Nerve growth factors
64 theses under this subject heading
Retinopatisi olan ve olmayan diabetes mellituslu hastalarda serum ve aköz hümör BDNF düzeylerinin retina sinir lifi tabakası ve gangliyon hücre kompleksiyle ilişkisi
Amaç: Retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastalarda aköz hümör ve serum BDNF düzeylerini belirlemek ve bu faktör düzeyinin hastaların RNFL ve GHK kalınlıklarıyla ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında retinopatisi olmayan DM'li, Non-PDR'li ve PDR'li hastaların kanları ve katarakt ekstraksiyonu sırasında aköz hümörleri toplandı ve BDNF düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi. Tüm gruplarda OCT ile RNFL ve GHK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ortanca serum BDNF düzeyleri kontrol grubunda 485.90 ng/ml (129.25-919.01), retinopatisi olmayan DM'li grupta 367.13 ng/ml (91.72-459.16), Non-PDR'li grupta 276.55 ng/ml (200.47-641.91), PDR'li grupta 188.69 ng/ml (102.93-591.79) olarak değerlendirildi. Ortanca aköz hümör BDNF düzeyleri kontrol grubunda 0.81 ng/ml (0.39-1.04), retinopatisi olmayan DM'li grupta 0.62 ng/ml (0.17-0.77), Non-PDR'li grupta 0.61 ng/ml (0.07-0.71), PDR'li grupta 0.54 ng/ml (0.07-0.70) olarak ölçüldü (sırasıyla p=0.002 ve p=0.0016, Kruskal Wallis). Bütün hasta gruplarında aköz hümör BDNF düzeyleri RNFL ve GHK düzeyiyle orta düzeyde pozitif korelasyon gösterirken, serum BDNF düzeyleri bu parametreler ile korele değildi. Sonuç: Beyinden türetilmiş nörotrofik faktör, retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastaların serum ve aköz hümörlerinde azalmaktadır ve bu azalma RNFL ve GHK tabakalarındaki incelmeyle ilişkilidir.
Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun etkilerinin araştırılması
Sunulan çalışmada, siyatik sinir hasarı oluşturulan rat modelinde, elektriksel stimülasyonun sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 28 adet Wistar Albino rat (2 aylık, erkek, 250-300 g) kullanıldı. Her bir grupta 7 hayvan olup, 4 grup oluşturuldu; kontrol (K) grubu, elektriksel stimülasyon (ES) grubu, siyatik sinir hasarı (SSH) grubu ve siyatik sinir hasarı + elektriksel stimülasyon (SSH+ES) grubu. Deneysel siyatik sinir hasarı modeli, siyatik sinir 50 g/cm'lik bir kapanma kuvveti olan Yasargil FE 693 geçici anevrizma ile 2 dakika boyunca sıkıştırılarak yapıldı. Elektriksel stimülasyon 200 μs akım süresinde, 20 Hz frekansta, 2mA amplitude ile 20 dk 15 gün boyunca uygulandı. Çalışmanın sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun sinirler üzerine olan etkileri, serum ve beyin dokusu beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) ve sinir büyüme faktörü (NGF) düzeylerinın belirlenmesi, ELİSA analizleri ile ortaya konuldu. Beyin BDNF düzeyleri SSH grubunda, diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek ve K grubunda ise diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). ES ve SSH grupları serum BDNF düzeylerinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p<0,01). SSH grubu beyin NGF düzeyinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). SSH grubu ve SSH+ ES grubu serum NGF düzeylerinin, K ve ES gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p<0,01). Siyatik sinir hasarı oluşturulmasından sonra elektriksel stimülasyon uygulamasının beyin BDNF düzeyinin artmasına, serum NGF düzeyinin ise azalmasına neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak, siyatik sinir hasarı sonrası BDNF ve NGF nörotrofinlerinin salınımının ve elektriksel stimülasyonun bu salınıma etkisinin olabileceği düşünülmektedir.
Canine visceral leismaniasis'in farklı evrelerinde ekokardiyografik incelemeler ile kardiyak troponin ı, d-dimer ve nt-probnp düzeylerinin değerlendirilmesi
Araştırmanın hayvan materyalini 28' i visceral leishmaniasis'li (VL), 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. VL ön tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELİSA prensibiyle çalışan test kitleri ve İmmun floresan antikor testi (İFAT) ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. grup: evre I (hafif şiddetli olgular), 2. grup: evre II (orta şiddetli olgular), 3. grup: evre III (şiddetli olgular), 4. grup: evre IV (çok şiddetli olgular) ve 5. grup: sağlıklı kontrol şeklinde oluşturuldu. Evrelerine göre gruplandırılan VL'li ve sağlıklı köpeklerin 2 boyutlu M ve B mode ekokardiyografik incelemeleri gerçekleştirildi. Alınan kan örneklerinde evrelemeye ve kardiyak hasara ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları (İPK) ölçüldü. Elde edilen verilerin karşılaştırması ve korelasyonlarının belirlenmesinde geçerli istatistiksel yöntemler kullanıldı. Klinik bulgular değerlendirildiğinde farklı gruplarda değişen sayıda olguda yüksek vücut sıcaklığı, lenfodenopati, kilo kaybı, onikogripozis, hipotrikozis, perioküler alopesi, deri lezyonları ve/veya epistaksis gözlemlendi. Çalışmanın V. grubundaki olgularda Leishmaniasise karşı ait üretilen herhangi bir Ig G antikor titresine rastlanılmamıştır. I. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/64 iken, II. ve III. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/128-1/512 arasında değişim göstermekteydi. IV. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/1024 ile 1/16000 arasında titrasyon basamaklarına sahipti. Ortalama (± standart sapma) lökosit (WBC) değerleri açısından kontrol grubu (V.) ile diğer gruplar arasında (P=0.049), ortalama (± standart sapma) eritrosit (RBC) değerleri açısından evre III ve evre IV ile diğer gruplar arasında (P=0.001) belirgin farklar mevcuttu. Ortalama (± standart sapma) hemoghlobin (HGB) değerleri açısından evre I ile evre III ve evre IV arasında (P=0.008), ortalama (± standart sapma) hematokit (HCT) değerleri açısından evre I ile diğer evrelerdeki gruplar arasında (P=0.001); ortalama (± standart sapma) Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) değerleri açısından evre I ile evre III ve IV arasında (P=0.046) belirgin farklar mevcuttu. Serum kreatinin düzeylerinde ortalama (± standart sapma) serum biyokimyasal değerleri açısından evre IV ile evre I, II ve grup V arasında (P=0.008), serum total protein düzeylerinde, evre IV ile evre I, III ve grup V arasında (P=0.002), serum albümin düzeylerinde, evre IV ile evre I ve II arasında belirgin farklılıklar (P=0.004) belirlendi. Leishmaniasis ile enfekte (I.-IV.) grupların ve kontrol grubunun (V.) ekokardiyografi (EKO) muayenesinde LA/Ao (ortalama ± standart sapma) değerleri açısından evre IV ile diğer gruplar arasında belirgin (P=0.003) fark mevcuttu. İncelenen diğer parametrelerde [fraksiyonel kısalma (FS), ejeksiyon fraksiyonu (EF), sol ventriküler iç çap sistol (LVIDs) ve sol ventriküler iç çap diastol (LVIDd)] bireysel manada istatistiksel olmayan farklılıklar mevcut olsa da, genel değerlendirmede gruplar arası farklılık saptanamadı. Kardiyopulmoner belirteçler ele alındığında ortalama (± standart sapma) değerleri açısından cTnI düzeylerinde V. grup ile evre IV arasında ve evre I ile evre IV arasında (P=0.018), D-dimer düzeylerinde V. grup ile evre II, III ve IV arasında (P<0.01) ve N-terminal pro-beyin natriüretik peptid (NT-proBNP) düzeylerinde V. grup ile evre III ve IV arasında ve evre I ile evre III ve IV arasında belirgin farklılıklar (P<0.01) belirlendi. Kontrol grubu sağlıklı olguların tamamında idrarda kreatitinin proteine oranı (İPK) değerlerinin üst referans aralık olan 0,1'in altında olduğu saptanmıştır. İPK değerlerinin çalışmanın I. grubundaki olgularda <0,1-0,3, II. grubunda 0,5-1, III. grupta 2-3, IV. grubunda 5-10 arasında değişim göstermekte olduğu saptandı. Sonuç olarak Leishvet Çalışma Grubunun serolojik (İFAT titreleri ile hızlı ELİSA testleri), klinik ve laboratuvar bulguları [özellikle total protein (TP), albümin (ALB) ve İPK) değerlendirildiğinde 4 farklı grupta (evre I-IV) yer alan olgularımızda ekokardiyografik [sol atriyal genişleme LVIDs'de artma/azalma, LVIDd'de artma/azalma, FS'de ve EF'de azalma (sistolik disfonksiyon)] ile D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak troponin I (cTnI) seviyesindeki artışların CVL'li köpeklerde dikkate alınması gerektiği söylenebilinir. VL'li köpeklerde intravital diyagnoza katkı sağlayan kardiyak değişikliklerin üzerinde önemle durulması ve gerekli ilave sağaltım protokollerinin uygulanması fayda sağlayabilir.
Veteran sporcularda farklı tip akut egzersizin serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) düzeyleri ve nörobilişsel işlevler üzerine etkisi
Bu çalışmada, masa tenisi, koşu ve satranç akut egzersizlerinin veteran sporcuların serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), irisin düzeylerine ve nörobilişsel işlev performanslarına etkisini incelemek amaçlanmıştır. 50-65 yaş aralığındaki 30 veteran sporcu (masa tenisi, uzun mesafe koşu ve satranç) ve 10 sağlıklı erkek yetişkin, veteran masa tenisi (VMG, n:10), veteran atlet (VAG, n:10), veteran satranç (VSG, n:10) ve sedanter kontrol (SKG, n:10) grupları şeklinde çalışmaya gönüllü olarak dahil edilmiştir. VMG kalp atım hızı rezervinin (KAHrezerv) %70-75'inde akut masa tenisi (40 dakika), VAG eş şiddet ve sürede koşu ve VSG satranç egzersizleri uygularken SKG yalnızca dinlendirilmiştir. Katılımcılardan egzersizlerden önce ve hemen sonra sırasıyla serum BDNF, VEGF ve irisin seviyeleri için kan örnekleri alınıp hemen ardından Stroop (ST), İz sürme A ve B (İST A / B), Mental Rotasyon (MR) ve Reaksiyon Zamanı (RZ) testleri uygulanmıştır. Ön test- son test değerlerinin % değişimlerinin gruplar arası karşılaştırmaları için, normal dağılım gösteren değişkenlerde Tek Yönlü Varyans analizi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerde Kruskal-Wallis analizi uygulanmıştır. Çoklu karşılaştırma testi olarak Bonferroni testi kullanılmıştır. Grup içi karşılaştırmalar için, normal dağılım gösteren değişkenlerde bağımlı örneklem t testi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerde ise Wilcoxon işaretli sıra testi yapılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Akut egzersizler sonrası VMG' de serum BDNF ve irisin seviyesinde anlamlı artış saptanırken diğer gruplarda değişiklik saptanmamıştır. Akut egzersizler sonrası hiç bir grupta serum VEGF seviyelerinde değişiklik gözlenmemiştir. Deneysel çalışma sonrasında tüm grupların RZ değerlerinde değişiklik saptanmamışken, İST B tamamlama sürelerinde anlamlı düşüşler (daha iyi performans) saptanmıştır. Akut egzersizler sonrası tüm egzersiz gruplarında MR etkin cevaplama performansı artış gösterirken SKG' de değişiklik saptanmamıştır. VMG ve VAG gruplarında İST A ve ST 5 tamamlama sürelerinde anlamlı düşüş (daha iyi performans) saptanmışken SKG ve VSG' de değişiklik saptanmamıştır. Bu sonuçlar, veteran sporcularda akut olarak uygulanan yalnızca fiziksel egzersize dayalı aerobik koşu ya da yalnızca bilişsel aktiviteye dayalı satranca kıyasla, bu iki egzersiz çeşidini tek aktivitede birleştirebilen masa tenisinin serum BDNF ve irisin üzerinde sinerjik etki sağlayabileceğini göstermektedir. Dahası farklı tip akut egzersizlerin veteran sporcuların nörokognitif işlev performanslarına olumlu etkisi olduğu ortaya koyulmuştur.
Treadmill egzersizi yaptırılan sıçanlarda Aronia melanocarpa takviyesinin BDNF irisin ve preptin seviyelerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, treadmill egzersizleri ileAronia Melanocarpa takviyesi verilen sıçanlarda, beyin kaynaklı nörotrofik faktör, irisin ve preptin seviyelerine olan etkilerini incelemektir. Bu amaçla çalışmaya, 4-6 haftalık 200-300 gr ağırlığında toplam 32 dişi sıçan dahil edilmiştir. Çalışma grupları hiçbir uygulamanın yapılmadığı sadece rutin beslenme yapılan kontrol grubu (n:8), altı hafta boyunca haftada üç gün 30 dakika süre ile ortalama 45 cm/sn hızda treadmill egzersizi yaptırılan grup (n:8); haftada üç gün oral gavaj ile tek doz 400mg/kg/gün AroniaMelanocarpa ekstraktı verilen takviye grubu (n:8) ve hem takviye hem de treadmill uygulamalarının birlikte yapıldığı takviye+egzersiz grubu (n:8) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Deneysel çalışmanın sonunda sıçanlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinde beyin kaynaklı nörotrofik faktör, irisin ve preptin analizleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmaların analizinde Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Hayvan ağırlıklarının ön test ve son test değerlendirmesinde Paired Samples t testinden yararlanılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde; BDNF, preptin ve irisin değerlerinde, kontrol grupları ile diğer gruplar lehine, takviye grubu, egzersiz grubu ve takviye+egzersiz grupları lehine anlamlılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, uygulanan treadmill koşu bandı egzersizleri ve aronia takviyesinin beyin kaynaklı nörotrofik faktörün değişiminde, preptin ve irisin gibi enerji metabolizmasında etkili olan hormonların düzeylerinin gelişiminde etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.
Dirençli obsesif kompulsif bozukluk hastalarında beyin kaynaklı nörotrofik faktör ve sitokin düzeylerinin prognostik değerleri
Giriş: Çalışmamızda DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı alan tam remisyon sağlanamayan tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında, tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (seratonin geri alım inhibitörü) tama yakın iyilik hali sağlanan OKB hastalarında, henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır tedavi kullanmayan ilaçsız OKB hastalarında, benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerde BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-alfa, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin karşılaştırarak hastalığın seyri ve klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine başvuran 18-64 yaş arası kişilerden 4 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar: klinik değerlendirmede OKB tanısı alan ve en az altı aylık tedavi gören (en az altı hafta aralıklarla iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ve/ ve ya klomipramin tedavisi kullanan, antipsikotik ve /veya duygudurum düzenleyici eklenen ancak semptomlarda tam remisyon sağlanamayan) tedaviye dirençli 25 OKB hastası (1.grup); tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (SGİ) tama yakın remisyon hali sağlanan 25 OKB hastası (2.grup), henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır ilaç kullanmayan ilaçsız 25 OKB hastası (3.grup), benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllüler (4.grup) olarak oluşturulmuştur. Seçilen tüm hastalara ve sağlıklı gönüllülere onam formu okutulup imzalatılmış ve araştırmacı tarafından Sosyodemografik form, Yale Brown Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin tümünün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği bulundu (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeylerinin ortalamalarının, hafif belirtili, dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzey ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda hafif düzeydeki bireylerin IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 değerleri ağır dirençli ve ilaçsız hastalarda gözlenen değerlere göre anlamlı düzeyde düşük; ilaçsız hastalarda görülen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde görüldü. BDNF değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklara rastlandı (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarının, hafif, ağır dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük düzeyde olduğu görüldü. Hafif düzeydekilerin BDNF değerleri ağır dirençli ve ilaçsızdakilerde gözlenenlere göre anlamlı düzeyde düşük iken ilaçsız hastalarda görülen BDNF değerleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde saptandı. Bu veriler ışığında, hastalık şiddeti ile biyokimyasal belirteçlerin korelasyonu, gelecekte yapılacak araştırmalara yön verebileceği düşünülmektedir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Sonuç: OKB gelişiminde ve seyrinde rol oynayan çeşitli patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasının, OKB'nin tedavisinde yeni farmakolojik yaklaşımların geliştirilebilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. Ayrıca riskli bireylerin önceden belirlenip koruyucu önlemler alınması da mümkün olabilmektedir. Bu sayede pahalı, zaman isteyen yöntemler yerine daha pratik ve ucuz ölçüm araçları ile riskler ortaya konabilecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar OKB patofizyolojisinde nöroinflamasyona ve noörodejenerasyona dikkat çekmektedir. Gruplar arası farklılıkların beden kitle indeksi, sigara, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar gibi karıştırıcı faktörlerin etkilerinden bağımsız olarak ortaya konması çalışmanın güçlü taraflarından biridir. Çalışmada baktığımız BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin OKB patogenezinde önemli adaylar olduğu görülmekte olup, klinikle ve hastalık şiddeti ile ilişkisine dair araştırmalar devam etmektedir. Bu parametreler riskli bireylerin değerlendirilmesinde klinik görüşmenin yanında tanıya yardımcı araçlar olarak akla gelebilir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, çalışmamız farklı hastalık şiddetlerine sahip grupları karşılaştırması yönünden literatürdeki ilk çalışmadır. Bu bulgular ışığında; OKB ile inflamasyon belirteçlerinin ilişkisini araştırmak amacıyla, çalışma modellemelerinin doğru ve kapsamlı kurulduğu, örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu, kliniği değiştirebilecek tüm faktörlerin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamızda inflamasyon belirteçleri ile OKB arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmış olsa da bu belirteçlerin rutin klinik kullanıma girebilmesi için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Nazal septum deviasyonu ve konka hipertrofisi olan ve olmayan hastalarda beyin türevli nörotrofik faktör düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Burun tıkanıklığı, kulak burun boğaz polikliniğine müracaat eden hastaların en yaygın şikayetlerinden biridir ve burun tıkanıklığının ana nedeni burun orta bölmesi (septum) eğikliği (deviasyon) ve konkaların hipertrofisidir. Buna bağlı burun tıkanıklığı durumunda hava yolu direnci şiddetlenir ve bu durum kronik oksijen yetersizliğine (hipoksi) sebep olur. Burun tıkanıklığı, farklı çalışmalarda prevelansı %70 leri bulan yaygın bir toplum sağlığı problemidir. Beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF) ise nöron dejenerasyonunu önlediği ve davranışsal iyileşmeyi sağladığı bilinmektedir. Nazal septum deviasyonu ve konka hipertrofisinin kronik hipoksiye ve buna bağlı olarak serum total oksidan seviyesini artırıp antioksidan seviyesini azalttığı, sağ ve sol ventrikül fonksiyon bozukluğu yaptığı önceki çalışmalarda ortaya konulmuştur, fakat BDNF düzeyine etkisi hiç çalışılmamıştır. Bundan dolayı nazal septum deviasyonu ve konka hipertrofisinin önemi ve ciddiyeti daha iyi anlaşılabilir. Metot: KBB polikliniğine başvuran, nazal septum deviasyonu ve konka hipertrofisi tanısı alan ve septoplasti ameliyatı endikasyonu olan, 44 hasta, 44 kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı ve 50 yaş üstü hastalar dahil edilmemiştir. Bu hastaların periferlerindeki toplar damarlardan alınan artan kan örnekleri önce oda sıcaklığında 20-30 dk pıhtılaşması beklendikten sonra 10 dakika süreyle 4000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra eppendorflara ayrılan serumlar -80 derecede saklanmıştır. Teste başlarken numuneler oda sıcaklığına getirilmiştir. BDNF değeri ticari elisa kitinin test prensibine göre uygulanmıştır. Kitin malzemeleri, kitapçıkta belirtilen aşamalara uygun şekilde kullanılmış ve substratın antikora bağlı enzimle reaksiyona girdikten sonra oluşan renk değişikliği oranı spektrofotometrede ölçülerek BDNF sonuçları bulunmuştur. İstatistiksel analizler SPSS 23.0 ile hesaplanmıştır. Hesaplanan sonuçlar, ortalama ve standart sapma (+/-) olarak verilmiştir. Sonuçlar, Shapiro Wilk ölçüm yöntemi ile değerlendirilerek normal olan değerler parametrik (t testi) ve normal olmayan değerler ise non parametrik testler (Man Whitney U testi) kullanılarak değerlendirilmiştir ve power analizi çalışmanın bitiminde tekrar edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza nazal septum deviasyonu ve konka hipertrofisi olan ve olmayan hastalarda kontrol-hasta ve erkek-kadın BDNF düzeyleri ve yaş ortalamalarına bakılmıştır. Hasta grubunun BDNF düzeyleri, kontrol grubuna göre daha düşük bulundu ve hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Erkek-kadın BDNF ve yaş düzeylerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç: Serum BDNF düzeyi, nazal septum deviasyonu ve konka hipertrofisi hastalığı olan hastalarda daha düşük çıkması, BDNF'nin bu hastalıklarla olan ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Ameliyat sonrası hasta gruplarının BDNF düzeylerine bakılmamıştır. Bu yüzden ameliyat sonrası gurupla yapılacak ileri çalışmalar bilimsel olarak daha fazla katkı sağlayabilir ve bu tez çalışmasının sonuçlarını destekleyebilir. 2022, 62 SAYFA ANAHTAR KELİMELER: Beyin Türevli Nörotrofik Faktör, Nazal Septum Deviasyonu ve Konka hipertrofisi
Prediyabetik hayvan modelinde metformin tedavisinin BDNF gen ifadesi ve bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisi
Prediyabet, Dünya'da sıklığı artmakta olan bir hastalıktır. Makro ve mikrovasküler komplikasyonlar, glukoz toksisitesi, hiperinsülinemi prediyabette kognitif bozukluklara neden olabilmekte, ayrıca prediyabete sıklıkla eşlik eden obezite gibi hastalıklar da bu duruma katkıda bulunmaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar merkezi sinir sisteminin vücut kitlesinin düzenlenmesindeki rolüne dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, prediyabetik hayvan modelinde; hipokampus bölgesinde beyin türevi nörotrofik faktör (BDNF) gen ifadesi ile öğrenme arasındaki olası ilişkinin metformin tedavisi ile karşılaştırmalı olarak analizi yapıldı. Çalışmada 32 Wistar albino rat kullanıldı. Deneysel prediyabet oluşturmak için denekler yüksek yağlı diyet (HFD) ile beslendi. Prediyabetik model oluşturulduktan sonra bir gruba metformin tedavisi uygulandı. Kontrol, prediyabet ve metformin uygulanmış olan deney gruplarına Morris su tankı ile öğrenme testi uygulandı. Deneylerin sonunda hayvanlar sakrifiye edildi ve hipokampus bölgeleri izole edildi. Real-Time PCR kullanılarak hipokampal örneklerde BDNF gen ifadesi analizi yapıldı. Deney sonuçları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde, HFD diyet ile indüklenmiş ratlarda kontrol gruplarındaki ratlara kıyasla öğrenme performanslarının daha düşük olduğu ve BDNF gen ifadesinin azaldığı tespit edilmiştir (p=0.044). Metformin uygulanan grup ile kontrol grubu karşılaştırıldığında öğrenme performansları ve BDNF gen ifadelerinde artış görülmüştür (p=0.042). Metformin uygulanan prediyabetik grup ile ilaç uygulanmayan prediyabetik grup karşılaştırıldığında ise öğrenme performansları ve BDNF gen ifadelerinde artış saptanmıştır (p=0.044). Bu araştırma sonucunda, BDNF geninin prediyabetik hayvanlarda öğrenme performansı ve enerji dengesini düzenlediğine işaret eden bulgular saptandı. Bu çalışma BDNF geninin bilişsel fonsiyonlar ve enerji metabolizmasını düzenlemedeki rolünü inceleyen ilk çalışmadır, BDNF ve ilişkili moleküllerle yapılacak olan diğer araştırmalar için yol gösterici sonuçların elde edildiği düşünülmektedir.
Parkinson fare modelinde gönüllü ve zorunlu egzersizin BDNF, GDNF ve NGF üzerine etkisi
Dünyadaki en yaygın ikinci nörodejeneratif hastalık olan Parkinson Hastalığı'nın kesin tedavisi henüz bulunamamıştır. Bununla birlikte egzersizin semptomlar üzerine tedavi edici etkisinin bulunduğunu gösteren birçok çalışma mevcuttur. Nöronların canlılığını sürdürmesinde önemli rolleri bulunan nörotrofik faktörlerin bazılarının parkinsonlu kişilerde azalmış olduğu ve ayrıca egzersizle protein seviyelerinin değiştiği bilinmektedir. Bu çalışma nörotoksik hayvan modelinde, iki farklı tipte egzersizin, parkinson hastalığının motor semptomları ile nörotrofik faktör protein üretimi üzerine etkisini araştırmak ayrıca nörotrofik faktörlerin hastalığın motor semptomları üzerindeki etkisini belirleyebilmek amacıyla yapılmıştır. Parkinson modeli oluşturulmuş, gönüllü ve orta şiddette zorunlu egzersiz yaptırılan farelerde enzime bağlı immünosorban aktivite tayini kitleri kullanılarak, beyin kaynaklı nörotrofik faktör, glial türevli nörotrofik faktör ve sinir büyüme faktörü miktarları ölçülmüştür. Tirozin hidroksilaz proteininin miktarı immünohistokimyasal çalışma ile belirlenmiş ve hematoksilen eozin boyama ile histopatolojik inceleme yapılmıştır. Ayrıca motor performansı değerlendirmek için rotarod ve çubuk testleri uygulanmıştır. Çalışma sonucunda motor fonksiyonları iyileştirici etkisi en fazla olan egzersiz tipinin uzun süreli orta şiddette zorunlu egzersiz olduğu gösterilmiştir. İmmünohistokimyasal sonuçlar egzersizin motor fonksiyonları iyileştirici etkisi olduğu sonucunu desteklemiştir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör miktarında egzersizle anlamlı bir değişim saptanmamışken, glial türevli nörotrofik faktör özellikle gönüllü egzersizle artmıştır. Sinir büyüme faktörü ise gönüllü egzersiz yapan grupta anlamlı bir düşüş göstermiştir. Yapılan bu çalışmayla egzersizin tipinin, süresinin, sıklığının ve yoğunluğunun hastalık üzerinde yaptığı etkiyi değiştirebileceğini göstermiş olduk.
Fetal dönemde düşük frekanslı (50 HZ) elektromanyetik alan maruziyetinin yetişkin dönemdeki anksiyete davranışı ve anksiyete ilişkili genler üzerine olan etkisinin incelenmesi
Çalışmada amacımız gebelik döneminde maruz kalınan pulslu elektromanyetik alanın, yavruların adolesan dönemlerindeki davranışlarına ve hipokampüs dokusunda anksiyete ilişkili genlere olan etkilerini moleküler açıdan değerlendirmektir. Deneyimiz gebe sıçanlardan ve gebe sıçanlardan doğan yavru gruplardan oluşturulmuştur. Gebe gruplar; birinci, ikinci ve üçüncü gebelik haftası boyunca pulslu elektromanyetik alana maruz kalan gruplar ve her üç grup için kontrol gebe gruplarından oluşturulmuştur. Gebe sıçanlardan doğan yavrulardan oluşturulan gruplar ise gebelik süresi boyunca pulslu elektromanyetik alana maruz kalan gebelerden doğan yavru dişi ve erkek gruplar ve aynı grupların hiçbir maruziyeti olmayan kontrol gruplarını içermektedir. Yavruların anksiyete benzeri davranılarının değerlendirilmesi için yükseltilmiş artı labirent testi uygulanmıştır. Sonrasında tüm grupların hipokampüs dokularından RNA izolasyonları gerçekleştirilip, gen ekspresyonları değerlendirilmiştir. Gen ifadesinde anlamlı bir artış saptanan BDNF geninin ise western blot yöntemi ile protein ifadesi de değerlendirilmiştir. BDNF gen ifadesi için her iki grupta da gen ekspresyonuna paralel şekilde protein ifadesinde de artış gözlenmiştir. Pulslu elektromanyetik alana maruz bırakılan gebelerden doğan erkek grupta, yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışlar gözlemlenmiştir. Moleküler düzeyde ise aynı grupta; 5-HT1A, fos, Dopamin D1 reseptörü, Grin1, Grin2a, Grin2d, Adora1 ve Adora2a genlerinin ifadelerinde baskılanma, yalnızca BDNF gen ifadesinde artış gözlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları; elektromanyetik alan maruziyetinin gebelikte dikkat edilmesi gereken bir unsur olduğunu, elektromanyetik alana maruz kalan annelerin çocuklarının anksiyeteye daha duyarlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BDNF, pulslu elektromanyetik alan, western blot, yükseltilmiş artı labirent
Nöbetli çalışan erkeklerde BDNF, GDNF ve nörotrofin 3 düzeylerinin ve beyin hacimlerinin incelenmesi
Giriş: Uyku, neredeyse tüm canlıların yaşadığı periyodik olarak belirlenmiş bir zaman dilimidir. Nöbetli çalışanlarda uyku bozuklukları görülmektedir. Uyku bozukluğunun öğrenme, bellek ve bilişsel fonksiyonlarda görevli olan nörotrofin düzeylerini etkilediğini ileri süren çalışmalar bulunmaktadır. Nörotrofinler, nöronal ve nöronal olmayan hücrelerin proliferasyonu, farklılaşması, yaşaması ve ölümünü etkileyen bir grup polipeptid büyüme faktörü ailesidir. Brain-derived neurotrophic factor (BDNF), Glial-derived neurotrophic factor (GDNF) ve Nörotrofin 3 bu ailenin üyelerindendir. Yeni sinaps oluşumu ve sinaptik plastisiteyi tetikleyerek öğrenme ve bellek oluşumundan sorumludurlar. Amaç: Bu çalışmanın amacı nöbetli çalışan erkeklerde BDNF, GDNF ve Nörotrofin 3 düzeylerinin ve beyin hacimlerinin incelenmesidir. Yöntem: Bu araştırma, prospektif gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 06.04.2021 tarih ve 2021-07/78 numarası ile etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Çalışmaya en az 1 yıldır nöbetli çalışan 49 erkek dahil edilmiştir. Nöbetli çalışmada yalnızca yaklaşık 16.00 itibaren başlayan gece çalışmayı kapsayan vardiya (≥4gün/1 ayda minimum) esas alınmıştır. Vardiyalı çalışma süresine göre Grup 1 (kısa süredir çalışanlar (1-5 yıl)) (n=25) ve Grup 2 (uzun süredir çalışanlar (5 yıl üzeri)) (n=24) olarak iki grup yapılmıştır. Kişilerin sosyodemografik bilgileri ve vardiyalı çalışma ile ilgili bilgileri alınarak, uyku kalitesini değerlendirmek amacı ile PUKİ uygulanmıştır. Bilişsel performansı değerlendirmek için MOCA ve İz Sürme Testi, anksiyete düzeyini değerlendirmek için Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. 1 adet EDTA'lı tüpe yaklaşık 5 cc kan alınarak plazma BDNF, GDNF ve Nörotrofin 3 düzeyleri incelenmiştir. 3 Teslalık cihaz çekimi olan MRI görüntülerinde T1 ağırlıklı aksiyal görüntü grubu kullanılarak MR görüntüsü işleme programlarından olan Matlab 7.10.0 ile analiz edilebilir hale getirilen verilerler hacim ölçüm programlarından Volbrain (84) ve MriCloud (85) uygulaması kullanılarak hacim ölçümü yapılmış ve raporlanmıştır. Bulgular: Çalışmamız sonuçlarına göre Grup 2 nin BDNF ve NT-3 düzeylerinde anlamlı (p<0.05), GDNF düzeylerinde ise anlamlı olmayan (p>0.05) bir azalma olduğu belirlenmiştir. İki grup arasında ilgili beyin bölgeleri hacimlerinde anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). PUKİ sonuçlarına göre her iki grubunda kötü uyku kalitesi olduğu ve gruplar arasında istatistiksel bir anlamlılık olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). İki grup arasında Beck Anksiyete Ölçeği ve İz Sürme Testi sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). MOCA değerleri bakımından iki grup arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p<0.05). Grup 1 MOCA değerlerinin Grup 2 ye göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Hem kısa süreli hemde uzun süreli nöbetli çalışan erkeklerde uyku kalitesinin kötü olduğu belirlenmiştir. Uzun süredir nöbetli çalışanların BDNF, GDNF ve NT-3 düzeylerinde görülen azalma nöbetli çalışma sisteminin öğrenme ve bellek üzerinde olumsuz etkilere neden olabileceğini göstermektedir. Ağustos 2022, 93 sayfa. Anahtar Kelimeler: Beyin Kaynaklı nörotrofik faktör, Glial hücre kaynaklı nörotrofik faktör, Nörotrofin 3, Uyku Bozukluğu, Vardiyalı Çalışma.
Terapötik hipotermi uygulanan yenidoğanlarda beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyleri
AMAÇ: Neonatal hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), perinatal asfiksi nedeniyle oluşan bir beyin hasarıdır. Terapötik hipotermi, standart tedavi protokolleri arasına girmesine rağmen neonatal HİE hala yenidoğan ölümlerinin ve uzun dönem kötü nörolojik prognozun en önemli nedenlerinden olmaya devam etmektedir. Çalışmamızda neonatal hipoksik iskemik ensefalopatide serum BDNF düzeyini araştırmak, birinci evre HİE hastaları ile terapötik hipotermi uygulanan ikinci ve üçüncü evre HİE hastalarının serum BDNF düzeylerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Diğer bir amacımız ise serum BDNF düzeyleri ile olguların günlük klinik ve nörolojik olarak değerlendirildiği Thompson skorlaması arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 02.08.2018 ve 02.08.2019 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Ünitesi'nde takip edilen gebelik yaşı 36 hafta ve üstünde olan 30 neonatal HİE hastası ile kontrol grubu olarak Kadın Hastalıkları Servisi'nde anne yanında izlenmekte olan veya yenidoğan polikliniğine başvuran yaşamının 0-5. günündeki benzer özelliklerde ve eşit sayıda sağlıklı term yenidoğanlar alınmıştır. HİE ve kontrol gruplarından yaşamın 0-6. saatinde, 3. günde ve 5. günde serum BDNF düzeyleri için kan örnekleri alınmıştır. Serum örneklerinde BDNF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS paket programı ile yapılmış olup, analizlerde Student t-testi, Mann Whitney U testi, Pearson testi, Spearman testi, Friedman testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p˂0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Yaşamın 0-6. saatinde ortalama BDNF düzeyleri HİE grubunda 545,73±108,5 pg/mL, kontrol grubunda 633,77 ± 53,61 pg/mL olarak saptanmış olup, bu değer HİE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha düşük bulunmuştur (p<0,001). HİE 78 grubu ile kontrol grubunun 3. gün ve 5. gün BDNF değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,485, p=0,657). Orta- ağır HİE grubu ile hafif HİE grubu arasında 0-6. saat, 3. gün ve 5. gün BDNF değerleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,174, p=0,069, p=0,722). HİE grubunda 3. gün ve 5. gün BDNF düzeyleri 0-6. saat BDNF düzeylerine göre anlamlı yüksek saptanmıştır (p=0,015, p=0,004). Kontrol grubunda beşinci gün BDNF düzeyleri 0-6. saat BDNF düzeylerine göre anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,002). HİE grubunda Thompson 1-5. gün skorları ile 3. gün BDNF değerleri arasında anlamlı pozitif ilişki saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Yaşamın ilk altı saati içinde pasif hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında sağlıklı kontrollere göre serum BNDF düzeyleri daha düşüktür. Terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE olguları ile sağlıklı kontrollerin üçüncü ve beşinci gün BDNF düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Terapötik hipotermi uygulamasının neonatal HİE hastalarında beklenen bu artışı modüle ettiği düşünülmektedir. Sağlıklı kontrollerde beşinci gün BDNF düzeyi yaşamın ilk altı saati içinde bakılan BDNF düzeyine göre düşük iken, terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında üçüncü ve beşinci gün BDNF düzeyleri yaşamın ilk altı saati içinde bakılan BDNF düzeyine göre daha yüksek bulunmuştur. Terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında üçüncü gün bakılan BDNF düzeyi ile Thompson 1-5. gün skorları arasında pozitif anlamlı ilişki vardır, klinik olarak daha ağır seyreden vakaların üçüncü gün alınan BDNF düzeyleri daha yüksek olacaktır. Bu bulgu BDNF'nin neonatal HİE hastalarında kısa dönem prognozu öngörmede yardımcı olabilecek bir biyobelirteç olarak önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Neonatal hipoksik iskemik ensefalopati, terapötik hipotermi, BDNF, Thompson skoru, biyobelirteç
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı erkek çocuklarda silik nörolojik belirtilerin yürütücü işlevler ve serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyi ile ilişkisi
Amaç ve Hipotez: Nörogelişimsel bir bozukluk olan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), beyin ağlarındaki bilişsel, duyusal ve motor davranışları etkileyen yapısal bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Merkezi sinir sistemi olgunlaşma gecikmesi olduğu ileri sürülen silik nörolojik belirtiler (SNB) de DEHB'de oldukça yaygın görülmektedir. Bunun yanı sıra DEHB tanılı olgularda yürütücü işlev testlerinin bozulduğu bilinmektedir. Ayrıca nörogenez ve beyin plastisitesinin düzenlenmesinde anahtar rol oynayan Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) ile DEHB ilişkisinin birçok çalışmada incelendiği ve sonuçlarda geniş tutarsızlıklar olduğu görülmüştür. Çalışmamızın DEHB'deki SNB ile merkezi sinir sisteminin gelişimi ve miyelinizasyonunda görevli BDNF arasında ilişki olup olmadığı konusunda yazına katkı sunacağını öngörmekteyiz. Bu çalışmadaki amacımız, DEHB tanılı çocuklarda, silik nörolojik belirtilerin yürütücü işlevler ve serum BDNF düzeyleri arasındaki ilişkisini saptamaktır. Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran, çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan ve rastgele seçilen 87 DEHB tanılı erkek çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan tüm çocuklardan ve ebeveynlerinden yazılı onam alınmıştır. Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli - DSM-5 Kasım 2016 –Türkçe Uyarlaması tanı görüşme çizelgesi uygulanarak DEHB tanısı ve diğer psikiyatrik bozukluklar açısından değerlendirilmiştir. Olası nörolojik hastalıkların dışlanması için olgular uzman çocuk nöroloji hekimlerince değerlendirilmiştir. Sosyodemografik veri formu klinisyen tarafından ve Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği anne-baba formu ebeveynlerinden biri tarafından doldurulmuştur. İlk olarak olgulardan bir biyokimya tüpüne kan alınmıştır. Daha sonra olgulara yürütücü işlevleri değerlendirmek için Stroop Testi TBAG Formu ve Çizgi Yönünü Belirleme Testi (ÇYBT) ve silik nörolojik belirtileri değerlendirmek için Silik Belirtilerin Nörolojik Muayene Formu (PANESS) klinisyen tarafından uygulanmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların yaşları ile disritmi, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre, Stroop 5. test süreleri ve serum BDNF düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Düşük sosyoekonomik düzeyli olgularda ÇYBT puanı daha düşük ve süreli hareketlerde toplam süre puanı daha yüksek bulunmuştur. Yenidoğan yoğun bakımı alan olguların ÇYBT puanı anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Ayrıca ÇYBT ile yürüyüş ve duruş toplam puanı, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre puanları arasında negatif korelasyon saptanmıştır. İlk çocuk olarak doğan olgularda Stroop 5. Test süre ve hata puanları daha yüksek saptanmıştır. Stroop 5. Test süre puanı ile yürüyüş ve duruş toplam puanı, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre puanı arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Stroop Fark 3 süre puanı ile süreli hareketlerde toplam taşma arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Stroop 5. Test hata puanı ile PANESS alt puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda BDNF ile disritmi puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. BDNF düzeyi ile yürütücü işlev testleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma sonuçlarımız ile düşük sosyoekonomik düzeyli ailede ilk çocuk olmanın DEHB tanısı ve daha düşük yürütücü işlev performansı için bir risk faktörü olduğunu düşünmekteyiz. Yenidoğan yoğun bakımı alan olgularda yürütücü işlevleri ölçme konusunda ÇYBT'nin daha yordayıcı olduğu öngörmekteyiz. Bunun yanı sıra SNB'in ÇYBT ile olan ilişkisi, SNB'in daha çok dominant olmayan serebral hemisfer ve serebellum ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak DEHB tanılı olgularda SNB'in yürütücü işlevler ve BDNF ile ilişkisinin ortaya konulması ve her iki hemisferin olgunlaşma farklılığının değerlendirilmesi için nörogörüntüleme çalışmalarına gereksinim vardır.
Evaluation of TAFA5 / FAM19A5, pro-inflammatory cytokines, oxidative stress, S100B and BDNF levels in adolescent patients with major depressive disorder
OBJECTIVE There are various recent studies showing that the major depressive disorder (MDD), which is increasing in prevalence and a significant cause of mortality and morbidity in the adolescent population, is associated with inflammation. Our aim is to contribute to the advanced molecular level understanding of the neuroinflammatory pathophysiology of depression by evaluating the serum levels of TAFA-5 protein as a new biomarker and its associated, inflammatory cytokines, oxidative stress parameters, BDNF and S100B in adolescent patients with MDD. METOD: In the study, adolescents who were recently diagnosed and with no psychotropic drug usage and with active MDD have been compared with the age and sex matched healthy control group in terms of neurobiological variables. For this purpose, serum FAM19A5 level, cytokine levels, BDNF and S100B levels and oxidative stress parameters of both patient and control groups have been evaluated. The participants of this study have taken part in a semi-structured psychiatric interview and they filled out various questionnaires. RESULTS IFN-was significantly higher in adolescents diagnosed with MDD compared to healthy controls, IL-6 were significantly higher in individuals with medium or higher suicide attempt risk; IL-6 level was positively correlated with depression severity scores, irritability severity and somatic symptom severity in the whole group; IL1β level showed negative correlation with the severity of sleep disturbance in the whole group; FAM19A5 was found to be positively correlated with IL-6 and TNF-α in all group. CONCLUSIONS Although our results support that inflammation plays a role in MDD, serum biomarkers may not yet be detectable in the adolescent population, and perhaps MDD-related neurodegeneration can be prevented by early intervention. More studies are needed with the adolescent age group.
Metamfetamin kullanım bozukluğu olan ergenlerde bilişsel işlevlerin; TAFA5/FAM19A5, PRO-inflamatuar sitokinler, S100B, BDNF ve oksidatif stres düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Metamfetamin kullanımı giderek artan ve nörotoksisiteye yol açan bir maddedir. Literatürde metamfetamin kronik kullanımının bilişsel fonksiyonlarda bozulmaya yol açtığı bildirilmektedir. Bu çalışmadaki amaç metamfetamin kullanım bozukluğu olan ergenlerin bilişsel bozulmalarının inflamatuar süreçlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Kronik infalamatuvar bir hastalığı olmayan Metamfetamin kullanım bozukluğu olan ergenlerin, bilişsel testleri bilgisayar tabanlı program (CNS-VS) ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan tüm katılımcılardan kan plazmasında biyokimyasal parametlere incelenmiştir. (IL-1beta, IL-6, TNF-a, BDNF, FAM19A5, TAS, TOS). Bulgular : Gruplar arasında bilişsel bozulma anlamlı farklılık göstermiştir. METH kullanımı olan ergenlerin bilişsel bozulma düzeyleriyle BDNF düzeyleriyle negatif yönlü korelasyon göstermiştir. Yürütücü işlevler ise IL-6 ile korelasyon göstermiştir. Diğer biyokimyasal parametreler bilişsel bozulmayla ilişkili bulunmamıştır. Metamfetamin kullanım süresi ile bilişsel bozulma arasında negatif yönlü anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç : Çalışmamızda metamfetamin kullanımı olan ergenlerde bilişsel bozulma ile BDNF ve IL-6 düzeyleri arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Diğer parametlerin ilişkili saptanmamasının sebebi marker düzeylerinin dalgalanma şeklinde artış ve azalışlarına bağlı olabilir. Bununla beraber değerlendirmenin kesitsel olduğu göz önüne alındığında sonuçların uzunlamasına yapılacak çalışmalarla desteklenmesi önemlidir.
Alzheimer hastalığı modelinde uzun süreli egzersizin moleküler yolaklar ve bilişsel davranışlar üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
Egzersizin nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde ve önlenmesindeki rolü, yapılan çalışmalara rağmen belirsizliğini korumaya devam etmektedir. Çalışmamızda skopolaminle oluşturulan Alzheimer hastalığı modelinde, koşu bandı egzersizinin moleküler yolaklar ve bilişsel davranışlar üzerindeki koruyucu etkisi araştırıldı. Bu amaçla, 21. günde annelerinden ayrılan erkek Balb/c farelere (n=69) 12 hafta boyunca koşu bandı egzersizi yaptırıldı. Egzersiz uygulamasının son 4 haftasında (28 gün) farelere skopolamin enjeksiyonu (2mg/kg, günde 1 defa) periton içine yapıldı. Enjeksiyonu takiben açık alan testi ve morris su havuzu testi ile duygusal ve bilişsel davranışları değerlendirildi. Farelerin hipokampus ve prefrontal korteksi izole edilerek Western blot ile BDNF, TrkB, p-GSK3ßSer389, immünohistokimya yöntemi ile APP ve Aß-40 seviyeleri değerlendirildi. Yaptığımız çalışmada, farelerde skopolamin uygulaması bilişsel ve duygusal işlevlerde bozulmaya neden oldu. Skopolamin hipokampusta p-GSK3ßSer389, BDNF (p=0,014) ve TrkB (p=0,01) düzeyinin azalmasına neden oldu. Prefrontal kortekste ise p-GSK3ßSer389 ve BDNF (p=0,014) düzeyleri azalırken, TrkB (p=0,013) düzeyinde artış görüldü. İmmünohistokimyasal analiz sonucunda skopolamin uygulaması ile hipokampus ve prefrontal kortekste APP ve Aß-40'ın nöronal ve perinöronal alanlarda arttığı saptandı. Çalışmamızda uzun süreli egzersiz uygulamasının bilişsel ve duygusal işlevlerde bozulmaya karşı koruyucu etkiler gösterdiği saptandı. Koşu bandı egzersizi yaptırılan grupta hipokampusta p-GSK3ßSer389, BDNF (p=0,01) ve TrkB (p=0,02) düzeyinde artış bulundu. Prefrontal kortekste de p-GSK3ßSer389, BDNF (p=0,02) ve TrkB (p=0,01) düzeyinde artış saptandı. İmmünohistokimyasal incelemede, Aß-40 ve APP'nin egzersiz gruplarında azaldığı görüldü. Sonuç olarak, skopolamin uygulamasının neden olduğu bilişsel ve duygusal davranışlardaki bozulmaya karşı, uzun süreli koşu bandı egzersizinin koruyucu etkisi olabilir. Bu koruyucu etkiye artan BDNF düzeyi ve GSK3ßSer389 fosforilasyonunun aracılık ettiği ileri sürülebilir. Anahtar sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, BDNF, Egzersiz, p-GSK3ßSer389, Skopolamin
MK-801 ile oluşturulan deneysel şizofreni benzeri davranış modelinde GLP-1 agonisti Liraglutid'in CREB, BDNF, Trk-B ekspresyonları ile duygusal-bilişsel davranışlar üzerine etkisi
GLP-1 agonisti Liraglutid'in nöroprotektif etkileri bilinmesine rağmen MK-801 aracılı NMDA reseptör antagonizmasına bağlı etkileri üzerine literatürde çalışma bulunmamaktadır. Sunulan çalışmamızda MK-801 ile oluşturulan deneysel şizofreni benzeri davranış modelinde Liraglutid'in CREB, BDNF, Trk-B ekspresyonları ve duygusal-bilişsel davranışlar üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 8-10 haftalık erkek Balb/c farelere (n=78) 7 hafta boyunca, günde 1 defa MK-801 (0,25 mg/kg, 0,1 mL/kg vücut ağırlığı) ve/veya Liraglutid (300 mcg/kg) enjeksiyonu intraperitoneal olarak yapıldı. Kontrol grubuna aynı hacimde serum fizyolojik uygulandı. Gruplar iki enjeksiyon arasında 30 dakika olacak şekilde SF+SF, MK-801+SF, Liraglutid+SF, MK-801+Liraglutid ve Liraglutid+MK-801 olarak oluşturuldu. Enjeksiyonu takiben açık alan testi, yükseltilmiş artı düzenek testi ve Morris su havuzu testi ile duygusal ve bilişsel davranışları değerlendirildi. Her gruptan davranış deneylerine alınmayan farelerin hipokampüs ve prefrontal korteksleri izole edilerek Western blot tekniği ile BDNF, Trk-B, CREB ve p-CREB ekspresyonları değerlendirildi. Çalışmamızda, farelerde MK-801 duygusal-bilişsel işlevlerde bozulmaya neden oldu. MK-801 ile prefrontal kortekste p-CREB/CREB oranı arttı (p<0,001). MK-801+Liraglutid gruplarında, Liraglutid, MK-801'in bilişsel davranışlar üzerindeki olumsuz etkisini düzeltemedi. Liraglutid uygulaması, prefrontal kortekste MK-801 ile artan p-CREB/CREB oranını azalttı(p<0,001), hipokampüste BDNF/Trk-B oranını artırdı (p<0,001). Liraglutid+MK-801 gruplarında, Liraglutid'in uzaysal öğrenme ve bellek aktivitesindeki olumlu etkileri MK-801 uygulamasından etkilenmedi. Liraglutid uygulaması hipokampüste BDNF/Trk-B oranı ve p-CREB/CREB oranını, prefrontal kortekste ise p-CREB/CREB oranını SF uygulanan kontrol grubu seviyesine azalttı. Sonuçta, Liraglutid'in NMDA reseptör blokajının neden olduğu duygusal ve bilişsel davranışları değiştirmediği ancak bilişsel davranışlardaki bozulmaya karşı koruyucu etki gösterdiği düşünülebilir. Ayrıca, hipokampüs ve prefrontal kortekste GLP-1 reseptörlerinin NMDA reseptör aktivitesinin modülasyonunda CREB aktivasyonu/deaktivasyonu aracılığı ile rol oynadığı ileri sürülebilir.
Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda idrar ngf ( nöral büyüme faktörü ) ve idrar BDNF ( beyin türevi nörotrofik faktör ) düzeylerinin araştırılması
Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda, idrarda NGF (Neural Growth Factor) ve BDNF (Brain Derived Neurothropic Factor) düzeylerinin araştırılması Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu terimi, çocukluk çağında hem çocuk hem aile için sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen bir grup hastalığı kapsayan genel bir terimdir. Tanı ve alt grup ayırıcı tanısı zordur ve tanıda objektif olarak yardımcı olabilecek belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Literatürde ümit vadeden sonuçları yayınlanan BDNF ve NGF'nin gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu ve alt gruplarında belirteç olarak değerliliği araştırılmıştır. Çalışmaya alt üriner sistem semptomları ile başvuran ve alt üriner sistem işlev bozukluğu tanısı alarak çalışma kriterlerine uyan 43 çocuk olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Çalışma grubunda çeşitli tanı yöntemleri ve tetkiklerle alt gruplandırma yapılmıştır. Olgulardan idrar örnekleri alınarak idrarda kreatinin, NGF ve BDNF testleri yapılarak hasta özellikleri ve biyokimyasal sonuçlar kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda olgular; gündüz aşırı sık idrara çıkma (n:1), vajinal reflü (n:1), giggle inkontinans (n:2), primer mesane boynu işlev bozukluğu (n:2), disfonksiyonel işeme (n:7), aşırı aktif mesane (n:10), disfonksiyonel işeme + aşırı aktif mesane (n:10), tüm hasta grubu (n:43) ve iki grubun birleştirilmesi ile oluşturulan aşırı aktif mesane ortak grubu (n:20) olarak gruplandırılmış ve elde edilen veriler kontrol grubu (n:20) ile karşılaştırılmıştır. NGF/Cr değeri, sadece aşırı aktif mesane ortak grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivitesi ve spesifitesi düşük saptanmıştır (%60,%65). BDNF/Cr değeri, tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivite ve spesifitesi tüm gruplarda yüksek saptanmıştır. Bu yükseklik aşırı aktif mesanenin etiyolojisinin heterojen özellikte olmasından ya da aşırı aktif mesaneye değil de alt üriner sistem işlev bozukluklarının tamamına özgü bir belirteç olmasından kaynaklanıyor olabilir.
İskemik inme vakalarında D vitamini ve homosistein düzeylerinin akut değişimlerinin incelenmesi
Serebrovasküler hastalıklar içerisinde yer alan inme ise beyin kan akımındaki bozulmaya bağlı olarak oluşan, ölümle sonuçlanabilen, serebral fonksiyon bozukluğuyla oluşan klinik bir tablodur. Toplumda önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden olan inmenin D vitaminiyle ilişkisi bu araştırmaların önemli kısımlarından birisini teşkil etmiştir. İnmeyle ilgili olduğu düşünülen diğer bir risk faktörü de homosisteindir. Hiperhomosisteinemi iskemik inme için önemli bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Bu klinik çalışmada akut iskemik inme vakası geçiren hastalarda D vitamini ve homosistein değerlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katılan 36 iskemik inme vakasının hastaneye başvuru sırasında ve bu hastaların 27' sinin hastaneye başvuru saatinden 24 saat sonra takipleri yapılmış ve ya ve cinsiyet uyumlu 32 sağlıklı gönüllünün verileri ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan kan örneklerinden tam kan sayımı yapılmış, serumlarında ise glukoz, HbA1c, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör(BDNF), D vitamini ve homosistein düzeylerine bakılmıştır. Elde edilen verilerin analizi neticesinde hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının glukoz düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalarındakinden ve sağlıklı kontrollerden anlamlı şekilde yüksek olduğu; hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının platellet düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra alınan numune değerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek, sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da HbA1c değerlerinin sağlıklı kontrol grubundan yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da sistolik ve diyastolik basınç değerlerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan daha yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da 25-OH-Vit D düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da homosistein düzeylerinin de sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu görülmüştür. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında D vitamini ve homosistein düzeylerinin inmenin belirlenmesinde kullanılabilecek önemli belirteçler olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: İskemik İnme, D Vitamini, Homosistein, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör
Migrende serum PROBDNF, BDNF ve plazminojen düzeylerinin incelenmesi
Migren, nüfusun yaklaşık %12'sini etkileyen, ciddi bir hastalık yükü oluşturan ve etyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış bir baş ağrısı çeşididir. Nedenleri arasında genetik yatkınlığı ve patofizyolojik mekanizmaları içeren bazı teoriler bulunmaktadır. BDNF'de migren patofizyolojisinde CGRP ile ilişkisi sebebiyle önemli olabileceği düşünülen bir moleküldür. BDNF trigeminal ganglion nöronlarında CGRP ile ilişkilidir. BDNF ve CGRP'nin bu ilişkisinin, hastaların migrene duyarlılığını modüle etmede önemli bir rol oynayabileceğini öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı migren tanısı almış hastalar ile migren tanısı almamış bireylerde serum BDNF, ProBDNF ve plazma plazminojen düzeyleri arasında bir farklılık olup olmadığını incelemektir. Düzce Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniğinde migren tanısı almış 43 hasta migrenli grubu, migren tanısı olmayan ve hastanenin diğer polikliniklerine başvurmuş 43 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Veri toplama aracı olarak araştırmacıların düzenlemiş olduğu Hasta Bilgi Formu kullanıldı ve çalışmaya katılan kişilerden kan örnekleri alınarak BDNF, ProBDNF ve Plazminojen seviyeleri ölçüldü. Sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler aritmetik ortalama±standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum), kategorik yapıdaki veriler için sayı ve yüzde olarak verildi. Migren grubu ve kontrol grubunun karşılaştırmalı analizlerinde kategorik veriler kikare testi ile, ölçüm değerleri parametrik ve nonparametrik verilerde uygun testler ile analiz edildi. İstatistiklerde p anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak kabul edildi. Migren grubunda BDNF (112,23 ±12,49 pg/ml) ve ProBDNF (114,80±21,99 pg/ml) serum düzeyleri ortalamaları kontrol grubu BDNF ortalaması (168,04 ±59,48 pg/ml) ve ProBDNF (226,14 ±94,46 pg/ml) göre düşük bulunmuştur (p<0,001, p<0,001). Gruplar arasında plazma plazminojen düzeyi bakımından fark bulunmamıştır (p=0,577). Gruplar arasında BDNF ortalamalarının farklı olmasının, düşük dozlardaki BDNF'nin hiperaljezik etkisinden kaynaklandığı düşünülebilir. Anahtar Sözcükler: BDNF, Migren, Plazminojen, ProBDNF.
Aşırı aktif mesane hastalarında tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor düzeylerinin karşılaştırılmanın OAB-V8 sorgulama formu ile kolerasyon
Amaç: Çalışmamızda antimuskarinik tedavi ve onabotulinum toksin-A (onaBoNT-A) enjeksiyonu uygulanan aşırı aktif mesane (AAM) hastalarında, tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor (NGF) düzeylerinin karşılaştırılması, ilaveten NGF düzeylerinin aşırı aktif mesane sorgulama formu [ 8-item overactive bladder questionnaire (OAB-V8)], ürogenital sıkıntı envanteri [Urinary Distress Inventory, Short Form (UDI-6)] ve inkontinansın hayat kalitesi etkileri sorgulama formu [Incontinence Impact Questionnaire, Short Form (IIQ-7)] ile korelasyonu olup olmadığını göstermeyi amaçladık Materyal ve Metod: Lokal etik kurul onayını takiben (2016/313, 28.11.2016), Ağustos 2017 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında AAM semptomları ile kliniğimize başvuran 40 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Çalışma kapsamında 20 hastaya solifenacin 5 mg başlandı (grup 1), antimuskariniklere dirençli 20 hastaya ise onaBoNT-A enjeksiyonu (grup 2) yapıldı. Tüm hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda idrar numunesi alındı, idrarda NGF düzeyleri ölçüldü. Yine hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda: OAB-V8, UDI-6, ve IIQ-7 semptom skorları kaydedildi. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk Testi ile test edildi. Normal dağılamayan değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Mann Whitney U Testi, ikiden farklı zamanda değerlendirilmesinde ise Freidman ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler ise Spearman korelasyon katsayısı ile test edildi. Bulgular: Ortalama yaş açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (grup 1: 39.1±12.22, grup 2: 48.26±17.94, p=0.073). Yine 2 grup arasında başlangıç OAB-V8, IIQ-7 ve UDI-6 skorları açısından anlamlı farklık saptanmadı. NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan grupta zaman içinde anlamlı değişim göstermezken (p=0.069, p=0.069); antimuskarinik tedavi uygulanan hastalarda, 3. ve 6. aylarda preoperatif döneme göre anlamlı düşük bulunmuştur (p=0.003, p=0.007). Antimuskarinik verilen grupta, 3. ayda NGF ile OAB-V8 (r=0.704, p=0.001), IIQ-7 (r=0.676, p=0.001) ve UDI-6 (r=0.583, p=0.007) skorları açısından anlamlı bir korelasyon gözlendi. Ayrıca 6. ay takiplerde de antimuskarinik tedavi verilen grupta, NGF düzeyi ile OAB-V8 (r=0.811, p=0.004) ve IIQ-7 (r=0.671, p=0,001) skorları arasında güçlü bir korelasyon mevcuttu. Ancak onaBoNT-A enjeksiyonu grubunda ise NGF ile diğer değişkenler arasında 3. ve 6. ay takiplerde anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Sonuç: Son yıllarda AAM'de tedavi monitorizasyonunu sağlamak üzere biyobelirteçler üzerinde çalışmalar artmaktadır. Çalışmamızda NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan hasta grubunda zaman içinde anlamlı değişim göstermezken, antimuskarinik tedavi verilen hasta grubunda 3. ve 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı düşük bulunmuştur. Aynı zamanda antimuskarinik tedavi verilen grupta, idrar NGF düzeyleri semptom skorlarıyla korele seyrettiği için antimuskarinik tedavi alan AAM hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmek için iyi bir belirteç olduğunu düşündürtmektedir. OnaBoNT-A enjeksiyonunda bu korelasyonun görülmemesinin nedeni olarak, etki mekanizması farklılığının sorumlu olduğu düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Antimuskarinik, Onabotulinum toksin A, Nerve Growth Factor, Sorgulama formları
İrritabl barsak sendromu (İBS) hastalarında brain-derived nörotrofik faktör (BDNF) düzeyi ve val66met polimorfizmi'nin tanısal değeri
Giriş ve Amaç: İrritabl barsak sendromu (İBS); karın ağrısı, abdominal rahatsızlık hissi, dışkılamanın formundaki ve sıklığındaki değişiklikler ile karakterize fonksiyonel bir barsak hastalığıdır. Etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte; psikolojik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve barsak florasındaki değişiklikler gibi birçok faktörün sebep olduğu düşünülmektedir. Beyin-barsak aksı gastrointestinal yol (enterik sinir sistemi) ve beyin (merkezi sinir sistemi) arasında otonomik nöral, nöroimmün ve nöroendokrin yolakları kullanan çift yönlü bir bağlantı sistemi olarak tanımlanabilir. Bu sebeple barsak fonksiyonları bozulduğunda, bu bozukluğun sebebi beyin-barsak aksındaki merkezi sinir sisteminden gelen modulatör girdilerinden de kaynaklanabilir. Nörotrofinler; nöronal bakım, farklılaşma ve sağkalımın düzenlenmesi için oldukça önemli bir büyüme faktörleri ailesidir. Bunlar arasında beyin kaynaklı nörotrofik faktörün (Brain Derived Neurotrophic Factor, BDNF) disregülasyonunun nörodejeneratif hastalıklara karşı yatkınlığı arttırdığı bilinmektedir. BDNF, enterik sinir sistemi nöronları, intestinal mukoza epiteli, interstisyel aralık gibi intestinal traktusun farklı bölgelerinde oldukça yaygın bir şekilde dağılım gösterir. BNDF'nin barsak motilitesi üzerindeki fizyolojik etkilerini araştıran birçok çalışma mevcuttur. BDNF'nin pro-bölgesi içindeki 66 pozisyonunda valin (Val)' den metionine (Met) bir aminoasit değişimi (rs6265) fonksiyonel bir tek nükleotid polimorfizmine (SNP) sebep olur. Bu çalışmamızda İBS tanısı ile BNDF polimorfizminin ve serum BDNF düzeylerinin ilişkisini inceledik. Hastalar ve Metod: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji polikliniklerine Ocak 2019- Eylül 2019 tarihleri arasında başvuran ve Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı alan 60 hasta ve 40 sağlıklı birey gönüllülük esasına dayanılarak belirlendi. Hastaların serum örneklerinde BDNF düzeyleri insan BDNF monoklonal antikorları ile kaplanmış 96 kuyucuklu ELISA plakalarında, ticari satın alınan "Human Free BDNF Quantikine ELISA" test kitiyle (R&D Systems, Inc., Minneapolis, MN, USA) üreticinin çalışma protokolüne uygun olarak kantitatif düzeyde analiz edilmiştir. Ayrıca BDNF genotiplendirmesi tam kan örneklerinden DNA ekstraksiyonu ve sonrasında PCR-RLFP analizi ile yapıldı. BDNF analizi ELISA testi ve BDNF genotiplendirilmesi Karabük Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ABD laboratuvarında çalışılmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında ortalama BDNF düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı. Ortalama BDNF düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p=0,019). Serum BDNF düzeyleri hasta grubunda ortalama 781,888 pg/mL (128,48-1501,6), kontrol grubunda ise 988,715 pg/mL (66,1-1948,8) olarak saptandı. İBS alt grup analizi yapıldığında da İBS-İ alt grubunda ortalama BDNF düzeyinde anlamlı düşüş saptandı. Psikiyatrik hastalık öyküsü, psikiyatrik ilaç kullanımı, sigara kullanımı için ortalama BDNF düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Hasta ve kontrol grubu arasında Val ve Met allel frekansı değerlendirildi. Hasta grubunda Met allel frekansı % 17 iken kontrol grubunda % 12,5 olarak bulundu. Hasta ve kontrol grubunun genotipleri ve allel frekansları arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,499). Hastaların BDNF düzeyleri ve genotipleri arasında da anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Yaptığımız bu çalışmanın sonucunda temel olarak İBS'li hastalarda kontrol grubuna göre serum BDNF düzeyini daha düşük saptadık. Ancak hasta ve kontrol grubunda genotip açısından anlamlı fark görmedik. Ayrıca olguların genotipleri ile serum BDNF düzeyleri arasında da anlamlı bir ilişki olmadığını gördük. Bu durum BDNF geninin dinamik fonksiyonel regülasyon göstermesi sonucu farklı doku ve patolojilerde çeşitli ekspresyon paternine sahip olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle çalışmanın daha geniş hasta grubunda yapılması ve dolayısı ile Met allel sıklığının arttırılması istatistiksel olarak daha doğru sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak daha geniş ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz.