Tomography-emission-computed
137 theses under this subject heading
Glioblastom kök hücrelerini görüntüleme amaçlı gepı temelli hetero-fonksiyonel peptidler
Altın nanopartiküllerin (ANP) nano-tıp alanında yüksek bir potansiyele sahip olduğu gösterilmektedir. Yüksek elektron yoğunluğu ve benzersiz optik özellikleri nedeniyle, ANP'ler biyo-görüntülemede kontrast maddesi, tanı probları ve hedefleyici sistemler olarak verimli bir biçimde kullanılabilmektedir. ANP'ler ayrıca hipertermi tedavisinde termal enerji taşıyıcısı olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, biyolojik sistemlerde taşınmaları için stabil ve sağlam yapıda olmaları ANP'lerin biyolojik işlevini kritik bir hale getirmektedir. Biyolojik işlev, nispeten sert koşullar ve kuvvetli indirgeyici ajanları içeren fiziksel veya çok basamaklı kimyasal yöntemlerle biyolojik bir yapının ANP'lerle birleştirilmesiyle kazandırılır. Bu çalışmada, tasarlanmış peptid temelli kendiliğinden birliktelik fonksiyonilizasyon metodu glioblastom (GBM) kanser kök hücreleri (KKH'leri) ni özgün hedefleyen fonksiyonilize ANP'lerin oluşturulması için kullanıldı. Tasarlanan peptid dizileri hem gliom hücresine bağlanan peptid hem de ANP yüzeyi ile kendiliğinden bir araya gelen altın bağlanma dizisini içermektedir. Altına bağlanan peptid dizisi, daha önce kombinatoryal FliTrx peptid kütüphane tekniği kullanılarak seçildi. Peptidlerin, 15nm çapında ANP'lerle bağlanma etkinliği lokalize yüzey plazmon rezonans spektroskopisi (LSPR) ile test edildi. Spektral tarama verisi GraphPad Prism 6.0 yazılımıyla değerlendirildi. AlamarBlue testi, fonksiyonel ANP'lerin NIH/3T3, U-87 MG ve GBM KKH hatları üzerindeki olası sitotoksik etkisinin tanımlanmasında kullanıldı. Hücre hatlarına göre, hetero-fonksiyonel peptidlerin bağlanma karakterini test etmek için hücre yayılım testi kullanıldı. Sonuçlar, kimerik peptid ile fonksiyonilize edilmiş ANP'lerin hücreye özgün hedefleme için geliştirildiğini gösterdi. Hetero-fonksiyonel peptidlerin bağlanma için hücre seçiciliğine sahip olduğu bulundu. Geliştirdiğimiz hetero-fonksiyonel peptid stratejisi yalnızca hücre görüntüleme için değil ayrıca potansiyel olarak kemoterapi ajanlarının yan etkisini düşürebilen tümör bölgesine özgün ilaç taşınımı ve nanopartikül ilişkili hipertermi tedavisinin geliştirilmesinde GBM hastaları için umut verici bir yaklaşım olarak kullanılabilir.
Akut iskemik inme ve geçici iskemik atak tanısında ve hastalıkların şiddetinde kan hemogram parametrelerinin önemi
Akut İskemik İnme Ve Geçici İskemik Atak Tanısında Ve Hastalıkların Şiddetinde Kan Hemogram Parametrelerinin Önemi Akut iskemik inmede hastalıkların tanı ve şiddetinin değerlendirilmesinde bir çok biyobelirteç araştırılmış ve araştırılmaya da devam edilmektedir. Geçici İskemik Atakla ilgili ise az sayıda çalışma vardır. Bu çalışma İskemik İnme ve Geçici İskemik Atak kliniği ile acil servise başvuran hastalarda kan hemogram parametrelerinin; hastalığın şiddeti, mortalitesi ve görüntüleme bulgularıyla olan ilişkisini incelemek amacıyla tasarlanmıştır. Prospektif olarak çalışmaya 261 iskemik inme ve 120 geçici iskemik atak hastası olmak üzere 381 hasta alınmıştır. SVO hastalarında; GKS Skoru düşük olanlarda RDW değerleri (p=0,001), NLR değerleri daha yüksek saptandı (p=0,043). NIHSS Skoru yüksek olanlarda RDW değerleri daha yüksek saptandı (p=0,008). İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerininde arttığı (p< 0,0001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerinin de arttığı (p<0,0001) saptandı. SVO ve GİA hastalarında; NIHSS Skoru yükseldikçe NLR ortalamasının (p=0,001), RDW ortalamasının (p=0,038) ve beyaz küre ortalamasının arttığı (p=0,006) saptandı. İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça NLR ortalamalarının (p< 0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p=0,001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skorları arttıkça NLR ortalamalarının (p<0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p<0,0001) saptandı. BT' de enfarkt büyüklüğü arttıkça NLR değerlerinin de arttığı (p= 0,001) saptandı. Ayrıca beyaz küre ortalamalarının (p=0,050), NLR ortalamalarının (p= 0,010), MPV ortalamalarının da arttığı (p=0,032) saptandı. Boyun damar görüntülenmesinde % 50 üzeri darlık olan hastalarda NLR düzeyleri daha yüksek saptandı (p=0,020). İleri darlık olan hastalarda NLR ortalamalarıda daha yüksek saptandı (p= 0,045). 30 günlük mortaliteye bakıldığında; RDW düzeyleri yüksek olanlarda (p=0,001), NLR düzeyleri yüksek olanlarda (p<0,0001), MPV değerleri yüksek olanlarda daha fazla (p=0,043) mortaliteye sahip oldukları saptandı. Ortalamalara bakıldığında ölen hastalarda; hemoglobin değerleri (p<0,001), hematokrit değerleri düşük (p=0,003), beyaz küre sayıları (p=0,018), NLR değerleri daha yüksek (p<0,001), eritrosit sayıları daha düşük (p=0,023), RDW değerleri (p<0,001), troponin değerleri daha yüksek (p<0,001) saptandı. MPV, RDW, NLR gibi kolay elde edilebilen hemogram parametrelerinin inme ve GİA hastalarının prognozu hakkında öngörüsel değerler olarak acil servis pratiğinde gelecekte daha fazla kullanılabilir.
Radyoterapi gören baş ve boyun tümörlü olgularda PET/BT ve difüzyon ağırlıklı MRG'nın korelasyonu
Amaç: Baş ve boyun kanserleri, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemede (DA MRG) difüzyon kısıtlanmasına ve pozitron emisyon tomografide (PET/BT) artmış FDG tutulumuna neden olabilmektedir. Çalışmamızda baş ve boyun kanserlerinde DA-MRG ve PET/BT bulgularının birbirleri ile ilişkisi ve tedavi sürecindeki değişimi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dahil edilen 36 baş - boyun kanserli hastanın DA-MRG ve FDG PET/BT parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi. Radyoterapi yanıtı olan ve olmayan baş-boyun tümörlerinin ADC ve SUV değerleri Kruskal Wallis tek yönlü ANOVA ve Mann-Whitney U testi kullanılarak karşılaştırıldı ve tedavi sürecindeki değişimi incelendi. Bulgular: Baş-boyun karsinomlarda ortalama ADCmin, ADCmean ve ADCmin/mean değerleri sırasıyla 0,68 ± 0.17 × 10−3 mm2/s; 0,82 ± 0.17 x 10−3 mm2/s ve 0,83 ± 0.10 mm² /s idi. Ortalama SUVmean ve SUVlbm değerleri sırasıyla 14.65 ± 5.5 ve 10.96 ± 5.1idi. Spearman korelasyon katsayısı analizinde ADC ile SUV değerlerinin arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı. Anlamlı korelasyon bulunmasa da, baş-boyun tümörlerinin SUV değerlerinde artış ile birlikte ADC değerlerinde düşüş izlendi. İstatistiksel anlamlı korelasyon bulunmasa da tedavi sürecinde RT'ye yanıt vermeyen tümörlerde ADC ve SUV değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç: Baş ve boyun tümörlerinde ADC ve SUV değerlerinin birbirinden bağımsız biyomarkerler olduğu sonucuna varıldı.
Serebral felçli çocuklarda epilepsi gelişimi için risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi
ÖZET SEREBRAL FELÇLİ ÇOCUKLARDA EPİLEPSİ GELİŞİMİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİNİN RETROSPEKTİF OLARAK BELİRLENMESİ Amaç: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı'nda 2008-2015 yılları arasında izlenen 116 serebral felçli olgunun verileri ile (grup 1), 118 epilepsinin eşlik ettiği serebral felçli olgunun (grup 2) verileri karşılaştırılarak, serebral felçli çocuklarda epilepsi gelişimi için risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Hastaların dosyalarından demografik verileri, fizik bakı bulguları, mevcut laboratuvar verileri (kraniyal ultrasonografi (USG), kraniyal bilgisayarlı tomografi (BT), kraniyal manyetik rezonans görüntüleme (MRG)), gözlenen nöbet tipi/tipleri, EEG bulguları, epileptik sendrom tipi ve hastanın aldığı tedaviler incelenmiş ve epilepsinin eşlik ettiği ve etmediği gruplar bu değişkenler açısından karşılaştırıldı.Araştırma verileri IBM SPSS Statistics 17.0 programında analiz edildi. Analizlerde tanımlayıcı istatistiklerde, ki kare, t-test ve lojistik regresyon analizi kullanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistik olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Grup 1'deki 116olgunun %39,7'si kız ve %60,3'ü erkekti. Grup 2'deki 118 olgunun %42,4'ü kız ve %57,6'sı erkekti. Grup 1'de çalışma esnasındaki ortanca yaş, 101,5 ay, grup 2'de ise 115,5 ay olarak bulundu. Anne-baba arasında akrabalık, grup 1'de %17,2 iken, grup 2'de %19,5 olarak saptandı. Gruplarda birinci derece akrabalarda nöbet öyküsü benzer oranlarda saptandı. Seksiyo/sezaryen (C/S) ile doğum grup 1'de %48,1 iken, grup 2'de %57,6 olarak saptandı. Grup 1'de ortanca gestasyonel yaş 38 hafta, grup 2'de ise 38,5 hafta olarak saptandı. Doğum ağırlığı değerlendirildiğinde grup 1 için ortanca değer 2765 gram iken, grup 2 için bu değer 2940 gram olarak bulundu. Iki grup arasında pre/peri/postnatal risk faktörlerininvarlığı benzer oranlarda idi.Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde ortanca yatış süresi ve mekanik ventilasyon uygulanma oranı grup 1 ve 2'de benzerdi. Grup 1'de 20 olguda, grup 2'de ise 45 olguda neonatal konvülziyon kaydedildi.Neonatal dönemde geçirilen nöbet tipleri açısından gruplar değerlendirildiğinde fokal klonik ve jeneralize tonik nöbetlerin, ileride epilepsi gelişen grupta anlamlı derecede sık görüldüğü gözlendi. Neonatal EEG'dezemin ritmi, grup 1'de%23,5, grup 2'de %64,7 oranında anormal izlendi. Grup 1'de %80, grup 2'de ise %93,3sıklıkta yenidoğan yoğun bakım ünitesinde taburculukta en az bir antiepileptik kullanımı saptandı. Yenidoğan döneminde çekilen kraniyal USG, BT veMRG anormal bulguları açısından her iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Altıncı ayda kontrol EEG'leri çekilen grup 1'deki olgularda%94,4 sıklıkta zemin ritmi normal saptanırken, bu oran grup 2'de %68,5 olarak bulundu. SF tipleri içerisinde en sık izlenen spastik bilateral (tetraplejik) tip grup 1'de %36,2, grup 2'de %55,9 sıklıkta idi. Ikinci sıklıkta görülen SF tipi spastik unilateral tip grup 1 ve 2 için de benzer oranda gözlendi. Spastik bilateral diplejik tip, grup 1'de %32,8, grup 2'de %16,9 sıklıkta idi. Grup 2'deki olgularda ortanca epilepsi başlangıç yaşı 6 ay olarak saptandı. Grup 2'deki olgularda en sık gözlenen nöbet tipi jeneralize nöbetler olup %46,6 oranında gözlendi. Fokal ve/veya sekonder jeneralize nöbetler%39 oranında idi. Epilepsisi olan olguların 9'unda (%10,1) infantil spazmlar gözlendi. Epilepsi gelişen olguların çekilen son EEG'leri incelendiğinde zemin ritmi %70,3 normal saptandı. Yedi olguda West Sendromu görülürken, iki olguda öncesinde West Sendromu varken, izleminde Lennox Gastaut Sendromu geliştiği izlendi.Grup 2'deki olguların %7,6'sında izlemde antiepileptik tedavi kesilirken, diğer olguların tümü en az bir antiepileptik kullanmaktaydı. Çoklu ilaca rağmen dirençli epilepsi gelişimi %20,3 sıklığında gözlendi. Kraniyal MRG'de periventiküler lökomalazi her iki grupta benzer olarak görüldü. Kraniyal MRG'de serebral atrofi, serebral anomaliler ve hidrosefali grup 2'de anlamlı olarak daha sık izlendi. Intrakraniyal kanama ve iskemik değişiklikler grup 1'de %9,8, grup 2'de%4,7 sıklıkta idi. Tüm olgularda SF'ye eşlik eden problemler incelendiğinde görme problemleri, mental retardasyon ve mikrosefali grup 2'de anlamlı olarak sık görüldü.Bu problemlerin eşliği epilepsi gelişim riskini sırasıyla 3, 4 ve 3,8 kat arttırdığı saptandı. İşitme problemleri iki grupta benzer oranda saptandı. Sonuç:Serebral felçli hastalarda aşağıdaki faktörler epilepsi gelişimi için anlamlı risk faktörü olarak saptandı (p<0,05). • Neonatal nöbet varlığı, • Neonatal dönemde fokal klonik nöbet ve jeneralize tonik tip nöbet, • Neonatal dönemde çekilen EEG'de temel aktivitenin anormal olması, • Yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburculukta antiepileptik ilaç kullanımı, • Bilateral spastik (tetraplejik) serebral felç varlığı, • 6. ayda çekilen EEG'de epileptik aktivite varlığı, • Nörogörüntülemede serebral atrofi, hidrosefali ve serebral anomali varlığı, • Görsel problemler, • Mikrosefali, • Mental retardasyon. Anahtar Sözcükler: Serebral felç, epilepsi
Anti nötrofilik sitoplazmik antikor ilişkili vaskülitlerde aktif ve remisyon dönem toraks bilgisayarlı tomografi bulgularının karşılaştırilması: Retrospektif bir çalışma
ANCA ilişkili vaskülitler nadir görülen hastalıklar olup olguların aktif ve remisyon dönem ayrımlarında komplikasyonların tanımlanmasında ve tedavi sonrası remisyon dönem takiplerinde bilgisayarlı tomografi etkin bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabilir.
Karotis arter stentleme yapılan hastaların takibinde BT anjiyografi görüntüleme
İnme, tüm dünyada en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. İnme sıklığı ve inmeye bağlı ölüm riski yaşla birlikte artmakta, iskemik inme ve geçici iskemik atakların (GİA) yaklaşık %20'si de aterosklerotik karotis arter darlığı nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Klinik ve hemodinamik anlamlı düzeyde karotis darlığı olan olgularda, klasik tedavi olarak cerrahi karotis endarterektomi (KEA) veya karotis arter stentleme (KAS) uygulanması önerilmektedir. Günümüzde KAS tedavisi uygulanmış hastaların takibinde çoğunlukla renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile bilgisayarlı tomografi anjiyografi (BTA) kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız Mersin Üniversitesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde KAS tedavisi uygulanan hastaların takibinde stent açıklığı, neointimal hiperplazi ve restenoz gelişimini BTA ile değerlendirmek ve yanı sıra neointimal hiperplazi, restenoz gelişimine katkıda bulunan nedenleri araştırmak ve sonuçları literatürdeki çalışmalarla karşılaştırmaktır. Çalışmamızda, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda karotis arter darlığı nedeniyle stentleme tedavisi uygulanan ve Eylül 2010 Aralık 2022 tarihleri arasında BTA incelemesi yapılan 96 hasta çalışmaya dahil edilmiş, 5 hastada bilateral olmak üzere toplam 101 adet stentlenmiş karotis arter değerlendirmeye alınmıştır. Hasta verileri retrospektif olarak taranmıştır. Tüm olgular sistemik hastalıklar ve sigara kullanımı yönünden araştırılmıştır. Elde edilen BTA görüntüleri üzerinden neointimal hiperplazi gelişen hastalar belirlenmiş, NASCET yöntemi kullanılarak darlık dereceleri hesaplanmıştır. Hastaların demografik özelliklerinin, risk faktörlerinin ve kullanılan stente ait özelliklerin neointimal hiperplazi ve restenoz gelişimi ile ilişkisi araştırılmıştır. Stent takılan hastaların takiplerinde 101 stentten 67'sinde (%66,3) neointimal hiperplazi, 24'ünde (%23,8) restenoz geliştiği saptandı. Neointimal hiperplazi gelişen hastalarda sigara kullanım oranının daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,048). Diyabetes mellitus varlığının da neointimal hiperplazi gelişimi üzerinde pozitif etkisinin bulunduğu (p=0,027) ve restenoz gelişmeyen hastalarla karşılaştırıldığında restenoz gelişen hastalarda diyabetes mellitus tanısının daha yüksek oranda bulunduğu tespit edildi (p=0,039). Bununla birlikte, yine neointimal hiperplazi gelişen arterlerde açık hücreli nitinol stent kullanımının daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). Çalışmamızda diyabetes mellitusun ve sigara kullanımının neointimal hiperplazi gelişimini artırdığını saptadık. Neointimal hiperplazi gelişen arterlerde daha yüksek oranda nitinol stent kullanıldığını tespit ettik; açık hücreli stent tasarımının neointimal hiperplazi oluşumunda etkili olduğu belirledik. Restenoz gelişmeyen hastalarla karşılaştırıldığında restenoz gelişen hastalarda diyabetes mellitus tanısının daha yüksek oranda bulunduğunu tespit ettik. Elde edilen verilerin daha kapsamlı çalışmalarla araştırılması gerekmektedir.
Koroner arter hastalığı risk faktörlerinin koroner arter kalsifikasyonu ile korelasyonu
Giriş ve amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, gelişmiş ülkelerde mortalite ve morbiditenin en sık nedenidir ve 1999 Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2020 yılında tüm dünyada mortalite ve morbiditenin birinci sebebi olacağı tahmin edilmektedir. Kardiyovasküler hastalıklardan ölümlerin %50'si koroner arter aterosklerozundan kaynaklanmaktadır. Aterosklerozun patogenezinde vasküler kalsifikasyon yer almaktadır. Aterosklerotik arterlerde kemik oluşum ve yıkım mekanizmasına benzer bir sekilde kalsiyumfosfat mikrokristalleri biriktiği düşünülmektedir. Koroner arter kalsifikasyonu aterosklerotik damarda varken normal damarda yoktur. Kalsiyum, yüksek radyoopasitesi ile kolaylıkla fark ve lokalize edilebilen bir hedeftir ve ilk olarak 1958'de koroner arter kalsifikasyonu floroskopi ile görüntülenmiştir. 1983'te Elektron Beam Bilgisayarlı Tomografi (EBBT) ile koroner arterlerde kalsiyum birikimi ilk kez kantitatif olarak gösterilmiştir. Koroner arter kalsiyum skorunun (KAKS) sıfırdan büyük olması yaklaşık % 100 spesifite ile aterömatöz koroner plağa işaret eder. Bilgisayarlı tomografi ile tespit edilen koroner arterlerde kalsiyum birikim miktarı ile ileride koroner arter hastalığı gelişme riski arasında ilişki olduğunu gösteren bir çok çalışma yapılmıştır. BT koroner arterlerdeki kalsiyum miktarının belirlenmesinde altın standart olarak kabul edilmektedir. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), koroner arterlerin anatomisini göstermede, teknolojideki son gelişmeler sayesinde, temporal çözünürlüğü tek kesitli bilgisayarlı tomografilere göre çok daha iyi olduğundan ön plana çıkmıştır.Bu çalışmanın amacı, koroner arterlerde kalsiyum birikiminin konvansiyonel risk faktörleri ile korelasyonunu ÇKBT ile göstermektir.Gereç ve yöntem: Yaş, cinsiyet, sigara, hiperkolesterolemi, DM, obezite, HT, aile anamnezi ve HDL düşüklüğü konvansiyonel risk faktörleri olarak belirlendi.Koroner arter kalsifikasyonu ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu araştıran farklı çalışmalarda farklı KAKS eşik değerlerine göre istatistiksel analiz yapılmıştır. Biz çalışmamızda diğer çalışmalarda kullanılan farklı KAKS eşik değerlerini kullanarak ve birbirleri ile karşılaştırarak beş farklı korelasyon analizi tasarladık.Birinci analizde KAKS değerlerine göre 0, 0 ile 100 arası, 100 ile 400 arası ve 400'den büyük olarak 4 grup belirlendi.İkinci analizde yaşa ve cinsiyete göre belirlenen ortalama KAKS ile karşılaştırılarak 10, 25, 50, 75, 90 persentil olarak 5 grup belirlendi.Üçüncü analizde yaşa ve cinsiyete göre belirlenen ortalama KAKS ile karşılaştırılarak koroner arter hastalığı olma ya da Mİ geçirme risklerine göre düşük, orta, yüksek riskli olarak 3 grup belirlendi.Dördüncü analizde KAKS değerlerine göre 130'dan küçük ve 130'dan büyük olarak 2 grup belirlendi.Beşinci analizde KAKS değerlerine göre 0 ve 0'dan büyük olarak 2 grup belirlendi.Belirlenen konvansiyonel risk faktörleri ile KAKS grupları arasında ayrı ayrı korelasyon analizi yapıldı.İstatistiksel analiz SPSS 17.0 programı kullanılarak yapıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, frekans ve yüzde ölçümlerinden faydalanıldı. Kategorik verilerin analizinde Ki-kare testi, kikare koşulları sağlanmadığında Fischer Exact testten faydalanıldı. Değişkenler arasında korelasyon analizinde Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Testler %95 güven aralığında yapıldı.Çalışma, 22 ile 88 yaş arası (ortalama 53.3 ± 23,4 yıl) 410 hastanın 16 kesit ÇKBT ile kalsiyum skorlaması retrospektif taranarak yapıldı. Hastaların 264'ü (% 64.4) erkek, 146'sı (% 35.6) kadındı. En düşük KAKS değeri 0, en yüksek KAKS değeri 1517 (ortalama 118±486,7 HU) saptandı.Bulgular: Yaptığımız beş analizde de yaş, cinsiyet, sigara, hiperkolesterolemi, DM, obezite ve HT ile KAKS arasında pozitif korelasyon saptadık. Aile anamanezi ile KAKS arasında sadece persentil ve risk sınıflamasına göre yapılan ikinci ve üçüncü analizlerde zayıf pozitif korelasyon saptandı. HDL düşüklüğü, KAKS sıfır eşik değerine göre yapılan beşinci analiz dışındaki diğer dört analizde de istatistiksel anlamlı bir risk faktörü olarak saptandı.Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere dayanarak, koroner arterlerdeki kalsiyum birikimi daha önce yapılmış pek çok çalışmayla benzer olarak konvansiyonel risk faktörleri ile ilişkili bulundu. Hipertansiyon, yaş, diyabetes mellitus, hiperkolesterolemi ve erkek cinsiyet ile KAKS arasındaki korelasyon, diğer risk faktörlerine kıyasla daha kuvvetli pozitif saptandı. HDL düşüklüğü ve aile anamnezi ile KAKS arasında daha zayıf korelasyon saptandı.
Spina bifidalı olgularda bilgisayarlı tomografi bulguları ile oküler bulguların ilişkilendirilmesi
Giriş : Spina bifida ülkemizde ve dünyada en sık görülen konjenital malformasyonlardan biridir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen spina bifidalı hastalarda göz bulguları günümüzde oldukça sık görülmektedir. Çalışmamızda spina bifidaya hidrosefalinin eşlik edip etmemesinin ve hidrosefali derecesinin göz bulguları ile ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'na başvuran, daha önce bilgisayarlı tomografi bölüntüleri bulunan 37 hasta dahil edildi. Bu hastaların en son çekilen BT görüntüleri üzerinden ölçülen, indirekt yolla hidrosefali derecesini gösteren, Evans Oranı (EO) ölçümleri ve daha önceki göz muayenesi bulguları reprospektif olarak incelendi. Göz muayene bulgularından; refraksiyon kusuru, şaşılık ve optik disk bulguları çalışma için kullanıldı. Evans oranlarına göre 3 gruba ayrılan (EO ≤0.3, 0.3-0.5, ≥0.5) hastaların göz bulguları karşılaştırıldı. Ayrıca yaşlarına göre (yaş ≤1, 1-3, ≥3) 3 gruba ayrılan hastaların evans oranları ve refraksiyon kusurları karşılaştırıldı. Bulgular : Hastaların göz bulgularının evans oranına göre değişmediği ve yaş ile evans oranında bir ilişki bulunmadığı tespit edildi. Ancak hastaların yaşı arttıkça refraksiyon kusurlarının arttığı gösterildi. Sonuç :Çalışma sonuçlarımıza göre spina bifidalı hastalarda hidrosefali derecesinin göz bulgularına etki etmediği ancak bu hasta grubunda emetropizasyon sürecinin bozulabileceği düşünüldü.
Otosklerozlu hastalarda yüksek çözünürlüklü temporal kemik bilgisayarlı tomografide saptanan otosklerotik odak ile odyometri değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada fenestral otosklerotik odağa ait parametrelerin odyometrik veriler ve işitme kaybı tipleri ile ilişkisinin değerlendirilmesini, klinik ve preoperatif aşamada hastalık seyrinin ve ciddiyetinin daha erken öngörülebilmesini, hastalık etyopatogenezinin daha iyi anlaşılabilmesini ve operasyona alınacak hasta seçiminde cerraha yardımcı olabilmeyi amaçladık. Çalışmaya yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Mayıs 2014 – Ağustos 2022 tarihleri arasında klinik ve radyolojik olarak otoskleroz tanısı alan 188 hastanın (271 kulak) temporal kemik yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YÇBT) tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi. İşitme kaybına sebep olabilecek miringoskleroz, inkudomalleolar eklemde ayrışma, süperior semisirküler kanal dehissansı, posterior semisirküler kanal dehissansı, geçirilmiş operasyon öyküsü ve koklear implant, retrofenestral odak, kronik otitis media, vestibular kanalda kistik genişleme, mastoidit bulunan 81 hasta (113 kulak) çalışma dışı bırakıldı. YÇBT tetkikinden maksimum 1,5 ay önce odyogramı bulunan 107 hasta (158 kulak) çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu elde olunmadı. Çalışma grubundaki hastaların temporal kemik YÇBT tetkikleri 128 detektör sekanslı çok kesitli bilgisayarlı tomografide (Ingenuity 128, Philips Healthcare, State, USA) ve 16 detektör sekanslı çok kesitli bilgisayarlı tomografide (Brilliance 16, Philips Medical Systems, Best, The Netherlands) elde olundu ve görüntüler Osirix programında ve Philips iş istasyonunda 18 yıl ve 4,5 yıl tecrübeye sahip iki radyolog tarafından değerlendirildi. Otosklerotik odağın sınırları ayırt edilebilen tüm kesitlerde manuel olarak çizildi ve Osirix programı aracılığı ile hacmi hesaplandı. Ayrıca odağın koklea apikal ve orta turn'e uzaklığı, vestibül ile temas uzunluğu manuel olarak ölçüldü ve elde edilen ölçümlerden vestibül temas alanı hesaplandı. Odağın bazal turn'e olan uzaklığı ideal ve güvenilir şekilde ölçülemediğinden, odağın bazal turn'e temasına bakıldı ve var/yok şeklinde gruplandırıldı. Çalışma grubuna dahil edilen hastaların odyogramları değerlendirilerek hava ve kemik yolu iletim eşiklerine göre odyometrik air-bone gap değerleri hesaplandı ve bu eşiklere göre hastalar İTİK ve MTİK olmak üzere iki gruba ayrıldı. MTİK grubundaki hastalardan ortalama kemik yolu iletim eşiği 20-30 desibel olanlar hafif dereceli MTİK, 30 desibelden fazla olanlar belirgin MTİK olarak iki gruba ayrıldı. İTİK ve MTİK hasta grupları arasında, hafif MTİK ve belirgin MTİK hasta grupları arasında fenestral odak hacmi, odağın koklea orta ve apikal turn'e uzaklığı, odağın aksiyal ve koronal planda vestibül ile temas uzunluğu ve temas alanı açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). 0-40 yaş ve 41-80 yaş grupları arasında fenestral odak hacmi, odağın koklea orta turn'e uzaklığı, odağın aksiyal ve koronal planda vestibül ile temas uzunluğu, odağın vestibül ile temas alanı açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). Ancak 41-80 yaş grubundaki hastaların odyometrik air-bone gap değerleri, 0-40 yaş grubundaki hastalara göre daha yüksek tespit edildi (p < 0,05). Ayrıca 41-80 yaş grubu hastalarda otosklerotik odağın koklea apikal turn'e uzaklığı, 0-40 yaş grubundaki hastalara göre daha az tespit edildi (p < 0,05). Yuvarlak pencerede ve koklea bazal turn'de odağı bulunan hastaların ortalama fenestral odak hacimleri, vestibül ile temas uzunlukları ve temas alanları yuvarlak pencerede ve koklea bazal turn'de odağı bulunmayan hastalara göre daha fazla tespit edildi (p < 0,05). Ayrıca yuvarlak pencerede ve bazal turn'de odağı bulunan hastaların fenestral odaklarının koklea orta ve apikal turn'lere olan uzaklıkları yuvarlak pencerede ve bazal turn'de odağı bulunmayan hastalara göre daha az tespit edildi (p < 0,05). Sonuç olarak çalışmamızda işitme kaybı tipleri ve şiddeti ile odağa ait parametreler arasında anlamlı ve sürdürülebilir bir ilişki saptamamış olmamız hastalığın oldukça kompleks etyopatogeneze sahip olduğunu ve işitme kaybı tipi ve şiddetinde, araştırdığımız odağa ait parametreler dışında mekanizması hala aydınlatılamamış başka faktörlerin etkili olabileceğini bize düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Otoskleroz, Temporal kemik yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi, İletim tipi işitme kaybı, Mikst tip işitme kaybı
Üç boyutlu konformal radyoterapide conformıty ındex (CI), homogeneıty ındex (HI) ve qualıty of coverage (QC) parametrelerinin hesaplanması ve hesaplanan değerlerin karşılaştırılması
Bu çalışmada; Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı' nda Akciğer CA, Mide CA, Rektum CA ve beyin tümörü tanısı konmuş toplam yüz yirmi hastada 3BKRT tekniği kullanılarak yapılan tedavi planlarının ve tedavi kalitesinin, RTOG ile ICRU tarafından önerilen tedavi protokollerine uygun olup olmadığı araştırılmıştır. Hastaya ait BT görüntüleri DICOM aracılığı ile Varian Eclipse tedavi planlama sistemine aktarılmıştır. 3BKRT tekniğinde kanser türlerine göre PTV' ye farklı fraksiyon dozları ile toplamda farklı dozlar verilmiştir. Çalışmamızda 120 adet 3BKRT planı incelenmiş olup referans izodoz hacmi, target volüm, PTV içerisinde saptanan maksimum doz miktarı, PTV içerisinde saptanan minimum doz miktarı, referans izodoz miktarı, PTV' nin %2'sinin, %50'sinin ve %98' inin aldığı doz miktarları hesaplanmış, DVH' ler incelenmiştir. Çalışılan hastanede tüm CI, HI ve üç hastalık grubuna ait QC değerleri RTOG ile uyum içerisindedir. ICRU83' e göre hesaplanan tüm HI değerleri de protokole uygundur. Fakat beyin tümörüne ait ortalama QC değeri protokole aykırı olarak hesaplanmıştır. Çalışılan klinikte bu hesaplamalar verilen hastalık grupları için bir standart oluşturmuş, şu anki şartlarda bu değerlerin altına ortalama olarak inilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. İncelenen kanser türlerinin cinsiyetlere göre dağılımı yapılmış olup, yaş ortalamaları dikkate alınarak; cinsiyet ve yaşa bağlı bir istatistik elde edilmiştir.
Diz artroplastisi uygulanan hastalarda komponent yerleşiminin üç boyutlu analizi ve klinik sonuçlarla ilişkisinin değerlendirilmesi
Total diz protezi (TDP) imalatçıları kemik implant uyumu artırmak için tibia ve femurda uyumu arttırmaya yönelik çalışmalar yapmaktadır. Istirahatte ve günlük yaşam faaliyetleri sırasında rezidüel ağrı TDA sonrası hastanın memnuniyetsizliği önemli bir nedenidir. Hiçbir belirgin bir klinik veya radyolojik açıklaması olmadan ağrının kaynağının tespiti için daha sensitif görüntüleme yöntemleri ile daha fazla araştırma gerektirmektedir. Bizim hipotezimiz tibia ve femoral komponentin, koronal, sagital ve aksiyal Hizalama hataları ve rotasyonel dizilimi TDA sonrası sonuçları etkilediği ve özellikle simetrik komponentlerde asimetrik tibia platosunda posterolateralden taşma yapması ve buna bağlı ağrı ve klinik skorlarda azalmaya neden olmasıdır . Genellikle bunlar daha karmaşık ve pahalı tıbbi muayenelerden ağrının düzeyini belirlemek hekim için zordur. TDA postoperatif ağrı dolayısıyla temel bir öneme sahiptir. Yüz kırk altı 146 TDA uygulanan hastalanın verileri retrospektif olarak TDA sonrası 45.2 ± 9.5 ayda femoral ve tibial komponent koronal sagital ve aksiyel dizilimi BT'de ölçüldü ve hastaların sonuç skoru ile karşılaştırıldı. 101 hastada tibia posterolateral çıkıntısı olduğu ve 76 hasta femur lateralde çıkıntı olduğu ve öellikle tibia posterolateral taşmanın fonksiyonel sonuç ve ağrı skorunu azalltığı bulundu. Bu çalışma aşırı boyutlandırma ve malingmentın TDA kötü klinik sonuçlara yol açabilileceğini klinik olarak doğruluyor ve özellikle posterolateralde taşma yapılmamamsına dikkat çekmektedir. Klinik sonuçları cerrahların implantasyon sırasında implantları büyük boy değil dikkat etmelidir ve bu normalden fazla sözde açıklanamayan ağrı durumunda ekarte edilmesinde fayda vardır.
Breast dose measurement BY TLD technique in patients with thorax CT acquisition history and comparison of these dose measurement with computer based analyses
In this study, breast doses have been measured using the TLD Technique in totally sixty women patient who Thorax CT Acquisition using Siemens Somatom Definition Flash model with two tubes in Ankara Ataturk Training and Research Hospital, Department of Radiology.This measurment results have been compared to breast doses which calculated according to ICRP 103 software that uses Monte Carlo simulation technique, using the parameters that delivered by CT systems.Breast doses that measured in Thorax CT Acquisition and values that obtained using Monte Carlo simulation have been compared. The purposes of this study are researching ability of using software in reports of dose and researching the change dose that patient expose with weight or age. In given protocols,measure has been via CTDI is made of PMMA material with ion chamber and this results of the measurement have been compared to measurment values that given by system.Also in the same parameters calculation has been made via ImPACT software that uses Monte Carlo simulation. According to results of TLD and ImPACT software, average values of breast dose respectively are 8.53 mGy ve 6.32 mGy in women who Thorax CT acquisition. The significant difference is identified statistically between breast dose that measured via TLD and the values of breast dose that calculated via ImPACT software. According to this,it was observed the values of breat dose that measured via TLD are significant higher level (25%) than the values that obtains via ImPACT.
Toraks duvar kalınlığının bilgisayarlı toraks tomografisi ile demografik verilerle değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tansiyon pnömotoraks hayatı tehdit eden yaralanmalardan biridir. Tedavisinde midklaviküler ikinci interkostal aralıktan iğne dekompresyon işlemi önerilmektedir. Ayrıca bu işlem için yapılan bazı çalışmalarda farklı anatomik bölgeler de önerilebilmektedir. Hayati öneme sahip olan bu işlemin, başarısız olduğu bazı durumlar mevcuttur. Bu çalışmadaki amaç toraks duvar kalınlığının bilgisayarlı tomografi (BT) ile demografik verilerle değerlendirilmesi ve başarılı bir işlem için hangi anatomik bölgenin seçilmesi gerektiğini bulmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde acil servise başvuran 147 hasta dahil edildi. Herhangi bir nedenle toraks BT çekilen bu hastaların sosyodemografik verileri ve vücut kitle indeksleri (VKİ) kayıt edildi Hastaların sağ/sol ikinci interkostal midklaviküler (MK) ve beşinci interkostal midaksillar (MA) ve anterior aksillar (AA) toraks duvar kalınlığı ölçümleri ayrı ayrı yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 147 hastanın %61,9'u erkek, %38,1'i kadın olup yaş ortancası 57,VKİ ortancası 25,47 olarak saptandı. Toraks duvar kalınlıkları ikinci interkostal aralık sağ MK alanda ortalama27,2 mm, solda 27,3 mm olarak hesaplanmıştır. Beşinci interkostal aralık MAhatta sağda 43,5 mm, solda 43,8 mm olarak saptanmıştır. Beşinci interkostal aralık AA hatta ise sağda 32,2 mm, solda 31,2 mm olarak ölçülmüştür. Her iki cinsiyette de VKİ arttıkça toraks duvar kalınlığının arttığı gösterilmiştir. Standart 5 cm'lik kataterler hastaların ikinci interkostal aralık MK alanda %12,9'unda; beşinci interkostal aralık MA alanda hastaların %67,4'ünde ve AA alanda ise hastaların %27,2'sinde başarısız olabileceği saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, tansiyon pnömotoraks olgularında klasik olarak kullanılan 5 cm'lik katater ikinci interkostal aralıktan uygulandığında, beşinci interkostal aralıktan uygulanmasına göre daha yüksek başarı oranlarına sahiptir. Bu çalışma iğne dekompresyon işlemi için klasik yöntem olan midklaviküler ikinci interkostal alanı önermektedir. Toraks duvar kalınlığının ise VKİ ile orantılı olarak arttığı ve bu durumun işlem başarısızlığına yol açabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde bilgisayarlı toraks tomografisinin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği
Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserli hastalarda, hastalığın evresini, tedavisini ve prognozunu etkileyen en önemli faktör mediastinal lenf nodlarındaki metastaz varlığıdır.Bu çalışmada mediastinal lenf nodu metastazı araştırmasında sık kullanılan Bilgisayarlı Toraks Tomografisinin etkinliği araştırıldı.Çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde, 02/06/1998 ? 16/09/2008 tarihleri arasında ?küçük hücreli dışı akciğer kanseri? tanısı konulan ve mediastinoskopi+torakotomi yapılan 99 olgu değerlendirildi. Büyük hücreli karsinom olguları çalışma dışı bırakıldı. Toraks BT'sinde yatay eksende mediastinal lenf nodu çapı 1cm ve üzeri olanlar patolojik kabul edildi. 99 hastadan 25'ine servikal mediastinoskopi yapılırken, 67 hastaya anatomik rezeksiyon ve mediastinal lenf nodu disseksiyonu yapıldı. BT bulguları ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak; mediastinal lenf nodu tutulumunun hücre tipiyle, tümör lokalizasyonuyla (santral/periferik, üst lob/alt lob) ilişkisi ve BT'nin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği araştırıldı.Çalışmamızda, tüm olgularda mediastinal lenf nodu metastazı %26,2 oranında saptandı. Her iki hücre tipinde lenf nodu metastazı yapma oranı arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Santral yerleşimli tümörler ile periferik yerleşimli tümörler arasında mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranında anlamlı bir fark bulunmadı. Lenf nodu metastazı santral yerleşimli adeno kanserlerde, skuamöz hücreli kanserlerden fazla bulundu. Santral yerleşimli skuamöz karsinomlu olgularda yanlış pozitiflik oranı, adeno karsinomlu olgularda ise yanlış negatiflik oranı yüksek bulundu. Mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranı alt lob yerleşimli tümörlerde, üst lob yerleşimli tümörlerden fazla bulundu. Tüm olgulardaki BT'nin sensitivitesi %77,spesifitesi %66, doğruluk %69, yanlış pozitiflik %25, yanlış negatiflik %6 olarak hesaplandı.Bu oranlarla mediastinal lenf nodu evrelemsinde; BT'nin tek başına yeterli bir yöntem olmadığı, daha doğru bir evreleme için yapılacak invaziv evrelemede rehber ya da gereksiz mediastinoskopi/mediastinotomi sayısını azaltabilecek yardımcı bir ön tetkik olarak görmek yerinde olacaktır.
Sıçanlarda Bleomisinle oluşturulan akciğer fibrozisine Rekombinant Aktive Protein-C derivesi Drotrekogin-alfa'nın etkisi
Amaç: Bu çalışmamızda intraperitoneal aktive protein C (APC) derivesi drotrekogin-alfa tedavisinin sıçanlarda bleomisinle (BLM) indüklenen akciğer fibrozisindeki koruyucu etkilerini, akciğer dokusu ve bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısı örneklerinde, histolojik ve biyokimyasal düzeyde, hem negatif kontrol (plasebo), hemde tedavide etkinliği kanıtlanmış steroid tedavisi ile kıyaslayarak test etmeyi amaçladık.Materyal-Metod: Çalışmaya Wistar albino 30 erkek sıçan alındı. BLM'nin uygulandığı sıfırıncı günde; kontrol grubuna (n= 6) intratrakeal salin, BLM grubuna ( n= 7), steroid grubuna (n= 7) ve APC grubuna ise (n= 10) intratrakeal BLM (2.5mg/kg) uygulandı. i.t. BLM uygulamasından 2 gün önce; APC grubuna 100 µg/kg/gün dozunda APC derivesi drotrekogin-alfa, steroid grubuna 5mg/kg/gün metilprednizolon intrapreitoneal olarak uygulandı. Sıçanların dekapite edildiği 14. güne kadar toplam 16 gün boyunca uygulamaya devam edildi. Tüm gruplardan BAL sıvısı alındı ve periferik kan elamanlarına mikroskopik olarak bakıldı. Akciğer dokusundaki hidroksiprolin seviyeleri Woessner yöntemiyle biyokimyasal olarak ölçüldü. Akciğerde oluşturulan fibrozis ise histopatolojik inceleme ile Ashcroft kriterlerine göre 0'dan 8'e kadar derecelendirildi.Bulgular: Bu çalışmada sıçan akciğerinde deneysel olarak BLM ile başarıyla fibrozis oluşturuldu. Akciğerde fibrozisin göstergesi olarak kollajenin yapısındaki temel aminoasit olan akciğer dokusu hidroksiprolin (OH-P) seviyeleri, histopatolojik olarak Ashcroft fibrozis skorları kullanıldı. Histopatolojik incelemede kontrol grubundaki sıçanların akciğer dokularında hiç fibrotik alan tespit edilemezken, diğer grupların hepsinde fibrotik alanlar tespit edildi. BLM grubunda fibrozis skorları (4.86±0.93) diğer tüm gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Tedavi verilen BLM+steroid (2.57±0.94) ve BLM+APC (2.67±0.76) gruplarında ise fibrozis skorları BLM grubundan anlamlı olarak düşüktü (p<0.05). Hidroksiprolin seviyeleri kontrol grubu (3.37±0.51) ile karşılaştırıldığında BLM grubu (5.65±0.78) ve BLM+Steroid (4.72±0.25) gruplarında anlamlı olarak yüksek (p<0.05) ancak BLM+APC (2.67±0.76) grubundaki OH-P değerleri ise diğer gruplardan anlamlı olarak düşük (p<0.05) izlendi. Grupların BAL sıvısından yapılan periferik yaymalarda %nötrofil oranları BLM (21.1±2.7) grubunda diğer tüm gruplarla kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek (P<0,05), makrofaj yüzdeleri (76.7±2.3) ise diğer tüm gruplardan anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). BLM grubu dışındaki gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Tüm grupların % lenfosit ve eozinofil değerleri arasında anlamlı fark bulunmadıSonuç: Çalışma sonuçları; BLM'nin indüklediği akciğer fibrozisinde rekombinant APC derivesi drotrekogin-alfanın koruyucu olduğunu ve fibrozisi gerilettiğini göstermektedir. APC'nin antikoagülan etkilerinin yanında antifibrotik etkilerinin de olduğunu desteklemektedir. Pulmoner fibrozisin başlangıç aşamasında tanı konulan vakalarda fibrozis sürecini yavaşlatmak amacıyla drotrekogin-alfa kullanılması çalışmamızın verilerinde görülen faydalı etkileri nedeni ile önerilebilir. Ancak drotrekogin alfanın kullanımının etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilebilmesi için mevcut çalışmalar yeterli olmayıp daha geniş serilerle yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Akciğer fibrozisi, sıçan, bleomisin, aktive protein C, drotrekogin-alfa, hidroksiprolin
Santral yerleşimli akciğer kanserlerinin distaldeki atelektaziden ayırtedilmesinde fırst-pass perfüzyon bilgisayarlı tomografinin yeri
Bu çalışmada first-pass perfüzyon BT parametreleri kullanılarak, santral akciğer kanserleri ile distaldeki postobstrüktif atelektazinin ayırtedilebilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız, distalinde postobstrüktif pnömoni veya atelektazi ile uyumlu konsolidasyon bulunan santral yerleşimli akciğer tümörlü radyoterapi uygulanmamış 18'i erkek, 2'si kadın toplam 20 olgu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Olgularda önce scout ve standart kontrastsız görüntüler alınarak daha sonraki dinamik görüntüleme, kitle ve konsolidasyon alanlarını kapsayacak şekilde kesit pozisyonu belirlendikten sonra perfüzyon protokolüne uygun dinamik görüntüleme uygulanmıştır. Kontrastlı dinamik BT görüntüleri kullanılarak santraldeki kitlenin mümkün olduğunca periferinden kaçınılarak 3 farklı lokalizasyona ROI yerleştirilmiştir. Ayrıca distal atelektazi alanının da periferinde 3 farklı lokalizasyona ROI yerleştirilmiştir. ROI yerleştirilen lokalizasyonlarda BV, BF, TTP ve MTT perfüzyon parametreleri otomatik olarak hesaplanmıştır. Olgularda first-pass BV ve BF parametreleri santral kitlelerde düşük, distal atelektazi alanlarında yüksek bulunmuştur.Kitle ve konsolidasyonlarda ölçülen ortalama perfüzyon parametreleri sırasıyla BV:7.69±4.28, BF: 48.87±25.54, TTP: 27.94±7.32, MTT: 9.56±3.47 ve BV: 11.83±5.34, BF: 78.75±39.41, TTP: 29.72±6.05, MTT: 11.44±4.93 şeklindeydi.Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda first-pass perfüzyon BT'nin santral yerleşimli akciğer kanseri ile distalindeki konsolidasyondan ayırtedilmesinde bir fonksiyonel görüntüleme yöntemi olarak kullanılabileceği, böylece radyoterapi uygulanacak hastalarda hedef alanın daraltılmasında yararlı olacağı kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Perfüzyon Bilgisayarlı Tomografi (BT); First-pass; Postobstrüktif konsolidasyon; Santral akciğer kanseri
Akciğer kanserlerinde MDBT ile kantitatif first-pass perfüzyonun değerlendirilmesi
Bu çalışmada first-pass perfüzyon BT parametreleri kullanılarak, akciğer kanserlerinin histopatolojik tiplerine, lokalizasyonlarına ve solid ve nekrotik özelliklerine göre ayırtedilebilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız sitolojik ve/veya histopatolojik değerlendirilmeler sonucunda akciğer kanser tanısı almış 38 erkek, 6 bayan olmak üzere toplam 44 hasta üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya daha önceden radyoterapi ve kemoterapi tedavisi almamış hastalar dahil edildi.Hastalarda öncelikle scout ve standart kontrastsız görüntüler elde edilmiştir. Elde edilen görüntülerden kitleyi içerecek şekilde kesitler belirlenmiş olup çekim işlemi perfüzyon BT protokolune uygun şekilde gerçekleştirildi. Elde olunan görüntüler Vitrea çalışma istasyonuna aktarıldıktan sonra renkli perfüzyon haritaları çıkarıldı. Kesit görüntülerdeki kitlelerin mümkün olduğunca nekrotik, kistik alanlarından kaçınılarak solid kesimlerinden 3 farklı lokalizasyonda ROI yerleştirilerek perfüzyon parametre ölçümleri yapıldı. Elde edilen BV, BF, TTP, MTT perfüzyon parametreleri kaydedildi.Çalışmamızda periferik yerleşimli akciğer kanserlerinde histopatolojik tanılarından bağımsız olarak BV, BF ve MTT değerlerinde santral yerleşimli akciğer kitlelerine göre yüksek bulunmuştur. Periferik yerleşimli akciğer kanserlerinde ortalama perfüzyon parametreleri sırasıyla BV: 9,62±2,3, BF: 60,05±15,49, MTT: 13,56±3,91 olarak ölçüldü. Santral yerleşimli akciğer kanserlerinde ise BV: 5,65±2,96, BF: 30,45± 11,25, MTT: 10,13±3,01 olarak ölçüldü. Çalışmamızda ayrıca solid akciğer kanserlerinde BV ve BF perfüzyon BT parametreleri, nekrotik akciğer kanserlerine göre daha yüksek olarak saptandı. Solid akciğer kanserlerinde ortalama BV: 7.03±3.51, BF: 40.51±18.52 ölçülmüş olup nekrotik akciğer kanserlerinde BV: 5.40±2.32 BF: 29.23±11.72 olarak ölçüldü.Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda First-pass perfüzyon BT' nin akciğer kanserlerinde tümör perfüzyonunun non invaziv olarak değerlendirilmesi, tümör anjiogenezi hakkında değerli bilgiler vermektedir. Periferik ve solid akciğer kanserlerinin, antianjiogenetik ilaçlardan, radyoterapi ve kemoterapi gibi tedavilerden santral yerleşimli ve nekrotik akciğer kanserlerine kıyasla daha fazla fayda göreceği ve tedavilerin etkinliğinin değerlendirilmesinde perfüzyon BT'nin ilerde daha fazla rol oynayacağı kanaatindeyiz.
Diş ve diş-kemik destekli hızlı üst çene genişletmesinin üst havayollarına etkilerinin üç boyutlu olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, diş destekli genişletme aygıtı (Hyrax) ile diş-kemik destekli genişletme aygıtının (Hibrit Hyrax) üst havayolları üzerindeki etkilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Çalışmamıza Hyrax ve Hibrit Hyrax apareyleri ile hızlı üst çene genişletmesi yapılmış olan 33 bireyden alınan veriler dahil edil edilmiştir. Hyrax grubu yaş ortalaması 14 ± 2.2 yıl olan 17 bireyden (10 kız, 7 erkek), Hibrit Hyrax grubu ise yaş ortalaması 13,7 ± 2.3 olan 16 bireyden (8 kız, 8 erkek) oluşmuştur. Genişletme öncesi ve genişletmeden 3 ay sonra alınan KIBT görüntüleri üzerinde üst havayolu ölçümleri ve maksiller iskeletsel ölçümler yapılmıştır. Veriler istatiksel olarak değerlendirilimiştir. Genişletme sonrasında, Hyrax ve Hibrit Hyrax gruplarında maksiller transversal iskeletsel ölçümlerde anlamlı artışlar meydana gelirken (p<0.001), gruplar arasında fark gözlenmemiştir (p>0.05). Her iki grupta da nazal genişlikler, nazal kavite ve nazofarinks hacmi artmakla beraber, Hibrit Hyrax grubundaki hacim ve 1.premolar seviyesindeki nazal genişlik artışları daha fazla bulunmuştur (p<0.05). Benzer şekilde genişletme sonrasında oluşan maksiller sinüs hacim artışları da Hibrit Hyrax grubunda Hyrax grubuna göre daha fazla artış göstermiştir (p<0.05). Orofarinksteki hacimsel artışlar açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır (p>0.05). Diş ve diş-kemik destekli maksiller genişletme sırasında üst havayolu boyutlarında belirgin artış meydana gelmektedir. Bununla birlikte, Hibrit Hyrax aygıtı nazal kavite hacmini ve anterior nazal kavite genişliğini arttırmakta daha etkilidir. Anahtar Kelimeler: Hızlı üst çene genişletmesi, Hyrax genişletme apareyi, Hibrit hyrax genişletme apareyi, Üst havayolu, Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT)
Zigomatik implant uygulanan atrofik maksillada zigomaya gelen travmatik kuvvetlerin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; farklı teknik ve apikal yerleşimli zigomatik implantların (Zİ), travma biyomekaniği üzerine olası etkilerinin 3 boyutlu (3B) sonlu elemanlar analizi (SEA) ile değerlendirilmesidir. Çalışma atrofik maksillalı bir hastanın bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinden yürütüldü. Mimics 12.1 yazılımıyla 3B görüntü oluşturularak, GEOMAGIC 3D yazılımı ile pürüzsüz bir yüzey halinde modelleme tamamlandı ve 3B CAD model elde edildi. Zİ yerleştirilmeyen kontrol grubu ve SOLIDWORKS yazılımı ile Zİ'ler CAD modele intrasinüs, ekstrasinüs, ekstramaksiller, çift ekstramaksiller teknik ile Zİ apeksi zigomanın lateral dış kortikal kemiğini perfore etmeyen ve 1 mm dışında sonlanacak şekilde yerleştirilen modeller ile toplam 9 model elde edildi. ANSYS yazılımı ile ağ yapısı oluşturulup, BoneMat© programı ile elastik modül atamasını takiben sınır koşullar belirlendi. Sabitlenen modellere zigomada 3247 N statik kuvvet sagital düzleme 45° açıyla horizontal olarak 40 mm2 alana 1 saniyede uygulandı. Kemik esneme kriteri 153 MPa olarak belirlendi ve oluşan eşdeğer gerilme kuvvetleri renk skalasıyla değerlendirildi. Maksimum eşdeğer gerilme kuvvetleri tüm modellerde Zİ apeksi zigomanın lateral dış kortikal kemiğinin 1 mm dışında sonlanan bölgede daha yüksek izlendi (9380 ± 3812 MPa). Zigomatik sütur bölgelerinde ise Zİ apeksinin 1 mm dışında sonlanan modellerde oluşan eşdeğer gerilme kuvvetleri, perfore edilmeyen modellere göre düşük seviyede izlendi. Eşdeğer gerilme kuvvetlerinin dağılımı; zigomatikofrontal, zigomatikotemporal, zigomatikomaksiller sütur bölgeleri ve maksiller sinüs lateral duvarında en fazla ekstramaksiller en az intrasinüs modelde izlenirken, çene kemiğinde ise en yüksek ekstrasinüs modelde izlendi. Zigoma bölgesindeki implant ile alınan bikortikal desteğin travmatik kuvvetlerin homojen dağılımını sağladığı, çene kemiğinden alınan bikortikal desteğin ise Zİ gövdesi çene kemiğinden uzaklaşırken bu desteğin kaybedilmesi nedeniyle zigomatik sütur bölgelerinde gerilmeyi arttırdığı ve dolayısıyla kırığa yol açabileceği sonucuna varıldı.
Ortodontik tedavi görmemiş iskeletsel sınıf ı bireylerde dehisens ve fenestrasyon görülme sıklığının anterior çapraşıklık miktarı ile ilişkisi
ÖZET Bu çalışmanın amacı, iskeletsel Sınıf I bireylerde dehisens ve fenestrasyon görülme sıklığının çapraşıklığa bağlı artıp artmadığının Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) kullanarak yapılan ölçümler üzerinde araştırılmasıdır. Bu amaçla; yapılan arşiv taraması sonucunda toplam 46 bireyin radyolojik görüntüleri çalışmaya dahil edilmiştir. 5 mm'nin üzerinde anterior çapraşıklığı bulunan bireyler çapraşıklık grubuna, 5 mm'den az anterior çapraşıklığı olan bireyler ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. Maksillada kontrol grubunda 31, çapraşıklık grubunda 15 birey, mandibulada ise kontrol grubunda 26, çapraşıklık grubunda 20 birey incelenmiştir. Ölçümler yapılırken öncelikle ölçüm yapılacak olan diş sagital, koronal ve aksiyal düzlemler üzerinde oryante edilmiştir. Daha sonra bukkal ve lingual yüzeylerdeki kemik kaybı aksiyal kesitler üzerinde değerlendirilmiştir. Mine-sement sınırından başlayarak kemiğin ilk görüldüğü noktaya kadar olan mesafe ölçülmüş, bu mesafe 2 mm'den fazla ise dehisens olarak kabul edilmiştir. Eğer ilk kemik görüntüsü, mine-sement sınırından itibaren 2 mm'den az bir mesafede görülüyorsa fakat, apikale doğru ortadan kayboluyorsa bu durum fenestrasyon olarak kabul edilmiştir. Bu ölçümler sırasında kök yüzeyindeki etkilenen alanı saptayabilmek için dişin kökü apikal 1/3 orta 1/3 ve gingival 1/3 olarak 3 bölgeye ayrılmıştır. Her bölgede art arda 3 kesitte kemik izlenemiyorsa o bölgede kemik kaybı olduğu kabul edilmiştir. Sonuçlar değerlendirilirken, dehisens ve fenestrasyon alanları yerine, aksiyal görüntüler üzerinde değerlendirilen ''kemik kaybı var'' veya ''kemik kaybı yok'' terimleri kullanılmıştır. Kesici dişlerin keser açıları ölçülmüş, kemik kaybı miktarı ile ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular istatistiksel olarak değerlendirildiğinde, üst 3 numaralı dişin apikal bukkal bölgesi haricinde hiçbir bölgede çapraşıklık miktarı ile kemik kaybı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır( p>0,05). Keser açıları ile kemik kaybı arasında da bir ilişki kurulamamıştır. Sonuç olarak, iskeletsel Sınıf I bireylerde çapraşıklığın şiddeti ile alveolar kemik miktarı arasında ilişki yoktur. Diş diziliminin düzgün olduğu olgularda alveolar kemik kalınlığında bir avantaj bulunmamış, çapraşıklığı olan olgularda da kemik kaybına eğilim görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: alveolar kemik kaybı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, çapraşıklık
Hyrax ve hibrit hyrax genişletme aygıtlarının iskeletsel, dişsel ve periodontal etkilerinin üç boyutlu olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, diş destekli genişletme aygıtı (Hyrax) ile diş-kemik destekli genişletme aygıtının (Hibrit Hyrax) iskeletsel, dişsel ve periodontal etkilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesidir. Çalışmamıza, maksiller darlığı nedeniyle genişletmeye ihtiyaç duyan toplam 25 birey katılmıştır. 13 hastadan oluşan I. gruba (yaş ortalaması 14,3 ± 2,3 yıl) Hyrax, 12 hastadan oluşan II. gruba (yaş ortalaması 13,8 ± 2,2 yıl) Hibrit Hyrax aygıtı uygulanmıştır. Tüm bireylerden genişletmeden önce (T1) ve genişletmeden 3 ay sonra (T2) fotoğraf, model, ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kayıtları alınmıştır. KIBT görüntüleri üzerinde MIMICS® yazılım programı kullanılarak iskeletsel, dentoalveoler ve periodontal ölçümler yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 21.0 istatistiksel yazılım programı kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirme sonucunda, iskeletsel ölçümlerin hem Hyrax hem de Hibrit Hyrax grubunda anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. Yine her 2 grupta dişler arası mesafeler anlamlı artış göstermiştir. Diğer yandan, 1. ve 2. premolarlar arası mesafeler Hyrax grubunda Hibrit Hyrax grubuna göre daha fazla artmıştır. Her iki genişletme apareyi ile destek alınan dişlerin bukkal kemik kalınlıklarında azalma, palatal kemik kalınlıklarında artış meydana gelmiştir. Sol 1. premolarların bukkal ve palatinal kemik kalınlıklarındaki değişiklikler incelendiğinde gruplar arasında anlamlı farklar görülmüştür (p<0.001). Mutlak dental eğilme miktarlarında ise gruplar arasında anlamlı farklılıklar görülmemiştir (p>0.05). Sonuç olarak, üst çene darlığının tedavisinde Hyrax ve Hibrit Hyrax genişletme apareyleri etkin olarak kullanılabilir. Bununla birlikte, Hyrax aygıtıyla premolar bölgesinde Hibrit Hyrax aygıtına göre daha fazla genişleme sağlanabilmektedir. Hibrit Hyrax aygıtı ise 1. premolarların kemik desteğinde belirgin bir değişikliğe neden olmamaktadır.
Alt çene kanalını çevreleyen kemiğin kalınlığının ve yoğunluğunun bilgisayarlı dental volümetrik tomografi ile değerlendirilmesi
Oral implantoloji uygulamalarında frezlerle inferior alveolar sinir'e (İAS) zarar verilebilmektedir. Çalışmada, implant yuvası hazırlanması sırasında alt çene kanalını çevreleyen kemiğin direncinin frezlerin perforasyonuna engel olabilecek yoğunluğa ve kalınlığına sahip olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya alt çene arka bölgeye implant uygulaması için başvurmuş, yaşları 20-79 arasında değişen 99 hastaya ait bilgisayarlı dental volümetrik tomografi görüntüsü dahil edilmiştir. Premolar bölgede kemik kalınlığı ortalaması 0.87±0.18 mm ve molar bölgede 0.85±0.17 mm, kemik yoğunluğu ortalaması premolar bölgede 649.18±241.42 HU ve molar bölgede 584.44±222.73 HU olarak tespit edilmiştir. Kemik kalınlığı ve yoğunluğunun premolar ve molar bölgedeki farklılığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001Sonuç olarak altçene kanalını çevreleyen kemiğin ortalama olarak frezlere karşı direnç gösterecek yoğunluğa ve kalınlığa sahip olmadığı görülmüştür. Bu nedenle implant uygulaması öncesi kanal üzerindeki kemik miktarının doğru tespit edilmesinin, implant boyunun kanalın üzerinde güvenlik payı bırakacak şekilde tayin etmenin ve kanala yaklaştıkça aşırı kuvvetlerden kaçınmanın inferior alveolar sinir'e zarar verme riskini azaltacağı kanısındayız.
Prostat kanserli hastalar için tomoterapi ve cyberknife robotik radyocerrahi tedavi planlarının dozimetrik karşılaştırması
SBRT, EBRT içinde yer alan tipik olarak 5 cm'den küçük ekstrakraniyal lezyonları yüksek radyasyon dozu kullanarak ışınlayan bir tekniktir. Bu tez çalışmasında, düşük ve orta risk düzeyine sahip -daha önce tedavi görmüş- 10 prostat kanseri hastasına ait CT görüntüleri kullanılarak Tomoterapi ve CyberKnife cihazlarında hazırlanan tedavi planlarının SBRT tekniği açısından dozimetrik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yapılan planlamalarda hedef hacme 5 fraksiyonda, toplamda 36.25 Gy reçetelendirilmiş doz tanımlanmıştır. Planlamalar sonucunda DVH kullanılarak hedef hacim için HI, CI, nCI tedavi parametreleri, kritik organ hacimlerine karşılık gelen doz değerleri ve fraksiyon başına MU ve tedavi süreleri hesaplanmıştır. Elde edilen bu değerlerin istatistiksel analizinde Wilcoxon Eşleştirilmiş İki Örnek Testi kullanılmıştır. CyberKnife ve Tomoterapi'de hazırlanan tedavi planlarında hedef hacimler için elde edilen verilerin dozimetrik karşılaştırması yapıldığında HI, CI ve nCI değerlerinin her birinde p< 0.05 çıkmıştır. Kritik organlardan rektum (%5, %10, %20, %50) ve mesane (5cc, 10cc) hacimlerine karşılık gelen doz değerlerinin hepsinde p<0.05 olarak bulunmuşken femur başlarına (sağ femur, sol femur, 10cc) karşılık gelen doz değerleri p>0.05 olarak hesaplanmıştır. Fraksiyon başına MU ve tedavi süreleri açısından incelendiğinde ise her ikisinde de p<0.05'tir. İstatistiksel olarak; CyberKnife'da CI ve nCI parametreleri Tomoterapi'ye kıyasla daha iyi bulunmuşken, HI parametresi CyberKnife'a kıyasla Tomoterapi'de daha iyi çıkmıştır. Kritik organlar açısından incelediğimizde ise Tomoterapi mesane ve rektumu CyberKnife'a oranla daha iyi korumuşken, femur başları her iki cihazda da benzer sonuçlar vermiştir. Fraksiyon başına MU ve tedavi süresi kıyaslandığında Tomoterapi'de CyberKnife'a oranla daha iyi sonuçlar alınmıştır.
Spinal enstrumantasyon cerrahisinde 3D BT navigasyon sistemi ve serbest el tekniği ile yerleştirilen pedikül vidalarının pozisyonlarının retrospektif olarak karşılaştırılması
Amaç: Spinal cerrahi günümüzde giderek artan bir sıklıkta uygulanmaktadır. Omurga deformiteleri, spinal stenoz ve omurga kırıklarında pedikül vidalarıyla enstrumantasyon yaygın kullanılan bir yöntemdir. Bu enstrumantasyon uygulamasının, medulla spinalis, sinir kökleri, büyük damar ve iç organların yakın komşulukları nedeniyle uygun şekilde yapılması önem taşımaktadır. Pedikül vida uygulaması serbest el tekniği, floroskopi eşliğinde, 3D-BT navigasyon rehberliğinde ya da robotik sistemler kontrolünde yapılabilir. Çalışmamızda amaç kurumumuzda serbest el tekniği ve 3D-BT navigasyon rehberliğinde yerleştirilmiş pedikül vidalarının pozisyonlarını uygunluk açısından retrospektif olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2016-2018 yıllarında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde kifoz ve skolyoz tanıları olan posterior yaklaşımla spinal enstrumantasyon uygulanmış hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Vida pozisyonları Gertzbein and Robins sınıflamasına göre hem transvers hem de anterior penetrasyon açısından değerlendiridi (A:0 mm penetrasyon, B:<2mm,C:<4mm, D:<6mm, E:<6mm). Bulgular: Aynı cerrah tarafından opere edilmiş, toplam 73 hasta çalışmaya dahil edildi. Serbest el tekniği ile 40 hastaya 962 adet, 3D-BT navigasyon eşliğinde 33 hastaya 702 adet vida yerleştirilmiş olduğu gözlendi. Sonuç: 3D-BT navigasyon rehberliğinde yerleştirilmiş olan vidaların transvers penetrasyon açısından ( A: 629 (%89,6); B: 39 (%5,6); C:14 (%2); D:11(%1,6); E:9 (%1,3)), serbest el tekniği ile yerleştirilmiş olan vidalara (A:736 (%76,5); B:116 (%12,1); C:59 (%6,1); D:39 (%4,1); E: 12 (%1,2)) kıyasla, istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha iyi pozisyonda yerleştirilmiş olduğu görüldü. Anterior penetrasyon açısından da yine 3D-BT Navigasyon grubunda daha başarılı sonuçlar gözlendi. Ayrıca her iki grupta da lomber vertebralardaki vidaların torakal vertebralardakilere göre daha iyi pozisyonda yerleştirilmiş olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: 3D-BT, Navigasyon, Serbest el, Pedikül vidası, Enstrumantasyon