Thyroid neoplasms
86 theses under this subject heading
Papiller tiroid kanserinde ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olan hastaların periyodik boyun ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi
Papiller tiroid kanseri (PTK), en sık görülen tiroid kanseri türüdür. Görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılmasıyla PTK insidansı giderek artmaktadır. Her ne kadar diferansiye tiroid kanserli hastaların takibine yönelik Amerikan Tiroid Birliği rehberi ve Dinamik Risk Sınıflaması (DRS) ile önerilerde bulunulsa da, taramalarda boyun ultrasonografi değerlendirmesinin uygulama sıklığına dair bir konsesus bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, DRS'ye göre ilk yıl tedavi cevabı indetermine yanıt olan PTK hastalarında aktif izlemde boyun ultrasonografinin lokorejyonel rekürrens veya hastalık nüksünü saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca, elde edilen veriler ile indetermine yanıt hastalar için ultrasonografik tarama sıklığının belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza merkezimizde PTK tanısı alan, total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu yapılan, en az üç yıl boyun ultrasonografi takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 477 hasta dahil edildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı değerlendirmesi sonrasında üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntüleme sonuçları retrospektif olarak kayıt edildi. Boyun ultrasonografisi lenf nodu bulguları, Avrupa Tiroid Derneği (ETA) Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite değerlerine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak sınıflandırıldı. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Remisyon sonrası biyokimyasal veya yapısal hastalık geliştiren hastalar nüks olarak kabul edildi. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk hesaplandı. Sonuç olarak, tüm kohortun takip süresi ortanca 76 aydı (26-240). Tüm kohortun %24.5'inin ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olarak saptandı. İndetermine yanıt grubunda boyun ultrasonografinin bölgesel hastalık nüksünü saptamada; sensitivite %100, spesifite %88.8, PPD %8.5, NPD %100, doğruluk %88.9 olarak hesaplandı. İlk sene tedavi yanıtı indetermine yanıt grubu olan üç hastada (%2.6) nüks görüldü. Bu hastalardan bir hastada ikinci yılda, iki hastada ise üçüncü yılda nüks saptandı. Bu bulgular değerlendirildiğinde, indetermine yanıt grubundaki hastaların ilk üç yıl boyunca, yılda birkez serum tiroglobulin, seum anti-tiroglobulin antikoru ve boyun ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üçüncü yıl sonunda hastalık bulgusu saptanmayanlarda ise takibe yalnızca serum tiroglobulin ölçümü ile devam edilmesi önerilebilir. İndetermine yanıt grubunda yer alan hastaların USG ile takip sürelerinin belirlenmesi için verilerimizi destekleyecek çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir.
Radyoaktif iyot tedavisi alan hastalarda erken görülen semptomlar, semptom yönetimi ve anksiyete düzeyi arasındaki ilişki
Kansere yakalanan kişi sayısı günümüz dünyasında hem gelişmiş hemde gelişmekte olan ülkelerde hızlıca artmaktadır. Tiroid kanseri de bu artan kişi sayısı arasında önemli bir çoğunlıktadır. Cerrahi tedavi ile tiroidektomisi yapılan hastaya tamamlayıcı tedavisini almak için radyoaktif iyot tedavisi verilir. Planlanan bu çalışma radyoaktif iyot 131 tedavisi alan hastalarda semptom şiddeti, başetme düzeyi ve anksiyete düzeylerini ele aldığından literatürde önemli bir eksikliği gidermesi amaçlanmıştır. Çalışmada örneklem yapılmamış olup tam sayım yöntemi ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Nükleer Tıp Ünitesi'ne başvuran 60 hasta üzerinden 17.01.2022-31.05.2022 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmanın evrenini bu tarihler arasında başvuru yapan ve çalışmaya dahil etme kriterini taşıyan tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmada 'hasta tanıtım formu', 'I-131 tedavi sonrası görülen semptomlar formu', 'I-131 uygulama sonrası ilk 48 saatte semptomla baş edebilme durumu' ve 'durumluk ve sürekli anksiyete ölçeği' kullanıldı. Hastalarda yüksek doz radyoaktif iyot bulunulduğu göz önüne alınarak dahili telefon ile görüşme yapıldı. Verilerin analizi SPSS 21.0 programı ile yapıldı. Araştırmanın verilerinin istatiksel analizinde: hastanın sosyo-demografik özelliklerinin değerlendirilmesi, frekans ve yüzde, ortalama ve standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerlendirme kullanıldı. Ölçek puanlarının değerlendirilmesinde aritmetik ortalama, standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerlendirme, normallik durumlarını değerlendirmeye yönelik istatistik analizler, ölçeklerin puanları arasındaki ilişkiyi değerlendirmede corelasyon testleri, ölçeklerin güvenirliği analizinde güvenirlik testleri (Cronbach Alfa Katsayı) kullanıldı. Ölçeğin sosyo-demografik özelliklerine göre karşılaştırmasında varyans analiz testleri; normal dağılımda, ikili karşılaştırmada, bağımsız t testi, üçlü karşılatırmada One Way ANOVA testi ve post hoc testler, normal olmayan dağılımda ikili karşılaştırmada, Mann Whitney U testi, üçlü karşılatırmada, Kruskal Wallis testi, etkileyen faktörleri belirlemede regresyon analizi testleri kullanıldı. Fark ve ilişkilerde anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların %76,7'si kadın, %23,3'ü erkek hastalardan, %68,3'ü ev hanımı, % 31,7'sinin farklı meslek gruplarında çalıştığı, %78,3'inin Van ilinde ve %21,7'sinin Van ili dışında ikamet ettiği saptandı. Araştırmada çıkan bulgulara göre ağız kuruluğunun ikinci 24 saatte arttığı boyun derialti dokularinda yaygın ağrısiz ödemin de ikinci 24 saatte hafif arttığı gözlemlendi. Kusma, uyku bozukluğu, alopesi-saç dökülmesi, boyunda ağrı ve uyuşma hissinin hastalarda yüksek bir oranında ya hiç olmadığı yada çok az olduğu görüldü. Genel vücut ağrısı, bulantı, boyunda ağrı, baş ağrısı, iştahsızlık, nefes darlığı tat bozukluğu ve tükenmişlik sendromlarının ise ikinci 24 saatte anlamlı bir artış olduğu gözlemlendi. Çalışmaya katılan hastaların çoğunluğunda ağız kuruluğu, boyun deri altı dokularda yaygın ağrısız ödem, kusma, uyku bozukluğu, saç dökülmesi-alopesi, burun kanaması, tükenmişlik, uyuşma hissi, iştahsızlık ve tat bozukluğu semptomlarına karşı başedebildiği gözlemlendi. Nefes darlığı semptomuna karşı başedenler yüksek olmasına rağmen başedenler ile kısmen başedenler arasındaki farkın az olduğu görüldü. Genel vücut ağrısı ile boyunda ağrı semptomların da hastaların çoğunda kısmen başedebildikleri gözlemlendi. Bulantı ve baş ağrısı semptomların da hastaların çoğunluğunun semptoma karşı başedemediği tespit edildi. Ağız kuruluğunun, tat bozukluğunun ve boyun derialtı dokularında yaygın ağrısız ödemin durumluk ve sürekli kaygı ölçeklerine göre semptomun olup olmaması kaygıya herhangi bir etkisinin olmadığı görüldü. Uyku bozukluğu, iştahsızlık, nefes darlığı ve tükenmişlik semptomlarında durumluk kaygı ölçeğine göre bu semptomlar ile başedemeyen hastaların kaygı seviyelerinde yükseklik tespit edildi. Bu semptomların geliştiği hasta grubunda sürekli kaygı ölçeğine göre kaygılı olmadığının tespiti yapıldı. Genel vücut ağrısı, bulantı, uyuşma hissi, baş ağrısı ve boyunda ağrı semptomlarına karşı başedemeyen hasta gruplarında durumluk ve sürekli kaygı ölçeklerine göre daha kaygılı oldukları gözlemlendi. Anahtar Kelimeler : Radyoaktif Iyot, Semptom Yönetimi, Anksiyete.
25 hidroksi vitamin D3 ve tiroid antikorlarının tiroid benign-malign neoplazmlarıyla ilişkisi
Tiroid kanserleri endokrin sistemin en yaygın malign tümörlerindendir. Tüm malignitelerin yaklaşık % 1'ini kapsar ve yıllık insidans yükselmeye devam etmektedir. Bazı retrospektif ve metaanaliz çalışmalar; düşük D vitamin düzeylerinin, bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) oluşma riskini artırabiliceğini göstermiştir. Ayrıca, D vitamini yetersizliğinin ileri evre kolorektal, meme ve prostat kanserinde metastaz ve rekürrens insidansında artış ile ilişkisi gösterilmiştir. Pozitif tiroid antikorları insidansı, tiroid karsinomlarındagenel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Ayrıca tiroid antikorlarının preoperatif değerlendirmesi tiroid nodüllerinde malignite öngörüsü ve papiller tiroid karsinomu şiddetinin öngörülmesi açısından önerilmektedir. Çalışmamızda bölgemizde tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış olan hastalarda D vitamini düzeyi, tiroid antikorların benign-malign neoplazmlarla ilişkinin araştırılması amaçlandı. METOD: Bu çalışmayı; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi (YYÜ) Hastanesi endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış 179 hastadan oluşturduk. Etik kabul yüzüncü yıl üniversitesi tıp fakültesi etik kuruldan alındı. Hastalar için çalışmaya alınma kriterleri; yakın zamanda kan transfüzyonu yapılmamış olmaması, tedavi amaçlı herhangi bir ilaç ve mineral takviyesi almamış olması, kronik böbrek yetmezliği olmaması ve totale tamamlayıcı tiroidektomi olmuş hastalarda eski patoloji sonucunun bilinmesi olarak belirlendi. Hastaların tiroidektomi yapıldığı tarihteki D vitamini ve tiroid antikorları retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya tiroid nodülü tanısı konulan ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavileri yapılan toplam 179 olgu alındı. D vitamini düzeyleri ortalama 15.016±5.3579 ng/ml saptandı. Hastaların yaş ortalaması 44.97±14.139 olarak saptandı. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 179 hastadan toplam 95 hastada Antitiroglobülin antikor, 58 hastada Antitiroid peroksidaz antikorları tetkik edilmişti. Çalışmamızda tiroid benign-malign neoplazmlarıyla D vitamini düzeyi, tiroid antikorları arasında anlamlı ilişki yoktu. Çeşitli tiroid patolojileri D vitamini düzeyi açısından karşılaştırıldığında anlamlı sonuç olmamakla birlikte (p:0.056) en düşük D vitamini düzeyi foliküler tiroid kanseri (ort:9.967 ng/ml) grubunda tespit edildi. SONUÇLAR: Düşük D vitamin düzeylerinin bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) görülme riskini arttıdığı bilnmektedir. Bizim çalışmamızda da D vitamini eksikliği tiroid kanseri hastalarının neredeyse tamamında mevcuttu. D vitamini düzeyi ile benign-malign neoplazm arasında herheangi bir ilişki saptamadık. Yalnız vaka sayısı az olmakla birlikte foliküler tiroid kanseri hastalarının en düşük D vitamini konsantrasyonlarına sahip olduğunu gördük. Pozitif tiroid antikoru insidansı, diferansiye tiroid kanseri hastalarında genel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Tiroid nodüllerinde tiroid antikor varlığının, şüpheli veya malign sitoloji için bir risk faktörü olabileceği önerilmiştir. Çalışmamızda tiroid antikorlarıyla benign-malign neoplazm arasında da herhangi bir ilişki saptamadık. D vitamini, tiroid antikorları ve tiroid benign-malign neoplazmaları arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için daha kapsamlı ve prospektif dizayn edilmiş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Opere diferansiye tiroid kanserli hastalarda tirotropin supresyon tedavisinin kardiyak fonksiyonlar üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada opere Diferansiye Tiroid Kanseri (DTK)'li hastalarda Tiroid Stimulan Hormon (TSH) supresyon tedavisinin kalp hızı varyabilitesi (heart rate variability; HRV) ve QT dispersiyonundaki (Qtd) değişimi; ritm bozuklukları ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde, 30 Haziran 2021 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan bu kesitsel çalışmaya total tiroidektomize DTK'li, en az bir yıldır levotiroksin (L-T4) supresyon tedavisi alan 125 hasta dahil edilmiştir. Olgular revize edilmiş Amerikan Tiroid Derneği (ATA) kılavuzu risk gruplarına göre, TSH düzeyi (i) <0,1 mIU/L olanlar, (ii) 0,1-0,5 mIU/L arasında ve (iii) 0,5-2 mIU/L arasındaki olguları kapsayacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. İlk iki grup TSH supresyon grubu, son grup ise TSH replasman (kontrol) grubu olarak tanımlanmıştır. Hastalar standart 12 derivasyonlu elektrokardiyogram (EKG), 24 saatlik ritm holter, standart ve doku dopler ekokardiyografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Tiroid Stimulan Hormon (TSH) değeri 0,5-2 mIU/L olan 43 (%34), 0,1-0,5 mIU/L olan 55 (%44) ve 0,1mIU/L'in altında olan 27 (%22) hasta bulunmaktadır. Olguların %90,4'ü kadındır ve yaş ortalaması 42±6 yıldır. Diğer demografik verilerde gruplar arası farklılık bulunmamaktadır (yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ)). 24 saat ritm holter analizlerinde atriyal fibrilasyon, atriyal prematür kontraksiyon, ventriküler prematür kontraksiyon ve kalp hızı varyabilitesi (HRV) sıklığı açısından; supresyon ve replasman grupları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Ekokardiyografik değerlendirmede TSH değerleri 0,1 mIU/L'in altında olan hastaların sol ventrikül diyastol sonu çapı (EDD) TSH değerleri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (45,35±3,54 ve 42,74±6,08; p=0,016). Erken diyastolik dolum mitral kapak velositesi (E) değeri, TSH değerleri 0,1-0,5 mIU/L arasında olan hastalarda TSH değeri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubundan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (0,7(0,6-0,8) ve 0,84(0,7-0,98); p=0,010). Supresyon gruplarında QTd ve QTc dispersiyonu (QTcd) süreleri replasman grubuna göre anlamlı olarak daha uzun saptanmıştır. Multivariate regresyon analizlerde TSH'nin QTd (β =-0,299; p=0,002) ve QTcd (β =-0,300; p=0,002) değerlerini diğer değişkenlerden bağımsız olarak etkilediği tespit edilmiştir. TSH değeri azaldıkça QTd ve/veya QTcd süresi uzamaktadır. Sonuç: Diferansiye Tiroid Kanserli hastalarda TSH supresyon tedavisinin QTd, QTcd ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkileri olabilir. Klinik pratikte DTK'li hastalarda QTd ve QTcd'nin değerlendirilmesi, kardiyovasküler riskin saptanması ve TSH supresyon yoğunluğunun ayarlanması için klinisyenlere önemli ipuçları sağlayabilir. Bununla birlikte uzun vadede bu hastalarda anlamlı bir aritmi riski artışı olmadığı gösterilmiştir. TSH baskılama tedavisinin ATA kılavuzunda tanımlanan risk sınıflandırmasına göre yapılması ve devam eden risk değerlendirmelerine göre revize edilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Diferansiye tiroid kanseri, Tirotiropin supresyon tedavisi, kardiyak fonksiyonlar, Heart rate variability, QT dispersiyonu.
Medüller tiroid karsinomonun doku invazyonu ve tümör anjiojenezinde PEDF, VEGF, NF-KB'nın rolü
Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin MTK doku progresyonunda rolü ve tümör anjiojenezi ile olan ilişkisi incelenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Patoloji anabilim dalı'nda 01.01.2000 tarihi ile 31.12.2015 tarihleri arasında arşivlenmiş, hastalardan total veya subtotal tiroidektomi sonrası patolojiye gönderilen/çıkarılan 37 doku örneğini retrospektif olarak inceledik. Hastaların klinikopatolojik özellikleriyle ilgili bilgiler hastanenin otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri olarak sporadik veya kalıtsal, TNM evrelendirme, tek veya multifokal odak, rekürens veya bölgesel veya uzak metastaz, progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) ile ilgili verileri değerlendirildi ve uygun patoloji doku örneklerinin Pigment epithelium-derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 boyamaları sonucu elde edilen ekspresyon seviyeleriyle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma sonucunda VEGF ekspresyon seviyeleri ile PFS arasında istatiksel açıdan negatif yönde orta düzeyde bir ilişki bulundu (rho = - 0,407, p = 0,019) ve Ki 67 proliferasyon indeksi ekspresyon seviyeleri ile tek veya multifokal odak özellikleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,070). Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin tümör anjiojeneziyle olan ilişkisini, bu bağlamda Microvessel density (MVD) arasında olan korelasyonunu değerlendirmek için hastaların uygun patoloji doku örneklerinin PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 boyamaları sonucunda elde edilen ekspresyon seviyeleri ile uygun patoloji doku örneklerinin CD 31 ile boyamasından elde edilen sonuçlarıyla karşılaştırdık. Bu karşılaştırma sonucunda ise istatiksel açıdan herhangi bir anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç olarak MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleri ile tümör anjiojenezi ve doku progresyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Çalışmamız PEDF'ün MTK doku progresyonundaki rolünün ve tümör anjiojeneziyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi üzere literatürde ilk kez yapılan bir araştırmadır ve iii MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleriyle tümör doku progresyonu ve tümör anjiojenezi arasındaki korelasyonun daha iyi anlaşılabilmesi için daha ileri araştırmaların yapılmasına gerek duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Medüller tiroid karsinom (MTK), Pigment epithelium derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 proliferation index, MVD (Microvessel density), anjiogenezis, invazyon
Tedaviye mükemmel yanıt veren papiller tiroid kanserinde ultrasonografi ile aktif izlem sonuçları
Tıbbi görüntüleme kullanım yoğunluğundaki artış, insidental olarak saptanan düşük riskli papiller tiroid kanseri (PTK) insidansında artışa yol açmıştır. Güncel çalışmalarda, dinamik risk sınıflandırmasının (DRS) rekürrens riskini öngörmede Amerikan Tiroid Derneği risk sınıflamasından üstün olduğunu gösterilmiştir. Bununla birlikte, DRS'na göre düşük riskli sayılan vakalarda takipte uygulanan tarama metotlarının uygulama sıklığı konusunda tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma ile, PTK'de tedavi yanıt gruplarına göre rekürrens sıklığı ve boyun ultrasonografi ile aktif izlemin lokorejyonel rekürrens hastalık saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma kohortuna merkezimizde PTK tanısı alan ve total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu geçirmiş, en az üç yıl takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 398 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi yanıt değerlendirildikten sonraki üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular, Avrupa Tiroid Derneği Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite seviyesine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak değerlendirildi. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için pozitif prediktif değer (PPD) ve negatif prediktif değer (NPD) hesaplandı. Ortanca takip süresi 81 aydı (30-240). İzlem boyunca sadece sekiz hastada nüks saptandı. İlk sene tedavi yanıtı mükemmel olan hastalarda nüks oranı %0,4 saptandı. İlk sene tedavi yanıtı mükemmel olan hastalarda nüks, yanıt değerlendirmesinden en geç bir yıl sonra, mükemmel olmayan grupta ise iki yıl sonra görüldü. Atipik USG bulguları nedeni ile ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan olgularda malignite saptama oranı mükemmel yanıt grubunda dokuz vakada bir iken, yapısal tam olmayan yanıt grubunda ise bu oran %100'e ulaştı. Çalışma kapsamında nonspesifik olarak tanımlanan lenf nodlarında maligniteye rastlanmadı. Tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıllık periyodik ultrasonografi görüntülemesinin kümülatif PPD, tedavi yanıtı mükemmel olmayan gruba kıyasla oldukça düşük (%2'ye karşın %31) bulundu. Mükemmel yanıtı olan grupta nüksün görüldüğü birinci yıl için ise, PPD %10 olarak saptanırken, diğer grup için bu oran üç kat daha fazla olarak bulundu. Sonuç olarak, tedaviye mükemmel yanıt alınan vakalarda ve takipte tedavi yanıtı mükemmele dönen olgularda birinci yıldan sonraki izlemde nüks takibinin yalnızca klinik muayene ve stimule edilmemiş serum Tg ile yapılması yeterli olabilir.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde Ocak 2005 ile Mayıs 2014 yılları arasında tiroid operasyonu olan basedow-gravesli,hashimoto tiroiditli ve nodüler guatrlı hastalarda tiroid kanseri görülme sıklığının retrospektif olarak değerlendirilmesi
TİROİD KANSERİ ENDOKRİN SİSTEMDE EN FAZLA GÖRÜLEN KANSER TÜRÜDÜR. BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ EN SIK GÖRÜLEN OTOİMMUN TİROİD HASTALIKLARIDIR. BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ HASTALIKLARININ TİROİD KANSERİ İLE OLAN İLŞKİLERİ TARTIŞMALI BİR KONUDUR. ÇALIŞMANIN AMACI TİROİD OPERASYONU OLMUŞ,TİROİD BEZİNDE NODÜL BULUNAN BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ HASTALARININ PATOLOJİ SONUÇLARINI İNCELEYEREK,BU HASTALIKLARIN TİROİD KANSERİ GELİŞİMİ ÜZERİNE OLAN ETKİLERİNİ DEĞERLENDİRMEKTİR.
Tiroidin kapsüllü folliküler paternli tümörlerinde EZH1 ekspresyonunun ve kapsül özelliklerinin ayırıcı tanıya katkısının araştırılması
Tiroidin folliküler paternli tümörleri; folliküler adenom, folliküler karsinom, papiller karsinomun folliküler ve enkapsüle varyantları, hurthle hücreli adenom ve hurhtle hücreli karsinomdur. Bu antitelerin tanıları histopatolojik inceleme ile mümkündür, tedavi ve prognozları ise farklılık gösterir. Histopatolojik tanıda bazen teknik sebepler bazen de gözlemciler arası farklılıklar zorluk yaratabilir. Bu sebepten bu antitelerin ayırımlarını daha objektif bir temele oturtacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Enhancer of zeste homolog 1 geni (EZH-1), histon H3 trimetilasyonunda görev alan polycomb kompleksinin subuniti olarak görev yapar ve hücre proliferasyonunda etkili olur. EZH-1 mutasyonlarının malign tümörlere kıyasla benign tiroid tümörlerinde daha çok izlendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar referans alınarak folliküler paternli tiroid tümörlerinde EZH1 ekspresyonu hem immünohistokimyasal hem de real time PCR yöntemi ile araştırılacak bu ekspresyonun klinik ve histopatolojik verilerle ilişkisi değerlendirilecek ve sonucuna göre günlük pratikte kullanım imkanlar ve ayırıcı tanıya katkısı araştırılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da bu tümörlerin kapsüllerinin nitelik ve nicelik özelliklerinin yine ayırıcı tanıya katkısının araştırılmasıdır.
Clock geni RS1801260 ve RS11932595 polimorfizmlerinin tiroid kanseri gelişimi ve prognozu üzerine etkisi
Amaç: Sirkadiyen ritim genleri hücre döngüsü, apoptozis, DNA tamiri dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik yolaklarda görevli olup sirkadiyen ritim genlerinin çeşitli kanser türleri ile ilişkisi saptanmıştır. Çalışmamızda sirkadiyen ritimde görevli CLOCK geni üzerinde bulunan RS1801260 ve RS11932595 tek nükleotit polimorfizmleri ile endokrin sistemin en sık kanseri olan tiroid kanseri arasındaki ilişkiyi araştırmayı hedefledik. Çalışmamızın kansere yatkın bireylerin tespitine katkı sağlayabileceği, tiroid kanserinde yeni prognostik faktörlerin keşfini sağlayabileceği, tiroid kanserinin patogenezinde görevli genetik yolakların bir kısmını aydınlatabileceği ve bu alandaki yeni çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız olgu-kontrol çalışması olarak tasarlanmış olup çalışmamıza AÜTF Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları kliniğinde takipli 150 tiroid kanseri tanılı olgu ile ve 150 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcılardan elde edilen periferik kan örneğinden DNA izolasyonu yapılarak CLOCK genindeki RS1801260 ve RS11932595 polimorfizmleri PCR-RFLP (polymerase chain reaction restriction fragment length polymorphism) metodu ile analiz edildi. Katılımcıların antropometrik ölçümleri, uyku kalite skoru ve klinik verileri toplandı. Bulgular: CLOCK geni RS11932595 mutant GG genotipi ve G aleli frekansı tiroid kanseri grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı. Tiroid kanseri riski G-Aleline sahip olanlarda azalmış olarak saptandı (OR=0,707 p<0,05). Yaptığımız çok değişkenli analize göre RS11932595 normal AA genotipte olma durumu, mutant GG genotipe göre tiroid kanseri gelişme riskini 3,59 kat arttırmaktadır (p<0,05 OR=3,59). RS1801260 polimorfizmi ile tiroid kanseri gelişimi arasında ilişki saptamadık. Ancak tümör boyutunun 1 cm altında olmasıyla ve aynı anda birden fazla tümör odağına sahip olmayla ilişkili olduğunu saptadık(p<0.05). RS1801260 polimorfizminin lenf nodu metastazı ve nüks ile ilişkisi gözlenmekle birlikte çok değişkenli analiz ile değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlılık taşımadığı görüldü. Olgu grubumuzda nüks riski ile tip 2 diabetes mellitus varlığı ve stimüle TG düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılık taşıyan korelasyon saptadık (p<0.05). Sonuç: CLOCK geni RS11932595 polimorfizmlerine sahip olmak tiroid kanseri gelişim riskini azaltmaktadır. CLOCK geni RS1801260 polimorfizmi ise tiroid kanserinde tümör histopatolojik özellikleri üzerinde etkilidir.
Papiller tiroid kanserinde next genereration sequencing(NGS) moleküler multiple varyant analizi, histopatolojik ve immunhistokimyasal bulguların değerlendirilmesi
PTK tiroid malignitelerinin %90'indan fazlasını oluşturan en yaygın malign tiroid tümörü tipidir. Tiroid karsinomunun insidansı son birkaç dekaddır hızla artarken PTK'yı en yaygın malign endokrin tümör haline getirmiştir. Tiroid kanserinin son yıllarda moleküler patogenezinin anlaşılması daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için büyük umut vaat etmektedir. Çoğu PTK yavaş yayılım gösterse de bazıları agresif bir klinik seyir ile ilişkilidir. Histopatolojik ve moleküler parametreler ile PTK'nın farklı alt tiplerini belirlemek için kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Risk sınıflandırmasına yardımcı olmak için BRAF ve RAS gibi çok sayıda moleküler belirteç önerilmiştir. PTK'yı yüksek riskli ve düşük riskli gruplara ayırma kavramı, prognozu tahmin etme ve PTK'lı hastaların cerrahi ve cerrahi sonrası yönetimini optimize etme potansiyeli nedeniyle son zamanlarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada PTK tanısı alan olgularda yeni nesil dizileme (Next Generation Sequencing, NGS) sistemiyle bölümümüzde tespit edilen somatik mutasyonların profilinin belirlenmesi ve moleküler belirteçlerin histopatolojik ve immunhistokimyasal parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2019-2021 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenen PTK tanılı olguların tiroidektomi materyalleri içerisinden NGS sistemiyle analiz edilen olgular dahil edildi. Toplam 74 olgunun hepsine immunhistokimyasal olarak Yüksek molekül ağırlıklı keratin (HMWK), Sitokeratin-19(CK19) ve Galektin-3 boyaları uygulandı. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayan histopatolojik bulgular, immunhistokimyasal CK19, galektin-3, HMWK ekspresyonları ve NGS ile genlerde saptanan patojenik mutasyonlar değerlendirilmiştir. İstatiktiksel analizler sonucunda BRAF mutasyonu ile immunhistokimyasal galektin-3 ve CK19 ekspresyon değerleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal galektin-3 ekspresyonu ile lenf nodu metastazı ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal CK19 ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. İmmunhistokimyasal CK19, HMWK ve galektin-3 ekspresyonlarının kendi arasında anlamlı korelasyonu tespit edilmiştir. Tümör boyutu ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Lenf nodu metastazı ile histopatolojik olarak saptanan psammom cisimcikleri ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu izlenmiştir. Daha önceki çalışmalarda BRAF pozitifliğinin hem kötü prognoz açısından hem de spesifik tedaviler açısından önemi gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid materyallerinde NGS yöntemi ile bu genlerdeki mutasyonların analiz edilmesi olguların takip ve tedavisinde yol gösterici olabilir. NGS sonuçları daha efektif olmakla birlikte NGS cihazlarının ya da immünhistokimyasal BRAF'ın olmadığı laboratuvarda immünhistokimyasal bir alternatife ihtiyaç duyulabilir. Mevcut bulgularımız birçok merkezde sıklıkla çalışılan Sitokeratin-19 ve Galektin-3 boyanma yüzdelerindeki oransal artışın moleküler BRAF pozitifliği ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Sitokeratin-19 ve Galektin-3 birçok merkezde tanısal amaçlı olarak da kullanıldığı için, ek bir immünhistokimyasal boya, doku kaybı veya yöntem olmaksızın olguların moleküler BRAF açısından araştırılmasına hızlı bir yönlendirme potansiyeli sunabilir. BRAF mutasyonu pozitifliğinin kötü prognozla ilişkili olması ve bu mutasyonun immünhistokimyasal Sitokeratin-19 ve Galektin-3 oranları ile korele olması; bu iki immünhistokimyasal boyanın boyanma oranlarındaki artışın kötü prognozla ilişkili olduğuna dair fikir vermektedir.
Otoimmun tiroid hastalıklı bireylerde tiroid kanseri prediktif değerlendirilmesi
Endokrin cerrahisi için oldukça önemli olan tiroid bezi ve hastalıklarının görülme sıklığı göz önünde bulundurulduğunda araştırmalarında daha önemli olduğunu anlıyoruz. En sık endokrin malignitesi tiroid maligniteleri olmakla beraber göz ardı edilmemesi gereken önemli bir veriyse en mortal dokuzuncu malignite tiroid maligniteleri gerçeğidir. Üzerine çalışmaların odaklandığı bir diğer konuysa otoimmün tiroid hastalıklarının malignite üzerine etkileri. Bu konuya odaklandığımız tez çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğinde 2018 ve 2022 yılları arasında tiroidektomi yapılmış 258 hastanın verileri incelenerek bilime katkı sağlamak hedeflenmiştir. Otoimmün Tiroid hastalığı olan bireylerde TIRADS skorlamasının daha rijit puanlanması ya da aldığı puanının önerdiğinden daha agresif kararlar alınması hipotezi için verileri yorumlarken, otoimmün tiroid hastalıklı bireylerde postoperatif kesin patolojide malignite sıklığını yorumluyoruz. Literatürde otoimmün tiroid hastalıklı bireylerde malignitenin daha sık olduğu yönünde çok sayıda veri olduğu gibi, bunun anlamlı bir fark yaratmadığını da söyleyen veri oldukça fazla olduğu görülmektedir. Bizim çalışmamız da otoimmün tiroid hastalığı olması; malignite riski anlamında istatiksel olarak bir fark oluşturmadığını gösterdi. TIRADS skorlamasının değerlendirdiği nodülün malignite riskini biz de istatistiksel olarak anlamlı bulmamıza rağmen; otoimmün hastalıklı bireylerde TIRADS konusunda daha rijit olmak gerekli hipotezini anlamlı bulmadık.
Tiroid papiller karsinomlarında kanabinoid reseptör 1 ve 2 ekspresyonunun patolojik prognostik veriler ile karşılaştırılması
Amaç:Papillertiroidkarsinomu (PTK) seyrinde tümör çapı, histolojik alt tip, lenf nodu metastazı, ekstratiroidal yayılım, ileri yaş, erkek cinsiyet gibi prognostik faktörler önceki çalışmalarda saptanmış ve önemi vurgulanmış olup çalışmamızda PTK histopatolojisindekanabinoid reseptörlerin yerini, prognoza etkisini araştırmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016-Haziran 2021 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan papillertiroidkarsinomu ve benign nodül olarak raporlanmış 140 hastanın olduğu parafin bloklarına kanabinoid reseptör 1 ve 2 immünohistokimyasal çalışması uygulanması planlandı. Değerlendirilen parametreler; yaş, cinsiyet, tümör boyutu, tümör evresi, tiroid kapsül invazyonu, ekstratiroidal yayılım, multifokalite, lenfovaskülerinvazyon, lenf nodu ve uzak organ metastazı olarak belirlendi. Bulgular:Çalışmamızda dahil edilen hastalardan malign grupta yer alan hastalardan 18'i (%18) erkek, 82'si (%82) kadın olup patoloji sonucu benign grupta olan hastalardan 7'si erkek (%17,5) 33'ü (%82,5) kadındı.CB1 ve CB2 ekspresyonunun değerlendirildiği malign gruptaki 100 hastanın %35'i klasik varyant %50'si foliküler varyant, %15'i tallcell varyant olarak bulundu. CB1 ekspresyonu olan hastalarda benign nodülleri ile IRS skorları karşılaştırıldığında bening nodüllerde patoloji sonucu malign saptanan hastalarda göre IRS skorları anlamlı olarak daha düşük saptandı (p:0,001). Benzer şekilde aynı ilişkiye CB2 ekpsresyonu varlığında bakıldığında IRS skoru, anlamlı şekilde malign sonuçlanan hastalarda göre bening nodüllerde daha düşük bulundu (p:0,001). CB1 ekspresyonu olan hastaların IRS skoru 1+2 ve 3+4 şeklinde kendi içlerinde sınıflandırıldıklarında bening nodül saptanan hastaların IRS skorunun daha düşük olduğu görüldü (p:0,001). CB2 ekspresyonu olan hastaların IRS skoru 1+2 ve 3+4 şeklinde kendi içlerinde sınıflandırıldıklarında bening nodül saptanan hastaların IRS skorunun daha düşük olduğu görüldü (p:0,001). Sonuç: CB2 reseptör ekspresyonu olan hastalar IRS skoru 1-2 ve 3-4 olarak iki gruba ayrıldıklarında IRS skoru 3-4 olan hasta grubundaki hastaların yaşı anlamlı şekilde 45 üzeri; IRS skoru 1-2 olan hasta grubundaki hastaların yaşı ise anlamlı şekilde 45 altı saptanmıştır. Aynı şekilde iki grup olarak hastalar bölündüklerinde IRS skoru 3-4 olan grupta ekstratiroidal yayılım anlamlı şekilde diğer gruba göre yüksek tespit edilmiştir. CB2 ekspresyonu olan hastalarda ekstratiroidal yayılım ve IRS skorlaması sınıflandırılarak bakıldığında IRS skoru 3+4 olan hasta grubunda IRS skoru 1+2 olan hasta grubuna göre ekstratiroidal yayılım daha fazla izlenmiştir.
Solid tümörlü kanser hastalarında C-C motif kemokin ailesinden monosit kemotaktik protein-1 (MCP-1) ve kemokin reseptör-2 (ccr2) varyantlarının araştırılması
Tümörü oluşturan hücre gruplarına göre isimlendirilen solid tümörler, kanserlerin büyük bir kısmını oluşturmaktadır ve malign ile bening tümörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Çalışmamızda ele aldığımız solid tümörler; akciğer kanseri, kolorektal kanser, meme kanseri, over kanseri ve tiroit kanseridir. Çalışmamızda toplamda 28 akciğer kanseri hastası (4 kadın, 24 erkek), 34 kolorektal kanser hastası (12 kadın, 22 erkek), 23 tiroit kanseri hastası (20 kadın, 3 erkek), 27 meme kanseri hastası (25 kadın, 2 erkek) ve 30 over kanseri hastası dahil edilmiştir. Çalışmamıza katılmayı kabul eden 66 sağlıklı gönüllünün 27si kadın ve geri kalan 39u erkektir. CCR2 V64I varyantının genotipinin belirlenmesi için, tek nükleotit değişimini içeren PZR amplikonları BsaB1 enzimi ile muamele edilmiştir. MCP-1 A2518G varyantının genotiplenmesi için bu tek nükleotit değişimini içeren PZR ürünleri PvuII enzimi ile muamele edilmiştir. Enzimler yabanıl tip PZR ürünlerini kesmezken değişimin olduğu PZR ürünlerini kesecek şekilde seçilmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS 20 paket programı ile yapılmıştır. Bu çalışmanın sonucunda kolorektal kanser ve akciğer kanseri ile CCR2 V64I varyantı arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı ilişki gözlenmiştir (p<0,0001). Ayrıca, MCP-1 A2518G varyantı AG ve AA genotipleri ve meme kanseri arasındaki ilişki istatistiksel anlamlı bulunmuştur (Sırasıyla AG genotipi için χ2=5,082; p<0,024, OR:2,843, %95CI: 1,129-7,160 ve AA için χ2=5,687; p<0,017, OR:0,319, %95CI: 0,122-0,833). Çalışmamız kolorektal kanserlerde, over kanserinde ve tiroit kanserinde CCR2 V64I ve MCP-1 A2518G ve ayrıca meme kanserinde MCP-1 A2518G tek nükleotit değişimlerinin incelendiği ilk çalışma olma niteliği taşımaktadır.
Tiroid papiller karsinomunun sistemik immün inflamasyon değeri, pan immün inflamasyon değeri ve nötrofil-lenfosit oranı ile ilişkisi
Tüm malignitelerin %1' ini oluşturan tiroid kanserleri içerisinde en sık görülen tip %80 ile papiller tiroid kanseridir. Radyasyon maruziyeti ve yetersiz iyot alımı gibi nedenlere bağlı olarak son dönemlerde insidansı giderek artmaktadır. Nodüler guatr gibi benign tiroid hastalıkları da maligniteye dönüşme riskinden dolayı yakın takip edilmektedir. Bu nedenle tiroid hastalıkları pratikte poliklinik hizmetlerinde oldukça fazla bir popülasyon oluşturmaktadır. Benign tiroid hastalıklarında malignite şüphesiyle erken tanı ve tedavi, papiller tiroid kanserli hastalarda ise prognozun belirlenmesi son derece önem arz etmektedir. Son yıllarda inflamasyon ve kanser arasındaki ilişkinin önemi giderek artmakta olup birçok çalışmaya konu edinmiştir. Basit bir kan sayımı ile hesaplanan nötrofil lenfosit oranı (NLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve pan immün inflamasyon indeksi (PIV) sistemik inflamasyonu gösteren belirteçlerdendir. NLR, SII ve PIV birçok kanser türünde tanı, prognoz ve tedavi takibi için önemli bir yer edinmektedir. Biz de çalışmamızda papiller tiroid kanserli hastalar ile benign tiroid hastalıklarına sahip hastalar sistemik immün inflamasyon belirteçleri olan nötrofil lenfosit oranı (NLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve pan immün inflamasyon indeksi (PIV) açısından karşılaştırılmıştır. Ocak 2016- Kasım 2022 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde total tiroidektomi nedeniyle ameliyat ettiğimiz 140 hasta incelenmiştir. Bu hastaların 70'i ameliyat sonrası kesinleşmiş patoloji raporuyla papiller tiroid kanserli hastalarken 70'i de benign tiroid hastalıklarına sahipti. Çalışmaya dâhil edilen hastaların median yaşı 48.7 idi. Papiller tiroid kanserli grupta median yaş 51.1, benign tiroid hastalıkları grubunda median yaş 46.3 olarak hesaplandı. Papiller tiroid kanserli grubun yaş ortalamasının benign tiroid hastalıklarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha ileri olduğu görüldü. Çalışmamız neticesinde papiller tiroid kanserli hasta grubunda benign tiroid hastalıkları grubuna göre NLR, SII ve PIV değerlerinin daha yüksek olduğu görüldü. Papiller tiroid kanserli grupta Amerikan Ortak Kanser Komitesi (American Joint Committee on Cancer) (AJCC) ile Uluslararası Kanser Savaş Komitesi (International Union Against Cancer Committee) (UICC)'a göre diferansiye tiroid kanserlerinin TNM prognostik evrelemesinde yer alan kötü prognoz göstergesi olarak kabul edilen 55 yaş üstü grup ile 55 yaş altı grup incelendiğinde ise 55 yaş üstü grupta NLR, SII ve PIV değerlerinin daha yüksek olduğu görüldü. Benign tiroid hastalıklarını nedeniyle takip edilen hastalarda görülmesi halinde malignite şüphesi uyandıran, papiller tiroid kanserli hastalarda görülmesi halinde ise ameliyat tipini değiştirebilen lenf nodu invazyonuna göre incelendiğinde ise lenf nodu invazyonu olan hasta grubunda NLR, SII ve PIV değerlerinin daha yüksek olduğu bulundu. Sonuç olarak çalışmamızla NLR, SII ve literatürde tiroid kanserinde ilk defa çalışmamız ile hesaplanan PIV değerlerinin tiroid hastalıklarında yüksek gelmesi halinde maligniteyle uyumlu olabileceği, tiroid papiller kanserli hastalarda bu değerlerin prognoz göstergesi olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: tiroid papiller kanseri, nötrofil lenfosit oranı, sistemik immün inflamasyon değeri, pan immün inflamasyon değeri
Papiller tiroid karsinomunda braf V600E mutasyonu ile trop2 ve PD-l1 ekspresyonu arasındaki ilişki
Tiroid kanserleri içerisinde en sık görülen papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK varyantlarının histopatolojik özellikleri benzerlik gösterse de prognostik açıdan farklı davranışlar sergileyebilirler. Varyantlardaki prognoz farklılığına yönelik yapılan araştırmalarda mutasyon varlığı ve bazı moleküllerin ekspresyonunda artış bulundu. Son yıllarda malign tanısı alan olgu sayısındaki artış, moleküler yöntemlerin ilerlemesi, hedefe yönelik tedavilerin gelişmesi, erken tanı, prognoz ile hasta takibinde yol gösterecek belirleyicilere yönelik çalışmaların artmasına neden olmuştur. Çalışmamızda klasik varyant ve folliküler varyant papiller tiroid karsinomu tanısı alan olgularda BRAF V600E mutasyonu, trop2, PD-L1, galektin-3, HBME-1 ve CK19 ekspresyonunun prognostik parametreler ve histomorfolojik bulgularla ilişkisini immunohistokimyasal yöntemlerle araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 2010-2018 yılları arasında PTK tanılı 40 KVPTK, 40 FVPTK olgusuna ait parafin bloklara immunohistokimyasal olarak BRAF V600E, trop2, PD-L1, galektin-3, HBME-1, CK19 uyguladık. Sonuçları yaş, cinsiyet, histolojik tip, ekstratiroidal yayılım, stromal kalsifikasyon, psammom, tümör boyutu, multifokalitesi, tümör evresi, nüks/uzak metastaz, sağ kalım ile karşılaştırdık. Çalışmamızda KVPTK hastalarının %77.5, %95, %80, %97.5, %92.5, %92.5'i sırasıyla BRAF V600E, PD-L1, trop2, HBME-1, galektin-3 ve CK19 ile pozitifti. FVPTK hastalarının ise %82.5, %97.5, %35, %82.5, %45, %72.5'i sırasıyla BRAF V600E, PD-L1, trop2, HBME-1, galektin-3 ve CK19 ile pozitifti. Trop2 ve galektin-3 ekspresyonu ile histolojik tip arasında anlamlı ilişki saptandı. FVPTK ile yalnızca T evresi arasında anlamlı ilişki görüldü. Her iki varyant ile diğer parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak, BRAF V600E mutasyonunun kötü prognozla ilişkili olmadığını, PD-L1 ile trop2'nin yalnızca nüks/uzak metastaz prognostik parametresiyle ilişkili olduğunu saptadık. HBME-1, galektin-3 ve CK19 ekspresyonunun ise kötü prognozla ilişkili olduğunu tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Papiller Tiroid Karsinomu, BRAF V600E, trop2, PD-L1
Radyoaktif iyot refrakter diferansiye tiroid kanserli hastalarda sorafenib kullanımının etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Tiroid kanserleri genel olarak iyi prognozlu kanserlerdir ve çoğunluğu tiroid follikül epitel kökenlidir. Papiller tiroid kanseri (PTK), folliküler tiroid kanseri (FTK), hurthle hücreli tiroid kanseri (HHTK) ve az diferansiye tiroid kanseri diferansiye tiroid kanserleri (DTK) olarak isimlendirilmektedir. Genel olarak cerrahi ve radyoaktif iyot (RAI) tedavisine iyi yanıt verirler. Bu kanserlerin az bir kısmı daha agresif bir forma dönüşerek RAI tedavisine direnç geliştirir ve RAI refrakter DTK olarak isimlendirilirler. RAI refrakter DTK tedavisinde tirozin kinaz inhibitörleri önemli bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Sorafenib tirozin kinaz inhibitörü olup RAI refrakter DTK tedavisinde kullanılmaktadır. Çalışmamızda radyoaktif iyot refrakter (RAIR) diferansiye tiroid kanserli hastalarda sorafenib kullanımının etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2010-2022 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde endokrinoloji ve onkoloji polikliniklerinde RAIR-DTK tanısı ile takip edilen ve tedavi olarak sorafenib kullanan 19 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. On üç hasta papiller tiroid karsinomu, 5 hasta folliküler tiroid karsinomu ve 1 hasta az diferansiye tiroid karsinomu tanısı almıştı. Medyan progresyonsuz sağkalım (PFS) 16,1 ay, medyan genel sağkalım (OS) 36,2 ay olarak bulundu. Sadece akciğer metastazı olmasının, yaşın 55'den büyük veya küçük olmasının, tanının PTK veya FTK olmasının ve cinsiyetin PFS'ı etkilemediği görüldü. Tam yanıtlı hasta yoktu. Objektif cevap oranı %15,8, hastalık kontrol oranı %84,2 olarak bulundu. Hastaların %63,2'sinde yan etki görüldü ve en sık görülen yan etki el-ayak sendromuydu. Çalışmamızda RAIR-DTK tanılı hastalarda alt gruplardan bağımsız olarak sorafenib kullanımının PFS üzerine olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir.
Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı
Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Papiller tiroid kanseri boyun metastazını saptamada FDG PET etkinliğinin değerlendirilmesi
Son yıllarda popülaritesinin artmasıyla birlikte FDG PET çeşitli malign hastalıklarda tanısal yöntem olarak sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim çalışmamızda papiller tiroid kanseri tanılı vakalarda boyun lenf nodu metastazlarını saptamada FDG PET etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmamızda Ocak 2012-Mayıs 2021 yılları arasında kliniğimize başvuran, tiroid bezinde papiller kanser tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış olan ve boyun lenf nodlarına yönelik cerrahi girişim yapılmış 68 hasta dahil edildi. Hastalarımızın operasyon öncesinde çekilen FDG PET görüntülemeleri ve raporları incelendi. Histopatolojik tanı ile FDG PET görüntülemeleri ve raporları eşleştirildi. Çalışmamıza dahil edilen 68 hastanın 56'sı histopatolojik olarak papiller kanser tanısı almış olup 12 hastanın histopatolojisi negatif olarak raporlanmıştır. Histopatolojisi pozitif olan 56 hastanın 49'unda FDG PET tutulumu mevcut olup, negatif gruptaki 12 hastanın 3'ünde tutulum gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre servikal metastazları saptamada FDG PET'in sensitivitesi %87.5 ve spesifitesi %25 olup boyun metastazının saptanmasında diğer tetkiklerle birlikte önemli bir yol göstericidir.
İyot refrakter tiroid karsinomunda refrakterliği belirleyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: İyot refrakterliğe neden olan sebeplerin tespit edilmesi ve iyot alımında sorumlu olan NIS (Sodyum İyot Simportu) de oluşabilecek bozuklukların iyot refrakterliği ile ilişkili olabileceği düşünülerek kliniğimize başvuran iyot refrakter tiroid karsinomu tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerini ve SLC5A5 NIS membran proteinini kodlayan gen ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışma, 01/01/2013-15/09/2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran iyot refrakter tiroid karsinom tanılı 32 hasta ve refrakter olmayan 51 hastanın biyokimyasal parametreleri, histopatolojik tipleri ve FDG-PET/BT, BT, MRG, USG görüntüleme bilgileri ve NIS protein SLC5A5 gen değerlendirilmesi incelendi. Bulgular: İyot refrakter tiroid karsinom grubundaki ortanca±SD yaş değeri 56,56 ± 15,22 iken kontrol grubunda 46,82 ± 12,43 idi ve hasta grubunun medyanı 55 (46,5 -70 ) iken kontrol grubunun ise medyanı 48 (38 -55) idi. Bazal Tg ortanca±SD değeri hasta grubunda 3588,11 ± 8975,48 iken kontrol grubunda 310,46 ± 1796,86 idi. Hasta grubunun medyan değeri 278 (65-724 ) iken 3,21 (0,66 -23,7) idi. Refrakter tiroid karsinomlu kemoterapi alan 13 hastanın ortalama yaşı 65,77 (standart sapma:12,58), kemoterapi almayan 19 hastanın ortalama yaşı 50,26 (standart sapma:13,80). Tedavi almayanların yaş ortalaması hasta grubundaki alanlara göre daha düşüktür. Tüm bu parametreler ve istatiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). SLC5A5 gen ekspresyonu iyot refrakter olmayan PTK grubunda azalmış, iyot refrakter PTK grubunda artmıştır. Sonuç: Diferansiye tiroid karsinomu hastalarında iyot refrakterliğinin gelişiminde ileri yaş (yaş>55) ve postoperatif tiroglobulin düzeyi yüksekliği (278 ng/ml) etkilidir. Ayrıca iyot refrakter tiroid karsinomu olan hastalarda ileri yaş varlığı, kemoterapi gerekliliği ile ilşkilidir. Radyoaktif iyot refrakter tiroid karsinomunda benign dokulara göre SLC5A5 gen ekspresyonu artarken radyoaktif iyot duyarlılığı durumunda azlmıştır. SLC5A5 gen ekspresyonununda ortaya çıkan farklı yöndeki ekspresyon değişimleri RAI refrakter hastalığın patofizyolojik mekanizmasını daha iyi anlayabilmek için yol gösterici olabilir Anahtar kelimeler: İyot Refrakter Tiroid Karsinomu, NIS (Sodyum İyot Simportu), SLC5A5.
Tiroid kanserli hastaların tanısal analizinin retrospektif olarak incelenmesi
Tiroid nodülleri toplumda sık görülür. Tiroid nodüllerindeki malignite insidansı %8-13 arasında değişmektedir. Endokrin maligniteler içinde en çok görülen tiroid kanseridir. Toplumda görülme sıklığı %2-4 olup, diagnostik tanı testlerinin ve görüntülemelerinin yaygınlaşması, epidemiyolojik faktörlerin etkisiyle tiroid kanseri sıklığı her geçen yıl artış göstermektedir. Tiroid kanserlerinin mortalite oranı %10'un altında olup en sık görülen alt tipi %85-90 ile papiller karsinomdur. Tiroidin papiller karsinom dışında, foliküler karsinom, hurthle hücreli karsinom, medüller karsinom ve anaplastik karsinom alt tipleri vardır. Tiroid lenfomaları ve diğer kanserlerin metastazları da nadiren tiroid bezini tutabilir. Son yıllarda sıklığı artan tiroid nodül ve kanser olgularının preoperatif dönemde değerlendirilmesinde anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve nodülün görüntüleme özellikleri önemlidir. Ultrasonografi (USG) en çok kullanılan görüntüleme yöntemidir. Tiroid kanserinin preoperatif tanısında altın standard yöntem ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB)'dir. USG'nin tanı koymada duyarlılığı %56,25, özgüllüğü %95,90; İİAB'nin ise duyarlılığı %81,25 ve özgüllüğü %93,70'tir. İİAB altın standart olmasına rağmen, her 10 tiroid kanserinden 2 sinin tanısını koyamamaktadır. Tiroid nodülünde preoperatif sitolojik ve postoperatif patolojik tanılar farklılık gösterebilmektedir. Çalışmamızın amacı farklı tiroid kanseri patolojisi olan hastalarda demografik, klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulgularını karşılaştırmak ve sitolojik değerlendirmeyle patoloji uyumsuzluğu olan hastalarda bu bulguları analiz ederek uyumsuzluğu ortadan kaldırmak için kullanabileceğimiz olası parametreleri ortaya koymaktır. Çalışmamızda 2014-2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğinde izlenen, tiroid kanseri tanısı almış 467 olgunun demografik bilgileri, başvuru şikayetleri, preoperatif laboratuvar, USG ve İİAB'si sitoloji sonuçları ve postoperatif patoloji ve izlem sonuçları dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Hastaların %85,70'i (n=400, %80,5 kadın) papiller tiroid kanseri; %7,10'u (n=33, %72,20 kadın) medüller tiroid kanseri; %5,10'u foliküler tiroid kanseri (n=24, %62,50 kadın); %1,10'u (n=5, %100 kadın) hurthle Hücreli tiroid kanseri ve %1,10'u (n=5, %60 kadın) anaplastik tiroid kanseri tanısı almıştı. Hastaların medyan tanı yaşı 44 yıl ile en düşük medüller medüller tiroid kanserinde, 66 yıl ile en yüksek anaplastik kanserde görüldü. Nefes darlığı en sık anaplastik kanserde (%60), yutma güçlüğü en sık hurthle hücreli kanserde (%60) tanımlanmıştı. USG özelliklerinde malign nodüllerin %83,50'sinde hipoekoik halo yoktu, %46,10'unda mikrokalsifikasyon, %14,60'nda irregular kenar, %12,30'unda santral vaskülarizasyon, %15,50'sinde boyunda şüpheli lenf nodu saptanmıştı. Tanı sırasında boyunda şüpheli lenf nodu varlığı en fazla medüller (%45,5) ve anaplastik (%33,3) kanserde görülmüştü. Tüm hastalara preoperatif İİAB yapılmış ve cerrahi uygulanmıştı. İİAB sitolojisi ve cerrahi sonrası patoloji uyumu %64,80 bulundu. Çalışmamızın sonuçları demografik özelliklerin, başvuru semptomlarının, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin İİAB ile birlikte kullanılmasının, erken ve doğru tanı oranını artıracağını, preoperatif sitolojik ve postoperatif patolojik tanılar arasındaki uyumsuzlukları azaltacağını göstermiştir. Anahtar kelimeler: Tiroid kanseri, sınıflandırma, semptom, ultrasonografi, İİAB, sitoloji, patoloji
Tiroid malignite potansiyeli belirsiz tümörler ve non-invaziv foliküler tümörlerin demografik, klinik ve takip süreçlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı papiller benzeri nükleer özelliklere sahip tiroid neoplazmı (NİFTP), malignite potansiyeli belirsiz iyi diferansiye tümör (MPB-İDT) ,malignite potansiyeli belirsiz foliküler tümör (MPB-FT) ve malignite potansiyeli belirsiz hurtle hücreli tümör (MPB-HHT) tanıları ile takip edilen hastaların; klinik özellikleri, tedavi ve takip süreçlerini değerlendirerek klinik pratiğimize ışık tutmasıdır. Çalışmada 2015 - 2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde subtotal ve total tiroidektomi operasyonu yapılmış ve patolojisinde MPB-İDT, MPB-FT, MPB-HHT ve NİFTP tanısı olan 49 hastanın demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar sonuçları, preop ultrason (US) raporları, tedavi ve takip süreçleri retrospektif olarak incelendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Post-op histopatolojik incelemede tanı grupları arasında yapılan değerlendirilmede operasyon türü, eşlik eden mikropapiller karsinom, tümör boyutu, kapsül varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Kapsül invazyonu ve kapsül düzensizliği açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır. Kapsül invazyonu ve kapsül düzensizliği NIFTP grubunda gözlenmemiştir. Bu grupta yer alan tümörlerde RAİ tedavisi verilmesi yönünde bir görüş birliği yoktur. Bizim çalışmamıza dahil edilen 49 hastadan 8 tanesi RAİ tedavisi aldı 41 tanesi almadı ve hiç birinde nüks hastalık saptanmadı. Hastaların 13 tanesinde tümör boyutu 4 cm'den büyüktü ve bu gruptan sadece 1 hasta RAİ tedavisi almıştı. Bu da büyük boyutlu tümörlerde de RAİ tedavisi verilmeden hastaların takip edilebileceği görüşünü desteklemektedir ve çalışmamızın literatüre bu yönden katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Papiller tiroid kanserli olguların ameliyat sonrası spesmen bulgularında son 20 yılda neler değişti? retrospektif analiz
Bu çalışmada son 20-30 yılda papiller tiroid kanseri (PTK) nedeniyle ameliyat edilen hastaların; demografik özellikleri, spesmen bulgularındaki tümör boyutu, odak sayısı, kronik lenfositik tiroidit birlikteliği, lenf nodu metastazı, cerrahi yaklaşımları, hastane yatış süresinin yıllara göre ayrılmış gruplarda incelenmesi amaçlanmaktadır. Ocak 1999 – Aralık 2018 tarihleri arasındaki dönemde Bursa Uludağ Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında tiroidektomi yapılan olguların kayıtları retrospektif incelenmiştir. Olgular beşer yıllık 4 gruba ayrılmıştır. Olguların demografik verileri, multifokal tümör varlığı, odak sayısı, tümör boyutu, kapsül invazyonu, vasküler invazyonu, kronik lenfosittik tiroiditin birlikteliği, tümör dışı yayılım, metastatik lenf nodu varlığı ile sayısı, en büyük metastatik lenf nodunun boyutları ve cerrahi prosedürler karşılaştırılmıştır. Postoperatif hastanede kalış süreleri değerlendirilmiş. PTK ve multifokal tümörlerde yıllar içerisindeki gruplarda anlamlı artış mevcuttu(p<0,001). PTMK artarken mikrokarsinom dışı PTK'lerde azalma vardı(p<0,001). Tek odaklı PTK'lerde tümör boyutu(p<0,001) ve multifokal PTK'lerde toplam tümör boyutu azalma eğilimindeydi(p=0,02). Kronik lenfositik tiroidit birlikteliğinde gruplar arasında artış mevcuttu(p<0,001). Total/Totale yakın tiroidektomide anlamlı artış saptanırken subtotal tiroidektomi anlamlı azalış mevcuttu (p<0,001) aynı şekilde lateral boyun diseksiyonunda artış (p<0,001) olurken santral boyun diseksiyonunda azalış mevcuttu(p=0,002). Yatış süreleri karşılaştırıldığında, ilk yıllara göre postoperatif 1 gün yatış süresinde artış saptandı(p<0,001). PTMK boyutları incelendiğinde 5 mm ve altında anlamlı artış bulundu(p<0,001). Bu çalışmada 20 yıllık zaman periyodu içinde papiller kanser boyutlarında giderek küçülme olduğu, papiller mikrokarsinom sıklığının giderek arttığı gözlenmiştir. Ayrıca yapılan ameliyatlar karşılaştırıldığında total/totale yakın tiroidektomi ve lateral boyun diseksiyonu oranlarında yıllar içinde önemli artış gözlenmiştir. Kılavuzlardaki güncel değişiklikler, ultrasonografi ve ince iğne aspirasyon biyopsinin kullanımının artması ve tiroidektomi spesmenlerinin alanlarında uzmanlaşmış patologlar tarafından incelenmesi çalışmamızdaki değişimin nedenleri olarak değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Papiller tiroid karsinom, papiller tiroid mikrokarsinom, multifokal tümör, tümör boyutu
İyot refrakter papiller tiroid karsinomunda PTTG-1 (Pituitary tumor transforming gene 1) gen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Papiller tiroid kanseri (PTK), tiroid kanserlerinin en yaygın görülen türüdür. PTK'nın prognozu genellikle iyi olmakla beraber radyoaktif iyot (RAİ) tedavisine yanıt alınamayan refrakter (RAİ-R) hastaların prognozu oldukça kötüdür. PTK patogenezinde son yıllarda moleküler mekanizmalar üzerinde durulmaktadır. Pituitary Tumor Transforming Gene-1 (PTTG-1), bazı çalışmalarda tiroid kanserleri ile ilişkili saptanmış bir proto-onkogendir. Çalışmamıza 26 RAİ-R PTK, 15 klasik PTK, 12 multinodüler guatr (MNG) tanılı kontrol hastası olmak üzere toplam 53 kişi dahil edildi. Çalışmamızda RAİ-R PTK'da PTK'na göre PTTG-1 gen ekspresyonu kat değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek olduğu görülmüştür (1.99 vs 1.73, p= 0.751). Bu durum RAİ-R PTK'ların daha az iyot tutmasına ve RAİ ablasyon tedavisine cevabının daha kötü olmasına katkıda bulunuyor olabilir. RAİ-R PTK hastalarında PTTG-1 gen ekspresyon düzeyi ile TG, anti-TG, NLR, yaş, metastaz çapı, tümör yarılanma zamanı, suvmax değerleri ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05). PTTG-1'in PTK'daki rolünü daha iyi anlayabilmek için gelecekte MNG yerine sağlıklı kontrol grubu kullanılarak, daha fazla sayıda hastada ve sadece tümöral doku elde etmek için yapılmış mikroskobik örnekler kullanılarak PTTG-1 geni çalışılan ileri çalışmalar gerekmektedir.
Papiller tiroit kanserli hastalarda siklin D1 (CCND1) A870G polimorfizminin araştırılması
Hücre siklusunda G1'den S fazına geçişte siklin proteinleri önemli görevler almaktadır. Bu siklin proteinlerini kodlayan genlerde bulunan polimorfizmler sonucunda hücre siklusu etkilenip normal hücre kontrolsüz çoğalan kanser hücresi haline gelebilir. Siklin proteinlerinden Siklin D1'i kodlayan CCND1 geni A870G polimorfizminin birçok farklı kanser türü ile ilişkili olduğu yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. Bu çalışmada Türk popülasyonundaki papiller tiroit kanserli hastalarda CCND1 geni A870G polimorfizmi araştırılmıştır. Çalışma kapsamında, papiller tiroit kanserli 102 hasta ile sağlıklı 174 bireye ait periferik kan örnekleri incelenmiştir. Toplanan kan örneklerinden elde edilen DNA'larda CCND1 A870G polimorfizmi PCR-RFLP tekniği kullanılarak analiz edilmiş, allel ve genotip frekansları belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda allel frekansları açısından hasta ile kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenirken (p=0.042), genotip dağılımlarında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p=0.085). Lojistik regresyon analizi sonucu kurulan yaşa, cinsiyete, alkol ve sigara kullanımına göre düzeltilmiş modelde; GG genotipine kıyasla AA genotipine sahip bireylerde 2,036 kat (%95 GA, 0.854-4.852), AG genotipli bireylerde ise 1.662 kat (%95 GA, 0.738-3.747) papiller tiroit kanser için yüksek risk saptanmıştır fakat bu veriler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p˃0.05). Papiller tiroit kanser için G alleli referans olarak alındığında A alleline sahip 45 yaş üstü bireylerde (OR=1.91, %95 GA, 1.09-3.349, p=0.024) ve A alleline sahip kadınlarda (OR=1.731, %95 GA, 1.056-2.838, p=0.029) yüksek risk istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. GG+AG kombine genotipine kıyasla AA genotipine sahip 45 yaş üstü bireylerde (OR=2.281, %95 GA, 1.015-5.126, p=0.046) papiller tiroit kansere yakalanma riskinin anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada Türk popülasyonunda CCND1 A870G polimorfizminin papiller tiroit kansere yakalanma riski ile ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır.