan BDNF proteini enjeksiyonu yapılan kortekste BDNF protein düzeylerinin yalancı uygulamaya göre arttığı bulunmuş ancak bu artış çoklu KYD sonrası 1. ve 2. saat IL-1β işaretli hücre yüzdeleri açısından anlamlı fark yaratmamıştır. BDNF proteininin bu inflamatuar süreçlere etkisinin incelenmesi için merkezi sinir sistemine girişimsel olmayan şekilde arttırıldığı yöntemlere ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, daha önce anti-inflamatuar etkileri olduğuna ilişkin veriler olan BDNF proteininin çoklu KYD ile arttığının gösterilmiş olması, KYD ile ilişkili inflamasyonda rolü olduğu hipotezini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: kortikal yayılan depresyon, beyin kökenli nörotrofik faktör, nöroinflamasyon, interlökin 1 beta, tümör nekrotizan faktör alfa
Olfaktör mukozal mezenkimal kök hücrelerin nöral farklılaşmasında peptit jellerin etkisinin ın vitro incelenmesi
Merkezi Sinir Sistemi (MSS) hastalıklarında henüz etkili bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Özellikle de nörodejeneratif hastalıkların görülme sıklığı gün geçtikçe artmakta ve etkin tedavi yöntemleri geliştirilememektedir. Sinir onarımı, büyük ölçüde izole edilmiş hücrelerin ekstraselüler matris ve nörotrofik faktörlerle desteklenmesi gibi sinir doku mühendisliği yaklaşımları ile başarılabilir. Son zamanlarda kök hücreler kendilerini yenileme ve farklılaşma gibi benzersiz özelliklerinden dolayı sinir doku mühendisliği uygulamalarında odak haline gelmiştir. Sinir kök hücrelerinin izolasyon zorluklarının göz önünde bulundurulması mezenkimal kök hücrelerini gündeme getirmiştir. Özellikle de olfaktör mukozal mezenkimal kök hücrelerinin (OM-MKH) nöral farklılaşmaya eğilimli olduğu öne sürülmüştür. Bu bilgilerden yola çıkarak bu tez çalışmasında genç sıçandan izole edilen OM- MKH'leri kullanıldı. İzole edilen hücrelerin nöral farklılaşması doku mühendisliği yaklaşımlarından biri olan kendiliğinden dizilebilen peptit jel ile desteklendi. Ekstraselüler matris görevi gören kendiliğinden dizilebilen PuraMatrix peptit jelinin oligodendrositlere farklılaşmasını ve çoğalmasını desteklediği daha önce gösterilmiştir. Bu tez kapsamında da OM-MKH'lerinin nöral farklılaşması, PuraMatrix peptit jeli ve besi ortamına verilen çeşitli nöral büyüme faktörleri ile desteklendi. Özetle, bu tez çalışması ile OM-MKH'lerinin 2 boyutlu (2B) ve 3 boyutlu (3B) in vitro nöral farklılaşma kapasiteleri ve PuraMatrix peptit jelin bu farklılaşmaya etkileri incelendi. Farklılaşmanın karakterizasyonu beta-III-tübülin, sinaptofizin, glial fibriler asidik proteini (GFAP) ve oligodendrosit belirteci 4 (O4) gibi nöral belirteçler kullanılarak immünohistokimyasal boyama, beta-III-tübülin, sinaptofizin, tirozin hidroksilaz belirteçleri kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ve nöral morfolojiyi belirlemek amacıyla taramalı elektron mikroskop görüntüleme deneyleri aracılığıyla yapıldı. Deney sonuçlarına göre PuraMatrix peptit jelinin OM-MKH'lerinin nöron benzeri hücreye farklılaşmalarını olumlu yönde desteklediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: OM-MKH, puramatrix, nöral farklılaşma, sinir doku mühendisliği
Hepatosellüler karsinoma hücre kültürlerinde ganoderma lucidum'un NRF2/are sistemi ve hemoksijenaz-1 (HO-1) üzerine etkileri ve sitotoksisite çalışmaları
Günümüzde dünyadaki altıncı en yaygın kanser türü hepatosellular karsinomadır. Bununla birlikte, hepatosellülar karsinoma(HCC) 'nın moleküler etiyolojisine odaklanan çalışmalar sınırlıdır. Nrf2 sinyal yolağı, bir dizi sitoprotektif genin ekspresyonunu arttırarak hücreleri çeşitli toksik maddelerden ve kanserojen maddelerden koruyabilir. G. lucidum, kanser de dahil olmak üzere çeşitli hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde geleneksel tıpta kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı, G. lucidum'un HCC'deki potansiyel sitotoksik rolünü değerlendirmektir. Bu amaçla, hücre canlılığı testi ve Nrf2 sinyal yolağı ile ilgili proteinlerin analizi yapıldı. HCC hücreleri için G. lucidum'un en etkili konsantrasyonu 100 µg/ml olarak bulundu. 24, 48 veya 72 saat boyunca G. lucidum ekstraktları (100 veya 50 µg/ml) uygulandıktan sonra sitoplazmik / nükleer Nrf2 ve HO-1, NQO1 veya Keap1 protein seviyelerindeki süreye bağlı olarak değişiklikler gözlemlendi. 100 µg/ml ekstraktı içeren G.lucidum özütü çözeltisinin 24 saatlik ve 48 saatlik uygulamaları sonunda hücre canlılığının, sırasıyla, % 53 ve % 59 oranlarında engellediği gösterilmiştir. Sonuç olarak, bulgularımız G. lucidum'un HCC hücrelerinde anti-kanserojen etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Ek olarak, fitokimyasal maddelerin kullanımı ile Nrf2 sinyal yolağının aktivasyonu da bu çalışma ile gösterilmiştir. Elde ettiğimiz veriler, kanser tedavisinde fitokimyasal maddelerin kullanımı ile sağlanan Nrf2 aktivasyonunun moleküler etki mekanizmalarının aydınlatılmasının önemini de vurgulamaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ganoderma lucidum, Nrf2/ARE yolağı, sitotoksisite, hepatoselüler karsinoma hücre hattı (HCC)
Yıllık aşılamanın senyör köpeklerde kaygı, bilişsel fonksiyon bozukluğu ve fekal mikrobiyota üzerine etkilerinin incelenmesi
Aşılama protokollerinin doğru ve düzenli bir şekilde uygulanması evcil hayvanlar için hayati öneme sahiptir. İnfeksiyöz hastalıkları elimine etmek, çeşitli hastalıkların mortalite ve morbidite oranlarını azaltmak, zoonoz hastalıkların önüne geçmek amacıyla aşılama programlarının yürütülmesi daha sağlıklı bir popülasyon için en güvenilir profilaksi yöntemlerinden birisidir. Günümüzde, köpeklerde yıllık aşılamalar rutin olarak sürdürülmekte ve ülkemizde bu uygulama genellikle hayat boyu devam etmektedir. Buna karşın, köpeklerde hayat boyu aşılamanın beyin ve bağırsak mikrobiyotası ile davranış üzerine olan etkileri ile ilgili herhangi bir çalışmanın olmaması literatürde önemli bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Bu tez projesinin birincil amacı olan senyör köpeklerde (8 yaş ve üzeri) aşı uygulama yaşı ve sıklığının beyin ve kalın bağırsak mikrobiyotası üzerine etkilerinin ortaya konulmasını sağlamak amacı ile 16S rRNA sekanslama analizi, kısa zincirli yağ asitlerinin analizi ve flow sitometri analizi gerçekleştirilmiştir. Tez çalışmasının bir diğer amacı olan yaşlı köpeklerdeki kaygı ve bilişsel fonksiyon bozukluğu durumunu destekleyecek bir parametre olma potansiyeli bulunan beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) analizi de bu proje kapsamında gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda örneklem grubunu oluşturan köpek sahipleri tarafından cevaplanan ve köpeklerdeki hem kronik ağrı hem de bilişsel fonksiyon durumunu değerlendirmeye yardımcı olan anket formları kullanılmıştır. Ayrıca köpeklerin bilişsel fonksiyon durumunu değerlendirmek amacı ile bellek testi olan nesne seçim testi uygulanmıştır. Her yıl düzenli aşılanan köpekler ve en az üç yıl önce aşılanmış köpekler arasında Th1/Th2 oranınında anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur ve yıllık aşılamanın immun yanıt üzerinde etkisi olmadığı gözlenmiştir. Projenin verileri köpeklerde aşılamanın BDNF seviyeleri üzerine anlamlı bir etkisinin olmamasına karşın yaşlanmaya bağlı olarak BDNF seviyelerinin azaldığını göstermektedir. Dahası bu proje kapsamında yaşlı köpeklerdeki BDNF ortalamalarının kaygı durumu ile ilişkili BDNF ortalamasına oldukça yakın olduğu da tespit edilmiştir. Bu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda yaşlı köpeklerin öğrenme performanslarındaki azalma ve kaygı durumlarındaki artıştan normale göre düşük olan BDNF seviyelerinin sorumlu olduğu ileri sürülebilir. Sonuç olarak, mevcut veriler köpeklerde de insanlara benzer şekilde BDNF seviyelerinin sadece kaygı durumu ile değil aynı zamanda yaşlanma ile ilişkili olabileceğini göstermesi açısından önem arz etmektedir. Çalışmaya katılan köpeklerin %95'inde Helsinki Kronik Ağrı İndeksine göre kronik ağrı bulgusu olduğu gözlenmiştir. Yıllık aşılamanın senyör köpeklerde fekal mikrobiyota bileşiminde etkili olmadığı gözlenmiştir fakat nesne seçim testinde düşük performans gösteren köpeklerde Actinobacteria ve Coriobacteria'nın anlamlı bir şekilde (p≤ 0,05) yüksek olduğu bulunmuştur. Fekal numuneler ile yapılan kısa zincirli yağ asitleri bilişiminde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Senyör köpeklerde yıllık aşılamanın fekal mikrobiyota, kaygı, bilişsel fonksiyon bozukluğu üzerinde bir etkisinin olmadığı gösterilse de yaşla birlikte ağrı ve kaygı durumlarında yaşanan artışın yönetilmesi gerektiği, BDNF'nin bu süreçte bir biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: BDNF, Bilişsel Gerileme, Kaygı, Köpek, Yaşlanma
Obez yetişkinlerde beyin kaynaklı nörotrofik faktör val66met polimorfizmi ile diyet bileşenlerinin ilişkisinin değerlendirilmesi
Obezite enerji alımı ile enerji harcaması arasındaki dengesizlik sonucu artan yağ dokusu ile karakterize, genetik ve çevresel faktörlerin etkisi ile oluşan çok faktörlü bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda obezitenin tedavisinde bireyselleştirilmiş diyet yaklaşımı kavramı önem kazanmış, obezite ile ilişkili genlerin diyetle ilişkisi araştırılmaya başlanmıştır. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) geni hem monogenik hem de poligenik obezite ile ilişkili olup bu gendeki Val66Met polimorfizmi en sık rastlanan ve en çok çalışan genetik varyanttır. Bu çalışmanın amacı obez yetişkinlerde beyin kaynaklı nörotrofik faktör Val66Met polimorfizmi ile diyet bileşenlerinin ilişkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmanın örneklemini Amasya Üniversitesi Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne muayene ve kontrol için başvuran, yaşları 20-50 yıl arasında değişen, 260 birey [134 obez (Kadın:81, Erkek:53) ve 126 normal vücut ağırlığı (Kadın:76, Erkek:50)] oluşturmuştur. Araştırma verileri yüz yüze görüşülerek anket formu ile toplanmıştır. Anket formu genel bilgiler, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümler, besin tüketim kaydı, Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (kısa form), rutinde bakılan bazı biyokimyasal parametreler, kan basıncı ve gen analizleri olmak üzere dokuz bölümden oluşmuştur. Çalışma kapsamında bireylerden alınan kan örnekleri kullanılarak Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile BDNF Val66Met polimorfizminde genotip dağılımı belirlenmiştir. Bireylerin yaş ortalaması 38,0±8,7 yıldır. Obez bireylerin %83,6'sı, normal vücut ağırlığındaki bireylerin %78,2'si G alleline sahiptir (p>0,05). Obez bireylerin %68,6'si GG, %29,9'u AG ve %1,5'i AA, normal vücut ağırlığına sahip bireylerin %61,9'u GG, %32,5'i AG ve %5,6'sı AA genotipindedir (p>0,05). Obez bireylerde GG genotipi taşıyıcılarında AG+AA genotipine sahip bireylere göre günlük diyet ile alınan karbonhidrat miktarı (g) daha yüksek, enerjinin çoklu doymamış yağ asitlerinden (ÇDYA) gelen yüzdesi daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Cinsiyete göre yapılan analizlerde; obez kadınlarda GG genotipinde olanların diyet ile karbonhidrat alımının daha yüksek (p<0,05), obez erkeklerde GG genotipi taşıyıcılarının diyet ile ÇDYA, enerjinin ÇDYA'dan gelen yüzdesi ve n-6 yağ asidi alımlarının daha düşük olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Obez bireylerde GG genotipine sahip olanlarda AA+AG taşıyıcılarına göre Sağlıklı Yeme İndeksi-2015 toplam puanının ve alt bileşenlerinden deniz ürünleri ve bitkisel proteinler puanının daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,05). Genotipi GG olan bireylerde enerjinin karbonhidrattan gelen yüzdesi arttıkça bel kalça oranının arttığı; proteinden gelen yüzdesi arttıkça beden kütle indeksi, bel çevresi ve bel kalça oranının azaldığı; yağdan gelen yüzdesi arttıkça vücut yağ kütlesi oranının arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Bunun yanı sıra yüksek LDL, yüksek toplam kolesterol ve düşük D vitamini riskinin de genotipi GG olan bireylerde arttığı saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada, BDNF Val66Met polimorfizminin diyet ve diğer yaşam tarzı faktörleri ile ilişkili olarak obezite göstergelerine etki edebileceği belirlenmiştir.
Retinopatisi olan ve olmayan diabetes mellituslu hastalarda serum ve aköz hümör BDNF düzeylerinin retina sinir lifi tabakası ve gangliyon hücre kompleksiyle ilişkisi
Amaç: Retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastalarda aköz hümör ve serum BDNF düzeylerini belirlemek ve bu faktör düzeyinin hastaların RNFL ve GHK kalınlıklarıyla ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında retinopatisi olmayan DM'li, Non-PDR'li ve PDR'li hastaların kanları ve katarakt ekstraksiyonu sırasında aköz hümörleri toplandı ve BDNF düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi. Tüm gruplarda OCT ile RNFL ve GHK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ortanca serum BDNF düzeyleri kontrol grubunda 485.90 ng/ml (129.25-919.01), retinopatisi olmayan DM'li grupta 367.13 ng/ml (91.72-459.16), Non-PDR'li grupta 276.55 ng/ml (200.47-641.91), PDR'li grupta 188.69 ng/ml (102.93-591.79) olarak değerlendirildi. Ortanca aköz hümör BDNF düzeyleri kontrol grubunda 0.81 ng/ml (0.39-1.04), retinopatisi olmayan DM'li grupta 0.62 ng/ml (0.17-0.77), Non-PDR'li grupta 0.61 ng/ml (0.07-0.71), PDR'li grupta 0.54 ng/ml (0.07-0.70) olarak ölçüldü (sırasıyla p=0.002 ve p=0.0016, Kruskal Wallis). Bütün hasta gruplarında aköz hümör BDNF düzeyleri RNFL ve GHK düzeyiyle orta düzeyde pozitif korelasyon gösterirken, serum BDNF düzeyleri bu parametreler ile korele değildi. Sonuç: Beyinden türetilmiş nörotrofik faktör, retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastaların serum ve aköz hümörlerinde azalmaktadır ve bu azalma RNFL ve GHK tabakalarındaki incelmeyle ilişkilidir.
Kronik tinnitusta bdnf (beyin kaynaklı nörotrofik faktör) val66met polimorfizmi ile bağlantılı bdnf antisense rna polimorfizmlerinin araştırılması
Tinnitus, dışarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kişinin kulağında veya başının herhangi bir bölgesinde ses algılamasıdır. Nöral plastitede önemli faktörlerden birisi olan beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) işitsel yolun gelişiminde anahtar rol oynayan nörotrofik faktörlerden biridir. BDNF geni, genin downstream yönünde konumlanan uzun kodlama yapmayan bir BDNF antisens RNA geni (BDNF-AS) ile düzenlenir. Bu nedenle, hem BDNF ve BDNF-AS işitmede etkili olabilecek aday gen lokusları olabilir. Literatürde tinnitus ile BDNF Val66Met polimorfizmi ile arasındaki ilişki gösterilirken, BDNF Val66Met polimorfizmi ile bağlantılı BDNF-AS polimorfizmleri ile ilişkisini sorgulayan bir çalışma mevcut değildir. Bu nedenle bu çalışmada BDNF Val66Met polimorfizmi ile linkage disequilibrium gösteren BDNF-AS polimorfizmlerinin tinnitus patofizyolojisindeki yerini incelemek amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB polikliniğine başvuran en az 3 aydır tinnitus yakınması olan 85 olgu ve tinnitus semptomu ile bir sistemik hastalığı bulunmayan 60 olgu dahil edilerek ve olgulardan 2cc periferik kan alındı. Alınan periferik kanlardan toplam 6 BDNF-AS polimorfizmlerine (rs925946, rs10501087, rs1488830, rs4074134, rs1519480, rs10767658) Fluidigm SNPType metodu ile bakıldı. Tinnituslu hastalar ve kontrol grubu ile BDNF-AS rs925946, rs10767658, rs1519480 polimorfizmleri genotip dağılımı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (sırasıyla p=0,020, p=0,002, p=0,002). rs1519480 polimorfizmi için allel frekansları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,009). rs925946, rs10767658, rs1519480 ve rs1488830 polimorfizmleri tinnitus süresi ile
Kronik tinnitusta BDNF (beyin kaynaklı nörotrofik faktör) genini regüle eden miRNA polimorfizmlerinin araştırılması
MikroRNA'lar (miRNA'lar), hedef mRNA'larının translasyonuna müdahale ederek gen ekspresyonunu transkripsiyon sonrası düzenleyen küçük kodlayıcı olmayan RNA'lardır. Tipik olarak miRNA'lar, baskı veya bozulmayı indüklemek için mRNA'ların 3' UTR'lerine bağlanır. Nöroplastisite açısından önemli faktörlerden birisi olan beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) nöronların büyümesi, farklılaşması, yaşamlarını sürdürmesinde ve iç kulak duyu epitelyumu dahil gelişmekte olan işitsel yolda anahtar rol oynayan nörotrofik faktörlerden biridir. Nörotrofik faktörler sadece miRNA'lar tarafından düzenlenmez, aynı zamanda miRNA ekspresyonunu da düzenlerler. Biriken veriler, BDNF ve miRNA'lar arasında düzenleyici bir negatif geri besleme döngüsü olduğunu gösterir. Yani, BDNF tedavisi nöronal miRNA ekspresyonunu uyarırken miRNA'lar genellikle BDNF ekspresyonunu inhibe etme işlevi görür. Bu negatif geri besleme döngüsü, normal hücrelerde bir denge durumunda korunur. Bu anlamda BDNF'yi regüle eden miRNA'lar da işitsel yolu etkileyebilir ve insanlarda işitme performansı üzerinde etkili olabilecek aday gen polimorfizmleri olabilir. Tinnitus ile BDNF arasındaki ilişki bilinirken, literatürde tinnitus ile BDNF` yi regüle eden miRNA polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir çalışma mevcut değildir. Bu nedenle bu çalışmada BDNF`yi regüle eden miRNA polimorfizmlerinin tinnitus patofizyolojisindeki yerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi KBB polikliniğine başvuran en az 3 aydır tinnitus yakınması olan ve tinnitus tanısı almış 18-55 yaş aralığında 70 olgu ile yine KBB polikliniğine başvuran ve tinnitus semptomu ile bir sistemik hastalığı bulunmayan aynı yaş grubunda 70 kontrol grubu dahil edildi. Tinnitus değerlendirmesi için olgulara timpanometrik ve odyolojik değerlendirme, tinnitus parametreleri ile psikoakustik değerlendirmeleri yapıldı ve olgulardan 2cc periferik kan alındı. Alınan periferik kanlarda tinnitusla ilişkili BDNF genini regüle eden 5 adet miRNA SNPlerine mir30e (112439044), mir30e (rs10489167), mir206 (rs16882131), mir30a (rs1491500379), mir26b (rs565919718) SNPType metodu ile Fluidigm platformu kullanılarak Real Time PCR bakıldı. Data analizi Fluidigm SNP genotyping analysis version 4.1.3 (Fluidigm, South San Francisco, CA, USA) kullanılarak yapıldı. Tinnitus ve kontrol grubu ile mir30e 112439044 C-T ve mir206 rs16882131 C-T polimorfizmi genotip dağılımı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklar saptanmıştır (p=0,03 ve p=0,01). İki grup ile mir30e 112439044 C-T polimorfizmi allel frekansı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,05). Sonuç olarak mir206 rs16882131 ve mir30e 112439044 polimorfizmleri işitsel yolu etkileyebilir ve bu etkiyi BDNF gen ekspresyonunu regüle ederek gösterebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik tinnitus, BDNF geni, BDNF geni regüle eden miRNA'lar
Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun etkilerinin araştırılması
Sunulan çalışmada, siyatik sinir hasarı oluşturulan rat modelinde, elektriksel stimülasyonun sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 28 adet Wistar Albino rat (2 aylık, erkek, 250-300 g) kullanıldı. Her bir grupta 7 hayvan olup, 4 grup oluşturuldu; kontrol (K) grubu, elektriksel stimülasyon (ES) grubu, siyatik sinir hasarı (SSH) grubu ve siyatik sinir hasarı + elektriksel stimülasyon (SSH+ES) grubu. Deneysel siyatik sinir hasarı modeli, siyatik sinir 50 g/cm'lik bir kapanma kuvveti olan Yasargil FE 693 geçici anevrizma ile 2 dakika boyunca sıkıştırılarak yapıldı. Elektriksel stimülasyon 200 μs akım süresinde, 20 Hz frekansta, 2mA amplitude ile 20 dk 15 gün boyunca uygulandı. Çalışmanın sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun sinirler üzerine olan etkileri, serum ve beyin dokusu beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) ve sinir büyüme faktörü (NGF) düzeylerinın belirlenmesi, ELİSA analizleri ile ortaya konuldu. Beyin BDNF düzeyleri SSH grubunda, diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek ve K grubunda ise diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). ES ve SSH grupları serum BDNF düzeylerinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p<0,01). SSH grubu beyin NGF düzeyinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). SSH grubu ve SSH+ ES grubu serum NGF düzeylerinin, K ve ES gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p<0,01). Siyatik sinir hasarı oluşturulmasından sonra elektriksel stimülasyon uygulamasının beyin BDNF düzeyinin artmasına, serum NGF düzeyinin ise azalmasına neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak, siyatik sinir hasarı sonrası BDNF ve NGF nörotrofinlerinin salınımının ve elektriksel stimülasyonun bu salınıma etkisinin olabileceği düşünülmektedir.
Canine visceral leismaniasis'in farklı evrelerinde ekokardiyografik incelemeler ile kardiyak troponin ı, d-dimer ve nt-probnp düzeylerinin değerlendirilmesi
Araştırmanın hayvan materyalini 28' i visceral leishmaniasis'li (VL), 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. VL ön tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELİSA prensibiyle çalışan test kitleri ve İmmun floresan antikor testi (İFAT) ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. grup: evre I (hafif şiddetli olgular), 2. grup: evre II (orta şiddetli olgular), 3. grup: evre III (şiddetli olgular), 4. grup: evre IV (çok şiddetli olgular) ve 5. grup: sağlıklı kontrol şeklinde oluşturuldu. Evrelerine göre gruplandırılan VL'li ve sağlıklı köpeklerin 2 boyutlu M ve B mode ekokardiyografik incelemeleri gerçekleştirildi. Alınan kan örneklerinde evrelemeye ve kardiyak hasara ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları (İPK) ölçüldü. Elde edilen verilerin karşılaştırması ve korelasyonlarının belirlenmesinde geçerli istatistiksel yöntemler kullanıldı. Klinik bulgular değerlendirildiğinde farklı gruplarda değişen sayıda olguda yüksek vücut sıcaklığı, lenfodenopati, kilo kaybı, onikogripozis, hipotrikozis, perioküler alopesi, deri lezyonları ve/veya epistaksis gözlemlendi. Çalışmanın V. grubundaki olgularda Leishmaniasise karşı ait üretilen herhangi bir Ig G antikor titresine rastlanılmamıştır. I. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/64 iken, II. ve III. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/128-1/512 arasında değişim göstermekteydi. IV. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/1024 ile 1/16000 arasında titrasyon basamaklarına sahipti. Ortalama (± standart sapma) lökosit (WBC) değerleri açısından kontrol grubu (V.) ile diğer gruplar arasında (P=0.049), ortalama (± standart sapma) eritrosit (RBC) değerleri açısından evre III ve evre IV ile diğer gruplar arasında (P=0.001) belirgin farklar mevcuttu. Ortalama (± standart sapma) hemoghlobin (HGB) değerleri açısından evre I ile evre III ve evre IV arasında (P=0.008), ortalama (± standart sapma) hematokit (HCT) değerleri açısından evre I ile diğer evrelerdeki gruplar arasında (P=0.001); ortalama (± standart sapma) Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) değerleri açısından evre I ile evre III ve IV arasında (P=0.046) belirgin farklar mevcuttu. Serum kreatinin düzeylerinde ortalama (± standart sapma) serum biyokimyasal değerleri açısından evre IV ile evre I, II ve grup V arasında (P=0.008), serum total protein düzeylerinde, evre IV ile evre I, III ve grup V arasında (P=0.002), serum albümin düzeylerinde, evre IV ile evre I ve II arasında belirgin farklılıklar (P=0.004) belirlendi. Leishmaniasis ile enfekte (I.-IV.) grupların ve kontrol grubunun (V.) ekokardiyografi (EKO) muayenesinde LA/Ao (ortalama ± standart sapma) değerleri açısından evre IV ile diğer gruplar arasında belirgin (P=0.003) fark mevcuttu. İncelenen diğer parametrelerde [fraksiyonel kısalma (FS), ejeksiyon fraksiyonu (EF), sol ventriküler iç çap sistol (LVIDs) ve sol ventriküler iç çap diastol (LVIDd)] bireysel manada istatistiksel olmayan farklılıklar mevcut olsa da, genel değerlendirmede gruplar arası farklılık saptanamadı. Kardiyopulmoner belirteçler ele alındığında ortalama (± standart sapma) değerleri açısından cTnI düzeylerinde V. grup ile evre IV arasında ve evre I ile evre IV arasında (P=0.018), D-dimer düzeylerinde V. grup ile evre II, III ve IV arasında (P<0.01) ve N-terminal pro-beyin natriüretik peptid (NT-proBNP) düzeylerinde V. grup ile evre III ve IV arasında ve evre I ile evre III ve IV arasında belirgin farklılıklar (P<0.01) belirlendi. Kontrol grubu sağlıklı olguların tamamında idrarda kreatitinin proteine oranı (İPK) değerlerinin üst referans aralık olan 0,1'in altında olduğu saptanmıştır. İPK değerlerinin çalışmanın I. grubundaki olgularda <0,1-0,3, II. grubunda 0,5-1, III. grupta 2-3, IV. grubunda 5-10 arasında değişim göstermekte olduğu saptandı. Sonuç olarak Leishvet Çalışma Grubunun serolojik (İFAT titreleri ile hızlı ELİSA testleri), klinik ve laboratuvar bulguları [özellikle total protein (TP), albümin (ALB) ve İPK) değerlendirildiğinde 4 farklı grupta (evre I-IV) yer alan olgularımızda ekokardiyografik [sol atriyal genişleme LVIDs'de artma/azalma, LVIDd'de artma/azalma, FS'de ve EF'de azalma (sistolik disfonksiyon)] ile D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak troponin I (cTnI) seviyesindeki artışların CVL'li köpeklerde dikkate alınması gerektiği söylenebilinir. VL'li köpeklerde intravital diyagnoza katkı sağlayan kardiyak değişikliklerin üzerinde önemle durulması ve gerekli ilave sağaltım protokollerinin uygulanması fayda sağlayabilir.
Veteran sporcularda farklı tip akut egzersizin serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) düzeyleri ve nörobilişsel işlevler üzerine etkisi
Bu çalışmada, masa tenisi, koşu ve satranç akut egzersizlerinin veteran sporcuların serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), irisin düzeylerine ve nörobilişsel işlev performanslarına etkisini incelemek amaçlanmıştır. 50-65 yaş aralığındaki 30 veteran sporcu (masa tenisi, uzun mesafe koşu ve satranç) ve 10 sağlıklı erkek yetişkin, veteran masa tenisi (VMG, n:10), veteran atlet (VAG, n:10), veteran satranç (VSG, n:10) ve sedanter kontrol (SKG, n:10) grupları şeklinde çalışmaya gönüllü olarak dahil edilmiştir. VMG kalp atım hızı rezervinin (KAHrezerv) %70-75'inde akut masa tenisi (40 dakika), VAG eş şiddet ve sürede koşu ve VSG satranç egzersizleri uygularken SKG yalnızca dinlendirilmiştir. Katılımcılardan egzersizlerden önce ve hemen sonra sırasıyla serum BDNF, VEGF ve irisin seviyeleri için kan örnekleri alınıp hemen ardından Stroop (ST), İz sürme A ve B (İST A / B), Mental Rotasyon (MR) ve Reaksiyon Zamanı (RZ) testleri uygulanmıştır. Ön test- son test değerlerinin % değişimlerinin gruplar arası karşılaştırmaları için, normal dağılım gösteren değişkenlerde Tek Yönlü Varyans analizi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerde Kruskal-Wallis analizi uygulanmıştır. Çoklu karşılaştırma testi olarak Bonferroni testi kullanılmıştır. Grup içi karşılaştırmalar için, normal dağılım gösteren değişkenlerde bağımlı örneklem t testi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerde ise Wilcoxon işaretli sıra testi yapılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Akut egzersizler sonrası VMG' de serum BDNF ve irisin seviyesinde anlamlı artış saptanırken diğer gruplarda değişiklik saptanmamıştır. Akut egzersizler sonrası hiç bir grupta serum VEGF seviyelerinde değişiklik gözlenmemiştir. Deneysel çalışma sonrasında tüm grupların RZ değerlerinde değişiklik saptanmamışken, İST B tamamlama sürelerinde anlamlı düşüşler (daha iyi performans) saptanmıştır. Akut egzersizler sonrası tüm egzersiz gruplarında MR etkin cevaplama performansı artış gösterirken SKG' de değişiklik saptanmamıştır. VMG ve VAG gruplarında İST A ve ST 5 tamamlama sürelerinde anlamlı düşüş (daha iyi performans) saptanmışken SKG ve VSG' de değişiklik saptanmamıştır. Bu sonuçlar, veteran sporcularda akut olarak uygulanan yalnızca fiziksel egzersize dayalı aerobik koşu ya da yalnızca bilişsel aktiviteye dayalı satranca kıyasla, bu iki egzersiz çeşidini tek aktivitede birleştirebilen masa tenisinin serum BDNF ve irisin üzerinde sinerjik etki sağlayabileceğini göstermektedir. Dahası farklı tip akut egzersizlerin veteran sporcuların nörokognitif işlev performanslarına olumlu etkisi olduğu ortaya koyulmuştur.
Treadmill egzersizi yaptırılan sıçanlarda Aronia melanocarpa takviyesinin BDNF irisin ve preptin seviyelerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, treadmill egzersizleri ileAronia Melanocarpa takviyesi verilen sıçanlarda, beyin kaynaklı nörotrofik faktör, irisin ve preptin seviyelerine olan etkilerini incelemektir. Bu amaçla çalışmaya, 4-6 haftalık 200-300 gr ağırlığında toplam 32 dişi sıçan dahil edilmiştir. Çalışma grupları hiçbir uygulamanın yapılmadığı sadece rutin beslenme yapılan kontrol grubu (n:8), altı hafta boyunca haftada üç gün 30 dakika süre ile ortalama 45 cm/sn hızda treadmill egzersizi yaptırılan grup (n:8); haftada üç gün oral gavaj ile tek doz 400mg/kg/gün AroniaMelanocarpa ekstraktı verilen takviye grubu (n:8) ve hem takviye hem de treadmill uygulamalarının birlikte yapıldığı takviye+egzersiz grubu (n:8) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Deneysel çalışmanın sonunda sıçanlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinde beyin kaynaklı nörotrofik faktör, irisin ve preptin analizleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmaların analizinde Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Hayvan ağırlıklarının ön test ve son test değerlendirmesinde Paired Samples t testinden yararlanılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde; BDNF, preptin ve irisin değerlerinde, kontrol grupları ile diğer gruplar lehine, takviye grubu, egzersiz grubu ve takviye+egzersiz grupları lehine anlamlılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, uygulanan treadmill koşu bandı egzersizleri ve aronia takviyesinin beyin kaynaklı nörotrofik faktörün değişiminde, preptin ve irisin gibi enerji metabolizmasında etkili olan hormonların düzeylerinin gelişiminde etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.
Dirençli obsesif kompulsif bozukluk hastalarında beyin kaynaklı nörotrofik faktör ve sitokin düzeylerinin prognostik değerleri
Giriş: Çalışmamızda DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı alan tam remisyon sağlanamayan tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında, tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (seratonin geri alım inhibitörü) tama yakın iyilik hali sağlanan OKB hastalarında, henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır tedavi kullanmayan ilaçsız OKB hastalarında, benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerde BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-alfa, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin karşılaştırarak hastalığın seyri ve klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine başvuran 18-64 yaş arası kişilerden 4 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar: klinik değerlendirmede OKB tanısı alan ve en az altı aylık tedavi gören (en az altı hafta aralıklarla iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ve/ ve ya klomipramin tedavisi kullanan, antipsikotik ve /veya duygudurum düzenleyici eklenen ancak semptomlarda tam remisyon sağlanamayan) tedaviye dirençli 25 OKB hastası (1.grup); tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (SGİ) tama yakın remisyon hali sağlanan 25 OKB hastası (2.grup), henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır ilaç kullanmayan ilaçsız 25 OKB hastası (3.grup), benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllüler (4.grup) olarak oluşturulmuştur. Seçilen tüm hastalara ve sağlıklı gönüllülere onam formu okutulup imzalatılmış ve araştırmacı tarafından Sosyodemografik form, Yale Brown Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin tümünün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği bulundu (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeylerinin ortalamalarının, hafif belirtili, dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzey ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda hafif düzeydeki bireylerin IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 değerleri ağır dirençli ve ilaçsız hastalarda gözlenen değerlere göre anlamlı düzeyde düşük; ilaçsız hastalarda görülen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde görüldü. BDNF değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklara rastlandı (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarının, hafif, ağır dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük düzeyde olduğu görüldü. Hafif düzeydekilerin BDNF değerleri ağır dirençli ve ilaçsızdakilerde gözlenenlere göre anlamlı düzeyde düşük iken ilaçsız hastalarda görülen BDNF değerleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde saptandı. Bu veriler ışığında, hastalık şiddeti ile biyokimyasal belirteçlerin korelasyonu, gelecekte yapılacak araştırmalara yön verebileceği düşünülmektedir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Sonuç: OKB gelişiminde ve seyrinde rol oynayan çeşitli patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasının, OKB'nin tedavisinde yeni farmakolojik yaklaşımların geliştirilebilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. Ayrıca riskli bireylerin önceden belirlenip koruyucu önlemler alınması da mümkün olabilmektedir. Bu sayede pahalı, zaman isteyen yöntemler yerine daha pratik ve ucuz ölçüm araçları ile riskler ortaya konabilecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar OKB patofizyolojisinde nöroinflamasyona ve noörodejenerasyona dikkat çekmektedir. Gruplar arası farklılıkların beden kitle indeksi, sigara, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar gibi karıştırıcı faktörlerin etkilerinden bağımsız olarak ortaya konması çalışmanın güçlü taraflarından biridir. Çalışmada baktığımız BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin OKB patogenezinde önemli adaylar olduğu görülmekte olup, klinikle ve hastalık şiddeti ile ilişkisine dair araştırmalar devam etmektedir. Bu parametreler riskli bireylerin değerlendirilmesinde klinik görüşmenin yanında tanıya yardımcı araçlar olarak akla gelebilir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, çalışmamız farklı hastalık şiddetlerine sahip grupları karşılaştırması yönünden literatürdeki ilk çalışmadır. Bu bulgular ışığında; OKB ile inflamasyon belirteçlerinin ilişkisini araştırmak amacıyla, çalışma modellemelerinin doğru ve kapsamlı kurulduğu, örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu, kliniği değiştirebilecek tüm faktörlerin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamızda inflamasyon belirteçleri ile OKB arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmış olsa da bu belirteçlerin rutin klinik kullanıma girebilmesi için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α