Psychopathology
58 theses under this subject heading
Yaşam dengesi envanteri'nin şizofreni tanısı olan bireylerde geçerlilik ve güvenilirliğinin incelenmesi
Bu çalışma, şizofreni tanısı alan bireylerde Yaşam Dengesi Envanteri (YDE)'nin geçerlilik ve güvenilirliğini incelemek amacıyla planlandı. Çalışmaya yaşları 26-64 arasında değişen şizofreni tanısı olan 52 birey katılım gösterdi. Bireylerin psikopatoloji değerlendirmeleri Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ) ve Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) kullanılarak tamamlandı. Envanterin geçerliliğini incelemek için yapı geçerliliği kapsamında faktör analizi yapıldı. YDE'nin alt ölçekler ile korelasyonuna bakıldığında Sağlık alt ölçeği ile orta şiddette (r=0,563; p< 0,05), İlişkiler (r=0,727; p< 0,05) ve Kimlik (r=0,795; p< 0,05) alt ölçekleri ile yüksek şiddette ve Zorluk/ilgi alt ölçeği ile de (r=0,804; p< 0,05) çok yüksek derecede olduğu tespit edilmiştir. YDE'nin psikopatoloji değerlendirmeleri ile korelasyonları incelenmiş ve KGİ ile negatif yönlü zayıf derecede (r=0,405; p< 0,05) korelasyonu görülmüştür. PANSS toplam puanı ile negatif yönlü zayıf derecede (r=0,385; p=0,05) korelasyon görülürken PANSS Negatif Belirtiler alt parametresi ile de yine negatif yönde orta şiddette (r=0,456; p< 0,05) korelasyon tespit edilmiştir. YDE'nin güvenilirlik çalışması için test-tekrar test yöntemi ve iç tutarlılık analiz yöntemi kullanıldı. Her bir alt ölçek için ölçek için Cronbach alfa katsayısı hesaplandı. Sırasıyla alt ölçeklerin iç tutarlılık katsayıları; Sağlık için α=0,706, İlişkiler için α=0,695, Kimlik için α=0,723, Zorluk/İlgi için α=0,656 ve envanterin Cronbach alfa katsayısı α =0,842 olarak hesaplandı. Bu bulgulara göre ölçeğin iç tutarlılığı oldukça güvenilirdir. Tekrar test uygulamasında çalışmaya katılan bireylere 8-10 gün sonra ikinci değerlendirme yapıldı. İlk uygulama ve ikinci uygulamadan elde edilen veriler arasında korelasyon katsayısı 0,89 olarak tespit edildi. Bu bulgular YDE'nin iç tutarlılığının ve zamana göre değişmezliğinin yüksek olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak YDE'nin, şizofreni tanısı alan bireyleri değerlendirmek için geçerli ve güvenilir bir araç olduğu bulundu.
Emniyet Müdürlüğünde çalışan personelin sigara kullanımının psikopatoloji, kişilik, travma ve iş doyumu ile ilişkisinin incelenmesi: Çeşme emniyet müdürlüğü uygulaması
Amaç: Bu araĢtırmanın amacı,ÇeĢme Emniyet Müdürlüğü‟nde sigara kullanımı olan ve olmayan personeli belirleyerek, sigara kullanımında etkili olan sebepleri ve sigara kullananların nikotin bağımlılık seviyelerini; iĢ doyumunun, psikolojik belirtilerin, kiĢilik özelliklerinin ve travmatik yaĢantıların sigara kullanımı üzerine olan etkilerini belirlemektir. Ayrıca diğer meslek gruplarına göre daha fazla riskli yaĢam olayları deneyimleyen Emniyet personelinin travma geçmiĢleri, kiĢilik profilleri ve psikolojik belirti durumları değerlendirilerek personeli daha iyi anlayıp yardımcı olmaya çalıĢılmıĢtır. Personelin iyi halinin sağlanması gerçekleĢtirilerek, iĢ yaklaĢımlarının olumlulaĢtırılması, iĢ doyumlarının yükseltilmesi ve teĢkilatın geleceğe yönelik iĢ koĢullarına daha iyi hazırlanması amaçlanmıĢtır. Yöntem: AraĢtırma Ġzmir Ġli ÇeĢme Emniyet Müdürlüğü‟nde aktif olarak görevli 100 polis (%8 kadın-%92 erkek) ile gerçekleĢtirilmiĢtir. AraĢtırmaya katılım gönüllülük esasına göre belirlenmiĢ olup katılımcılara sosyodemografik bilgi formunun, Minnesota ĠĢ Doyum Ölçeğinin, Fagerström Nikotin Bağımlılık Ölçeğinin, Belirti Tarama Testinin (SCL-90-R), BeĢ Faktör KiĢilik Envanterinin ve Travmatik YaĢantılar Ölçeğinin bulunduğu kitapçık dağıtılarak katılımcılardan testleri tek seferde cevaplandırmaları istenmiĢtir. Bulgular: Katılımcıların %82‟sinin sigara kullanımı vardır ve %18 katılımcı sigara kullanmamaktadır. AraĢtırma verilerine göre demografik özelliklerin katılımcıların sigara kullanımları üzerinde etkisi bulunmamaktadır. Bağımsız gruplar T-Testi ve Mann-Whitney U testi analizlerine göre sigara kullanımının iĢ doyumu, psikolojik belirtiler, kiĢilik özellikleri ve travma yaĢantıları üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmamıĢtır (p>0.05). Ancak, ortalama değerler incelendiği zaman bulgular hipotezleri destekler niteliktedir. Yapılan korelasyon analizlerinde; iĢ doyumunun, kiĢilik özelliklerinin ve travmatik yaĢantıların bireylerin nikotin VI bağımlılıkları üzerinde etkili olmadığı görülmüĢtür (p>0.05) . Nikotin bağımlılığı ile Belirti Tarama Testinin (SCL-90-R) alt boyutlarından "anksiyete" alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı bir iliĢki tespit edilmiĢtir (p<0.05). BeĢ faktör kiĢilik envanterinin alt ölçeklerinden dıĢa dönüklük, sorumluluk, geçimlilik, açıklık kiĢilik özellikleri ile genel iĢ doyumu arasında pozitif yönlü anlamlı bir iliĢkinin olduğu bulgusuna ulaĢılmıĢtır (p<0.05). Genel iĢ doyumu ile ruhsal belirtiler tarama testi (SCL-90-R) alt boyutlarından "depresyon" ve "öfke" alt boyutları arasında negatif yönlü iliĢki tespit edilmiĢtir. KiĢilik özellikleriyle ruhsal belirtiler tarama testi (SCL90-R) alt boyutları arasında; dıĢa dönüklük ile "öfke" ve "depresyon" alt boyutları arasında negatif yönlü iliĢki; sorumluluk ile "somatizasyon", "obsesif-kompülsif belirtiler", "duyarlılık", "depresyon", "anksiyete", "öfke", "paranoid düĢünceler", "psikotizm", "ek skalalar" alt boyutları arasında negatif yönlü iliĢki; geçimlilik ile "öfke" alt boyutu arasında negatif yönlü iliĢki; duygusallık ile "obsesif-kompülsif belirtiler", "depresyon", "öfke", "ek skalalar" alt boyutları arasında pozitif yönlü iliĢki belirlenmiĢtir. Sonuç: Mesleğe personel alımında bireylerin fiziksel, duygusal ve motivasyonel açıdan yeterliliklerinin olması, teĢkilat içerisindeki psikolojik birimlerin kalite ve iĢ gücünün arttırılması, olası problem yaĢayanlara farklı mesleki imkanların sunulması Emniyet TeĢkilatı çalıĢanları için faydalı olacaktır. Sigara ile mücadele programlarının düzenlenmesi, mesleğe özel olarak sigarayı bırakma programlarının uygulanması, gerekli bilgilendirilmelerin yapılması, eğitimlerin verilmesi gerek polislerde gerekse toplumun genelinde sigara kullanımının azaltılması ve bıraktırılması için olumlu sonuçlar doğuracaktır. Anahtar Kelimeler: Sigara Kullanımı, ĠĢ Doyumu, KiĢilik Özellikleri, Travma, Psikopatoloji
Alkol kullanım bozukluğu, psikopatolojik özellikler, ruhsal ve fiziksel sıkıntıya dayanma arasındaki ilişki
Çalışmanın temel amacı Alkol Kullanım Bozukluğu tanısı alan hastaların alkol bağımlılık şiddeti, psikopatolojik özellikleri, ruhsal ve fiziksel sıkıntıya dayanma güçleri arasındaki ilişkilerin incelenerek, bu değişkenlerin tedavi sürecindeki rolünü literatür çerçevesinde değerlendirmek olmuştur. Yöntem:Araştırmanın örneklemini Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Alkol Madde Tedavi Merkezinde (AMATEM) yatarak tedavi gören 50 Alkol Kullanım Bozukluğu tanısı almış katılımcı oluşturmuştur. Bu katılımcıların yaş ortalaması 47.34 (s.s:9.73) olarak saptanmıştır. Araştırma verilerini toplamak amacıyla Alkol Bağımlılığı Şiddeti Ölçeği (ABŞÖ), Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL 90-R), Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Rahatsızlığa Dayanma Ölçeği (RDÖ) kullanılmıştır. Bulgular:Alkol bağımlılığı şiddeti ile araştırmamızda ölçülen psikopatolojik özelliklerin herbiri arasında pozitif anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Alkol bağımlılığı şiddeti ile ruhsal sıkıntıya dayanma gücünü ifade eden sıkıntıya dayanma toleransı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanırken fiziksel sıkıntıya dayanma gücünü ifade eden rahatsızlığa dayanma toleransı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Psikopatolojik özelliklerin herbiri ile sıkıntıya dayanma toleransı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanmış ancak rahatsızlığa dayanma toleransı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç:Araştırmamızda elde edilen bulgular alkol kullanım bozukluğunda psikopatolojik özellikler ile ruhsal sıkıntıya dayanma gücünün dikkate alınması gereken değişkenler olduğunu göstermektedir. Tedavi sürecindeki alkol hastalarında psikopatolojik özellikleri düzenlemeye ve sıkıntıya dayanma toleranslarını arttırmaya yönelik çalışmaların tedavi başarısı ve remisyonun sürdürülmesi açısından olumlu sonuçlar doğuracağı kanaati doğmuştur. Anahtar Kelimeler:Alkol kullanım bozukluğu, Sıkıntıya Dayanma, Rahatsızlığa Dayanma, Psikopatolojik Özellikler, Alkol Bağımlılığı
Psikodrama grup terapisinin eş bağımlıların psikopatolojileri, stresle başa çıkma biçimleri, benlik saygıları, algılanan sosyal destek ve eş bağımlılığa etkisi.
Bu araştırmanın amacı Psikodrama Grup Terapisinin Eş Bağımlıların (bağımlı yakınlarının) psikopatolojileri, stresle başa çıkma biçimleri, benlik saygıları, algıladıkları sosyal destek ve eş bağımlılığa etkisini incelemektir. Araştırma kapsamında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri ABD Bağımlılık polikliniğinde tedavisi devam eden 30 bağımlı yakını ile çalışılmıştır. 15 katılımcı deney grubuna, 15 katılımcı kontrol grubuna random olarak atanmış, deney grubunda bulunan katılımcılara 12 oturum boyunca Psikodrama Grup Terapisi uygulanırken, kontrol grubuna herhangi bir müdahale yapılmamıştır. Tüm katılımcılara 3 ay arayla Eş Bağımlılık Ölçeği (CODA), Psikolojik Belirti Tarama Ölçeği (SCL 90), Stresle Başa Çıkma Ölçeği (COPE) ve Algılanan Çok Boyutlu Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca Psikodrama Grup Terapisi'nin etkinliğini değerlendirmek üzere deney grubuna nitel analiz yöntemleri kullanılarak veri toplanmıştır. Elde edilen verilere SPSS 22 programında Wilcoxon İşaretli Sıralar ve Mann Whitney U İşaretli Sıralar testleri ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda Psikodrama Grup Terapisi alan deney grubunun Eş Bağımlılık toplam puanlarında ve Eş Bağımlılık Ölçeği'nin Kendini Gizleme, Kendini İhmal ve Düşük Benlik Saygısı alt boyutlarında, SCL 90 Ölçeği'nin toplam puan ve tüm alt boyutlarında, Algılanan Sosyal Destek Ölçeği'nin toplam puan, Arkadaş Sosyal Destek ve Aile Sosyal Destek alt boyutlarında, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde fark bulunmuştur. Stresle Başa Çıkma Biçimleri bakımından deney ve kontrol grubu arasında herhangi bir fark bulunmamıştır. Psikodrama Grup Terapis'inin etkinliğine dair yapılan nitel analiz sonucunda 9 temaya ulaşılmıştır. Sonuç olarak, Psikodrama Grup Terapisi'nin Eş bağımlıların, psikopatoloji semptomlarını azalttığı; benlik saygılarını yükselttiği ve algıladıkları sosyal desteği arttırdığı saptanmıştır.
Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının yetişkinlikteki psikopatolojik belirtilerle ilişkisi: Ağ analitik bir inceleme
WHO (1999) çocuk istismarını çocuğun hayatına, sağlığına, gelişimine, güven, sorumluluk ve becerilerle ilgili genel değerlerine zarar vermek şeklinde tanımlamaktadır. Daha ayrıntılı bir tanıma göre çocuk istismarı ve ihmali; anne-baba ya da bakıcı gibi bir erişkin tarafından çocuğa yöneltilen, toplumsal kurallar ve profesyonel kişilerce uygunsuz ya da hasar verici olarak nitelendirilen, çocuğun gelişimini engelleyen ya da kısıtlayan eylem ve eylemsizliklerin tümü olarak kabul edilir (Taner ve Gökler, 2004). Özellikle çocuklukta maruz kalınan şiddet, istismar ve ihmal, derin izler bırakmakta, akıl ve ruh sağlığını olumsuz etkilemektedir (UNICEF, 2010). Ağ analizi psikolojik rahatsızlıkların tıbbi hastalıklardan farklı olduğu görüşünden hareketle psikolojik rahatsızlığı oluşturan belirtilere odaklanır. Bu nedenle psikopatoloji ağını oluşturan en önemli belirti(ler) tespit edilerek doğrudan ona müdahale edilmesi gerektiği görüşünü savunur. Bu çalışmada çocukluk çağı travmaları kapsamında yalnızca çocuk istismarı ele alınarak çocukluk çağı travmalarının yetişkinlikteki psikolojik belirtilerle ilişkisi psikolojik ağ analizi yöntemiyle incelenmiştir. Aydın Devlet Hastanesi ve Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin psikiyatri polikliniklerine değerlendirme ve tedavi amacıyla başvuran ve öyküsünde çocukluk çağı travmasına rastlanan, 184 gönüllü katılımcıya (Yaş: 27.80 ∓ 10.50, %79 kadın) kendileri ve ebeveynleri hakkında genel bilgiler içeren bir demografik form; erken çocukluktan 20 yaşına kadar duygusal, fiziksel, cinsel istismar ve duygusal, fiziksel ihmal öyküsünün değerlendirildiği Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği; depresyon, anksiyete, fobik anksiyete, somatizasyon, obsesif-kompülsif belirtiler, öfke-saldırganlık, kişilerarası duyarlılık, paranoid düşünceler, psikotizm, yeme-uyku bozuklukları gibi psikolojik belirtileri inceleyen Psikolojik Belirti Tarama Listesi doldurulmuştur. Elde edilen veriler SPSS ile kayıt altına alındıktan sonra R İstatistiği ve bu yazılım için oluşturulmuş yardımcı paket programlar kullanılarak ağ analizine uygun hale getirilmiştir. Çalışma sonucu elde edilen bulgular üç aşamada incelenmiştir. İlk aşamada 10 psikolojik belirti kümesini ve 5 çocukluk çağı travması türünü içeren genel bir ağ oluşturulmuştur. İkinci aşamada ise oluşturulan ağdaki çocukluk çağı travmaları türleri ile psikolojik belirtiler arasındaki en kısa yollar incelenerek travma türlerinin belirtilerle etkileşimde nasıl bir sıra izlediği incelenmiştir. Üçüncü aşamada sırasıyla her bir belirti kümesi için belirti kümelerindeki bireysel maddeleri içeren ağları oluşturulmuştur. Travma türlerine bakıldığında duygusal istismar ile cinsel istismarın psikolojik belirtilerle doğrudan ilişkili olduğu bulunmuştur. Travma türlerinden fiziksel istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal ise psikolojik belirtilerle duygusal istismar aracılığında ilişkili bulunmuştur. Ayrıca kanonik korelasyon analizi de çocukluk çağı travmaları ile yetişklinlik psikopatolojisinin anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu, ayrıca duygusal ve cinsel istismarın değişken kümesine en fazla katkı sağlayan travma türleri olduğunu doğrulamaktadır. Bütün belirti kümelerini içeren yoğunlaşma ağı incelendiğinde çocukluk çağı travması deneyimleyenlerde depresyon, anksiyete ve psikotizm belirtilerinin en merkezi belirtiler oldukları anlaşılmıştır. Depresyon belirti kümesinin merkeziyet düzeyi yüksek olması nedeniyle bu kümede yer alan bireysel belirtiler için bir yoğunlaşma ağı ve bayes ağı oluşturulmuştur. Depresyon belirtilerinin yoğunlaşma ağında ise karamsarlık hissinin en etkili belirti olduğu, bayes ağı incelendiğinde de karamsarlık hissinin diğer belirtiler üzerinde itici güç olduğu bulunmuştur. Ayrıca somatizasyon belirti kümesi çocukluk çağı travmaları ile yetişkinlik psikopatolojisi arasındaki bağlantıyı sağlayan önemli bir belirti kümesi olarak bulunmuştur. Bu nedenle bu belirtilerin sağaltımının belirti etkileşiminin önlenmesini ve psikopatolojinin şiddetinin azaltılmasını sağlayacağı düşünülmektedir. Bu çalışmanın psikolojik ağ analizinin ülkemizde de tanınmasını sağlayarak gelecekte yeni bir istatistiksel araştırma yöntemi olarak yaygın biçimde kullanılmasına öncülük etmesi beklenmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Çocukluk Çağı Travmaları, Çocuk İhmali, Çocuk İstismarı, Travma, Ağ Analizi.
Psiko-yasal değerlendirmesi yapılan çocuk ve ergenlerin sosyodemografik ve psikopatolojik verilerinin retrospektif incelenmesi
Türk Ceza Kanunu altıncı maddesinde "henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi", Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) üçüncü maddesinde "daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak çocuğun tanımı yapılmıştır. 2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı ÇKK ile çocukların bir çok hakları güvence altına alınmış olup, yasanın uygulaması sırasında adli mercilerce bilirkişiliğine başvurulan çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları (ÇERSAH) profesyonellerinin rolü daha da önem kazanmıştır. Bu bağlamda çocukların ceza hukuku yönünden sezgin olup olmadıklarını saptamak, bir suçun mağduru iseler zarar derecelerini (istismar veya ihmal, yaşanılan kaza sonrası gelişen ruhsal travma) ve medeni hukuk yönünden de korunması için ruhsal gerekleri ve gereksinimleri belirlemek ÇERSAH uzmanlarının görevi olmuştur. Bu çalışmada 1 Ocak 2019- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Adli Kuruluna başvuran ve haklarında adli rapor düzenlenen suça sürüklenen çocuklar ve mağdur sıfatındaki çocukların kayıtları geriye dönük olarak taranmıştır ve vakaların sosyodemografik, klinik, psikometrik ve psiko-yasal değerlendirmeleri incelenmiştir. Bütün bu adli süreçlerinden değerlendirilmesinden önce amaç, birincil olarak çocuk ve ergenlerin suça sürüklenmesinin önlenebilmesi veya bir suçun mağduru olmaktan korunabilmesi için aile, çevre ve çocuğa ait risk faktörlerinin belirlenmesi ile bunlara yönelik müdahalelerle çocuk ve ergenlerin korunması olmalıdır.
İlköğretim ikinci kademe öğrencilerinde akran zorbalığı ve eşlik eden duygusal davranışsal sorunlar; Bursa ili örneklemi
Akran zorbalığı (AZ) "bir ya da daha fazla öğrencinin bir başka öğrenciye sürekli olarak olumsuz eylemlerde bulunması" şeklinde tanımlanmaktadır. Bir eylemin zorbalık olarak nitelendirilebilmesi için: kasıtlı olması ve zarar verme amacı gütmesi, tekrarlayıcı nitelikte olması, zorba ve kurban arasında güç eşitsizliği olması gerekmektedir. AZ'na maruz kalan ve zorbalık yapan çocuklarda depresyon, psikiyatrik problemler, ebeveynlerle ve arkadaşlarla ilişkide sorunlar daha sık görülmektedir. Bununla birlikte AZ'nın çocuk ve gençlerin aile tutumları ile ilişkisi de bildirilmiştir. Ülkemizde bu konuya ait çok az veri vardır. Bu araştırmanın amacı Bursa İli ilköğretim 5. 6. 7. ve 8. sınıf öğrencilerinde akran zorbalığı sıklığının araştırılması ve eşlik eden faktörlerin çok boyutlu olarak saptanmasıdır. Araştırmanın uzun erimli amacı AZ hususunda, koruyucu program geliştirmek için bir ön çalışma yapmaktır. Çalışmanın örneklemi 5, 6, 7 ve 8. sınıfta okuyan öğrenciler oluşturmuştur ve öğrenciler kurban, zorba, zorba/kurban ve AZ'na katılmayan olarak 4 gruba ayrılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak; araştırmacılar tarafından hazırlanan kişisel bilgi formu, "Olweus Öğrenciler İçin Akran Zorbalığı Anketi", "Güçler Ve Güçlükler Anketi" ve "Kısaltılmış Duygu Dışavurum Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Version22.0 kullanıldı. Araştırmanın örneklemi 431 kız, 425 erkek öğrenci tarafından oluşturmaktadır. Çalışma grupları ölçek alt boyutları açısından karşılaştırıldığında davranış problemleri ve duygusal problemler hem zorba hem de kurban olan grupta anlamlı olarak yüksekken, prososyal davranışlar bu iki grupta da anlamlı olarak az bulunmuştur. Bununla birlikte kurban ya da zorba olan ergenlerin olmayan akranlarına göre istatistiksel anlamlı olarak ailelerinin duysal olarak daha az destekleyici ve müdahaleci algıladıkları izlenmiştir. Gruplar arasında dikkat eksikliği, akran problemleri ve ailenin sinirli algılanması açısından fark saptanmamıştır. Aile ikliminin müdahaleci (p=0,005) olarak algılanmasının 1,042 kat ve duygusal sorunlar (p=0,002) yaşamanın 1,161 kat, akranlarla sorun (p=0,040) yaşamak 1,147 kat kurban olmayı artırmaktadır. Davranış sorunları yaşamak (p=0,043) 1,330 kat zorba olmayı artırmaktadır. Müdahalecilik (p<0,001) 1,075 kat, duygusal destek yokluğu (p=0,044) 1,030 kat, duygusal sorunlar (p<0,001) 1,301 kat, akran sorunları (p=0,027) 1,268 kat zorbakurban olmayı artırmaktadır. Prososyal davranışların (p=0,027) artması zorba-kurban olmayı 1,219 kat azaltmaktadır. Çalışmamızda algılanan aile ikliminin ve psikopatolojinin akran zorbalığı üzerine etkisi incelenmiştir. Bu etki, aile ikliminin psikopatoloji etiyolojisindeki yeri düşünüldüğünde, psikopatolojiler aracılığıyla oluşabileceği düşünülmüştür. Bulgular aile ikliminin, AZ'daki önemini göstermektedir. Bu nedenle akran zorbalığının azaltılmasında bireylerin ruh sağlığını koruyucu ve tedavi edici müdahalelerin yapılması, hali hazırda var olan okul temelli koruyucu yöntemlerin yanı sıra aile temelli koruyucu yöntemlerinde geliştirilmesi gerekliliği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akran zorbalığı, duygu dışavurumu, psikopatoloji, ergen, aile.
Investigation of nomophobia and related psychological variables with cross-sectional and experience sampling methods: the effect of emotion dysregulation, affect, boredom, psychopathology, and social context
The present dissertation mainly aimed to investigate trait nomophobia, state nomophobia, and their associated psychological constructs. To satisfy this aim, two studies were conducted. Study 1 aimed to investigate the correlational association of trait nomophobia with trait emotion dysregulation, trait PA, trait NA, BP, and psychopathological symptom severity. Study 1 also aimed to investigate the predictive power of these variables on trait nomophobia. In Study 1, the cross-sectional design was preferred. Data was collected from a large university student sample with standard measurement tools (N= 505). Study 1 revealed that the variables were significantly correlated with trait nomophobia (except trait PA). The five-predictor model significantly predicted trait nomophobia. In Study 2, the initial aim was to investigate whether state-based psychological constructs (emotion dysregulation, PA, NA, boredom, and satisfaction with the social context) and trait-based psychological constructs (nomophobia, emotion dysregulation, PA, NA, BP) predict state nomophobia. The second aim was to investigate the variation of daily nomophobia scores during a week. In Study 2, two groups were created (non-nomophobia and nomophobia) to reach the aims. The ESM approach was preferred. Data was collected with the standard measurement tools used in Study 1 and momentary assessments via an MP application (PIEL Survey) (N= 42). Study 2 showed that state-based psychological constructs significantly predicted state nomophobia, but trait-based psychological constructs failed to impact state nomophobia (except trait nomophobia). Daily nomophobia scores decreased in a quadratic trend throughout the week. The decrease in the nomophobia scores of nomophobic individuals was less than non-nomophobic individuals. Nomophobic individuals had higher daily nomophobia scores than non-nomophobic individuals. The general findings suggest that despite being related, trait and state indicators of nomophobia are not interchangeable. It is possible to recommend that rather than trait assessment, state assessment should be used to make inferences about temporal relationships between momentary psychological constructs. Keywords: Experience sampling method, Growth model, Hierarchical linear modelling, Nomophobia, Random intercept and slope model
Konversiyon bozukluğuna eşlik eden diğer psikopatolojiler
ÖZET Konversiyon bozukluğu, herhangi bir organik nedenle açıklanamayan bir ya da daha fazla nörolojik belirtilerin varlığı ile karekterize bir bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğine sorunları nedeniyle başvuran ve DSM IV tanı ölçütlerine göre konversiyon bozukluğu tanısı konan, nörolojik muayene ve incelemeleri normal olarak belirlenen 15-48 yaşları arasında 72 hasta alındı. Hastaların 63'ü kadın 9'u erkekti ve kadın erkek oranı 7/1 olarak belirlendi. Hastalık başlama yaşı ortalaması 25.9 ± 7.5, ortalama başvuru yaşı 30.2 ± 8.3 idi. Çalışmaya alınan hastaların 70 tanesinin (%97.2) en fazla 1 1 yıl eğitim aldıkları belirlendi. Hastaların 29'u yalancı konvülziyon (%40.3), 27'si duyu-motor defisit (%37.5), 5'i globus histerikus (%6.9), 2'si afoni (%2.8) yakınması ile başvurmuşlardı. Ortalama yakınma süresi 4.2 yıl (min.1-max20) olarak belirlendi. 20 kişide (% 27.8) bir yıllık hastalık öyküsü vardı. 72 hastanın 43'ünde (%59.7) ataklardan önce belirgin stres etkeni olduğunu, 29'unda (%40.3) stres etkeni olmadığını belirledik. 72 hastanın 15'inde (%20.8) benzer hastalık öyküsü olan birinci derece yakınlar olduğunu tespit ettik. Hastalık süresi 4 yıldan fazla olan grupta diğer gruba göre eşlik eden psikopatolojilerin anlamlı bir şekilde daha fazla olduğunu belirledik. Sonuç olarak; konversiyon bozukluğunun genç erişkin yaşta başladığı, genellikle bir stres etkeninin ardından ortaya çıktığı, hastalık süresinin arttıkça eşlik eden psikopatolojinin de arttığı, en sık olarak da depresyonun tabloya eşlik ettiği belirlenmiştir. Bu nedenle hekimler, eşlik edebilecek psikopatolojileri önlemek için, konversiyon bozukluğunu olabildiğince erken tanımalı ve tedavi etmelidir. Anahtar Sözcükler: Konversiyon bozukluğu, sosyodemografik veriler, semptomlar, eşlik eden psikopatoloji, kişilik özellikleri.
Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri
Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.
Zorunlu koruma ve tedavi sürecindeki şizofreni tanısı alan hastaların klinik ve saldırganlık düzeylerinin değerlendirilmesi
Toplumda oldukça yaygın görülen, önemli yeti kayıplarına neden olan ve kronik gidişi olan şizofreni, şiddet ve saldırganlık riskini artırmaktadır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte yapılan bu çalışma; Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesine zorunlu koruma ve tedavi amacıyla yatırılan suç işleyen ve daha önceden şizofreni tanısı almış ya da ilk kez şizofreni tanısı alan hastalara ait, sosyodemografik ve psikopatolojik özellikleri belirlemek ve hastaların klinik durumları ile saldırganlık düzeylerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla; hastalara, sosyodemografik verilerin, adli öykünün ve hastalığın klinik ve saldırganlık düzeyinin belirlenebilmesi için "Sosyodemografik Veri ve Adli Birim Değerlendirme Formu", "Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS)" ve Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ)" uygulanmıştır. Şizofreni tanısı almış hastalara ait veriler, hastaların muhafaza kliniğine yatışlarını takiben 1-3 gün ve 7-10 gün arasında hastalar ile yüz yüze görüşülmek suretiyle araştırmacı tarafından toplanmıştır. Yapılan çalışmada şizofreni tanısı alan zorunlu koruma ve tedavi sürecindeki tamamı erkek olan 70 hastanın tamamının saldırganlık potansiyeli taşıdıkları saptanmıştır. Hastalara 1-3 gün ve 7-10 gün arasında uygulanan PANSS alt ölçekleri ve BPSÖ alt ölçekleri arasındaki puan farkı incelendiğinde "sözel saldırganlık alt ölçeği" dışındaki diğer alt ölçekler ve toplam puanlar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p<0.05) Sözel saldırganlık alt ölçeğinin 1-3 gün içerisindeki toplam puanının 7-10 gün içerisindeki toplam puanından daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Araştırma sonunda, şizofreninin belirtilerinin, hastaların göstermiş oldukları saldırganlık ve şiddet davranışlarının azaltılmasını sağlayacak tıbbi, hukuki ve toplumsal öneriler sunulmuştur.
Adana ili Çukurova ilçesindeki annelerin ilk 6 ay sadece anne sütü verme durumlarına sosyodemografik ve psikopatolojik özelliklerinin etkisi
Amaç: Anne sütü, bebeğin dengeli beslenerek, sağlıklı büyüme ve gelişimi için oldukça önemli bir besindir. Dünya Sağlık Örgütü ilk 6 ay sadece anne sütünü önermektedir. Bu çalışmanın amacı, Adana'nın Çukurova ilçesinde yaşayan annelerin sosyodemografik özellikleri ve psikopatolojik özelliklerinin incelenmesi ile bu özelliklerin ilk 6 ay sadece anne sütü verme durumlarına etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmada rastgele seçilen 284 kadına, Kasım 2015-Şubat 2016 tarihleri arasında ulaşıldı. Veri toplamak amacıyla kadınlara sosyo-demografik özelliklerini belirlemeye yönelik 27 soruluk anket ve 53 sorudan oluşan Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler için SPSS 19 for Windows paket programı, istatistiksel analiz olarak frekans tabloları, ki-kare testi, ANOVA testi, Mann-Whitney U testi ve çoklu lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Annelerin % 37,0'si bebeğine ilk 6 ay sadece anne sütü vermişti. Kadınlardan lise ve üzeri okullardan mezun olanların, gebelik döneminde anne sütü eğitimi alanların, doğum sonrası ilk yarım saat emzirenlerin, çalışmayanların bebeğine ilk 6 ay sadece anne sütü verme oranı anlamlı olarak daha yüksekti. Fakat kadınlardan bebeği bir hastalık geçirenlerin, bebeğinden ayrı kalanların, aile büyükleriyle aynı evde yaşayan veya aile büyüklerinden bebek beslenmesi konusunda etkilenenlerin, sigara içenlerin, meme başıyla ilgili sorun yaşayanların ilk 6 ay sadece anne sütü verme oranı anlamlı olarak daha düşüktü. İlk 6 ay sadece anne sütü vermeyen annelerin somatizasyon, obsesif kompulsif bozukluk, kişiler arası duyarlılık, depresyon, anksiyete bozukluğu, hostilite, fobik anksiyete, paranoid düşünce, psikotizm puan ortalamaları anlamlı olarak daha yüksektir. Sonuç: Araştırmamızda ilk 6 ay sadece anne sütü verme oranı % 37 olarak bulunmuştur. Kadınlar için doğum sonrası dönem, oldukça hassas bir dönem olmakla birlikte psikiyatrik rahatsızlık risklerinin de arttığı bir dönemdir.
Psikopatolojiler ve sıkıntıya dayanamama ile ilgili inançlar arasındaki ilişki: Yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluk karşılaştırması
Sıkıntıya dayanıksızlık, son dönemde yapılan araştırmalarda, başta anksiyete bozuklukları olmak üzere birçok ruhsal rahatsızlıkta rol oynadığı kabul edilen tanıya özgü olmayan genel bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, literatürde sıkıntıya dayanıksızlığın önemli bir psikolojik bileşen olduğu varsayılan iki anksiyete bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk, sıkıntıya dayanma düzeyi ve duygusal şemalar açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın amacı sıkıntıya dayanıksızlığın yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk tanıları arasında farklılık gösterip göstermediği, eğer farklılık varsa hangi bileşenlerde olduğu ayrıca, sıkıntıya ilişkin şemalar açısından yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluğun farklılık gösterip göstermediğinin saptanmasıdır. Bu amaçla, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde ayaktan tedavi gören sosyodemografik özellikler açısından birbirine benzer, obsesif-kompülsif bozukluk-kirlenme obsesyonu alt tipi (n: 30) ve yaygın anksiyete bozukluğu (n: 30) olan toplam 60 hasta çalışmaya alınmıştır. Her iki tanı grubunu sıkıntıya dayanma düzeyleri açısından karşılaştırmak için, Türkçe standardizasyonu Sargın ve ark. (2012) tarafından yapılmış olan Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (Simons ve Gaher, 2005); duygusal şemaları karşılaştırmak amacıyla Türkçe uyarlaması Yavuz ve ark. (2011) tarafından yapılmış olan Leahy Duygusl Şema Ölçeği (Leahy, 2002) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Sıkıntıya Dayanma Ölçeğinin, sıkıntıyla ilişkili Tolerans alt ölçeğindeki iki madde ile Leahy Duygusal Şema Ölçeğinin Dışavurum alt ölçeğindeki, duyguların ifade edilmesi ile ilgili bir maddede, OKB grubunun ortalaması YAB grubunun ortalamasından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: sıkıntıya dayanma, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, duygusal şema
İhmal ve istismar mağduru ergenlerde psikolojik destek alma tutumları ve terapötik işbirliğinin psikopatolojik özellikler ve şemalarla ilişkisi
Bu çalışmada, ihmal ve istismar mağduru gençlerin psikolojik destek almaya yönelik tutum ve terapötik işbirliği ile psikopatolojik özellikleri ve erken dönem uyumsuz şemaları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya 12-18 yaşlarında ihmal ve istismar mağduru 65 kız çocuğu katılmıştır. Örnekleme uygulanan "Belirti Tarama Testi (SCL90-R)" ile "Psikolojik Destek Almaya Yönelik Tutum Ölçeği-Kısa Form (PYAİTÖ-KF)" ve "Terapötik İttifak Ölçeği-Hasta Formu (TİÖ-HF)" ölçekleri arasındaki ilişki analizinin sonucunda; "Kişilerarası Duyarlılık", "Anksiyete", "Somatizasyon", "Paranoid Düşünceler" ve "Obsesif Kompulsif Belirtiler" arttıkça psikolojik yardım alma tutumlarının ve terapötik işbirliğinin olumsuz etkilendiği ortaya çıkmıştır. "Young Şema Ölçeği-Kısa Form3 (YŞÖ-KF3)" ile PYAİTÖ-KF ve TİÖ-HF ölçekleri arasında uygulanan diğer bir ilişki analizi sonucunda; "Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık" şemasının ve "Cezalandırıcılık/Acımasızlık" şemalarının psikolojik destek tutumlarını olumlu etkilediği; "Duygusal Yoksunluk" şemasının terapide ortak amaçların belirlenmesine yardımcı olduğu; "Cezalandırıcılık/Acımasızlık" şemasının da, terapötik amaç, bağ ve görev işbirliğinin her birinde artışa yol açtığı; "Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık" şemasının da terapötik bağı arttırdığı sonuçlarına ulaşılmıştır.
Kendine zarar verme ve intihar davranışlarının bariatrik cerrahi hasta popülasyonundaki sıklığının ve ilişkili faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada bariatrik cerrahi hazırlığında olan hastaların psikiyatrik açıdan değerlendirilmesi, hastaların kendine zarar verme profilleri, intihar düşünce-davranışlarının sıklığının incelenmesi ve bu davranışlarla ilişkili klinik ve sosyodemografik faktörlerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Eylül 2020 – Mayıs 2021 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Obezite Merkezi tarafından obezite cerrahisi öncesi değerlendirme amacıyla Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na konsültasyonu istenen ardışık tüm vakalar üzerinde yürütülmüştür. Araştırmaya 18 yaş üstü, verilen ölçekleri uygun bir şekilde anlayıp cevaplayabilecek olan hastalardan çalışmaya katılmaya gönüllü olanların tamamı (n=70) dâhil edilmiştir. Her katılımcıyla DSM-V tanı ölçütlerine göre klinik görüşme yapıldıktan sonra Sosyo-Demografik Veri Formu, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE), Columbia İntihar Riskini Derecelendirme Ölçeği (C-SSRS), Yeme Tutumu Testi 40 (YTT-40), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YEDÖ), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Gece Yeme Anketi (GYA) ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bariatrik cerrahi adaylarının intihar girişimi öyküsü %2,85 ve C-SSRS'ye göre yaşam boyu intihar düşüncesi bulunma oranı %31,4 olarak bulunmuştur. Katılımcıların 11'inin (%15,7) KZVDDE ölçeğine göre daha önce en az bir yöntemle kendine zarar verdiği belirlenmiştir. C-SSRS'ye göre yaşam boyu intihar düşüncesi olanlarda işsizlik, tıbbi hastalık, BDÖ skoru, YEDÖ total skoru, DEBQ duygusal yeme ve GYA sabah iştahsızlığı alt ölçek ortalama rank değerleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.016, p=0.042, p=0.033, p=0.033, p=0.026, p=0.032). Yapılan lojistik regresyon analizinde C-SSRS'ye göre yaşam boyu intihar düşüncesi bulunma odds oranı işsizlerde 6,17 kat, tıbbi hastalığı olanlarda 3,41 kat, yüksek DEBQ duygusal yeme altölçek puanı olanlarda 1,73 kat artmaktadır. Sonuç: Bariatrik cerrahi öncesi değerlendirilen hastalarda intihar girişimi ve yaşam boyu intihar düşüncesi sıktır. Bu hasta gurubunda intihar düşüncesi ve davranışları sorgulanırken, işsizlik, tıbbi hastalık varlığı ve emosyonel yeme durumlarını içeren ayrıntılı değerlendirme yapılmalıdır. Anatar sözcükler: İntihar, kendine zarar verme davranışı, bariatrik cerrahi, obezite, psikopatoloji
Semptomatik remisyonda olan ve olmayan şizofreni hastalarının yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Şizofreni, sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesini bozan, iş ve çalışma hayatınıetkileyen kronik bir hastalıktır. Uzun yıllar boyunca kaçınılmaz olarak yineleme veremisyon döngüleriyle seyreder. Andreasen'in 2005 yılında tanımladığı ve psikiyatricamiasında yaygın kabul gören ?semptomatik remisyon? kavramı, 6 ay boyunca sadecebazı temel semptomlarda belirli düzeylerde azalma olması ile karakterizedir. Şizofrenihastalarında yapılan çalışmalarda psikopatoloji düzeyleri yüksek olan hastaların dahadüşük yaşam kalitesi gösterme eğiliminde oldukları bildirilmektedir.Şu zamana kadar Türkiye'de semptomatik remisyondaki şizofreni hastalarınınyaşam kalitelerini inceleyen herhangi bir çalışma yoktur. Bu kesitsel çalışma ilebölgemizde 40 remisyonda olmayan ve 40 semptomatik remisyonda olan şizofrenihastasının sosyodemografik özellikleri ve yaşam kalitelerinin karşılaştırılmasıamaçlanmıştır.Çalışma sonucunda iki grup arasında hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi,daha önce yatış öyküsü, ek ilaç kullanımı, EKT (Elektokonvulzif tedavi) öyküsü vekullanılan tedavi şekli, açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Remisyonda olan grubuneğitim düzeyi daha yüksekti ve herhangi bir işte çalışan hasta sayısı bu grupta dahafazlaydı. Semptomatik remisyonda olmayan grubun PANSS (Pozitif Negatif SendromÖlçeği) ile pozitif, negatif, genel psikopatoloji ve PANSS toplam puanı, yaşam kalitesive yaşam niteliği ölçeğinin tüm alanlarının puanları ve GAF (Global işlevsellikdeğerlendirme) puanı semptomatik remisyonda olan gruba göre daha düşüktü. KGI(Klinik global izlenim) şiddet skoru ise daha yüksekti. PANSS negatif semptomlarlatoplam yaşam kalitesi arasında negatif bir ilişki vardı.Sonuç olarak şizofrenide sempomatik remisyon kriterleri sadece semptomlarüzerine odaklanan bir kavram olmasına karşın hastaların yaşam kalitelerini veişlevselliklerini de yansıtabileceği görülmekte olup tedavide negatif belirtiler üzerinedaha fazla odaklanılmalıdır.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı olguların 11-17 yaş kardeşlerinde psikopatoloji ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), tanı alan olguyla beraber tüm aileyi olumsuz etkiler. Bu çalışmada DEHB'li olguların 11-17 yaş kardeşlerinde psikopatoloji ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ayrıca DEHB'li olguların tedavi alıp almama durumuna göre kardeşlerin kendi aralarında ve kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Örneklemimiz, yeni DEHB tanısı almış olguların kardeşleri (YT-DEHB-KRD, n=45), DEHB tanısı olan ve en az altı aydır takip ve tedaviye devam eden olguların kardeşleri (Takipli-DEHB-KRD, n=45) ve iki gruba benzer sosyodemografik özelliklere sahip, aktif psikopatolojisi olmayan kontrol olgularının kardeşlerinden (kontrol, n=45) oluşturuldu. Öncelikle yeni tanı/takipli ayırımı yapılmadan tüm kardeşler (DEHB-KRD, n=90) kontrollerle karşılaştırıldı. Sonrasında YT-DEHB-KRD, Takipli-DEHB-KRD, kontrol grupları değerlendirildi. Değerlendirmede; sosyodemografik veri formu, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi (6-18 Yaş) - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli, DSM-5 Kasım 2016 - Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T), Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, Güçler ve Güçlükler Anketi-Ergen/Aile Formu, Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği-Çocuk/Ergen/Aile Formu, Conners Ebeveyn/Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form, Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanıldı. DEHB-KRD grubunun, ölçeklerin çoğunda kontrollere göre anlamlı olarak daha fazla güçlük yaşadığı, yaşam kalitesi algılarının daha olumsuz olduğu, ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T'ye göre şimdiki/geçmiş tanı sıklığının anlamlı yüksek olduğu saptandı. DEHB-KRD grubunda ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T'ye göre tanı almayan olguların da depresyon/anksiyete puanları kontrollerden anlamlı yüksekti. Anne yaşının düşük olması ve annede psikiyatrik hastalık varlığı kardeşlerdeki ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T tanısı olasılığını arttırmaktaydı. ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T'ye göre tanı alma sıklığı açısından YT-DEHB-KRD ile Takipli-DEHB-KRD grubu kendi aralarında anlamlı farklılaşmadı. Bu çalışmada, DEHB'li kardeşi olan olguların psikopatoloji ve yaşam kalitesi açısından, DEHB'li kardeşi olmayanlara göre daha olumsuz etkilendiği görülmektedir. Daha yüksek örneklemli uzunlamasına çalışmalardan elde edilecek bulgular, DEHB'li çocukların kardeşlerinin güçlükleri açısından daha net veriler sunacaktır. Anahtar Kelimeler: DEHB, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, kardeş, psikopatoloji, yaşam kalitesi
Üstün yetenekli çocukların ebeveynlerinin mükemmeliyetçilikleri ile stres algıları ve psikopatoloji düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı üstün yetenekli çocukların ebeveynlerinin, mükemmeliyetçi tutumları ile stres ve psikopatoloji düzeylerinin incelenmesidir. Araştırmaya Adana BİLSEM velilerinden kolayda örnekleme yöntemi ile seçilen, 223 ebeveyn katılmıştır. Araştırmada kullanılan veri toplama araçları, Mükemmeliyetçilik Ölçeği (APS), Anne Baba Stres Ölçeği (ABSÖ), Belirti Tarama Testi Ölçeği (SCL90) ve araştırmacının hazırlamış olduğu Kişisel Bilgi Formu şeklindedir. Araştırmanın sonucuna göre üstün yetenekli çocukların ebeveynlerinin mükemmeliyetçiliklerinin ebeveyn stresi ve psikopatoloji düzeyleri üzerinde bir etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Mükemmeliyetçiliğin alt ölçeklerinden standartlar ve çelişki değişkenlerinin, ebeveyn stresi ve ebeveyn psikopatolojisi değişkenleri üzerinde anlamlı birer yordayıcı olduğu görülmüştür. Bununla birlikte üstün yetenekli çocukların ebeveynlerinin mükemmeliyetçiliklerinin stresleri ile psikopatolojileri arasındaki ilişkide kısmi aracılık etkisine sahip olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Üstün yetenekli çocuk, ebeveyn mükemmeliyetçiliği, ebeveyn stresi ve psikopatoloji.
Metamfetamin kullanım bozukluğu hastalarında çözünebilir n-cadherin (cadherin-2) düzeylerinin araştırılması
Giriş: Metamfetamin kullanım bozukluğu, son yıllarda kullanımı gittikçe yaygınlaşan küresel bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Metamfetamine bağlı nörotoksisitenin mekanizmalarıyla ilgili çeşitli varsayımlar mevcuttur ve Kan Beyin Bariyerinin bütünlüğünün bozulması bunlardan önemli bir tanesidir. Hücre Adezyon Molekülleri, madde kullanım bozukluğu ile olan ilişkileri açısından güncel bir konudur. Çeşitli maddelerin kan beyin bariyerinin bütünlüğünü bozması, bu maddelere bağlı nörotoksisite gelişmesinde elzemdir ve belirtildiği gibi bu kompleks süreçte MMP enzimlerinin neden olduğu CAM bölünmesini de içeren pek çok faktör yer almaktadır. CAM'lar MMP'lerin önemli bir substratıdır ve madde kullanımına bağlı olarak çözünebilir formları plazma dahil çeşitli dokularda saptanabilmektedir ve bir CAM olarak N-cadherin bu konuda potansiyel biyobelirteç ve yordayıcı olabilir. Materyal ve Metot: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalına 2021 Kasım ile 2022 Temmuz ayları arasında başvuran DSM-5 ölçütlerine göre Metamfetamin Kullanım Bozukluğu tanısı almış 48 gönüllü hasta ve 42 gönüllü sağlıklı birey, aydınlatılmış onam formunu imzalamaları sonrasında çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara aydınlatılmış onam formu imzalatıldıktan sonra sosyodemografik veri formu, Klinik Global İzlem Ölçeği (CGI), Sheehan Yeti Yitimi Ölçeği, Madde kullanım bozukluğu tanıma testi (DUDIT) uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 24. 0 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Hasta grubu ve kontrol grubu arasında yaş ortalaması bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Çalışmamızda hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında alkol kullanımı, doğum yeri, yaşadığı yer ve medeni hal açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Evlilik süresi, evde yaşayan kişi sayısı, sigara kullanımı, öğrenim düzeyi, iş durumu, çocuk sayısı ve ekonomik durum açısından ise iki grup arasında anlamlı farklılık saptandı. Madde kullanım bozukluğu tanıma testi derecesine göre sınıflandırıldığı zaman hastaların %9,7'sinin problemli kullanım grubunda, %81,9'unun ise yüksek riskli kullanım grubunda olduğu görüldü. Madde kullanım bozukluğu tanıma testi risk durumuna göre hastaların klinik özellikleri incelendiğinde; Problemli Kullanım grubu ile Yüksek Riskli Kullanım grubu arasında alkol tüketimi, self mutilasyon ve şiddet uygulama davranışı açısından anlamlı farklılık olduğu görüldü. Problemli Kullanım grubunda Klinik Global İzleme Ölçeği skorlarının Yüksek Riskli Kullanım grubuna göre anlamlı şekilde düşük olduğu izlendi. Problemli Kullanım grubunda Klinik Global İzleme Ölçeği-hastalık şiddetinin Yüksek Riskli Kullanım grubuna göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü. Yine Sheehan toplam puanının Problemli Kullanım grubunda Yüksek Riskli Kullanım grubuna göre anlamlı şekilde düşük olduğu izlendi. Hasta grubunun serum N-Cadherin düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük olduğu fakat gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı izlendi. Hasta grubunun biyokimyasal parametreleri ile hastalara uygulanan Klinik global izlem ölçeği ve klinik global izlem hastalık şiddeti alt ölçeği, Sheehan toplam puan, Sheehan- aile yaşamı, Sheehan- iş yaşamı, Sheehan- sosyal yaşam alt ölçek puanları ve Madde kullanım bozukluğu tanıma testi ölçek puanı ile serum N- Cadherin seviyesi arasında istatistiksel açıdan anlamlı korelasyon tespit edilmedi. Hasta grubunda yapılan korelasyon analizinde yaş, hastalık başlangıç yaşı, tanı sonrası geçen zaman, intihar öyküsü, yatış sayısı ve ile serum N-Cadherin seviyesi arasında istatistiksel açıdan anlamlı korelasyon tespit edilmedi. Hasta grubunun demografik ve kişisel özelliklerinin değerlendirilmesinde; öğrenim düzeyi, çalışma durumu, sosyoekonomik düzey, şiddet davranışı sergileme, kendine zarar verme, intihar girişimi gibi değişkenlerin N-Cadherin seviyesi üzerine etkileri istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Sadece alkol kullanımı ile serum N-Cadherin düzeyi arasında negatif yönde zayıf düzeyde anlamlı korelasyon saptandı. Alkol kullanan hasta grubunda N-Cadherin seviyesi alkol kullanmayanlara göre istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda metamfetamin kullanım bozukluğu olan hastalarda serum N-Cadherin düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük olduğu fakat gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı izlendi. Bunun sebebi N-cadherin düzeylerinin dalgalanma şeklinde artış ve azalışlarına, seçilen örneklemden psikoz ve duygudurum bozukluğu komorbiditesinin dışlanmasına, son 2 hafta içerisinde metamfetamin kullanım şartının mevcut markere uymamasına, örneklemin sayısının az olmasına ve sadece erkeklerden oluşmasına bağlı olabilir. Bununla beraber değerlendirmenin kesitsel olduğu göz önüne alındığında sonuçların yapılacak boylamsal çalışmalarla desteklenmesi gerekli olabilir. Çalışmamız, bu molekülün bu alanda ilk kez çalışılması açısından önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: metamfetamin, hücre adezyon molekülleri, bağımlılık, n-cadherin, cdh-2, cadherin-2
Predicting relationship satisfaction: dark triad personality traits, love attitudes, attachment dimensions
The present study aimed to investigate the role of dark triad personality traits (narcissism, Machiavellianism and psychopathy), love attitudes and attachment dimensions (attachment anxiety and attachment avoidance) on relationship satisfaction. The sample of the study composed of 336 (131 males, 205 female) university students with an age range between 19 to 43 years. The participants completed Experiences in Close Relationships Scale-Revised, Relationship Assessment Scale, Short Dark Triad Questionnaire, and Love Attitudes Scale. Regression analyses were conducted in order to find out the predictors of relationship satisfaction. Results showed that psychopathy, attachment anxiety, and ludus love style negatively predicted relationship satisfaction, whereas attachment avoidance positively predicted relationship satisfaction. Regression analysis suggested that there might be potential mediators, therefore a path analysis was performed to test the proposed model and to examine the associations between dark triad personality characteristics and relationship satisfaction via attachment dimensions and love attitudes. Results revealed significant pathways. Machiavellianism was found to be positive predictor of attachment anxiety, which in turn predicted increased ludus and lessened relationship satisfaction. Results also revealed that narcissism was inversely associated with attachment anxiety; in turn it predicted ludus and relationship satisfaction, respectively. The results were discussed in terms of potential limitations and importance for future research. Keywords: Relationship Satisfaction, Dark Triad, Attachment anxiety, Attachment avoidance, Love Styles, Love Attitudes
Obsesif kompulsif bozukluğu tanısı konmuş çocuk ve ergenlerin ebeveynlerindeki psikopatolojik belirtileri
Bu çalışmada Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı konmuş çocuk ve ergenlerin anne ve babalarında Obsesif Kompulsif Bozukluk belirtileri başta olmak üzere diğer psikopatolojik belirtilerin varlığını araştırmak amaçlanmıştır. Özel bir hastanede psikoloji bölümüne başvuran, DSM IV-TR kriterlerine göre OKB tanısı konan 32 çocuk ve ergen ile bu çocukların anne ve babaları (n=64) çalışmaya alınmıştır. Kontrol grubuna ise DSM-IV TR kriterlerine göre OKB belirtilerini desteklemeyen 30 çocuk ve ergen ile ebeveynleri (n=60) dahil edilmiştir. Araştırmaya çift ebeveynli olan çocuklar dahil edilmiştir. Boşanmış veya ayrı evde yaşayan ebeveynlerin çocukları, bakım evlerinde yaşayan çocuklar hariç bırakılmıştır. Çalışmaya alınan çocuk ve ergenler 6-17 yaşlar arasındadır. Çalışmaya katılan çocuk ve ergenlerin yaş ortalamaları 9.52 ± 3.37 yıl olarak belirlenmiştir. OKB tanısı almış çocukların ebeveynlerindeki psikopatolojik belirtileri değerlendirme amacıyla SCL-90-R Psikolojik Belirti Tarama Testi kullanılarak araştırılmıştır. Çocuk ve ergenlerde ise OKB belirtilerini değerlendirme aracı olarak Çocuklar için Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (CY-BOCS) kullanılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışmadan elde edilen veriler sonucunda, OKB grubundaki çocuk ve ergenlerin anne ve babalarında, kontrol grubunu oluşturan çocuk ve ergenlerin anne ve babalarındakine oranla OKB belirtileri daha yüksek ve arada istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler : Obsesif Kompulsif Bozukluk, Çocuk, Ergen, Ebeveyn, Psikopatoloji.
Algılanan aile tutumu ve ilişkilerinin ve bazı kişilik özelliklerinin kriminal davranışla ilişkisi
Bu çalışmada, Maltepe L2 Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda kalmakta olan hükümlüler ile benzer özelliklerdeki suç işlememiş diğer kişiler arasında algılanan aile tutumu-ilişkileri ve bazı kişilik özellikleri yönünden anlamlı bir farkın olup olmadığı incelenerek bu özelliklerin kriminal davranışla ilişkisi olup olmadığı saptanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın örneklemi Maltepe L2 Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'ndaki 132 hükümlü ve cezaevinde olmayan 177 diğer kişidir. Veriler, söz konusu örnekleme ADÖ (Antisosyal Davranış Ölçeği), LPÖ (Levenson Psikopati Ölçeği), MAAÖ (McMaster Algılanan Aile Ölçeği) ve demografik bilgi formu uygulanarak elde edilmiştir. Bu araştırmada daha önceden yazılmış olan kitap, dergi, makale, yüksek lisans tezleri, yüksek lisans projeleri ve akademik araştırmalar taranarak, çalışma Beykent Üniversitesi tez tekniğine uygun olarak yazılmıştır. Araştırmanın veri analizinde deney ve kontrol grubu için tanımlayıcı istatistiksel yöntemler kullanılmıştır. (ortalama, standart sapma, yüzde, frekans). Deney ve kontrol grubu için ayrı ayrı ortalama ve standart sapmalar hesaplanarak karşılaştırmalı analizler yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda hükümlülerin antisosyal kişilik bozukluğu, psikopati ve algılanan aile yaşantısı ölçeklerinde aldığı puanlarla diğer kişilerin puanları arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Suç, Antisosyal Kişilik Bozukluğu, Psikopati, Algılanan Aile,Kriminoloji
Okul öncesi dönemdeki çocukların bağlanma örüntüsünün davranış problemleri ve ebeveyndeki psikopatolojik belirtiler açısından incelenmesi
Bu araştırmanın başlıca hedefi okul öncesi dönemdeki çocukların bağlanma örüntüsünün davranış problemleri ve ebeveyndeki psikopatolojik belirtiler açısından incelenmesidir. Araştırmanın örneklemini Uşak il merkezindeki okul öncesi eğitim almakta olan 503 çocuk, çocukların anneleri ve öğretmenleri oluşturmaktadır. Araştırmada Okul öncesi dönemdeki çocukların davranış problemlerini belirlemek için Okul Öncesi Davranış Sorunları Tarama Ölçeği kullanılmıştır. Aile ve çocuğa ilişkin demografik bilgilerin öğrenilebilmesi için annelerin dolduracağı Aile Bilgi Formu, çocukların bağlanma örüntülerinin değerlendirilebilmesi için Bağlanma Öykü Tamamlama Testi, annelerin psikopatolojik belirtilerinin saptanması için SCL-90-R kullanılmıştır. Araştırmanın bulgularına bakıldığında güvensiz bağlanan çocukların güvenli bağlanan çocuklara oranla davranış sorunlarının görülme sıklığının daha yüksek olduğu ve güvensiz bağlanmaya sahip çocukların annelerinin güvenli bağlanmaya sahip çocukların annelerine oranla psikopataloji görülme düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Güvensiz bağlanmaya sahip çocukların güvenli bağlanmaya sahip çocuklara oranla kavgacı / saldırgan, endişeli / ağlamaklı ve aşırı hareketli / dikkatsiz olma düzeylerinin daha yüksek olduğu bulguları elde edilmiştir. Ayrıca güvensiz bağlanmaya sahip çocukların annelerinin güvenli bağlanmaya sahip çocukların annelerine oranla somatizasyon, okb, depresyon, kaygı ve fobik anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler : Bağlanma, bağlanma örüntüsü, davranıĢ problemleri,Psikopatolojik belirtiler
İletişim becerileri ile yetişkinlerdeki bağlanma biçimlerinin psikopatoloji belirtileri arasındaki ilişki
İnsanların birbirleriyle iletişim kurma gereksinimi, temel olarak sosyal yapının bir gereğidir. Bireylerin çevreleriyle sağlıklı iletişim kurmaları temel iletişim becerilerine sahip olmalarına bağlıdır. Kişilerarası ilişkilerde bağlanma stillerinin önemli rolü vardır. Bağlanma sistemi, verilen tepkilere uygun olarak karşılıklı iletişimi düzenler. Yetişkinler de, evlilik, ayrılık gibi önemli olaylar bağlanma stilini etkileyebilmektedir.Diğer taraftan çeşitli bağlanma örüntüleri de psikopatolojiye zemin hazırlayan koşulları oluşturmaktadır. Bu çalışmada, iletişim becerileri, yetişkinlerdeki bağlanma biçimleri ve psikopatoloji belirtileri arasındaki ilişki incelenmiştir. Anahtar Kelimeler : ĠletiĢim, IletiĢim Becerisi, Bağlanma, Psikopatoloj