Tomography-x ray-computed

203 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile torakal aortik varyasyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Torasik aortun konjenital varyasyonları, klinik olarak sessiz olabilen veya özellikle tam vasküler halkalarla ilişkili olduğunda solunum veya özefagus semptomları ile ortaya çıkabilen çeşitli malformasyon alt gruplarını içerir. Bu varyasyonlar izole olabilir veya diğer konjenital kalp hastalıkları ve kromozomal anormallikler ile ilişkili olabilir. Görüntüleme, bu anomalilerin saptanmasında önemli bir rol oynar ve böylelikle preoperatif torasik cerrahi yönetiminde doğru kararlar vermede çok yardımcı olur. Torasik aort anomalileri, karotis stent prosedürleri dahil olmak üzere endovasküler operasyonun teknik zorluğunu ve nörolojik komplikasyon riskini artırabilir. Torasik aort anatomisinin bilgisi ve torasik aort anomalilerinin teşhisi, doğru cerrahi planlamasına izin verir ve olası komplikasyonları önlemeye yardımcı olur. Torasik aortun konjenital anormallikleri, embriyonik faringeal ark sisteminin bir veya daha fazla bileşeninin anormal gelişiminden kaynaklanan geniş bir varyasyon ve anomali yelpazesi sunar. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), torasik aorta ve dalları ile trakea ve özefagus arasındaki ilişkisi hakkında bilgi vererek ameliyat öncesi cerrahi planlamaya yardımcı olur. ÇKBT son zamanlarda torasik aort anormalliklerinin değerlendirilmesinde birincil tanı yöntemi haline gelmiştir. ÇKBT kullanımının üstünlüğü, yöntemin aynı çalışmada aortik ark anomalilerinin ve bitişik olduğu organlarla mekansal ilişkilerinin değerlendirilmesini sağlayan invaziv olmayan bir teknik olmasıdır. Bir radyoloğun ana rolü, bu anormallikleri tanımak ve daha da önemlisi, trakea ve özefagusun yüksek kompresyon riskini gösteren görüntüleme özelliklerini araştırmaktır. Yöntem: Retrospektif olarak 64 kesitli çok dedektörlü BT tarayıcılarından birini kullanarak elde edilen 2978 hastanın görüntülerine baktık. ÇKBT, 64 kesitli çok dedektörlü BT tarayıcılar (LightSpeed VCT, GE Healthcare, Waukesha, WI, ABD) x kullanılarak yapıldı. Tarama parametreleri 250 mA tüp akımı; 0.75 sn tüp dönüş süresi; 120 kVp tüp voltajı; 5 mm kesit kalınlığı; ve 20 cm görüş alanı idi. Bulgular: Toplam 2978 hasta analiz için araştırıldı. Bu hastaların yaş ortalaması 52,60 ± 6,24 ve % 60.54'ü kadındı. Kadınlarda (% 25,76, n = 279) Erkeklere (% 20,63, n = 391) göre daha fazla sıklıkta izlendi. 2978 çalışmamızın toplam analizinde, toplam 670 (% 22,50) hastada çeşitli torasik aort anomalileri saptandı. En yaygın varyant, innominat ve sol karotis kommunis arterin ("bovine" ark) ortak bir kökten çıkmasıydı (% 13.76, n = 410). Bu varyasyonu 220 erkek (% 11.60) hastada ve 190 kadın (% 17.54) hastada tespit ettik. İkinci en yaygın olanı % 5.37 insidansla vertebral arter orjinli varyasyonlardı (n = 160). Bu varyasyonda, sol vertebral arter direkt aort arkından çıkar. Bu varyasyonu 110 erkek (% 5.80) ve 50 kadın (% 4.61) hastada tespit ettik. Üçüncü en yaygın olanı, sol yerleşimli aortik ark ile birlikte aberran sağ subklavyen arter idi. Aberran sağ subklavyen arterin (ARSA) prevalansı % 1.61 idi (n = 48). Bu varyasyonu 27 erkek (% 1,42) ve 21 kadın (% 1,93) hastada tespit ettik. Sonuç: Birçok formda olan torasik aort anomalileri, embriyonik faringeal ark sisteminin bir veya daha fazla bileşeninin anormal gelişiminden kaynaklanır. Torasik aort anomalilerinin spektrum ve görüntüleme özelliklerine aşina olmak, doğru tanı ve sınıflandırma ve cerrahi tedaviye rehberlik etme açısından önemlidir. Bu varyasyonların çoğu asemptomatiktir, ancak bazıları da semptomatiktir ve tedavi edilmesi gerekir. Bu varyasyonların çoğu izole olarak meydana gelir, fakat konjenital intrakardiyak yapısal bozukluklar ve kromozomal bozukluklarla da ilişkili olabilir ve prognoz ve tedavi için önemli etkileri olabilir. ÇKBT ile noninvaziv görüntüleme, bu varyasyonların kapsamlı bir değerlendirmesini sağlar. Bir radyolog olarak, bu varyasyonları bilmek ve raporlarımızda belirtmek zorundayız. Anahtar Kelimeler: Torasik Aort Anomalileri, Komplet Vasküler Halka, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi

AnomalilerArterlerGöğüs arterleri+3
Murat Değer
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal yağ doku alanları ile mezenterik pannikülit ilişkisinin araştırılması

Mezenterik pannikülit (MP) etiyolojisinde obezite nin de suçlandığı bilgisayarlı tomografi (BT) ile genellikle insidental tanı alan mezen terin benign hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı, BT ile tanı alan MP'nin BT ile belirle nen abdominal yağ doku alanları ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya dışlanma kri terleri sonrasında geriye kalan 48 erkek, 44 kadın toplam 92 hasta dahil edildi. Aynı yaş grubundaki 80 kişiden (40 erkek, 40 kadın) kontrol grubu oluşturuldu. MP'nin total adipoz doku (TAD), visseral adipoz doku (VAD), subkutan adipoz doku (SAD) ve VAD/SAD oranı ile ilişkisi her iki cinsiyet için ayrı ayrı değerlendirdi. Abdominal yağ doku alanları özel bir iş istasyonu kullanılarak L2–3 intervertebral disk aralığın daki tek bir aksiyel kesit üzerinde serbest el tekniğiyle TAD ve VAD konturunun ma nuel olarak çizilmesiyle belirlendi. SAD alanı, VAD alan değerinin TAD alan değe rinden çıkarılmasıyla hesaplandı. Kadın hastalarda TAD ve VAD alanı kontrol gru bundan daha yüksekti (p=0.002, p=0.0001, sırasıyla). Erkek hastalarda hem TAD, hem VAD hem de SAD alanları kontrol grubuna göre daha yüksekti (p=0.002, p=0.01, p=0.001, sırasıyla). Kadın hastalarda VAD için kesim değeri 146,29 cm2 , TAD için 403,03 cm2 bulundu. Erkek hastalarda TAD, VAD ve SAD için kesim değerleri sıra sıyla 404,63 cm2 , 228,79 cm2 , 149,08 cm2 bulunmuştur. Erkek hastalarda VAD/SAD oranı daha düşükken (p=0.04), kadın hastalarda VAD/SAD oranı daha yüksekti (p=0.001). Sonuç olarak kadın hastalarda artmış TAD ve VAD alanı, erkek hastalarda artmış TAD, VAD ve SAD alanı; kadın hastalarda artmış VAD/SAD oranı ile erkek hastalarda azalmış VAD/SAD oranı MP ile ilişkilidir.

Adipoz dokuKarın yağıPannikülit+1
Farıd Valıaghayev
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste dinamik bilgisayarlı tomografi ile pulmoner emboli tanısı konulan hastaların manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendrilmesi

ÖZETGiriş ve Amaç: PE hayatı tehdit eden acil servislerde hekimlerin sık karşılaştığı birhastalıktır. Erken tanı tedavisi kadar önemlidir. Toraks BT, PE tanısında en sık kullanılangörüntüleme yöntemidir. Gebelerde, kontrast alerjisi ya da böbrek yetmezliği olanhastalarda toraks BT kontrendikedir. MR tetkiki son yıllarda kullanımı artan radyasyoniçermemesi nedeniyle önemli bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı; PEdüşünülen ancak böbrek yetmezliği, kontrast madde alerjisi, gebeliği olan hastalar ilegörüntülemenin hızlı yapılması gereken hastalarda, toraks difüzyon MR görüntülemetekniğinin kullanabilirliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma 5 Aralık 2010 ? 31 Kasım 2011 tarihleri arasındahastanemiz Acil Servisine başvuran dinamik kontraslı BT ile PE tanısı konulmuş 29 hastayıkapsamaktadır. Dinamik kontrastlı toraks BT ile PE tanısı konulmuş bu hastalara toraksdifüzyon MR görüntüleme yöntemi uygulandı.Bulgular: PE tanısı konulan 29 hastada, dispne ve göğüs ağrısının en sık başvuru nedeniolduğu tespit edildi. Ortalama ADC değeri tüm hastalar için 2.39x10-³±4.6 mm²/sn olarakbulundu. Enfarktların ortalama ADC değeri 1,98x10-³±4,5 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi alanları için ortalama ADC değeri 2,57x10-³±3,3 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi 20 (%59,1) hastada, enfarkt 9 (%30,9) hastada gözlendi. ADC değeri açısındanatelektazi ve enfarkt arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.0001).Sonuç: PE tanısının konulmasında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraks difüzyon MR tetkiki alternatif bir görüntüleme yöntemi olabilir. Özellikle gebelerde,kontrast madde alerjisi olanlarda, böbrek yetmezliği olan olgularda ve hızlı görüntülemeningerektiği durumlarda, PE tanısında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraksın difüzyon ağırlıklı görüntüleme tetkiki yararlı sonuçlar verebilir. Difüzyon toraksMR görüntüleme tetkikinin PE tanısında kullanılabilmesi için daha erken dönemdeuygulanmış daha çok vaka ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.nahtar kelimeler: Pulmoner emboli, toraks difüzyon manyetik rezonans görüntüleme,toraks bilgisayarlı tomografi

Acil servis-hastaneDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeGöğüs+3
Sevgi Yumrutepe
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirozlu hastalarda spontan bakteriyal peritonit ile NOD2 gen mutasyonu ve bakteriyal translokasyon arasındaki ilişki

Bakteriyel translokasyon (BT) spontan bakteriyal peritonitin (SBP) gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda karaciğer sirozunda SBP?nin nucleotide-binding oligomerization domain containing 2 (NOD2) gen aleli ve BT sıklığıyla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Biz bu çalışmada asitli sirotik hastalarda spontan bakteriyal peritonit ile BT ve NOD2 varyantı arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza etyoloji ayırt etmeksizin sirotik asit gelişmiş SBP?si olan 82 hasta ve SBP?si olmayan 89 hasta dahil edildi. Çalışmamızda BT ilişkili olduğu düşünülen 3 NOD2 gen aleli (p.R702W, p.G908R, c.3020insC) çalışıldı. BT varlığını saptamak için tüm hastalarda asit sıvısında bakteriyal DNA ve serumda İnterlökin-6(IL-6), tümör nekrosis faktör reseptörü(TNF-R) ve lipoprotein binding protein (LPB) bakıldı. SBP olan hastalarda asit sıvısında bakteriyal DNA varlığı SBP olmayan hastalardan anlamlı şekilde farklıydı. SBP ve SBP olmayan hastalar arasında NOD2 gen varyant sıklığı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kültür pozitif SBP?li hastalarda NOD2 gen varyant sıklığı kültür negatif hastalardan anlamlı şekilde farklıydı. NOD2 gen varyantı olan hastalarda asit sıvısında bakteriyel DNA sıklığı, NOD2 gen varyantı olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı saptandı. Bu çalışmada bulgularımız asit kültürü ve bakterial DNA pozitifliği ile NOD2 gen mutasyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: NOD2, Bakteriyel Translokasyon, Spontan Bakteriyal Peritonit

AllellerBakteriyel translokasyonGenler+2
Ramazan Dertli
İnönü University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı iskeletsel yüz tiplerine sahip bireylerin maksilla ve mandibula hacimlerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi yöntemi ile incelenmesi

Bu çalışmada farklı iskeletsel yapıya sahip bireylerdeki maksiller ve mandibular yapıların hacimlerinin, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) yardımı ile üç boyutlu ölçüm yöntemlerini içeren bilgisayar yazılım programı kullanarak incelenmesi hedeflenmiştir. Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Radyoloji ve Ortodonti Anabilim Dalı arşivinde kayıtları bulunan bireyler arasından şartlara uyan 1500 bireyin sefalometrik radyografileri ölçülerek belirlenen genel kriterlere uyan 500 birey seçilmiştir. Çalışmanın şartlarına uyan 135 kişiye ait KIBT araştırmaya dahil edilmiştir. Seçilen KIBT'ler ANB açılarına göre Sınıf 1 (0Anahtar Kelime: Anatomi = Anatomy ; Maksilla = Maxilla ; Mandibula = Mandible ; Radyografi = Radiography ; Tomografi-x ışınlı-bilgisayarlı = Tomography-x ray-computed ; Yüz = Face ; Yüz kemikleri = Facial bones

AnatomiMaksillaMandibula+4
Beyza Karadede
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minör kafa travmalı pediatrik olgularda ubiquitin c-terminal hidrolaz (UCH-l1) kan düzeylerinin tanısal etkinliğinin araştırılması

Çocukluk çağında kafa travmaları acil servise travma ile başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturur. Büyüme dönemindeki çocuklarda kafa travması büyüme ve gelişme basamaklarını etkilemekte, bu nedenle erişkin hastalara göre farklı bir değerlendirme gerekmektedir. Minör kafa travması ile acil servise başvuran hastalarda intrakraniyal yaralanmaları saptamada beyin bilgisayarlı tomografi (BBT) altın standart haline gelmiştir fakat yaygın ve gereksiz kullanımı sağlık giderlerinde artışa ve uzun dönemde radyasyona bağlı risklere sebep olmaktadır. Bu çalışmada minör kafa travması nedeniyle acil servise başvuran 0-18 yaş grubu hastalarda UCH-L1 düzeylerinin BBT'ye alternatif olup olamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma 07.03.2019 ile 27.02.2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesi acil servisine minör kafa travması ile başvuran 0-18 yaş grubu hastalardan Glaskow Koma Skoru (GKS) 14-15 olup BBT çekilen 60 hasta ve kafa travması dışında minör travma veya medikal nedenler ile acil servise başvuran 20 hasta prospektif olarak değerlendirilerek yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, hastaneye başvuru tarihleri (gün, ay, yıl, saat), GKS, yaralanma bölgesi, yaralanma şekli, travmanın oluş saati, hastaneye geliş saati, tetkik alınma saati ve serum UCH-L1 düzeyleri kayıt altına alınmıştır. Uygun sayıya ulaşıldığında UCH-L1 düzeyi çalışılarak dosyaya eklenmiştir. Minör kafa travmalı pediatrik olgularda UCH-L1 düzeyi kafa travması olan hastalarda kafa travması olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmasına rağmen BBT bulgusu olan olguları BBT bulgusu olmayan olgulardan ayıramamıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpKafa yaralanmaları+6
Ziyaettin Uzun
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Bifurcatio carotidis'in BTA görüntüleri üzerinde morfometrik analizi

Sistemik faktörlerin yanı sıra geometrik özelliklerin şekillendirdiği hemodinamik elemanlar da ateroskleroz oluşumunu etkilemektedir. Bu nedenle aterosklerotik plaklar arteriyel ağın kıvrımlı bölgeleri ile arter bifurkasyonlarında oluşma eğilimi göstermektedir. ACC ve terminal dalları bu açıdan aterosklerotik plakların en sık oluştuğu bölgelerin başında gelir. Boynun klinik muayenesi sırasında BC seviyesini dışarıdan belirlemek önemli bir kriterdir ve cerrahi girişimlerin planlanması/teknik zorlukların tahmin edilmesinde de faydalı olabilmektedir. Retrospektif olarak planlanan bu çalışmada ACC'in BC'i oluşturduğu seviye; terminal dalları ACI ve ACE morfometrik olarak incelenmiştir. Bu amaçla carotis sistemi ortalama yaşı 53.87±17.51 olan 247 bireyin (123 kadın/124 erkek) BTA görüntülerinde bilateral olarak incelenmiştir. BC'in seviyesi proc. mastoideus, Gonion, os hyoideum, cart. thyroidea ve vertebrae cervicales'e göre belirlenmiştir. Bifurkasyon açısı ilki ACI-ACE damar merkez eksenleri arasındaki, diğeri ACI-ACE'nın birbirlerine bakan arter duvarları arasındaki açı olmak üzere iki yöntemle ölçülmüştür. ACI açısı ACC ve ACI; ACE açısı ise ACC ve ACE damar merkez eksenleri arasındaki açı olarak belirlenmiştir. BC'in en geniş yeri bulbus çapı, ACI-ACE ayrılma yerindeki çap bifurkasyon çapı olarak kabul edilmiştir. Arter çapları ise objektif bir metotla belirlenen ardışık beş çap ölçümünün aritmetik ortalaması alınarak belirlenmiştir. Bireylerde BC proc. mastoideus'un (% 100), Gonion'un (% 96.4) ve os hyoideum'un aşağısında (% 63.2); cart. thyroidea'nın yukarısındaydı (% 65.8). BC'ın en sık görüldüğü vertebral seviye ise C3 alt 1/3 seviyesi idi. Vertebral seviye hem cinsiyetler hem de sağ-sol taraf arasında anlamlı bir değişiklik göstermiyordu. Vertebral seviye ile yaş arasında pozitif yönde çok zayıf bir ilişki vardı. BCA1 45.18±18.8°, BCA2 43.58±25.22°, ACI açısı 22.88±13.92° ve ACE açısı 23.86±13.4° idi. Bu açılardan BCA1, BCA2 ve ACI açısı erkeklerde kadınlardakinden daha genişti. ACI açısı erkeklerde sol tarafta, sağ taraftan daha geniş bir açıya sahipti. BCA1, BCA2 ve ACE açısı yaş arttıkça artmaktaydı. Vertebral seviye ile BCA1 ve BCA2 arasında pozitif yönde orta şiddette bir korelasyon vardı. Bulbus çapı 11.15±2.26 mm, bifurkasyon çapı 13.39±3 mm, ACI çapı 5.65±0.91 mm, ACE çapı 4.21±0.69 mm ve ACC çapı 6.7±0.96 mm idi. Bütün çap değerlerinin erkeklerde kadınlardakinden daha büyük olduğu görüldü. Erkeklerde bulbus çapı ve bifurkasyon çapının sol tarafta sağ taraftan daha büyük olduğu görüldü. Bulbus çapı, bifurkasyon çapı, ACC çapı ile bireylerin yaşları arasında zayıf bir korelasyon tespit edildi. ACI çapı ve ACE çapı ile yaş arasında bir korelasyon yoktu. Bütün çap değerleri vertebral seviye ile zayıf bir ilişki gösterdi. Tüm bu sonuçların hasta ve hastalık hakkında bir fikir yürütme açısından klinisyenlere ve bu bölgeye cerrahi girişimde bulunacak operatörlere faydalı bilgiler sunabileceği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Arteria Carotis Communis, Arteria Carotis İnterna, Arteria Carotis Externa, Bifurcatio Carotidis, Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi

AnatomiAnjiyografiBifurcatio carotidis+6
Kübra Deveci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise senkop ile başvuran hastalarda kranial görüntülemenin retrospektif incelenmesi

Bu çalışmada, acil servise senkop ile başvuran hastalarda patolojik kranial görüntüleme bulgularını tanımak ve ilişkili muhtemel risk faktörlerini analiz etmek amaçlanmıştır. Haziran 2018 ile Şubat 2021 tarihleri arasında Bursa'da bulunan iki adet üçüncü basamak sağlık uygulama ve araştırma hastanesinin acil servisine senkop ile başvuran ve intrakranial patoloji düşünülerek kraniyal görüntüleme yapılan 2000 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Senkopu taklit edebilecek hipoglisemi, nöbet, konversiyon gibi durumlar, primer yakınması senkop ile uyumlu olmayan hastalar, 18 yaşından küçük, travma öyküsü, koma durumu, persistan bilinç kaybı, alkol veya madde kullanımı ve bilinen intrakranial patolojisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Verilerin analizi SPSS v22 paket programı ile yapılmıştır. 1394 hasta (672 erkek ve 722 kadın, 18 – 96 yaş aralığı, ortalama yaş 57,5) çalışmaya dâhil edilmiştir. 151'i (%10,8) kranial BT ve 372'si (%26,7) kranial MR olmak üzere, toplamda 523 (%37,5) hastada patolojik görüntüleme bulgular saptanmıştır. Fokal nörolojik defisit, tansiyon yüksekliği, nörolojik semptom, koagülopati, AFR yüksekliği, troponin yüksekliği, atriyal fibrilasyon, anemi ve ek hastalık (malignite, hipertansiyon, diyabet, serebrovasküler hastalık) varlığı istatistiksel olarak ilişkili risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Acil servis hekimleri hayatı tehdit eden intrakranial patolojileri kaçırmamak için çoğu zaman kesitsel görüntüleme yöntemlerine başvurmaktadır. Bu durum sağlık hizmetlerinin maliyetini arttırmakla beraber, birçok hastayı gereksiz radyasyona bağlı oluşabilecek komplikasyonlara maruz bırakmaktadır. Anormal kraniyal görüntüleme ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesinin, acil servise senkop ile başvuran hastalarda rutin kraniyal BT ve MR kullanımını azaltma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpGörüntüleme yöntemleri+5
Issa Malongo Omar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radius distal kırığı nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda Hounsfield Unit'in klinik ve radyolojik sonuçlar ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Distal Radius uç kırıkları özellikle yetişkin yaş grubunda üst ekstremitenin sık görülen kırıklardır. Yaş dağılımı olarak 6-10 yaşları ile 60-69 yaşları olmak üzere bimodal dağılım göstermektedir. Bilgisayarlı Tomografi üzerinden ölçülen Hounsfield Unit (HU) ile kemik yoğunluğu arasında korelasyon olduğunu gösteren literatürde birçok çalışma mevcuttur. Çalışmamızın amacı, Radius distal uç kırığı nedeni ile tarafımızca ameliyat edilen hastalarda Hounsfield Unit'in klinik ve radyolojik sonuçlar ile ilişkisini değerlendirmektir. Çalışma 2018-2021 yıllarında kliniğimize başvuran ve Radius distal uç kırığı nedeni ile ameliyat edilen 59 hasta üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bilgisayarlı Tomografi (BT) üzerinden Radius distalinde bulunan kırık hattından ayrı ayrı 3 kesit alınarak HU değerleri ölçülüp not edildi. HU skalasına göre <140 kötü, 140-220 orta, >220 iyi olarak değerlendirmeye alınmıştır. Cerrahi sonrası el bileğinin klinik sonuçları Modifiye Mayo El Bilek Skoru ile değerlendirilmiştir. Çalışmamıza katılım kriterlerine uyan 59 hasta dahil edildi. Hounsfield Unit (HU) ile AO sınıflamasına göre A tipi kırık, B tipi kırık ve C tipi kırık paterni istatistiksel olarak değerlendirildiğinde aralarında anlamlı fark oluşmadığı görülmüştür (p>0,05). Kırık kaynama süresi ile yine kırık paterni arasındaki ilişki değerlendirildiğinde kaynama süresinin kırık paterninden etkilenmediği sonucuna ulaşılmıştır (p>0,05). Operasyon sonrası klinik sonuçları değerlendirmek üzere kullanılan Modifiye Mayo El Bilek Skorlaması ile kırık tipleri arasında anlamlı farklılık oluşmamıştır (p>0,05). Ölçülen HU değerleri ile Modifiye Mayo El bilek Skorları ile de anlamlı korelasyon oluşmamıştır (p>0,05). Bunların yanında distal Radius kırıklarına yönelik ölçülen HU değerleri ile kaynama süreleri arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05) (r: -,474). Literatürde birçok çalışmada HU değeri ile DEXA ile ölçülen kemik yoğunlukları arasında benzerlik olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda HU skalasına göre iyi olarak değerlendirilen hastalarda kaynama sürelerinin daha hızlı olduğu görülmüştür. Bunun yanında HU değerlerinin ölçümlerinin pratik olması, maliyetinin düşük olması ve ekstra radyasyon maruziyeti yaratmaması nedeni ile rutin olarak kullanılması önermekteyiz.

Kırıklar-kemikOsteoporozRadius+3
Ali İhsan Alpsoy
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda nöronal hasarı belirlemede alfa sinuklein protein etkinliğinin araştırılması

Çalışmamızın amacı deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan kafa travması modelinde sıçanlardan alınan serum örneklerinde alfa-sinüklein düzeyinin akut dönemde travmatik beyin hasarını göstermede tanısal değerini araştırmaktır. Çalışmamızda toplam 40 adet erişkin Spraque-Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Denekler kontrol grubu (n=8) ve 4 ayrı deney grubu (n=8) olarak 5 gruba ayrıldılar. Çalışmamızda Marmarou ve ark.'nın tanımladığı model modifiye edilerek uygulandı. Bu modelde farklı yüksekliklerden farklı ağırlıklarda bilyeler serbest düşme yöntemiyle bırakılarak sırayla 0.05, 0.1, 0.2 ve 0.4 Newton şiddetinde travma oluşturulması hedeflendi. Travmanın indüksiyonundan 2 saat sonra sıçanların kalbinden alınan kanlarda α-syn düzeyi araştırıldı. Kontrol grubuna göre kan α-syn düzeyleri ölçüldüğünde, 0.05 ve 0.2 newton şiddetinde travma oluşturduğumuz gruplarda düşüş görülmüştür. Daha şiddetli travma oluşturduğumuz (0.2 Newton) grup, az şiddetli oluşturduğumuz gruba (0.05 Newton) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak farklı şiddetlerde kafa travması oluşturduğumuz sıçanlardan ikinci saatte alınan kan örneklerinden α-syn düzeylerinde anlamlı bir yükselme görülmemiştir. Aksine iki travma grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında düşme görülmüştür. Bu sonuçlar kafa travması sonrası ikinci saatte alınan kanlardan bakılan α-syn düzeyinin TBY için erken dönemde tanısal olarak etkin olmadığını düşündürmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAlfa sinüklein+6
Buşra Altınkök Şentürk
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep ilinde bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden mandibula ramus, frontal sinüs ve kraniyofasiyal morfometrik ölçümlerin, yaş ve cinsiyet tayininde kullanılabilirliği

Giriş ve Amaç: Cinsiyet ve yaş tayini, adli bilimlerde özellikle ileri derecede çürümüş cesetlerde ve çok sayıda insanın öldüğü olaylarda kimlik tespitinin önemli adımlarındandır. İskelet kalıntılarından cinsiyet tayininde, daha önce pek çok kere üzerinde çalışılmış olan ve güvenirliliği kanıtlanmış kafatası ve pelvis kemiği kullanılır. Kemiklerden yapılacak incelemelerde metrik veya morfolojik yöntemlerden faydalanılmaktadır. Metrik ölçümlerde BT gibi radyolojik yöntemlerin kullanımı son yıllarda artmıştır. BT'ler arşivlenebilir olması nedeniyle yapılacak ölçümlerde tekrarlanabilirlik ve birden fazla gözlemcinin erişebilirliğinin yanında, analiz için gereken sürenin azalması ve maliyetin düşmesi gibi avantajlar da sunmaktadır. Bu çalışmada, kimliklendirmede sık kullanılan bazı kraniyofasiyal noktalar, frontal sinüs ve mandibula ramus ölçümlerinin değerlendirilerek, bu ölçümlerin karşılaştırılması; ayrı ayrı ve birlikte yaş ve cinsiyet tahmininde kullanılabilirliğinın araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 100 adet kadın ve 100 adet erkek olmak üzere ikiye ayrılan olgular, kendi içinde 20-29, 30-39, 40-49, 50-59 ve 60-75 olacak şekilde yaşlarına göre on yıl aralıklı 5 alt gruba ayrılmıştır. Beyin BT ve BT anjiyografi görüntüleri kullanılarak kraniyumda 7, frontal sinüste 3 adet metrik ölçüm ve mandibula ramusunda 1 adet uzunluk ölçümü yapılmış olup, bu görüntüler Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Radyodiognastik Anabilim Dalı'nda rastgele ve geriye dönük olarak elde edilmiştir. Elde edilen ölçümlerin analizleri SPSS 22.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Sayısal değişkenler cinsiyete ve yaş gruplarına göre karşılaştırılmıştır. Cinsiyeti tahmin etmek için Kuadratik Diskriminant Analizi yöntemi kullanılarak farklı modeller oluşturulup, modeller karşılaştırılmış ve cinsiyeti tahmin etmede en önemli parametreler belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda değerlendirilen mandibula ramus uzunluğu, frontal sinüs ve kraniyofasiyal parametre ölçümlerinin erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu, ölçümlerin tamamının cinsel dimorfizm gösterdiği saptanmıştır. İnterorbital genişlik dışında hiçbir ölçüm 20-75 arası yaş gruplarını ayırmada başarılı olamamıştır. İnterorbital ölçüm ise belirlenen yaş gruplarından 60 ve üzeri yaş grubundaki bireyler ile 20-29, 30-39, ve 40-49 yaş aralığındaki bireyleri ayırt edebilmiştir. Cinsiyet tespitinde ise, kraniyal metrik ölçümlerden bizigomatik genişliğin; frontal sinüs ölçümlerinden frontal sinüs ön-arka çapının en kıymetli değişkenler olduğu görülmüştür. Ölçülen yedi kraniyal parametrenin %86 doğrulukla, mandibula ramus uzunluğunun tek başına %75 doğrulukla, frontal sinüs yüksekliği, genişliği ve ön-arka çapının %73,5 doğrulukla cinsiyeti ayırt edebildiği, bu ölçümlerin tamamının birlikte kullanıldığında ise cinsiyeti ayırma gücünün %89'a ulaştığı tespit edilmiştir. Ayrıca mandibula ramus uzunluğnun, 20 yaş üzeri bireylerin %57'sinde 6-6,9 cm aralığında olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın verileri; BT tekniğiyle yapılan mandibula ramus, frontal sinüs ve kraniyofasiyal morfometrik ölçümlerin, yüksek doğruluk oranlarıyla cinsiyet tayininde kullanılabileceğini desteklemektedir. Kafatasında yapılacak bu ölçümlerin çalışmamızda oluşturulan diskriminant formüllerine uygulanması ile cinsiyet yüksek güvenilirlikle tahmin edilebilecektir. Ancak aynı yöntemin, yaş tayininde belirgin ayırt edicilik gücüne sahip olmadığı belirlenmiştir. Çalışmamız, cezai soruşturmalar ve kitlesel felaketlerde kurbanların tanımlanmasında faydalı olabilecek Türk popülasyonuna özgü verileri ortaya koymuştur. Anahtar Sözcükler: iskeletten yaş tespiti, iskeletten cinsiyet tespiti, frontal sinüs, kraniyometrik paramatreler, mandibula ramus uzunluğu, adli tıp, radyoloji

Adli antropolojiAdli tıpCinsiyet tayini+7
Emine Dursun Kalkan
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Ortodontik tedavi görmemiş bireylerde midpalatal sutur matürasyonunun bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Bu retrospektif çalışmanın amacı; ortodontik tedavi görmemiş bireylerde midpalatal sutur matürasyonunu değerlendirmek, hızlı üst çene genişletmesi (RME) gereken bireylerde midpalatal sutur (MPS) dışında en fazla direnç gösteren zygomatikomaksiller sutur (ZMS) matürasyonunu değerlendirmek, sfenooksipital sinkondrosis (SOS) kapanma derecesini ve ZMS, SOS ve MPS yapılarının olgunlaşma derecesi arasında korelasyon varlığı araştırılmasıdır. Ayrıca çalışmaya palatinal kemik kalınlığı ve palatinal kemik uzunluğu (ANS-PNS) ölçümlerinin MPS matürasyonu ile korelasyon varlığının doğrulanmasıdır. Çalışmada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümünde çekilmiş paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (BT) arşiv görüntüleri kullanılmıştır. Arşiv bilgilerine dayanarak 7-30 yaş aralığında 312 hastanın verileri değerlendirilmiş ve hastalar yaş aralıklarına göre 6 gruba ayrılmıştır. 1. grup 7-10 yaşlarındaki bireyler, 2. grup 11-13 yaşlarındaki bireyler, 3. grup 14-16 yaşlarındaki bireyler, 4. grup 17-20 yaşlarındaki bireyler, 5. grup 21-25 yaşlarındaki bireyler ve 6. grup 26-30 yaşlarındaki bireylerden oluşmaktadır.Tüm hastaların BT görüntülerinde MPS, ZMS ve SOS matürasyon dereceleri sınıflandırılmıştır ve palatainal kemik kalınlığı ile palatinal kemik uzunluğu ölçülmüştür. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows programı kullanılarak analiz edilmiştir. MPS, ZMS matürasyonu ve SOS kapanma derecesi arasında pozitif ilişki bulunmuştur (MPS-ZMS r=0.816, MPS-SOS r=0.736, ZMS-SOS, r= 0.868, p=0,000<0.05) Çalışmada varılan bir diğer sonuç; palatinal kemiği kalın ve kısa olan bireylerin maksillofasiyal sutur matürasyonlarının gecikmesi ve iskeletsel yaşının kronolojik yaşına göre geriden geliyor olmasıdır (MPS-Palatal bone thickness r=0,405, MPS-Palatal bone length r=0,387, p=0,000<0,05). Çalışmada adolesan dönem sonrası (17 yaş üstü) bireylerde sutur gelişimi ya da iskeletsel yaş açısından cinsiyetler arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Adölesanlarda ve öncesinde iskeletsel olarak kızların erkeklerden en az 1 yıl daha önce olgunlaştığı ve sutur matürasyonlarının daha erken gerçekleştiği sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak MPS matürasyonunun, ZMS matürasyonu, SOS kapanma derecesi ve palatinal kemik morfolojisi ile ilişkili olduğu bulunmuştur.

Alveolar kenar artırılmasıDamakKraniyal sütürler+6
Gökçen Yeşil
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı le fort ı osteotomi yöntemleriyle yapılan maksiller ilerletme yöntemlerinin stabilitelerinin karşılaştırılması

Çalışmamızda, ortognatik cerrahide üst çeneyi hareketlendirmek için kullanılan Le Fort I osteotomi tekniğinin bir modifikasyonu olan M şekilli osteotomi tekniğinin, ameliyat sonrası meydana gelebilecek relapsı önleyici etkinliği araştırılmıştır. Bu etkinliğin araştırılmasında, güvenilirliği literatürce destelenen 'Sonlu Eleman Analizi' çalışması kullanılmıştır. İki farklı osteotomi tekniği ile maksillanın relaps açısından en riskli hareketi olan aşağı doğru konumlandırma işlemi sonrası oluşacak maksimum stres alanlarını, fiksasyon sisteminde oluşan stres alanlarını ve bunların sonucunda meydana gelebilecek stabilite ve relaps problemlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda bir hastanın bilgisayarlı tomografik görüntüsü 'Sonlu Eleman Analizi' yöntemi kullanılarak işlenmiş, üç boyutlu çalışma modeli üzerinde konvansiyonel Le Fort I osteotomi tekniği ile M şekilli osteotomi tekniğiyle birlikte yapılan maksiller ilerletme ve aşağı konumlandırma işlemi sonrası, kemik ve plak sistemlerinde oluşan maksimum stres alanları stabilite ve relaps açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamız 6 gruptan oluşmaktadır. Gruplarda maksiller ilerletme miktarı hepsinde aynı ve 5 mm olup, aşağı konumlandırma miktarı 3 mm ve 5 mm olarak belirlenmiştir. Konvansiyonel Le Fort I osteotomi sonrası segmentler arasına iliak greft konulmuştur. İliak greftin interpozisyonel greft olarak kullanılmasının sebebi literatürce altın standart olarak bildirilmesidir. Kontrol grubunda konvansiyonel Le Fort I osteotomi uygulanmış ancak araya greft konulmamıştır. Osteotomi sonrası L şeklinde 4 delikli plak ve 5 mm'lik vidalarla fiksasyon sağlanmıştır. Çalışmamızın sonucunda, M şekilli osteotomi yönteminin, araya greft konulmuş geleneksel Le Fort I osteotomi yöntemine göre stres parametreleri açısından daha düşük streslerin gözlendiği sonucuna varılmıştır.

FiksasyonMaksillaOrtognatik cerrahi+5
Gizem Alagöz Kabay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk toplumunda fasiyal doku kalınlığının bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş: Adli bilimlerde yeniden yüzlendirme, yüzün tanınmasının imkânsız hale gelecek kadar zarar gördüğü ve klasik kimliklendirme yöntemleri ile kimliklendirilemeyen cesetlerde ya da uzun süredir kayıp kişilerin olası güncel yüz yapılarının oluşturulmasında kullanılmaktadır. Üç boyutlu yeniden yüzlendirmede amaç cinsiyet, yaş ve ırk gibi etkenler dikkate alınarak belirli anatomik alanlardaki fasiyal yumuşak doku kalınlık farklılıklarına göre yüz topografisinin oluşturulmasıdır. Yeniden yüzlendirmede, gerçek yüz görüntüsüne en yakın sonucun sunulabilmesi için fasiyal doku kalınlıklarının en uygun şekilde belirlenmiş olması beklenmektedir. Üstelik yapılan çalışmalarda, fasiyal doku kalınlıklarının ırklar arasında anlamlı derecede farklılıklar gösterdiği ortaya konulmuştur. Ancak bu yöntem çerçevesinde sonuç güvenilirliğini artıracak standart bir fasiyal doku kalınlığı cetveli bulunmamakta; dahası ülkemizde ve dünyada kullanılmakta olan yumuşak doku kalınlığı ölçüm noktaları tabloları çeşitli kısıtlılıklar taşımaktadır. Fasiyal doku kalınlığının ölçülmesinde günümüzde sefalogram, ultrasonografi, manyetik rezonans, bilgisayarlı tomografi teknikleri ile ölçüm yöntemleri daha yaygın hale gelmiştir. Bilgisayarlı tomografi ile fasiyal yumuşak doku kalınlığı ölçümü, ultrasonografi kadar kesin sonuçlar vermesi ve yüz görünümünün film üstüne aktarılabilmesi sonucu tekrar ölçümlerin mümkün olması nedeniyle güvenli bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türk toplumunun fasiyal yumuşak doku kalınlıkları açısından yüzdeki 20 anatomik referans noktasında bilgisayarlı tomografi yöntemi ile yumuşak doku kalınlığı ölçümleri ve birey özelliklerine göre analizler yapılarak ülkemizde yeniden yüzlendirme çalışmaları için sayısal veri havuzu ve cetvel oluşturulmasına katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yöntem: 12/09/2017 tarih 16/231 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/06/2017 ve 31/12/2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında alt çeneyi de kapsayacak şekilde baş ve boyun bölgesi bilgisayarlı tomografisi çekilen hastalarla oluşturuldu. İlk aşamada, 401 olgu seçilerek bireysel özelliklerini detaylandırmak üzere telefon görüşmeleri yapıldı. 18 yaşından küçük 70 yaşından büyük, vücut kitle indeksi 20-25 aralığının dışında ve yüz dokusunda yapısal farklılığa neden olabilecek kronik hastalığı, travma-operasyon öyküsü olanlar örneklem grubundan çıkarıldı. Yaş gruplarının 18-29 arası, 30-39 arası, 40-49 arası, 50-59 arası ve 60-69 arası olacak şekilde eşit dağılımına dikkat edildi. Memleket kavramı net bir tanım olmadığından ve ırksal kökene dair tam bir sınıflama sağlamadığından, olguların sadece telefonla alınan bilgiler ışığında yedi coğrafi bölge baz alınarak sınıflaması yapıldı. Belirlenen dahil olma kriterlerine uyan 210 olguda (97 kadın, 113 erkek) 20 referans noktası (Supraglabella, Glabella, Nasion, Rhinion, Mid-philtrum, Supradentale, İnfradentale, Supramentale, Pogonion, Menton, Eminentia Frontalis, Margo Supraobitalis, Margo infraorbitalis, Orbitofrontalis lateralis, Arcus zygomaticus, Tuberculum supraglenoidale, Gonion, Supra M2, Curvatura occlusalis, Supra M2) esas alınarak, bilgisayarlı tomografi filmlerinin retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı ile fasiyal yumuşak doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Excel programına kaydedildi. Kaydedilen değerlerin IBM SPSS 20.0 (Statistical Package for the Social Sciences, USA) programı kullanılarak analizleri yapıldı. Veri analizlerinde, tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn, non-parametrik korelasyon testleri ve Z testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Cinsiyet değişkenine göre yapılan ölçümlerin karşılaştırılmasında 20 referans noktasının 17'si istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere 18 noktada erkeklerdeki fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının kadınlardan yüksek çıktığı, kalan iki noktada (Orbitofrontalis lateralis, Arcus zygomaticus) ise kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir yükseklik olduğu görüldü. Yaş değişkenine göre yapılan değerlendirmede yaşla birlikte fasiyal doku kalınlıklarının kadınlarda sekiz, erkeklerde beş ölçüm noktasında birlikte arttığı, erkeklerde bir noktada yaşla birlikte azaldığı, bir noktada ise (Mid-philtrum) kadınlarda 18-29 ve 30-39 yaş grubu ile 60-69 yaş grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yaşlanmayla birlikte azaldığı görüldü. Ayrıca, vücut kitle indeksi ile tüm referans nokta kalınlık değerlerinin pozitif korelasyon gösterdiği, en az korelasyon gösteren noktanın Mid-philtrum olduğu; memleket değişkenine göre gruplar arasında anlamlı farklılıkların olmadığı; bu çalışmada elde edilen ölçüm değerlerinin Türkiye'de yapılan diğer çalışmalarla, belirli referans noktalarında anlamlı farklar oluşmuş olsa da genel anlamda örtüştüğü; Brezilya, Tayvan ve beyaz Amerika toplumu ölçümleri ile yapılan karşılaştırmada, referans noktaların yarısından fazlasında anlamlı farklılıklar olduğu tespit edildi. Sonuç; Bu çalışmada, erkeklerde fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının kadınlardan yüksek olduğu; yaşla birlikte fasiyal yumuşak doku kalınlığının topografik dağılımında değişiklikler oluştuğu, ortak artış gösteren referans nokta kalınlıklarının azlığı ve zayıf bir istatistik ilişki söz konusu olsa da, toplam ortalamanın yaşla birlikte doku kalınlıklarının artışı yönünde yorumlanabileceği; vücut kitle indeksi ile fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının pozitif korelasyon içinde olduğu; ırkların fasiyal yumuşak doku kalınlığında farklılıklara neden olabileceği, istatistiksel olarak gösterilememiş olsa da coğrafi bölge farklılıklarının fasiyal yumuşak doku kalınlığını etkileyebileceği görülmüştür.

FasyaTomografi-x ışınlı-bilgisayarlıTürk toplumu+3
Zeynalabidin Orhan
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parsiyel epilepsili çocuk hastalarda klinik, elektroensefalografi (EEG), bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT), manyetik rezonans görüntüleme (MRG), single photon emission tomografi (SPECT) ilişkisi

ÖZET Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji polikliniğinde parsiyel epilepsi tanısı ile takip edilen 102 hastada interiktal SPECT'in tanıyı ne oranda destekleyici ve lateralizasyonu belirleyici olduğunu ve aynı zamanda klinik, EEG ve nöroradyolojik bulgularla SPECT arasındaki ilişkiyi araştırmak amacı ile yapıldı. % 65 hastada EEG, % 22 hastada BBT, % 28 hastada MRG ve % 38.2 hastada SPECT anormal olarak saptandı. İnteriktal SPECT' te hipoperfüzyon saptanan hastaların 20' sinde (%51.2) hipoperfüze alan monofokal, 19'unda (48.8) multifokal, 9'unda (%24) bilateral, 30'unda (%76) unilateral idi. Hipoperfüze alanların anatomik dağılımı 17!i (%43.1) frontal lopda, 16'sı (%41) temporal lopda, 12!si (%31) oksipitai lopda ve 19!u (%49) paryetal lopda idi. Nöbet tipi, nöbet sıklığı ve epilepsi süresi ile SPECT anormalliği arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0.05), nöbet başlangıç yaşı ile SPECT anormalliği arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.05) ve nöbet başlangıç yaşı büyük olanlarda SPECT anormalliği daha yüksek bulundu. Nöbet tiplerine göre hastalar gruplandırıldığında SPECT'i anormal olan grupta L.Î. ve A.İ. ortalamaları yönünden farklılık saptanmadı (p>0.05). Nöbetleri refrakter olan ve olmayan gruplar arasında SPECT anormallik yüzdesi, multifokal hipoperfüzyon yüzdeleri bakımından, L.î. ve A.İ. ortalamaları yönünden farklılık saptanmadı (p>0.05). Hastalar klinik, EEG, BBT, MRG bulguları pozitifliği arttıkça SPECT anormalliğinin yüzdesinin arttığı ve arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu saptandı (p>0.05). SPECT anormalliği ile EEG anormalliği arasında anlamlı ilişki olmamakla beraber, SPECT anormalliği ile BBT, MRG anormalliği arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki olduğu saptandı. SPECT normai- anormal, EEG normal-anoımal gruplar arasında MRG aksiyel kesitîerdeki hipokampal ve temporal lop kalınlıklarının ortalamaları yönünden anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak parsiyel epilepsili hastalarda interiktal SPECT'in EEG'den çok nöroradyolojik görüntüleme araçları ile daha yakın bir ilişki içinde olduğunu, tanısında kuşku duyulan veya lateralizasyonu belirlenemeyen hastalarda ilave katkı sağladığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelime: Parsiyel epilepsi, EEG, BBT, MRG, interiktal SPECT.

Epilepsi-parsiyelTomografi-x ışınlı-bilgisayarlı
Dinçer Yıldızdaş
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer metastazlarında primer tümör kaynağının yapay zeka algoritmaları ile değerlendirilmesi

Akciğerler metastatik lezyonların en sık görüldüğü yerlerden biri olup akciğer dışı malignitelerin %20-54'ünde görülmektedir. Akciğer metastazlarında tanı genellikle BT ile mümkün olup karakteristik olarak bilateral alt zon periferik ağırlıklı yerleşim gösteren multipl nodüler solid lezyonlar şeklinde görülmektedir. Akciğer metastazı ile seyreden malignitelerin ayrımında kaviteleşme, kalsifikasyon, hemoraji, ödem ve difüz miliyer patern gibi belirleyici özellikler faydalı olabilmektedir. Ancak olguların çoğunda BT görüntüleri üzerinden primer malignitenin kaynağına yönelik bir ayrım yapmak mümkün olmamaktadır. Yapay zeka ile görüntü işleme metotlarının yaygınlaşması son yıllarda radyoloji ve diğer bazı tıp branşlarında yeni gelişmelerin habercisi olmuştur. Radyoloji görüntülerinden şekil, kontur yada pikseller arası dansite ilişkileri gibi bilgiler elde etmemizi sağlayan radyomik görüntü özelliklerinin çıkarılması ile bu özelliklerin bir görüntüleme biyobelirteci gibi kullanılarak tanıda, hastalık evrelemesinde, tedavi yanıtının ve hastalık prognozunun belirlenmesi gibi işlevlerde kullanılması mümkün olmuştur. Çalışmamızda Toraks BT görüntülerinde akciğer metastazı saptanan olguların radyomik görüntüleme özellikleri ve farklı yapay zeka algoritmaları kullanılarak primer tümör kaynağını saptamadaki başarısını ölçmeyi amaçladık. Retrospektif olarak Ocak 2014-Aralık 2020 tarihleri arasında Toraks BT'sinde akciğer metastazı saptanan 165 olgu ve 482 metastatik lezyon çalışmaya dahil edildi. Olgular primer tümörlerin histopatolojik tanılarına göre kolorektal kanser, böbrek hücreli kanser, mesane kanseri, meme kanseri, pankreas kanseri, prostat kanseri ve sarkomatöz kanserler olarak 7 alt gruba ayrıldı. Toshiba Aquilion 64-dedektör (Toshiba Medical Systems, Otawara, Japonya) ve Siemens Somatom Definition Flash 128-dedektör (Siemens Healthcare, Erlangen, Almanya) BT cihazlarında intravenöz kontrast madde verilmesini takiben elde edilen görüntüler 3D Slicer (http://www.slicer.org, versiyon 4.11) adlı ücretsiz yazılım ve "Segmentation Wizard" adlı yarı-otomatik segmentasyon modülü kullanılarak işaretlendi. Ön işleme metodu olarak tümör olarak işaretlenmiş alanların gri piksel değeri 0-255 aralığına sabitlenmek suretiyle normalizasyon uygulandı. Daha sonra açık kaynak kodlu ve ücretsiz Python kütüphaneleri kullanılarak 34 adet birinci derece ve Haar benzeri özellik çıkarıldı. Eldeki verilerin %30'u model başarısını test etmek amacıyla ayrıldı. K-en yakın komşu (KNN), destek vektör makinesi (SVM), rastgele orman (RF) ve gradyan artırma (GB) modelleri eğitilerek en iyi sonuç veren modeller belirlendi. Model performansını değerlendirmek amacıyla doğruluk, kesinlik, duyarlılık ve F1 skoru kullanıldı. Test verileri üzerinde en fazla doğruluk oranı KNN modelinde pankreas ve prostat kanseri grubunda (sırasıyla 0.93 ve 0.92), SVM modelinde prostat, pankreas ve sarkomatöz kanserler grubunda (sırasıyla 0.93, 0.90 ve 0.90), GB modelinde pankreas ve sarkomatöz kanserler grubunda (0.94 ve 0.94), RF modelinde ise prostat ve pankreas kanseri grubunda (sırasıyla 0.93 ve 0.90) elde edildi. F1 skoru olarak değerlendirildiğinde en iyi ayrım KNN, SVM ve RF modellerinde sırasıyla 0.62, 0.66 ve 0.50 ile meme kanseri grubunda elde edildi. GB modelinde en yüksek F1 skoru 0.77 ile sarkomatöz kanserler grubunda elde edildi. Meme kanseri grubunda ise F1 skoru 0.74 olarak izlendi. Genel olarak bakıldığında 4 model arasından F1 skoru olarak en iyi değer meme ve sarkomatöz kanserler grubunda GB ve SVM modeli ile elde edildi. Radyomik görüntü özellikleri ve yapay zeka modelleri, akciğer metastazlarının alt tiplerinin belirlenmesinde girişimsel olmayan bir tanı aracı olarak potansiyel değere sahip olabilir. Bunun için özellikle geniş ve bağımsız veri setleri üzerinde ve standardize yöntemler kullanılarak elde edilecek sonuçlara dayanan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Yapay zeka, BT, akciğer metastazı, radyomik.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAlgoritmalar+5
Abdusselim Adil Peker
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kimliklendirmede tiroid kartilaj ossifikasyon süreçlerinin bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Yaş ile tiroid kıkırdağın ossifikasyon derecesi arasında bir ilişkinin varlığı konusunda farklı görüşler savunulmaktadır; bazı makaleler bu ilişkinin geçerli olduğunu savunurken, diğerleri yaşam tarzı, beslenme ve genetiğin tiroid kıkırdağın kemikleşme süreçleri üzerindeki etkisinin daha önemli olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede, adli tıp uygulamalarında yaşın doğru tahmini için birkaç yöntemin kombinasyonunun gerekli olduğu değerlendirilmekte ise de, bütün yöntemler arasında, tiroid kartilaj ossifikasyonunun radyografik özellikler kullanılarak incelenmesinin de geçerli bir yöntem olarak uygulanıp uygulanamayacağının netleştirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyon değerlerinin temelde bilgisayarlı tomografi yöntemi ile ölçümü, elde edilen verilerin istatiksel analizi sonucu yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve böylece kimliklendirmede kullanılabilecek Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyonu veri havuzuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem: 29/12/2020 tarih 22/438 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/01/2015 ve 01/01/2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında tiroid kartilajı kapsayacak şekilde boyun bölgesi kontrastsız BT çekilen hastalarla oluşturuldu. Kontrastsız BT çekilen 11-29 yaş arası 540 olgu normal popülasyon dağılımını simüle edebilmek üzere kayıtlardan randomize şekilde tespit edildi. Ancak, randomize olarak seçilmiş bu olgular, anormal Ca-P değerleri veya BT çekilme zamanında geçmişe yönelik tespit edilebilen ve doğrudan Ca-P metabolizması ile ilişkili herhangi bir kronik hastalık varlığı nedeniyle bias potansiyeli taşıyıp taşımadıklarını görmek için klinik verilerine göre değerlendirildi. 11 olgunun BT grafisi öncesi neoplazi tanısının olduğu ancak bunlardan sadece birinde BT grafisinden bir yıl önce Ca düzeyinde 0,2-0,7 oranında düşüş olduğu ve BT grafi gününden önceki diğer Ca-P düzeylerinin hep normal değerler arasında olduğu görüldü. 11 neoplazi olgusundan diğer ikisinin de dosyasında Ca-P testleri bulunmadığı; toplam üç olgu dışında, kalan sekiz neoplazi olgusunun BT grafi gününden önce hep normal Ca-P değerlerine sahip olduğu görüldü. Geriye kalan 529 olgudan 373'ünün dosyasında Ca-P testlerinin bulunduğu, hepsinin normal sonuçlar ve ayrıca BT sevki için akut nedenler (284'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı; 164'ünün dosyasında Ca-P testi olmadığı ancak BT sevki için yine akut nedenler (154'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı tespit edildi. Bias potansiyeli taşıyan, yukarıda bahsedilmiş üç neoplazi olgusu ve daha düşük bias riski taşıyan geri kalan sekiz neoplazi olgusunun -zaten kesin olmayan- olası bias risklerinin ihmal edilmesine karar verildi. Olguların belirlenmesinde yaş gruplarının eşit dağılımına dikkat edilerek, yaşa göre olgular 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28 ve 29 olacak şekilde toplam 19 gruba ayrıldı. Olguların belirlenmesinde her iki cinsiyetin de 15 kadın ve 15 erkek olarak eşit dağılımına özen gösterildi. Bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı PACS (Picture Archiving and Communication System, Synaps Fujifilm, Japan) sistemi kullanımı ile retrospektif olarak tarandı, çalışma olguları Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonuna yüklendi. Tüm olgular iş istasyonunda açılarak her bir olgu için tiroid kartilajda sağda ve solda ossifikasyon mevcut olan alanların sayıları ile sağda ve solda ossifiye olmuş hacmi cm3 birimi ile hesaplandı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Exel programına kaydedildi. Kaydedilen değerler IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences, Armonk, NY, USA) programına aktarılarak, ossifikasyon başlangıç yaşı, ossifikasyon başlama yeri, yaş gruplarına göre ossifiye olmuş alan sayısı, ossifiye olmuş alan sayısının cinsiyete göre dağılımı ve ossifikasyon hacminin yaşlara göre dağılımı, tüm olgular total ossifikasyon hacminin cinsiyete göre dağılımı parametrelerinin analizleri yapıldı. Veri analizleri öncesi gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum testleri gerçekleştirildi; tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Ki kare, Mann Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn ve non-parametrik korelasyon testleri kullanıldı. Gözlemciler arası değerlendirmeler için Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Ossifikasyonun en erken görüldüğü yaş kadınlarda 13, erkeklerde ise 15 olarak tespit edildi. Ossifikasyon başlangıcının en sık olarak kadınlarda tiroid kartilaj sağ tarafta arka üçgen ile inferior boynuz üst yarısında, sol tarafta ise arka üçgen ile posterior lamina orta kısmında; erkeklerde sağ tarafta inferior boynuz üst yarısı, alt yarısı, arka üçgende, sol tarafta ise arka üçgen, alt boynuz üst yarısı, posterior lamina orta kısımda olduğu görüldü. Buna göre kadınlardaki ossifikasyon başlangıç odağının erkeklerden daha üst seviyede meydana geldiği, simetri durumu değerlendirildiğinde ise her iki cinsiyet için sol tarafta sağa göre daha üst seviyede oluştuğu değerlendirildi. Beklenmedik bir bulgu olarak her iki cinsiyette de, kadınlarda daha belirgin olmak üzere, 21 ve 28 yaş gruplarında, ve sadece kadınlarda 24 ve 26 yaş gruplarında görülen daha düşük ossifiye olmuş bölge sayısı değerleri dışında, genel anlamda yaş ile ossifiye olmuş bölge sayısının artış gösterdiği; ayrıca ossifiye olmuş bölge sayısı artış hızının 17 yaş civarına kadar kadınlarda fazlayken bu yaştan sonra ve ilerleyen yaşlarda daha da artmak üzere erkeklerde daha fazla olduğu belirlendi. Toplam ossifikasyon bölge sayılarının 19 yaşında eşitlendiği, sonrasında ise artış hızı ile doğru orantılı olarak erkeklerde daha da arttığı görüldü. Tiroid kartilaj laminasının ön orta hattının üst yarısında ilk ossifikasyonun kadınlarda 16, erkelerde 19 yaşında, alt yarısında ise kadınlarda 25, erkeklerde ise 17 yaşında olduğu tespit edildi. 29 yaş öncesi ve bir yaş farklarla gruplar değerlendirildiğinden ossifikasyon bölge sayısına göre ilerleme paterni ile ilgili radyolusen pencere ve tam ossifikasyona varma gibi parametreler ve dosyalarda verisine ulaşılamayan gebelik ve doğum parametreleri değerlendirilmedi. Tiroid kartilaj her iki tarafta, cinsiyetten bağımsız olarak artan yaş ile ölçülen ossifikasyon hacmi arasında anlamlı pozitif ve orta derecede korelasyon gösteren bir ilişki olduğu görüldü (p˂0,001, r=0,622(sağda), r=0,589(solda)); yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azaldığı tespit edildi, bu durumun istatistik analizi yapılmadı. Ayrıca, toplam ossifikasyon hacminin her iki tarafta anlamlı şekilde, erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p˂0,001(sağda), p˂0,001(solda)) Sonuç: Bu çalışmada, ulaşılabilen literatürde bulunan ağırlıklı bilgisinin aksine ossifikasyonun kadınlarda 13 erkeklerde 15 yaş gibi erken bir yaşta başladığı tespit edilmiştir. Ossifiye olan bölge artış hızının 17 yaşına kadar kadınlarda, sonrasında ise erkeklerde daha fazla olması; toplam süreçte de erkeklerde ossifikasyon hacminin daha fazla olması ve yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azalmakta olması dikkat çekici bulgulardır. Daha da önemlisi, cinsiyetten bağımsız şekilde yaş artışı ile artan ossifiye hacim arasında bulunan anlamlı pozitif ve orta dereceli korelasyon içeren ilişki, normalde ossifikasyon hacmini ölçmenin yaş tespiti için kimliklendirmede bir kullanım sağlayabileceğini düşündürmekte olsa da, grupların tek tek iç ve dış dağılım farkları incelendiğinde, bireyler arası değişkenliğin, yaş ile doğrudan ve kuvvetli bir korelasyonun desteklenemeyeceği kadar büyük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, zaten istatistik anlamda yüksek değil orta dereceli bir korelasyona ulaşılmış olduğundan, tiroid kartilaj ossifikasyonunun, yaş tayininde bugün için yardımcı ek bir yöntem olma yerinin bu çalışmanın sonuçlarına göre de korunduğu söylenebilir. Üç boyutlu tetkikler, elektriksel doku direnci ölçümü ve biyoinformatik gücü yüksek meta-analizler gibi ileri incelemelerle tiroid kartilaj ossifikasyonu için yeni yorumlar mümkün olacaktır.

Kemik ve kemiklerKimliklendirmeTiroid bezi+2
Tellı Ismaılova
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BT kılavuzluğunda perkütan transtorasikakciğer biyopsilerinde pnömotoraks ve pulmoner hemoraji risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Akciğer kanseri mortalitesi ve insidansı en yüksek kanser tiplerindendir. Yeni tanımlanan akciğer lezyonlarının tanısı için doku örneği alınarak histopatolojik değerlendirme gerekmektedir. BT kılavuzluğunda perkütan transtorasik biyopsi (PTB) yöntemi, doku örneği sağlamak üzere sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Diagnostik başarısı yüksek ve minimal invazif olmasına karşın; pnömotoraks, parankimal hemoraji gibi komplikasyonlar görülebilmektedir. PTB işlemi komplikasyonlarını, pnömotoraks risk faktörlerini ve parankimal hemoraji risk faktörlerini değerlendiren yayınlar literatürde mevcut olsa da sonuçları konusunda görüş birliği sağlanamamıştır. Ayrıca pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini birlikte inceleyen bir yayın bildiğimiz kadarıyla literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda BT kılavuzluğunda PTB işlemine sekonder pnömotoraks, parankimal hemoraji ve pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini ayrı ayrı değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tarzda olan çalışmamıza, kurumumuz Girişimsel Radyoloji Bilim Dalı'nda BT kılavuzluğunda gerçekleştirilen toplam 200 PTB işlemi dahil edilmiştir. İşlemler; yaş, cinsiyet, lezyon ile ilişkili özellikler, akciğer yapısı ile ilişkili özellikler, işlem tekniği ile ilişkili parametreler ve histopatolojik sonuçlar yönünden değerlendirilmiştir. Sonuçlar IBM SPSS 20 ve MedCalc v20 istatistik programları kullanılarak gruplar arası ilişki yönünden incelenmiş ve lojistik regresyon analizleri sonucunda bağımsız risk faktörleri tespit edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda pnömotoraks komplikasyonu için işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >3 dk olması, multipl plevra geçişi bulunması ve fissür geçişi varlığı bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir (sırasıyla p= 0,036; p<0,001; p=0,001). İşleme sekonder parankimal hemoraji için işlem yapılan olgu yaşının >66 yaş olması, lezyon çapının ≤36 mm olması, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafenin >1 mm olması ve işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >2,5 dk olması bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,002). Pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörleri incelendiğinde ise erkek cinsiyet, ≤55 mm tümör çapı, >4 mm iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, >2,5 dk işlem süresi (vücut-iğne süresi) ve multipl plevral geçiş bulunması bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır (sırasıyla p=0,039; p<0,001; p=0,001; p=0,034; p=0,021). Sonuçlar: Çalışmamız sonuçlarına göre; yaş, cinsiyet, lezyon çapı, multipl plevra geçişi bulunması, fissür geçişi varlığı, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, işlem süresi PTB işlemine sekonder komplikasyonları öngörebilmek adına kullanılabilecek risk faktörleri olarak saptandı. İleri yaş erkek olgularda ve küçük boyutlu lezyonlara yönelik yapılan işlemlerde komplikasyon riski yüksek bulundu. Bulguları değerlendirdiğimizde; yüksek risk öngörülen işlemlerde, gerekli tedavi ve takip hazırlıklarının yapılmasının önem taşıdığını düşünmekteyiz. İşlem tek plevra geçişi ile, fissür geçişi yapılmadan, iğne traktı için mümkün olan en kısa intraparankimal mesafe tercih edilerek, güvenli şekilde en kısa sürede gerçekleştirildiğinde komplikasyon riskinin büyük ölçüde azaltılabileceği görüşündeyiz. Mevcut sonuçların daha geniş örneklemli, uzun vadeli çalışmalar ile desteklenmesi ve skorlama yöntemleri geliştirilmesinin klinik kullanımda faydalı olacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler: BT kılavuzluğunda akciğer biyopsi, perkütan transtorasik biyopsi, tru-cut biyopsi, ince iğne aspirasyon biyopsisi, komplikasyonlar, pnömotoraks, parankimal hemoraji

Akciğer hastalıklarıBiyopsiBiyopsi-iğne+4
Gökçe Deniz Uzunoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parotis bezi kitlelerinde bilgisayarlı tomografi

ÖZET 1990-1997 yılları arasında 8 yıllık süre içerisinde Ç.Ü. Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'na parotis kitlesi ön tanısıyla gönderilen 52 hastaya BT inceleme yapıldı ve hastaların radyolojik tanılarıyla histopatolojik tanıları karşılaştırıldı. Bu çalışmanın amacı, parotis bezi kitlesi ön tanıh hastalarda kitlelerin saptanmasında, lokalizasyonlarının belirlenmesinde, çevre yapılarla ilişkilerinin değerlendirilmesinde ve kitle natürünün ortaya konmasında BT'nin yeterliliğini değerlendirmektir. Çalışma kapsamına alınan 52 olgunun 48'i(%92.3) parotis bezinin intrensek, 4'ü (%7.69) ise ekstrensek kitlesi olarak saptandı. İntrensek özellikteki 48 olgunun 42'si (%87,33) histopatolojik olarak neoplastik, 6'sı (% 12.49) non-neoplastik karakterdeydi. Neoplastik olguların 27'si (%64.28) benign, 15'i (%35.71) maligndi. Radyolojik tanılar ile histopatolojik tanılar karşılaştırıldığında BT'nin kitlelerin natürünü %92.85 sensitivite ile saptadığı görüldü. Sonuç olarak; BT, parotis kitlelerinin varlığını, lokalizasyonunu, yayılımını, komşuluklarını ve eşlik eden patolojileri yüksek doğruluk oranına ulaşarak gösteren ve tedavinin planlanmasında etkili olarak yararlanılan gerekli ve genellikle yeterli bir yöntemdir. Kitle natürünün belirlenmesinde ise sensitivite daha düşük seyretmektedir. Anahtar Kelimeler: Parotis bezi, Parotis bezi tümörler, Bilgisayarlı Tomografi.

Parotis beziParotis neoplazmlarıTomografi-x ışınlı-bilgisayarlı
Hanifi Bayaroğulları
Çukurova University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dişi akciğer kanserlerinde radyoterapi sonrasinda tedavi etkinliğinin pet/ct ile ilişkilendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı opere olmuş ve/veya opere olmamış, radyo-kemoterapi ve/veya sadece radyoterapi ile tedavi edilmiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında tedavi yanıtının tedavi öncesi ve tedavi sonrası PET/BT sonuçları kullanılarak değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2009'den Eylül 2011'a kadar küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı ile başvuran cerrahi ve cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilen 39 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalar, etik kurul onayları alınarak çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubumuzdaki hastaların hepsinin histopatolojik tanısı biyopsi ile konulmuştu. Olgular American Joint Committee on Cancer (AJCC) 6th edition'a göre evrelendirildi. Tedavi öncesi hastalara evreleme/yeniden evreleme, uzak metastaz araştırılması ve tedavi planlaması için PET/BT istendi. Tedavi sonrası yaklaşık 3 ay sonra tekrar çekilen PET/BT sonuçları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 3 (% 7,6) kadın, 36 (% 92,3) erkek hasta vardı. Hastaların takip süresi ortalama 14,4 aydı. Ortalama yaş 57,4 yıl idi. (aralık: 36-79). Histopatolojik olarak, 14 (% 35,9) adenokarsinom, 17 (%43,6) epidermoid karsinom, 2 (% 5,1) büyük hücreli karsinom ve 6 (% 15,4) alt tipi belirlenemeyen KHDAK'lı olgu bulunmaktaydı. Evre IIIA grubunda 26 (% 66,7), evre IIIB grubunda 11 (% 28,2), evre IIB grubunda 2 ( % 5,1) hasta bulunmaktaydı. Tam cevap veren 7 (% 17,9), parsiyel cevap veren 14 (% 35,9), progresiv hastalık olan 16 (% 41), stabil hastalık olan 2 (% 5,1) olgu bulunmaktaydı. Tedavi öncesi SUVmax ortanca değeri 11 olarak bulundu. <11 olan hastalarda sağkalımının, >11 olan hastaların sağkalımlarından daha iyi olduğu bulundu (P=0,008). Hastalık cevabı; tam cevap (p=0,018), parsiyel cevap (p=0,009), progresiv hastalık (p=0,005) olan olgularda preRTSUVmax ile postRTSUVmax arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Sonunda, PET/BT cevabına göre sağkalım değerlendirilmesi yapıldığında tam cevap veren hastalar ile diğerleri arasında istatistiki olarak sınırda anlamlı fark bulundu (p=0,090-p=0,079). Tedavi sonrası kitle boyutu başlangıç kitleye oranlandığında % 50' nin altında olanlar lehine anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,05). Yapılan sağkalım analizinde indKT alan hastalar lehine istatistiki anlamlı fark bulunmuştur (p=0,006). Cox regresion yaşam analizinde performans statusun sağkalım üzerine etkisi anlamlı (p=0,002) bulunmuştur.Sonuç: Tümörün alt histopatolojik tipleri, evre, yaş, cinsiyet, operasyon durumları ile SUVmax arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Performans statusun ve indüksiyon kemoterapi almış hastaların istatiksel olarak anlamlı, tam cevap vermiş hastaların ise sınırda anlamlı olarak sağkalımlarının diğerlerine göre daha iyi olduğu saptandı. Ağırlıklı olarak lokal ileri evrelerde bulunan hasta grubumuzun tedavi öncesi SUVmax değerleri ile prognoz arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca kitle boyutunun sağkalım üzerindeki anlamlı etkisi görülmesi, çalışmamızdaki hasta sayısının azlığına rağmen kısa dönem tedavi cevabı değerlendirilmesinde; SUVmax değerinin önemli olmakla birlikte, bilgisayarlı tomografide görülebilen kitle boyutunu kombine ederek değerlendirmek konusunda standartların oluşturulmasının gerekliliğini ortaya koymuştur.Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, PET/BT, SUVmax, tedavi yanıtı

Antineoplastik ajanlarKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerManyetik rezonans görüntüleme+6
Asuman Mirik
Çukurova University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Üst çene birinci büyük azı dişlerinde konik hüzmeli bilgisayarlı tomografi yardımlı endodontik cerrahi

Üst çene büyük azı dişlerinin palatinal kökleri cerrahi yaklaşım için özel bir sorun teşkil etmektedir. Son yıllarda, endodontik cerrahi, özellikle üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal kökü olmak üzere, posterior dişler için, kök amputasyonu veya çekime alternatif önemli bir rol oynamaktadır.Bu prospektif, randomize, kontrollü çalışmanın amacı üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşım yoluyla yapılan endodontik cerrahide konik huzmeli bilgisayarlı tomografinin, tanı ve tedavi planlamasında cerrahi işleme katkısı olup olmadığını değerlendirmek ve uzun dönem klinik ve radyolojik takip sonuçlarını sunmaktı.Daha önceden belirlenmiş klinik ve radyolojik kriterleri taşıyan 40 hasta randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Muayene ve ameliyat planlaması CBCT yardımıyla yapılan hastalar Grup 1'e, muayene ve ameliyat planlaması geleneksel radyograflar yardımıyla yapılan hastalar Grup 2'ye dahil edildi. Bütün ameliyatlar bukkal yaklaşım kullanılarak yapıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Tüm hastaların %92,31'inde sinüs membranı elevasyonu yapıldı. Grup 1'in ortalama ameliyat süresinin Grup 2'den anlamlı şekilde daha kısa olduğu (p=0,001<0,05) görüldü. Grup 1'deki hastaların %20'sinde, grup 2'deki hastaların %42,1'inde sinüs membranı perforasyonu görüldü. Radyografik ve klinik iyileşme kriterlerine göre Grup 1'deki hastaların %35'inde başarı, % 40'ında düzelme ve % 25'inde başarısızlık gözlendi. Grup 2'de ise hastaların %42,1'inde başarı, % 31,6'sında düzelme ve % 26,3'ünde başarısızlık gözlendi.Üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşımla yapılan endodontik cerrahi işlemi, komplikasyon riski yüksek olan palatinal yaklaşıma alternatif bir tedavi yöntemidir. Başarının daha iyi değerlendirebilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren prospektif klinik çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Azı dişleriCerrahi-oralMaksilla+2
Şule Nur Purdaş Kurt
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Forsus tedavisi öncesi ve sonrası eklem konumlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, II. Sınıf 1. bölüm kapanış bozukluğuna sahip hastalarda uygulanan forsus aygıtının kondil konumları üzerindeki etkisinin hem sentrik ilişki (Sİ) kayıtları hem de konik huzme ışınlı bilgisayarlı tomografi (KHBT) görüntüleri aracılığıyla belirlenmesidir.Çalışmamız II. Sınıf 1. bölüm maloklüzyon gösteren 35 birey (yaş ort.14 yıl) üzerinde yürütülmüştür. Tüm hastalar sabit fonksiyonel tedavi endikasyonu konmuş hastalardır. Fonksiyonel tedavi öncesi ve sonrası KHBT görüntüleri üzerinde eklem boşlukları incelenmiş ve Roth'un `Power Centric' metodu ile Sİ kayıtları alınarak, `Mandibular position indicator' (MPI) ölçümleri yapılmıştır.MPI kayıtlarında, kondillerin alışılmış kapanış (SO) konumunda sentrik ilişkideki konumlarına göre çoğunlukla daha aşağı ve arkada yerleştikleri bulunmuştur.Forsus tedavisi öncesinde ve sonrasında dik yöndeki sapma miktarı ön-arka yöndeki sapma miktarından daha fazladır. Forsus tedavisi öncesinde hastaların 23'ünde (%65,7) 2mm ve daha fazla sentrik sapma tespit edilmiştir.Forsus tedavisi öncesinde Sİ-SO farkı 2 mm ve üzerinde olan hastalarda forsus tedavisi sonrasında sapma değerlerindeki azalma istatiksel olarak anlamlı düzeyde iken Sİ-SO farkı 2mm'den az olan hastalarda istatiksel olarak anlamlı bir değişiklik görülmemiştir.KHBT görüntülerinde ise forsus tedavisi öncesinde ve sonrasında kondillerin önde konumlandığı bulunmuştur. Forsus tedavisi öncesi ve sonrası alınan kayıtlarda, alt çene kondil konumunda istatistiksel olarak belirgin bir farkın oluşmadığı ortaya çıkmıştır.Sabit fonksiyonel tedavinin eklem konumları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesinde hasta sayısının daha fazla olduğu uzun dönem çalışmalara ihtiyaç vardır.

Maloklüzyon-angle sınıf IIMandibular kondilOrtodonti+2
Yasemin Özyürek Türkdönmez
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Endodontik tedavi sonrası periapikal dokuların değerlendirilmesinde periapikal radyografi ve konik ışın hüzmeli bilgisayarlı tomografinin kullanımı

Bu klinik çalışmanın amacı, kök kanal tedavisinden 18 ay sonra periapikal radyografi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (CBCT) kullanarak her bir kökün periapikalindeki radyolojik değişiklikleri karşılaştırmaktır.Kök kanal tedavisi planlanan, klinik ve radyolojik dahil edilme kriterlerini (PAI ? 3) taşıyan 42 hastanın 86 dişinden diyagnostik dijital periapikal radyografi ve CBCT taraması alındı. Hastalar operasyondan 18 ay sonra tekrar değerlendirildi. Mevcut olan periapikal radyolusensinin varlığı veya yokluğu hem de boyutunun artması veya azalması üç kalibre olmuş araştırmacı tarafından değerlendirildi. Veriler istatistiksel olarak McNemar's testi ile analiz edildi. Periapikal indeks (PAI) ve CBCTPAI skorları belirlendi ve tüm sonuçların korelasyonlarına Spearman's rho testi ile bakıldı.`İyileşti' oranı periapikal radyografi değerlendirmesinde %44,19 iken, CBCT değerlendirmesinde aynı oran %26,74 olarak saptandı. Sistemler arasında istatistiksel bir fark bulundu (p<0,05). Bu oran `efektif tedavi' gruplandırılmasında (periapikal radyoluseninin boyutunun azalması) sırasıyla %95,35 ve %93,02 çıkarak yükselmiştir. Başlangıçta var olan lezyonlar, takip sürecinde alınan periapikal radyografi ve CBCT görüntüleriyle `lezyon var veya yok' şeklinde tekrar değerlendirildi. Bu gruplandırmada da istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu bulundu (p<0,05). Ardından PAI ve CBCTPAI skor sonuçları `iyileşiyor', `iyileşti', `değişmedi' ve `genişledi' olarak kategorilendirildi. Gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulundu (p<0,05). Lezyonlar PAI ve CBCTPAI gruplarında `lezyon var veya yok' şeklinde tekrar gruplandırıldı. İstatistiksel olarak iki grup arasında fark bulundu (p<0,05).Sonuç olarak; CBCT grubu ile değerlendirilen kök kanal tedavileri yapılmış dişlerin, periapikal radyografiler ile yapılan değerlendirmesine göre daha düşük `iyileşiyor' ya da `iyileşti' oranına sahip olduğu gözlenmiştir. Lezyonların milimetrik ölçümleri, PAI ve CBCTPAI skor sistemleri başlangıçta benzer korelasyon gösterirken, zamanla bu sistemler arasındaki korelasyonun azaldığı görüldü.

EndodontiPeriapikal dokuRadyografi-dental+2
Gökhan Atakan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanseri tedavisinde üç boyutlu konformal radyoterapi ve yoğunluk ayarlı radyoterapi tekniklerinin karşılaştırılması

Pankreas kanseri çok sık gözlenmese de yüksek invaze olma ve metastaz yapma potansiyelinden dolayı da kanser ölümlerinin % 5?ini teşkil etmektedir. Pankreas kanserinde radyoterapi hem küratif hem de palyatif olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada amaç, pankreas kanseri tanılı 10 hastanın tedavisinde yoğunluk ayarlı radyoterapi (YART) ile yaygın olarak kullanılan üç boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) tekniklerinin etkinliğini, hedef sarması ve kritik organların aldığı dozları doz volüm histogramı yardımıyla inceleyerek karşılaştırmaktır. Çalışmanın ilk aşamasında belirlenen hastalara 3BKRT tekniğinde 18 MV foton enerjisi kullanarak planlanan hedef hacim (PTV) için 45 Gy, tanımlanabilir tümör hacmi (GTV) için toplamda 50,4 Gy doz verecek şekilde her hastaya özel olarak belirlenen 2, 3, 4 alan planlar hazırlanmıştır. YART tekniğinde ise PTV için 45 Gy ve GTV için toplamda 50 Gy doz verecek şekilde 7 alan plan yapılmıştır. 3BKRT ile kıyaslandığında YART planlarında PTV?nin maksimum dozu 3,3 Gy, GTV? nin maksimum dozu 1,9 Gy azalmıştır. YART planları ICRU 83?e göre PTV için % 856, GTV için % 2027 daha homojen doz dağılımı sağlamaktadır. Ayrıca konformite indeksi ICRU 62?e göre % 42, ICRU 83?e göre ise % 45 artmıştır. 3BKRT ile karşılaştırıldığında YART planlarında kritik organ olan karaciğerin maksimum dozu 4,5 Gy artmış, spinal kordun maksimum dozu ise 5,1 Gy azalmıştır. 20 Gy doz alan sağ böbrek, sol böbrek ve bilateral böbrek hacmi, % 3,3, % 1,2 ve % 2,9 azalmıştır. Çalışmanın sonucunda, YART tekniğinin 3BKRT tekniğine göre hedef hacimlerde daha homojen doz dağılımı elde edildiği, kritik organ olan spinal kord ve böbrekleri daha iyi korunduğu belirlenmiştir.

NeoplazmlarPankreas neoplazmlarıRadyografi+1
Sevda Güler
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00

Related subjects